Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

30 Haziran 2026 Salı

 

Yargı Arkamızda: Türkiye’de Siyasal Yarışmanın Yeni Dili ve Rejim Sorunu

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen ifadeler üzerinden Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde ve kurumsal referanslarında yaşanan dönüşümü çözümlemektedir. Çalışma, söz konusu söylemleri doğrulama amacı taşımaktan çok bu tür ifadelerin siyasal yarışmanın anlam dünyasında hangi kurumsal ve kuramsal varsayımlara işaret ettiğini çözümlemeyi hedeflemektedir. Nitel araştırma deseniyle yürütülen çalışmada söylem çözümlemesi ve yorumlayıcı siyaset çözümlemesi yaklaşımı birlikte kullanılmıştır. Bulgular, Türkiye’de siyasal yarışma dilinin giderek seçimsel ve örgütsel meşruluk temellerinden uzaklaşarak kurumsal erişim, yargı algısı ve devlet içi eş güdüm varsayımları üzerinden yeniden şekillendiğini göstermektedir. Özellikle “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi, yargının tarafsız bir hakem olmaktan çok siyasal yarışma içinde stratejik bir kurumsal kaynak olarak algılanabileceğine işaret etmektedir. Ayrıca “sürecin planlı ilerlediği” yönündeki aktarımlar, devlet içi kurumsal süreçlerin önceden kurgulanmış bir siyasal-hukuksal tasarım olarak düşünülmesi olasılığını gündeme getirmektedir. Çalışma, bu dönüşümü yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması, yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını çerçevesinde değerlendirmektedir. Sonuç olarak, Türkiye’de siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir yarışma değil, aynı zamanda kurumsal yapıların algılanma biçimindeki dönüşüme bağlı olarak yeniden tanımlanan çok katmanlı bir süreç durumuna geldiği ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler: Türkiye siyaseti; siyasal yarışma; yargının siyasallaşması; siyasetin yargısallaşması; demokratik gerileme; yarışmacı otoriterlik; siyasal söylem; kurumsal algı; meşruluk; devlet kapasitesi.

 

Abstract

This study analyzes the transformation in the language and institutional references of political competition in Türkiye, based on statements attributed to Kemal Kılıçdaroğlu as reported in Deniz Zeyrek’s newspaper column. Rather than verifying the factual accuracy of these statements, the study aims to examine the institutional assumptions embedded in such discourse and their implications for political competition. A qualitative research design is employed, combining discourse analysis and interpretive political analysis. The findings suggest that the language of political competition in Türkiye is increasingly shifting away from electoral and organizational bases of legitimacy toward expectations of institutional access, perceptions of the judiciary, and assumptions about intra-state coordination. In particular, the phrase “the judiciary is entirely behind us” indicates a perception of the judiciary not as a neutral arbiter but as a strategic institutional resource within political competition. Moreover, references to a “planned and smoothly functioning process” point to the possibility of conceptualizing state institutions as part of a pre-designed political-legal framework.  The study situates these dynamics within the literature on judicialization of politics, politicization of the judiciary, competitive authoritarianism, and democratic backsliding. It concludes that political competition in Türkiye is increasingly becoming a multi-layered process shaped not only by actors’ rivalry but also by changing perceptions of institutional structures.

Keywords: Turkey politics; political competition; judicialization of politics; politicization of the judiciary; democratic backsliding; competitive authoritarianism; political discourse; institutional perception; legitimacy; state capacity.

 


 

GİRİŞ

Türkiye’de siyasal yarışmanın dili son yıllarda giderek daha fazla kurumsal alanlara yaslanan bir içerik kazanmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca seçim yarışmasının sertleşmesiyle değil, aynı zamanda siyasal aktörlerin başarıyı ve başarısızlığı tanımlarken başvurdukları referans çerçevesinin değişmesiyle de ilgilidir. Deniz Zeyrek’in bir köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen şu ifadeler bu dönüşümün çarpıcı bir örneğini oluşturmaktadır: “Yargı tümüyle arkamızda. Hepsinin (Özgür Özel ekibinin) haddini bildireceğiz… Bütün kapılar yüzlerine kapanacak. Mehmet Uçum süreçte yaşanacak her detayı planlamış ve süreç tıkır tıkır işliyor.”

Bu ifadeler, siyasal yarışmanın yalnızca parti içi bir iktidar savaşımı olarak değil, aynı zamanda yargı ve devlet kapasitesine ilişkin algılar üzerinden kurgulandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Eğer bu tür söylemler siyasal karar alma süreçlerinde referans noktası durumuna geliyorsa sorun artık bireysel aktörlerin niyetlerinin ötesine geçerek kurumsal yapının nasıl algılandığına ilişkin daha geniş bir soruna işaret eder. Bu bağlamda temel soru şudur: Türkiye’de siyasal yarışma, giderek sandık ve örgütsel meşruluk zemininden uzaklaşıp kurumsal erişim, özellikle de yargı algısı üzerinden mi tanımlanmaktadır? Bu çalışma, söz konusu soruyu Deniz Zeyrek’in aktardığı tartışma üzerinden hareketle, yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması ve demokratik gerileme yazını çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen ifadeler üzerinden Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde gözlenen dönüşümü çözümlemektir. Çalışma, söz konusu ifadeleri bireysel bir siyasal söylem düzeyinde değil, daha geniş bir kurumsal ve rejimsel tartışmanın göstergesi olarak ele almaktadır. Bu çerçevede, yargıya ilişkin algıların siyasal yarışmanın meşruluk üretiminde nasıl bir rol oynadığı sorunsallaştırılmaktadır. Bu genel amaç doğrultusunda çalışma şu alt hedefleri izlemektedir:

Türkiye’de siyasal aktörlerin yarışmayı tanımlarken başvurdukları dilin dönüşümünü incelemek,

Yargının siyasal yarışma bağlamında nasıl bir “beklenti alanı” veya “kurumsal referans” olarak konumlandığını tartışmak,

Siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması kavramları arasındaki ilişkiyi söz konusu örnek üzerinden değerlendirmek,

Yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını içinde Türkiye örneğinin hangi noktalara temas ettiğini kuramsal olarak çözümlemek,

Son olarak, siyasal meşruluğun seçim, örgüt ve temsil zemininden kurumsal erişim ve yargı algısına kayıp kaymadığını tartışmaktır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen ifadelerden hareketle Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde ve meşruluk üretiminde gözlenen dönüşümü incelemektedir. Bu çerçevede çalışma aşağıdaki araştırma sorularına odaklanmaktadır:

Türkiye’de siyasal aktörlerin yarışmayı tanımlarken kullandıkları dil son dönemde nasıl bir dönüşüm geçirmektedir?

“Yargı arkamızda” gibi ifadeler siyasal yarışmanın hangi tür kurumsal varsayımlarına işaret etmektedir?

Yargı, Türkiye’de siyasal aktörler tarafından bir hakem kurumu olarak mı, yoksa stratejik bir güç kaynağı olarak mı algılanmaktadır?

Siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması süreçleri bu tür söylemler üzerinden nasıl okunabilir?

Bu tür kurumsal referanslar Türkiye’de demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını açısından nasıl değerlendirilebilir?

Siyasal meşruluğun kaynağı, seçimsel ve örgütsel temellerden kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanına doğru kaymakta mıdır?

Yöntem

Bu çalışma nitel araştırma deseni çerçevesinde yürütülmektedir. Araştırmanın temel veri kaynağını, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen söylemler oluşturmaktadır. Söz konusu metin, doğrudan bir olgusal veri seti olmaktan çok, siyasal söylem ve temsil biçimlerini yansıtan bir örnek olay (case) olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda çalışma, söylem çözümlemesi ve yorumlayıcı siyaset çözümlemesi yaklaşımını birlikte kullanmaktadır. Amaç, ifadelerin doğruluğunu görgül (ampirik) olarak sınamaktan çok bu tür ifadelerin siyasal yarışmanın anlam dünyasında hangi kurumsal ve kuramsal sonuçlara işaret ettiğini çözümlemektir.

Çözümleme sürecinde üç düzeyli bir okuma benimsenmektedir:

Metinsel düzey: Aktarılan ifadelerin içerik, vurgu ve kavramsal yapısı incelenmektedir.

Siyasal düzey: Bu ifadelerin Türkiye’deki parti içi yarışma, yargı algısı ve kurumsal güven bağlamında ne tür anlamlar ürettiği tartışılmaktadır.

Kuramsal düzey: Bulgular, yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması, yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını ile ilişkilendirilmektedir.

Bu yöntemsel çerçeve, çalışmanın amacına uygun olarak olgusal doğrulama yerine anlamlandırma ve kuramsal konumlandırmayı öncelemektedir.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde gözlenen dönüşümü açıklamak için dört ana kuramsal tartışmadan beslenmektedir: yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması, demokratik gerileme/yeni otoriterlik yazını ve “yargı darbesi” (judicial coup) tartışmaları.

İlk olarak, yargının siyasallaşması yazını, yargı kurumunun tarafsız hakem konumundan uzaklaşarak siyasal çatışmaların bir parçası durumuna gelmesini inceler. Bu süreçte yargı kararları, hukuksal normların yanı sıra siyasal güç ilişkileri tarafından da şekillenebilir.

İkinci olarak, siyasetin yargısallaşması yaklaşımı, siyasal sorunların giderek mahkemeler aracılığıyla çözülmesini ifade eder. Ran Hirschl bu sürecin, siyasal alanın zayıflaması ve hukuk alanının siyasal çatışmaların merkezi durumuna gelmesiyle sonuçlanabileceğini ileri sürmektedir.

Üçüncü olarak, demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını, demokratik kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürmesine karşın yarışma koşullarının eşitsizleşmesini vurgular. Steven Levitsky ve Lucan Way bu çerçevede seçimlerin sürdüğü ancak devlet kapasitesinin iktidar lehine asimetrik kullanıldığı rejim tiplerini tanımlar. Nancy Bermeo ise demokratik gerilemenin çoğu zaman ani kırılmalar yerine kurumsal aşınma yoluyla gerçekleştiğini belirtir.

Dördüncü olarak, “yargı darbesi” (judicial coup) tartışmaları, yargı kurumlarının doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasal iktidar değişimini etkileyebilecek şekilde kullanılması olasılığına işaret eder. Bu kavram, özellikle yargının bağımsız bir hakem olmaktan çıkarak belirli siyasal sonuçları üretmeye yönlendirilmesi durumlarını açıklamak için kullanılır. Ancak yazında bu kavram, görgül olarak her zaman net sınırlarla tanımlanmadığı için daha çok uç örnekleri ve tartışmalı durumları anlamlandıran çözümleyici bir kategori olarak değerlendirilmektedir.

Bu kuramsal bütünlük içinde, “yargı arkamızda” şeklinde aktarılan söylem yalnızca bireysel bir siyasal sav değil, aynı zamanda yargının siyasal yarışma içindeki konumuna ilişkin algıların dönüşümünü yansıtan bir gösterge olarak ele alınmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Türkiye’de siyasal aktörlerin yarışmayı tanımlarken kullandıkları dil son dönemde nasıl bir dönüşüm geçirmektedir?

Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktarılan ifadeler Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde önemli bir dönüşüm yaşandığını göstermektedir. Bu dönüşüm, yarışmanın klasik anlamda “seçmen desteği”, “örgütsel seferberlik” ve “siyasal program” gibi unsurlar üzerinden tanımlanmasından uzaklaşarak, giderek daha fazla kurumsal alanlara (özellikle yargı ve devlet içi güç ilişkilerine) referansla kurulmasına işaret etmektedir. Söz konusu metinde yer alan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyasal başarıyı belirleyen temel değişkenin artık yalnızca seçimsel meşruluk olmadığı, bunun yanında kurumsal erişim ve devlet kapasitesi algısının da belirleyici duruma geldiği bir söylem evrenine işaret etmektedir. Bu tür bir dil siyasal yarışmayı yatay bir aktörler savaşımı olmaktan çıkararak dikey bir kurumsal güç hiyerarşisi içinde konumlandırmaktadır. Bu bağlamda dönüşüm üç düzeyde gözlenmektedir: İlk olarak, siyasal aktörlerin dili seçim merkezli meşruluk anlatısından kurumsal beklenti merkezli bir dile kaymaktadır. “Sandıkta kazanma” vurgusunun yanında, “yargısal süreçler”, “kurumsal destek” ve “devlet içi planlama” gibi unsurlar yarışmanın parçası durumuna gelmektedir. İkinci olarak, siyasal yarışmanın dili örgütsel ve toplumsal seferberlik dilinden kurumsal güç beklentisine doğru evrilmektedir. Bu durum, siyasal başarının toplumsal destekten çok kurumsal konumlanma ile açıklanması eğilimini güçlendirmektedir. Üçüncü olarak, yarışma dili giderek normatif-siyasal bir düzlemden stratejik-kurumsal bir düzleme geçmektedir. Yani “hangi siyasayı savunuyoruz?” sorusundan çok “hangi kurumsal kanallar üzerinden sonuç alacağız?” sorusu öne çıkmaktadır. Bu dönüşüm, yazında yargının siyasallaşması ve siyasetin yargısallaşması tartışmalarıyla birlikte değerlendirildiğinde siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir savaşım olmaktan çıkıp kurumsal yapıların algılanma biçimi üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir. Bu nedenle Türkiye’de siyasal dilde yaşanan değişim, yalnızca biçem farklılığı değil, aynı zamanda yarışmanın ontolojik temelinde bir kayma olarak okunabilir.

“Yargı arkamızda” gibi ifadeler siyasal yarışmanın hangi tür kurumsal varsayımlarına işaret etmektedir?

Deniz Zeyrek’in aktardığı “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir güç savaşımı değil, aynı zamanda belirli kurumsal varsayımlar üzerinden anlamlandırıldığını göstermektedir. Bu tür ifadeler yargının konumuna ilişkin örtük fakat güçlü bir kurumsal beklenti içinde ortaya çıkmaktadır. İlk olarak bu ifade, yargının “nötr/tarafsız/yansız” bir hakem olmadığı ve siyasal yarışma içinde konumlanabilen yanlı bir aktör olduğu varsayımına işaret etmektedir. Klasik demokratik modelde yargı taraflar arasında eşit uzaklıkta duran ve oyunun kurallarını uygulayan bir kurum olarak kabul edilir. Buna karşılık “yargı arkamızda” söylemi yargının tarafsız hakem olmaktan çok belirli aktörler açısından üstünlük sağlayan bir kurumsal kaynak olarak düşünüldüğünü ima eder. İkinci olarak, bu tür bir söylem kurumsal öngörülebilirlik yerine kurumsal yönlendirme veya hizalanma/saf tutma beklentisini yansıtır. Yani yargı kararlarının belirsiz ve bağımsız bir süreçten çok belirli güç dengeleri içinde önceden kestirilebilir ya da yönlendirilebilir olduğu varsayımı ortaya çıkar. Bu durum, kurumsal güvenin hukuk devleti normlarından çok siyasal beklentiler üzerinden kurulmasına yol açabilir. Üçüncü olarak, ifade devlet içi kurumların bütüncül ve tarafsız bir yapı değil, parçalı ve yarışma içinde konumlanmış yapılar olduğu varsayımına da işaret eder. Bu bakış açısında yargı, yürütme ve diğer devlet kurumları arasında net bir ayrım bulunmakla birlikte bu kurumlar siyasal yarışmanın farklı taraflarına dolaylı biçimde eklemlenebilir. Dördüncü olarak, bu tür söylemler siyasal başarının yalnızca toplumsal destekle değil, kurumsal erişim ve devlet içi konumlanma ile olanaklı olduğu varsayımını güçlendirir. Bu durum, siyasal yarışmanın demokratik eşitlik ilkesinden çok kurumsal asimetri üzerinden algılandığı bir çerçeveye işaret eder. Son olarak, bu kurumsal varsayımlar bütünü yazında hem yargının siyasallaşması hem de siyasetin yargısallaşması tartışmalarıyla örtüşmektedir. Daha geniş düzeyde ise siyasal yarışmanın kurumsal zemininde oluşan bu algı değişimi demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazınının işaret ettiği türden bir “kurumsal kayma” olasılığına kuramsal olarak değinmektedir.

Yargı, Türkiye’de siyasal aktörler tarafından bir hakem kurumu olarak mı, yoksa stratejik bir güç kaynağı olarak mı algılanmaktadır?

Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi Türkiye’de yargının siyasal aktörler tarafından algılanma biçiminin tek boyutlu olmadığını ve aksine çift katmanlı ve gerilimli bir yapı içerdiğini göstermektedir. Bu çerçevede yargı hem normatif düzeyde bir “hakem kurum” olarak kabul edilmekte ve hem de uygulamada siyasal beklentiler düzeyinde “stratejik bir güç kaynağı” olarak konumlandırılabilmektedir. Birinci boyutta, yargının hakem kurumu olarak algılanması, demokratik hukuk devletine özgü normatif çerçeveyle uyumludur. Bu yaklaşımda yargı, siyasal yarışmanın kurallarını belirleyen, uyuşmazlıkları çözen ve aktörler arasında eşitliği güvence altına alan tarafsız bir mekanizma olarak kabul edilir. Siyasal aktörlerin resmi söylem düzeyinde bu normatif çerçeveyi tümüyle terk etmedikleri ve aksine çoğu zaman meşruluk savlarını bu hakemlik varsayımı üzerinden kurdukları görülmektedir. Bununla birlikte, aynı siyasal uygulama içinde ikinci bir algı düzeyi daha ortaya çıkmaktadır: yargının stratejik bir güç kaynağı olarak görülmesi. “Yargı arkamızda” ifadesi, yargının yalnızca karar veren bir kurum değil, aynı zamanda siyasal yarışmanın sonucunu etkileyebilecek bir üstünlük alanı olarak düşünüldüğünü ima etmektedir. Bu algıda yargı, tarafsız bir hakem olmaktan çok belirli siyasal aktörler açısından “sonuç üretici kapasiteye sahip kurumsal bir destek” olarak konumlanmaktadır. Bu ikili yapı, aslında bir çelişki değil, siyasal alanın kurumsal gerilimlerini yansıtan bir bütünlük olarak da okunabilir. Zira çağdaş siyasal sistemlerde aktörler bir yandan yargının bağımsızlığına referansla meşruluk üretirken, diğer yandan siyasal yarışma içinde kurumsal üstünlük beklentisi geliştirebilmektedir. Bu durum, yazında sıkça tartışılan kurumsal normlar ile siyasal uygulamalar arasındaki ayrışmaya işaret eder. Bu bağlamda Türkiye örneğinde yargı algısı ne tümüyle “hakemlik” düzeyine indirgenebilir ne de bütünüyle “stratejik araç” olarak tek boyutlu biçimde açıklanabilir. Daha isabetli bir yorum, yargının siyasal aktörler açısından eş zamanlı olarak hem normatif meşruluk kaynağı hem de stratejik kaldıraç alanı olarak görüldüğü yönündedir. Dolayısıyla Zeyrek’in metninde aktarılan söylem bu çift yönlü algının özellikle kriz anlarında “stratejik güç vurgusu” lehine ağırlaştığını göstermekte ve bu da siyasal yarışmanın kurumsal referanslarının giderek daha araçsal bir özellik kazandığına işaret etmektedir.

Siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması süreçleri bu tür söylemler üzerinden nasıl okunabilir?

Deniz Zeyrek’in yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyaset ile yargı arasındaki ilişkinin iki yönlü bir dönüşümünü aynı anda görünür kılmaktadır. Bu ifade üzerinden hem siyasetin yargısallaşması hem de yargının siyasallaşması süreçleri çözümleyici olarak okunabilir. Ancak bu iki süreç birbirine indirgenebilir değil, birbirini besleyen ama farklı düzlemlerde işleyen olgulardır. İlk olarak, siyasetin yargısallaşması açısından bakıldığında, söz konusu söylem siyasal yarışmanın çözüm alanının giderek kurumsal-hukuksal mekanizmalara kaydığı bir varsayıma işaret etmektedir. Siyasal aktörlerin başarıyı yalnızca seçimsel destek veya örgütsel güç üzerinden değil, aynı zamanda hukuksal süreçlerin yönü üzerinden değerlendirmeye başlaması, siyasetin kendi iç çözüm kapasitesinin zayıfladığına ilişkin bir gösterge olarak okunabilir. Bu durumda siyasal savaşım, sandık ve temsil mekanizmalarının ötesinde yargısal süreçler etrafında yeniden şekillenmektedir. Ran Hirschl’ın kavramsallaştırmasıyla bu tür bir eğilim, siyasal sorunların giderek hukuk alanına taşınması ve siyasal karar alma süreçlerinin yargısal kanallar üzerinden yeniden yapılandırılması riskini doğurabilir. İkinci olarak, yargının siyasallaşması açısından bu tür söylemler, yargının algısal düzeyde tarafsız bir hakem olmaktan çıkarak siyasal yarışmanın bir parçası olarak konumlandırıldığını göstermektedir. “Yargı arkamızda” ifadesi, yargının bağımsız ve eşit uzaklıklı bir kurum değil, belirli siyasal aktörler açısından üstünlük üreten bir yapı olarak düşünülebildiğini ima eder. Bu algı, yargının işleyişinden bağımsız olarak, onun meşruluğunun siyasal beklentiler üzerinden yeniden tanımlandığı bir duruma işaret eder. Bu iki süreç birlikte ele alındığında ortaya çıkan tablo şudur: Siyaset giderek daha fazla yargısal mekanizmalar üzerinden anlam kazanırken, yargı da siyasal yarışmanın bir nesnesi veya aracı olarak algılanma riskine açık duruma gelmektedir. Bu karşılıklı etkileşim yazında “kurumsal sınırların bulanıklaşması” olarak tanımlanan duruma karşılık gelir ve demokratik sistemlerde kuvvetler ayrılığı ilkesinin işlevsel olarak aşınmasına yol açabilir. Bu çerçevede söz konusu söylem yalnızca bireysel bir siyasal sav değil, aynı zamanda siyaset-yargı ilişkisinin dönüşen doğasını görünür kılan bir gösterge olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla sorun tekil aktörlerin söylemlerinden çok bu söylemlerin olanaklı olduğu kurumsal ve siyasal bağlamın kendisidir.

Bu tür kurumsal referanslar Türkiye’de demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını açısından nasıl değerlendirilebilir?

Deniz Zeyrek’in yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” türü ifadeler, Türkiye’de demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını açısından doğrudan rejim tipolojisi kurmak için değil, rejim devingenlerini anlamaya yarayan mikro düzey göstergeler olarak değerlendirilebilir. Bu tür söylemler, biçimsel kurumların varlığını koruduğu ancak kurumsal işleyişe ilişkin algıların değiştiği durumlarda özellikle önem kazanmaktadır. Öncelikle, Steven Levitsky ve Lucan Way tarafından geliştirilen yarışmacı otoriterlik yaklaşımı açısından bakıldığında bu tür kurumsal referanslar siyasal yarışmanın eşit koşullarda yürütülmediğine ilişkin algıların yaygınlaştığı bir bağlama işaret edebilir. Bu yazında temel vurgu seçimlerin varlığına karşın devlet kurumlarının (yargı dahil) iktidar lehine asimetrik biçimde kullanılabilmesidir. Bu bağlamda “yargı arkamızda” gibi bir ifade yargının tarafsız bir hakem olmaktan çok siyasal yarışma içinde bir üstünlük üretim mekanizması olarak algılanabileceğini göstermesi bakımından anlamlıdır. İkinci olarak, Nancy Bermeo’nun demokratik gerileme yaklaşımı açısından bu tür söylemler demokratik aşınmanın ani kırılmalardan çok kurumsal algıların ve normların içerden dönüşmesi yoluyla gerçekleştiğini gösterir. Yargının siyasal yarışma içinde “taraf” olarak düşünülmeye başlanması, doğrudan rejim değişiminden bağımsız olarak, demokratik kurumların meşruluk zemininde aşınma meydana geldiğine işaret eder. Üçüncü olarak, bu tür kurumsal referanslar kurumsal güvenin dönüşümü açısından da okunabilir. Demokratik sistemlerde yargı tarafsız hakem olarak kabul edildiği ölçüde siyasal yarışmanın öngörülebilirliği sağlanır. Ancak yargının “arka çıkan”, “destek veren” veya “sonuç üreten” bir aktör olarak algılanması kurumsal güvenin hukuksal akılcılıktan çok siyasal beklentilere kaymasına neden olabilir. Bu durum, yazında “kurumsal araçsallaştırma algısı” olarak tartışılan bir eğilime karşılık gelir. Dördüncü olarak, daha geniş bir açıdan bakıldığında bu tür söylemler demokratik gerilemenin yalnızca iktidar uygulamalarıyla değil, siyasal aktörlerin kurumsal beklentileriyle de ilişkili olduğunu gösterir. Yani sorun yalnızca kurumların nasıl işlediği değil, aynı zamanda aktörlerin bu kurumları nasıl algıladığı ve nasıl anlamlandırdığıdır. Kurumsal algının araçsal bir dile kayması uzun vadede demokratik normların zayıflamasına katkıda bulunabilir. Sonuç olarak, bu tür kurumsal referanslar Türkiye bağlamında doğrudan “rejim tipi” tanımlamak için yeterli değildir. Ancak yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını açısından kurumsal meşruluğun dilsel ve algısal düzeyde nasıl yeniden üretildiğini gösteren önemli göstergeler olarak değerlendirilebilir.

Siyasal meşruluğun kaynağı seçimsel ve örgütsel temellerden kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanına doğru kaymakta mıdır?

Deniz Zeyrek’in yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyasal meşruluğun kaynağına ilişkin tartışmayı seçimsel-örgütsel temellerden kurumsal alanlara doğru genişleyen bir çerçevede yeniden düşünmeyi olanaklı kılmaktadır. Bu tür ifadeler, meşruluğun yalnızca sandık ve parti örgütü üzerinden değil, aynı zamanda devletin kurumsal bileşenlerine ilişkin beklentiler üzerinden de belirlenebildiğini göstermektedir. Klasik demokratik modelde siyasal meşruluk üç temel sütuna dayanır: seçimsel onay, örgütsel seferberlik ve temsil kapasitesi. Bu modelde siyasal aktörler gücünü esas olarak seçmen desteği ve parti örgütü aracılığıyla üretir. Ancak incelenen söylem bu çerçevenin yanına dördüncü bir boyutun eklenebildiğine işaret etmektedir: kurumsal erişim ve kurumsal beklenti alanı. Bu yeni boyutta meşruluk doğrudan halk desteğinden çok devlet içi kurumların (özellikle yargı gibi) siyasal süreçlerin sonucunu etkileyebileceğine ilişkin algılar üzerinden dolaylı biçimde şekillenebilir. “Yargı arkamızda” ifadesi bu açıdan, seçimsel meşruluğun yerini alması değil, onun yanına eklemlenen bir güç seçeneği düşüncesini temsil etmektedir. Bu durum, meşruluğun kaynaklarının çeşitlenmesi gibi görünse de aynı zamanda bu kaynakların hiyerarşik olarak yeniden yapılandığı bir sürece de işaret edebilir. Steven Levitsky ve Lucan Way’in yarışmacı otoriterlik yaklaşımı çerçevesinde değerlendirildiğinde bu tür bir kayma meşruluğun tümüyle seçim dışına çıkması anlamına gelmez ve daha çok seçimsel meşruluğun korunmasına karşın siyasal sonuçları belirleyen ikinci bir kurumsal katmanın oluşması olarak okunur. Bu katman, devlet kurumlarının algılanan tarafsızlığı ve erişilebilirliği üzerinden işler. Bununla birlikte Nancy Bermeo’nun demokratik gerileme yaklaşımı meşruluk kaynaklarındaki bu tür kaymaların çoğu zaman açık bir kopuşla değil, kademeli bir norm dönüşümüyle gerçekleştiğini vurgular. Bu bağlamda kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanının güçlenmesi, seçimsel meşruluğun ortadan kalktığı anlamına değil, onun yanında farklı ve bazen belirleyici duruma gelen bir referans alanının ortaya çıktığına işaret eder. Sonuç olarak, Türkiye bağlamında meşruluğun tümüyle seçimsel ve örgütsel temellerden kurumsal ve yargısal alanlara kaydığı kesin bir olgu olarak değil, ancak siyasal söylem ve algı düzeyinde bu tür bir genişleme eğiliminin ortaya çıktığı bir dönüşüm olasılığı olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, demokratik rejimlerde meşruluğun tekil değil, çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu ancak bu katmanlar arasındaki dengenin bozulmasının rejim tartışmalarını derinleştirdiğini göstermektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktarılan ifadelerden hareketle Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde ve kurumsal referanslarında yaşanan dönüşümü çözümlemiştir. Bulgular, siyasal yarışmanın giderek seçimsel ve örgütsel temellerden uzaklaşarak kurumsal erişim, yargı algısı ve devlet içi eş güdüm varsayımları üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir.

İlk olarak, siyasal yarışma dilinin seçim merkezli meşruluk anlayışından kurumsal beklenti ve erişim merkezli bir dile doğru evrildiği görülmektedir. Siyasal başarı, yalnızca toplumsal destekle değil, aynı zamanda devlet kurumlarının işleyişine ilişkin varsayımlarla açıklanan bir çerçeveye yerleşmektedir.

İkinci olarak, “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi, yargının tarafsız bir hakem olmaktan çok siyasal yarışma içinde konumlanabilen bir kurumsal kaynak olarak algılanabileceğine işaret etmektedir. Bu durum kurumsal öngörülebilirlikten çok kurumsal hizalanma beklentisinin güçlendiğini göstermektedir.

Üçüncü olarak, yargının hem normatif hakem hem de stratejik güç kaynağı olarak ikili biçimde algılanması kurumsal normlar ile siyasal uygulamalar arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.

Dördüncü olarak, siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması süreçleri karşılıklı olarak birbirini besleyen devingenler olarak ortaya çıkmakta ve siyasal yarışmanın çözüm alanı giderek kurumsal-hukuksal mekanizmalara doğru genişlemektedir.

Beşinci olarak, çalışmanın en kritik bulgularından biri “Mehmet Uçum” referansı üzerinden ortaya çıkmaktadır. “Süreç tıkır tıkır işliyor ve her detay planlanmış” şeklindeki aktarım yargı tartışmasını yalnızca kurumsal tarafsızlık sorunu olmaktan çıkararak devlet içi süreçlerin önceden kurgulanmış bir siyasal-hukuksal plan olarak düşünülebileceği bir çerçeveye taşımaktadır. Bu durum, kurumsal özerklik algısının zayıflaması ve devlet kapasitesinin merkezileşmiş bir eş güdüm mantığı içinde düşünülmesi gibi tartışmaları gündeme getirmektedir.

Altıncı olarak, bu tür kurumsal referanslar yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını açısından rejim tipolojisini doğrudan belirlemekten çok rejim devingenlerini açıklayan göstergeler olarak değerlendirilmektedir.

Son olarak, siyasal meşruluğun kaynaklarında kısmi bir genişleme eğilimi gözlenmektedir. Seçimsel ve örgütsel temellerin yanında kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanı da siyasal yarışmanın anlamlandırılmasında referans durumuna gelmektedir.

Sonuç olarak, çözümlenen söylem seti Türkiye’de siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir savaşım değil, aynı zamanda kurumsal yapıların nasıl algılandığına ilişkin daha derin bir dönüşüm içerdiğini göstermektedir. Bu dönüşüm, doğrudan rejim değişimi savı üretmemekle birlikte demokratik kurumların işleyişine ilişkin algıların yeniden şekillendiği ve kurumsal sınırların giderek daha geçirgen duruma geldiği bir siyasal bağlama işaret etmektedir.

Bu bağlam tek başına rejim dönüşümünün kanıtı olarak değerlendirilemez ancak siyasal yarışmanın kurumsal tarafsızlık yerine kurumsal erişim varsayımları üzerinden tanımlanmaya başlaması demokratik rejimlerden yarışmacı otoriter yapılara doğru evrilen dönüşüm devingenleriyle uyumlu bir eğilim olarak okunabilir. Demokratik kurumların işleyişinin sistemli biçimde kurumsal erişim ve yargısal beklenti üzerinden algılanması ve bu durumun kalıcılaşması durumunda siyasal rejimin demokratik niteliği aşınarak otokratik yönelimler güç kazanabilir.


 

Kaynakça

 

Bermeo, N. (2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19.

Hirschl, R. (2004). Towards juristocracy: The origins and consequences of the new constitutionalism. Harvard University Press.

Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Zeyrek, D. (2026, Haziran 30). Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın sözlerini nasıl sindiriyor? Nefes. https://www.nefes.com.tr/yazarlar/deniz-zeyrek/kilicdaroglu-erdoganin-sozlerini-nasil-sindiriyor-135005

Hiç yorum yok: