Muhalefet, Baskı Algısı ve Örgütsel Özerklik
Tartışması: CHP Manşeti Üzerinden Bir Okuma
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Bugünkü Birgün gazetesinin manşeti. [1] İlginç
buldum: "CHP’de çarpıcı iddia: Destek varsa operasyon yok… CHP Genel
Merkezi’ne yakın bazı isimlerin belediye başkanlarına “Operasyon
istemiyorsanız, bize destek verin” dediği öne sürüldü. Kılıçdaroğlu’nun
seçilmiş bazı partilileri, “Arınılması gereken kişi” olarak nitelendirmesinin
örgütü savunmasız bıraktığını kaydeden CHP’liler, “Atanmış yönetim CHP’yi ancak
Cumhur İttifakı’nın bileşeni olarak seçime götürebilir” dedi."
Manşet gerçekten ilginç, çünkü bun sav
doğruysa sorun artık yalnızca parti içi hizipleşme değil, örgütsel otorite ile
yargısal baskı algısının kesiştiği bir alan durumuna gelmektedir. Önce bir
ayrım yapmak gerekir: BirGün’ün CHP içi kaynaklara dayandırdığı bir haber var,
kamuya açık, doğrulanmış bir belge ya da taraflarca doğrulanmış değildir.
Haberde aktarılan çerçeve, bazı isimlerin belediye başkanlarına “operasyon
istemiyorsanız bize destek verin” dediği yönündedir. Siyaset bilimi açısından bu
savın değeri, doğru olup olmamasından önce, neden böyle bir anlatının ortaya
çıktığında etkili olabildiğindedir. Burada üç katman söz konusudur. Birincisi,
“koruma–itaat değiş tokuşu” katmanıdır. Bir parti içinde aktörler hukuksal
risklerin siyasal sadakat karşılığında azaltılabileceğine inanmaya başlılarsa
parti kurumsal örgüt olmaktan çıkıp patronaj (çıkar) ağına dönüşmeye başlar. Bu
durumda belediye başkanı şu hesabı yapacaktır: Seçmen desteği yeterli güvence
değil, hukuksal güvence siyasal iktidarla ve Genel Merkez ile uyumdan geçiyor. Bu
yaklaşım klasik anlamda parti disiplininden farklıdır. İkinci katman “Arınılması
gereken kişiler” dili ve iç düşman üretimidir. Haberde atıf yapılan ikinci
unsur da oldukça dikkat çekicidir. Kılıçdaroğlu’nun bazı seçilmişleri
“arınılması gereken kişiler” olarak tanımladığı yönündeki eleştiri bu bağlamda
önem taşımaktadır. Siyasal bilimler kuramlarında bu tür dilin sonucu genelde siyasal
rakip meşru muhalif olmaktan çıkar ve ahlaksal sorunlar örgütsel tasfiyenin
nesnesi durumuna gelir şeklindedir. Bu dil kısa vadede denetim sağlar ama orta
vadede örgütsel maliyet üretir. Üçüncü katman ve en ağır cümle ise “atanmış
yönetim CHP’yi ancak Cumhur İttifakı’nın bileşeni olarak seçime götürebilir”
yargısıdır. Bu cümle çok önemlidir ve aslında bir meşruluk savı içermektedir. Bu
yargıdaki mantık yönetim tabanın değil başka bir mekanizmanın ürünü olarak
görülüyorsa o yönetimin muhalefet kapasitesi sorgulanır. Bu noktada siyaset
bilimi yazınında ilginç bir kavram vardır: “co-optation” yani “içererek
etkisizleştirme”. Muhalefetin tümüyle kapatılması değil, muhalefetin varlığını
koruması ancak yarışma yeteneklerinin azaltılması. Bu yüzden böyle dönemlerde
asıl soru “Kim genel başkan olacak?” değil, “Parti içi otorite hangi kaynaktan
meşruiyet üretiyor?” sorusu olacaktır. İşin bir de psikolojik yanı vardır. Bu
tip haberler doğru olmasa bile örgütte yaygın biçimde konuşuluyorsa kendi
başına davranış değiştirir. İnsanlar tavır alır, sessizleşir, beklemeye geçer.
En önemli sorunsal ise şudur: Burada
görülen olgu parti içi güç savaşımı mı, yoksa devlet kapasitesi ile parti içi
hizbin kesişmesi mi? Asıl ayrım noktası burasıdır. Dikkat çekmek istediğim
nokta oldukça önem taşımaktadır. Çünkü burada sorun kolayca iki uçtan birine
kayılabiliyor, ya her şeyi “normal parti içi yarışma” diye okuyup yapısal
boyutu kaçırmak, ya da her iç çekişmeyi doğrudan “rejim mühendisliği” şeklinde
yorumlamak. Çözümleyicilik açısından ikisinin ayrıştırılması gerekmektedir. Özellikle
muhalefet partileri açısından önemli eşik soru parti içindeki aktörlerin
güçlerini üyelerden–delegelerden–seçmenden mi alıyor, yoksa parti dışındaki
risk ve fırsat dağılımını yönetme kapasitesinden mi sorusudur. Bir belediye
başkanı “Tabanım ne ister?” değil, “Yanlış tarafta görünürsem başıma ne gelir?”
düşüncesiyle hareket ederse anda örgütsel mantık değişmeye başlar. Bu yüzden yazında
seçimlerin varlığı tek başına demokrasi ölçütü sayılmamaktadır. Daha çok
yarışma serbest mi, maliyetler eşit mi, kurumlar öngörülebilir mi ve siyasal
aktörler tercihlerini dış baskı olmadan oluşturabiliyor mu soruları
demokrasinin varlığı ya da düzeyi açısından ön plana çıkmaktadır. İlginç olan ise
böyle dönemlerde partiler genelde dışarıdan değil, içeriden dönüşmektedir.
Çünkü insanlar ideolojik olarak inandıkları için değil, riskin en aza
indirgenmesi için tavır ve tutum belirlemektedir. Tarihsel çizgi ve gelişim
açısından bakıldığında bu yaklaşımın uzun vadeli sonucu liderliğin güçlenmesi, örgütün
zayıflaması, sadakatin artması ve temsil kapasitesinin düşmesi olmaktadır.
Bir başka soru ise önümüzdeki dönemde
CHP içinde tavır alan aktörler tercihlerini açıkça savunarak mı hareket edecek,
yoksa riskten kaçınarak mı sorusudur. Bir
partinin gerçek özerkliği yalnızca hukuksal olarak kapatılmıyor olmasına bağlı
değildir. Daha incelikli bir ölçüt vardır: Parti, kendi liderini, adayını ve
stratejisini kendi iç süreçleriyle belirleyebiliyor mu? Bu soruya verilecek
yanıt belirsizleşirse seçimler devam etse bile temsil mekanizması aşınmaya başlayacaktır.
Burada ilginç olan böyle süreçlerde aktörler çoğu zaman bunu açık baskı olarak
yaşamamasıdır. Daha çok “şimdi sırası değil,” “önce güvenliği sağlayalım,” “risk
almayalım,” ve “merkezle ters düşmeyelim” gibi gerekçelerle davranış değiştireceklerdir.
Bu yüzden bazı rejim kuramcıları artık yalnızca baskıya değil, beklenen
yaptırımın davranış üretmesine odaklanmaktadır.
CHP bağlamına dönersek (ve yine sav
düzeyinde kalarak) örgütte destek vermek korunma sağlar ve uzak kalmak ise
kırılganlık yaratır algısı oluşursa o zaman sorun artık yalnızca kurultay veya
liderlik yarışı olmaktan çıkar ve örgütün karar üretme kapasitesi tartışmasına
dönüşür. Kısa vadede merkezileşme düzen getiriyor gibi görünür ve uzun vadede
ise örgüt, alandan veri alan bir yapı olmaktan çıkıp yukarıya sinyal okuyan bir
yapıya dönüşür.
Değerlendirme?
Bu manşetin siyasal ağırlığı savın
doğrulanmış olup olmamasından önce, hangi tür bir siyasal beklentiyi görünür
kıldığı ile ilgilidir. Normal bir parti demokrasisinde belediye başkanı ya da
parti aktörü “Kim daha doğru siyaset öneriyor?”, “Taban ne düşünüyor?” ve “Kurultay
dengesi ne?” hesabını yapar. Hesap “Kime yakın durursam daha az kırılgan
olurum?” eksenine kayarsa siyasal yarışmanın niteliği değişmeye başlayacaktır. Bu
noktada kavramsal olarak üç olguyu birbirinden ayırmak iyi olacaktır. Parti içi
hizip savaşımı demokrasilerde olağandır. Algılanan dış baskının parti içi
davranışı şekillendirmesi ise önemli bir uyarı işaretidir. Kurumsal yaptırım
kapasitesinin siyasal sadakat ile ilişkilendirilmesi ise rejim tartışması
başlatır. Haberi esas alarak üçüncü sonuca gidilmesi olanaklı değildir. Ama
ikinci kategoriye ilişkin tartışmaların giderek daha görünür duruma gelmesi
dikkate değerdir. En önemlisi bir muhalefet partisinin gücü, yalnızca seçim
kazanma olasılığından gelmez. Asıl güç, iç kararlarını dışsal korkular olmadan
verebildiğine ilişkin toplumsal inançtan gelir. Bu inanç aşınırsa seçim sandığı
yerinde kalsa bile temsil kapasitesi zayıflamaya başlayabilir. Muhalefetin
kurumsal özerkliği zayıfladığında yarışma ortadan kalkmaz fakat yarışmanın
maliyeti asimetrik duruma gelir. Birgün Gazetesi’nin haberi, doğru olsun ya da
olmasın, tartışmayı bu noktaya taşmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder