İsrail Ermeni Soykırımını Tanıdı
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Giriş
İsrail’in 1915 Ermeni olaylarını
soykırım olarak tanıdığı yolundaki haberler bugün itibarıyla ciddi biçimde
gündeme geldi. Ancak, önemli bir nüans var: İsrail’de önce hükümet/kabine
düzeyinde karar alındığı, ardından bunun parlamento sürecinden geçtiği yönünde
haberler yayımlandı. Bazı haberlerde süreç “kabine kabul etti, yürürlüğe
girmesi için parlamentonun onayı gerekiyor” şeklinde aktarılırken, bazı
haberler parlamentoda da kabul edildiğini yazıyor. Bu yüzden hukuksal statünün
teknik ayrıntıları birkaç gün içinde daha da netleşebilir. Siyasal açıdan ise
bu gelişme birkaç katman üzerinden okunabilir.
İsrail iç
siyaseti ve normatif söylem
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar
bunu “tarihsel gerçek ve ahlaksal sorumluluk” diliyle savundu.
Türkiye–İsrail
ilişkileri bağlamı
Bu kararın zamanlaması dikkat çekmektedir.
2023 sonrası zaten ciddi biçimde gerilen ilişkiler içinde geldi. Türkiye
Dışişleri kararı sert ifadelerle eleştirdi ve bunun siyasal amaç taşıdığını
savundu.
Uluslararası
siyaset açısından
Burada ilginç bir paradoks vardır:
İsrail uzun yıllar boyunca Türkiye ile stratejik ilişkileri gözeterek bu
tanımadan kaçınmıştı. Dolayısıyla karar yalnızca tarih siyasası değil, aynı
zamanda dış siyasa sinyali olarak da okunmaktadır.
Akademik olarak bakarsak bu tür tanıma
kararları çoğu zaman yalnızca geçmişe ilişkin tarihsel hüküm değil, hafıza
siyaseti (memory politics), normatif dış siyasa ve diplomatik maliyet
hesapları üzerinden okunmaktadır.
Uluslararası
siyaset açısından: Bu karar ne anlatıyor?
Burada ilginç olan kararın kendisinden
çok neden şimdi geldiğidir. Uluslararası ilişkiler yazınında bu tür kararlar
genelde üç kuram eşliğinde okunur:
Realist okuma:
Tarih değil, güç ve çıkar
Realist yaklaşım açısından devletler
tarihsel hafızayı da dış siyasa aracı olarak kullanırlar. İsrail onlarca yıl
boyunca bu tanımadan kaçındı. Bunun temel nedenleri genellikle Türkiye ile
stratejik ilişkilere zarar vermeme, Azerbaycan’la kurulan güvenlik ortaklığı ve
bölgesel denge hesabı olarak yorumlandı. Bu çerçevede bugünkü atılım “Türkiye
ile ilişkilerin korunması artık bu konuda oto-sınırlama gerektirmiyor” şu
mesajını verebilir. Yani tanıma kararı, yalnızca geçmişe ilişkin bir hüküm
değil, mevcut ittifak ve maliyet hesabındaki değişimin ilanı olabilir.
Normatif dış
siyasa: Kimlik ve ahlaksal meşruluk üretimi
İkinci okuma daha normatif düzeydedir.
İsrail yönetimi kararı “tarihsel gerçeğin tanınması” ve “ahlaksal sorumluluk”
diliyle gerekçelendirdi. Burada amaç yalnızca Ermeni sorunu olmayabilir. Devletler
bazen şu mesajı vermeye çalışır: “Biz uluslararası normların tarafındayız.” Fakat
bunun hemen ardından şu eleştiri gelir: Normlar seçici uygulanıyorsa kararın ahlaksal
etkisi zayıflar. Nitekim Türkiye’nin resmi tepkisi de tam buradan geldi. Ankara
kararı tarihsel değil siyasal olarak değerlendirdi.
Hafıza siyaseti
(memory politics)
Son 30 yılda çok güçlenen bir alandır.
Burada soru şudur: Tarihsel olayların anlamını kim belirler? Soykırım tanıma
kararları artık sadece tarihçilerin alanı değildir. Parlamentolar, hükümetler, uluslararası
örgütler, diaspora ağları ve insan hakları söylemleri bu alanın aktörleri durumuna
gelmiştir. Bu yüzden böyle kararlar çoğu zaman hukuksal, tarihsel, diplomatik
simgesel katmanları aynı anda taşır.
Türkiye–İsrail
ilişkileri açısından: Bu karar ne sonuç doğurabilir?
Kısa vadede ilişkiler zaten düşük düzeyde
olduğu için dramatik bir kırılma beklemek zordur. Ama üç sonuç doğurabilir:
Birincisi, psikolojik eşik aşılmasıdır. Türkiye–İsrail ilişkilerinde uzun süre
yazısız bir sınır vardı. İsrail Filistin konusunda Türkiye’den eleştiri
alıyordu ve Türkiye ise 1915 konusunda İsrail’den belirli bir duyarlılık
bekliyordu. Bu eşik fiilen aşılmış bulunmaktadır. İkincisi, ilişkilerin daha
yapısal gerilime oturması beklentisidir. Eğer karar parlamentoda da
kesinleşirse, sorunu günlük diplomatik kriz olmaktan çıkacaktır. Bu durumda enerji,
Doğu Akdeniz, savunma ve bölgesel eş güdüm alanlarında yeni normal daha düşük
iş birliği olabilir. Üçüncüsü, Türkiye’nin söylemsel karşılık üretmesidir. Ankara’nın
ilk tepkisi doğrudan Gazze ve uluslararası hukuk eksenine oturmuştur. Bu da büyük
olasılıkla önümüzdeki dönemde iki ülkenin birbirini tarih, insan hakları, uluslararası
hukuk ve meşruluk alanlarında daha açık biçimde eleştireceği bir döneme işaret
etmektedir.
Yakın dönem
beklentileri
Yakın dönem beklentilerini üç ufukta
düşünmek gerekir: 30 gün, 6 ay ve 1 yıldan fazla. Önümüzdeki 30 gün sert söylem
ve sınırlı maliyet içerecektir. En olası senaryo budur. Beklenti Türkiye’den
sert diplomatik tepki, karşılıklı açıklama savaşı, büyükelçilik düzeyinde yeni
gerilim, uluslararası platformlarda söylemsel karşılık üretimi ama yeni ve
dramatik ekonomik yaptırımların sınırlı kalmasıdır. Çünkü ilişkiler zaten son
yıllarda önemli ölçüde gerilmiş durumdadır ve dolayısıyla “cezalandırılacak
normal ilişki stoğu” eskisine göre daha dardır. Burada önemli nokta şu
olacaktır: Bu karar tek başına kriz yaratmaktan çok, mevcut kopuşun
kurumsallaşması etkisi yaratabilecektir.
Altı aylık ufuk turunda ise yeni
normalin oluşması beklenebilir. Burada asıl soru “İsrail kabine kararını
parlamenter düzeyde tamamlayacak mı?” sorusu olacaktır. Mevcut bilgiler,
kararın hükümet tarafından kabul edildiğini ve tam onaylama için parlamento
sürecinin önem taşıdığını göstermektedir. Süreç tamamlanırsa üç etki
beklenebilir: Birincisi, tarih dosyasının kalıcı gündem maddesi olmasıdır. 1915
sorunu ilk kez Türkiye–İsrail ilişkilerinde resmi ve kalıcı bir uyuşmazlık
başlığı durumuna gelebilir. İkincisi, bölgesel yarışmanın artması olasılığıdır.
Özellikle, Suriye, Doğu Akdeniz ve Kafkasya başlıklarında daha düşük güven
ortamı oluşabilir. Son haber çözümlemeleri bu atılımı Türkiye ile büyüyen
jeopolitik yarışma bağlamında okumaktadır. Üçüncüsü, Azerbaycan etmeninin devreye
girmesidir. Bakü’den gelen ilk tepki de olumsuz görünmektedir. Bu önemlidir
çünkü İsrail–Azerbaycan çizgisi son yıllarda stratejik değer kazanmıştır.
Bir yıl ve
sonrası: Kopuş mu, denetimli yarışma mı?
Kopuş yerine denetimli yarışma
olasılığını daha yüksek görülmektedir. Çünkü Türkiye ve İsrail’in ABD ile
ilişkileri, enerji koridorları, Doğu Akdeniz, İran ve Suriye dengesi gibi
alanlarda tamamen birbirini yok sayması kolay değildir. Dolayısıyla ortaya
çıkabilecek model şu olabilir: Diplomatik yakınlık “düşük”, ekonomik temas “seçici”
ve güvenlik alanında “dolaylı dengeleme”. Bu durum, yazında bazen “soğuk
işlevsel ilişki” diye tanımlanan modele benzemektedir. Ancak siyasal simgecilik
açısından şunu not etmek gerekir: Bu tanıma geri alınmaz ve kurumsallaşırsa,
İsrail–Türkiye ilişkilerinde bu karar Mavi Marmara’dan sonra ikinci büyük simgesel
kırılma olarak anılabilir. Bunun etkisi olayın maddi sonucundan daha uzun
sürebilir. Çünkü zamanlama rastlantı değilse, yaklaşan NATO Ankara Zirvesi (7–8
Temmuz 2026) etkileyici bir bağlam oluşturmaktadır. NATO zirveleri zaten
yalnızca güvenlik toplantıları değil; siyasal mesaj üretme ve ittifak içi konumları
yeniden ayarlama alanlarıdır.
NATO Zirvesi’nin
Katkısı
Üç olası katkıdan söz edilebilir.
Birincisi, Türkiye’nin diplomatik alanını daraltmak değil, maliyetini
yükseltmek seçeneğidir. Bu kararı “Türkiye’ye baskı” olarak okuyanlar olacaktır
ama daha ince okuma Türkiye zirve ev sahibi olacak, görünürlüğü artacak ve aynı
anda normatif baskı da artacak da olabilir. Zirve öncesi Ankara’nın gündemi savunma
sanayi, NATO içindeki ağırlık, Avrupa güvenliği, savunma kısıtlarının
kaldırılması ve ittifak dayanışması idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da zirvenin
birlik ve dayanışma eksenli olması gerektiğini vurgulamaktaydı. Bu atmosferde
tarihsel bir dosyanın açılması Türkiye’nin diplomatik gündemini genişletebilir.
İsrail NATO üyesi değildir ama
NATO’nun uzun süredir önemli ortaklarından biridir. Bu yüzden Ankara
Zirvesi’nde resmi gündem olmasa bile İran, Gazze, Doğu Akdeniz ve bölgesel
güvenlik başlıkları konuşulurken İsrail’in tavrı zaten masanın çevresinde
olacaktır. Zirvenin ana başlıklarının İran gerilimi, savunma üretimi ve ittifak
dayanışması olması beklenmektedir. Bu açıdan bakınca tanıma kararı İsrail
açısından şunu söyleyen simgesel bir atılım olabilir: Bölgesel meşruluk
tartışmasında biz de norm üreten aktörüz.
Türkiye açısından ters etki de
yaratabilir. NATO Genel Sekreterliği son aylarda Türkiye’yi özellikle savunma
sanayi kapasitesi, üretim altyapısı ve Avrupa güvenliğine katkısı nedeniyle öne
çıkarmaktaydı. Dolayısıyla eğer Ankara bu süreci denge içinde yönetirse zirvede
gündem yeniden savunma yatırımları, NATO kapasite üretimi, Ukrayna ve ittifakın
geleceği eksenine dönebilir. Bu durumda İsrail’in atılımı beklendiği kadar
stratejik etki üretmeyebilir.
NATO Zirvesi bu kararın nedeni değil;
ama kararın zamanlamasını daha anlamlı kılan bir hızlandırıcı olabilir. Zirveye
kadar ABD’nin birinci önceliği gündem disiplinini korumak olacaktır. Washington’ın
NATO dosyasında öne çıkan başlıklar savunma harcamaları, Avrupa’nın yük
paylaşımı, Ukrayna, İran sonrası bölgesel denge ve ABD–Avrupa eş güdümüdür. Bu
tabloda Türkiye–İsrail ekseninde yeni bir diplomatik kriz, ABD açısından dikkat
dağıtıcı olabilir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump arasında
zirve sırasında ikili görüşme beklentisi de açık biçimde dile getirilmektedir. Bu
nedenle beklenti Washington’un perde arkasında “tonu düşürün, zirveyi
gölgelemeyin” mesajı vermesidir.
ABD, Türkiye’nin İsrail konusunda tam
geri çekilmesini de istemeyecektir. Trump yönetimi son dönemde İsrail’e oldukça
güçlü destek verirken aynı zamanda Türkiye’yi NATO içinde stratejik tutmaya
çalışmıştır. İttifak içindeki birlik vurgusu özellikle öne çıkarılmıştır. ABD
açısından Türkiye Karadeniz, Orta Doğu, enerji geçişleri, savunma üretimi ve NATO’nun
güney kanadı nedeniyle vazgeçilebilir bir aktör değildir. Dolayısıyla
Washington’ın çizgisi büyük olasılıkla “İsrail’i destekle, Türkiye’yi kaybetme”
olacaktır.
En ilginç olasılık ise Ankara Zirvesi
bir yeniden başlama noktasına dönüşmesidir. Bazen en sert diplomatik
gerilimler, liderlerin aynı masada olduğu dönemlerde yumuşatılır. Erdoğan–Trump
görüşmesi olumlu geçerse, NATO ortak bildirisi güçlü çıkarsa ve İran–Ortadoğu
dosyasında eş güdüm oluşursa İsrail’in tanıma kararı beklenenden daha düşük
stratejik etki bırakabilir. Ancak, tersi olursa (yani zirve gergin geçerse) bu
karar tekil bir simgesel olay olmaktan çıkıp yeni dönemin işareti olarak
okunabilir. Siyaset bilimi diliyle, bu karar şu an için bir “neden” değil, daha
çok mevcut jeopolitik yeniden hizalanmanın “göstergesi” gibi durmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder