Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

16 Haziran 2026 Salı

 

Çözümden Yönetim Modeline: ABD–İran Nükleer Anlaşmalarında Paradigma Değişimi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

19 Haziran günü İsviçre’de imza tören yapılacak olan ABD–İran çerçeve anlaşmasında ortada henüz kapsamlı ve kesin bir barış anlaşması yoktur. Savaşın durdurulması ve daha büyük bir nükleer uzlaşmaya geçiş için hazırlanmış bir mutabakat zaptı (memorandum / framework deal) vardır. Ayrıca, tarafların kamuoyuna anlattıkları da tam örtüşmemektedir.

Memorandumun kabaca yapısı şöyledir: Ateşkes ve gerilimin düşürülmesi, çatışmaların durdurulması, bölgesel tırmanmanın önlenmesi, geçici bir kararlılık/çatışmasızlık yaratılması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, İran’ın ticari deniz trafiğini yeniden açması, ABD tarafının deniz ablukası ve baskı araçlarını gevşetmesi, nükleer program konusunda “dondurma ve görüşme” modeli, İran’ın yeni uranyum zenginleştirmesini genişletmemesi, nükleer silah üretmeme sözü ve uluslararası denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, buna karşılık daha kapsamlı bir kesin anlaşma için yaklaşık 60 günlük müzakere penceresi açılması, yaptırım ve finansal özendirmeler, ABD’nin yeni yaptırımları geçici olarak durdurması, İran’ın dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasının tartışılması ve petrol yaptırımlarında bağışıklıklar.

Ama önemli nokta şudur: Bu anlaşma, biraz 2015’teki “Joint Comprehensive Plan of Action” (JCPOA)’nın mantığını anımsatıyor. Yalnız bu kez yalnızca nükleer dosya değil, savaş sonrası güvenlik düzeni ve bölgesel gerilim de işin içindedir. Buna karşılık balistik füze programı, İran’ın bölgesel ağları ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının kaderi gibi en zor başlıklar henüz çözülmüş değildir.

Siyasal olarak bakılırsa, ABD açısından “İran’ın nükleer eşik devlet olmasını durdur, savaşı büyütme” hedefi ön plana çıkarken İran açısından “rejimi koru, yaptırım rahatlaması al, nükleer kapasitenin tamamını teslim etme” yaklaşımı başat strateji olarak görünürlük kazanmaktadır. Bu nedenle içinde bulunulan aşamada buna “barış”tan çok silahlı gerilimden denetimli görüşmelere geçiş anlaşması demek daha doğru olacaktır.

İlginç olan nokta bugün konuşulan ABD–İran çerçevesi ile 2015 tarihli Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA) aynı aileden gelmesine karşın aynı anlaşma olmamasıdır. Çünkü iki belgenin dayandıkları mantıkları farklıdır. Bu fark “denetle, dondur ve normalleş” ile “krizi durdur, sonra pazarlık et” arasındaki fark olarak açıklanabilir.

 

Çizelge 1;

 

İki Belgenin Karşılaştırılması

Konu Başlığı

2015 JCPOA

Bugünkü çerçeve (yeni model)

Temel amaç

İran’ın nükleer eşik kapasitesini uzun süre geriletmek

Savaşı durdurmak ve hızlı kararlılık sağlamak

Kapsam

Sadece nükleer dosya

Nükleer, güvenlik, yaptırım ve bölgesel gerilim

Uranyum zenginleştirme

%3,67 tavanı, 15 yıl

Tam söküm değil, genişlemeyi durdurma ve görüşme

Stok sınırı

300 kg sınırı

Henüz net bir rakam görünmüyor

Santrifüjler

Yaklaşık 19 binden yaklaşık 6100’e düşüş

Büyük olasılıkla mevcut kapasitenin korunması ama kullanımın sınırlandırılması

Denetim

Çok yoğun International Atomic Energy Agency erişimi

Büyük olasılıkla daha siyasal ve aşamalı

Yaptırımlar

Geniş ekonomik yaptırım kaldırımı

Kademeli ve geri alınabilir rahatlama

Süre mantığı

10–15 yıllık “sunset clauses”

Kısa vadeli geçiş dönemi

 

Asıl fark teknik değil, stratejik olarak görülmektedir:

JCPOA’nın felsefesi: “Nükleer programı küçült”. 2015 anlaşması İran’a şunu söylemiştir: “Barışçıl nükleer program hakkın var, ama silaha dönüşebilecek kapasiteyi ciddi biçimde azalt.” Bu yüzden zenginleştirme %3,67 ile sınırlandı, stok 300 kg’a çekildi, santrifüjler azaltıldı ve International Atomic Energy Agency çok geniş denetim yetkisi aldı. Kısacası JCPOA bir silahsızlanma değil, kapasite geciktirme rejimiydi.

Yeni yaklaşımın felsefesi: “Nükleer kapasiteyi kabul et, silaha dönüşmesini engelle”. Bugünkü tartışmalarda görünen yaklaşım ise daha gerçekçi ve daha sınırlıdır. İran artık 2015’teki noktada değildir. 2018’de ABD çekildikten sonra İran kademeli olarak sınırlardan çıkmıştır ve bu nedenle eski düzeylere tam geri dönüş teknik ve siyasal olarak daha zor görülmektedir. Bu yüzden yeni modelin örtük mantığı şu olabilir: İran’da altyapı kalsın, ama ani nükleer silahlanma engellensin, denetim geri gelsin ve yaptırım rahatlaması verilsin. Bu yaklaşım aslında “geri sarma” (rollback) değil, “çevreleme” (containment) olarak adlandırılabilir.

En önemli fark “sunset clauses” [1] sorunudur. JCPOA’nın en çok eleştirilen yanı buydu. Birçok kısıtlama 10–15 yıl sonra bitecekti. Eleştirenler şunu diyordu: “İran’a nükleer kapasiteyi tamamen bırakmıyoruz; sadece erteliyoruz.” Destekleyenler ise “10–15 yıl zaman kazanmak, sıfır anlaşmadan daha iyidir.”. Bu tartışma bugün hala canlıdır. Sonuç olarak, JCPOA İran’ın nükleer yükselişini frenleme anlaşması iken yeni model İran’ın mevcut kapasitesini kabul ederek çatışmayı yönetme anlaşmasıdır. Bu yüzden birçok uzman yeni çerçeveyi “JCPOA 2.0 değil, JCPOA-sonrası düzen” olarak görmektedir.

İran gerçekten nükleer silah istiyor mu, yoksa Japonya benzeri bir nükleer eşik stratejisi mi izliyor?

Bu soru aslında bütün İran dosyasının merkezinde yer almaktadır. Çözümleyici yazında buna çoğu zaman “nükleer gecikme” (nuclear latency) veya nükleer eşik devleti (threshold state) denilmektedir. Bu bağlamda üç temel yaklaşım vardır. Birincisi, İran aslında silah istiyor savıdır. Bu görüşe göre İran’ın uzun vadeli hedefi nükleer caydırıcılıktır. Dayandığı savlar çok yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme kapasitesi oluşturulmuştur, geniş santrifüj altyapısı kurulmuştur, füze programını geliştirilmiştir ve bölgesel rakipler ve rejim güvenliği baskısı vardır. Bu yaklaşımın mantığı Irak ve Libya örneklerinin rejim güvenliği için kesin sigorta nükleer kapasite olduğunu göstermesidir. Bu çizgiyi savunanlar İran’ın fırsat bulursa silaha geçeceğini düşünmektedir. İkincisi, İran silah değil, eşik kapasitesi istiyor savıdır. Bu bugün uluslararası ilişkilerde oldukça güçlü bir yorumdur. Model silah üretme ama kısa sürede üretebilecek teknik kapasiteyi koru, böylece caydırıcılık elde et aynı zamanda yaptırım maliyetini sınırlı tut şeklindedir. Burada sık verilen örnekler Japonya ve Almanya’dır. Bu ülkeler nükleer silaha sahip değildir fakat ileri teknoloji ve altyapıları nedeniyle kuramsal olarak kısa sürede yaklaşabilecek kapasitededirler. Bazı uzmanlara göre İran’ın hedefi buna benzemektedir. Silah sahibi görünmeden silah eşiğinde olmak. Üçüncüsü, İran’ın amacı teknik değil, siyasal pazarlık gücü elde etmektir savıdır. Bu görüş daha gerçekçidir. Burada nükleer program bir amaç değil, araçtır. İşlevleri ise yaptırım pazarlığı, rejimin meşruluğu, bölgesel ve iç siyaseti denetlemektir. Bu yaklaşımda İran’ın asıl mesajı “beni dışlayamazsınız, maliyet üretirim” şeklindedir. Bugün bu tablo 2015’te JCPOA yapılırken İran daha çok eşik kapasitesi ve ekonomik bütünleşme arasında denge arıyordu şeklinde okunmaktadır. 2018 sonrasında ise denge değişmiştir. Bugün İran’ın davranışı daha çok tam silah değil ama silah opsiyonunu canlı tutmak şeklinde görünmektedir. Bunun nedeni de nükleer silahın kendisinin çok pahalı olmasıdır: daha ağır yaptırımlar, bölgesel silahlanma yarışı, olası askeri müdahale ve diplomatik yalıtılmışlık. Bu nedenle bazı strateji uzmanları İran’ı “eşik devleti” (de facto threshold state) diye tanımlamaktadır.

Son anlaşmada ne yok?

En önemli soru budur. Çünkü bir anlaşmanın ne içerdiği kadar neyi dışarıda bıraktığı da önemlidir. Şu an konuşulan son ABD–İran çerçevesinde dikkat çekici biçimde olmayan/ertelenen başlıklar şunlar olarak görünmektedir:

Balistik füze programı yoktur. Bu büyük olasılıkla en büyük eksikliktir. İran’ın orta ve uzun menzilli füzeleri, duyarlı vuruş kapasitesi ve taşıyıcı sistemleri anlaşmanın merkezinde görünmemektedir. Bu önemlidir çünkü nükleer silah tek başına stratejik değildir ve onu taşıyacak sistem de gerekir.

Bölgesel ağlar ve vekil aktörler yoktur. Metinde göründüğü kadarıyla Hizbullah, Hamas ve Ensarullah gibi İran’ın bölgesel etkisinin araçları konusunda bağlayıcı hükümler görünür değildir. Bu eksiklik çok önemlidir çünkü İran’ın gücü yalnız nükleer programından gelmemektedir.

Uranyum stokunun kaderi yoktur. Belki de teknik olarak en önemli boşluk buradadır. Taslak yeni zenginleştirme olmasın, mevcut durum korunsun ve stokların nasıl yönetileceği 60 gün içinde konuşulsun demektedir. Ama stok tamamen çıkacak mı, seyreltilecek mi, İran’da mı kalacak ya da üçüncü ülkeye mi gönderilecek sorularına verilen yanıtlar net değildir.

Her yerde her zaman denetim modeli yoktur. 2015 JCPOA’nın ayırt edici unsuru çok yoğun denetimdi. Şu an için erişim düzeyi, sürpriz denetimler ve askeri tesislerin kapsamı kamuya açık metinlerde görünmemektedir.

Kalıcı yaptırım kaldırımı yoktur. Şu anki dil bağışıklık, askıya alma ve geçici serbest bırakma şeklindedir. Yani İran’ın uzun zamandır istediği finans sistemine tam dönüş, kalıcı normalleşme ve bütün yaptırımların kalkması henüz söz konusu değildir.

Rejim değişikliği ya da iç siyaset yoktur. ABD’nin önceki dönemlerde zaman zaman ima ettiği rejim dönüşümü, insan hakları koşulları ve iç siyasal reformlar bu çerçevede görünmemektedir. Bu yüzden bu anlaşmanın örtük mesajı “İran’ın karakterini değiştirmiyoruz, davranışını sınırlamaya çalışıyoruz” olarak algılanmalıdır. Burada ilginç bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Son anlaşmada olmayan şey aslında “nükleer kapasitenin sökülmesi”dir. Bu, 2015 JCPOA’dan belki de en büyük kopuştu. Burada hedef, İran’ı sıfıra indirmek değil, eşiğin altında tutmak gibi görünmektedir.

Buraya kadar yapılan açıklamaları tek cümlede toplamak gerekirse, son anlaşmanın ayırt edici özelliği, İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmayı değil, onu denetlenebilir, öngörülebilir ve siyasal olarak yönetilebilir bir eşik içinde tutmayı hedeflemesidir. Bu çerçeve, İran’ın stratejik kapasitesini tasfiye eden bir silahsızlanma rejiminden çok yükselen maliyetler altında risk yönetimine dayalı bir caydırıcılık ve kararlılık düzeni kurma girişimi olarak okunabilir. Son anlaşma, İran sorununu çözmeyi değil, İran’la yaşamayı kurumsallaştırmayı amaçlayan bir uzlaşıdır. Bu artık bir nükleer çözüm değil, bir nükleer yönetim modelidir.



[1] “Sunset clauses”, 2015 tarihli Joint Comprehensive Plan of Action kapsamında bazı nükleer kısıtlamaların belirli süreler sonunda (yaklaşık 10–15 yıl içinde) otomatik olarak sona ermesini öngören hükümlerdir. Bu düzenlemeler, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi, santrifüj sayısı ve stok limitleri gibi teknik sınırlamaların kalıcı değil, zamanla gevşeyebilir nitelikte olmasını içerdiği için hem anlaşmanın “geçici frenleme” karakterinin temel unsuru hem de uzun vadeli caydırıcılık açısından en tartışmalı boyutlarından biri olarak değerlendirilmiştir.

Hiç yorum yok: