Daron Acemoğlu’nun Koç Üniversitesi’nde
Yaptığı Konuşma Üzerine
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma, Daron Acemoğlu’nun Koç
Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği konuşmayı siyasal ekonomi ve uluslararası
ilişkiler kuramları çerçevesinde çözümlemektedir. Konuşmanın merkezinde yer
alan “teknoloji–kurum–toplum” ilişkisi, Acemoğlu’nun son dönem düşünsel çizgisi
olan “teknolojinin siyasal yönetişimi” bakış açısı üzerinden ele alınmıştır.
Çalışma ayrıca “kurum” ve “örgüt” ayrımını kullanarak demokratik gerileme ve
otoriterleşme süreçlerini açıklayan farklı bir çözümleme çerçevesi
geliştirmektedir. Bulgular, Acemoğlu yaklaşımının uzun dönemli kurumsal
açıklama gücünün yüksek olduğunu, ancak örgütsel güç ilişkileri ve siyasal
dönüşüm mekanizmalarını açıklamada sınırlılıklar içerdiğini göstermektedir.
Anahtar kelimeler: Daron Acemoğlu,
kurumlar, örgütler, demokratik gerileme, otoriterleşme, siyasal ekonomi,
teknoloji siyasası, yapay zeka, kapsayıcı kurumlar
ABSTRACT
This study analyzes Daron Acemoglu’s speech at Koç University within the
frameworks of political economy and international relations theory. The speech
is examined through Acemoglu’s recent intellectual trajectory, particularly his
increasing emphasis on the political governance of technology and the
institutional conditions shaping technological change. The study further
develops an alternative analytical lens based on the distinction between
“institutions” and “organizations” to explain democratic backsliding and
authoritarian consolidation. The findings suggest that while Acemoglu’s
framework offers strong explanatory power for long-term institutional outcomes,
it remains limited in accounting for organizational power dynamics and
mechanisms of political transformation.
Keywords: Daron Acemoglu, institutions, organizations, democratic
backsliding, authoritarianism, political economy, technology governance,
artificial intelligence, inclusive institutions
GİRİŞ
Daron Acemoğlu dün Koç Üniversitesi
mezuniyet töreninin konuk konuşmacısıydı ve kendisine ayrıca şeref doktorası
verildi. Konuşma tam anlamıyla teknik bir iktisat dersi değildi. Daha çok mezuniyet konuşması tonunda idi ama
Acemoğlu’nun klasik temaları net biçimde gözlemlenebiliyordu.
Verdiği ilk mesaj “başarıyı ‘doğru yanıtlar’
değil, ‘doğru alışkanlıklar’ üretir” idi. Acemoğlu’nun ana vurgularından biri
de mezun olmanın bir varış noktası değil, öğrenme kapasitesinin başlangıcı
olduğu görüşüydü. Kariyerlerin artık doğrusal ilerlemediğini ve sürekli yeniden
öğrenme, uyum sağlama ve sorgulama becerisinin belirleyici duruma geldiğini
anlattı.
İkinci temel vurgu ise “teknoloji tek
başına ilerleme değildir” oldu. Uzun süredir savunduğu çizgi burada da görünür
durumdaydı. “Yapay zeka ve yeni teknolojiler otomatik olarak refah üretmezler, onları
nasıl tasarladığınız ve hangi kurumlarla yönettiğiniz belirleyici etmenlerdir”
dedi ve teknolojik dönüşümün insanların kapasitesini artırması gerektiği
fikrini öne çıkardı.
Üçüncüsü, “kurumlar ve bireysel
sorumluluk birlikte düşünülmeli” savı oldu. Acemoğlu’nun meşhur yaklaşımı (toplumların
kaderini sadece liderler ya da piyasa değil, kurumların kalitesi belirler)
konuşmanın arka planındaydı. Mezunlara bireysel başarı ile kamusal katkı
arasında bağ kurmaları çağrısı yaptı.
Dördüncü olarak, kariyer değil, “etki
üretme” fikri üzerinde durdu. Konuşmanın tonu “iyi maaş–iyi makam/mevki”
ekseninden çok “nasıl bir toplum bırakıyorsunuz?” sorusuna yakındı. Akademi, iş
dünyası ya da teknoloji alanında çalışmanın ötesinde kararların uzun dönemli
toplumsal sonuçlarını düşünme çağrısında bulundu.
Bu konuşma, Acemoğlu’nun son
yıllardaki çizgisiyle çok uyumluydu. Özellikle “Power and Progress” [1] sonrası
dönemde teknoloji iyimserliğinden çok “teknolojinin yönetişimi” temasını daha
fazla öne çıkarıyordu. Bu konuşmayı sadece bir mezuniyet töreni konuşması
olarak değil, Acemoğlu’nun son yıllardaki düşünsel yöneliminin kısa bir özeti
gibi de okumak olanaklıdır. Konuşma, Koç Üniversitesi mezuniyet töreni
bağlamında yapıldı ve Acemoğlu mezunlara geleceğin “ekonomi–teknoloji–toplum”
ilişkisi üzerine bir çerçeve sundu. Bu çerçeve üç katmanlıydı. Birinci katmanda
“teknoloji iyimserliği” değil, “teknoloji siyaseti” vurgusu yer aldı. Daron
Acemoğlu uzun süredir aynı itirazı yapmaktadır: Sorun “AI (yapay zeka) geliyor,
ne olacak?” değildir. Asıl sorular “Yapay zekayı kim tasarlıyor?”, “Verimlilik
kazancı kimde toplanıyor?, “İnsan emeği güçleniyor mu yoksa onun yerine mi geçiyor?”
ve “Kurumlar bu dönüşümü yönetecek kapasiteye sahip mi? oldu. Acemoğlu, on
dönemde özellikle üretken yapay zekanın eşitsizliği artırma olasılığı üzerine
daha sistemli uyarılar yapmaktadır. Bu nedenle konuşmadaki alt mesaj “Geleceğin
teknolojisini kullanmak yetmez, onu toplumsal olarak yönlendirmek gerekir”
şeklinde okunmalıdır.
Daron “başarı”dan çok “kapasite
yaratma” vurgusu yaptı. Aslında, klasik mezuniyet konuşmaları bireysel başarıyı
öne çıkarır ama Acemoğlu biraz tersini söyledi. Belirsizlik artacak, kariyerler
doğrusal olmayacak, sürekli öğrenme gerekecek ama asıl üstünlük ‘uyum
sağlayabilen toplumlar’ın olacak savı konuşmanın bir başka ilginç alt bölümü
oldu. Bu, onun “kurumlar kuramı”yla da uyumludur. “Why Nations Fail” ve “The
Narrow Corridor” kitaplarının vurguladığı çizgide refahın kaynağının
bireysel deha değil, kapsayıcı kurumlar [2] olduğunu
söylemişlerdi.
Acemoğlu’nun Türkiye’ye dönük örtük
bir mesajı da vardı. Acemoğlu doğrudan Türkiye siyaseti konuşmasa da yıllardır
aynı yapısal eleştiriyi yapmaktadır: kısa vadeli büyüme, inşaat ağırlıklı
model, düşük teknoloji ve zayıf kurumsallaşma. Acemoğlu, bunların
sürdürülebilir olmadığını savunmaktadır. Geçmiş konuşmalarında da Türkiye’nin
teknoloji, üretkenlik ve demografi alanlarında zaman penceresini iyi kullanması
gerektiğini vurgulamıştır. Özetle, 21. yüzyılda sorun “fırsat yakalamak” değil,
kurumları ve teknolojiyi birlikte kurarak ederek “fırsat üretebilmek”tir dedi.
ULUSLARARASI
İLİŞKİLER VE SİYASET BİLİMİ KURAMLARI AÇISINDAN
Acemoğlu’nun konuşmasını uluslararası
ilişkiler ve siyaset kuramı açısından ele almak gerekmektedir. Çünkü
Acemoğlu’nun son dönem çizgisi artık sadece iktisat değil, siyasal düzen,
devlet kapasitesi ve teknoloji yönetimi tartışmasına dönüşmüş durumdadır. Koç Üniversitesi
konuşmasının arka planını üç kuramsal çerçevede okumak olanaklıdır:
Liberal
kurumsalcılık: Refahın kaynağı kurallar ve kurumlardır
Bu okuma Acemoğlu’nun en çok bilinen çizgisidir.
Temel varsayımı kalkınmayı tek başına piyasa üretmez, Devlet tek başına refah
yaratmaz ve kalıcı refahı kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar yaratır
savlarıdır. Ona göre, bu yaklaşım hukukun üstünlüğü, öngörülebilirlik, yarışma,
eğitim, liyakat, mülkiyet güvencesi ve yüksek verimlilik üretir. Burada
Acemoğlu’nun ayrıldığı nokta klasik neoliberalizm değildir. “Devlet küçülsün” dememektedir. Daha çok
“devlet kapasitesi artsın ama denetlensin” demektedir. Bu nedenle konuşmadaki
teknoloji vurgusu aslında liberal kurumsalcı bir uyarıdır ve “kurumsal kalite
olmadan teknoloji ilerleme üretmez” anlamına gelmektedir.
Kalkınmacı
devlet: Acemoğlu’nun uzak durduğu ama tümüyle reddetmediği çizgi
Kalkınmacı devlet yaklaşımı
(Japonya–Güney Kore–Tayvan örnekleri) Devlet piyasayı yönlendirir der. Acemoğlu
ise “Evet, ama devletin yönlendirmesi hesap verebilir olmalıdır” demektedir. Yani
Acemoğlu sanayi siyasalarına tümüyle karşı değildir, teknoloji stratejisine
karşı değildir ve etkili devlete karşı değildir. Ancak, kurumsal denge, hesap verebilirlik
ve yarışma olmadan bunun kolayca rant üretimine dönüşeceğini düşünmektedir. Bu
yüzden onun modeli güçlü devlet, güçlü toplum ve açık ekonomidir.
Demokratik
kapasite kuramı
Son dönemde Acemoğlu bu kuram üzerinde
yoğunlaşmaktadır. Bu kuram Koç Üniversitesindeki konuşmasının esas kuramsal
omurgasıdır. Soru artık “Demokrasi büyüme getirir mi?” değildir. Soru “Demokrasi
karmaşık teknolojik dönüşümleri yönetebilecek kapasite üretebiliyor mu?”
sorusudur. Acemoğlu burada iki uç risk görmektedir. Birinci uç teknokratik
elitizmdir. Yani uzmanlar karar verir ucudur. Diğer uç ise popülist kısa vadeciliktir.
Yani seçim döngüsü her şeyi belirler savıdır. Acemoğlu’nun aradığı denge güçlü
kurumlar, toplumsal katılım ve uzun vadeli devlet kapasitesidir. Bu nokta tartışmayı
doğrudan devlet kuramına götürecektir.
Türkiye açısından
çıkarım
Acemoğlu’nun çerçevesi Türkiye’ye
uygulanırsa, sorun “Yapay zekaya yatırım yapalım mı?” değildir. Daha temel soru
şunlardır: Üniversiteler bilgi üretebiliyor mu? Bürokrasi bunu uygulayabiliyor
mu? Özel sektör ölçeklenebiliyor mu? Hukuki çerçeve yatırım ufku yaratıyor mu? Acemoğlu’nun
uzun dönem yanıtı “teknoloji ithal edilebilir ama kurumsal kapasite ithal
edilemez” olmuştur. Bu yüzden konuşmaları ilk bakışta kariyer önerisi gibi
görünse de altında aslında bir siyasal ekonomi kuramı vardır.
KONUŞMANIN
İRDELENMESİ VE ELEŞTİRİLMESİ
Acemoğlu’nun kurumsalcılığı çok etkili
olmakla birlikte ciddi eleştiriler de almaktadır. Koç Üniversitesi’ndeki konuşmasındaki
alt metni de bu tartışmalar üzerinden irdelemek daha verimli olabilir. Temel
savın sadeleştirilmesi “toplumların başarısını belirleyen ana unsur kurumların
niteliğidir, teknoloji ancak iyi kurumlar içinde kapsayıcı sonuçlar üretir” şeklinde
olmalıdır. Bu güçlü bir savdır ama eksikleri de vardır.
Kurumsalcılığın
aşırı açıklayıcılık sorunu: Her şeyi kurumla açıklamak
Acemoğlu’nun en sık eleştirilen yönü
budur. Kurumsalcı anlatı çoğu zaman şöyle işler: Başarılı ülkelerde iyi
kurumlar vardır. Başarısız ülkelerde ise kötü kurumlar vardır. Buradaki sorun “Peki
kurumlar neden oluştu?” olgusudur. Eleştirenler “kurumlar bağımsız değişken
gibi ele alınıyor ama çoğu zaman sonuç da olabilir” demektedirler. Örneğin
Güney Kore yüksek devlet kapasitesiyle kalkındı. Ama aynı dönemde Singapur daha
sınırlı siyasal yarışmayla çok yüksek ekonomik başarım elde etti. Bir başka
örnek de Çin’dir. Acemoğlu’nun kapsayıcı kurum tanımına tam uymadan onlarca yıl
yüksek büyüme gösterdi. Yani soru “Kurumlar mı büyümeyi üretiyor, yoksa büyüme
mi kurumları” sorusuna dönüşmektedir.
Siyasetin ve güç
ilişkilerinin azaltılması
Acemoğlu güçten söz eder ama bazı
eleştirmenlere göre bu yeterli değildir. Özellikle siyasal sosyoloji ve
eleştirel ekonomi-politik yaklaşımları “Devlet sadece iyi tasarlanacak bir
aygıt değildir” demektedir. Devlet sınıfsal mücadelelerin, koalisyonların ve tarihsel
çatışmaların ürünüdür. Burada eleştiri Acemoğlu’nun bazen kurumsal reformu
teknik bir sorun gibi sunmasıdır. Oysa reformların kazananı ve kaybedeni
vardır. Örneğin, yargı bağımsızlığı, yarışma hukuku ve saydamlık teknik değil
siyasal dönüşümlerdir.
Teknoloji
konusunda normatif ama bazen muğlaktır
Koç Üniversite’sindeki konuşmasında
teknoloji konusunda Acemoğlu “İnsan merkezli teknoloji” önerisini
vurgulamıştır. İtiraz edenler “Bunu kim
yapacak?” diye sormaktadır. Devlet mi? Şirketler mi? Üniversiteler mi? Küresel
düzenleyiciler mi? Örneğin günümüzde OpenAI, Google veya Meta
gibi aktörlerin kapasitesi birçok devletin önüne geçmiş durumdadır. Bu durumda
“iyi kurumlar teknolojiyi yönetsin” önerisi biraz eksik kalmaktadır.
Türkiye açısından
en zor soru: Kurumlar nasıl geri gelir?
Acemoğlu’nun reçetesi kabaca daha
kapsayıcı kurumlar, daha güçlü hukuk ve daha yüksek eğitim kalitesidir. Bu
durumda geçiş mekanizması ne olacaktır? Mevcut “dışlayıcı” dengeden “kapsayıcı”
dengeye siyasal geçiş nasıl olacaktır? Bu soruya Acemoğlu’nun çalışmaları çoğu
zaman sınırlı cevap vermektedir.
Değerlendirme
Koç Üniversitesi konuşmasında iki
farklı yorum ortaya çıkmaktadır. İyimser okuma “Gençlere teknoloji çağında
demokratik kapasiteyi savunma çağrısı” yapılmaktadır. Eleştirel okuma ise “Kurumların
önemine doğru tanı koymakta ama kurumların nasıl kurulacağı ve güç
ilişkilerinin nasıl dönüştürüleceği konusunda eksik kalmaktadır” demektedir. En
sert soru da “Eğer kurumlar bu kadar belirleyiciyse, kurumları dönüştüren
siyasal özne kim?” sorusudur. Bu nokta Acemoğlu düşüncesinin en tartışmalı
alanlarından biridir.
KURUM VE ÖRGÜT
İKİLEMİ
“Kurum–örgüt” tartışması artık soyut
bir çerçeve değildir. Doğrudan demokratik gerileme ve otoriterleşme
mekanizmasını açıklayan bir araçtır. Bu üç ayrı katmanda kurulabilir: tanılama,
mekanizma ve kırılma noktası.
Demokratik
gerileme: ne oluyor aslında?
Demokratik gerileme (democratic
backsliding) klasik “bir günde rejim değişimi” demek değildir. Çağdaş
yazında (Levitsky ve Way, Geddes çizgisi) ana fikir demokrasi genellikle
seçimle değil, kurumların içeriden aşındırılmasıyla geriler şeklindedir. Yani seçimler
devam eder ama yarışma eşit değildir. Kurumlar biçimsel olarak kalır fakat uygulamada
işleyiş değişir.
Kurum–örgüt
dengesi nasıl bozulur?
Demokratik gerileme tanımına göre, kurumlar
“var gibi” ve örgütler ise “gerçek gibi” görünür duruma geldiğinde ortaya
çıkar. Başlangıçta kurumlar tarafsızdır ve örgütler yarışmacıdır. Gerileme
sürecinde kurumlar biçimsel olarak kalır ama örgütlerden biri (genelde iktidar
bloğu) kurumsal alanı egemenliği altına alır. Yani, kurum vitrin ve örgüt
gerçek yönetim merkezi olur. Kurumların seçici uygulanması başlar. Demokratik
gerilemenin en önemli göstergesi yasaların var olduğu ama seçici uygulandığı, yargının
var olduğu ama eşit işlemediği ve medyanın var olduğu ama asimetrik çalıştığı
anlarda ortaya çıkar. Bu noktada kurum artık “kural” değil “örgütsel gücün araç
seti” durumuna gelir.
Ya da örgütsel hegemonya oluşur. Otoriterleşme
yazınında örgütsel hegemonya devlet aygıtının tek bir koalisyon tarafından ele
geçirilmesi olarak tanımlanır. Diğer örgütlerin (partiler, medya, STK’lar)
manevra alanı daralır ve siyasal yarışma asimetrik duruma gelir. Bu aşamada
sistem hala seçimli olabilir ama yarışma (seçim) artık “eşit oyun” değildir.
Otoriterleşme
nasıl ilerler?
Otoriterleşme üç aşamalıdır. Birinci
aşama kurumsal yeniden yorum aşamasıdır. Yasalar değişmez ama yorum değişir ve bürokrasi
ve yargı yeniden hizalanır. Bu en “sessiz” aşamadır. İkinci aşama örgütsel
merkezileşme aşamasıdır. İktidar bloğu içinde eş güdüm artar, bürokrasi tek
merkezden çalışmaya başlar ve medya ve ekonomi daha bütünleşmiş duruma gelir. Bu
noktada örgütler arası yarışma azalır. Üçüncü aşama kurumsal yerine geçme
aşamasıdır. En önemli aşamadır. Biçimsel kurumlar vardır ama uygulamada bazı kurumlar
onların yerine geçer. Örneğin seçim vardır ama yarışma asimetriktir. Yargı vardır
ama bağımsızlık zayıftır. Parlamento vardır ama karar üretimi sınırlıdır.
Burada kilit kavram “örgütsel
asimetri”dir. Sorunun kuramsal zirvesi bu kavramdır. Demokratik gerileme kuramına
göre, bir örgüt (veya örgüt koalisyonu), diğer örgütlere göre yapısal üstünlük
kazandığında demokratik gerileme başlar. Bu üstünlük kaynak, medya erişimi, bürokrasinin
denetimi ve hukuk üzerindeki etki şeklinde birikir ve yığınlaşır.
Acemoğlu’nun güçlü olduğu yer kurumların
uzun dönem belirleyiciliği, kapsayıcı ya da dışlayıcı kurum ayrımı ve tarihsel
derinliktir. Ancak demokratik gerileme açısından zayıf kaldığı yer geçiş
mekanizması (nasıl “geriye gidilir?”), örgütsel hegemonya süreci ve kurumsal
vitrin ile gerçek iktidar ayrımıdır. Çünkü gerileme bir “kurum eksikliği”
değil, çoğu zaman “kurumların ele geçirilmesi” sürecidir.
Demokratik gerileme, kurumların
ortadan kalkması değil, örgütsel gücün kurumları içeriden yeniden tanımlaması
sürecidir. Bu çerçeve ve anlayış “tam rejim tanımı” olarak değil, “kurumsal
asimetri çözümlenmesi” koşuluyla Türkiye’ye
uygulanabilir. Her örgütsel yoğunlaşma otoriterlik değildir, ama her
otoriterleşme örgütsel yoğunlaşma üretir.
Bu aslında Acemoğlu tartışmasının tam
kalbine giden sorudur: “Kurum mu, örgüt mü?” diye sorulduğunda aslında “yapı
mı, aktör mü?” ayrımına gelinmektedir.
Kurum (institution)
nedir?
Kurumlar resmi veya gayriresmi normlar,
davranış kalıpları, özendirmeler ve kısıt yapıları gibi oyunun kurallarıdır. Örnekleri
anayasa, hukuk sistemi, mülkiyet hakkı, seçim kuralları ve hatta “rüşvetin
normalleşip normalleşmemesi”dir. Kurumlar şunu söyler: “Ne yapılabilir, ne
yapılamaz; ne ödüllendirilir, ne cezalandırılır?” Ama kurumlar aktör değildir.
Karar almazlar, uygulamazlar.
Örgüt (organization)
nedir?
Örgütler oyunu oynayan aktörlerdir: devlet
kurumları (bakanlıklar, mahkemeler), şirketler, ordu, siyasal partiler ve üniversiteler
gibi. Örgütler kurumların verdiği çerçeve içinde strateji geliştirir, güç
kullanır ve karar alır.
Örgütler
kurumları da değiştirir
Burada Acemoğlu’nun çok önemli ama
bazen eksik bırakılan bir noktası vardır: Örgütler sadece kurallara uymaz, aynı
zamanda kuralları yorumlar, esnetir, delikler bulur ve bazen de değiştirir. Örneğin,
güçlü şirketler yarışma hukukunu etkiler, güçlü devlet bürokrasisi uygulamada
kurum üretir ve siyasal partiler anayasanın işleyişini değiştirir. Yani ilişki
tek yönlü değildir. Kurumlar örgütleri şekillendirir, örgütler de kurumları
yeniden üretir. Asıl tartışma hangisinin daha “temel” olduğudur. Bunu saptamada
üç yaklaşım vardır:
Kurumsalcı
yaklaşım (Acemoğlu çizgisi): Kurumlar
temel belirleyicidir. Örgütler ikincildir. Uzun dönem başarımını kurumlar
açıklar
Güç/örgüt
yaklaşımı (realist-siyasal sosyoloji): Örgütler
(özellikle devlet ve elitler) asıldır. Kurumlar onların kristalleşmiş şeklidir.
Etkileşimci
yaklaşım (daha güncel sentez): Kurum
ve örgüt birlikte evrilir. Nedensellik çift yönlüdür. Tarihsel süreç
belirleyicidir
“Kurum mu örgüt mü?” sorusunun yanıtı
“kurumlar yapıyı, örgütler ajansı temsil eder” olmalıdır. Ancak siyaset bilimi
ve ekonomi-politikte en önemli bulgu hiçbir kurum, onu kullanan örgütlerden
bağımsız kalamaz öngörüsüdür. Hiçbir örgüt de kurumsal sınırlar olmadan uzun
süre kararlı kalamaz. Kurum oyunun kurallarıdır. Örgüt ise oyunu oynayan ve
bazen kuralı değiştiren aktördür. Gerçek siyaset ise ikisinin sürekli çatışması
ve yeniden üretimidir.
Türkiye’de
kurum–örgüt dengesi: neden sürekli “örgüt ağırlıklı” bir düzen?
Kilit sorun Türkiye’de kurumlar var
ama örgütler kurumsal alanı sürekli yeniden tanımlıyor olgusudur. Bu sonuç üç
aşamada açıklanabilir. Birincisi, kurumların “zayıf bağlayıcılığı” gerçeğidir. Bir
sistemde kurallar kişiden bağımsız işlerse, öngörülebilirlik yüksekse ve yaptırım
sürekliliği varsa kurum güçlüdür. Türkiye’de tarihsel olarak kurumlar sık
değişir (anayasa, yasa, düzenleme), uygulama esnektir (yorum alanı geniş) ve yaptırımlar
seçicidir (herkese eşit değil). Bu durumda kurum “kural seti” olmaktan çıkıp
“çerçeve önerisi”ne dönüşür.
Türkiye’de örgütler, özellikle devlet
bürokrasisi, siyasal partiler ve büyük iş çevreleri çok yüksek uyum yeteneğine
sahiptir. Yani kurum değişirse örgüt hızla uyum sağlar ama sadece uyum değil,
kurumu da yeniden yorumlar. Örneğin, yeni bir düzenleme gelir, uygulama sistemleri
oluşur ve uygulamada kurum farklılaşır. Yani “yazılı kurum” ile “uygulamadaki
kurum” ayrışır.
Asimetrik güç yoğunlaşması üzerinde de
durmak gerekmektedir. Burada önemli nokta bazı örgütlerin devletten daha uzun
ömürlü strateji üretmesi, bilgi üstünlüğüne sahip olması ve ağ kurma kapasitesinin
yüksek olmasıdır. Bu durumda kurumlar “genel çerçeve”, örgütler “gerçek düzen
kurucu” durumuna gelir.
Türkiye’de denge kurumların sürekli
yeniden yazılması ve örgütlerin ise sürekli yeniden öğrenmesi yoluyla kurulur. Bu
yüzden sistem durağan değil, sürekli “yeniden dengelenen” ama düşük kurumsal kararlılığa
sahip bir yapıdır.
Kurumculuğun
Sınırları
Acemoğlu’nun güçlü yanı kurumların
önemini yeniden merkeze alması ve tarihsel eşitsizlikleri açıklamasıdır. Ama
Türkiye gibi örneklerde (ve daha genel olarak otoriter ülkelerde) üç sınır
ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kurumların “sonuç” olabilmesidir. Acemoğlu çoğu
zaman kurumu ekonomik başarıma eşit kabul etmektedir. Bu süreç tersten de
okunabilir: güç dengesi ve ekonomik büyüme kurumsal kötüleşmeyi de
sağlayabilir. Yani kurumlar bazen açıklayıcı değil, açıklanmış değişkenlerdir. Türkiye’de
bu daha net olarak gözlemlenebilir: ekonomik yapı değişirse örgüt dengesi de
değişir ve kurumlar buna uyum sağlar. İkincisi, Acemoğlu örgütler arası yarışmayı
yeterince merkeze almamaktadır. Acemoğlu’nun çerçevesinde devlet, toplum ve kurumlar
vardır ama “örgütler arası yarışma” (özellikle elit yarışması) bazen arka
planda kalmaktadır. Oysa siyasal gerçeklik açısından kurumları belirleyen şey
çoğu zaman örgütler arasındaki güç mücadelesidir. Üçüncüsü, Acemoğlu kurum
değişimini “mekanik” olgu olarak anlatmaktadır. Acemoğlu’nun modeli çoğu zaman
şöyle okunmaktadır: kapsayıcı kurumlar büyüme, dışlayıcı kurumlar ve sonuç
olarak durgunluk yaratır. Aslında soru “Kapsayıcı kurumlara nasıl geçilir?”
sorusudur. Bu geçiş teknik değil, çatışmalı, geri dönüşlü ve çoğu zaman şiddet
ve kriz içeren bir süreçtir. Burada Acemoğlu’nun modeli fazla doğrusal kalabilmektedir.
Daha gerçekçi model şudur: Kurumlar oyunun
kurallarıdır. Örgütler oyunu oynayan ve kuralları uygulama esnasında yeniden
yazan aktörlerdir. Sistem davranışı ise sürekli pazarlık, sürekli yeniden yorum
ve sürekli güç savaşımıdır. Kurumlar çerçeveyi verir, örgütler çerçeveyi
sürekli yeniden çizer. Siyasal düzen ise bu iki hareketin dengesiz ama sürekli
etkileşimidir.
DEĞERLENDİRME: ACEMOĞLU
YAKLAŞIMI TÜRKİYE AÇISINDAN NE KADAR İSABETLİDİR?
Acemoğlu’nun Türkiye’ye ilişkin en
güçlü katkısı “uzun vadeli refah kurum kalitesiyle belirlenir” tanısıdır. Türkiye
açısından bu hukuk öngörülebilirliği zayıfladığında yatırım ufku daralır, liyakat
zayıfladığında verimlilik düşer ve kurallar kişiselleştiğinde ekonomik ve
siyasal güven azalır anlamına gelir. Bu
çerçeve, Türkiye’nin son 20–30 yıllık yapısal tartışmalarını açıklamada yüksek
açıklayıcılığa sahiptir ve tanı düzeyi güçlüdür.
Ancak Acemoğlu’nun “geçiş mekanizması”
zayıftır. Türkiye gibi ülkeler için önemli soru “kötü kurumdan iyi kuruma nasıl
geçilir?” sorusudur. Burada Acemoğlu’nun modeli daha kırılgandır. Değişim çoğu
zaman doğrusal değildir. Elit çatışmaları belirleyicidir. Krizler ve kırılmalar
önemli rol oynar. Dış etmenler (küresel ekonomi, jeopolitik) etkilidir. Acemoğlu
ise bunu çoğu zaman “kapsayıcı kurumlara geçiş” başlığı altında daha düzenli
bir süreç gibi anlatmaktadır. Türkiye gerçekliği ise daha “çatışmalı ve düzensiz”dir.
Acemoğlu örgüt gerçeğini bazen eksik
yakalamaktadır. Türkiye’de sorun sadece kurum değil, örgütlerin kurumsal alanı
yeniden üretme kapasitesidir. Acemoğlu kurumları merkeze almakta ve örgütler
arası güç yarışmasını ikincilleştirmektedir. Ama Türkiye’de devlet aygıtı,
siyasal koalisyonlar ve ekonomik aktörler kuralları sadece uygulamaz, yeniden
yazar. Bu yüzden Acemoğlu’nun Türkiye çözümlemesi gerekli ama yeterli değildir.
Acemoğlu’nun güçlü olduğu yer otoriterleşme/demokratik
gerileme açısından eksik halkayı iyi tanılamasıdır: Demokrasinin iyi çalışmaması.
Ama zayıf olduğu yer ise “demokrasi nasıl içeriden aşınır?” sorusudur. Çünkü demokratik
gerileme çoğu zaman kurumların ortadan kalkması değil, kurumların ele
geçirilmesi ve örgütsel asimetri ile olur.
Acemoğlu, kurumların önemini doğru
yakalamakta, uzun vadeli yapısal sorunları iyi açıklamakta, büyüme–refah
ilişkisini güçlü kurmakta, geçiş devingenlerini açıklamada yetersiz kalmakta, örgüt/güç
yarışmasını ikincilleştirmekte ve siyasal dönüşümün “sert” doğasını yumuşatmaktadır.
Acemoğlu Türkiye’yi anlamak için çok güçlü bir “makro mercek” sunmakta ama
Türkiye’nin siyasal gerçekliği, bu merceğin içine sığmayan “örgütsel güç ve
dönüşüm devingenleri” içermektedir.
KAYNAKÇA
Acemoglu, D., ve Johnson, S. (2023).
Power and progress: Our thousand-year struggle over technology and prosperity.
PublicAffairs.
Acemoglu, D., ve Robinson, J. A.
(2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown
Publishers.
Acemoglu, D., ve Robinson, J. A.
(2019). The narrow corridor: States, societies, and the fate of liberty.
Penguin Press.
Geddes, B., Wright, J., ve Frantz, E.
(2018). How dictatorships work: Power, personalization, and collapse. Cambridge
University Press.
Gramsci, A. (1971). Selections from
the prison notebooks. International Publishers.
Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010).
Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge
University Press.
North, D. C. (1990). Institutions,
institutional change and economic performance. Cambridge University Press.
[1] Power
and Progress, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson tarafından yazılmış, teknolojik
ilerlemenin toplum üzerindeki etkisini “tarafsız bir ilerleme” fikrinden
çıkarıp siyasal ekonomi ve güç ilişkileri içine yerleştiren bir kitaptır.
[2] Kapsayıcı
(inclusive) kurumlar, fırsatlara erişimi dar bir elit grubun tekelinden
çıkararak geniş toplum kesimlerine açan ve mülkiyet haklarını güvence altına
alan kurumlardır. Tersi ise dışlayıcı kurumlardır (extractive institutions). Dışlayıcı kurumlar, siyasal ve ekonomik gücün
toplumun geniş kesimlerine yayılmadığı, aksine dar bir grup tarafından
denetlenerek kaynakların ve fırsatların sınırlı bir çevrede toplandığı
kurumlardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder