Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

28 Haziran 2026 Pazar

 

Daron Acemoğlu’nun Koç Üniversitesi’nde Yaptığı Konuşma Üzerine

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Daron Acemoğlu’nun Koç Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği konuşmayı siyasal ekonomi ve uluslararası ilişkiler kuramları çerçevesinde çözümlemektedir. Konuşmanın merkezinde yer alan “teknoloji–kurum–toplum” ilişkisi, Acemoğlu’nun son dönem düşünsel çizgisi olan “teknolojinin siyasal yönetişimi” bakış açısı üzerinden ele alınmıştır. Çalışma ayrıca “kurum” ve “örgüt” ayrımını kullanarak demokratik gerileme ve otoriterleşme süreçlerini açıklayan farklı bir çözümleme çerçevesi geliştirmektedir. Bulgular, Acemoğlu yaklaşımının uzun dönemli kurumsal açıklama gücünün yüksek olduğunu, ancak örgütsel güç ilişkileri ve siyasal dönüşüm mekanizmalarını açıklamada sınırlılıklar içerdiğini göstermektedir.

Anahtar kelimeler: Daron Acemoğlu, kurumlar, örgütler, demokratik gerileme, otoriterleşme, siyasal ekonomi, teknoloji siyasası, yapay zeka, kapsayıcı kurumlar

 

ABSTRACT

This study analyzes Daron Acemoglu’s speech at Koç University within the frameworks of political economy and international relations theory. The speech is examined through Acemoglu’s recent intellectual trajectory, particularly his increasing emphasis on the political governance of technology and the institutional conditions shaping technological change. The study further develops an alternative analytical lens based on the distinction between “institutions” and “organizations” to explain democratic backsliding and authoritarian consolidation. The findings suggest that while Acemoglu’s framework offers strong explanatory power for long-term institutional outcomes, it remains limited in accounting for organizational power dynamics and mechanisms of political transformation.

Keywords: Daron Acemoglu, institutions, organizations, democratic backsliding, authoritarianism, political economy, technology governance, artificial intelligence, inclusive institutions

GİRİŞ

Daron Acemoğlu dün Koç Üniversitesi mezuniyet töreninin konuk konuşmacısıydı ve kendisine ayrıca şeref doktorası verildi. Konuşma tam anlamıyla teknik bir iktisat dersi değildi.  Daha çok mezuniyet konuşması tonunda idi ama Acemoğlu’nun klasik temaları net biçimde gözlemlenebiliyordu.

Verdiği ilk mesaj “başarıyı ‘doğru yanıtlar’ değil, ‘doğru alışkanlıklar’ üretir” idi. Acemoğlu’nun ana vurgularından biri de mezun olmanın bir varış noktası değil, öğrenme kapasitesinin başlangıcı olduğu görüşüydü. Kariyerlerin artık doğrusal ilerlemediğini ve sürekli yeniden öğrenme, uyum sağlama ve sorgulama becerisinin belirleyici duruma geldiğini anlattı.

İkinci temel vurgu ise “teknoloji tek başına ilerleme değildir” oldu. Uzun süredir savunduğu çizgi burada da görünür durumdaydı. “Yapay zeka ve yeni teknolojiler otomatik olarak refah üretmezler, onları nasıl tasarladığınız ve hangi kurumlarla yönettiğiniz belirleyici etmenlerdir” dedi ve teknolojik dönüşümün insanların kapasitesini artırması gerektiği fikrini öne çıkardı.

Üçüncüsü, “kurumlar ve bireysel sorumluluk birlikte düşünülmeli” savı oldu. Acemoğlu’nun meşhur yaklaşımı (toplumların kaderini sadece liderler ya da piyasa değil, kurumların kalitesi belirler) konuşmanın arka planındaydı. Mezunlara bireysel başarı ile kamusal katkı arasında bağ kurmaları çağrısı yaptı.

Dördüncü olarak, kariyer değil, “etki üretme” fikri üzerinde durdu. Konuşmanın tonu “iyi maaş–iyi makam/mevki” ekseninden çok “nasıl bir toplum bırakıyorsunuz?” sorusuna yakındı. Akademi, iş dünyası ya da teknoloji alanında çalışmanın ötesinde kararların uzun dönemli toplumsal sonuçlarını düşünme çağrısında bulundu.

Bu konuşma, Acemoğlu’nun son yıllardaki çizgisiyle çok uyumluydu. Özellikle “Power and Progress” [1] sonrası dönemde teknoloji iyimserliğinden çok “teknolojinin yönetişimi” temasını daha fazla öne çıkarıyordu. Bu konuşmayı sadece bir mezuniyet töreni konuşması olarak değil, Acemoğlu’nun son yıllardaki düşünsel yöneliminin kısa bir özeti gibi de okumak olanaklıdır. Konuşma, Koç Üniversitesi mezuniyet töreni bağlamında yapıldı ve Acemoğlu mezunlara geleceğin “ekonomi–teknoloji–toplum” ilişkisi üzerine bir çerçeve sundu. Bu çerçeve üç katmanlıydı. Birinci katmanda “teknoloji iyimserliği” değil, “teknoloji siyaseti” vurgusu yer aldı. Daron Acemoğlu uzun süredir aynı itirazı yapmaktadır: Sorun “AI (yapay zeka) geliyor, ne olacak?” değildir. Asıl sorular “Yapay zekayı kim tasarlıyor?”, “Verimlilik kazancı kimde toplanıyor?, “İnsan emeği güçleniyor mu yoksa onun yerine mi geçiyor?” ve “Kurumlar bu dönüşümü yönetecek kapasiteye sahip mi? oldu. Acemoğlu, on dönemde özellikle üretken yapay zekanın eşitsizliği artırma olasılığı üzerine daha sistemli uyarılar yapmaktadır. Bu nedenle konuşmadaki alt mesaj “Geleceğin teknolojisini kullanmak yetmez, onu toplumsal olarak yönlendirmek gerekir” şeklinde okunmalıdır.

Daron “başarı”dan çok “kapasite yaratma” vurgusu yaptı. Aslında, klasik mezuniyet konuşmaları bireysel başarıyı öne çıkarır ama Acemoğlu biraz tersini söyledi. Belirsizlik artacak, kariyerler doğrusal olmayacak, sürekli öğrenme gerekecek ama asıl üstünlük ‘uyum sağlayabilen toplumlar’ın olacak savı konuşmanın bir başka ilginç alt bölümü oldu. Bu, onun “kurumlar kuramı”yla da uyumludur. “Why Nations Fail” ve “The Narrow Corridor” kitaplarının vurguladığı çizgide refahın kaynağının bireysel deha değil, kapsayıcı kurumlar [2] olduğunu söylemişlerdi.

Acemoğlu’nun Türkiye’ye dönük örtük bir mesajı da vardı. Acemoğlu doğrudan Türkiye siyaseti konuşmasa da yıllardır aynı yapısal eleştiriyi yapmaktadır: kısa vadeli büyüme, inşaat ağırlıklı model, düşük teknoloji ve zayıf kurumsallaşma. Acemoğlu, bunların sürdürülebilir olmadığını savunmaktadır. Geçmiş konuşmalarında da Türkiye’nin teknoloji, üretkenlik ve demografi alanlarında zaman penceresini iyi kullanması gerektiğini vurgulamıştır. Özetle, 21. yüzyılda sorun “fırsat yakalamak” değil, kurumları ve teknolojiyi birlikte kurarak ederek “fırsat üretebilmek”tir dedi.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE SİYASET BİLİMİ KURAMLARI AÇISINDAN

Acemoğlu’nun konuşmasını uluslararası ilişkiler ve siyaset kuramı açısından ele almak gerekmektedir. Çünkü Acemoğlu’nun son dönem çizgisi artık sadece iktisat değil, siyasal düzen, devlet kapasitesi ve teknoloji yönetimi tartışmasına dönüşmüş durumdadır. Koç Üniversitesi konuşmasının arka planını üç kuramsal çerçevede okumak olanaklıdır:

Liberal kurumsalcılık: Refahın kaynağı kurallar ve kurumlardır

Bu okuma Acemoğlu’nun en çok bilinen çizgisidir. Temel varsayımı kalkınmayı tek başına piyasa üretmez, Devlet tek başına refah yaratmaz ve kalıcı refahı kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar yaratır savlarıdır. Ona göre, bu yaklaşım hukukun üstünlüğü, öngörülebilirlik, yarışma, eğitim, liyakat, mülkiyet güvencesi ve yüksek verimlilik üretir. Burada Acemoğlu’nun ayrıldığı nokta klasik neoliberalizm değildir.  “Devlet küçülsün” dememektedir. Daha çok “devlet kapasitesi artsın ama denetlensin” demektedir. Bu nedenle konuşmadaki teknoloji vurgusu aslında liberal kurumsalcı bir uyarıdır ve “kurumsal kalite olmadan teknoloji ilerleme üretmez” anlamına gelmektedir.

Kalkınmacı devlet: Acemoğlu’nun uzak durduğu ama tümüyle reddetmediği çizgi

Kalkınmacı devlet yaklaşımı (Japonya–Güney Kore–Tayvan örnekleri) Devlet piyasayı yönlendirir der. Acemoğlu ise “Evet, ama devletin yönlendirmesi hesap verebilir olmalıdır” demektedir. Yani Acemoğlu sanayi siyasalarına tümüyle karşı değildir, teknoloji stratejisine karşı değildir ve etkili devlete karşı değildir. Ancak, kurumsal denge, hesap verebilirlik ve yarışma olmadan bunun kolayca rant üretimine dönüşeceğini düşünmektedir. Bu yüzden onun modeli güçlü devlet, güçlü toplum ve açık ekonomidir.

Demokratik kapasite kuramı

Son dönemde Acemoğlu bu kuram üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kuram Koç Üniversitesindeki konuşmasının esas kuramsal omurgasıdır. Soru artık “Demokrasi büyüme getirir mi?” değildir. Soru “Demokrasi karmaşık teknolojik dönüşümleri yönetebilecek kapasite üretebiliyor mu?” sorusudur. Acemoğlu burada iki uç risk görmektedir. Birinci uç teknokratik elitizmdir. Yani uzmanlar karar verir ucudur. Diğer uç ise popülist kısa vadeciliktir. Yani seçim döngüsü her şeyi belirler savıdır. Acemoğlu’nun aradığı denge güçlü kurumlar, toplumsal katılım ve uzun vadeli devlet kapasitesidir. Bu nokta tartışmayı doğrudan devlet kuramına götürecektir.

Türkiye açısından çıkarım

Acemoğlu’nun çerçevesi Türkiye’ye uygulanırsa, sorun “Yapay zekaya yatırım yapalım mı?” değildir. Daha temel soru şunlardır: Üniversiteler bilgi üretebiliyor mu? Bürokrasi bunu uygulayabiliyor mu? Özel sektör ölçeklenebiliyor mu? Hukuki çerçeve yatırım ufku yaratıyor mu? Acemoğlu’nun uzun dönem yanıtı “teknoloji ithal edilebilir ama kurumsal kapasite ithal edilemez” olmuştur. Bu yüzden konuşmaları ilk bakışta kariyer önerisi gibi görünse de altında aslında bir siyasal ekonomi kuramı vardır.

KONUŞMANIN İRDELENMESİ VE ELEŞTİRİLMESİ

Acemoğlu’nun kurumsalcılığı çok etkili olmakla birlikte ciddi eleştiriler de almaktadır. Koç Üniversitesi’ndeki konuşmasındaki alt metni de bu tartışmalar üzerinden irdelemek daha verimli olabilir. Temel savın sadeleştirilmesi “toplumların başarısını belirleyen ana unsur kurumların niteliğidir, teknoloji ancak iyi kurumlar içinde kapsayıcı sonuçlar üretir” şeklinde olmalıdır. Bu güçlü bir savdır ama eksikleri de vardır.

Kurumsalcılığın aşırı açıklayıcılık sorunu: Her şeyi kurumla açıklamak

Acemoğlu’nun en sık eleştirilen yönü budur. Kurumsalcı anlatı çoğu zaman şöyle işler: Başarılı ülkelerde iyi kurumlar vardır. Başarısız ülkelerde ise kötü kurumlar vardır. Buradaki sorun “Peki kurumlar neden oluştu?” olgusudur. Eleştirenler “kurumlar bağımsız değişken gibi ele alınıyor ama çoğu zaman sonuç da olabilir” demektedirler. Örneğin Güney Kore yüksek devlet kapasitesiyle kalkındı. Ama aynı dönemde Singapur daha sınırlı siyasal yarışmayla çok yüksek ekonomik başarım elde etti. Bir başka örnek de Çin’dir. Acemoğlu’nun kapsayıcı kurum tanımına tam uymadan onlarca yıl yüksek büyüme gösterdi. Yani soru “Kurumlar mı büyümeyi üretiyor, yoksa büyüme mi kurumları” sorusuna dönüşmektedir.

Siyasetin ve güç ilişkilerinin azaltılması

Acemoğlu güçten söz eder ama bazı eleştirmenlere göre bu yeterli değildir. Özellikle siyasal sosyoloji ve eleştirel ekonomi-politik yaklaşımları “Devlet sadece iyi tasarlanacak bir aygıt değildir” demektedir. Devlet sınıfsal mücadelelerin, koalisyonların ve tarihsel çatışmaların ürünüdür. Burada eleştiri Acemoğlu’nun bazen kurumsal reformu teknik bir sorun gibi sunmasıdır. Oysa reformların kazananı ve kaybedeni vardır. Örneğin, yargı bağımsızlığı, yarışma hukuku ve saydamlık teknik değil siyasal dönüşümlerdir.

Teknoloji konusunda normatif ama bazen muğlaktır

Koç Üniversite’sindeki konuşmasında teknoloji konusunda Acemoğlu “İnsan merkezli teknoloji” önerisini vurgulamıştır.  İtiraz edenler “Bunu kim yapacak?” diye sormaktadır. Devlet mi? Şirketler mi? Üniversiteler mi? Küresel düzenleyiciler mi? Örneğin günümüzde OpenAI, Google veya Meta gibi aktörlerin kapasitesi birçok devletin önüne geçmiş durumdadır. Bu durumda “iyi kurumlar teknolojiyi yönetsin” önerisi biraz eksik kalmaktadır.

Türkiye açısından en zor soru: Kurumlar nasıl geri gelir?

Acemoğlu’nun reçetesi kabaca daha kapsayıcı kurumlar, daha güçlü hukuk ve daha yüksek eğitim kalitesidir. Bu durumda geçiş mekanizması ne olacaktır? Mevcut “dışlayıcı” dengeden “kapsayıcı” dengeye siyasal geçiş nasıl olacaktır? Bu soruya Acemoğlu’nun çalışmaları çoğu zaman sınırlı cevap vermektedir.

Değerlendirme

Koç Üniversitesi konuşmasında iki farklı yorum ortaya çıkmaktadır. İyimser okuma “Gençlere teknoloji çağında demokratik kapasiteyi savunma çağrısı” yapılmaktadır. Eleştirel okuma ise “Kurumların önemine doğru tanı koymakta ama kurumların nasıl kurulacağı ve güç ilişkilerinin nasıl dönüştürüleceği konusunda eksik kalmaktadır” demektedir. En sert soru da “Eğer kurumlar bu kadar belirleyiciyse, kurumları dönüştüren siyasal özne kim?” sorusudur. Bu nokta Acemoğlu düşüncesinin en tartışmalı alanlarından biridir.

KURUM VE ÖRGÜT İKİLEMİ

“Kurum–örgüt” tartışması artık soyut bir çerçeve değildir. Doğrudan demokratik gerileme ve otoriterleşme mekanizmasını açıklayan bir araçtır. Bu üç ayrı katmanda kurulabilir: tanılama, mekanizma ve kırılma noktası.

Demokratik gerileme: ne oluyor aslında?

Demokratik gerileme (democratic backsliding) klasik “bir günde rejim değişimi” demek değildir. Çağdaş yazında (Levitsky ve Way, Geddes çizgisi) ana fikir demokrasi genellikle seçimle değil, kurumların içeriden aşındırılmasıyla geriler şeklindedir. Yani seçimler devam eder ama yarışma eşit değildir. Kurumlar biçimsel olarak kalır fakat uygulamada işleyiş değişir.

Kurum–örgüt dengesi nasıl bozulur?

Demokratik gerileme tanımına göre, kurumlar “var gibi” ve örgütler ise “gerçek gibi” görünür duruma geldiğinde ortaya çıkar. Başlangıçta kurumlar tarafsızdır ve örgütler yarışmacıdır. Gerileme sürecinde kurumlar biçimsel olarak kalır ama örgütlerden biri (genelde iktidar bloğu) kurumsal alanı egemenliği altına alır. Yani, kurum vitrin ve örgüt gerçek yönetim merkezi olur. Kurumların seçici uygulanması başlar. Demokratik gerilemenin en önemli göstergesi yasaların var olduğu ama seçici uygulandığı, yargının var olduğu ama eşit işlemediği ve medyanın var olduğu ama asimetrik çalıştığı anlarda ortaya çıkar. Bu noktada kurum artık “kural” değil “örgütsel gücün araç seti” durumuna gelir.

Ya da örgütsel hegemonya oluşur. Otoriterleşme yazınında örgütsel hegemonya devlet aygıtının tek bir koalisyon tarafından ele geçirilmesi olarak tanımlanır. Diğer örgütlerin (partiler, medya, STK’lar) manevra alanı daralır ve siyasal yarışma asimetrik duruma gelir. Bu aşamada sistem hala seçimli olabilir ama yarışma (seçim) artık “eşit oyun” değildir.

Otoriterleşme nasıl ilerler?

Otoriterleşme üç aşamalıdır. Birinci aşama kurumsal yeniden yorum aşamasıdır. Yasalar değişmez ama yorum değişir ve bürokrasi ve yargı yeniden hizalanır. Bu en “sessiz” aşamadır. İkinci aşama örgütsel merkezileşme aşamasıdır. İktidar bloğu içinde eş güdüm artar, bürokrasi tek merkezden çalışmaya başlar ve medya ve ekonomi daha bütünleşmiş duruma gelir. Bu noktada örgütler arası yarışma azalır. Üçüncü aşama kurumsal yerine geçme aşamasıdır. En önemli aşamadır. Biçimsel kurumlar vardır ama uygulamada bazı kurumlar onların yerine geçer. Örneğin seçim vardır ama yarışma asimetriktir. Yargı vardır ama bağımsızlık zayıftır. Parlamento vardır ama karar üretimi sınırlıdır.

Burada kilit kavram “örgütsel asimetri”dir. Sorunun kuramsal zirvesi bu kavramdır. Demokratik gerileme kuramına göre, bir örgüt (veya örgüt koalisyonu), diğer örgütlere göre yapısal üstünlük kazandığında demokratik gerileme başlar. Bu üstünlük kaynak, medya erişimi, bürokrasinin denetimi ve hukuk üzerindeki etki şeklinde birikir ve yığınlaşır.

Acemoğlu’nun güçlü olduğu yer kurumların uzun dönem belirleyiciliği, kapsayıcı ya da dışlayıcı kurum ayrımı ve tarihsel derinliktir. Ancak demokratik gerileme açısından zayıf kaldığı yer geçiş mekanizması (nasıl “geriye gidilir?”), örgütsel hegemonya süreci ve kurumsal vitrin ile gerçek iktidar ayrımıdır. Çünkü gerileme bir “kurum eksikliği” değil, çoğu zaman “kurumların ele geçirilmesi” sürecidir.

Demokratik gerileme, kurumların ortadan kalkması değil, örgütsel gücün kurumları içeriden yeniden tanımlaması sürecidir. Bu çerçeve ve anlayış “tam rejim tanımı” olarak değil, “kurumsal asimetri çözümlenmesi” koşuluyla Türkiye’ye uygulanabilir. Her örgütsel yoğunlaşma otoriterlik değildir, ama her otoriterleşme örgütsel yoğunlaşma üretir.

Bu aslında Acemoğlu tartışmasının tam kalbine giden sorudur: “Kurum mu, örgüt mü?” diye sorulduğunda aslında “yapı mı, aktör mü?” ayrımına gelinmektedir.

Kurum (institution) nedir?

Kurumlar resmi veya gayriresmi normlar, davranış kalıpları, özendirmeler ve kısıt yapıları gibi oyunun kurallarıdır. Örnekleri anayasa, hukuk sistemi, mülkiyet hakkı, seçim kuralları ve hatta “rüşvetin normalleşip normalleşmemesi”dir. Kurumlar şunu söyler: “Ne yapılabilir, ne yapılamaz; ne ödüllendirilir, ne cezalandırılır?” Ama kurumlar aktör değildir. Karar almazlar, uygulamazlar.

Örgüt (organization) nedir?

Örgütler oyunu oynayan aktörlerdir: devlet kurumları (bakanlıklar, mahkemeler), şirketler, ordu, siyasal partiler ve üniversiteler gibi. Örgütler kurumların verdiği çerçeve içinde strateji geliştirir, güç kullanır ve karar alır.

Örgütler kurumları da değiştirir

Burada Acemoğlu’nun çok önemli ama bazen eksik bırakılan bir noktası vardır: Örgütler sadece kurallara uymaz, aynı zamanda kuralları yorumlar, esnetir, delikler bulur ve bazen de değiştirir. Örneğin, güçlü şirketler yarışma hukukunu etkiler, güçlü devlet bürokrasisi uygulamada kurum üretir ve siyasal partiler anayasanın işleyişini değiştirir. Yani ilişki tek yönlü değildir. Kurumlar örgütleri şekillendirir, örgütler de kurumları yeniden üretir. Asıl tartışma hangisinin daha “temel” olduğudur. Bunu saptamada üç yaklaşım vardır:

Kurumsalcı yaklaşım (Acemoğlu çizgisi): Kurumlar temel belirleyicidir. Örgütler ikincildir. Uzun dönem başarımını kurumlar açıklar

Güç/örgüt yaklaşımı (realist-siyasal sosyoloji): Örgütler (özellikle devlet ve elitler) asıldır. Kurumlar onların kristalleşmiş şeklidir.

Etkileşimci yaklaşım (daha güncel sentez): Kurum ve örgüt birlikte evrilir. Nedensellik çift yönlüdür. Tarihsel süreç belirleyicidir

“Kurum mu örgüt mü?” sorusunun yanıtı “kurumlar yapıyı, örgütler ajansı temsil eder” olmalıdır. Ancak siyaset bilimi ve ekonomi-politikte en önemli bulgu hiçbir kurum, onu kullanan örgütlerden bağımsız kalamaz öngörüsüdür. Hiçbir örgüt de kurumsal sınırlar olmadan uzun süre kararlı kalamaz. Kurum oyunun kurallarıdır. Örgüt ise oyunu oynayan ve bazen kuralı değiştiren aktördür. Gerçek siyaset ise ikisinin sürekli çatışması ve yeniden üretimidir. 

Türkiye’de kurum–örgüt dengesi: neden sürekli “örgüt ağırlıklı” bir düzen?

Kilit sorun Türkiye’de kurumlar var ama örgütler kurumsal alanı sürekli yeniden tanımlıyor olgusudur. Bu sonuç üç aşamada açıklanabilir. Birincisi, kurumların “zayıf bağlayıcılığı” gerçeğidir. Bir sistemde kurallar kişiden bağımsız işlerse, öngörülebilirlik yüksekse ve yaptırım sürekliliği varsa kurum güçlüdür. Türkiye’de tarihsel olarak kurumlar sık değişir (anayasa, yasa, düzenleme), uygulama esnektir (yorum alanı geniş) ve yaptırımlar seçicidir (herkese eşit değil). Bu durumda kurum “kural seti” olmaktan çıkıp “çerçeve önerisi”ne dönüşür.

Türkiye’de örgütler, özellikle devlet bürokrasisi, siyasal partiler ve büyük iş çevreleri çok yüksek uyum yeteneğine sahiptir. Yani kurum değişirse örgüt hızla uyum sağlar ama sadece uyum değil, kurumu da yeniden yorumlar. Örneğin, yeni bir düzenleme gelir, uygulama sistemleri oluşur ve uygulamada kurum farklılaşır. Yani “yazılı kurum” ile “uygulamadaki kurum” ayrışır.

Asimetrik güç yoğunlaşması üzerinde de durmak gerekmektedir. Burada önemli nokta bazı örgütlerin devletten daha uzun ömürlü strateji üretmesi, bilgi üstünlüğüne sahip olması ve ağ kurma kapasitesinin yüksek olmasıdır. Bu durumda kurumlar “genel çerçeve”, örgütler “gerçek düzen kurucu” durumuna gelir.

Türkiye’de denge kurumların sürekli yeniden yazılması ve örgütlerin ise sürekli yeniden öğrenmesi yoluyla kurulur. Bu yüzden sistem durağan değil, sürekli “yeniden dengelenen” ama düşük kurumsal kararlılığa sahip bir yapıdır.

Kurumculuğun Sınırları

Acemoğlu’nun güçlü yanı kurumların önemini yeniden merkeze alması ve tarihsel eşitsizlikleri açıklamasıdır. Ama Türkiye gibi örneklerde (ve daha genel olarak otoriter ülkelerde) üç sınır ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kurumların “sonuç” olabilmesidir. Acemoğlu çoğu zaman kurumu ekonomik başarıma eşit kabul etmektedir. Bu süreç tersten de okunabilir: güç dengesi ve ekonomik büyüme kurumsal kötüleşmeyi de sağlayabilir. Yani kurumlar bazen açıklayıcı değil, açıklanmış değişkenlerdir. Türkiye’de bu daha net olarak gözlemlenebilir: ekonomik yapı değişirse örgüt dengesi de değişir ve kurumlar buna uyum sağlar. İkincisi, Acemoğlu örgütler arası yarışmayı yeterince merkeze almamaktadır. Acemoğlu’nun çerçevesinde devlet, toplum ve kurumlar vardır ama “örgütler arası yarışma” (özellikle elit yarışması) bazen arka planda kalmaktadır. Oysa siyasal gerçeklik açısından kurumları belirleyen şey çoğu zaman örgütler arasındaki güç mücadelesidir. Üçüncüsü, Acemoğlu kurum değişimini “mekanik” olgu olarak anlatmaktadır. Acemoğlu’nun modeli çoğu zaman şöyle okunmaktadır: kapsayıcı kurumlar büyüme, dışlayıcı kurumlar ve sonuç olarak durgunluk yaratır. Aslında soru “Kapsayıcı kurumlara nasıl geçilir?” sorusudur. Bu geçiş teknik değil, çatışmalı, geri dönüşlü ve çoğu zaman şiddet ve kriz içeren bir süreçtir. Burada Acemoğlu’nun modeli fazla doğrusal kalabilmektedir.

Daha gerçekçi model şudur: Kurumlar oyunun kurallarıdır. Örgütler oyunu oynayan ve kuralları uygulama esnasında yeniden yazan aktörlerdir. Sistem davranışı ise sürekli pazarlık, sürekli yeniden yorum ve sürekli güç savaşımıdır. Kurumlar çerçeveyi verir, örgütler çerçeveyi sürekli yeniden çizer. Siyasal düzen ise bu iki hareketin dengesiz ama sürekli etkileşimidir.

DEĞERLENDİRME: ACEMOĞLU YAKLAŞIMI TÜRKİYE AÇISINDAN NE KADAR İSABETLİDİR?

Acemoğlu’nun Türkiye’ye ilişkin en güçlü katkısı “uzun vadeli refah kurum kalitesiyle belirlenir” tanısıdır. Türkiye açısından bu hukuk öngörülebilirliği zayıfladığında yatırım ufku daralır, liyakat zayıfladığında verimlilik düşer ve kurallar kişiselleştiğinde ekonomik ve siyasal güven azalır anlamına gelir. Bu çerçeve, Türkiye’nin son 20–30 yıllık yapısal tartışmalarını açıklamada yüksek açıklayıcılığa sahiptir ve tanı düzeyi güçlüdür.

Ancak Acemoğlu’nun “geçiş mekanizması” zayıftır. Türkiye gibi ülkeler için önemli soru “kötü kurumdan iyi kuruma nasıl geçilir?” sorusudur. Burada Acemoğlu’nun modeli daha kırılgandır. Değişim çoğu zaman doğrusal değildir. Elit çatışmaları belirleyicidir. Krizler ve kırılmalar önemli rol oynar. Dış etmenler (küresel ekonomi, jeopolitik) etkilidir. Acemoğlu ise bunu çoğu zaman “kapsayıcı kurumlara geçiş” başlığı altında daha düzenli bir süreç gibi anlatmaktadır. Türkiye gerçekliği ise daha “çatışmalı ve düzensiz”dir.

Acemoğlu örgüt gerçeğini bazen eksik yakalamaktadır. Türkiye’de sorun sadece kurum değil, örgütlerin kurumsal alanı yeniden üretme kapasitesidir. Acemoğlu kurumları merkeze almakta ve örgütler arası güç yarışmasını ikincilleştirmektedir. Ama Türkiye’de devlet aygıtı, siyasal koalisyonlar ve ekonomik aktörler kuralları sadece uygulamaz, yeniden yazar. Bu yüzden Acemoğlu’nun Türkiye çözümlemesi gerekli ama yeterli değildir.

Acemoğlu’nun güçlü olduğu yer otoriterleşme/demokratik gerileme açısından eksik halkayı iyi tanılamasıdır: Demokrasinin iyi çalışmaması. Ama zayıf olduğu yer ise “demokrasi nasıl içeriden aşınır?” sorusudur. Çünkü demokratik gerileme çoğu zaman kurumların ortadan kalkması değil, kurumların ele geçirilmesi ve örgütsel asimetri ile olur.

Acemoğlu, kurumların önemini doğru yakalamakta, uzun vadeli yapısal sorunları iyi açıklamakta, büyüme–refah ilişkisini güçlü kurmakta, geçiş devingenlerini açıklamada yetersiz kalmakta, örgüt/güç yarışmasını ikincilleştirmekte ve siyasal dönüşümün “sert” doğasını yumuşatmaktadır. Acemoğlu Türkiye’yi anlamak için çok güçlü bir “makro mercek” sunmakta ama Türkiye’nin siyasal gerçekliği, bu merceğin içine sığmayan “örgütsel güç ve dönüşüm devingenleri” içermektedir.


 

KAYNAKÇA

 

Acemoglu, D., ve Johnson, S. (2023). Power and progress: Our thousand-year struggle over technology and prosperity. PublicAffairs.

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown Publishers.

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2019). The narrow corridor: States, societies, and the fate of liberty. Penguin Press.

Geddes, B., Wright, J., ve Frantz, E. (2018). How dictatorships work: Power, personalization, and collapse. Cambridge University Press.

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks. International Publishers.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

North, D. C. (1990). Institutions, institutional change and economic performance. Cambridge University Press.



[1] Power and Progress, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson tarafından yazılmış, teknolojik ilerlemenin toplum üzerindeki etkisini “tarafsız bir ilerleme” fikrinden çıkarıp siyasal ekonomi ve güç ilişkileri içine yerleştiren bir kitaptır.

[2] Kapsayıcı (inclusive) kurumlar, fırsatlara erişimi dar bir elit grubun tekelinden çıkararak geniş toplum kesimlerine açan ve mülkiyet haklarını güvence altına alan kurumlardır. Tersi ise dışlayıcı kurumlardır (extractive institutions).  Dışlayıcı kurumlar, siyasal ve ekonomik gücün toplumun geniş kesimlerine yayılmadığı, aksine dar bir grup tarafından denetlenerek kaynakların ve fırsatların sınırlı bir çevrede toplandığı kurumlardır.

Hiç yorum yok: