Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

29 Haziran 2026 Pazartesi

 

İsrail Ermeni Soykırımını Tanıdı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

İsrail’in 1915 Ermeni olaylarını soykırım olarak tanıdığı yolundaki haberler bugün itibarıyla ciddi biçimde gündeme geldi. Ancak, önemli bir nüans var: İsrail’de önce hükümet/kabine düzeyinde karar alındığı, ardından bunun parlamento sürecinden geçtiği yönünde haberler yayımlandı. Bazı haberlerde süreç “kabine kabul etti, yürürlüğe girmesi için parlamentonun onayı gerekiyor” şeklinde aktarılırken, bazı haberler parlamentoda da kabul edildiğini yazıyor. Bu yüzden hukuksal statünün teknik ayrıntıları birkaç gün içinde daha da netleşebilir. Siyasal açıdan ise bu gelişme birkaç katman üzerinden okunabilir.

İsrail iç siyaseti ve normatif söylem

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar bunu “tarihsel gerçek ve ahlaksal sorumluluk” diliyle savundu.

Türkiye–İsrail ilişkileri bağlamı

Bu kararın zamanlaması dikkat çekmektedir. 2023 sonrası zaten ciddi biçimde gerilen ilişkiler içinde geldi. Türkiye Dışişleri kararı sert ifadelerle eleştirdi ve bunun siyasal amaç taşıdığını savundu.

Uluslararası siyaset açısından

Burada ilginç bir paradoks vardır: İsrail uzun yıllar boyunca Türkiye ile stratejik ilişkileri gözeterek bu tanımadan kaçınmıştı. Dolayısıyla karar yalnızca tarih siyasası değil, aynı zamanda dış siyasa sinyali olarak da okunmaktadır.

Akademik olarak bakarsak bu tür tanıma kararları çoğu zaman yalnızca geçmişe ilişkin tarihsel hüküm değil, hafıza siyaseti (memory politics), normatif dış siyasa ve diplomatik maliyet hesapları üzerinden okunmaktadır.

Uluslararası siyaset açısından: Bu karar ne anlatıyor?

Burada ilginç olan kararın kendisinden çok neden şimdi geldiğidir. Uluslararası ilişkiler yazınında bu tür kararlar genelde üç kuram eşliğinde okunur:

Realist okuma: Tarih değil, güç ve çıkar

Realist yaklaşım açısından devletler tarihsel hafızayı da dış siyasa aracı olarak kullanırlar. İsrail onlarca yıl boyunca bu tanımadan kaçındı. Bunun temel nedenleri genellikle Türkiye ile stratejik ilişkilere zarar vermeme, Azerbaycan’la kurulan güvenlik ortaklığı ve bölgesel denge hesabı olarak yorumlandı. Bu çerçevede bugünkü atılım “Türkiye ile ilişkilerin korunması artık bu konuda oto-sınırlama gerektirmiyor” şu mesajını verebilir. Yani tanıma kararı, yalnızca geçmişe ilişkin bir hüküm değil, mevcut ittifak ve maliyet hesabındaki değişimin ilanı olabilir.

Normatif dış siyasa: Kimlik ve ahlaksal meşruluk üretimi

İkinci okuma daha normatif düzeydedir. İsrail yönetimi kararı “tarihsel gerçeğin tanınması” ve “ahlaksal sorumluluk” diliyle gerekçelendirdi. Burada amaç yalnızca Ermeni sorunu olmayabilir. Devletler bazen şu mesajı vermeye çalışır: “Biz uluslararası normların tarafındayız.” Fakat bunun hemen ardından şu eleştiri gelir: Normlar seçici uygulanıyorsa kararın ahlaksal etkisi zayıflar. Nitekim Türkiye’nin resmi tepkisi de tam buradan geldi. Ankara kararı tarihsel değil siyasal olarak değerlendirdi.

Hafıza siyaseti (memory politics)

Son 30 yılda çok güçlenen bir alandır. Burada soru şudur: Tarihsel olayların anlamını kim belirler? Soykırım tanıma kararları artık sadece tarihçilerin alanı değildir. Parlamentolar, hükümetler, uluslararası örgütler, diaspora ağları ve insan hakları söylemleri bu alanın aktörleri durumuna gelmiştir. Bu yüzden böyle kararlar çoğu zaman hukuksal, tarihsel, diplomatik simgesel katmanları aynı anda taşır.

Türkiye–İsrail ilişkileri açısından: Bu karar ne sonuç doğurabilir?

Kısa vadede ilişkiler zaten düşük düzeyde olduğu için dramatik bir kırılma beklemek zordur. Ama üç sonuç doğurabilir: Birincisi, psikolojik eşik aşılmasıdır. Türkiye–İsrail ilişkilerinde uzun süre yazısız bir sınır vardı. İsrail Filistin konusunda Türkiye’den eleştiri alıyordu ve Türkiye ise 1915 konusunda İsrail’den belirli bir duyarlılık bekliyordu. Bu eşik fiilen aşılmış bulunmaktadır. İkincisi, ilişkilerin daha yapısal gerilime oturması beklentisidir. Eğer karar parlamentoda da kesinleşirse, sorunu günlük diplomatik kriz olmaktan çıkacaktır. Bu durumda enerji, Doğu Akdeniz, savunma ve bölgesel eş güdüm alanlarında yeni normal daha düşük iş birliği olabilir. Üçüncüsü, Türkiye’nin söylemsel karşılık üretmesidir. Ankara’nın ilk tepkisi doğrudan Gazze ve uluslararası hukuk eksenine oturmuştur. Bu da büyük olasılıkla önümüzdeki dönemde iki ülkenin birbirini tarih, insan hakları, uluslararası hukuk ve meşruluk alanlarında daha açık biçimde eleştireceği bir döneme işaret etmektedir.

Yakın dönem beklentileri

Yakın dönem beklentilerini üç ufukta düşünmek gerekir: 30 gün, 6 ay ve 1 yıldan fazla. Önümüzdeki 30 gün sert söylem ve sınırlı maliyet içerecektir. En olası senaryo budur. Beklenti Türkiye’den sert diplomatik tepki, karşılıklı açıklama savaşı, büyükelçilik düzeyinde yeni gerilim, uluslararası platformlarda söylemsel karşılık üretimi ama yeni ve dramatik ekonomik yaptırımların sınırlı kalmasıdır. Çünkü ilişkiler zaten son yıllarda önemli ölçüde gerilmiş durumdadır ve dolayısıyla “cezalandırılacak normal ilişki stoğu” eskisine göre daha dardır. Burada önemli nokta şu olacaktır: Bu karar tek başına kriz yaratmaktan çok, mevcut kopuşun kurumsallaşması etkisi yaratabilecektir.

Altı aylık ufuk turunda ise yeni normalin oluşması beklenebilir. Burada asıl soru “İsrail kabine kararını parlamenter düzeyde tamamlayacak mı?” sorusu olacaktır. Mevcut bilgiler, kararın hükümet tarafından kabul edildiğini ve tam onaylama için parlamento sürecinin önem taşıdığını göstermektedir. Süreç tamamlanırsa üç etki beklenebilir: Birincisi, tarih dosyasının kalıcı gündem maddesi olmasıdır. 1915 sorunu ilk kez Türkiye–İsrail ilişkilerinde resmi ve kalıcı bir uyuşmazlık başlığı durumuna gelebilir. İkincisi, bölgesel yarışmanın artması olasılığıdır. Özellikle, Suriye, Doğu Akdeniz ve Kafkasya başlıklarında daha düşük güven ortamı oluşabilir. Son haber çözümlemeleri bu atılımı Türkiye ile büyüyen jeopolitik yarışma bağlamında okumaktadır. Üçüncüsü, Azerbaycan etmeninin devreye girmesidir. Bakü’den gelen ilk tepki de olumsuz görünmektedir. Bu önemlidir çünkü İsrail–Azerbaycan çizgisi son yıllarda stratejik değer kazanmıştır.

Bir yıl ve sonrası: Kopuş mu, denetimli yarışma mı?

Kopuş yerine denetimli yarışma olasılığını daha yüksek görülmektedir. Çünkü Türkiye ve İsrail’in ABD ile ilişkileri, enerji koridorları, Doğu Akdeniz, İran ve Suriye dengesi gibi alanlarda tamamen birbirini yok sayması kolay değildir. Dolayısıyla ortaya çıkabilecek model şu olabilir: Diplomatik yakınlık “düşük”, ekonomik temas “seçici” ve güvenlik alanında “dolaylı dengeleme”. Bu durum, yazında bazen “soğuk işlevsel ilişki” diye tanımlanan modele benzemektedir. Ancak siyasal simgecilik açısından şunu not etmek gerekir: Bu tanıma geri alınmaz ve kurumsallaşırsa, İsrail–Türkiye ilişkilerinde bu karar Mavi Marmara’dan sonra ikinci büyük simgesel kırılma olarak anılabilir. Bunun etkisi olayın maddi sonucundan daha uzun sürebilir. Çünkü zamanlama rastlantı değilse, yaklaşan NATO Ankara Zirvesi (7–8 Temmuz 2026) etkileyici bir bağlam oluşturmaktadır. NATO zirveleri zaten yalnızca güvenlik toplantıları değil; siyasal mesaj üretme ve ittifak içi konumları yeniden ayarlama alanlarıdır.

NATO Zirvesi’nin Katkısı

Üç olası katkıdan söz edilebilir. Birincisi, Türkiye’nin diplomatik alanını daraltmak değil, maliyetini yükseltmek seçeneğidir. Bu kararı “Türkiye’ye baskı” olarak okuyanlar olacaktır ama daha ince okuma Türkiye zirve ev sahibi olacak, görünürlüğü artacak ve aynı anda normatif baskı da artacak da olabilir. Zirve öncesi Ankara’nın gündemi savunma sanayi, NATO içindeki ağırlık, Avrupa güvenliği, savunma kısıtlarının kaldırılması ve ittifak dayanışması idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da zirvenin birlik ve dayanışma eksenli olması gerektiğini vurgulamaktaydı. Bu atmosferde tarihsel bir dosyanın açılması Türkiye’nin diplomatik gündemini genişletebilir.

İsrail NATO üyesi değildir ama NATO’nun uzun süredir önemli ortaklarından biridir. Bu yüzden Ankara Zirvesi’nde resmi gündem olmasa bile İran, Gazze, Doğu Akdeniz ve bölgesel güvenlik başlıkları konuşulurken İsrail’in tavrı zaten masanın çevresinde olacaktır. Zirvenin ana başlıklarının İran gerilimi, savunma üretimi ve ittifak dayanışması olması beklenmektedir. Bu açıdan bakınca tanıma kararı İsrail açısından şunu söyleyen simgesel bir atılım olabilir: Bölgesel meşruluk tartışmasında biz de norm üreten aktörüz.

Türkiye açısından ters etki de yaratabilir. NATO Genel Sekreterliği son aylarda Türkiye’yi özellikle savunma sanayi kapasitesi, üretim altyapısı ve Avrupa güvenliğine katkısı nedeniyle öne çıkarmaktaydı. Dolayısıyla eğer Ankara bu süreci denge içinde yönetirse zirvede gündem yeniden savunma yatırımları, NATO kapasite üretimi, Ukrayna ve ittifakın geleceği eksenine dönebilir. Bu durumda İsrail’in atılımı beklendiği kadar stratejik etki üretmeyebilir.

NATO Zirvesi bu kararın nedeni değil; ama kararın zamanlamasını daha anlamlı kılan bir hızlandırıcı olabilir. Zirveye kadar ABD’nin birinci önceliği gündem disiplinini korumak olacaktır. Washington’ın NATO dosyasında öne çıkan başlıklar savunma harcamaları, Avrupa’nın yük paylaşımı, Ukrayna, İran sonrası bölgesel denge ve ABD–Avrupa eş güdümüdür. Bu tabloda Türkiye–İsrail ekseninde yeni bir diplomatik kriz, ABD açısından dikkat dağıtıcı olabilir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump arasında zirve sırasında ikili görüşme beklentisi de açık biçimde dile getirilmektedir. Bu nedenle beklenti Washington’un perde arkasında “tonu düşürün, zirveyi gölgelemeyin” mesajı vermesidir.

ABD, Türkiye’nin İsrail konusunda tam geri çekilmesini de istemeyecektir. Trump yönetimi son dönemde İsrail’e oldukça güçlü destek verirken aynı zamanda Türkiye’yi NATO içinde stratejik tutmaya çalışmıştır. İttifak içindeki birlik vurgusu özellikle öne çıkarılmıştır. ABD açısından Türkiye Karadeniz, Orta Doğu, enerji geçişleri, savunma üretimi ve NATO’nun güney kanadı nedeniyle vazgeçilebilir bir aktör değildir. Dolayısıyla Washington’ın çizgisi büyük olasılıkla “İsrail’i destekle, Türkiye’yi kaybetme” olacaktır.

En ilginç olasılık ise Ankara Zirvesi bir yeniden başlama noktasına dönüşmesidir. Bazen en sert diplomatik gerilimler, liderlerin aynı masada olduğu dönemlerde yumuşatılır. Erdoğan–Trump görüşmesi olumlu geçerse, NATO ortak bildirisi güçlü çıkarsa ve İran–Ortadoğu dosyasında eş güdüm oluşursa İsrail’in tanıma kararı beklenenden daha düşük stratejik etki bırakabilir. Ancak, tersi olursa (yani zirve gergin geçerse) bu karar tekil bir simgesel olay olmaktan çıkıp yeni dönemin işareti olarak okunabilir. Siyaset bilimi diliyle, bu karar şu an için bir “neden” değil, daha çok mevcut jeopolitik yeniden hizalanmanın “göstergesi” gibi durmaktadır.

 

Hiç yorum yok: