Çözümden Yönetim Modeline: ABD–İran Nükleer
Anlaşmalarında Paradigma Değişimi
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
19 Haziran günü İsviçre’de imza tören
yapılacak olan ABD–İran çerçeve anlaşmasında ortada henüz kapsamlı ve kesin bir
barış anlaşması yoktur. Savaşın durdurulması ve daha büyük bir nükleer
uzlaşmaya geçiş için hazırlanmış bir mutabakat zaptı (memorandum / framework
deal) vardır. Ayrıca, tarafların kamuoyuna anlattıkları da tam örtüşmemektedir.
Memorandumun kabaca yapısı şöyledir: Ateşkes
ve gerilimin düşürülmesi, çatışmaların durdurulması, bölgesel tırmanmanın
önlenmesi, geçici bir kararlılık/çatışmasızlık yaratılması, Hürmüz Boğazı’nın
yeniden açılması, İran’ın ticari deniz trafiğini yeniden açması, ABD tarafının
deniz ablukası ve baskı araçlarını gevşetmesi, nükleer program konusunda
“dondurma ve görüşme” modeli, İran’ın yeni uranyum zenginleştirmesini
genişletmemesi, nükleer silah üretmeme sözü ve uluslararası denetim
mekanizmalarının güçlendirilmesi, buna karşılık daha kapsamlı bir kesin anlaşma
için yaklaşık 60 günlük müzakere penceresi açılması, yaptırım ve finansal özendirmeler,
ABD’nin yeni yaptırımları geçici olarak durdurması, İran’ın dondurulmuş
varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasının tartışılması ve petrol
yaptırımlarında bağışıklıklar.
Ama önemli nokta şudur: Bu anlaşma,
biraz 2015’teki “Joint Comprehensive Plan of Action” (JCPOA)’nın
mantığını anımsatıyor. Yalnız bu kez yalnızca nükleer dosya değil, savaş
sonrası güvenlik düzeni ve bölgesel gerilim de işin içindedir. Buna karşılık
balistik füze programı, İran’ın bölgesel ağları ve zenginleştirilmiş uranyum
stoklarının kaderi gibi en zor başlıklar henüz çözülmüş değildir.
Siyasal olarak bakılırsa, ABD
açısından “İran’ın nükleer eşik devlet olmasını durdur, savaşı büyütme” hedefi
ön plana çıkarken İran açısından “rejimi koru, yaptırım rahatlaması al, nükleer
kapasitenin tamamını teslim etme” yaklaşımı başat strateji olarak görünürlük
kazanmaktadır. Bu nedenle içinde bulunulan aşamada buna “barış”tan çok silahlı
gerilimden denetimli görüşmelere geçiş anlaşması demek daha doğru olacaktır.
İlginç olan nokta bugün konuşulan
ABD–İran çerçevesi ile 2015 tarihli Joint Comprehensive Plan of Action
(JCPOA) aynı aileden gelmesine karşın aynı anlaşma olmamasıdır. Çünkü iki
belgenin dayandıkları mantıkları farklıdır. Bu fark “denetle, dondur ve
normalleş” ile “krizi durdur, sonra pazarlık et” arasındaki fark olarak açıklanabilir.
|
Çizelge 1; İki Belgenin Karşılaştırılması |
||
|
Konu Başlığı |
2015 JCPOA |
Bugünkü çerçeve (yeni model) |
|
Temel amaç |
İran’ın nükleer eşik kapasitesini uzun süre geriletmek |
Savaşı durdurmak ve hızlı kararlılık sağlamak |
|
Kapsam |
Sadece nükleer dosya |
Nükleer, güvenlik, yaptırım ve bölgesel gerilim |
|
Uranyum zenginleştirme |
%3,67 tavanı, 15 yıl |
Tam söküm değil, genişlemeyi durdurma ve görüşme |
|
Stok sınırı |
300 kg sınırı |
Henüz net bir rakam görünmüyor |
|
Santrifüjler |
Yaklaşık 19 binden yaklaşık 6100’e düşüş |
Büyük olasılıkla mevcut kapasitenin korunması ama kullanımın
sınırlandırılması |
|
Denetim |
Çok yoğun International Atomic Energy Agency erişimi |
Büyük olasılıkla daha siyasal ve aşamalı |
|
Yaptırımlar |
Geniş ekonomik yaptırım kaldırımı |
Kademeli ve geri alınabilir rahatlama |
|
Süre mantığı |
10–15 yıllık “sunset clauses” |
Kısa vadeli geçiş dönemi |
Asıl fark teknik değil, stratejik
olarak görülmektedir:
JCPOA’nın
felsefesi: “Nükleer programı küçült”. 2015
anlaşması İran’a şunu söylemiştir: “Barışçıl nükleer program hakkın var, ama
silaha dönüşebilecek kapasiteyi ciddi biçimde azalt.” Bu yüzden zenginleştirme
%3,67 ile sınırlandı, stok 300 kg’a çekildi, santrifüjler azaltıldı ve International
Atomic Energy Agency çok geniş denetim yetkisi aldı. Kısacası JCPOA
bir silahsızlanma değil, kapasite geciktirme rejimiydi.
Yeni yaklaşımın
felsefesi: “Nükleer kapasiteyi kabul et, silaha dönüşmesini engelle”. Bugünkü tartışmalarda görünen yaklaşım ise
daha gerçekçi ve daha sınırlıdır. İran artık 2015’teki noktada değildir. 2018’de
ABD çekildikten sonra İran kademeli olarak sınırlardan çıkmıştır ve bu nedenle
eski düzeylere tam geri dönüş teknik ve siyasal olarak daha zor görülmektedir. Bu
yüzden yeni modelin örtük mantığı şu olabilir: İran’da altyapı kalsın, ama ani nükleer
silahlanma engellensin, denetim geri gelsin ve yaptırım rahatlaması verilsin. Bu
yaklaşım aslında “geri sarma” (rollback) değil, “çevreleme” (containment)
olarak adlandırılabilir.
En önemli fark “sunset clauses” [1] sorunudur.
JCPOA’nın en çok eleştirilen yanı buydu. Birçok kısıtlama 10–15 yıl
sonra bitecekti. Eleştirenler şunu diyordu: “İran’a nükleer kapasiteyi tamamen
bırakmıyoruz; sadece erteliyoruz.” Destekleyenler ise “10–15 yıl zaman
kazanmak, sıfır anlaşmadan daha iyidir.”. Bu tartışma bugün hala canlıdır. Sonuç
olarak, JCPOA İran’ın nükleer yükselişini frenleme anlaşması iken yeni
model İran’ın mevcut kapasitesini kabul ederek çatışmayı yönetme anlaşmasıdır. Bu
yüzden birçok uzman yeni çerçeveyi “JCPOA 2.0 değil, JCPOA-sonrası
düzen” olarak görmektedir.
İran gerçekten
nükleer silah istiyor mu, yoksa Japonya benzeri bir nükleer eşik stratejisi mi
izliyor?
Bu soru aslında bütün İran dosyasının
merkezinde yer almaktadır. Çözümleyici yazında buna çoğu zaman “nükleer gecikme”
(nuclear latency) veya nükleer eşik devleti (threshold state)
denilmektedir. Bu bağlamda üç temel yaklaşım vardır. Birincisi, İran aslında
silah istiyor savıdır. Bu görüşe göre İran’ın uzun vadeli hedefi nükleer
caydırıcılıktır. Dayandığı savlar çok yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme
kapasitesi oluşturulmuştur, geniş santrifüj altyapısı kurulmuştur, füze
programını geliştirilmiştir ve bölgesel rakipler ve rejim güvenliği baskısı vardır.
Bu yaklaşımın mantığı Irak ve Libya örneklerinin rejim güvenliği için kesin
sigorta nükleer kapasite olduğunu göstermesidir. Bu çizgiyi savunanlar İran’ın
fırsat bulursa silaha geçeceğini düşünmektedir. İkincisi, İran silah değil,
eşik kapasitesi istiyor savıdır. Bu bugün uluslararası ilişkilerde oldukça
güçlü bir yorumdur. Model silah üretme ama kısa sürede üretebilecek teknik
kapasiteyi koru, böylece caydırıcılık elde et aynı zamanda yaptırım maliyetini
sınırlı tut şeklindedir. Burada sık verilen örnekler Japonya ve Almanya’dır. Bu
ülkeler nükleer silaha sahip değildir fakat ileri teknoloji ve altyapıları
nedeniyle kuramsal olarak kısa sürede yaklaşabilecek kapasitededirler. Bazı uzmanlara
göre İran’ın hedefi buna benzemektedir. Silah sahibi görünmeden silah eşiğinde
olmak. Üçüncüsü, İran’ın amacı teknik değil, siyasal pazarlık gücü elde
etmektir savıdır. Bu görüş daha gerçekçidir. Burada nükleer program bir amaç
değil, araçtır. İşlevleri ise yaptırım pazarlığı, rejimin meşruluğu, bölgesel ve
iç siyaseti denetlemektir. Bu yaklaşımda İran’ın asıl mesajı “beni
dışlayamazsınız, maliyet üretirim” şeklindedir. Bugün bu tablo 2015’te JCPOA
yapılırken İran daha çok eşik kapasitesi ve ekonomik bütünleşme arasında denge
arıyordu şeklinde okunmaktadır. 2018 sonrasında ise denge değişmiştir. Bugün
İran’ın davranışı daha çok tam silah değil ama silah opsiyonunu canlı tutmak şeklinde
görünmektedir. Bunun nedeni de nükleer silahın kendisinin çok pahalı olmasıdır:
daha ağır yaptırımlar, bölgesel silahlanma yarışı, olası askeri müdahale ve diplomatik
yalıtılmışlık. Bu nedenle bazı strateji uzmanları İran’ı “eşik devleti” (de
facto threshold state) diye tanımlamaktadır.
Son anlaşmada ne
yok?
En önemli soru budur. Çünkü bir
anlaşmanın ne içerdiği kadar neyi dışarıda bıraktığı da önemlidir. Şu an
konuşulan son ABD–İran çerçevesinde dikkat çekici biçimde olmayan/ertelenen
başlıklar şunlar olarak görünmektedir:
Balistik füze
programı yoktur. Bu büyük olasılıkla
en büyük eksikliktir. İran’ın orta ve uzun menzilli füzeleri, duyarlı vuruş
kapasitesi ve taşıyıcı sistemleri anlaşmanın merkezinde görünmemektedir. Bu
önemlidir çünkü nükleer silah tek başına stratejik değildir ve onu taşıyacak
sistem de gerekir.
Bölgesel ağlar ve
vekil aktörler yoktur. Metinde
göründüğü kadarıyla Hizbullah, Hamas ve Ensarullah gibi İran’ın bölgesel
etkisinin araçları konusunda bağlayıcı hükümler görünür değildir. Bu eksiklik çok
önemlidir çünkü İran’ın gücü yalnız nükleer programından gelmemektedir.
Uranyum stokunun kaderi
yoktur. Belki de teknik olarak en önemli
boşluk buradadır. Taslak yeni zenginleştirme olmasın, mevcut durum korunsun ve stokların
nasıl yönetileceği 60 gün içinde konuşulsun demektedir. Ama stok tamamen
çıkacak mı, seyreltilecek mi, İran’da mı kalacak ya da üçüncü ülkeye mi
gönderilecek sorularına verilen yanıtlar net değildir.
Her yerde her
zaman denetim modeli yoktur.
2015 JCPOA’nın ayırt edici unsuru çok yoğun denetimdi. Şu an için erişim
düzeyi, sürpriz denetimler ve askeri tesislerin kapsamı kamuya açık metinlerde
görünmemektedir.
Kalıcı yaptırım
kaldırımı yoktur. Şu anki dil
bağışıklık, askıya alma ve geçici serbest bırakma şeklindedir. Yani İran’ın
uzun zamandır istediği finans sistemine tam dönüş, kalıcı normalleşme ve bütün
yaptırımların kalkması henüz söz konusu değildir.
Rejim değişikliği
ya da iç siyaset yoktur. ABD’nin
önceki dönemlerde zaman zaman ima ettiği rejim dönüşümü, insan hakları
koşulları ve iç siyasal reformlar bu çerçevede görünmemektedir. Bu yüzden bu
anlaşmanın örtük mesajı “İran’ın karakterini değiştirmiyoruz, davranışını
sınırlamaya çalışıyoruz” olarak algılanmalıdır. Burada ilginç bir sonuç ortaya çıkmaktadır:
Son anlaşmada olmayan şey aslında “nükleer kapasitenin sökülmesi”dir. Bu,
2015 JCPOA’dan belki de en büyük kopuştu. Burada hedef, İran’ı sıfıra
indirmek değil, eşiğin altında tutmak gibi görünmektedir.
Buraya kadar yapılan açıklamaları tek
cümlede toplamak gerekirse, son anlaşmanın ayırt edici özelliği, İran’ın
nükleer kapasitesini ortadan kaldırmayı değil, onu denetlenebilir,
öngörülebilir ve siyasal olarak yönetilebilir bir eşik içinde tutmayı
hedeflemesidir. Bu çerçeve, İran’ın stratejik kapasitesini tasfiye eden bir
silahsızlanma rejiminden çok yükselen maliyetler altında risk yönetimine dayalı
bir caydırıcılık ve kararlılık düzeni kurma girişimi olarak okunabilir. Son
anlaşma, İran sorununu çözmeyi değil, İran’la yaşamayı kurumsallaştırmayı
amaçlayan bir uzlaşıdır. Bu artık bir nükleer çözüm değil, bir nükleer yönetim
modelidir.
[1] “Sunset
clauses”, 2015 tarihli Joint Comprehensive Plan of Action kapsamında bazı
nükleer kısıtlamaların belirli süreler sonunda (yaklaşık 10–15 yıl içinde)
otomatik olarak sona ermesini öngören hükümlerdir. Bu düzenlemeler, İran’ın
uranyum zenginleştirme kapasitesi, santrifüj sayısı ve stok limitleri gibi
teknik sınırlamaların kalıcı değil, zamanla gevşeyebilir nitelikte olmasını
içerdiği için hem anlaşmanın “geçici frenleme” karakterinin temel unsuru hem de
uzun vadeli caydırıcılık açısından en tartışmalı boyutlarından biri olarak
değerlendirilmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder