Ankara Zirvesi ve NATO’nun Dönüşümü:
Türkiye’nin Yükselen Rolü, Ağlaşan Güvenlik ve Yeni İttifak Mimarisi
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, NATO’nun Ankara Zirvesi
bağlamında ittifakın değişen güvenlik mimarisini ve Türkiye’nin bu dönüşüm
içindeki konumunu çözümlemektedir. Küresel güvenlik tehditlerinin ağsal ve
sınır aşan bir nitelik kazanması, NATO’nun klasik “hub-and-spokes”
yapısından daha yatay ve çok merkezli bir “networked alliance system”e
doğru evrildiğine işaret etmektedir. Çalışma, bu dönüşümün yalnızca kurumsal
bir yeniden yapılanma değil, aynı zamanda jeopolitik etki alanlarının
genişlemesi anlamına geldiğini savunmaktadır. Türkiye’nin artan stratejik önemi
ile demokratik gerileme tartışmaları arasındaki gerilim ise NATO üyeleri
açısından “koşullu yükümlenme” ve “güvenlik temelli yararcılık” yaklaşımını
güçlendirmektedir. Sonuç olarak Ankara Zirvesi, NATO’nun çözülme ya da
genişleme ikilemi yerine, hibrit ve ağsal bir güvenlik düzenine geçiş sürecinde
önemli bir eşik olarak değerlendirilmektedir.
Anahtar
Kelimeler: NATO, Ankara
Zirvesi, Türkiye dış siyasası, güvenlik mimarisi, “hub-and-spokes”, “networked
alliance system”, stratejik özerklik, demokratik gerileme, uluslararası
ilişkiler kuramı, jeopolitik dönüşüm
Abstract
This study analyzes the changing security architecture of NATO in the
context of the Ankara Summit and the evolving position of Türkiye within this
transformation. The increasing networked and transnational nature of global
security threats indicates a shift from the classical “hub-and-spokes”
structure toward a more horizontal and multi-centered “networked alliance
system.” The study argues that this transformation represents not only an
institutional restructuring but also an expansion of geopolitical reach. The
tension between Türkiye’s growing strategic importance and concerns regarding
democratic backsliding has reinforced a pattern of “conditional engagement” and
security-oriented pragmatism among NATO members. Consequently, the Ankara
Summit is interpreted as a critical juncture in NATO’s transition toward a
hybrid and networked security order rather than a simple dilemma of enlargement
or fragmentation.
Keywords: NATO, Ankara Summit, Turkish foreign policy, security
architecture, hub-and-spokes, networked alliance system, strategic autonomy,
democratic backsliding, international relations theory, geopolitical
transformation
GİRİŞ
NATO’nun Ankara’daki liderler zirvesi
7–8 Temmuz 2026’da yapılacaktır. Hazırlık süreci çoktan başlamış durumdadır ve
diplomatik trafik zirvenin gündemini şekillendirmektedir. Bu zirve, sıradan bir
NATO toplantısından çok daha fazla önem taşımaktadır. İlk kez aynı anda dört
büyük kırılma ekseni üst üste gelmektedir: ABD’nin ittifaka yaklaşımı,
Avrupa’nın savunma yükü, Ukrayna savaşı ve Orta Doğu güvenlik krizi. Bu
zirvenin gerçek başlığı “NATO’nun geleceğini kim finanse edecek, kim
yönetecek?” olmalıdır. Son birkaç yıldır NATO tartışması “yük paylaşımı” (burden-sharing)
idi. Fakat zirve Ankara’ya gelirken tartışma bir adım daha ileri taşınmaktadır:
“yük kaydırması” (burden-shifting). Soru artık yalnızca Avrupalılar daha
fazla para harcasın değil, Avrupa, ABD’nin kısmen çekildiği alanlarda daha
fazla askeri sorumluluk alsın mı sorusudur. Son NATO savunma bakanları
toplantısında savunma harcamalarının artırılması ve yeni kuvvet hedefleri ana
gündem maddesi olmuştu. ABD’de ise Trump yönetiminin Avrupa’daki askeri yükümlülüklerini
yeniden değerlendirmesi ve bazı kapasite azaltımları tartışması Ankara
zirvesini olağanüstü önemli kılmaktadır.
Türkiye, 2026 yılında Ankara’da
gerçekleştirilecek NATO Zirvesi ile üçüncü kez ittifakın devlet ve hükümet
başkanları düzeyindeki en üst toplantısına ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye’de
düzenlenen ilk NATO zirvesi 1–2 Mayıs 1960 tarihlerinde İstanbul’da
gerçekleştirilmiş ve bu toplantı Soğuk Savaş’ın erken döneminde ittifak içi
siyasal ve stratejik eş güdüm arayışlarının bir parçası olarak öne çıkmıştır.
Türkiye’de düzenlenen ikinci NATO zirvesi ise 2004 yılında yine İstanbul’da
yapılmış ve ittifakın genişleme, ortaklık siyasaları ve çevre bölgelerle
kurumsal etkileşim stratejisi bakımından önemli bir dönüm noktası
oluşturmuştur. Özellikle bu zirvede başlatılan İstanbul İş Birliği Girişimi
(Istanbul Cooperation Initiative–ICI), [1] NATO’nun
Körfez ülkeleriyle güvenlik diyaloğu, savunma iş birliği ve kapasite
geliştirmeyi amaçlayan ortaklık mekanizmalarından biri durumuna gelmiştir. ICI,
üyelik temelli bir genişleme modeli değil, NATO ile bölgesel aktörler arasında
kurumsallaşmış güvenlik ortaklıkları kurulmasını öngören bir çerçeve olarak
tasarlanmıştır.
Yaklaşık yirmi iki yıl sonra
düzenlenecek Ankara Zirvesi ise farklı bir uluslararası bağlamda, NATO’nun
güvenlik anlayışını yeniden tanımladığı, ittifakın ağsal ortaklıklar, savunma
kapasitesi ve stratejik dönüşüm ekseninde yeniden yapılandığı bir dönemde
toplanmaktadır. Bu yönüyle Ankara Zirvesi, yalnızca Türkiye açısından değil,
NATO’nun kurumsal evrimi açısından da simgesel ve stratejik önem taşımaktadır.
Türkiye ise bu zirveyi yalnızca ev
sahipliği olarak değil, stratejik yeniden konumlanma fırsatı olarak görmektedir.
Ankara’nın üç hedefi olduğu söylenebilir: NATO içinde “güney kanadı”nın önemini
yükseltmek (Karadeniz–Doğu Akdeniz–Orta Doğu ekseni), Avrupa güvenlik
mimarisinde vazgeçilmez aktör olduğunu göstermek ve ABD ile savunma
ilişkilerini daha işlevsel zemine taşımak.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile
Donald Trump arasında ikili görüşme beklentisi de bu nedenle ayrıca dikkat çekmektedir.
Bir önceki dönemde NATO’nun merkezinde
Ukrayna vardı. Ankara’da Ukrayna yine ana başlık olacak ancak artık sorun
“Ukrayna’yı nasıl destekleriz?” sorusundan çok “Avrupa savunma kapasitesini
nasıl yeniden kurarız?” sorusuna kayıyor gibi görünmektedir. Bu önemli bir
değişim 2022–2024 arasında caydırıcılık şeklinde başladı, 2025’de yeniden
silahlanmaya dönüştü ve 2026’da kurumsal yükün devri şekline evrildi.
Bu yılın farklı yanı İran ve Orta Doğu
etkisi olacaktır. Bu olgu sessiz ama belirleyici gündem maddesidir. ABD–İran
gerilimi ve deniz yolları güvenliği NATO’nun güney kanadı tartışmasını yeniden
öne çıkarmıştır. Bu nedenle Ankara zirvesinde yalnızca Rusya değil, enerji
güvenliği, deniz güvenliği, füze savunması ve İHA tehdidi de masada olacaktır. Türkiye
için asıl soru NATO içinde daha merkezi bir askeri rol almak mı, yoksa daha
özerk bir bölgesel güç konumunu korumak mı olabilecektir. Bu iki hedef her zaman
aynı yönde ilerlememektedir. Akademik dilde söylenirse, Ankara zirvesi yalnızca
bir “ittifak eş güdüm toplantısı” değil, NATO’nun Amerikan liderliğinden daha
dağıtılmış bir güvenlik düzenine geçip geçmeyeceğinin sınandığı bir eşik
niteliği taşıyacaktır.
NATO ANKARA
ZİRVESİ (2026): ULUSLARARASI İLİŞKİLER KURAMLARI AÇISINDAN
Bu zirveyi tek bir kuram açıklamakta
zorlanmaktadır. Çünkü aynı anda güç siyaseti, kurumsal eş güdüm, ekonomik
kapasite ve stratejik kimlik savaşımları vardır. Bu bağlamda dört kuramsal mercek
kullanılabilir.
Realizm: Zirve
aslında ABD’nin göreli geri çekilişinin yönetimidir
Realist okuma açısından NATO bir
değerler topluluğu değildir. Tehditlere karşı kurulmuş bir güç koalisyonudur. Bu
bakış açısından bakınca Ankara Zirvesi’nin temel sorusu “ABD, Avrupa
güvenliğinin maliyetini artık ne ölçüde taşımaya devam edecek?” olacaktır. Son
dönemde ABD yönetiminden gelen Avrupa’daki askeri yükün azaltılması ve
müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi mesajları bunu güçlendirmektedir.
Burada klasik realist mantık işlemektedir: Rusya dış tehdittir, Avrupa’da
kapasite açığı vardır, ABD finansal yükü devretmek istemektedir ve NATO
dengeleme mekanizması olmalıdır. Bu durumda Türkiye’nin değeri de artmaktadır.
Çünkü Türkiye yalnızca bir üye değil, “Karadeniz–Orta Doğu–Doğu Akdeniz”
ekseninde jeostratejik düğüm noktasıdır.
Liberal
Kurumsalcılık: NATO’nun dağılmaması kurumların gücünü gösteriyor
Liberal kurumsalcılar farklı bir soru
sormaktadır: “Devletler yalnızca güç peşindeyse NATO neden Soğuk Savaş sonrası hala
vardır?” Bu sorunun yanıtı “kurumlar işlem maliyetini düşürür, eş güdümü
kolaylaştırır ve öngörülebilirlik sağlar” olmalıdır. Ankara’da tartışılan
savunma harcamaları, sanayi eş güdümü, ortak üretim ve ortak kapasite hedefleri
bu kurumsal mantığın ürünüdür. NATO son savunma bakanları toplantısında da
“nakit değil, savaşa hazır kapasite” vurgusu yapmıştır. Bu bağlamda NATO
yalnızca bir askeri ittifak değil, bir tür güvenlik yönetişimi rejimi
olmaktadır.
İttifak Kuramı:
Ankara Zirvesi bir “terk edilme–bağlanma” pazarlığıdır
İttifak kuramında iki klasik korku
vardır: büyük müttefik tarafından terk edilmek (abandonment) ve büyük
müttefikin savaşına sürüklenmek (entrapment). Bugün Avrupa’nın korkusu ABD’nin
uzaklaşmasıdır. ABD’nin korkusu ise Avrupa’nın yeterince yük almamasıdır. Türkiye’nin
konumu ise daha karmaşıktır. Bir tarafta NATO içinde merkezi rol alma ve diğer
tarafta bölgesel özerklik istemi. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nde yük paylaşımı
tartışması aslında bir güvenlik pazarlığıdır. NATO içinde savunma yatırım
hedeflerinin yükselmesi ve 2035 bakış açısı bu nedenle önem taşımaktadır. [2]
Neoklasik
Realizm: Türkiye neden burada önemli aktör?
Neoklasik realizm şunu söylemektedir: Sistem
baskıları tek başına sonucu açıklamaz ve devlet içi kapasite ve lider
tercihleri de belirleyicidir. Bu bağlamda Ankara’nın tavrı dikkat çekicidir: NATO
üyeliği, savunma sanayi kapasitesi, bölgesel diplomasi ve ABD ile ilişki
yönetimi. NATO Genel Sekreteri’nin Türkiye gezisi sırasında savunma sanayi ve
ortak üretim vurgusu yapması da bunu göstermektedir.
Kuramların
Bileşimi
Ankara Zirvesi tek cümleyle tanımlanırsa,
bu zirve, NATO’nun Rusya’ya karşı ne yapacağından çok Amerikan liderliği
altında kurulan Atlantik güvenlik düzeninin daha paylaşılmış ve çok merkezli
bir yapıya dönüşüp dönüşmeyeceğinin sınandığı bir eşik olacaktır. Dolayısıyla
bu zirvenin sonunda çıkacak bildiri kadar şu gösterge de önemli olacaktır: NATO
artık ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olduğu bir ittifak mı, yoksa Avrupa’nın daha
fazla özerklik aldığı ama ABD’nin çekirdek caydırıcılığı koruduğu hibrit bir
güvenlik mimarisi mi?
NATO ANKARA
ZİRVESİ (2026) VE TÜRKİYE: DENGELEME Mİ, STRATEJİK ÖZERKLİK Mİ, EKSEN KAYMASI
MI?
Bu tartışma uzun süredir Türkiye dış siyasası
yazınının merkezinde yer almaktadır. Ancak Ankara’daki NATO zirvesi bu
tartışmayı yeniden görünür kılmaktadır. Temel soru “Türkiye Batı ittifakı
içinde daha merkezi bir rol mü arıyor, yoksa ittifak içinde kalarak daha
bağımsız bir bölgesel güç modeli mi kuruyor?” sorusudur. Bu soruya üç değişik yaklaşım
üzerinden yanıt verilebilir.
Dengeleme (Balancing):
Türkiye klasik NATO siyasasına mı dönüyor?
Realist yazında dengeleme, yükselen
veya tehdit oluşturan aktöre karşı kapasite biriktirme davranışıdır. Bu bakış
açısından bakınca Türkiye’nin son dönemdeki çizgisi şöyle okunabilir: NATO
içinde etkili görünürlük, Karadeniz güvenliği vurgusu, savunma sanayi bütünleşmesi
ve Avrupa ile güvenlik diyaloğunu canlı tutma. Bu durumda Ankara Zirvesi’nin
anlamı Türkiye’nin “ittifakın çevresel üyesi” değil, “merkezi güvenlik
sağlayıcısı” rolünü yeniden istemesi olacaktır. Bu yorumda Türkiye’nin yönü
değişmemekte ve sadece pazarlık gücü artmaktadır.
Stratejik
Özerklik: Türkiye’nin son yıllardaki en güçlü açıklaması
Son on yılda Türkiye’yi açıklamak için
en sık kullanılan kavramlardan biri bu olmuştur. Stratejik özerklik “ittifak
içinde kal ama kararlarını olabildiğince bağımsız ver” demektir. Bu modelde NATO
üyeliği sürer, ABD ile ilişkiler korunur ama savunma, diplomasi ve bölgesel
müdahale kapasitesi ulusallaştırılır. Bu açıdan Türkiye’nin son yıllardaki
davranış repertuvarı dikkat çekicidir: farklı bölgesel dosyalarda çok yönlü
diplomasi, savunma sanayi kapasitesinin artırılması ve ittifak ilişkileri ile
ulusal manevra alanının birlikte yürütülmesi. Bu durumda Ankara Zirvesi’nin
anlamı Türkiye NATO’ya daha fazla bağlanmak için değil, NATO içindeki pazarlık
kapasitesini artırmak için merkezleşiyor olmasıdır. Burada ilginç olan nokta stratejik
özerklik artık yalnızca Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da konuştuğu bir kavram durumuna
gelmiştir.
Eksen Kayması Savı:
Açıklayıcı mı, abartılı mı?
Bir dönem Türkiye için sık kullanılan
kavram “eksen kayması”ydı. Bu sav kabaca “Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor ve farklı
jeopolitik eksenler kuruyor” şeklinde yorumlanırdı. Ancak bu açıklamanın
çözümleyicilik gücü artık sınırlı kalmıştır. Çünkü eksen kayması savı için
genellikle üç koşul gerekir: kurumsal kopuş, güvenlik mimarisinin değişmesi ve
uzun dönemli yönelim dönüşümü. Bugün bunların tam olarak gerçekleştiğini
söylemek zordur. Türkiye hala NATO üyesidir, Avrupa ile yoğun ekonomik bütünleşmeye
sahiptir ve Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır. Dolayısıyla daha doğru tanım “eksen
değişimi değil, eksenler arası manevra” olmalıdır.
Ankara
Zirvesi’nin Türkiye açısından gerçek sınavı
Zirvenin başarısı bildiride değil, şu
dört göstergede anlaşılacaktır: Güney kanadı (Karadeniz–Doğu
Akdeniz–Orta Doğu çizgisi) NATO gündeminde daha görünür olacak mı? Savunma
sanayi iş birliği derinleşecek mi? Türkiye–ABD ilişkileri daha kurumsal zemine
dönecek mi? Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’ye yeni rol tanımlanacak mı?
Kuramsal Bileşim
Akademik olarak bugün Türkiye’yi
açıklayan en güçlü formül “ittifaktan kopmadan özerklik ve özerklikten
vazgeçmeden ittifak” olacaktır. Bu nedenle Ankara NATO Zirvesi, Türkiye’nin dış
siyasasının yönünü değiştiren bir dönüm noktası olmaktan çok son yıllarda
oluşan “çok yönlü ama Batı sisteminin dışında olmayan güç projeksiyonu”
yaklaşımının kurumsallaşıp kurumsallaşmayacağını gösterebilir.
NATO ANKARA
ZİRVESİ (2026): TÜRKİYE’NİN REJİM DEVİNGENLERİ VE DIŞ SİYASA DAVRANIŞI
Uluslararası ilişkiler yazınında uzun
süre şu varsayım baskın olmuştur: İç rejim tipi ile dış siyasa yönelimi
arasında güçlü bir ilişki vardır. Klasik liberal görüşe göre daha demokratik
rejimler daha öngörülebilir ve kurumsal dış siyasa üretir ve daha merkezileşmiş
rejimler ise daha esnek ama daha kişiselleşmiş karar alma eğilimi gösterebilir.
Fakat son yirmi yılda bunun daha karmaşık olduğu görüldü. Özellikle orta
büyüklükte güçler için asıl soru şu duruma geldi: Rejim tipi mi dış siyasayı
belirler, yoksa dış siyasa baskıları mı iç siyasal yapıyı yeniden
şekillendirir? Türkiye bu sorunun ilginç örneklerinden biridir.
Güç yoğunlaşması
ile dış siyasa kapasitesi arasında nasıl bir ilişki var?
Bir görüşe göre merkezileşmiş yürütme
yapıları dış siyasada üç üstünlük sağlar: hızlı karar alma, uzun dönemli
strateji kurabilme ve kriz yönetiminde eş güdüm. Bu nedenle bazı çalışmalar dış
siyasa eylemciliği ile yürütmenin merkezileşmesi arasında olumlu ilişkiler
kurar. Türkiye açısından bunun sonucu şunlar olabilir: savunma sanayi
yatırımlarında süreklilik, bölgesel krizlerde hızlı tavır alma ve görüşme
kapasitesinde esneklik. Bu okuma devlet kapasitesi yaklaşımına yakındır. Ama
aynı süreç başka maliyetler de üretir. Karşı sav ise karar alma daraldıkça kısa
vadeli stratejik çeviklik artsa bile orta–uzun vadede kurumsal denge
zayıflayabilir şeklindedir. Burada üç mekanizma önemlidir: Birincisi, bilgi
daralmasıdır. Karar vericiler daha az bilgi/görüş seçeneğiyle karşılaşır.
İkincisi, kurumsal yerine geçmedir. Dış siyasa kurumsal süreçten kişisel
diplomasiye kayabilir. Üçüncüsü ise uygulamanın maliyetidir. Devlet kapasitesi
ile siyasal merkezileşme her zaman aynı şey değildir. Bu ayrım son dönemde
karşılaştırmalı siyaset yazınında daha görünür duruma gelmiştir.
NATO bağlamında
ortaya çıkan paradoks
NATO gibi yüksek kurumsallaşmış bir
ittifak öngörülebilirlik, kurumsal eş güdüm ve uzun vadeli yükümlenme ister. Stratejik
özerklik arayan devletler ise esneklik, pazarlık alanı ve karar serbestisi
isterler. Türkiye son yıllarda tam bu iki kutbun arasında konumlanmaktadır. Dolayısıyla
Ankara Zirvesi yalnızca güvenlik toplantısı değildir ve aynı zamanda “Türkiye
daha fazla kurumsal bütünleşme mi arıyor, yoksa kurumsal bütünleşme içinde daha
fazla manevra alanı mı?” sorusunun sınanması olacaktır.
Demokratik
gerileme yazını bu durumu nasıl okur?
Dış siyasada etkili olmak tek başına
demokratik gerileme göstergesi değildir. Benzer şekilde stratejik özerklik de
tek başına otoriterleşme göstergesi değildir. Yazında daha çok şu göstergeler
önemsenmektedir: yürütmenin denetlenebilirliği, karar süreçlerinin
kurumsallaşma düzeyi, muhalefetin yarışabilme kapasitesi ve yargısal ve
parlamenter denge. Dolayısıyla dış siyasa başarısı ile rejim kalitesi aynı
eksenin iki ucu değildir. Bir ülke aynı anda güçlü dış siyasa eylemciliği
gösterebilir fakat içeride farklı düzeylerde demokratik nitelik sorunları
yaşayabilir.
Kuramsal bileşim:
Türkiye için nasıl bir model?
Buraya kadar yapılan açıklamalar tek
kavram içinde toplanırsa, “görüşmeci stratejik özerklik” (negotiated
strategic autonomy) kavramı kullanılabilir. Yani, Batı sisteminden
çıkmadan, güvenlik alanında pazarlık kapasitesini artırarak ve iç siyasal
merkezileşmenin sağladığı hareket alanını kullanmak. Fakat bunun
sürdürülebilirliği bir noktadan sonra yalnızca jeopolitik başarıya değil, kurumsal
dayanıklılığa, ekonomik kapasiteye ve demokratik meşruluk üçlüsüne bağlı duruma
gelecektir.
TÜRKİYE’NİN NATO İÇİNDEKİ
ROLÜNÜN ARTMASI TÜRKİYE’DEKİ OTORİTERLEŞME VE DEMOKRATİK GERİLEME OLGUSU
ÇERÇEVESİNDE NATO ÜYELERİ TARAFINDAN NASIL KARŞILANIR? TEPKİLER NE OLUR?
NATO üyeleri Türkiye’nin jeostratejik
öneminin artmasını isteyebilir ama aynı anda Türkiye’de algılanan demokratik
gerilemenin ittifakın normatif bütünlüğünü zorlamasından da rahatsız olabilir. Bu
nedenle uygulamada ortaya çıkan sonuç genellikle dışlama değil fakat koşullu yükümlenme
olur. Bu durum üç düzeyde okunabilir.
Güvenlik mantığı:
NATO’lar demokrasiler kulübü değildir ama demokratik meşruluğu önemser
NATO hukuksal olarak yalnızca liberal
demokrasilerin örgütü değildir. Ancak kuruluş belgelerinde demokratik kurumlar,
bireysel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü referansları vardır. Bu nedenle
ittifak yalnızca askeri değil, aynı zamanda normatif bir topluluk olma savı da
taşır. Fakat tarihsel olarak NATO üyeliği hiçbir zaman tam demokratik
homojenlik üretmedi. Dolayısıyla Türkiye’de demokratik nitelik tartışmaları
otomatik olarak üyelik tartışmasına dönüşmez. Bunun yerine “Türkiye güvenlik
açısından ne kadar vazgeçilmez ve kurumsal olarak ne kadar öngörülebilir?” sorusu
ön plana çıkar.
NATO içinde olası
üç tepki modeli
Birincisi yararcı kabul senaryosudur
ve en olası olanıdır. Özellikle güvenlik bürokrasileri ve askeri çevrelerde
görülen yaklaşım şudur: “Türkiye’nin iç siyaseti tartışmalı olabilir ama
Türkiye olmadan güney kanadı, Karadeniz ve bölgesel kriz yönetimi zorlaşır.” Bu
yaklaşımın sonucu daha yoğun askeri iş birliği, savunma eş güdümü ve siyasal
eleştirilerin denetim altında tutulmasıdır. Burada normatif rahatsızlık vardır
ama güvenlik önceliği ağır basar. İkincisi, kurumsal koşullandırmadır ve Avrupa’ya
daha yakın çizgidir. Özellikle bazı Avrupa başkentlerinde ve kurumlarında daha
sık görülen yaklaşım “Türkiye’nin rolü artabilir ama kurumsal güven artırıcı
mekanizmalar da güçlenmeli” şeklindedir. Bunun araçları parlamentolar arası
diyalog, hukuk devleti vurgusu, savunma iş birliğini teknik ölçütlere bağlama
ve karar süreçlerinde saydamlık beklentisidir. Burada amaç dışlamak değil artan
kapasiteyi kurumsal çerçeveye bağlamaktır. Üçüncüsü, sessiz dengelemedir ve daha
düşük olasılıklı ama önemli bir senaryodur. Bu yaklaşımda açık eleştiri azalır
ama ağ seçenekleri kurulabilir. Örneğin, bazı önemli teknolojilerin
paylaşımında temkinli olmak, karar alma süreçlerinde ek eş güdüm ve bölgesel
görev dağılımının çeşitlendirilmesi gibi önlemler ön plana çıkabilir. Bu
doğrudan yaptırım değildir. Ama şu mesajı içerir: “Türkiye önemlidir, fakat tek
merkez durumuna gelmemelidir.”
Yazın bunu nasıl
açıklar?
Burada iki kuram çarpışmaktadır.
Birincisi, “demokratik barış ve liberal kurumsalcılık” kuramıdır. Bu yaklaşıma
göre, ortak normlar, kurumsal güven ve hesap verebilirlik olguları ittifakın
dayanıklılığını artırır. Dolayısıyla demokratik gerileme algısı arttığında
güven maliyeti yükselir. İkincisi, güvenlik topluluğu kuramıdır. Bu yaklaşım
ise daha esnektir. Bir güvenlik topluluğu içinde üyeler her konuda aynı olmak
zorunda değildir. Önemli olan savaş dışı uyuşmazlık çözümü, kurumsal bağlılık
ve karşılıklı stratejik bağımlılıktır. Bu açıdan Türkiye’nin rolü artarsa
NATO’nun ilk refleksi dışlama değil, içeride tutmak olur.
Türkiye açısından
asıl risk: “üyelik krizi” değil, “güven açığı”
Türkiye açısından kısa–orta vadede
gerçek risk NATO’dan uzaklaşma değil, güven eksikliği üretmedir. Bu şu
alanlarda görünür olabilir:
|
Çizelge 1: Türkiye Açısından Riskler |
|
|
Alan |
Olası sonuç |
|
Savunma sanayi |
Daha seçici ortaklık |
|
İstihbarat paylaşımı |
Daha denetimli bütünleşme |
|
Karar alma |
Daha fazla siyasal pazarlık |
|
Bölgesel liderlik |
Daha yüksek meşruluk beklentisi |
Kuramsal Bileşim
Türkiye’nin NATO içindeki rolü
artarken içeride demokratik gerileme algısı da güçlenirse, NATO üyelerinin olası
tepkisi büyük olasılıkla daha fazla askeri bütünleşme, daha fazla siyasal
temkin ve daha fazla kurumsal güvence istemi olabilir. Yani paradoksal biçimde
Türkiye daha önemli duruma geldikçe, ittifak içindeki davranış ölçünlerine
ilişkin beklentiler de artabilir.
TRUMP’IN ROLÜ? ZİRVEYİ
ERDOĞAN’A DESTEK ŞOVUNA DÖNÜŞTÜRÜR MÜ?
Trump’ın Ankara zirvesini Erdoğan’a
açık bir siyasal destek gösterisine dönüştürmesi olanaklı ama düşük olasılıklıdır.
Daha olası senaryo Erdoğan’ı kullanarak NATO’ya kendi mesajını vermesidir. Çünkü
Trump’ın dış siyasa biçeminde kişisel lider ilişkileri önemlidir ama genellikle
amaç ikili destek değil, daha geniş pazarlık zemini kurmaktır. Erdoğan ve Trump
arasında zirvede ikili görüşme beklentisi kamuya da yansımış durumdadır. Bu üç
senaryo üzerinden okunabilir.
Senaryo 1-
“Liderler kimyası”: Erdoğan’a sıcak görüntü, ama sınırlı siyasal destek
Trump’ın siyasette sık kullandığı
yöntem liderle doğrudan ilişki kurmak, kamuoyu önünde olumlu dil kullanmak ve karşılığında
somut ödün veya iş birliği istemektir. Trump ile Erdoğan arasında geçmişten
gelen görece doğrudan iletişim kanalı olduğu uzun süredir gözlenen bir durumdur.
Son dönemde iki tarafın ilişkileri yeniden işlevsel zemine taşıma niyeti de
dile getirilmektedir. Bu senaryoda görülebilecek olgular uzun ikili görüşme, sıcak
fotoğraf, savunma sanayi dili ve “Türkiye güçlü müttefik” vurgusu olabilir. Ama
bu otomatik olarak “ABD, Türkiye’nin iç siyasasını onaylıyor” anlamına gelmeyecektir.
Senaryo 2- Trump
zirveyi Erdoğan’dan çok Avrupa’ya mesaj sahnesine çevirir
Trump’ın NATO’ya ilişkin temel gündemi
başka görünmektedir: “Avrupa daha fazla ödeme yapsın, daha fazla sorumluluk
alsın”. NATO Genel Sekreteri’nin Washington’da Trump’la gerilimi azaltma
görüşmeleri yapması ve ABD’nin Avrupa’daki rolünü yeniden tartışması bunun
göstergesidir. Bu durumda Ankara’daki sahne Erdoğan ev sahibi ve Trump mesajın
sahibi şeklinde olabilir. Mesaj ise “Bakın,
Türkiye hedeflerini artırıyor; Avrupa da artırmalı” olabilir. Bu durumda
Erdoğan simgesel olarak güçlenmiş görünür, fakat gösterinin ana hedef kitlesi
Avrupa olur.
Senaryo 3- Trump,
Erdoğan’ı NATO içi yeni denge mimarisinin ortağı gibi sunar
Trump uzun süredir ittifakı “değer
topluluğu”ndan çok “güvenlik yükü paylaşım sistemi” gibi görmektedir. Bu çizgi
güçlenirse Türkiye’nin büyük ordu, savunma sanayi, coğrafi konum ve bölgesel
kapasite gibi özellikleri öne çıkabilir. Bu durumda Trump’ın söylemi şöyle
olabilir: “Türkiye işini yapıyor, diğerleri de yapsın.” Burada demokrasi konusu
geri plana düşer. Ama bunun bir sınırı vardır: Amerikan sistemi Trump’tan büyüktür.
ABD başkanı simgesel olarak güçlüdür ama Kongre, Pentagon, Dışişleri ve savunma
bürokrasisi uzun dönemli ittifak ilişkilerinde etkili aktörlerdir. Dolayısıyla
Trump’ın çok sıcak bir siyasal dil kullanması bile tek başına F-35, teknoloji
paylaşımı ve stratejik yeniden hizalanma gibi alanlarda otomatik dönüşüm
yaratmayabilir.
Trump Ankara’da Erdoğan’la çok sıcak
görüntü verirse bunun en olası siyasal anlamı şu olur: “Türkiye’ye demokratik
onay” değil, “Türkiye’yi NATO içinde işlevsel ortak olarak tutma tercihi.” Bu
tür bir tablo Türkiye içinde iktidarın uluslararası meşruluk anlatısını
güçlendirebilir fakat Avrupa’daki bazı çevrelerde tam tersine “güvenlik için
normları ikinci plana mı atıyoruz?” tartışmasını da büyütebilir.
ZİRVEYE ÜYE
ÜLKELERİN DIŞINDA KATILAN ÜLKELER VE NEDENLERİ
NATO’nun Orta Doğu’dan ve geniş
Avrasya’dan ortakları zirveye davet etmesi NATO’nun “genişleme” değil ama “etki
alanı genişletme” stratejisinin parçasıdır. Bunun birkaç temel nedeni vardır.
Tehdit artık
bölgesel değil, ağsaldır
Soğuk Savaş mantığında güvenlik sınırların
belli olması, düşmanın belli olması ve cephenin belli olması önemliydi. Bugün
ise güvenlik enerji akışı, deniz yolları, füze teknolojileri, insansız
sistemler ve siber ağlardan oluşmaktadır ve bunların hepsi birbirine bağlıdır. Bu
yüzden NATO artık Avrupa güvenliği Orta Doğu, Körfez ve Hint-Pasifik
gelişmeleriyle bağlantılıdır şeklinde düşünmektedir. Bu sonuç özellikle İran
kaynaklı bölgesel gerilimler, Hürmüz Boğazı ve enerji güvenliği, Kızıldeniz ve
deniz ticaret yolları ve küresel LNG piyasası dosyalarında görünür durumdadır.
Körfez ülkeleri
artık “güvenlik tüketicisi” değil “güvenlik sağlayıcısı” olmuştur
Eskiden NATO’nun bakış açısı Körfez
enerji tedarikçisidir şeklindeydi. Şimdi Körfez savunma yatırımı yapan,
İHA/füze sistemleri alan ve bölgesel krizleri yöneten aktör durumundadır. Özellikle,
Katar, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkeler büyük savunma alımları, teknoloji
transferi gibi alanlarda ABD ve Avrupa ile çok katmanlı güvenlik ilişkileri
yürütmektedir. Bu nedenle NATO bu ülkeleri dışarıda bırakmak yerine “ölçün dışı
ortaklık” içinde tutmayı tercih etmektedir.
Türkiye etmeni:
köprü ülke değil, “düğüm ülke”
Ankara Zirvesi’nin simgesel anlamı bu
noktada büyümektedir. Türkiye artık sadece Avrupa ile Orta Doğu arasında köprü değil,
daha çok “Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya” gibi dört güvenlik çizgisinin
kesiştiği bir düğüm noktasıdır. Bu yüzden Körfez ülkelerinin daveti aynı
zamanda NATO’nun güney stratejisi Türkiye’siz düşünülemez savını
güçlendirmektedir.
Siyasal mesaj:
ABD–Avrupa iç gerilimini dışarıya açmak
Zirveye Orta Doğu ve Asya-Pasifik
ortaklarının davet edilmesinin bir başka anlamı daha vardır. NATO içindeki
tartışma şudur: ABD yükü azaltmak istiyor. Avrupa yük almak zorunda kalıyor. Bu
gerilimi yumuşatmanın bir yolu dış ortakları sisteme dahil ederek NATO’yu “daha
büyük ama daha esnek” göstermektir. Bu aynı zamanda NATO daralmamakta aksine
çevresini genişletmektedir algısını da üretecektir.
Zirveye Orta Doğu’dan ve
Asya-Pasifik’ten katılımın temel nedeni NATO’nun güvenliği artık sadece
Atlantik içinde aramaması ve güvenliği enerji, ticaret ve bölgesel kriz ağları
üzerinden tanımladığı için “ortaklık coğrafyasını” genişletmekte olmasıdır.
NATO’nun
“küreselleşme değil, dışa bağımlı güvenlik mimarisi” stratejisi
NATO bir “küresel ittifak” olmaya
çalışmamaktadır. Kendi güvenliğini belirleyen dış bölgelerle kurumsal ilişkiler
kurmaktadır. Uygulanan yeni modelde genişleme yoktur ama “bağlantısallık”
vardır. Buna yazında “merkez–kollu güvenlik mimarisi” (hub-and-spokes
security architecture) veya “ağ temelli ittifak sistemi” (networked
alliance system) denilmektedir.
“Hub-and-spokes
security architecture”
Merkezde bir büyük güç (hub), çevrede
ikili/ayrık güvenlik ilişkileri (spokes) bulunan güvenlik sistemi anlamına
gelmektedir. Sistemin mantığı ise “Hub” (merkez, yani ABD) ve “spokes” yani Japonya,
Güney Kore ve NATO üyeleri gibi ikili müttefik olgularının varlığıdır.
“Networked
alliance system”
Buna akademik dilde daha sık “Ağsallaşmış
ittifak sistemi” ya da “ağ yapılı ittifak düzeni” de denilmektedir. Daha
açıklayıcı olmak gerekirse, “çok merkezli, yatay ilişkilerle birbirine bağlanan
ittifak ağı” da denilebilir. Mantığı tek merkez olmaması ve çoklu düğümlerin
var olmasıdır. İlişkiler hem NATO içinde hem NATO dışı ortaklarla yataylaşmaktadır.
“Hub-and-spokes” hiyerarşik sistem iken (ABD merkez, diğerleri
çevre) “networked alliance” görece yatay, çok düğümlü sistem ve çok
aktörlü ağdır.
NATO:
“Hub-and-Spokes”tan “Networked Alliance”a mı evriliyor?
Klasik model:
Hub-and-spokes (merkez–kollu yapı)
Soğuk Savaş sonrası Asya-Pasifik ve
NATO ilişkilerini uzun süre açıklayan model şuydu: ABD “hub”dır. Yani merkezdir.
Müttefikler ise ayrı ayrı “spoke”lar yani kollardır. İlişkiler büyük
ölçüde ABD üzerinden tek merkezlidir. Özellikleri ikili ilişkilerin baskın
olması, müttefiklerin birbirine doğrudan bağlı olmaması ve güvenlik güvencelerinin
merkezden dağıtılmasıdır. Bu modelin mantığı “ABD varsa sistem var” idi.
Yeni eğilim:
Networked alliance system (ağ ittifak sistemi)
Son 10–15 yılda ortaya çıkan eğilim
ise NATO içinde daha fazla yatay eş güdüm, NATO ve Asya-Pasifik ortakları
arasında doğrudan ilişkiler, Körfez ülkeleriyle güvenlik diyaloğu ve AB–NATO bütünleşmesinin
artmasıdır. Artık sistem çok merkezli, çok katmanlı ve kriz bazlı birleşen
ağlardan oluşmaktadır. Özellikleri ise ABD’nin hala merkez olması ama tek yönlü
olmaması, Avrupa’nın daha fazla “alt merkez” gibi davranması ve Türkiye gibi
ülkelerin “bağlantı düğümü” durumuna gelmesidir.
Ankara Zirvesi bu
dönüşümün vitrini mi?
Ankara’daki tablo bu açıdan önemlidir
çünkü aynı anda Avrupa ülkeleri, ABD ve Türkiye (ev sahibi ve bölgesel düğüm), Körfez
ortakları ve Asya-Pasifik ortakları aynı çatı altında buluşmaktadır. Bu, klasik
“NATO ve Atlantik ittifakı” görüntüsünü aşmaktadır. Bu nedenle Ankara zirvesi
NATO artık sadece bir savunma ittifakı değil, farklı coğrafyaları bağlayan bir
güvenlik ağıdır mesajını üretmektedir.
Önemli ayrım: Bu
dönüşüm tam kopuş değildir
“Hub-and-spokes” modeli tümüyle bitmiş değildir. ABD hala
sistemin çekirdeğidir. Önemli kararlar hala Washington ağırlıklıdır. Doğru
tanım “networked alliance system, hub-and-spokes yapısının üzerine
eklenen ikinci bir katmandır ve onun yerini tümüyle almış bir yapı değildir”
olmalıdır.
Türkiye açısından
sonuç
Bu dönüşüm Türkiye için özel bir
fırsat alanı yaratmaktadır: sadece bir müttefik olmamak ve bağlantı düğümü (node
state) rolüne kavuşmak. Bunun anlamı NATO içinde daha görünür rol almak, Orta
Doğu ile NATO arasında ara yüz olmak ve “Avrupa–Körfez–Karadeniz” çizgisinde çoklu
ilişkilere sahip olmaktır. Ama aynı zamanda ağ büyüdükçe güvenlik beklentilerinin
de artması gerilimi ortaya çıkabilir. NATO, “hub-and-spokes” modelinin
merkezi ABD yapısını koruyarak, üzerine çok kutuplu ve bölgesel olarak
birbirine bağlanan bir “networked alliance” katmanı ekleyen hibrit bir
güvenlik mimarisine evrilmektedir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
NATO’nun Ankara zirvesi, klasik
anlamda bir “zirve diplomasisi” etkinliğinin ötesinde, ittifakın yapısal
dönüşümünün görünür duruma geldiği bir eşik olarak okunabilir. Bu dönüşüm üç
düzeyde gerçekleşmektedir: güvenlik tehditlerinin niteliği, ittifakın kurumsal
mimarisi ve aktörlerin rejim–meşruluk bağlamındaki algılanışı.
Birinci düzeyde, güvenlik tehditleri
artık bölgesel ve simetrik çatışma mantığından çıkarak enerji güvenliği, deniz
yolları, siber alan ve düzensiz askeri teknolojiler gibi sınır aşan ağlara
yayılmıştır. Bu durum NATO’yu yalnızca Avrupa-Atlantik savunma örgütü olmaktan
çıkararak, Orta Doğu ve Asya-Pasifik ile bağlantılı bir “ağsal güvenlik
sistemi”ne doğru itmektedir.
İkinci düzeyde, ittifakın kurumsal
mimarisi klasik “hub-and-spokes” (merkez–kollu) yapıdan tümüyle
kopmamakla birlikte, bunun üzerine eklemlenen daha yatay ve çok merkezli bir
“networked alliance system” (ağ temelli ittifak sistemi) özelliği
kazanmaktadır. Ankara zirvesine Körfez ve Asya-Pasifik ortaklarının daveti, bu
dönüşümün simgesel bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Bu genişleme,
NATO’nun coğrafi değil, işlevsel olarak küreselleştiğini göstermektedir.
Üçüncü düzeyde ise, Türkiye’nin artan
stratejik rolü ile demokratik gerileme tartışmaları arasındaki gerilim, NATO
üyeleri açısından ikili bir değerlendirme üretmektedir. Bir yandan Türkiye’nin
jeostratejik kapasitesi, güney kanadı ve bölgesel kriz yönetimindeki rolü onu
vazgeçilmez bir aktör durumuna getirmekte ve diğer yandan iç siyasal rejime
ilişkin algılar, özellikle Avrupa merkezli aktörlerde daha temkinli, koşullu ve
kurumsal güvence arayan bir yaklaşımı güçlendirmektedir. Bu nedenle ortaya
çıkan genel eğilim dışlama değil, “koşullu yükümlenme” ve “güvenlik temelli yararcılık”tır.
Bu çerçevede Trump etmeni ve liderler
diplomasisi gibi değişkenler, ittifakın normatif tutarlılığından çok, güç
pazarlığı ve yük paylaşımı tartışmalarını görünür kılmaktadır. Bu da NATO’nun
giderek daha fazla “değer topluluğu” ile “güvenlik platformu” arasında hibrit
bir yapıya evrildiğini göstermektedir.
Sonuç olarak Ankara zirvesi, NATO’nun
dağılma ya da genişleme ikilemi içinde değil, “çok merkezli ama ABD çekirdekli
hibrit bir güvenlik ağına dönüşme sürecinde ara eşik” olarak
değerlendirilebilir. Türkiye açısından ise bu süreç, stratejik özerklik ile
ittifak içi konumlanma arasındaki denge arayışını daha görünür ve daha
pazarlıkçı bir düzleme taşımaktadır. Bu bağlamda genel tablo şudur: NATO
zayıflamaktan çok yeniden örgütlenmekte ve Türkiye ise bu yeniden örgütlenmenin
çevresel değil, düğüm noktalarından biri durumuna gelmektedir.
Kaynakça
Not: Aşağıdaki liste, metindeki
kavramsal çerçeveyi (NATO dönüşümü, ittifak kuramı, stratejik özerklik ve
demokratik gerileme tartışmaları) destekleyen temel akademik yazın ve kurumsal
kaynaklardan oluşturulmuştur.
Atlantic Council. (2025–2026). NATO
and the southern neighbourhood: Strategic outlook reports.
https://www.atlanticcouncil.org
Buzan, B., ve Waever, O. (2003).
Regions and powers: The structure of international security. Cambridge
University Press.
Keohane, R. O. (1984). After hegemony:
Cooperation and discord in the world political economy. Princeton University
Press.
Keohane, R. O., ve Nye, J. S. (1977).
Power and interdependence: World politics in transition. Little, Brown.
Lanoszka, A. (2022). Atomic assurance:
The alliance politics of nuclear proliferation. Cornell University Press.
Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010).
Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge
University Press.
Mearsheimer, J. J. (2001). The tragedy
of great power politics. W. W. Norton.
NATO. (2004). Istanbul Cooperation
Initiative (ICI) backgrounder. North Atlantic Treaty Organization.
https://www.nato.int
NATO. (2026). NATO defence ministers’
meeting: Progress ahead of the Ankara Summit. North Atlantic Treaty
Organization. https://www.nato.int
Reuters. (2026, June 24). Erdogan says
bilateral talks with Trump likely at NATO summit. https://www.reuters.com
Snyder, G. H. (1984). The security
dilemma in alliance politics. World Politics, 36(4), 461–495.
https://doi.org/10.2307/2010183
Walt, S. M. (1987). The origins of
alliances. Cornell University Press.
Waltz, K. N. (1979). Theory of
international politics. Addison-Wesley.
[1] İstanbul
İş Birliği Girişimi (Istanbul Cooperation Initiative–ICI), NATO tarafından
28–29 Haziran 2004 tarihli İstanbul Zirvesi’nde başlatılmıştır. Girişim,
özellikle Körfez ülkeleriyle güvenlik diyaloğu, savunma iş birliği, askeri
eğitim ve kapasite geliştirme alanlarında kurumsal ortaklıklar oluşturmayı
amaçlamaktadır. ICI, NATO üyeliğine dayalı bir genişleme modeli değil, ittifak
ile bölgesel aktörler arasında esnek ve kurumsallaşmış güvenlik iş birliği
geliştirmeyi öngören bir ortaklık mekanizmasıdır. Bu yönüyle girişim, NATO’nun
coğrafi genişleme yerine ağ temelli ortaklıklar yoluyla etki alanını genişletme
yaklaşımının erken örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
[2] “2035 bakış
açısı”, NATO’nun resmî bir belge adı değil, ittifakın savunma planlamasını
2030–2035 dönemine odaklayan, çok alanlı savaş, ileri teknoloji ve caydırıcılık
kapasitesinin uzun vadeli dönüşümünü ifade eden stratejik planlama ufkudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder