Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

24 Haziran 2026 Çarşamba

 

Ankara Zirvesi ve NATO’nun Dönüşümü: Türkiye’nin Yükselen Rolü, Ağlaşan Güvenlik ve Yeni İttifak Mimarisi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, NATO’nun Ankara Zirvesi bağlamında ittifakın değişen güvenlik mimarisini ve Türkiye’nin bu dönüşüm içindeki konumunu çözümlemektedir. Küresel güvenlik tehditlerinin ağsal ve sınır aşan bir nitelik kazanması, NATO’nun klasik “hub-and-spokes” yapısından daha yatay ve çok merkezli bir “networked alliance system”e doğru evrildiğine işaret etmektedir. Çalışma, bu dönüşümün yalnızca kurumsal bir yeniden yapılanma değil, aynı zamanda jeopolitik etki alanlarının genişlemesi anlamına geldiğini savunmaktadır. Türkiye’nin artan stratejik önemi ile demokratik gerileme tartışmaları arasındaki gerilim ise NATO üyeleri açısından “koşullu yükümlenme” ve “güvenlik temelli yararcılık” yaklaşımını güçlendirmektedir. Sonuç olarak Ankara Zirvesi, NATO’nun çözülme ya da genişleme ikilemi yerine, hibrit ve ağsal bir güvenlik düzenine geçiş sürecinde önemli bir eşik olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: NATO, Ankara Zirvesi, Türkiye dış siyasası, güvenlik mimarisi, “hub-and-spokes”, “networked alliance system”, stratejik özerklik, demokratik gerileme, uluslararası ilişkiler kuramı, jeopolitik dönüşüm

 

Abstract

This study analyzes the changing security architecture of NATO in the context of the Ankara Summit and the evolving position of Türkiye within this transformation. The increasing networked and transnational nature of global security threats indicates a shift from the classical “hub-and-spokes” structure toward a more horizontal and multi-centered “networked alliance system.” The study argues that this transformation represents not only an institutional restructuring but also an expansion of geopolitical reach. The tension between Türkiye’s growing strategic importance and concerns regarding democratic backsliding has reinforced a pattern of “conditional engagement” and security-oriented pragmatism among NATO members. Consequently, the Ankara Summit is interpreted as a critical juncture in NATO’s transition toward a hybrid and networked security order rather than a simple dilemma of enlargement or fragmentation.

Keywords: NATO, Ankara Summit, Turkish foreign policy, security architecture, hub-and-spokes, networked alliance system, strategic autonomy, democratic backsliding, international relations theory, geopolitical transformation


 

GİRİŞ

NATO’nun Ankara’daki liderler zirvesi 7–8 Temmuz 2026’da yapılacaktır. Hazırlık süreci çoktan başlamış durumdadır ve diplomatik trafik zirvenin gündemini şekillendirmektedir. Bu zirve, sıradan bir NATO toplantısından çok daha fazla önem taşımaktadır. İlk kez aynı anda dört büyük kırılma ekseni üst üste gelmektedir: ABD’nin ittifaka yaklaşımı, Avrupa’nın savunma yükü, Ukrayna savaşı ve Orta Doğu güvenlik krizi. Bu zirvenin gerçek başlığı “NATO’nun geleceğini kim finanse edecek, kim yönetecek?” olmalıdır. Son birkaç yıldır NATO tartışması “yük paylaşımı” (burden-sharing) idi. Fakat zirve Ankara’ya gelirken tartışma bir adım daha ileri taşınmaktadır: “yük kaydırması” (burden-shifting). Soru artık yalnızca Avrupalılar daha fazla para harcasın değil, Avrupa, ABD’nin kısmen çekildiği alanlarda daha fazla askeri sorumluluk alsın mı sorusudur. Son NATO savunma bakanları toplantısında savunma harcamalarının artırılması ve yeni kuvvet hedefleri ana gündem maddesi olmuştu. ABD’de ise Trump yönetiminin Avrupa’daki askeri yükümlülüklerini yeniden değerlendirmesi ve bazı kapasite azaltımları tartışması Ankara zirvesini olağanüstü önemli kılmaktadır.

Türkiye, 2026 yılında Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi ile üçüncü kez ittifakın devlet ve hükümet başkanları düzeyindeki en üst toplantısına ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye’de düzenlenen ilk NATO zirvesi 1–2 Mayıs 1960 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilmiş ve bu toplantı Soğuk Savaş’ın erken döneminde ittifak içi siyasal ve stratejik eş güdüm arayışlarının bir parçası olarak öne çıkmıştır. Türkiye’de düzenlenen ikinci NATO zirvesi ise 2004 yılında yine İstanbul’da yapılmış ve ittifakın genişleme, ortaklık siyasaları ve çevre bölgelerle kurumsal etkileşim stratejisi bakımından önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Özellikle bu zirvede başlatılan İstanbul İş Birliği Girişimi (Istanbul Cooperation Initiative–ICI), [1] NATO’nun Körfez ülkeleriyle güvenlik diyaloğu, savunma iş birliği ve kapasite geliştirmeyi amaçlayan ortaklık mekanizmalarından biri durumuna gelmiştir. ICI, üyelik temelli bir genişleme modeli değil, NATO ile bölgesel aktörler arasında kurumsallaşmış güvenlik ortaklıkları kurulmasını öngören bir çerçeve olarak tasarlanmıştır.

Yaklaşık yirmi iki yıl sonra düzenlenecek Ankara Zirvesi ise farklı bir uluslararası bağlamda, NATO’nun güvenlik anlayışını yeniden tanımladığı, ittifakın ağsal ortaklıklar, savunma kapasitesi ve stratejik dönüşüm ekseninde yeniden yapılandığı bir dönemde toplanmaktadır. Bu yönüyle Ankara Zirvesi, yalnızca Türkiye açısından değil, NATO’nun kurumsal evrimi açısından da simgesel ve stratejik önem taşımaktadır.

Türkiye ise bu zirveyi yalnızca ev sahipliği olarak değil, stratejik yeniden konumlanma fırsatı olarak görmektedir. Ankara’nın üç hedefi olduğu söylenebilir: NATO içinde “güney kanadı”nın önemini yükseltmek (Karadeniz–Doğu Akdeniz–Orta Doğu ekseni), Avrupa güvenlik mimarisinde vazgeçilmez aktör olduğunu göstermek ve ABD ile savunma ilişkilerini daha işlevsel zemine taşımak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Donald Trump arasında ikili görüşme beklentisi de bu nedenle ayrıca dikkat çekmektedir.

Bir önceki dönemde NATO’nun merkezinde Ukrayna vardı. Ankara’da Ukrayna yine ana başlık olacak ancak artık sorun “Ukrayna’yı nasıl destekleriz?” sorusundan çok “Avrupa savunma kapasitesini nasıl yeniden kurarız?” sorusuna kayıyor gibi görünmektedir. Bu önemli bir değişim 2022–2024 arasında caydırıcılık şeklinde başladı, 2025’de yeniden silahlanmaya dönüştü ve 2026’da kurumsal yükün devri şekline evrildi.

Bu yılın farklı yanı İran ve Orta Doğu etkisi olacaktır. Bu olgu sessiz ama belirleyici gündem maddesidir. ABD–İran gerilimi ve deniz yolları güvenliği NATO’nun güney kanadı tartışmasını yeniden öne çıkarmıştır. Bu nedenle Ankara zirvesinde yalnızca Rusya değil, enerji güvenliği, deniz güvenliği, füze savunması ve İHA tehdidi de masada olacaktır. Türkiye için asıl soru NATO içinde daha merkezi bir askeri rol almak mı, yoksa daha özerk bir bölgesel güç konumunu korumak mı olabilecektir. Bu iki hedef her zaman aynı yönde ilerlememektedir. Akademik dilde söylenirse, Ankara zirvesi yalnızca bir “ittifak eş güdüm toplantısı” değil, NATO’nun Amerikan liderliğinden daha dağıtılmış bir güvenlik düzenine geçip geçmeyeceğinin sınandığı bir eşik niteliği taşıyacaktır.

NATO ANKARA ZİRVESİ (2026): ULUSLARARASI İLİŞKİLER KURAMLARI AÇISINDAN

Bu zirveyi tek bir kuram açıklamakta zorlanmaktadır. Çünkü aynı anda güç siyaseti, kurumsal eş güdüm, ekonomik kapasite ve stratejik kimlik savaşımları vardır. Bu bağlamda dört kuramsal mercek kullanılabilir.

Realizm: Zirve aslında ABD’nin göreli geri çekilişinin yönetimidir

Realist okuma açısından NATO bir değerler topluluğu değildir. Tehditlere karşı kurulmuş bir güç koalisyonudur. Bu bakış açısından bakınca Ankara Zirvesi’nin temel sorusu “ABD, Avrupa güvenliğinin maliyetini artık ne ölçüde taşımaya devam edecek?” olacaktır. Son dönemde ABD yönetiminden gelen Avrupa’daki askeri yükün azaltılması ve müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi mesajları bunu güçlendirmektedir. Burada klasik realist mantık işlemektedir: Rusya dış tehdittir, Avrupa’da kapasite açığı vardır, ABD finansal yükü devretmek istemektedir ve NATO dengeleme mekanizması olmalıdır. Bu durumda Türkiye’nin değeri de artmaktadır. Çünkü Türkiye yalnızca bir üye değil, “Karadeniz–Orta Doğu–Doğu Akdeniz” ekseninde jeostratejik düğüm noktasıdır.

Liberal Kurumsalcılık: NATO’nun dağılmaması kurumların gücünü gösteriyor

Liberal kurumsalcılar farklı bir soru sormaktadır: “Devletler yalnızca güç peşindeyse NATO neden Soğuk Savaş sonrası hala vardır?” Bu sorunun yanıtı “kurumlar işlem maliyetini düşürür, eş güdümü kolaylaştırır ve öngörülebilirlik sağlar” olmalıdır. Ankara’da tartışılan savunma harcamaları, sanayi eş güdümü, ortak üretim ve ortak kapasite hedefleri bu kurumsal mantığın ürünüdür. NATO son savunma bakanları toplantısında da “nakit değil, savaşa hazır kapasite” vurgusu yapmıştır. Bu bağlamda NATO yalnızca bir askeri ittifak değil, bir tür güvenlik yönetişimi rejimi olmaktadır.

İttifak Kuramı: Ankara Zirvesi bir “terk edilme–bağlanma” pazarlığıdır

İttifak kuramında iki klasik korku vardır: büyük müttefik tarafından terk edilmek (abandonment) ve büyük müttefikin savaşına sürüklenmek (entrapment). Bugün Avrupa’nın korkusu ABD’nin uzaklaşmasıdır. ABD’nin korkusu ise Avrupa’nın yeterince yük almamasıdır. Türkiye’nin konumu ise daha karmaşıktır. Bir tarafta NATO içinde merkezi rol alma ve diğer tarafta bölgesel özerklik istemi. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nde yük paylaşımı tartışması aslında bir güvenlik pazarlığıdır. NATO içinde savunma yatırım hedeflerinin yükselmesi ve 2035 bakış açısı bu nedenle önem taşımaktadır. [2]

Neoklasik Realizm: Türkiye neden burada önemli aktör?

Neoklasik realizm şunu söylemektedir: Sistem baskıları tek başına sonucu açıklamaz ve devlet içi kapasite ve lider tercihleri de belirleyicidir. Bu bağlamda Ankara’nın tavrı dikkat çekicidir: NATO üyeliği, savunma sanayi kapasitesi, bölgesel diplomasi ve ABD ile ilişki yönetimi. NATO Genel Sekreteri’nin Türkiye gezisi sırasında savunma sanayi ve ortak üretim vurgusu yapması da bunu göstermektedir.

Kuramların Bileşimi

Ankara Zirvesi tek cümleyle tanımlanırsa, bu zirve, NATO’nun Rusya’ya karşı ne yapacağından çok Amerikan liderliği altında kurulan Atlantik güvenlik düzeninin daha paylaşılmış ve çok merkezli bir yapıya dönüşüp dönüşmeyeceğinin sınandığı bir eşik olacaktır. Dolayısıyla bu zirvenin sonunda çıkacak bildiri kadar şu gösterge de önemli olacaktır: NATO artık ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olduğu bir ittifak mı, yoksa Avrupa’nın daha fazla özerklik aldığı ama ABD’nin çekirdek caydırıcılığı koruduğu hibrit bir güvenlik mimarisi mi?

NATO ANKARA ZİRVESİ (2026) VE TÜRKİYE: DENGELEME Mİ, STRATEJİK ÖZERKLİK Mİ, EKSEN KAYMASI MI?

Bu tartışma uzun süredir Türkiye dış siyasası yazınının merkezinde yer almaktadır. Ancak Ankara’daki NATO zirvesi bu tartışmayı yeniden görünür kılmaktadır. Temel soru “Türkiye Batı ittifakı içinde daha merkezi bir rol mü arıyor, yoksa ittifak içinde kalarak daha bağımsız bir bölgesel güç modeli mi kuruyor?” sorusudur. Bu soruya üç değişik yaklaşım üzerinden yanıt verilebilir.

Dengeleme (Balancing): Türkiye klasik NATO siyasasına mı dönüyor?

Realist yazında dengeleme, yükselen veya tehdit oluşturan aktöre karşı kapasite biriktirme davranışıdır. Bu bakış açısından bakınca Türkiye’nin son dönemdeki çizgisi şöyle okunabilir: NATO içinde etkili görünürlük, Karadeniz güvenliği vurgusu, savunma sanayi bütünleşmesi ve Avrupa ile güvenlik diyaloğunu canlı tutma. Bu durumda Ankara Zirvesi’nin anlamı Türkiye’nin “ittifakın çevresel üyesi” değil, “merkezi güvenlik sağlayıcısı” rolünü yeniden istemesi olacaktır. Bu yorumda Türkiye’nin yönü değişmemekte ve sadece pazarlık gücü artmaktadır.

Stratejik Özerklik: Türkiye’nin son yıllardaki en güçlü açıklaması

Son on yılda Türkiye’yi açıklamak için en sık kullanılan kavramlardan biri bu olmuştur. Stratejik özerklik “ittifak içinde kal ama kararlarını olabildiğince bağımsız ver” demektir. Bu modelde NATO üyeliği sürer, ABD ile ilişkiler korunur ama savunma, diplomasi ve bölgesel müdahale kapasitesi ulusallaştırılır. Bu açıdan Türkiye’nin son yıllardaki davranış repertuvarı dikkat çekicidir: farklı bölgesel dosyalarda çok yönlü diplomasi, savunma sanayi kapasitesinin artırılması ve ittifak ilişkileri ile ulusal manevra alanının birlikte yürütülmesi. Bu durumda Ankara Zirvesi’nin anlamı Türkiye NATO’ya daha fazla bağlanmak için değil, NATO içindeki pazarlık kapasitesini artırmak için merkezleşiyor olmasıdır. Burada ilginç olan nokta stratejik özerklik artık yalnızca Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da konuştuğu bir kavram durumuna gelmiştir.

Eksen Kayması Savı: Açıklayıcı mı, abartılı mı?

Bir dönem Türkiye için sık kullanılan kavram “eksen kayması”ydı. Bu sav kabaca “Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor ve farklı jeopolitik eksenler kuruyor” şeklinde yorumlanırdı. Ancak bu açıklamanın çözümleyicilik gücü artık sınırlı kalmıştır. Çünkü eksen kayması savı için genellikle üç koşul gerekir: kurumsal kopuş, güvenlik mimarisinin değişmesi ve uzun dönemli yönelim dönüşümü. Bugün bunların tam olarak gerçekleştiğini söylemek zordur. Türkiye hala NATO üyesidir, Avrupa ile yoğun ekonomik bütünleşmeye sahiptir ve Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır. Dolayısıyla daha doğru tanım “eksen değişimi değil, eksenler arası manevra” olmalıdır.

Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından gerçek sınavı

Zirvenin başarısı bildiride değil, şu dört göstergede anlaşılacaktır: Güney kanadı (Karadeniz–Doğu Akdeniz–Orta Doğu çizgisi) NATO gündeminde daha görünür olacak mı? Savunma sanayi iş birliği derinleşecek mi? Türkiye–ABD ilişkileri daha kurumsal zemine dönecek mi? Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’ye yeni rol tanımlanacak mı?

Kuramsal Bileşim

Akademik olarak bugün Türkiye’yi açıklayan en güçlü formül “ittifaktan kopmadan özerklik ve özerklikten vazgeçmeden ittifak” olacaktır. Bu nedenle Ankara NATO Zirvesi, Türkiye’nin dış siyasasının yönünü değiştiren bir dönüm noktası olmaktan çok son yıllarda oluşan “çok yönlü ama Batı sisteminin dışında olmayan güç projeksiyonu” yaklaşımının kurumsallaşıp kurumsallaşmayacağını gösterebilir.

NATO ANKARA ZİRVESİ (2026): TÜRKİYE’NİN REJİM DEVİNGENLERİ VE DIŞ SİYASA DAVRANIŞI

Uluslararası ilişkiler yazınında uzun süre şu varsayım baskın olmuştur: İç rejim tipi ile dış siyasa yönelimi arasında güçlü bir ilişki vardır. Klasik liberal görüşe göre daha demokratik rejimler daha öngörülebilir ve kurumsal dış siyasa üretir ve daha merkezileşmiş rejimler ise daha esnek ama daha kişiselleşmiş karar alma eğilimi gösterebilir. Fakat son yirmi yılda bunun daha karmaşık olduğu görüldü. Özellikle orta büyüklükte güçler için asıl soru şu duruma geldi: Rejim tipi mi dış siyasayı belirler, yoksa dış siyasa baskıları mı iç siyasal yapıyı yeniden şekillendirir? Türkiye bu sorunun ilginç örneklerinden biridir.

Güç yoğunlaşması ile dış siyasa kapasitesi arasında nasıl bir ilişki var?

Bir görüşe göre merkezileşmiş yürütme yapıları dış siyasada üç üstünlük sağlar: hızlı karar alma, uzun dönemli strateji kurabilme ve kriz yönetiminde eş güdüm. Bu nedenle bazı çalışmalar dış siyasa eylemciliği ile yürütmenin merkezileşmesi arasında olumlu ilişkiler kurar. Türkiye açısından bunun sonucu şunlar olabilir: savunma sanayi yatırımlarında süreklilik, bölgesel krizlerde hızlı tavır alma ve görüşme kapasitesinde esneklik. Bu okuma devlet kapasitesi yaklaşımına yakındır. Ama aynı süreç başka maliyetler de üretir. Karşı sav ise karar alma daraldıkça kısa vadeli stratejik çeviklik artsa bile orta–uzun vadede kurumsal denge zayıflayabilir şeklindedir. Burada üç mekanizma önemlidir: Birincisi, bilgi daralmasıdır. Karar vericiler daha az bilgi/görüş seçeneğiyle karşılaşır. İkincisi, kurumsal yerine geçmedir. Dış siyasa kurumsal süreçten kişisel diplomasiye kayabilir. Üçüncüsü ise uygulamanın maliyetidir. Devlet kapasitesi ile siyasal merkezileşme her zaman aynı şey değildir. Bu ayrım son dönemde karşılaştırmalı siyaset yazınında daha görünür duruma gelmiştir.

NATO bağlamında ortaya çıkan paradoks

NATO gibi yüksek kurumsallaşmış bir ittifak öngörülebilirlik, kurumsal eş güdüm ve uzun vadeli yükümlenme ister. Stratejik özerklik arayan devletler ise esneklik, pazarlık alanı ve karar serbestisi isterler. Türkiye son yıllarda tam bu iki kutbun arasında konumlanmaktadır. Dolayısıyla Ankara Zirvesi yalnızca güvenlik toplantısı değildir ve aynı zamanda “Türkiye daha fazla kurumsal bütünleşme mi arıyor, yoksa kurumsal bütünleşme içinde daha fazla manevra alanı mı?” sorusunun sınanması olacaktır.

Demokratik gerileme yazını bu durumu nasıl okur?

Dış siyasada etkili olmak tek başına demokratik gerileme göstergesi değildir. Benzer şekilde stratejik özerklik de tek başına otoriterleşme göstergesi değildir. Yazında daha çok şu göstergeler önemsenmektedir: yürütmenin denetlenebilirliği, karar süreçlerinin kurumsallaşma düzeyi, muhalefetin yarışabilme kapasitesi ve yargısal ve parlamenter denge. Dolayısıyla dış siyasa başarısı ile rejim kalitesi aynı eksenin iki ucu değildir. Bir ülke aynı anda güçlü dış siyasa eylemciliği gösterebilir fakat içeride farklı düzeylerde demokratik nitelik sorunları yaşayabilir.

Kuramsal bileşim: Türkiye için nasıl bir model?

Buraya kadar yapılan açıklamalar tek kavram içinde toplanırsa, “görüşmeci stratejik özerklik” (negotiated strategic autonomy) kavramı kullanılabilir. Yani, Batı sisteminden çıkmadan, güvenlik alanında pazarlık kapasitesini artırarak ve iç siyasal merkezileşmenin sağladığı hareket alanını kullanmak. Fakat bunun sürdürülebilirliği bir noktadan sonra yalnızca jeopolitik başarıya değil, kurumsal dayanıklılığa, ekonomik kapasiteye ve demokratik meşruluk üçlüsüne bağlı duruma gelecektir.

TÜRKİYE’NİN NATO İÇİNDEKİ ROLÜNÜN ARTMASI TÜRKİYE’DEKİ OTORİTERLEŞME VE DEMOKRATİK GERİLEME OLGUSU ÇERÇEVESİNDE NATO ÜYELERİ TARAFINDAN NASIL KARŞILANIR? TEPKİLER NE OLUR?

NATO üyeleri Türkiye’nin jeostratejik öneminin artmasını isteyebilir ama aynı anda Türkiye’de algılanan demokratik gerilemenin ittifakın normatif bütünlüğünü zorlamasından da rahatsız olabilir. Bu nedenle uygulamada ortaya çıkan sonuç genellikle dışlama değil fakat koşullu yükümlenme olur. Bu durum üç düzeyde okunabilir.

Güvenlik mantığı: NATO’lar demokrasiler kulübü değildir ama demokratik meşruluğu önemser

NATO hukuksal olarak yalnızca liberal demokrasilerin örgütü değildir. Ancak kuruluş belgelerinde demokratik kurumlar, bireysel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü referansları vardır. Bu nedenle ittifak yalnızca askeri değil, aynı zamanda normatif bir topluluk olma savı da taşır. Fakat tarihsel olarak NATO üyeliği hiçbir zaman tam demokratik homojenlik üretmedi. Dolayısıyla Türkiye’de demokratik nitelik tartışmaları otomatik olarak üyelik tartışmasına dönüşmez. Bunun yerine “Türkiye güvenlik açısından ne kadar vazgeçilmez ve kurumsal olarak ne kadar öngörülebilir?” sorusu ön plana çıkar.

NATO içinde olası üç tepki modeli

Birincisi yararcı kabul senaryosudur ve en olası olanıdır. Özellikle güvenlik bürokrasileri ve askeri çevrelerde görülen yaklaşım şudur: “Türkiye’nin iç siyaseti tartışmalı olabilir ama Türkiye olmadan güney kanadı, Karadeniz ve bölgesel kriz yönetimi zorlaşır.” Bu yaklaşımın sonucu daha yoğun askeri iş birliği, savunma eş güdümü ve siyasal eleştirilerin denetim altında tutulmasıdır. Burada normatif rahatsızlık vardır ama güvenlik önceliği ağır basar. İkincisi, kurumsal koşullandırmadır ve Avrupa’ya daha yakın çizgidir. Özellikle bazı Avrupa başkentlerinde ve kurumlarında daha sık görülen yaklaşım “Türkiye’nin rolü artabilir ama kurumsal güven artırıcı mekanizmalar da güçlenmeli” şeklindedir. Bunun araçları parlamentolar arası diyalog, hukuk devleti vurgusu, savunma iş birliğini teknik ölçütlere bağlama ve karar süreçlerinde saydamlık beklentisidir. Burada amaç dışlamak değil artan kapasiteyi kurumsal çerçeveye bağlamaktır. Üçüncüsü, sessiz dengelemedir ve daha düşük olasılıklı ama önemli bir senaryodur. Bu yaklaşımda açık eleştiri azalır ama ağ seçenekleri kurulabilir. Örneğin, bazı önemli teknolojilerin paylaşımında temkinli olmak, karar alma süreçlerinde ek eş güdüm ve bölgesel görev dağılımının çeşitlendirilmesi gibi önlemler ön plana çıkabilir. Bu doğrudan yaptırım değildir. Ama şu mesajı içerir: “Türkiye önemlidir, fakat tek merkez durumuna gelmemelidir.”

Yazın bunu nasıl açıklar?

Burada iki kuram çarpışmaktadır. Birincisi, “demokratik barış ve liberal kurumsalcılık” kuramıdır. Bu yaklaşıma göre, ortak normlar, kurumsal güven ve hesap verebilirlik olguları ittifakın dayanıklılığını artırır. Dolayısıyla demokratik gerileme algısı arttığında güven maliyeti yükselir. İkincisi, güvenlik topluluğu kuramıdır. Bu yaklaşım ise daha esnektir. Bir güvenlik topluluğu içinde üyeler her konuda aynı olmak zorunda değildir. Önemli olan savaş dışı uyuşmazlık çözümü, kurumsal bağlılık ve karşılıklı stratejik bağımlılıktır. Bu açıdan Türkiye’nin rolü artarsa NATO’nun ilk refleksi dışlama değil, içeride tutmak olur.

Türkiye açısından asıl risk: “üyelik krizi” değil, “güven açığı”

Türkiye açısından kısa–orta vadede gerçek risk NATO’dan uzaklaşma değil, güven eksikliği üretmedir. Bu şu alanlarda görünür olabilir:

Çizelge 1:

 

Türkiye Açısından Riskler

Alan

Olası sonuç

Savunma sanayi

Daha seçici ortaklık

İstihbarat paylaşımı

Daha denetimli bütünleşme

Karar alma

Daha fazla siyasal pazarlık

Bölgesel liderlik

Daha yüksek meşruluk beklentisi

 

Kuramsal Bileşim

Türkiye’nin NATO içindeki rolü artarken içeride demokratik gerileme algısı da güçlenirse, NATO üyelerinin olası tepkisi büyük olasılıkla daha fazla askeri bütünleşme, daha fazla siyasal temkin ve daha fazla kurumsal güvence istemi olabilir. Yani paradoksal biçimde Türkiye daha önemli duruma geldikçe, ittifak içindeki davranış ölçünlerine ilişkin beklentiler de artabilir.

TRUMP’IN ROLÜ? ZİRVEYİ ERDOĞAN’A DESTEK ŞOVUNA DÖNÜŞTÜRÜR MÜ?

Trump’ın Ankara zirvesini Erdoğan’a açık bir siyasal destek gösterisine dönüştürmesi olanaklı ama düşük olasılıklıdır. Daha olası senaryo Erdoğan’ı kullanarak NATO’ya kendi mesajını vermesidir. Çünkü Trump’ın dış siyasa biçeminde kişisel lider ilişkileri önemlidir ama genellikle amaç ikili destek değil, daha geniş pazarlık zemini kurmaktır. Erdoğan ve Trump arasında zirvede ikili görüşme beklentisi kamuya da yansımış durumdadır. Bu üç senaryo üzerinden okunabilir.

Senaryo 1- “Liderler kimyası”: Erdoğan’a sıcak görüntü, ama sınırlı siyasal destek

Trump’ın siyasette sık kullandığı yöntem liderle doğrudan ilişki kurmak, kamuoyu önünde olumlu dil kullanmak ve karşılığında somut ödün veya iş birliği istemektir. Trump ile Erdoğan arasında geçmişten gelen görece doğrudan iletişim kanalı olduğu uzun süredir gözlenen bir durumdur. Son dönemde iki tarafın ilişkileri yeniden işlevsel zemine taşıma niyeti de dile getirilmektedir. Bu senaryoda görülebilecek olgular uzun ikili görüşme, sıcak fotoğraf, savunma sanayi dili ve “Türkiye güçlü müttefik” vurgusu olabilir. Ama bu otomatik olarak “ABD, Türkiye’nin iç siyasasını onaylıyor” anlamına gelmeyecektir.

Senaryo 2- Trump zirveyi Erdoğan’dan çok Avrupa’ya mesaj sahnesine çevirir

Trump’ın NATO’ya ilişkin temel gündemi başka görünmektedir: “Avrupa daha fazla ödeme yapsın, daha fazla sorumluluk alsın”. NATO Genel Sekreteri’nin Washington’da Trump’la gerilimi azaltma görüşmeleri yapması ve ABD’nin Avrupa’daki rolünü yeniden tartışması bunun göstergesidir. Bu durumda Ankara’daki sahne Erdoğan ev sahibi ve Trump mesajın sahibi şeklinde olabilir. Mesaj ise “Bakın, Türkiye hedeflerini artırıyor; Avrupa da artırmalı” olabilir. Bu durumda Erdoğan simgesel olarak güçlenmiş görünür, fakat gösterinin ana hedef kitlesi Avrupa olur.

Senaryo 3- Trump, Erdoğan’ı NATO içi yeni denge mimarisinin ortağı gibi sunar

Trump uzun süredir ittifakı “değer topluluğu”ndan çok “güvenlik yükü paylaşım sistemi” gibi görmektedir. Bu çizgi güçlenirse Türkiye’nin büyük ordu, savunma sanayi, coğrafi konum ve bölgesel kapasite gibi özellikleri öne çıkabilir. Bu durumda Trump’ın söylemi şöyle olabilir: “Türkiye işini yapıyor, diğerleri de yapsın.” Burada demokrasi konusu geri plana düşer. Ama bunun bir sınırı vardır: Amerikan sistemi Trump’tan büyüktür. ABD başkanı simgesel olarak güçlüdür ama Kongre, Pentagon, Dışişleri ve savunma bürokrasisi uzun dönemli ittifak ilişkilerinde etkili aktörlerdir. Dolayısıyla Trump’ın çok sıcak bir siyasal dil kullanması bile tek başına F-35, teknoloji paylaşımı ve stratejik yeniden hizalanma gibi alanlarda otomatik dönüşüm yaratmayabilir.

Trump Ankara’da Erdoğan’la çok sıcak görüntü verirse bunun en olası siyasal anlamı şu olur: “Türkiye’ye demokratik onay” değil, “Türkiye’yi NATO içinde işlevsel ortak olarak tutma tercihi.” Bu tür bir tablo Türkiye içinde iktidarın uluslararası meşruluk anlatısını güçlendirebilir fakat Avrupa’daki bazı çevrelerde tam tersine “güvenlik için normları ikinci plana mı atıyoruz?” tartışmasını da büyütebilir.

ZİRVEYE ÜYE ÜLKELERİN DIŞINDA KATILAN ÜLKELER VE NEDENLERİ

NATO’nun Orta Doğu’dan ve geniş Avrasya’dan ortakları zirveye davet etmesi NATO’nun “genişleme” değil ama “etki alanı genişletme” stratejisinin parçasıdır. Bunun birkaç temel nedeni vardır.

Tehdit artık bölgesel değil, ağsaldır

Soğuk Savaş mantığında güvenlik sınırların belli olması, düşmanın belli olması ve cephenin belli olması önemliydi. Bugün ise güvenlik enerji akışı, deniz yolları, füze teknolojileri, insansız sistemler ve siber ağlardan oluşmaktadır ve bunların hepsi birbirine bağlıdır. Bu yüzden NATO artık Avrupa güvenliği Orta Doğu, Körfez ve Hint-Pasifik gelişmeleriyle bağlantılıdır şeklinde düşünmektedir. Bu sonuç özellikle İran kaynaklı bölgesel gerilimler, Hürmüz Boğazı ve enerji güvenliği, Kızıldeniz ve deniz ticaret yolları ve küresel LNG piyasası dosyalarında görünür durumdadır.

Körfez ülkeleri artık “güvenlik tüketicisi” değil “güvenlik sağlayıcısı” olmuştur

Eskiden NATO’nun bakış açısı Körfez enerji tedarikçisidir şeklindeydi. Şimdi Körfez savunma yatırımı yapan, İHA/füze sistemleri alan ve bölgesel krizleri yöneten aktör durumundadır. Özellikle, Katar, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkeler büyük savunma alımları, teknoloji transferi gibi alanlarda ABD ve Avrupa ile çok katmanlı güvenlik ilişkileri yürütmektedir. Bu nedenle NATO bu ülkeleri dışarıda bırakmak yerine “ölçün dışı ortaklık” içinde tutmayı tercih etmektedir.

Türkiye etmeni: köprü ülke değil, “düğüm ülke”

Ankara Zirvesi’nin simgesel anlamı bu noktada büyümektedir. Türkiye artık sadece Avrupa ile Orta Doğu arasında köprü değil, daha çok “Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya” gibi dört güvenlik çizgisinin kesiştiği bir düğüm noktasıdır. Bu yüzden Körfez ülkelerinin daveti aynı zamanda NATO’nun güney stratejisi Türkiye’siz düşünülemez savını güçlendirmektedir.

Siyasal mesaj: ABD–Avrupa iç gerilimini dışarıya açmak

Zirveye Orta Doğu ve Asya-Pasifik ortaklarının davet edilmesinin bir başka anlamı daha vardır. NATO içindeki tartışma şudur: ABD yükü azaltmak istiyor. Avrupa yük almak zorunda kalıyor. Bu gerilimi yumuşatmanın bir yolu dış ortakları sisteme dahil ederek NATO’yu “daha büyük ama daha esnek” göstermektir. Bu aynı zamanda NATO daralmamakta aksine çevresini genişletmektedir algısını da üretecektir.

Zirveye Orta Doğu’dan ve Asya-Pasifik’ten katılımın temel nedeni NATO’nun güvenliği artık sadece Atlantik içinde aramaması ve güvenliği enerji, ticaret ve bölgesel kriz ağları üzerinden tanımladığı için “ortaklık coğrafyasını” genişletmekte olmasıdır.

NATO’nun “küreselleşme değil, dışa bağımlı güvenlik mimarisi” stratejisi

NATO bir “küresel ittifak” olmaya çalışmamaktadır. Kendi güvenliğini belirleyen dış bölgelerle kurumsal ilişkiler kurmaktadır. Uygulanan yeni modelde genişleme yoktur ama “bağlantısallık” vardır. Buna yazında “merkez–kollu güvenlik mimarisi” (hub-and-spokes security architecture) veya “ağ temelli ittifak sistemi” (networked alliance system) denilmektedir.

“Hub-and-spokes security architecture”

Merkezde bir büyük güç (hub), çevrede ikili/ayrık güvenlik ilişkileri (spokes) bulunan güvenlik sistemi anlamına gelmektedir. Sistemin mantığı ise “Hub” (merkez, yani ABD) ve “spokes” yani Japonya, Güney Kore ve NATO üyeleri gibi ikili müttefik olgularının varlığıdır.  

“Networked alliance system”

Buna akademik dilde daha sık “Ağsallaşmış ittifak sistemi” ya da “ağ yapılı ittifak düzeni” de denilmektedir. Daha açıklayıcı olmak gerekirse, “çok merkezli, yatay ilişkilerle birbirine bağlanan ittifak ağı” da denilebilir. Mantığı tek merkez olmaması ve çoklu düğümlerin var olmasıdır. İlişkiler hem NATO içinde hem NATO dışı ortaklarla yataylaşmaktadır.

“Hub-and-spokes” hiyerarşik sistem iken (ABD merkez, diğerleri çevre) “networked alliance” görece yatay, çok düğümlü sistem ve çok aktörlü ağdır.

NATO: “Hub-and-Spokes”tan “Networked Alliance”a mı evriliyor?

Klasik model: Hub-and-spokes (merkez–kollu yapı)

Soğuk Savaş sonrası Asya-Pasifik ve NATO ilişkilerini uzun süre açıklayan model şuydu: ABD “hub”dır. Yani merkezdir. Müttefikler ise ayrı ayrı “spoke”lar yani kollardır. İlişkiler büyük ölçüde ABD üzerinden tek merkezlidir. Özellikleri ikili ilişkilerin baskın olması, müttefiklerin birbirine doğrudan bağlı olmaması ve güvenlik güvencelerinin merkezden dağıtılmasıdır. Bu modelin mantığı “ABD varsa sistem var” idi.

Yeni eğilim: Networked alliance system (ağ ittifak sistemi)

Son 10–15 yılda ortaya çıkan eğilim ise NATO içinde daha fazla yatay eş güdüm, NATO ve Asya-Pasifik ortakları arasında doğrudan ilişkiler, Körfez ülkeleriyle güvenlik diyaloğu ve AB–NATO bütünleşmesinin artmasıdır. Artık sistem çok merkezli, çok katmanlı ve kriz bazlı birleşen ağlardan oluşmaktadır. Özellikleri ise ABD’nin hala merkez olması ama tek yönlü olmaması, Avrupa’nın daha fazla “alt merkez” gibi davranması ve Türkiye gibi ülkelerin “bağlantı düğümü” durumuna gelmesidir.

Ankara Zirvesi bu dönüşümün vitrini mi?

Ankara’daki tablo bu açıdan önemlidir çünkü aynı anda Avrupa ülkeleri, ABD ve Türkiye (ev sahibi ve bölgesel düğüm), Körfez ortakları ve Asya-Pasifik ortakları aynı çatı altında buluşmaktadır. Bu, klasik “NATO ve Atlantik ittifakı” görüntüsünü aşmaktadır. Bu nedenle Ankara zirvesi NATO artık sadece bir savunma ittifakı değil, farklı coğrafyaları bağlayan bir güvenlik ağıdır mesajını üretmektedir.

Önemli ayrım: Bu dönüşüm tam kopuş değildir

“Hub-and-spokes” modeli tümüyle bitmiş değildir. ABD hala sistemin çekirdeğidir. Önemli kararlar hala Washington ağırlıklıdır. Doğru tanım “networked alliance system, hub-and-spokes yapısının üzerine eklenen ikinci bir katmandır ve onun yerini tümüyle almış bir yapı değildir” olmalıdır.

Türkiye açısından sonuç

Bu dönüşüm Türkiye için özel bir fırsat alanı yaratmaktadır: sadece bir müttefik olmamak ve bağlantı düğümü (node state) rolüne kavuşmak. Bunun anlamı NATO içinde daha görünür rol almak, Orta Doğu ile NATO arasında ara yüz olmak ve “Avrupa–Körfez–Karadeniz” çizgisinde çoklu ilişkilere sahip olmaktır. Ama aynı zamanda ağ büyüdükçe güvenlik beklentilerinin de artması gerilimi ortaya çıkabilir. NATO, “hub-and-spokes” modelinin merkezi ABD yapısını koruyarak, üzerine çok kutuplu ve bölgesel olarak birbirine bağlanan bir “networked alliance” katmanı ekleyen hibrit bir güvenlik mimarisine evrilmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

NATO’nun Ankara zirvesi, klasik anlamda bir “zirve diplomasisi” etkinliğinin ötesinde, ittifakın yapısal dönüşümünün görünür duruma geldiği bir eşik olarak okunabilir. Bu dönüşüm üç düzeyde gerçekleşmektedir: güvenlik tehditlerinin niteliği, ittifakın kurumsal mimarisi ve aktörlerin rejim–meşruluk bağlamındaki algılanışı.

Birinci düzeyde, güvenlik tehditleri artık bölgesel ve simetrik çatışma mantığından çıkarak enerji güvenliği, deniz yolları, siber alan ve düzensiz askeri teknolojiler gibi sınır aşan ağlara yayılmıştır. Bu durum NATO’yu yalnızca Avrupa-Atlantik savunma örgütü olmaktan çıkararak, Orta Doğu ve Asya-Pasifik ile bağlantılı bir “ağsal güvenlik sistemi”ne doğru itmektedir.

İkinci düzeyde, ittifakın kurumsal mimarisi klasik “hub-and-spokes” (merkez–kollu) yapıdan tümüyle kopmamakla birlikte, bunun üzerine eklemlenen daha yatay ve çok merkezli bir “networked alliance system” (ağ temelli ittifak sistemi) özelliği kazanmaktadır. Ankara zirvesine Körfez ve Asya-Pasifik ortaklarının daveti, bu dönüşümün simgesel bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Bu genişleme, NATO’nun coğrafi değil, işlevsel olarak küreselleştiğini göstermektedir.

Üçüncü düzeyde ise, Türkiye’nin artan stratejik rolü ile demokratik gerileme tartışmaları arasındaki gerilim, NATO üyeleri açısından ikili bir değerlendirme üretmektedir. Bir yandan Türkiye’nin jeostratejik kapasitesi, güney kanadı ve bölgesel kriz yönetimindeki rolü onu vazgeçilmez bir aktör durumuna getirmekte ve diğer yandan iç siyasal rejime ilişkin algılar, özellikle Avrupa merkezli aktörlerde daha temkinli, koşullu ve kurumsal güvence arayan bir yaklaşımı güçlendirmektedir. Bu nedenle ortaya çıkan genel eğilim dışlama değil, “koşullu yükümlenme” ve “güvenlik temelli yararcılık”tır.

Bu çerçevede Trump etmeni ve liderler diplomasisi gibi değişkenler, ittifakın normatif tutarlılığından çok, güç pazarlığı ve yük paylaşımı tartışmalarını görünür kılmaktadır. Bu da NATO’nun giderek daha fazla “değer topluluğu” ile “güvenlik platformu” arasında hibrit bir yapıya evrildiğini göstermektedir.

Sonuç olarak Ankara zirvesi, NATO’nun dağılma ya da genişleme ikilemi içinde değil, “çok merkezli ama ABD çekirdekli hibrit bir güvenlik ağına dönüşme sürecinde ara eşik” olarak değerlendirilebilir. Türkiye açısından ise bu süreç, stratejik özerklik ile ittifak içi konumlanma arasındaki denge arayışını daha görünür ve daha pazarlıkçı bir düzleme taşımaktadır. Bu bağlamda genel tablo şudur: NATO zayıflamaktan çok yeniden örgütlenmekte ve Türkiye ise bu yeniden örgütlenmenin çevresel değil, düğüm noktalarından biri durumuna gelmektedir.


 

Kaynakça

 

Not: Aşağıdaki liste, metindeki kavramsal çerçeveyi (NATO dönüşümü, ittifak kuramı, stratejik özerklik ve demokratik gerileme tartışmaları) destekleyen temel akademik yazın ve kurumsal kaynaklardan oluşturulmuştur.

 

Atlantic Council. (2025–2026). NATO and the southern neighbourhood: Strategic outlook reports. https://www.atlanticcouncil.org

Buzan, B., ve Waever, O. (2003). Regions and powers: The structure of international security. Cambridge University Press.

Keohane, R. O. (1984). After hegemony: Cooperation and discord in the world political economy. Princeton University Press.

Keohane, R. O., ve Nye, J. S. (1977). Power and interdependence: World politics in transition. Little, Brown.

Lanoszka, A. (2022). Atomic assurance: The alliance politics of nuclear proliferation. Cornell University Press.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Mearsheimer, J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton.

NATO. (2004). Istanbul Cooperation Initiative (ICI) backgrounder. North Atlantic Treaty Organization. https://www.nato.int

NATO. (2026). NATO defence ministers’ meeting: Progress ahead of the Ankara Summit. North Atlantic Treaty Organization. https://www.nato.int

Reuters. (2026, June 24). Erdogan says bilateral talks with Trump likely at NATO summit. https://www.reuters.com

Snyder, G. H. (1984). The security dilemma in alliance politics. World Politics, 36(4), 461–495. https://doi.org/10.2307/2010183

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. Addison-Wesley.



[1] İstanbul İş Birliği Girişimi (Istanbul Cooperation Initiative–ICI), NATO tarafından 28–29 Haziran 2004 tarihli İstanbul Zirvesi’nde başlatılmıştır. Girişim, özellikle Körfez ülkeleriyle güvenlik diyaloğu, savunma iş birliği, askeri eğitim ve kapasite geliştirme alanlarında kurumsal ortaklıklar oluşturmayı amaçlamaktadır. ICI, NATO üyeliğine dayalı bir genişleme modeli değil, ittifak ile bölgesel aktörler arasında esnek ve kurumsallaşmış güvenlik iş birliği geliştirmeyi öngören bir ortaklık mekanizmasıdır. Bu yönüyle girişim, NATO’nun coğrafi genişleme yerine ağ temelli ortaklıklar yoluyla etki alanını genişletme yaklaşımının erken örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

[2] “2035 bakış açısı”, NATO’nun resmî bir belge adı değil, ittifakın savunma planlamasını 2030–2035 dönemine odaklayan, çok alanlı savaş, ileri teknoloji ve caydırıcılık kapasitesinin uzun vadeli dönüşümünü ifade eden stratejik planlama ufkudur.

Hiç yorum yok: