CHP’de Çözümün Tek Yolu: Kurultay
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
CHP'de gariplikler devam ediyor. CHP
Tüzüğü’ne göre, Parti Meclisi (PM) 56 üyelidir. 30 üye istifa etmiştir. Tüzüğe
göre üye sayısı yarının altına düşerse 45 gün içinde Kurultay'ı toplamak
zorunludur. Buna karşın Kılıçdaroğlu PM toplantısı yapmıştır. Kılıçdaroğlu'nun
sözcüsü ise istifaların CHP'yi ilgilendirmediğini, PM’nin toplanmaya devam
edeceğini, katılanların salt çoğunluğuyla karar alacağını, istifaların İstinaf
Mahkemesi’ni ilgilendirdiğini ve kendilerinin istinaf kararıyla göreve gelmiş
olduklarını öne sürmüştür.
Burada artık yalnızca siyasal değil,
örgüt hukuku ve parti meşruluğu açısından da ciddi bir krizden söz etmek gerekmektedir.
Ancak öncelikle iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir: Hukuksal durum ve siyasal
durum. Bunlar aynı şey değildir. Hukuksal açıdan PM 56 üyeden oluşmaktadır, 30
üye istifa etmiş ve geriye 26 üye kalmıştır. CHP Tüzüğü "Üye sayısı
yarının altına düşerse 45 gün içinde Kurultay toplanır" demektedir. İlk
soru “bu istifalar hukuksal olarak geçerli midir?” olmalıdır. Kılıçdaroğlu
cephesinin temel savı bu noktada ortaya çıkmaktadır: "Bu kişiler bizim
tanıdığımız PM üyeleri değildir" veya "İstifa edenlerin istifası bizi
bağlamaz." Bu aslında çok sıra dışı bir savdır. Çünkü normal örgüt
hukukunda bir organın üyesi istifa edebilir ve istifanın geçerliliği için
ayrıca yönetimin onayı aranmaz. CHP sözcüsünün söylediği "İstifa edenleri
ilgilendirir" ifadesi aslında şu varsayıma dayanıyor olabilir: "İstifa
edenler toplantıya gelmezler, gelenlerle devam ederiz." Burada sorun
şudur: Eğer istifalar geçerliyse artık sorun toplantıya katılım değildir. Çünkü,
56 üyeli organ 26 üyeye düşmüştür. Bu durumda organın yapısı değişmiştir. Dolayısıyla
sorun "Toplantıya kaç kişi geldi?" değil, "Organ hukuksal olarak
varlığını sürdürüyor mu?" sorusudur. Siyasal açıdan bakılırsa, asıl ilginç
olan yan burasıdır. Çünkü bu yaklaşımın mantıksal sonucu "PM’nin çoğunluğu
bizi tanımıyor olabilir ama biz PM’nin çalıştığını kabul ediyoruz" olur. Bu
ise siyasal açıdan son derece kırılgan bir tutumdur. Çünkü meşruluk iki
kaynaktan gelir: Hukuksal meşruluk ve siyasal meşruluk. Kılıçdaroğlu yönetimi esasen
örgütün büyük kısmını, milletvekillerinin büyük kısmını ve belediye
başkanlarının büyük kısmını karşısına almış durumda görünmektedir. Şimdi PM
çoğunluğu da ayrılıyorsa geriye yalnızca "Mahkeme kararına dayanan hukuksal
meşruluk" kalmaktadır. Stratejik açıdan CHP'deki kriz artık "Özel mi
Kılıçdaroğlu mu?" krizi olmaktan çıkmakta "Partinin hukuksal sahibi
ile siyasal sahibi farklı kişiler mi?" sorusuna dönüşmektedir.
Dünyadan Örnekler
Bu tür krizler dünyadaki parti
tarihlerinde genellikle üç sonuç üretir: Uzlaşma, olağanüstü kurultay ve bölünme.
PM'nin çoğunluğu istifa etmişse, tüzük gerçekten kurultay zorunluluğu
getiriyorsa ve buna karşın PM çalışıyor kabul ediliyorsa CHP'deki kriz artık
yalnızca siyasal değil, örgütsel ve kurumsal meşruluk krizi olmuştur. Bu
noktadan sonra tartışma "Kim genel başkan?" sorusundan çok, "CHP'nin
meşru karar organı hangisidir?" sorusuna dönüşmüştür. Siyaset biliminde bu
tür durumlar parti örgütünün normal işleyişinin askıya alınmaya başladığı çok olağan
dışı krizler olarak değerlendirilir.
Bu nedenle bu gelişme mutlak butlan
kararından sonraki en önemli ikinci kırılma olarak görülmelidir. Artık CHP
içinde yalnızca liderlik değil, kurumsal meşruluğun kendisi tartışma konusu durumuna
gelmiştir.
Bu noktada artık hukuksal çözümlemeden
çok siyasal devingenler belirleyici duruma gelmiştir. Çünkü yukarıda betimlenen
tablo normal bir parti içi anlaşmazlık değil, çifte meşruluk krizi görüntüsü
vermektedir.
Olası Senaryolar
Beş olası senaryo ortaya çıkmaktadır.
Senaryo 1 Kılıçdaroğlu
geri adım atar ve kurultay toplar:
Bu en akılcı çıkış yoludur. PM çoğunluğu karşısındaysa ve örgütün önemli bölümü
desteklemiyorsa Kılıçdaroğlu "Son sözü delegeler söylesin" diyerek
olağanüstü kurultaya gidebilir. Bu durumda kriz meşru zemine taşınır, parti
bölünmez ve kazanan güçlü meşruluk elde eder. CHP açısından en sağlıklı yol
budur.
Senaryo 2 PM'nin
çalıştığı savı sürdürülür: Görünen
eğilim bu gibi durmaktadır. Bu durumda istifalar tanınmaz, PM toplantıları
sürdürülür ve MYK ve disiplin işlemleri devam eder. Ancak burada büyük sorun
vardır. Kararların hukuksal geçerliliği kadar siyasal meşruluğu da
sorgulanacaktır. Bu yol uzadıkça "parti yönetimi" ile "parti
tabanı" arasındaki uzaklık daha da büyüyecektir. Bu sürdürülebilir
değildir.
Senaryo 3 İstinaf
Mahkemesi veya Yargıtay süreci yeni bir karar üretir: CHP sözcüsünün vurguladığı nokta burası
olabilir. "Biz istinaf kararıyla geldik." Ancak burada sorun şu
olacaktır: Mahkemeler partiyi yönetemez. Mahkeme kararları hukuksal statü yaratabilir
ama siyasal meşruluk yaratamaz. Dolayısıyla yeni bir yargı kararı çıksa bile
krizin tamamen çözülmesi kesin değildir.
Senaryo 4 Çift
merkez oluşması: Bu en tehlikeli
senaryodur. Bir tarafta genel merkez ve öbür tarafta milletvekilleri, belediye
başkanları ve örgütler. Bu durumda CHP hukuksal olarak tek parti gibi görünür
ama gerçekte iki merkezli duruma gelir. Bu uzun süre devam edemez. Dünyadaki
örneklerde bu süreç ya bölünme ya da kurultayla sonuçlanmaktadır.
Senaryo 5 Bölünme: Bu hala düşük olasılık olarak görülmektedir. Çünkü
CHP'nin tarihi kültürü bölünmeden çok iç savaşıma dayanır. Ayrıca mevcut seçim
sistemi yeni parti kurmayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle hala "parti
içinde savaşım" seçeneğinin daha güçlü olduğu görülmektedir.
Mevcut
gelişmeler ışığında en olası sonuç yüzde 50 olasılıkla Kurultaya zorlayan bir
süreç, yüzde 30 olasılıkla uzun süreli meşruluk krizi, yüzde 15 olasılıkla Kılıçdaroğlu
yönetiminin örgütü yeniden denetim altına alması ve yüzde 5 olasılıkla kalıcı
bölünme olacaktır.
Dolayısıyla
önemli soru artık "Özgür Özel kazanır mı, Kılıçdaroğlu kazanır mı?" değildir.
Asıl soru “Kılıçdaroğlu, hukuksal meşruluğu siyasal meşruluğa dönüştürebilecek
mi?” sorusu olmuştur. Mevcut tabloya göre bunun oldukça zor olduğu söylemek
gerekir. Bir siyasal partide milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il
örgütlerinin ve PM çoğunluğunun aynı anda farklı yönde hareket ettiği bir
durumda yalnızca hukuksal kararlarla uzun süreli kararlılık sağlamak kolay
değildir. Bu nedenle hala sürecin sonunda bir şekilde delegelerin yeniden
hakemliğine başvurulacağı, yani kurultay benzeri bir çözümün ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır.
Bu hem CHP'nin siyasal kültürüne hem de örgütsel gerçekliğine en uygun çıkış
yolu gibi görünmektedir.
Muhalif Basında Bir
Görüş Birlikteliği Var: Gelişmelere Erdoğan Karar Veriyor ve Yönlendiriyor.
Bu görüşü anlamak zor değildir. Çünkü
son yıllarda Türkiye'de siyasal sistem çok merkezileşmiş ve birçok muhalif
yorumcu büyük siyasal gelişmelerin arkasında son karar vericinin Erdoğan
olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ancak çözümleyici açıdan biraz dikkatli olmak
gerekmektedir. Üç farklı düzeyi ayırmanın yararlı olacaktır. Birincisi, Erdoğan
her şeyi bizzat planlıyor savıdır. Bu sav muhalif çevrelerde sıkça dile getirilmektedir.
Bu sava göre, yargısal süreçler, CHP içindeki gelişmeler ve parti içi
bölünmeler doğrudan Erdoğan tarafından tasarlanmakta ve yönlendirilmektedir. Fakat
siyaset bilimi açısından bunun kanıtlanması çok zordur. Genellikle bu tür savlar
varsayıma dayanır. İkincisi, Erdoğan'ın tercihleriyle uyumlu çalışan sistem oluşturulmuş
olduğu savıdır. Bu daha güçlü görünen bir açıklamadır. Bu yaklaşıma göre, her
gelişmeyi Erdoğan'ın bizzat planlaması gerekmez. Sistem içindeki aktörler yani bürokrasi,
yargı ve siyasal elitler iktidarın genel yönelimini bilirler ve çoğu zaman buna
uygun davranırlar. Bu durumda ortaya çıkan sonuçlar Erdoğan'ın çıkarlarıyla
uyumlu olabilir ama bu her adımın tek merkezden verildiği anlamına gelmez.
Üçüncüsü, CHP'nin kendi sorunlarının oynadığı roldür. Muhalif basında zaman
zaman ihmal edilen nokta da budur. CHP içindeki liderlik çatışmaları, kurultay
tartışmaları ve örgütsel yarışmalar sadece dış müdahalelerle açıklanamaz. Parti
içinde ciddi bir gerilim zemini olmasaydı dış müdahalelerin etkisi de çok daha
sınırlı olacaktı. Dolayısıyla, Erdoğan'ın stratejik olarak CHP'nin
zayıflamasından yararlandığını söylemek başka şeydir, CHP'de yaşanan her
gelişmenin doğrudan Erdoğan tarafından üretildiğini söylemek daha başka şeydir.
İktidar bloğunun temel stratejik
hedeflerinden biri, ana muhalefet partisinin iktidar seçeneği olma kapasitesini
zayıflatmak ve siyasal enerjisini iç tartışmalara yönlendirmektir. CHP'de
yaşanan son gelişmeler, bu stratejik hedefle uyumlu sonuçlar üretmektedir.
Ancak ortaya çıkan krizin yalnızca dış müdahalelerle açıklanması yeterli
değildir. Parti içindeki örgütsel ve liderlik temelli gerilimler de sürecin
şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır.
Erdoğan'ın CHP'de yaşanan krizden siyasal
kazanç elde ettiği açıktır. Ancak CHP'deki krizin ortaya çıkmasını yalnızca
Erdoğan'ın iradesiyle açıklamak CHP'nin kendi iç devingenlerini ve hatalarını
yeterince açıklayamamaktadır.
Siyaset biliminde genellikle en güçlü
açıklamalar, tek nedenli değil çok nedenli açıklamalardır. CHP'deki mevcut
tablo da büyük olasılıkla hem iktidarın stratejilerinin hem de CHP'nin kendi iç
çelişkilerinin birlikte ürettiği bir sonuçtur.
Kılıçdaroğlu ve
CHP Yönetimi Ceza Hukukuna Göre Kovuşturulması Gereken Bir Suç İşliyor mu?
Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir.
Bir kişinin veya yönetimin ceza hukuku bakımından suç işlediğini söyleyebilmek
için yalnızca tüzüğe aykırılık ya da yetki aşımı yeterli değildir. Ceza
hukukunda temel ilke şudur: "Kanunsuz suç ve ceza olmaz" (nullum
crimen sine lege). Yani önce somut bir ceza normunun ihlal edilmiş olması
gerekir. Tüzüğe aykırılık cezalandırılacak suç değildir. CHP Tüzüğü'nün 63.
maddesi Parti Meclisi kararı olmadan milletvekillerinin disipline sevk
edilmesine izin vermemektedir. Bu durumda ilk ortaya çıkacak sorun tüzüğe
aykırılık, yetki gaspı, organlar arası yetki ihlali ve işlemin hükümsüzlüğü
veya iptal edilebilirliği olur. Bunlar öncelikle parti hukuku, dernekler ve
tüzel kişilik hukuku ve özel hukuk alanına girer. Her tüzük ihlali ceza suçu
değildir.
Ceza Hukuku Açısından
Hangi Olasılıklar Tartışılabilir?
Kuramsal olarak ancak şu tür durumlar
varsa ceza hukuku gündeme gelir: resmi evrakta sahtecilik, özel belgede
sahtecilik, görevi kötüye kullanmaya benzer özel bir suç tipi, tehdit, cebir, hile,
usulsüz oy kullanma ve iradeyi fesada uğratma gibi eylemler. Ancak bunların her
biri için somut delil, somut eylem ve suç kastı gerekir. Mevcut anlattığınız
tablo tek başına bunları göstermemektedir.
Siyaset bilimi açısından asıl tartışma
ceza hukuku değil meşruluk, parti hukuku, örgüt hukuku ve anayasal parti
özerkliği alanındadır. "Tüzüğe aykırı işlem yapılmıştır" veya "Yetkisi
olmayan organ işlem tesis etmiştir" veya "PM’nin yetkisi gasp
edilmiştir." Ama bu savlardan doğrudan "Kılıçdaroğlu ve yönetimi ceza
suçu işlemiştir" sonucuna ulaşmak için elde yeterli veri yoktur.
Dolayısıyla hukuk tekniği açısından en
güvenli ifade şudur: Eğer PM’nin özgün yetkisi başka bir organ tarafından
kullanılmışsa bu durum ciddi bir tüzük ve yetki ihlali oluşturabilir. Ancak
bunun ceza hukuku bakımından suç oluşturup oluşturmadığı ancak somut eylemler
ve ilgili ceza normları çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle
mevcut bilgilerle "suç işlenmiştir" demekten çok "hukuka ve
tüzüğe aykırılık savları vardır" demek daha isabetli olacaktır.
PM’nin Durumu?
PM sorunu milletvekillerini Merkez
Yürütme Kurulu kararıyla ve kesin ihraç istemiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na
göndermeden bile daha önemlidir. Çünkü burada artık tek tek işlemler değil,
organın varlığı ve karar alma yeteneği tartışılır olmuştur. Ancak hukuksal
olarak birkaç soru birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi “istifalar geçerli mi?”
sorusudur. Normal hukuk mantığında bir kurul üyesi istifa eder, istifa tek
taraflı irade beyanıdır ve karşı tarafın kabulüne bağlı değildir. Genel hukuk
mantığı istifanın kabul koşuluna bağlı olmadığı yönündedir. Bu nedenle ilk soru
“CHP Tüzüğü, PM üyelerinin istifasına ilişkin özel bir düzenleme içeriyor mu?”
sorusudur. Özel bir düzenleme yoktur. İkinci soru “üye sayısı gerçekten yarının
altına düştü mü?” sorusudur. 56 üyeli PM'de yarı 28 demektir. 30 istifa varsa geriye
26 kişi kalır. Bu durumda tüzük hükmü devreye girebilir. Tüzük "Üye sayısı
yarının altına düşerse 45 gün içinde kurultay toplanır" diyorsa burada
artık basit bir toplantı yeter sayısı sorunu değil, organın yeniden
oluşturulması sorunu ortaya çıkar. Üçüncü soru "Katılanların salt
çoğunluğuyla karar alırız" savıdır. Bu sav hukuksal olarak zayıf görünmektedir.
Çünkü burada iki farklı kavram karıştırılmaktadır: toplantı yeter sayısı ve organın
oluşumu. Örneğin, 56 üyeli bir kurulun toplantı yeter sayısı 15 olabilir. Ama
bu kurulun 30 üyesi istifa etmiş olsa bile aynı şekilde çalışabileceği anlamına
gelmez. Organın üye sayısı tüzükte belirli bir eşiğin altına düşmüşse sorun
artık toplantı yeter sayısı değildir. Burada siyasal açıdan daha büyük bir
çelişki ortaya çıkmaktadır. Kılıçdaroğlu yönetiminin temel meşruluk savı "Mahkeme
kararları uygulanmalıdır" şeklindedir. Şimdi ise eleştiriler şu noktada
yoğunlaşmaktadır: "Peki parti tüzüğü uygulanıyor mu?" Bu soru giderek
büyüyecektir.
Ceza hukuku açısından ise da aynı görüşleri
yinelemek gerekir. Görülen şey tüzük yorumu, organ hukuku ve parti içi yetki
tartışmasıdır. Bunların doğrudan ceza hukuku alanına girdiğini söylemek zordur.
Ancak alınan kararlar daha sonra mahkemede, parti içi itiraz süreçlerinde ve örgüt
hukuku bakımından iptal veya yokluk tartışmalarına konu olabilir.
Genel Değerlendirme
ve Sonuç
Siyaset bilimi açısından sonuç CHP
bugün artık üç ayrı meşruluk alanının çatışmasını yaşamaktadır. Yargısal meşruluk
(mahkeme kararları), tüzüksel meşruluk (parti içi hukuk) ve siyasal meşruluk
(örgüt, milletvekilleri, belediye başkanları ve seçmen desteği). Normalde
bunlar aynı yönde hareket ederler. Mevcut tabloya göre üçü birbirinden
ayrışmaya başlamış görünmektedir. Bir siyasal partide bu kadar çok meşruluk
kaynağı çatışmaya başladığında tarihsel olarak çözüm çoğu zaman yeni bir
kurultay, yeni bir seçim veya yeni bir yargı kararı olmuştur. Bu nedenle benim
dikkatimi en çok çeken şey disiplin kararları değil, PM'nin çalışmaya devam
ettiği savıdır. Çünkü eğer PM'nin hukuksal varlığı tartışmalı duruma gelirse
onun aldığı sonraki kararların da meşruluğu zincirleme şekilde tartışmalı duruma
gelebilir. Bu da krizi bir liderlik krizinden çıkarıp CHP’de kurumsal meşruluk
krizine dönüştürür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder