Seçimden Sonra Seçmen İradesinin
Yeniden Yapılandırılması: Türkiye’de Yerel Demokratik Temsil, Demokratik
Gerileme ve Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik
Reconfiguring the Electoral Will
After Elections: Local Democratic Representation, Democratic Backsliding and
Post-Electoral Representative Authoritarianism in Türkiye
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
Türkiye'de 31 Mart 2024 yerel seçimleriyle oluşan demokratik temsil düzeninin
seçim sonrasında yargısal, yönetsel ve siyasal süreçler aracılığıyla geçirdiği
dönüşümü incelemektedir. Araştırma, daha önce seçilmiş belediye başkanlarına
yönelik soruşturma, tutuklama, görevden uzaklaştırma ve kayyım uygulamalarına
odaklanan ilk çalışmanın yeni görgül gelişmeler ışığında yeniden ele alınmış ve
kuramsal olarak genişletilmiş biçimidir. Çalışmanın temel sorusu seçim
sonucunun hukuksal olarak kesinleşmesinden sonra seçmen tarafından oluşturulan
temsil düzeninin görev dönemi boyunca ne ölçüde işlevsel kalabildiğidir.
Araştırma, 31 Mart 2024–24 Eylül 2026 dönemini kapsayan nitel, açıklayıcı ve
karşılaştırmalı çoklu örnek olay tasarımına dayanmakta ve süreç izleme,
yapılandırılmış olay karşılaştırması ve kaynak üçgenlemesini kullanmaktadır.
Çözümlemede olgu, sav ve akıl yürütme (istidlal) sistemli olarak birbirinden
ayrılmış ve siyasal niyetin doğrudan kanıtlanamadığı durumlarda kronolojik
yakınlık nedensellik kanıtı olarak kabul edilmemiştir.
Bulgular,
seçim sonrası temsil dönüşümünün tek bir mekanizmaya indirgenemeyeceğini
göstermektedir. Soruşturma ve tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım veya
başkanvekilliği, başkanvekilliği seçimlerine ilişkin yargısal süreçler,
belediye meclisi üyelerinin hukuksal statülerindeki değişiklikler, parti
değiştirmeler ve yönetsel yeniden dağıtımlar farklı olaylarda birbirinden
farklı müdahale zincirleri oluşturabilmektedir. Çalışma bu süreçleri açıklamak
üzere Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modelini (YDTDM) geliştirmekte ve seçim
sonucundaki nominal sandalye dağılımı ile belirli bir karar anında temsil
yetkisini kullanabilen üyelerin dağılımını ayırmak üzere Etkili Temsil
Aritmetiği kavramını önermektedir. Demokratik temsilin yalnızca seçilmiş
makamın devamlılığıyla ölçülemeyeceği sonucundan hareketle Seçmen İradesinin
İşlevsel Sürekliliği kurumsal, siyasal, iletişimsel ve temsili iradenin serbest
kullanımı olmak üzere dört boyutta kavramsallaştırılmaktadır.
Çalışma,
demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare,
otokratik hukukçuluk, liberal olmayan yeniden merkezileşme ve seçim sonrası ele
geçirme (post-election capture) yazınlarıyla ilişki kurmaktadır. Bu
yaklaşımları ikame etmek yerine seçimle kazanılmış temsil yetkisinin seçimler
arasındaki dönemdeki kaderini ayrı bir çözümleme alanı olarak ele almaktadır.
Bu amaçla Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik, SSTO, (Post-Electoral
Representative Authoritarianism–PERA), Türkiye için kesinleşmiş bir rejim
sınıflandırması olarak değil, karşılaştırmalı araştırmalarla sınanması gereken
orta düzey bir otokratikleşme örüntüsü olarak önerilmektedir. Çalışmanın temel
kuramsal sonucu seçim bütünlüğünün seçim sonucunun ilanıyla sona ermediği ve
seçimle oluşturulan temsil ilişkisinin demokratik hukuk devletinin güvenceleri
altında seçim dönemi boyunca işlevsel kalmasının da demokratik temsilin asli
bir unsuru olduğudur.
Anahtar
Kelimeler:
demokratik gerileme, otokratikleşme, yerel demokratik temsil, seçmen iradesinin
işlevsel sürekliliği, etkili temsil aritmetiği, Yerel Demokratik Temsilin
Dönüşüm Modeli (YDTDM), seçim sonrası ele geçirme, Seçim Sonrası Temsili
Otoriterlik (SSTO), Türkiye.
Abstract
This study examines the post-electoral transformation
of the system of democratic representation established by Türkiye's 31 March
2024 local elections through judicial, administrative, and political processes.
It revisits and theoretically expands an earlier study that primarily focused
on investigations, arrests, removals from office, and trustee appointments
involving elected mayors. The central question is the extent to which the
representative order created by voters remains functionally effective throughout
the electoral term after election results have become legally final. The
research employs a qualitative, explanatory, and comparative multiple-case
design covering the period from 31 March 2024 to 24 September 2026 and combines
process tracing, structured case comparison, and source triangulation. A
systematic distinction is maintained among verified facts, attributed claims,
and inferential reasoning; temporal proximity is not treated as evidence of
causality where political intent cannot be independently established.
The findings indicate that post-electoral
transformation of representation cannot be reduced to a single mechanism.
Investigations and arrests, removal from office, trustee or acting-mayor
arrangements, judicial proceedings concerning acting-mayor elections, changes
in the legal status of municipal council members, party switching, and
subsequent administrative redistribution can combine into different
intervention chains across cases. To account for these processes, the study
develops the Local Democratic Representation Transformation Model (LDRTM) and
proposes the concept of Effective Representation Arithmetic to distinguish the
nominal distribution of seats resulting from an election from the distribution
of representatives actually capable of exercising their voting authority at a
particular decision-making moment. Building on the finding that democratic
representation cannot be assessed solely through the continuity of elected
office, the study conceptualizes the Functional Continuity of Electoral Will along
four dimensions: institutional, political, communicative, and the free exercise
of representative will.
The study engages with the literatures on democratic
backsliding, autocratization, competitive authoritarianism, lawfare, autocratic
legalism, illiberal recentralization, and post-election capture. Rather than
replacing these approaches, it identifies the fate of electorally acquired
representative authority during the period between elections as a distinct
field of analysis. On this basis, Post-Electoral Representative
Authoritarianism (PERA) is proposed not as a definitive regime classification
for Türkiye, but as a middle-range pattern of autocratization to be tested
through comparative research. The central theoretical conclusion is that
electoral integrity does not end with the declaration of election results: the
functional continuity, under democratic rule-of-law safeguards, of the
representative relationship established by elections throughout the electoral
term constitutes an integral dimension of democratic representation.
Keywords: democratic
backsliding; autocratization; local democratic representation; functional
continuity of electoral will; effective representation arithmetic; Local
Democratic Representation Transformation Model (LDRTM); post-election capture;
Post-Electoral Representative Authoritarianism (PERA); Türkiye.
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Demokratik
seçimler siyasal temsilin kurulmasının temel aracıdır. Bununla birlikte
demokratik temsil seçim günü kullanılan oyların sayılması ve sonuçların ilan
edilmesiyle tamamlanan tek anlık bir işlem değildir. Seçmenlerin belirli bir
dönem için oluşturduğu siyasal yetkilendirme ilişkisinin bir sonraki seçime
kadar kurumsal olarak varlığını ve işlevselliğini sürdürebilmesi gerekir. Bu
nedenle seçim bütünlüğü yalnızca seçimin serbestliği ve adilliği sorunu değil,
aynı zamanda seçim sonucunda kurulan temsil ilişkisinin sürekliliği sorunudur.
Bu çalışma
Türkiye'de 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra meydana gelen gelişmeleri bu
ikinci boyut üzerinden incelemektedir. Çalışmanın hareket noktası seçilmiş
belediye başkanlarına yönelik tek tek ceza soruşturmalarının hukuksal
yerindeliğini değerlendirmek değildir. Araştırmanın sorunsalı daha geniştir:
Seçimle oluşmuş yerel siyasal temsil seçim sonrasında yargısal, yönetsel ve
siyasal süreçlerin birbirleriyle etkileşimi sonucunda ne ölçüde ve hangi
mekanizmalar aracılığıyla yeniden yapılandırılabilmektedir?
Bu sorunun
Türkiye bakımından özel bir önemi bulunmaktadır. 31 Mart 2024 yerel
seçimlerinden sonra muhalefet partilerinin yönettiği çeşitli belediyelerde
belediye başkanlarının gözaltına alınması veya tutuklanması, görevden
uzaklaştırılması, bazı belediyelere kayyım atanması, belediye meclislerinde
başkanvekili seçimlerinin yapılması, bu seçimlerin yargısal kararlara konu
olması, belediye meclisi üyelerinin parti değiştirmesi ve bazı belediyelerde
yönetimin seçimde kazanan partiden başka bir partiye geçmesi gibi birbirinden
farklı gelişmeler yaşanmıştır. Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler
Kongresi de (AKYBYK) Mayıs 2026 itibarıyla 2024 seçimlerinden sonra 80'den
fazla belediyede kayyım atamaları, görevden almalar, tutuklamalar ve siyasal ait
olma değişiklikleri yoluyla seçim sonuçlarını tersine çeviren veya zorlayan
gelişmeler yaşandığını açıklamıştır.
Bu
gelişmelerin her biri kendi hukuksal bağlamına sahiptir. Ceza soruşturması,
tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım atama, belediye meclisinin
başkanvekili seçmesi, bir meclis üyesinin partisinden ayrılması veya başka bir
partiye katılması hukuksal olarak aynı işlem değildir. Dolayısıyla bunların tek
bir hukuksal kategori altında toplanması yöntemsel olarak doğru olmayacaktır.
Bu çalışma da söz konusu işlemlerin aynı hukuksal niteliğe veya aynı siyasal
nedene sahip olduğunu varsaymamaktadır.
Buna
karşılık farklı hukuksal ve siyasal mekanizmaların temsil sistemi üzerinde
doğurduğu sonuçların birlikte incelenmesi farklı bir araştırma sorusu ortaya
çıkarmaktadır. Bir belediye başkanının tutuklanması görevden uzaklaştırmaya,
görevden uzaklaştırma başkanvekili seçimine, belediye meclisindeki tutuklama,
istifa veya parti değişiklikleri oy kullanabilir üye aritmetiğinin değişmesine
ve değişen aritmetik ise belediye yönetiminin başka bir siyasal partiye
geçmesine yol açabiliyorsa çözümleme biriminin yalnızca her bir ceza
soruşturması veya yönetsel işlem olması yeterli değildir. İncelenmesi gereken
daha geniş birim seçimle oluşturulan temsil düzeninin zaman içerisindeki
dönüşüm sürecidir.
Bu bakımdan
İstanbul özel bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. 31 Mart 2024 seçimlerinden
sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ile çok sayıda ilçe belediyesinde
CHP yönetimi oluşmuş ve sonraki dönemde çeşitli CHP'li belediyeler soruşturma
ve operasyonların konusu olmuştur. Temmuz 2026 itibarıyla DW 31 Mart
seçimlerinden sonra en az 39 CHP'li belediyeye yönelik operasyon
gerçekleştirildiğini ve bunların 31'inde belediye başkanlarının gözaltına
alındığını bildiriyordu. Aynı kaynak 31 Temmuz 2026 itibarıyla yalnızca
İstanbul'da operasyon gerçekleştirilen CHP'li belediye sayısının 16'ya
ulaştığını aktarmıştır. Bu sayılar suç isnatlarının doğruluğunu veya işlemlerin
siyasal amaçla gerçekleştirildiğini kendi başına kanıtlamaz. Bununla birlikte
olayların sıklığı, zamanlaması, siyasal dağılımı ve yerel temsil üzerindeki
sonuçları sistemli çözümlemeyi gerekli kılan bir görgül örüntü oluşturmaktadır.
Türkiye'deki
gelişmeler uluslararası kurumların da yerel demokrasi çerçevesinde
değerlendirdiği bir konu durumuna gelmiştir. AKYBYK Mart 2025'te muhalefet
belediye başkanlarının görevden alınması, tutuklanması ve kovuşturulmasındaki
hızlanmayı yerel demokrasinin çalışma koşullarındaki bozulma bağlamında
değerlendirmiş ve kayyım uygulamasına ilişkin önceki eleştirilerini
yinelemiştir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) ise Nisan 2025'te Ekrem
İmamoğlu'nun tutuklanması ve görevden uzaklaştırılması bağlamında siyasal
çoğulculuk, muhalefetin etkinlik gösterebilmesi ve seçmenlerin temsilcilerini
seçme hakkı konusunda kaygılarını kayda geçirmiştir. Bunlar uluslararası
kurumların değerlendirmeleridir ve bu çalışmada bağımsız olarak sınanacak
kuramsal sonucun yerine geçmemektedir.
Sorunun
Değişen Niteliği
Türkiye
örneğinin dikkat çekici yönü zaman içinde müdahale biçimlerinin
çeşitlenmesidir. İlk bakışta temel örüntü seçilmiş belediye başkanının ceza
soruşturmasına konu olması, tutuklanması veya görevden uzaklaştırılması ve kimi
durumlarda yerine merkezi yönetim tarafından kayyım atanması biçiminde
görünmektedir. Kayyım uygulaması Türkiye açısından yeni değildir. Avrupa
Konseyi (AK) organları bu uygulamayı 2016'dan itibaren yerel demokrasi
bakımından incelemektedir. Ancak 31 Mart 2024 sonrasındaki olayların tümü bu
klasik modele indirgenememektedir. Bazı belediyelerde merkezi yönetim
tarafından kayyım atanması yerine belediye meclisinin kendi içerisinden
başkanvekili seçmesi söz konusu olmuş ve buna karşılık başkanvekili seçimine
katılabilecek üyelerin hukuksal statüsü, parti bağlılıkları ve meclis
aritmetiği sonuç üzerinde belirleyici duruma gelmiştir. Böylece çözümleme
belediye başkanının makamından çıkarak belediye meclisinin bileşimine, üyelerin
oy kullanabilme kapasitesine ve siyasal davranışlarına kadar genişlemektedir.
Bu gelişme
önemli bir kavramsal farklılık yaratmaktadır. Bir belediyenin yönetiminin
değişebilmesi için mutlaka seçilmiş belediye başkanının yerine merkezi yönetim
tarafından doğrudan başka bir yönetici atanması gerekmemektedir. Belediye
başkanının görevden ayrılmasına yol açan süreç ile onu izleyen meclis
aritmetiğindeki değişiklikler birbirleriyle birleştiğinde biçimsel olarak
belediye meclisi içerisinde gerçekleştirilen bir seçim de 31 Mart 2024'te
ortaya çıkan siyasal temsil sonucundan farklı bir yönetim üretebilmektedir. Üsküdar,
Bayrampaşa, Beykoz, Gaziosmanpaşa, Şile ve son olarak Adalar gibi olayların
karşılaştırılması bu nedenle önemlidir. Bu olaylarda aynı mekanizma yinelenmemekte
aksine tutuklama, görevden uzaklaştırma, başkanvekili seçimi, yargısal karar,
parti değiştirme ve meclis aritmetiğindeki değişikliklerin farklı bileşimleri
görülmektedir. Bu çeşitlilik araştırma açısından bir zayıflık değil, üzerinde
durulması gereken temel bulgulardan biridir: aynı siyasal sonuç farklı kurumsal
yollar üzerinden ortaya çıkabilmektedir.
Seçim
Sonucundan Temsilin Sürekliliğine
Burada
demokratik gerileme ve otokratikleşme yazını bakımından daha temel bir sorun
ortaya çıkmaktadır. Demokratik gerileme yalnızca seçimlerin yapılmaması,
oyların yanlış sayılması veya muhalefetin seçimlere katılmasının açıkça
engellenmesi biçiminde gerçekleşmeyebilir. Seçimler yapılmaya ve siyasal
yarışma biçimsel olarak sürmeye devam ederken seçim sonucunda oluşan temsil
ilişkisinin seçimler arasındaki dönemde işlevsizleştirilmesi veya yeniden
yapılandırılması da demokratik temsilin niteliğini etkileyebilir. Bu çalışma bu
noktadan hareketle “Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği” kavramını
önermektedir. Kavram, seçmenin iradesinin yalnızca seçim günü ortaya
çıkmadığını ve seçimle verilen temsil yetkisinin öngörülen görev süresi boyunca
demokratik ve hukuksal sınırlar içinde kullanılabilmesinin de seçmen iradesinin
bir parçası olduğunu ifade etmektedir. Bu süreklilik en az dört düzlemde
incelenebilir: kurumsal temsil seçilmiş kişinin ve seçimle oluşan kurumun
görevini sürdürebilmesini, siyasal temsil seçilmiş aktörün siyasal etkinlik ve
yarışma kapasitesini, iletişimsel temsil temsilcinin seçmenleriyle iletişim
kurabilmesini, siyasal olarak görünür ve duyulur kalabilmesini ve temsili
iradenin serbest kullanımı ise seçilmiş meclis üyelerinin oy ve siyasal
tercihlerini hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmesini ifade
eder. Bu yaklaşım, demokratik temsilin çözümleme zamanını seçim günü ile
sınırlamamakta ve seçimden bir sonraki seçime kadar uzatmaktadır.
Makalenin
Temel Sorunsalı ve Kuramsal Yönelimi
Çalışmanın
temel sorunsalı böylece daha açık biçimde ifade edilebilir: Serbest seçimlerle
oluşturulan yerel siyasal temsil seçim döneminin devamında yargısal, yönetsel
ve siyasal mekanizmaların ardışık veya birleşik etkileri sonucunda sistemli
biçimde yeniden yapılandırılıyorsa demokratik rejimin niteliği yalnızca
seçimlerin yapılmaya devam etmesine bakılarak değerlendirilebilir mi?
Bu soru
makaleyi Türkiye'deki belediye operasyonlarının betimlenmesinin ötesine
taşımaktadır. Çalışma, demokratik gerileme, otokratikleşme, lawfare,
yerel demokrasi ve yerel özerklik yazınlarının kesiştiği bir alanı incelemekte
ve özellikle seçim sonrasında temsilin dönüşümü üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu
amaçla makalede ikinci bir kuramsal öneri geliştirilmektedir: “Seçim Sonrası
Temsili Otoriterlik”, SSTO, (Post-Electoral Representative
Authoritarianism–PERA). PERA, bu aşamada Türkiye'nin rejimini kategorik
olarak yeniden adlandıran kesinleşmiş bir rejim sınıflandırması değildir. Daha
ihtiyatlı ve sınanabilir biçimde seçimler ve siyasal yarışma varlığını
sürdürürken seçimle oluşan temsil düzeninin seçim sonrasında yargısal, yönetsel
ve siyasal araçların birleşik etkileriyle sistemli biçimde yeniden
yapılandırılmasını incelemek üzere önerilen bir çözümleme çerçevesidir.
Türkiye olaylarının
süreçlerini karşılaştırabilmek için ayrıca “Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm
Modeli” (YDTDM) geliştirilecektir. Model tek tek işlemlerden çok müdahale
zincirlerini izleyecek ve başlangıçtaki seçim sonucu ile dönem içerisinde
ortaya çıkan temsil yapısı arasındaki değişimin hangi aşamalarda, hangi
kurumsal araçlarla ve hangi siyasal sonuçlarla gerçekleştiğini göstermeye
çalışacaktır. Bu nedenle makalenin temel amacı belirli soruşturmalardaki ceza
sorumluluğu hakkında hüküm vermek veya aktörlerin kanıtlanmamış siyasal
niyetlerini varsaymak değildir. Amaç, gözlenebilir işlemleri, bunların
zamanlamasını, birbirleriyle bağlantılarını ve temsil sistemi üzerindeki sonuçlarını
ortaya çıkarmak ve elde edilen örüntünün demokratik gerileme ve otokratikleşme
yazını açısından ne ifade ettiğini araştırmaktır. Bu ayrım çalışmanın yöntemsel
omurgasını oluşturacaktır: olgu, sav ve istidlal (akıl yürütme) birbirinden
ayrılacaktır. Hukuksal veya kurumsal olarak doğrulanabilen gelişmeler “olgu”
olarak, siyasal aktörler tarafından ileri sürülen fakat bağımsız biçimde
doğrulanamayan açıklamalar “sav” olarak ve doğrulanmış olgular arasındaki
düzenliliklerden çıkarılan sonuçlar ise “istidlal” (akıl yürütme) olarak ele
alınacaktır. Böylece Türkiye örnek olayı üzerinden daha genel bir kuramsal
önerme sınanabilir duruma gelmektedir: Demokratik seçim bütünlüğü seçim
sonucunun ilanıyla sona ermez. Seçimle kurulan temsil ilişkisinin, seçim
döneminin bütünü boyunca işlevsel sürekliliğinin korunması da demokratik
temsilin asıl unsurlarından biridir. Bu önerme makalenin bundan sonraki bütün
bölümlerinin hareket noktasını oluşturacaktır. Araştırmanın asıl konusu kimin
belediyeyi kazandığı değil, seçmenin kazandırdığı temsil yetkisinin seçimden
sonra ne olduğudur.
Amaç ve
Hedefler
Bu makalenin
temel amacı Türkiye’de 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra seçilmiş yerel
yönetimler üzerinde ortaya çıkan yargısal, yönetsel ve siyasal müdahaleleri
tekil olaylar olarak değil, seçimle kurulmuş demokratik temsilin seçim
sonrasında geçirdiği dönüşümün birbirleriyle bağlantılı unsurları olarak
incelemek ve bu dönüşümün demokratik gerileme, otokratikleşme ve yerel
demokrasi yazını bakımından taşıdığı anlamı ortaya koymaktır. Bu çalışma aynı
zamanda daha önce gerçekleştirilen araştırmanın [1]
yeniden ele alınması ve genişletilmesi (revisited) niteliğindedir. İlk
makalede ağırlıklı olarak seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar,
gözaltılar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar ve kayyım uygulamaları
üzerinde durulmuş ve söz konusu gelişmeler demokratik gerileme, lawfare,
yerel özerklik ve seçilmiş yerel yönetimlerin merkezi iktidar karşısındaki
kurumsal konumu açısından değerlendirilmişti. O aşamada görgül malzeme
çözümlemenin ağırlık merkezinin büyük ölçüde seçilmiş belediye başkanına
yönelik müdahale üzerinde kurulmasını gerektiriyordu.
Ancak ilk
çalışmanın tamamlanmasından sonra meydana gelen gelişmeler araştırma sorusunun
bundan daha geniş olduğunu göstermiştir. Belediye başkanının görevden
uzaklaştırılmasını izleyen başkanvekili seçimleri, belediye meclisi üyelerinin
gözaltına alınması veya tutuklanması, üyelerin hukuksal statülerinde seçimlerin
hemen öncesinde meydana gelen değişiklikler, parti değiştirmeler, belediye
meclisi aritmetiğinin dönüşmesi, başkanvekili seçimlerinin yargısal kararlara
konu olması, seçimlerin yenilenmesi, bazı meclis üyelerinin daha sonra belediye
yürütmesinde görev üstlenmeleri ve kimi belediyelerde yönetimin 31 Mart 2024
seçimlerini kazanan partiden başka bir partiye geçmesi çözümleme biriminin
yeniden tanımlanmasını gerekli kılmıştır. Dolayısıyla bu revisited
çalışma ilk makalenin bulgularını geçersiz kılan veya onlardan kopan yeni bir
araştırma değildir. Tersine, ilk araştırmanın zaman içerisinde ortaya çıkan
yeni görgül bulgular ışığında genişletilmesi ve kuramsal olarak yeniden
yapılandırılmasıdır. İlk çalışmada ağırlıklı olarak “seçilmiş yöneticinin
görevden uzaklaştırılması” incelenirken bu makalede çözümleme odağı “seçimle
oluşmuş temsil düzeninin seçim döneminin devamında ne ölçüde ve hangi
mekanizmalarla değişebildiği” sorusuna taşınmaktadır. Böylece araştırmanın
bağımlı değişkeni yalnızca belediye başkanının makamını koruyup koruyamaması
değil, seçim sonucunda oluşan yerel demokratik temsil düzeninin işlevsel
sürekliliği durumuna gelmektedir.
Bu genişleme
aynı zamanda araştırmanın zaman boyutunun yeniden düşünülmesini
gerektirmektedir. Demokratik seçimlerin niteliğinin yalnızca seçim öncesindeki
yarışma koşulları, seçim günü ve oyların sayımı üzerinden değerlendirilmesi
yeterli olmayabilir. Seçim sonucunda ortaya çıkan temsil ilişkisinin görev
dönemi boyunca hangi koşullarda sürdürülebildiği de demokratik temsilin
niteliğinin değerlendirilmesinde önem taşımaktadır. Bu nedenle çalışma seçim
bütünlüğü tartışmasını “seçim anından seçimler arasındaki döneme” doğru
genişletmeyi amaçlamaktadır.
Bu temel
amaç doğrultusunda araştırmanın ilk hedefi 31 Mart 2024 sonrasında yerel
yönetimler üzerinde gerçekleşen müdahalelerin sistemli bir görgül haritasını
oluşturmaktır. Belediye başkanlarına ve belediye meclisi üyelerine ilişkin
soruşturmalar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar, kayyım atamaları,
başkanvekili seçimleri, yargısal müdahaleler, parti değişiklikleri ve bunların
belediye yönetimi üzerindeki sonuçları kronolojik olarak izlenecektir. Buradaki
amaç suç isnatlarının maddi doğruluğunu veya kişilerin ceza sorumluluğunu
belirlemek değil, söz konusu işlemlerin yerel temsil sistemi bakımından ortaya
çıkardığı kurumsal sonuçları saptamaktır.
İkinci
hedef, tekil işlemlerin ötesine geçerek müdahale zincirlerini belirlemektir.
Bir soruşturmanın tutuklamaya, tutuklamanın görevden uzaklaştırmaya, bunun
başkanvekili seçimine, meclis üyelerinin hukuksal veya siyasal statülerindeki
değişikliklerin meclis aritmetiğinin dönüşmesine ve bütün bu gelişmelerin
belediye yönetiminin el değiştirmesine kadar uzanabildiği durumlarda her
işlemin birbirinden bağımsız değerlendirilmesi sürecin bütününü görünmez
kılabilir. Çalışma bu nedenle olayları yalnızca hukuksal kategorilerine göre
değil, ardışıklık, zamanlama, etkileşim ve temsil üzerindeki sonuçları
bakımından da inceleyecektir.
Üçüncü
hedef, farklı belediyelerde ortaya çıkan süreçleri karşılaştırarak ortaklaşan
ve ayrışan mekanizmaları belirlemektir. Kayyım ataması, belediye meclisinin
başkanvekili seçmesi, yargı kararıyla seçimin yenilenmesi, meclis üyelerinin
parti değiştirmesi veya üyelerin oy kullanma kapasitesini etkileyen hukuksal
statü değişiklikleri aynı mekanizmalar değildir. Bununla birlikte bunların
seçim sonucunda oluşan temsil düzeni üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
farklı kurumsal yolların benzer siyasal sonuçlar üretip üretmediğinin
sınanmasına olanak sağlayacaktır.
Dördüncü
hedef, bu görgül süreçleri açıklamak üzere “Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm
Modeli”ni (YDTDM) geliştirmek ve sınamaktır. Model, seçim sonucunu başlangıç
noktası olarak alacak ve müdahalenin ortaya çıkması, seçilmiş yöneticinin
statüsünün değişmesi, belediye meclisinin bileşim veya oy kullanabilirlik
yapısının dönüşmesi, başkanvekilliği süreci, parti bağları değişiklikleri ve
yönetsel yeniden dağıtım gibi aşamaların birbirleriyle nasıl ilişkilendiğini
göstermeyi amaçlayacaktır. Böylece çalışma, olayların kronolojisini vermekle
yetinmeyerek temsil dönüşümünün süreç mekanizmasını açıklamaya çalışacaktır.
Beşinci
hedef, ilk çalışmada örtük biçimde bulunan ancak yeni gelişmelerle daha açık duruma
gelen “Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği” kavramını geliştirmektir. Bu
kavram aracılığıyla demokratik temsilin yalnızca seçim sonucunun hukuksal
olarak tanınmasını değil, seçimle verilen temsil yetkisinin görev dönemi
boyunca kurumsal, siyasal ve iletişimsel olarak kullanılabilir kalmasını ve
seçilmiş temsilcilerin temsil görevlerini serbestçe yerine getirebilmesini de
kapsayıp kapsamadığı tartışılacaktır.
Altıncı
hedef, Türkiye örnek olayından elde edilen bulguları demokratik gerileme ve
otokratikleşme yazınıyla ilişkilendirmektir. Böylece demokratik gerilemenin
yalnızca seçim kurallarının değiştirilmesi, seçim öncesi yarışmanın
eşitsizleştirilmesi veya merkezi demokratik kurumların aşındırılması üzerinden
değil, seçim sonrasında temsil kapasitesinin dönüşümü üzerinden de incelenip
incelenemeyeceği araştırılacaktır. Yerel yönetimler bu bakımdan demokratik
gerilemenin yalnızca yansıdığı ikincil kurumlar olarak değil, rejim dönüşümünün
gözlenebileceği özgün kurumsal alanlar olarak ele alınacaktır.
Yedinci
hedef, bu bulguların mevcut kavramsal araçlarla ne ölçüde açıklanabildiğini
sorgulamaktır. Lawfare, demokratik gerileme, yürütmenin genişlemesi, yarışmacı
otoriterlik, yerel özerkliğin aşınması ve muhalefetin kurumsal kapasitesinin
sınırlandırılması gibi yaklaşımlar Türkiye olayının farklı boyutlarını
açıklayabilmektedir. Bununla birlikte seçim yapılmaya devam ederken seçimle
ortaya çıkan temsil düzeninin seçim sonrasında farklı kurumsal mekanizmalar
aracılığıyla sistemli biçimde yeniden yapılandırılması, ayrıca
kavramsallaştırılması gereken bir olgu olabilir.
Bu nedenle
çalışmanın sekizinci ve en ileri kuramsal hedefi “Seçim Sonrası Temsili
Otoriterlik”, SSTO, (Post-Electoral Representative
Authoritarianism–PERA) kavramının açıklayıcı kapasitesini tartışmaya
açmaktır. SSTO Türkiye'nin rejimine peşin olarak verilmiş yeni bir ad veya
tamamlanmış bir rejim tipolojisi olarak değil, bu çalışmada gözlenen olguların
mevcut demokratik gerileme ve otokratikleşme kuramlarının hangi noktalarında
açıklama açığı bıraktığını sınamak üzere geliştirilen kuramsal bir öneri olarak
kullanılacaktır. Kavramın daha geniş geçerliliği ancak farklı ülkelerdeki
karşılaştırmalı çalışmalarla değerlendirilebilir.
Son olarak
çalışma, Türkiye örneğini kendi siyasal bağlamının sınırları içerisinde
betimlemekle yetinmemeyi hedeflemektedir. Türkiye olayının uluslararası
demokratik gerileme, otokratikleşme ve yerel yönetimler yazını bakımından
sağlayabileceği asıl katkı belirli bir ülkede hangi partinin hangi belediyeyi
yönettiğini göstermekten çok demokratik temsilin zamansal boyutunu çözümleme
konusu durumuna getirmesidir. Bu açıdan araştırmanın daha genel hedefi seçim
çalışmalarında ağırlıklı olarak incelenen “seçime kadar olan süreç” ile
demokratik kurumlar yazınında incelenen “rejimin genel işleyişi” arasına üçüncü
bir çözümleme alanı yerleştirmektir: seçimden sonraki temsil dönemi.
Bu çerçevede
makalenin amaç ve hedefleri tek bir temel soruda birleşmektedir: Seçmenin
demokratik iradesi oyunu kullandığı ve seçim sonucunun ilan edildiği anda mı
korunmuş sayılır yoksa demokratik düzen seçmenin oluşturduğu temsil ilişkisinin
bir sonraki seçime kadar işlevsel biçimde devam edebilmesini de güvence altına
almak zorunda mıdır?
İlk
makalenin başladığı noktadan revisited çalışmanın ulaştığı noktaya geçiş
tam olarak burada bulunmaktadır. İlk çalışma müdahaleyi görünür kılmıştı. Bu
çalışma ise müdahalelerin birleşik etkisi altında temsilin nasıl dönüştüğünü
açıklamayı amaçlamaktadır.
Araştırma
Soruları
İlk
makaleden bu revisited çalışmaya geçerken araştırmanın nesnesi önemli
ölçüde genişlemiştir. İlk çalışmada ağırlık seçilmiş belediye başkanlarına
yönelik yargısal ve yönetsel müdahalelerin yerel demokrasi üzerindeki
etkilerindeyken sonraki gelişmeler araştırmanın odağını seçimle kurulmuş temsil
düzeninin seçim sonrasındaki dönüşümüne taşımıştır. Bu nedenle araştırma
sorularının yalnızca “hangi belediye başkanına hangi işlem uygulandı?” sorusunu
değil, müdahalelerin zamanlamasını, ardışıklığını, belediye meclisleri
üzerindeki etkilerini, seçimle ortaya çıkan siyasal sonucun sürekliliğini ve
bunların rejimin işleyişi bakımından anlamını kapsaması gerekmektedir.
Bu
doğrultuda çalışmanın temel araştırma sorusu şöyledir:
AS1.
Türkiye’de 31 Mart 2024 yerel seçimleriyle oluşan demokratik temsil düzeni
seçim sonrasında gerçekleşen yargısal, yönetsel ve siyasal müdahaleler
sonucunda ne ölçüde, hangi mekanizmalar aracılığıyla ve hangi yönde yeniden
yapılandırılmıştır?
Bu temel
soru aşağıdaki alt araştırma soruları aracılığıyla çözümlenecektir:
AS2. 31 Mart
2024 sonrasında seçilmiş belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri ve
belediye yönetimleri üzerinde hangi yargısal, yönetsel ve siyasal müdahaleler
gerçekleşmiş ve bu müdahaleler zaman, coğrafya, siyasal parti ve müdahale türü
bakımından nasıl bir dağılım göstermiştir?
AS3.
Soruşturma, gözaltı, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım ataması, belediye
başkanvekili seçimi, başkanvekili seçimine yönelik yargısal müdahale, meclis
üyelerinin hukuksal statülerindeki değişiklikler ve parti değiştirmeler
birbirlerinden bağımsız olaylar olarak mı ortaya çıkmakta yoksa belirli olaylarda
birbirini izleyen müdahale zincirleri oluşturmakta mıdır?
AS4.
Belediye başkanı dışındaki seçilmiş temsilcilere özellikle belediye meclisi
üyelerine ilişkin tutuklama, tahliye, kısıtlılık veya benzeri hukuksal statü
değişiklikleri ile parti bağındaki değişimler, belediye meclislerinin oy
kullanabilir üye aritmetiğini ve başkanvekili seçimlerinin sonuçlarını ne
ölçüde etkilemiştir?
AS5. Farklı
belediyelerde gözlenen kayyım ataması, belediye meclisinden başkanvekili
seçilmesi, başkanvekili seçiminin yargı kararıyla yenilenmesi, parti değiştirme
ve yönetsel görevlerin yeniden dağıtılması gibi farklı mekanizmalar seçimle
ortaya çıkan yerel siyasal temsil üzerinde benzer sonuçlar üretmekte midir?
Başka bir ifadeyle, farklı kurumsal yollar aynı temsil dönüşümüne ulaşabilmekte
midir?
AS6.
Müdahalelerin zamanlaması ve ardışıklığı ile belediyelerde ortaya çıkan siyasal
sonuçlar arasında gözlenebilir ve yinelenen örüntüler bulunmakta mıdır?
Bulunuyorsa, bu örüntüler Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM)
içerisinde hangi aşamalar ve mekanizmalar aracılığıyla açıklanabilir?
AS7. 31 Mart
2024 seçimleriyle ortaya çıkan yerel temsil dağılımı ile inceleme döneminin
sonunda mevcut olan yerel yönetim dağılımı arasında ne ölçüde farklılaşma
meydana gelmiş ve bu farklılaşmanın ne kadarı yeni bir seçim yapılmaksızın
gerçekleşmiştir? Bu soru özellikle önemlidir. Çünkü böylece araştırma yalnızca
işlem sayısını değil, işlemlerin yığınsal (birikimli, kümülatif) temsil
sonucunu ölçmeye çalışacaktır.
AS8.
İncelenen süreçler seçmen iradesinin yalnızca seçim günü ortaya çıkan bir
tercih olarak değil, seçimle verilen temsil yetkisinin görev dönemi boyunca
kullanılabilir kalmasını gerektiren “Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği”
kavramıyla açıklanabilir mi? Bu sürekliliğin kurumsal, siyasal, iletişimsel ve
temsilcinin serbest iradesine ilişkin boyutları Türkiye olaylarında nasıl
görünür duruma gelmektedir?
AS9.
Muhalefetin seçilmiş temsilcilerinin görevlerini sürdürme, siyasal etkinlikte
bulunma, seçmenleriyle iletişim kurma ve siyasal görünürlüklerini koruma
kapasitelerine ilişkin sınırlamalar, yerel temsilin dönüşümünün belediye
makamının el değiştirmesinden daha geniş bir boyut kazandığını göstermekte
midir?
AS10.
İncelenen olaylarda doğrulanabilir hukuksal ve kurumsal işlemler ile siyasal
aktörlerin baskı, tehdit, koşullu tahliye, parti değiştirmeye zorlama veya
belirli yönde oy kullandırma savları arasında nasıl bir ayrım yapılmalıdır?
Bağımsız olarak doğrulanamayan savlar nedensel sonuç olarak kabul edilmeksizin
süreç çözümlemesine hangi yöntemsel koşullarla alınabilir?
AS11.
Türkiye’de gözlenen seçim sonrası temsil dönüşümü, demokratik gerileme,
otokratikleşme, lawfare, yarışmacı otoriterlik ve yerel özerkliğin
aşınması yaklaşımlarıyla ne ölçüde açıklanabilmektedir ve bu yaklaşımlar seçim
sonrası temsilin dönüşümünü açıklamak bakımından hangi noktalarda yeterli olmakta
veya sınırlı kalmaktadır?
AS12.
Seçimlerin yapılmaya ve siyasal yarışmanın biçimsel olarak varlığını sürdürmeye
devam ettiği buna karşılık seçimle oluşmuş temsil düzeninin seçim sonrasında
yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların birleşik etkileriyle yeniden
yapılandırıldığı durumları açıklamak üzere önerilen Seçim Sonrası Temsili
Otoriterlik (Post-Electoral Representative Authoritarianism) kavramı
Türkiye örnek olayının açıklanmasına ilave bir çözümleme kapasitesi sağlamakta
mıdır?
AS13.
Türkiye örnek olayı demokratik seçim bütünlüğünün yalnızca seçim öncesi
yarışma, oy verme ve oyların sayılmasıyla değil, seçim sonucunda kurulan temsil
ilişkisinin seçim dönemi boyunca işlevsel sürekliliğiyle birlikte
değerlendirilmesi gerektiği yönündeki kuramsal önermeyi desteklemekte midir?
AS14.
Türkiye’de 31 Mart 2024 sonrasında gözlenen yerel temsil dönüşümü, demokratik
gerileme, otokratikleşme ve yerel demokrasi yazınına hangi görgül ve kuramsal
katkıları sağlayabilir ve Türkiye örneğinden türetilen YDTDM, Seçmen İradesinin
İşlevsel Sürekliliği ve SSTO kavramlarının başka ülke örneklerinde
karşılaştırmalı olarak sınanabilmesi için hangi araştırma önermeleri
geliştirilebilir?
Araştırma
sorularının mantıksal dizilimi
Bu on dört
soru aslında dört birbirini izleyen çözümleme katmanı oluşturmaktadır:
AS1–AS5:
Ne oldu ve nasıl oldu? Görgül olayların, araçların ve müdahale zincirlerinin saptanması.
AS6–AS9:
Bunun temsil sistemi üzerindeki sonucu nedir? YDTDM ve Seçmen İradesinin İşlevsel
Sürekliliği.
AS10–AS12:
Bulguları nasıl değerlendirmeliyiz ve mevcut kuramlar bunları açıklayabiliyor
mu?
Olgu–sav–istidlal ayrımı, demokratik gerileme, otokratikleşme, lawfare
ve PERA.
AS13–AS14:
Türkiye olayının daha genel kuramsal anlamı nedir? Seçim bütünlüğünün zamansal
genişletilmesi ve uluslararası karşılaştırmalı yazına katkı.
Seçim
yapılmış ve sonuç kesinleşmiş olmasına karşın seçmenin kurduğu temsil düzeni
seçimden sonra hangi koşullarda ve hangi mekanizmalarla değiştirilebilir ve
böyle bir değişim demokratik rejimin işleyişi bakımından ne ifade eder? Makalenin
özgün kuramsal katkısını sınayacak soru da tam olarak budur.
YÖNTEM
Araştırma
Tasarımı
Bu çalışma,
Türkiye’de 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra seçilmiş yerel yönetimlerde
meydana gelen yargısal, yönetsel ve siyasal müdahalelerin seçimle oluşan temsil
düzeni üzerindeki etkilerini inceleyen nitel, açıklayıcı ve karşılaştırmalı
çoklu örnek olay araştırmasıdır. Araştırma, ilk makalede kullanılan çözümleme
çerçevesini korumakla birlikte, sonraki gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni
müdahale biçimleri ve temsil dönüşümleri nedeniyle araştırma tasarımını
genişletmektedir. İlk çalışmada çözümleme birimi ağırlıklı olarak seçilmiş
belediye başkanına yönelik yargısal veya yönetsel müdahale iken bu revisited
çalışmada çözümleme birimi seçimle oluşmuş yerel temsil düzenini etkileyen
bütüncül süreç olarak yeniden tanımlanmıştır. Böylece soruşturma, gözaltı,
tutuklama veya görevden uzaklaştırma tek başına son çözümleme birimi değildir.
Bunların belediye başkanvekilliği seçimi, belediye meclisinin oy kullanabilir
üye sayısı, üyelerin hukuksal ve siyasal statüleri, parti değiştirmeleri,
kayyım uygulaması ve belediye yönetiminin siyasal ait olma olgusunda
değişikliklerle oluşturduğu süreç bütünü incelenmektedir. Bu tercih
araştırmanın temel sorunsalından kaynaklanmaktadır. Çalışmanın açıklamaya
çalıştığı bağımlı değişken belirli bir belediye başkanının görevde kalıp
kalmaması değil, 31 Mart 2024 seçimleriyle oluşturulan yerel demokratik
temsilin işlevsel sürekliliğinde meydana gelen değişimdir.
Zaman
Aralığı ve Başlangıç Noktası
Araştırmanın
başlangıç tarihi 31 Mart 2024 yerel seçimleridir. Bu tarih yalnızca kronolojik
bir başlangıç değil, araştırmanın karşılaştırma için kullandığı başlangıç
durumunu (baseline) oluşturmaktadır. Her olay bakımından seçim sonucunda
oluşan belediye başkanlığı, belediye meclisi bileşimi ve siyasal parti dağılımı
başlangıç konumu olarak kabul edilmektedir. Araştırmanın bitiş tarihi ise
makalenin veri toplama sürecinin kapatıldığı 24 Eylül 2026 olarak
belirlenmiştir. Bu tarihten sonraki gelişmeler makalenin bulgularını geriye
dönük olarak değiştirmediği sürece çözümleme içine alınmayacaktır. Böylece
sürekli değişen siyasal ortamın araştırmayı sonsuz bir güncelleme sürecine
dönüştürmesi önlenmekte ve açık bir veri kesim tarihi oluşturulmaktadır. Bu
yaklaşım aynı zamanda çalışmanın “Sürekli Güncellenen Sosyopolitik Çözümleme”
(SGSÇ) yaklaşımıyla ilişkisini de göstermektedir. Araştırma sürecinde yeni
olaylar ortaya çıktıkça önceki açıklamalar yeniden değerlendirilmiş ve yeni olayların
mevcut örüntüyü destekleyip desteklemediği veya farklı bir mekanizma ortaya
çıkarıp çıkarmadığı sınanmıştır. Ancak veri doygunluğuna ulaşıldığı
değerlendirildiğinde güncelleme aşaması kapatılmış ve kuramsal bütünleştirme
aşamasına geçilmiştir.
Örnek
Olayların Seçimi
Araştırmada
istatistiksel temsil amacı taşıyan rastlantısal örnekleme kullanılmamaktadır. Olaylar
amaçlı örnek olay seçimi yöntemiyle belirlenmiştir. Bir belediyenin ayrıntılı olay
çözümleme içine alınmasında temel ölçüt 31 Mart 2024 seçimleriyle oluşan temsil
düzeni ile sonraki dönemde ortaya çıkan temsil düzeni arasında yargısal, yönetsel
veya siyasal süreçlerle bağlantılı gözlenebilir bir değişimin bulunmasıdır. Bu
nedenle yalnızca belediye başkanının soruşturmaya uğraması olay seçimi için
yeterli değildir. Ayrıntılı süreç çözümlemesine öncelikle müdahalenin belediye
başkanlığı makamı, belediye meclisi, başkanvekilliği, meclis aritmetiği veya
belediyenin siyasal yönetimi üzerinde sonuç doğurduğu olaylar alınmaktadır. İstanbul
bu açıdan araştırmanın yoğunlaştırılmış örnek olay alanını oluşturmaktadır.
İstanbul’daki belediyeler arasında farklı mekanizmaların aynı büyükşehir
siyasal sistemi içerisinde gözlenebilmesi karşılaştırma bakımından önemli bir
yöntemsel üstünlük sağlamaktadır. Esenyurt ve Şişli’de merkezi yönetsel ikame,
Gaziosmanpaşa’da belediye meclisi aritmetiği üzerinden başkanvekilliği,
Bayrampaşa’da başkanvekilliği seçiminin yargısal süreç sonrasında yenilenmesi,
Beykoz ve Şile’de başkanvekilliğini izleyen parti değişiklikleri, Tuzla ve
Çekmeköy’de doğrudan siyasal parti değişikliği, Üsküdar ve Adalar’da ise meclis
üyelerinin hukuksal statüleri ile oy kullanabilir meclis aritmetiği arasındaki
ilişkinin belirginleşmesi mekanizma çeşitliliğini aynı kurumsal bağlam
içerisinde karşılaştırmaya olanak vermektedir. İstanbul dışındaki olaylar ise
Türkiye genelindeki örüntünün yalnızca İstanbul’a özgü olup olmadığını
değerlendirmek ve karşılaştırmalı bağlam sağlamak amacıyla kullanılacaktır.
Veri
Kaynakları ve Kaynak Hiyerarşisi
Araştırma
farklı türde belge ve verilerin kaynak üçgenlemesi (source triangulation)
yoluyla karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bir gelişmenin araştırmada
doğrulanmış olgu olarak kullanılabilmesi için olabildiği ölçüde birden fazla
bağımsız kaynaktan doğrulanması esas alınmaktadır. Birincil kaynaklara öncelik
verilmektedir. Bunlar arasında Yüksek Seçim Kurulu seçim sonuçları, İçişleri
Bakanlığı açıklamaları ve görevden uzaklaştırma kararları, belediyelerin ve
belediye meclislerinin resmi kayıtları, mahkeme kararları ve erişilebildiği
ölçüde dava belgeleri, Resmi Gazete, TBMM belgeleri, siyasal partilerin ve
ilgili kamu kurumlarının açıklamaları bulunmaktadır. İkinci düzeyde ulusal ve
uluslararası güvenilir haber kuruluşlarının tarihli haberleri kullanılmaktadır.
Özellikle hızla gelişen soruşturma, gözaltı, tutuklama, tahliye, parti
değiştirme ve belediye meclisi seçimleri gibi olaylarda haber kaynakları kronolojinin
kurulmasında önem taşımaktadır. Ancak haber kaynağındaki yorum ile
doğrulanabilir olay birbirinden ayrılmaktadır. Üçüncü düzeyde AK, Venedik
Komisyonu (VK) ve diğer uluslararası kuruluşların rapor ve kararları demokratik
gerileme, otokratikleşme, lawfare, seçim bütünlüğü, yerel demokrasi ve
yerel özerklik konularındaki hakemli akademik çalışmalar kullanılmaktadır.
Bunlar tekil olayların doğrulanmasından çok bulguların kuramsal ve
karşılaştırmalı bağlama yerleştirilmesinde işlev görmektedir.
Olgu, Sav
ve Akıl Yürütme (İstidlal) Ayrımı
Çalışmanın
en önemli yöntemsel ilkelerinden biri, olgu, sav ve akıl yürütmenin sistemli
biçimde birbirinden ayrılmasıdır. Olgu, resmi kayıtlarla veya birbirinden
bağımsız güvenilir kaynaklarla doğrulanabilen gelişmeyi ifade etmektedir. Bir
kişinin belirli tarihte tutuklanması, görevden uzaklaştırılması, tahliye
edilmesi, bir belediye meclisi seçiminin belirli oy dağılımıyla sonuçlanması
veya bir meclis üyesinin başka bir partiye katılması bu kapsamdadır. Sav, bir
siyasal aktör, avukat, sanık, kamu görevlisi, gazeteci veya başka bir kaynak
tarafından ileri sürülen ancak araştırmanın erişebildiği bağımsız kanıtlarla
kesin biçimde doğrulanamayan açıklamadır. Örneğin belirli bir meclis üyesinin
parti değiştirmeye zorlandığı, tahliyesinin belirli yönde oy kullanma koşuluna
bağlandığı veya belirli bir siyasal davranış karşılığında yönetsel makam önerildiği
yönündeki açıklamalar, doğrulanmadıkları sürece olgu olarak değil, kaynağı
açıkça belirtilmiş sav olarak kaydedilmektedir. Akıl yürütme (istidlal) ise
doğrulanmış olgular arasındaki zamanlama, ardışıklık, yön ve sonuç
ilişkilerinden hareketle araştırmacının ulaştığı çözümleyici çıkarımdır.
Örneğin farklı belediyelerde farklı hukuksal mekanizmaların sürekli seçimle
oluşmuş temsil düzeninin değişmesiyle sonuçlanması doğrudan bir belgenin
söylediği “olgu” değil, sistemli karşılaştırmaya dayalı bir akıl yürütmedir. Bu
üçlü ayrım özellikle siyasal niyet konusunda belirleyicidir. Çalışma, bağımsız
kanıt bulunmadıkça herhangi bir soruşturmanın, tutuklama kararının veya yönetsel
işlemin belirli bir belediyeyi belirli bir siyasal partiye geçirmek amacıyla
gerçekleştirildiğini olgu olarak kabul etmemektedir. Bunun yerine müdahalelerin
gözlenebilir sonuçlarını ortaya koymakta ve sonuçların yönü ve yineleyen den
örüntüler üzerinden yapılabilecek açıklamaları akıl yürütme düzeyinde
tartışmaktadır.
Süreç
İzleme ve Müdahale Zincirlerinin Kurulması
Her örnek
olay için süreç izleme (process tracing) yöntemi uygulanmaktadır. İlk
aşamada 31 Mart 2024 seçim sonucu ve belediye meclisinin başlangıç bileşimi
saptanmaktadır. Ardından belediye başkanı ve meclis üyelerini etkileyen olaylar
kronolojik sırayla kaydedilmektedir. Her olayda olabildiği ölçüde şu süreç
izlenmektedir: seçim sonucu, soruşturma/ilk müdahale, hukuksal statü
değişikliği, belediye başkanlığı veya meclis üyeliği üzerindeki etki, meclis
aritmetiğindeki değişim, başkanvekilliği/kayyım süreci, parti bağı
değişiklikleri, yönetsel yeniden dağıtım ve inceleme tarihindeki son temsil
durumu. Bu zincirin bütün aşamalarının her olayda bulunması beklenmemektedir.
Tam tersine, karşılaştırmanın amaçlarından biri hangi aşamaların hangi olaylarda
ortaya çıktığını ve aynı sonuca ulaşan farklı yolların bulunup bulunmadığını
belirlemektir. Bu nedenle çalışma basit bir bağıntı (korelasyon) kurmak yerine
mekanizma temelli açıklamaya yönelmektedir.
Zamanlama
Çözümlemesi
Araştırmada
olayların yalnızca meydana gelip gelmediği değil, ne zaman meydana geldiği de
veri olarak kabul edilmektedir. Özellikle belediye meclisi seçimlerinin hemen
öncesinde veya sonrasında gerçekleşen tutuklama, tahliye, kısıtlılığın
kaldırılması, parti değiştirme veya diğer hukuksal statü değişikliklerinin
kronolojik yakınlığı ayrıca kaydedilmektedir. Bununla birlikte kronolojik
yakınlık tek başına nedensellik veya siyasal amaç kanıtı olarak kabul
edilmemektedir. Örneğin bir meclis üyesinin başkanvekilliği seçiminden kısa
süre önce tutuklanması veya tahliye edilmesi tek başına işlemin seçim sonucunu
değiştirmek amacıyla yapıldığını göstermez. Buna karşılık söz konusu statü
değişikliğinin üyenin oy kullanabilmesini doğrudan etkilediği ve bunun meclis
aritmetiğini değiştirdiği doğrulanabiliyorsa kurumsal sonuç görgül olarak
saptanabilir. Bu ayrım, Üsküdar ve Adalar gibi zamanlamanın özellikle önem
kazandığı olayların çözümlemesinde temel yöntemsel ilke olacaktır.
Karşı-Olgusal
Denetim
Olabilen olaylarda
sınırlı bir karşı-olgusal çözümleme (counterfactual analysis) de
kullanılacaktır. Buradaki soru “müdahale hiç gerçekleşmeseydi siyasal tarih
nasıl gelişirdi?” gibi spekülatif bir soru değildir. Daha dar ve gözlenebilir
bir karşı-olgusal sınama yapılacaktır: İncelenen hukuksal, yönetsel veya
siyasal statü değişikliği gerçekleşmemiş olsaydı mevcut belediye meclisi
aritmetiği aynı başkanvekilliği sonucunu matematiksel olarak üretmeye yeterli
olur muydu? Bu yöntem özellikle oy farkının bir veya birkaç üyeye indiği olaylarda
önem taşımaktadır. Böylece siyasal niyet hakkında varsayım üretmeden belirli
bir statü değişikliğinin sonuç bakımından gerekli, yeterli veya etkisiz olup
olmadığı incelenebilecektir.
Yerel
Demokratik Temsilin Dönüşüm Modelinin Kurulması
Olaylardan
elde edilen süreç verileri karşılaştırılarak Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm
Modeli (YDTDM) oluşturulacaktır. Model tümdengelimsel olarak olaylara
dayatılmayacak ve ilk çalışmadan elde edilen başlangıç varsayımları ile sonraki
olayların ortaya çıkardığı yeni mekanizmaların karşılıklı etkileşimi içerisinde
geliştirilecektir. Bu nedenle YDTDM bir
akıl yürütme modeli geliştirme sürecine dayanmaktadır. Yeni olay mevcut modeli
açıklıyorsa modele alınmakta ve açıklayamıyorsa model yeniden gözden
geçirilmektedir. Üsküdar ve Adalar örneklerinin meclis üyesinin hukuksal
statüsü ve oy kullanabilirlik kapasitesini görünür duruma getirmesi veya bazı olaylarda
parti değiştiren temsilcilerin daha sonra yürütme görevleri üstlenmesinin
“yönetsel yeniden dağıtım” aşamasını gündeme getirmesi bu yöntemin
örnekleridir.
SGSÇ'nin
Araştırmadaki İşlevi ve Veri Doygunluğu
Çalışmanın
Temmuz 2026'dan Eylül 2026'ya kadar yeniden ele alınması Sürekli Güncellenen
Sosyopolitik Çözümleme (SGSÇ) yaklaşımının uygulanmasına olanak sağlamıştır.
SGSÇ'nin temel işlevi, hızla değişen siyasal olaylarda araştırmanın ilk veri
kesiminde donmasını önlemek ve yeni gelişmelerin önceki açıklamaları doğrulayıp
doğrulamadığını sürekli olarak sınamaktır. Ancak sürekli güncelleme
araştırmanın hiçbir zaman tamamlanmaması anlamına gelmemektedir. Bu çalışmada
güncelleme süreci yeni olayların artık temel mekanizma kategorilerini önemli
ölçüde değiştirmediği ve gözlenen yeni olayların büyük ölçüde mevcut
kategoriler içerisinde açıklanabilir duruma geldiği noktada kuramsal doygunluğa
ulaştığı kabul edilerek kapatılmıştır. Dolayısıyla 24 Eylül 2026 tarihi
yalnızca bir yayın kesim tarihi değil, aynı zamanda araştırmanın ulaştığı
görgül ve kuramsal doygunluk noktasıdır.
Kuramsal
Sınama
Çalışmanın
son yöntemsel aşamasında görgül bulgular mevcut demokratik gerileme ve
otokratikleşme yazınıyla karşılaştırılacaktır. Lawfare, yarışmacı
otoriterlik, yürütmenin genişlemesi, yerel özerkliğin aşınması ve demokratik
gerileme yaklaşımlarının gözlenen süreçleri hangi ölçüde açıkladığı
değerlendirilecektir. Bu karşılaştırmanın ardından Seçim Sonrası Temsili
Otoriterlik (SSTO) kavramının ilave açıklayıcı değer sağlayıp sağlamadığı
araştırılacaktır. SSTO’nun sınanmasında kavramı doğrulayacak örneklerin
seçilmesi yerine onu yanlışlayabilecek bulgular da aranacaktır. Örneğin
müdahalelerin siyasal partiler arasında dengeli dağıldığı ve temsil
değişikliklerinin esas olarak seçmen iradesinden bağımsız olmayan olağan parti
hareketlerinden kaynaklandığı veya gözlenen sonuçların mevcut demokratik
kurumların olağan işleyişiyle yeterince açıklanabildiği bulguları SSTO’nun
açıklayıcı değerini zayıflatacaktır. Böylece SSTO araştırmanın başlangıçta
kabul edilmiş sonucu değil, görgül bulgular karşısında sınanan kuramsal önerisi
olarak kalacaktır.
Araştırmanın
Sınırlılıkları
Çalışmanın
çeşitli sınırlılıkları bulunmaktadır. İlk olarak birçok ceza soruşturması ve
dava inceleme tarihinde henüz kesinleşmemiştir. Bu nedenle çalışma kişilerin
suçluluğu veya suçsuzluğu hakkında değerlendirme yapmamaktadır. İkinci olarak
bazı soruşturma dosyalarının tamamına gizlilik kararları veya erişim
sınırlılıkları nedeniyle ulaşılamamaktadır. Bu durum özellikle işlemlerin
hukuksal gerekçeleri ile siyasal sonuçları arasındaki nedensel ilişkinin
değerlendirilmesinde ihtiyat gerektirmektedir. Üçüncü olarak parti değiştirme
veya belediye meclisindeki oy davranışı gibi siyasal kararların bireysel nedenleri
her zaman doğrudan gözlenebilir değildir. Bu nedenle baskı, tehdit, çıkar
sağlama veya siyasal pazarlık savları bağımsız kanıt bulunmadıkça nedensel
açıklamanın doğrulanmış unsuru olarak kullanılmamaktadır. Dördüncü olarak
Türkiye tek ülke örneğidir. Bu nedenle YDTDM, Seçmen İradesinin İşlevsel
Sürekliliği ve özellikle PERA'nın evrensel geçerliliği bu araştırmayla
kanıtlanmış sayılamaz. Çalışma bunları karşılaştırmalı araştırmaya açılabilecek
kavramsal ve kuramsal önermeler olarak geliştirmektedir. Bununla birlikte bu
sınırlılıklar çalışmanın temel araştırma alanını ortadan kaldırmamaktadır.
Çünkü araştırmanın konusu ceza davalarının maddi gerçeğini yeniden yargılamak
değil, doğrulanabilir yargısal, yönetsel ve siyasal işlemlerin zaman
içerisindeki dizilimini ve bunların seçimle oluşmuş demokratik temsil
üzerindeki gözlenebilir sonuçlarını çözümlemektir. Bu yöntemsel tercih
sayesinde araştırma iki farklı soruyu birbirinden ayırmaktadır: “Bir hukuksal
işlem neden yapıldı?” ile “Bu işlem demokratik temsil üzerinde ne sonuç
doğurdu?” aynı soru değildir. Bu makale ağırlıklı olarak ikincisini
araştırmaktadır. Tam da bu nedenle Türkiye örnek olayının demokratik gerileme
ve otokratikleşme yazını açısından taşıdığı anlam, aktörlerin varsayılan
niyetlerinden çok, gözlenebilir kurumsal süreçler, yinelenen örüntüler ve
bunların yığınsal (kümülatif, birikimli) sonuçları üzerinden sınanacaktır.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Bu
çalışmanın kavramsal ve kuramsal çerçevesi, demokratik gerileme,
otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare, otokratik hukukçuluk,
yerel demokrasi ve yerel özerklik yazınlarının kesiştiği noktada kurulmaktadır.
Bununla birlikte araştırmanın görgül bulguları bu yaklaşımların her birinin
Türkiye’de 31 Mart 2024 sonrasında ortaya çıkan gelişmelerin belirli boyutlarını
açıklamasına karşın seçimle kurulmuş temsil düzeninin seçim sonrasındaki
dönüşümünü bütünüyle açıklamak için bunların birlikte ele alınmasını ve bazı
yeni kavramsal araçların geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. Çalışmanın
kuramsal hareket noktası bu nedenle rejimi baştan sınıflandırmak değil, daha
temel bir soruyu araştırmaktır: Demokratik temsil seçim sonucunun ilanıyla
tamamlanan bir ilişki midir, yoksa seçimle oluşturulan temsil yetkisinin seçim
dönemi boyunca işlevsel biçimde devam etmesi demokratik temsilin kurucu
unsurlarından biri midir?
Demokratik
Gerileme: Açık Rejim Kırılmasından Kademeli Kurumsal Aşınmaya
Demokratik
gerileme (democratic backsliding) yazınının önemli katkılarından biri
demokratik rejimlerin aşınmasının artık çoğunlukla klasik darbeler veya
seçimlerin bütünüyle ortadan kaldırılması yoluyla gerçekleşmediğini
göstermesidir. Bermeo (2016), çağdaş demokratik gerilemenin belirgin biçimleri
arasında yürütmenin yetki genişletmesini (executive aggrandizement) ve
stratejik seçim yönlendirmesini (manipülasyonunu) öne çıkarmakta ve
demokratik kurumların ortadan kaldırılmasından çok mevcut kurumların
kullanılması veya dönüştürülmesi yoluyla aşındırılmasına dikkat çekmektedir. Bu
dönüşüm Türkiye örneğinin çözümlenmesi açısından önemlidir. İncelenen dönemde
seçimler ortadan kaldırılmamış ve 31 Mart 2024 seçimlerinin genel sonuçları hukuksal
olarak geçersiz ilan edilmemiştir. Araştırılması gereken sorun bunun yerine
seçim sonucunda oluşmuş temsil düzeninin seçimden sonraki dönemde geçirdiği
değişikliklerdir. Bu durum demokratik gerilemenin zaman boyutuna ilişkin önemli
bir soru ortaya çıkarmaktadır. Mevcut yazının önemli bölümü seçim öncesindeki
yarışma koşullarına, seçim kurumlarının niteliğine, yürütmenin yetki
genişletmesine ve demokratik denge-denetleme kurumlarının aşınmasına
yoğunlaşmaktadır. Oysa seçimler arasındaki dönemde seçim sonucunda oluşturulmuş
temsil yetkisinin kurumsal kapasitesinin değiştirilmesi de demokratik
gerilemenin olası bir biçimi olarak ele alınabilir. Dolayısıyla bu çalışma
demokratik gerileme kavramını reddetmemekte ve tersine onun zamansal çözümleme
alanını seçim sonrasına doğru genişletme olasılığını araştırmaktadır.
Otokratikleşme:
Bir Rejim Durumundan Çok Bir Süreç Olarak Dönüşüm
Demokratik
gerilemeyle yakından ilişkili ikinci kavram otokratikleşmedir (autocratization).
Bu yaklaşım bakımından önemli olan bir ülkenin belirli bir tarihte demokrasi
veya otokrasi kategorilerinden hangisine yerleştirildiğinden çok siyasal
sistemin hangi yönde hareket ettiğidir. Bu ayrım Türkiye olayı açısından
özellikle yararlıdır. Araştırmanın amacı “Türkiye hangi rejim
kategorisindedir?” sorusuna yeni bir etiket eklemek değildir. İncelenen olgu
seçimlerin varlığını sürdürdüğü bir siyasal sistem içerisinde demokratik
temsilin kullanılabilir alanının zaman içerisinde genişleyip genişlemediği veya
daralıp daralmadığıdır. Türkiye’de yerel siyasete ilişkin önceki çalışmalar da
otokratikleşmenin yerel düzeyde incelenebileceğini göstermektedir. Örneğin
Türkiye’de seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım
atanmasını inceleyen çalışmalar merkezi düzeydeki otokratikleşme süreci ile
yerel siyasal devingenlerin birbirlerini nasıl besleyebildiğini ortaya
koymuştur. Bu çalışmanın farkı incelemeyi kayyım uygulamasının ötesine
taşımasıdır. 31 Mart 2024 sonrasında ortaya çıkan görgül malzeme yerel temsilin
dönüşümünün yalnızca merkezin seçilmiş yöneticinin yerine atanmış bir yönetici
koymasıyla gerçekleşmediğini göstermeyi sınamaya olanak vermektedir. Belediye
meclisi aritmetiğinin değişmesi, başkanvekilliği seçimleri, üyelerin hukuksal
statüleri ve parti bağlılıklarındaki değişiklikler gibi daha dolaylı süreçler
de çözümlemenin parçası durumuna gelmektedir.
Yarışmacı
Otoriterlik ve Seçim Sonrasındaki Açıklama Sorunu
Türkiye
üzerine siyaset bilimi yazınında sıklıkla kullanılan kavramlardan biri
yarışmacı otoriterliktir (competitive authoritarianism). Bu yaklaşım,
demokratik kurumların biçimsel olarak var olduğu ve muhalefetin gerçek seçim
yarışmasına katılabildiği ancak iktidarın devlet kaynakları ve kurumları
üzerindeki üstünlüğü nedeniyle yarışma alanının sistemli biçimde eşitsizleştiği
rejimlere odaklanmaktadır. 31 Mart 2024 seçimleri bu bakımdan önemli bir
paradoks ortaya çıkarmıştır. Esen ve Gümüşçü Türkiye’deki demokratik gerilemeye
karşın yerel yönetimlerin muhalefetin iktidarla yarışabileceği önemli bir
siyasal platform durumuna geldiğini ve 2024 seçimlerinin muhalefete önemli
yerel kazanımlar sağladığını belirtmektedir. Tam da burada bu makalenin
sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Yarışmacı otoriterlik yaklaşımı büyük ölçüde
yarışmanın koşullarına odaklanmaktadır. Ancak muhalefet eşitsiz koşullara karşın
seçimi kazanırsa ne olur? Yakın tarihli araştırmalar bu soruya giderek daha
fazla yönelmektedir. İstanbul’un 2019 yerel seçimlerini inceleyen bir çalışma [2]
ulusal düzeyde iktidarda bulunan aktörlerin yerel seçim yenilgilerinin ardından
muhalefet belediyelerine karşı baskı ve belediye meclisi düzeyindeki engelleme
mekanizmalarını kullanabileceğini göstermektedir. Daha yeni karşılaştırmalı
çalışmalar da otoriter veya otokratikleşen rejimlerde iktidarın yerel seçim
yenilgilerine verdiği tepkileri ayrı bir araştırma sorunu durumuna
getirmektedir. Bu makale söz konusu tartışmayı bir adım daha ileri
götürmektedir: Sorun yalnızca muhalefetin seçimi kazanıp kazanamadığı değil,
kazandığı seçimin ürettiği temsil yetkisinin seçim dönemi boyunca korunup
korunamadığıdır. Böylece yarışma alanının eşitsizliği ile kazanılmış temsilin
sürekliliği birbirinden farklı fakat ilişkili iki demokratik sorun olarak
ortaya çıkmaktadır.
Yerel
Demokrasi, Yerel Özerklik ve Muhalefet Belediyeleri
Yerel
yönetimler demokratik rejimlerin yalnızca hizmet sunan yönetsel alt birimleri
değildir. Siyasal temsilin, demokratik katılımın ve farklı siyasal
çoğunlukların yönetim deneyimi kazanmasının gerçekleştiği kurumsal alanlardır. Bu
özellik, merkezi iktidar ile muhalefet tarafından yönetilen yerel yönetimler
arasındaki ilişkinin otokratikleşme yazınında giderek daha fazla önem
kazanmasına neden olmuştur. Begadze’nin [3]
Macaristan, Polonya ve Türkiye üzerine karşılaştırmalı çalışması muhalefetin
yönettiği yerel yönetimlere karşı mevcut denetim mekanizmalarının kötüye
kullanılması, mali kırılganlık yaratılması ve doğrudan veya dolaylı
merkezileştirme gibi yöntemlerden oluşan bir “yerel düzeyde liberal olmayan
uygulama kılavuzu” (subnational illiberal playbook) bulunduğunu ileri
sürmektedir. Türkiye üzerine 2026’da yayımlanan Tan ve Özer çalışması [4]
ise 2019 sonrasında muhalefetin yönettiği belediyeler karşısında yargısal,
yönetsel ve medya araçlarının kullanıldığı bir liberal olmayan yeniden
merkezileşme sürecini incelemekte ve bunu yerel özerklik ile siyasal yarışma
üzerindeki etkileri bakımından değerlendirmektedir. Bu çalışmalar mevcut makale
açısından son derece önemlidir. Ancak bizim araştırma sorumuz biraz farklıdır.
Yeniden merkezileşme yaklaşımı ağırlıklı olarak merkez ile yerel yönetim
arasındaki dikey güç ilişkisini incelemektedir. Bu çalışma buna ek olarak
belediye içerisindeki yatay temsil yapısının dönüşümünü çözümleme konusu
yapmaktadır. Dolayısıyla iki ayrı süreç birbirinden ayrılmalıdır: Dikey dönüşüm
yani merkezi yönetimin yerel özerklik ve yerel yönetim kapasitesi üzerindeki
etkisi. Yatay dönüşüm yani belediye başkanı, belediye meclisi, meclis
üyelerinin hukuksal statüleri, parti bağlılıkları ve başkanvekilliği
mekanizmaları üzerinden seçimle oluşmuş yerel temsil aritmetiğinin değişmesi. İncelediğimiz
yeni olayların uluslararası yerel yönetimler yazınına sağlayabileceği
katkılardan biri bu ikinci boyutun sistemleştirilmesi olabilir.
Lawfare, Hukukun Araçsallaştırılması ve Süreç
Olarak Ceza
Bu
araştırmanın üçüncü önemli kuramsal ekseni lawfare tartışmasıdır. Kavram
en genel anlamıyla hukuksal mekanizmaların siyasal savaşımda stratejik araç durumuna
gelmesini ifade etmek için kullanılmaktadır. Ancak kavramın geniş ve zaman
zaman polemik yaratan kullanımı nedeniyle her ceza soruşturmasının veya her
yargı kararının lawfare olarak nitelendirilmesi yöntemsel açıdan
sorunludur. Bu nedenle çalışma herhangi bir soruşturmanın varlığını tek başına lawfare
kanıtı olarak kabul etmemektedir. Bunun yerine şu göstergeler birlikte
incelenecektir: seçicilik, yoğunlaşma, zamanlama, yineleme, hedef alınan
aktörlerin siyasal konumu, kullanılan hukuksal araçların niteliği ve işlemlerin
siyasal temsil üzerindeki sonuçları. Bu yaklaşım “Süreç Olarak Ceza” kavramıyla
da ilişkilidir. Ceza hukukunda soruşturma, gözaltı ve tutuklama hukuksal olarak
ceza değildir. Özellikle tutuklama bir koruma önlemidir ve suçsuzluk (masumiyet)
karinesi devam eder. Bununla birlikte uzun süreli tutukluluk, görevden
uzaklaştırma, siyasal etkinliğin sınırlandırılması veya temsil görevinin yerine
getirilememesi kesin hükümden önce cezalandırıcı nitelikte siyasal ve kurumsal
sonuçlar üretebilir. Dolayısıyla burada iki düzey birbirinden ayrılmaktadır: hukuksal
nitelik yani koruma önlemi veya yargısal süreç ve işlevsel sonuç yani seçilmiş
temsilcinin görev yapabilme kapasitesinin ortadan kalkması veya daralması. Bu
ayrım, araştırmanın ceza hukukunun maddi doğruluğu hakkında hüküm vermeden
siyasal sonuçları inceleyebilmesini olanaklı kılmaktadır.
Otokratik
Hukukçuluk ve Hukuka Uygun Biçimlerin Demokratik Sonuçları
Türkiye olayının
anlaşılmasında bir başka önemli yaklaşım otokratik hukukçuluk (autocratic
legalism) tartışmasıdır. Bu yaklaşım demokratik gerilemenin her zaman hukuk
dışına çıkılarak gerçekleşmediğine ve kimi durumlarda mevcut hukuksal
yetkilerin kullanılması, yeniden yorumlanması veya kurumsal güvencelerin
kademeli biçimde zayıflatılması yoluyla ilerleyebildiğine dikkat çekmektedir. Yerel
yönetimlere ilişkin karşılaştırmalı çalışma da liberal olmayan uygulamaların
çoğu zaman hukukun biçimsel çerçevesi içerisinde gerçekleşebildiğini ve
birbirinden ayrı görünen işlemlerin toplamda farklı bir kurumsal sonuç
doğurabileceğini göstermektedir. Bu nokta makalenin çözümlemesi açısından
özellikle önemlidir. Bir belediye başkanının kanunda öngörülen usulle görevden
uzaklaştırılması, belediye meclisinin mevzuata uygun biçimde başkanvekili
seçmesi veya bir meclis üyesinin hukuksal olarak olanaklı olan parti değiştirme
hakkını kullanması tek tek ele alındığında yasal işlemler olabilir. Ancak
demokratik gerileme araştırmasının sorusu yalnızca “işlem kanunda var mı?”
değildir. İkinci bir soru daha bulunmaktadır: Birbirinden ayrı ve biçimsel
olarak hukuksal işlemlerin yığınsal etkisi seçimle kurulmuş demokratik temsil
üzerinde ne sonuç doğurmaktadır? Bu çalışma özellikle bu yığınsal kurumsal
etkiye odaklanmaktadır.
Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliği
Bu noktaya
kadar ele alınan kuramsal yaklaşımların kesişiminden çalışmanın temel kavramsal
önerilerinden biri ortaya çıkmaktadır: Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği. Kavram
şu şekilde tanımlanabilir: Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği, serbest
seçim sonucunda oluşturulan temsil yetkisinin, hukukun demokratik sınırları
içerisinde, öngörülen seçim dönemi boyunca kurumsal olarak varlığını ve siyasal
olarak kullanılabilirliğini sürdürebilmesidir. Burada “süreklilik” seçilmiş
kişinin hiçbir koşul altında görevden alınamayacağı anlamına gelmemektedir.
Demokratik hukuk devletinde seçilmiş temsilciler de ceza hukukuna, yönetsel
denetime ve hukuksal sorumluluğa bağlıdır. Seçilmiş olmak dokunulmazlık
sağlamaz. Dolayısıyla kavramın demokratik anlamı makamın mutlak korunması
değil, seçmen tarafından verilen temsil yetkisinin ancak hukukun üstünlüğü,
ölçülülük, yargısal bağımsızlık, usul güvenceleri ve demokratik temsil
ilkeleriyle uyumlu süreçler içerisinde sınırlandırılabilmesidir. İşlevsel
süreklilik dört boyutta incelenebilir. Kurumsal süreklilik seçimle oluşturulan
makamın ve temsil yapısının görev dönemindeki devamlılığını, siyasal süreklilik
seçilmiş aktörlerin siyasal etkinlikte bulunabilme ve gelecekteki siyasal
yarışmaya katılabilme kapasitesini ve iletişimsel süreklilik temsilcinin
seçmeniyle iletişim kurabilme, siyasal görüşünü açıklayabilme, görünür ve
duyulur kalabilme kapasitesini ve temsili iradenin serbest kullanımı ise
belediye meclisi üyeleri dahil olmak üzere seçilmiş temsilcilerin oylarını ve
siyasal tercihlerini hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmelerini
ifade etmektedir. Bu dördüncü boyut özellikle araştırmanın ilerleyen
aşamalarında ortaya çıkan olaylar nedeniyle önem kazanmıştır.
Yerel
Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM)
Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliği demokratik temsilin korunması gereken
niteliğini tanımlarken Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM) bu
sürekliliğin hangi süreçler içerisinde değişebildiğini açıklamayı
amaçlamaktadır. YDTDM tek yönlü ve deterministik bir model değildir. Her olayın
aynı aşamalardan geçeceğini ileri sürmez. Model, farklı olaylarda gözlenen
mekanizmaların ortak bir çözümleme şeması içerisinde karşılaştırılmasını
sağlar. Modelin temel mantığı şu şekilde ifade edilebilir: Seçimle oluşan
temsil düzeni, ilk müdahale, temsilcinin hukuksal/kurumsal statüsünün değişmesi,
oy kullanabilir temsil aritmetiğinin değişmesi, başkanvekilliği veya kayyım
mekanizması, siyasal bağlılık değişiklikleri, yönetsel yeniden dağıtım ve seçim
sonrası yeni temsil düzeni. Bu modelin önemli özelliği başlangıç ve sonuç
arasındaki ara mekanizmaları görünür kılmasıdır. Dolayısıyla yalnızca “31
Mart’ta X partisi kazandı, daha sonra Y partisi yönetmeye başladı”
denilmemektedir. Aradaki kurumsal süreç adım adım izlenmektedir. Bu da
nedensellik savını siyasal niyet varsayımından ayırarak gözlenebilir süreç
mekanizmaları üzerine kurmayı olanaklı kılmaktadır.
Seçim
Sonrası Temsili Otoriterlik (PERA)
Araştırmanın
en ileri kuramsal önerisi Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (Post-Electoral
Representative Authoritarianism) kavramıdır. SSTO şu şekilde çalışma
tanımına kavuşturulabilir: Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik seçimlerin ve
biçimsel siyasal yarışmanın devam ettiği ancak seçim sonucunda oluşturulan
temsil düzeninin seçimler arasındaki dönemde yargısal, yönetsel ve siyasal
mekanizmaların sistemli veya yığınsal etkileri yoluyla iktidar lehine yeniden
yapılandırılabildiği bir otokratikleşme örüntüsünü ifade eder. Burada üç unsur
özellikle önemlidir. Birincisi, seçim yapılmaktadır. Dolayısıyla kavram
seçimlerin ortadan kaldırıldığı kapalı otoriter rejimleri tanımlamamaktadır. İkincisi,
muhalefetin seçimi kazanması olanaklıdır. Kavramın sorunsalı tam da bu noktada
başlamaktadır. Üçüncüsü, çözümlemenin odağı seçimden önce yarışma alanının
eşitsizleştirilmesinden seçimden sonra kazanılmış temsilin kaderine
kaymaktadır. Bu nedenle SSTO yarışmacı otoriterliğin seçeneği olarak değil,
onun açıklama alanının devamında araştırılabilecek bir kavram olarak
düşünülmektedir: yarışmacı otoriterlik seçimi kazanmanın koşulları ve SSTO
kazanılmış temsil yetkisinin seçimden sonraki sürekliliği. Ancak SSTO’nun bir
rejim tipi olduğu bu makalede varsayılmamaktadır. Türkiye olayı tek başına
böyle bir genelleme için yeterli değildir. Kavram öncelikle orta düzeyli bir
çözümleme çerçevesi olarak önerilmektedir. Karşılaştırmalı araştırmalar
kavramın Türkiye dışındaki olayları açıklayıp açıklayamadığını ve mevcut
kuramlardan gerçekten bağımsız açıklayıcı değer taşıyıp taşımadığını
sınamalıdır.
Kuramsal
Bütünleştirme: Seçim Demokrasisinden Temsilin Zamansal Bütünlüğüne
Bu kavramsal
çerçeve bir araya getirildiğinde araştırmanın kuramsal mimarisi
belirginleşmektedir. Demokratik gerileme demokratik kurumların kademeli
aşınmasını, otokratikleşme bu aşınmanın yönünü ve süreç niteliğini, yarışmacı
otoriterlik siyasal yarışmanın eşitsiz koşullarını, lawfare ve otokratik
hukukçuluk hukuksal kurum ve araçların bu süreç içerisindeki olası işlevlerini
ve yerel demokrasi ve yerel düzeyde liberallikten uzaklaşma yazını merkezi
iktidar ile muhalefetin yönettiği yerel yönetimler arasındaki güç savaşımını
açıklamaktadır. Bu çalışma bunlara üç tamamlayıcı kavramsal araç önermektedir: Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliği, korunması ve ölçülmesi gereken demokratik
temsil niteliği, YDTDM bu niteliğin dönüşümünü ortaya çıkaran süreç mekanizması
ve SSTO aynı örüntünün sistemleşmesi durumunda demokratik gerileme ve
otokratikleşme bakımından taşıyabileceği daha geniş kuramsal anlam. Bu
bütünleştirmenin sonucunda seçim bütünlüğünün zamansal sınırı da
genişlemektedir. Geleneksel çözümleme çoğunlukla şu doğrultuda ilerlemektedir: seçim
öncesi, seçim kampanyası, oy verme, sayım ve sonuç. Bu makalenin önerdiği
çözümleme ise bir aşama daha eklemektedir: seçim öncesi, seçim, sonuç, temsil
dönemi ve bir sonraki seçim. Dolayısıyla demokratik temsilin
değerlendirilmesinde yalnızca “seçmen kimi seçti?” sorusu yeterli değildir.
İkinci bir soru daha gereklidir: Seçmenin seçtiği temsil düzeni bir sonraki
seçime kadar demokratik hukuk devletinin güvenceleri altında işlevini
sürdürebildi mi? Türkiye örnek olayının uluslararası demokratik gerileme ve
otokratikleşme yazını bakımından sınanacak özgün katkısı esas olarak burada
bulunmaktadır. Mevcut yazın muhalefetin yönettiği yerel yönetimlerin
otokratikleşme süreçlerinde önemli savaşım alanlarına dönüştüğünü ve
Türkiye'nin bu bakımdan zaten dikkate değer bir örnek oluşturduğunu
göstermektedir. Bu makale ise tartışmayı yerel özerkliğin aşınmasından seçim
sonrası temsilin işlevsel sürekliliğine taşıyarak demokratik gerilemenin
seçimden sonraki zaman diliminde nasıl gözlenebileceğine ilişkin daha ayrıntılı
bir çözümleme çerçevesi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Böylece çalışmanın temel
kuramsal önermesi daha kesin biçimde kurulabilir: Demokratik seçim bütünlüğü
yalnızca seçmenin tercihinin serbestçe oluşmasını, oyun doğru sayılmasını ve
sonucun ilan edilmesini değil, seçimle kurulan temsil ilişkisinin demokratik
hukuk devletinin meşru sınırlamaları saklı kalmak üzere seçim dönemi boyunca
işlevsel sürekliliğinin korunmasını da gerektirir.
ÇÖZÜMLEME
Önceki
bölümlerde geliştirilen kavramsal çerçevenin görgül olarak sınanabilmesi için
çözümlemenin başlangıç noktası 31 Mart 2024 seçimleriyle oluşan yerel temsil
düzenidir. YSK'nın kesin sonuçlarına göre CHP 2024 seçimlerinde 395 ilçe
belediye başkanlığı kazanırken AK Parti 526, DEM Parti 74 ve MHP 218 ilçe
belediye başkanlığı kazanmıştır. Büyükşehirlerdeki ilçelerle sınırlı
bakıldığında CHP 231, AK Parti 166 belediye başkanlığı elde etmiştir. Bu
veriler, sonraki değişimin ölçüleceği başlangıç durumunu oluşturmaktadır. Çözümlemenin
amacı bu başlangıç tablosuyla 24 Eylül 2026'daki durum arasındaki bütün
farklılıkları siyasal müdahaleye bağlamak değildir. Belediye başkanları ve
meclis üyeleri istifa edebilir, parti değiştirebilir, yargısal süreçler hukuksal
olarak gerekli olabilir ve görev değişiklikleri olağan demokratik süreçlerden
kaynaklanabilir. Araştırılması gereken hangi değişikliklerin hangi süreçlerden
geçtiği, bunların seçimle kurulmuş temsil üzerinde ne sonuç doğurduğu ve olaylar
arasında yinelenen bir örüntü bulunup bulunmadığıdır.
Birinci
Araştırma Kümesi: Seçimle Oluşan Temsil Düzeni Ne Ölçüde ve Hangi
Mekanizmalarla Değişmiştir?
31 Mart 2024
sonrasındaki ilk önemli bulgu müdahalelerin tek bir hukuksal veya kurumsal
mekanizmayla sınırlı olmadığıdır. İncelenen dönemde soruşturma, gözaltı,
tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım atama, belediye meclisinden
başkanvekili seçme, başkanvekili seçimine ilişkin yargısal karar, seçim
yenileme, belediye meclisi üyelerinin hukuksal statülerinin değişmesi ve parti
değiştirme gibi birbirinden farklı süreçler ortaya çıkmıştır. Bu çeşitlilik ilk
makalede kullanılan “seçilmiş belediye başkanına müdahale” ekseninin neden
artık yeterli olmadığını göstermektedir. Temmuz 2026 itibarıyla DW 31 Mart 2024
seçimlerinden sonra en az 39 CHP'li belediyeye yönelik operasyon
gerçekleştirildiğini ve bunların 31'inde belediye başkanlarının gözaltına
alındığını ve haber tarihi itibarıyla 26 belediye başkanının cezaevinde
bulunduğunu bildiriyordu. İstanbul'da ise Üsküdar operasyonuyla birlikte
CHP'nin 2024'te kazandığı belediyelere yönelik operasyonların sayısı 16'ya
ulaşmıştı. Bu veriler tek başına söz konusu soruşturmaların siyasal amaç
taşıdığını kanıtlamaz. Ancak yoğunlaşmanın varlığını ortaya koyar ve bunun
temsil üzerindeki sonuçlarını araştırmayı meşru bir görgül sorun durumuna
getirir. İlk makaleden bu çalışmaya geçişte ortaya çıkan asıl değişiklik de
buradadır. İlk aşamada süreç büyük ölçüde şöyle görünüyordu: soruşturma,
tutuklama, görevden uzaklaştırma ve kayyım/başkanvekili. Sonraki gelişmeler ise
zincirin bundan daha uzun ve değişken olabileceğini gösterdi: soruşturma,
tutuklama/görevden uzaklaştırma, belediye meclisinde yeni karar ortamı, meclis
üyelerinin hukuksal veya siyasal statülerindeki değişiklik, oy kullanabilir
meclis aritmetiğinin değişmesi, başkanvekili seçimi, yargısal müdahale veya
seçim yenileme, parti değiştirme, yönetsel makamların yeniden dağıtılması ve
belediyenin siyasal yönetiminin değişmesi. Her olayda bütün halkalar
bulunmamaktadır. Bulguyu önemli kılan da budur. Tek bir müdahale modeli değil,
aynı temsil alanı üzerinde çalışan farklı dönüşüm yolları bulunmaktadır.
Müdahalenin Nesnesinin Belediye Başkanından
Temsil Sistemine Genişlemesi
İkinci
önemli bulgu, sürecin yalnızca belediye başkanının şahsı üzerinden
açıklanamayacağıdır. Bir belediye başkanının tutuklanması veya görevden
uzaklaştırılması kendi başına belediyenin başka bir siyasal parti tarafından
yönetilmesini zorunlu olarak doğurmaz. Belediye meclisinde seçimle oluşmuş
çoğunluk devam ediyorsa başkanvekilliğinin aynı siyasal çoğunluk tarafından
sürdürülmesi olanaklıdır. Dolayısıyla belediye başkanının görevden
uzaklaştırılması ile belediyenin siyasal yönetiminin el değiştirmesi farklı
olgulardır. Tam da bu ara alanda belediye meclisi belirleyici duruma
gelmektedir. Beykoz ve Şile örneklerinde belediye başkanlarına yönelik
müdahalelerin ardından CHP'li başkanvekilleri seçilmiş fakat daha sonraki parti
bağlılığı değişiklikleri belediyenin siyasal yönetimini farklılaştırmıştır.
Gaziosmanpaşa'da ise belediye başkanına yönelik müdahaleyi izleyen
başkanvekilliği seçiminin sonucu belediye meclisindeki mevcut aritmetik
üzerinden farklı bir siyasal yönetim üretmiştir. Bayrampaşa'da ilk
başkanvekilliği seçiminin ardından ortaya çıkan yargısal süreç ve seçimin
yenilenmesi yeni bir sonuç doğurmuştur. Böylece çözümlemenin nesnesi üç aşamada
genişlemektedir: seçilmiş belediye başkanı, belediye meclisi ve yerel temsil
sistemi. Bu genişleme YDTDM'nin temelini oluşturmaktadır.
İstanbul:
Aynı Siyasal Alan İçinde Farklı Dönüşüm Yolları
İstanbul farklı mekanizmaların aynı hukuksal ve siyasal çevre
içerisinde gözlenebilmesi nedeniyle araştırmanın en güçlü karşılaştırmalı
alanıdır. CHP 31 Mart 2024'te İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle birlikte
İstanbul'da toplam 27 belediye başkanlığı kazanmıştı. Sonraki iki yılı aşkın
dönemde bu belediyelerin önemli bir bölümü soruşturma, tutuklama, görevden
uzaklaştırma, kayyım, başkanvekilliği seçimi veya parti değişikliği
süreçlerinden etkilenmiştir. Bu nedenle İstanbul olayları tek tek ele
alındığında birbirinden farklı görünürken birlikte incelendiğinde seçim sonrası
temsil dönüşümünün farklı yollarını göstermektedir. Bunları ilk aşamada dört
ideal tipe ayırmak olanaklıdır. Birinci yol, doğrudan yönetsel ikamedir.
Seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılmasını merkezi yönetim
tarafından belirlenen bir yöneticinin görevlendirilmesi izlemektedir. Esenyurt
ve Şişli bu mekanizmanın inceleneceği temel olaylardır. İkinci yol, belediye
meclisi üzerinden siyasal ikamedir. Belediye başkanının görevden ayrılmasını
belediye meclisindeki başkanvekilliği seçimi izlemekte ve mevcut veya değişmiş
meclis aritmetiği başka bir siyasal sonuca olanak vermektedir. Gaziosmanpaşa bu
mekanizmanın belirgin örneklerinden biridir. Üçüncü yol, çok aşamalı
dönüşümdür. Başkanvekilliği seçimi tek başına sürecin sonu değildir. Yargısal
kararlar, seçim yenileme veya parti bağlılığındaki değişiklikleri sonraki
aşamada yönetim sonucunu değiştirebilmektedir. Bayrampaşa, Beykoz ve Şile bu
açıdan önem taşımaktadır. Dördüncü yol ise temsilcilerin statüsü üzerinden
aritmetik dönüşümdür. Burada yalnızca belediye başkanının statüsü değil,
başkanvekilliği seçimine katılan meclis üyelerinin tutukluluk, tahliye,
kısıtlılık, parti bağları veya oy kullanabilirlik durumları da sonucu
etkileyebilmektedir. Üsküdar ve Adalar bu mekanizmayı özellikle görünür duruma
getirmiştir. Bu sınıflandırma olayların aynı olduklarını ileri sürmemektedir.
Tam tersine araştırmanın önemli bulgularından biri hukuksal biçim farklılığına karşın
temsil sonucunun ortak bir değişken olarak incelenebilmesidir.
Üsküdar
ve Adalar: Oy Kullanabilir Temsil Aritmetiğinin Ortaya Çıkışı
Araştırmanın
ilerleyen döneminde Üsküdar ve Adalar olayları başlangıçta yeterince görünür
olmayan yeni bir çözümleme değişkenini ortaya çıkarmıştır: nominal belediye
meclisi bileşimi ile oy kullanabilir belediye meclisi bileşimi aynı şey
değildir. Bu ayrım son derece önemlidir. Bir belediye meclisinde seçim sonucuna
göre belirli bir partinin çoğunluğu bulunabilir. Ancak bazı üyelerin
tutuklanması, kısıtlılığı, istifası, parti değiştirmesi veya başka nedenlerle
oy kullanamaması durumunda başkanvekilliği seçimindeki etkili çoğunluk seçim
gecesindeki nominal çoğunluktan farklılaşabilir. Dolayısıyla YDTDM açısından
yeni bir değişken tanımlanabilir:
Etkili
Temsil Aritmetiği:
Belirli bir kurumsal karar anında hukuksal olarak ve gerçekten oy kullanabilen
seçilmiş temsilcilerin siyasal dağılımı. Bu kavram seçim sonucundaki sandalye
sayısını değiştirmeden sandalyelerin karar üretme kapasitesinin
değişebileceğini göstermektedir. Üsküdar ve Adalar'ın özel önemi buradadır. Her
iki olayda da başkanvekilliği seçimlerinin hemen çevresinde meclis üyelerinin
hukuksal statülerinde meydana gelen değişikliklerin karar aritmetiğiyle
zamansal ilişkisi bulunmaktadır. Ancak yöntem bölümünde belirlenen ilkeye uygun
olarak zamanlama ile amaç birbirine eşitlenmemelidir. Bir tutuklama veya
tahliye kararının belirli bir seçim sonucunu üretmek amacıyla verildiğini ileri
sürebilmek için kronolojik yakınlıktan daha güçlü kanıt gerekir. Buna karşılık
daha dar bir olgu görgül olarak sınanabilir: statü değişikliği gerçekleşmeseydi
oy aritmetiği ne olacaktı ve gerçekleştiğinde ne oldu? Bu, çalışmanın
karşı-olgusal çözümlemesinin devreye girdiği noktadır.
Tekil
Müdahaleden Müdahale Zincirine
Bu bulgular
araştırmanın başlangıcındaki kavramsallaştırmada önemli bir değişiklik
gerektirmektedir. Birinci düzey çözümleme şöyle soracaktır: Belediye başkanına
ne oldu? İkinci düzey ise Belediye yönetimine ne oldu? Sorusunu soracaktır. Ancak
YDTDM'nin gerektirdiği üçüncü düzey soru şudur: Birinci olay ile son temsil
sonucu arasında hangi ara mekanizmalar çalıştı? Bu bakımdan “müdahale zinciri”
çalışmanın temel görgül kavramlarından biri durumuna gelmektedir. Zincirin
halkaları ayrı kurumlar tarafından farklı zamanlarda ve farklı hukuksal
gerekçelerle oluşturulabilir. Dolayısıyla zincirin varlığı bu kurumların
birlikte hareket ettiğini veya ortak bir plan bulunduğunu kendiliğinden
kanıtlamaz. Fakat bu durum yığınsal etkinin araştırılmasını engellemez. Örneğin
A işlemi hukuksal olarak kendi gerekçesine, B işlemi başka bir kurumsal
gerekçeye, C davranışı ise bireysel siyasal tercihe dayanabilir. Araştırmacı
bunların arkasında ortak niyet bulunduğunu kanıtlayamayabilir. Buna karşın
A+B+C'nin seçimle oluşmuş temsil üzerinde D sonucunu doğurduğunu gösterebilir. Bu
ayrım makalenin nedensellik anlayışı açısından belirleyicidir: Ortak sonuç
göstermek ortak niyet kanıtlamak değildir. Fakat yineleyen ortak sonuçların
bulunması bunların demokratik temsil bakımından sistemli önem taşıyıp
taşımadığını araştırmayı gerektirir.
İlk Ara
Sonuç: Seçim Sonrası Temsil Ayrı Bir Çözümleme Alanıdır
İlk beş
araştırma sorusuna ilişkin bulgular bu aşamada üç temel sonuca işaret
etmektedir. Birincisi, 31 Mart 2024 sonrasındaki gelişmeler tek bir müdahale
türüne indirgenememektedir. Yargısal, yönetsel ve siyasal süreçler farklı
bileşimler durumunda ortaya çıkmaktadır. İkincisi, müdahalenin sonuçlarını
yalnızca belediye başkanının statüsü üzerinden ölçmek yeterli değildir.
Belediye meclisinin bileşimi, üyelerin oy kullanabilme kapasitesi, parti bağlılıkları,
başkanvekilliği seçimleri ve sonraki yönetsel görevlendirmeler de temsil
sonucunun parçalarıdır. Üçüncüsü ve kuramsal olarak en önemlisi seçim sonucu
ile görev dönemindeki temsil durumu arasında ayrı bir demokratik çözümleme
alanı bulunmaktadır. YSK'nın ilan ettiği seçim sonucu başlangıç durumunu
gösterir. Fakat demokratik temsilin niteliğini anlamak için yalnızca bu
başlangıç durumunu bilmek yeterli değildir. Seçim sonucunda kazanılmış
makamların, meclis çoğunluklarının ve temsil yetkilerinin seçim dönemi
içerisinde ne ölçüde işlevsel kaldığının da izlenmesi gerekir. Bu bulgu bizi
çözümlemenin ikinci ve daha kritik aşamasına götürmektedir. Bundan sonraki
bölümde artık “hangi müdahaleler gerçekleşti?” sorusundan “bu müdahalelerin
birleşik etkisi seçimle oluşan temsil düzenini ne ölçüde değiştirdi?” sorusuna
geçmek gerekir. Tam da burada YDTDM, Etkili Temsil Aritmetiği ve Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliği ilk kez görgül olarak sınanabilir duruma
gelmektedir.
İkinci
Araştırma Kümesi: Müdahalelerin Birleşik Etkisi ve Yerel Demokratik Temsilin
Dönüşümü
İlk
çözümleme aşaması 31 Mart 2024 sonrasında ortaya çıkan süreçlerin tek bir
müdahale biçimine indirgenemeyeceğini göstermiştir. İkinci aşamada ise daha
ileri bir soru sorulmalıdır: Farklı hukuksal ve siyasal mekanizmaların yığınsal
etkisi seçimle oluşmuş yerel temsil düzenini değiştirmiş midir ve bu değişim
nasıl gerçekleşmiştir? Bu soru önemlidir çünkü demokratik temsil bakımından
tekil işlemlerin hukuksal niteliği ile bu işlemlerin toplam kurumsal sonucu
aynı şey değildir. Bir soruşturma ceza yargılaması sürecine, görevden
uzaklaştırma yönetim hukukuna, başkanvekili seçimi belediye hukukuna, parti
değiştirme ise siyasal temsil alanına ait olabilir. Ancak bu farklı işlemler
belirli bir zaman dizisi içerisinde aynı temsil yapısı üzerinde etkide
bulunuyorsa yığınsal sonuç ayrıca incelenmelidir.
Başlangıç
Temsilinden Gerçek Temsile
YDTDM'nin
temel varsayımı iki ayrı temsil durumunun karşılaştırılmasını gerektirmektedir.
Birincisi, Başlangıç Temsil Düzeni (BTD) olarak adlandırılabilir. Bu, 31 Mart
2024 seçimlerinin kesinleşmesiyle ortaya çıkan belediye başkanlığı ve belediye
meclisi dağılımıdır. İkincisi ise Gerçek Temsil Düzenidir (GTD). Bu, belirli
bir inceleme tarihinde belediyeyi kimin yönettiğini, başkanlık veya
başkanvekilliği makamını hangi siyasal bağlılığa sahip kişinin kullandığını,
belediye meclisinin etkili siyasal bileşimini ve karar üretme kapasitesini
ifade etmektedir. Bu ayrım basit fakat önemlidir: BTD seçmenin seçim günü
oluşturduğu temsil düzeni ve GTD ise seçim sonrasındaki süreçlerin ardından ortaya
çıkan mevcut temsil düzenidir. Demokratik sistemlerde BTD ile GTD'nin her zaman
bütünüyle aynı kalması beklenemez. Ölüm, istifa, mahkumiyet, parti değiştirme
ve başka olağan hukuksal veya siyasal nedenlerle farklılaşma ortaya çıkabilir.
Bu nedenle BTD ile GTD’nin aynı olması tek başına demokratik gerileme kanıtı
değildir. Araştırılması gereken farklılaşmanın ölçeği, nedeni, yönü, yineleme
sıklığı ve oluşum mekanizmasıdır.
Etkili
Temsil Aritmetiği
Bu noktada
önceki bölümde ortaya çıkan Etkili Temsil Aritmetiği (ETA) kavramı daha kesin
biçimde tanımlanabilir: Etkili Temsil Aritmetiği, belirli bir karar anında
belediye meclisinde hukuksal olarak ve gerçek anlamda oy kullanabilen üyelerin
siyasal dağılımıdır. ETA, seçim sonucunda ortaya çıkan nominal sandalye
dağılımından farklı olabilir. Bu ayrım özellikle Üsküdar ve Adalar olaylarında
önem kazanmaktadır. Üsküdar'da Sinem Dedetaş'ın tutuklanmasının ardından CHP
adayının kazandığı ilk başkanvekilliği seçimi mahkeme kararıyla iptal edilmiş
ve yenilenen seçim öncesindeki süreçte CHP'li iki meclis üyesi tutuklanmış ve
daha önce CHP'de bulunan dört meclis üyesi AKP'ye geçmişti. 8 Eylül'deki
yenilenen seçimde AKP adayı Dündar Ziya Gültekin dördüncü turda 23, CHP adayı
Sibel Tan Çetinkaya 19 oy almıştır. Buradaki çözümleme açısından kritik nokta
söz konusu işlemlerin nedenleri hakkında peşin hüküm vermek değildir. Önemli
olan 31 Mart 2024'te oluşan sandalye aritmetiğinin başkanvekilliği seçiminin
yapıldığı tarihte aynı etkili karar aritmetiğini üretmemiş olmasıdır. Adalar olayı
bunu daha da görünür kılmaktadır. Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat'ın
tutuklanmasının ardından seçilen Başkanvekili Medine Pamuk'un 14 Eylül 2026'da
istifası üzerine yeni seçim süreci başlamış ve 21 Eylül'de yeter sayı
sağlanamadığı için seçim 23 Eylül'e ertelenmiştir. Seçimden önce, daha önce
tutuklanıp serbest bırakılan fakat oy kullanmasını engelleyen kısıtlılığı
bulunan CHP'li bir meclis üyesinin kısıtlılık kararı kaldırılmıştır. İlk turda
AKP adayı Kemal Türkyılmaz 5 ve CHP adayı Aytül Ekşiyan 4 oy almıştır. İkinci
turda sonuç 4-4'e dönmüş ve sonraki süreçte CHP ve YENİ Parti üyelerinin
çekilmesinin ardından Türkyılmaz dördüncü turda başkanvekili seçilmiştir. Burada
da kısıtlılığın neden kaldırıldığı ile kaldırılmasının karar aritmetiği
üzerindeki sonucu birbirinden ayrılmalıdır. İlki siyasal aktörlerin ileri
sürdüğü savlar bakımından ayrıca araştırılması gereken bir nedensellik sorunudur.
İkincisi ise tarih ve oy dağılımı üzerinden gözlenebilir bir kurumsal
ilişkidir. Dolayısıyla ETA kavramı çalışmaya önemli bir ölçüm olanağı
sağlamaktadır: seçim sonucu, nominal temsil, hukuksal/siyasal statü
değişiklikleri, etkili temsil ve karar sonucu.
Temsil
Dönüşümünün Farklı Yolları
Olay
karşılaştırması aynı kesin sonucun farklı süreçlerle ortaya çıkabileceğini
göstermektedir. Bu nedenle YDTDM doğrusal tek bir yol olarak değil, dallanan
bir süreç modeli olarak kurulmalıdır.
Yol A —
Doğrudan Yönetsel İkame: Seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılması, merkezi yönetimin
görevlendirmesi ve seçimle belirlenen yürütme makamının atanmış yönetimle
ikamesi. Bu yol klasik kayyım mekanizmasına en yakın biçimdir ve demokratik
gerileme ile yerel özerklik yazınında en fazla incelenen müdahale türüdür.
Yol B —
Meclis Aritmetiği Üzerinden İkame: Seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılması,
belediye meclisinin başkanvekili seçmesi ve mevcut etkili temsil aritmetiğinin
seçimde belediyeyi kazanan partiden farklı bir sonuç üretmesi. Burada merkezi
yönetim doğrudan belediye başkanvekili atamamaktadır. Siyasal değişim biçimsel
olarak belediye meclisinin kendi seçimi sonucunda gerçekleşmektedir.
Yol C —
Yargısal Müdahale ve Yenilenen Seçim: Başkanın görevden uzaklaştırılması, başkanvekilliği seçimi,
seçimin yargısal incelemeye konu olması, iptal veya yürütmenin durdurulması,
yenilenen seçim ve farklı siyasal sonuç. Bu yol özellikle Bayrampaşa ve Üsküdar
olaylarının çözümlemesinde önemlidir.
Yol D —
Başkanvekilliği Sonrası Parti Değişikliği: Başkanın görevden uzaklaştırılması, aynı partiden
başkanvekilinin seçilmesi, başkanvekilinin daha sonra parti değiştirmesi,
belediye yönetiminin siyasal bağlılığının değişmesi. Beykoz bu yolun belirgin
örneğidir. Alaattin Köseler'in tutuklanmasının ardından 10 Mart 2025'te CHP
grubunun adayı Özlem Vural Gürzel üçüncü turda 18 oyla başkanvekili seçilmişti.
Gürzel daha sonra CHP'den ayrılarak AKP'ye katılmıştır. 2026'daki kendi
açıklamalarında da Eylül 2025'ten beri AKP'de olduğunu belirtmektedir. Burada
özellikle dikkat edilmesi gereken nokta parti değiştirmenin hukuksal olarak olanaklı
ve bireysel bir siyasal tercih olmasıdır. Dolayısıyla parti değiştirmek kendi
başına demokratik gerileme göstergesi değildir. Araştırma açısından anlamlı
olan bu davranışın önceki müdahale zinciriyle birleştiğinde seçimle oluşan
belediye yönetiminin siyasal bağlılığını değiştirmiş olmasıdır.
Yol E —
Temsilcinin Hukuksal Statüsü Üzerinden Etkili Aritmetik Değişimi: Başkanın görevden uzaklaştırılması,
başkanvekilliği seçimi, meclis üyelerinin tutukluluk, tahliye, kısıtlılık veya
benzeri hukuksal statülerinin değişmesi, ETA'nın değişmesi ve yeni
başkanvekilliği sonucu. Üsküdar ve Adalar, bu yolu çözümleme bakımından
özellikle önemli duruma getirmektedir.
Yol F —
Doğrudan Siyasal Transfer: Seçimle bir partiden belediye başkanı seçilmesi, görev dönemi içerisinde
belediye başkanının başka bir partiye katılması ve belediyenin siyasal bağlılığının
seçim yapılmadan değişmesi. Bu yol diğerlerinden farklıdır. Yargısal müdahale
zorunlu değildir. Bu nedenle Tuzla ve Çekmeköy gibi örnekler YDTDM içerisinde
ayrı tutulmalıdır. Aksi durumda her parti değişikliğinin yargısal müdahale
zincirinin parçası olduğu gibi kanıtlanmamış bir sonuç ortaya çıkar. Bu ayrım
modelin güvenilirliği açısından önemlidir.
Yönetsel
Yeniden Dağıtım: Temsil Dönüşümünün Son Aşaması
Araştırma
ilerledikçe ortaya çıkan bir başka bulgu belediyenin siyasal bağlılığının
değişmesinin sürecin her zaman son aşaması olmadığıdır. Değişimin ardından
belediye yürütmesi içerisindeki makamların yeniden dağıtılması da gözlenebilir.
Bu nedenle YDTDM'ye “Yönetsel Yeniden Dağıtım” aşamasının eklenmesi
gerekmektedir. Bu aşama başkanvekilliğinin değişmesinden sonra başkan
yardımcılıkları, komisyonlar veya diğer yürütme görevlerinin yeni siyasal
çoğunluk doğrultusunda yeniden düzenlenmesini ifade eder. Bunun kuramsal önemi
şudur: temsil dönüşümü yalnızca “makamın kimin elinde olduğu” sorusuyla sona
ermeyebilir. Yeni siyasal denetim belediyenin kurumsal yapısı içerisinde
yeniden üretilebilir. Ancak burada da aynı yöntemsel ilke geçerlidir. Bir parti
değiştiren meclis üyesinin daha sonra yönetsel göreve atanması tek başına
önceki parti değişikliğinin bu görev karşılığında gerçekleştiğini kanıtlamaz.
Ardışıklık gözlenebilir olgudur. Karşılıklılık veya pazarlık ise ayrıca
kanıtlanması gereken nedensel savdır.
YDTDM'nin
Geliştirilmiş Biçimi
Bu bulgular
sonucunda Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli artık daha ayrıntılı biçimde
kurulabilir:
1. Seçimle Kurulan Başlangıç Temsil
Düzeni
↓
2. İlk Yargısal/Yönetsel/Siyasal
Müdahale
↓
3. Seçilmiş Yöneticinin Hukuksal ve
Kurumsal Statüsünün Değişmesi
↓
4. Belediye Meclisinin Etkili Temsil
Aritmetiğinin Değişmesi veya Yeniden Belirlenmesi
↓
5. Kayyım / Başkanvekilliği /
Yenilenen Seçim Mekanizması
↓
6. Parti Bağlılığı ve Siyasal Konum
Değişiklikleri
↓
7. Yönetsel Yeniden Dağıtım
↓
8. Seçim Sonrası Yeni Temsil Düzeni
Ancak oklar
zorunlu nedensellik ifade etmemektedir. Bir olay 2'den doğrudan 5'e geçebilir,
başka bir olay 4 ve 6 üzerinden ilerleyebilir, bir diğeri yalnızca 1, 6 ve 8
biçiminde gelişebilir. Dolayısıyla YDTDM'nin gücü “her olay böyle olur” savından
değil, farklı yolları aynı başlangıç–sonuç karşılaştırması içerisinde görünür duruma
getirmesinden kaynaklanmaktadır.
Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliğinin Görgül Sınanması
YDTDM
mekanizmayı açıklarken Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği kavramı dönüşümün
demokratik temsil bakımından anlamını değerlendirmektedir. İncelenen olaylar
dört boyutun birbirinden ayrılması gerektiğini göstermektedir. Kurumsal
süreklilik, seçilmiş makamın seçim dönemi boyunca varlığını sürdürebilmesidir.
Belediye başkanının görevden uzaklaştırılması bu boyutu doğrudan etkiler. Siyasal
süreklilik, seçilmiş siyasal aktörün siyasal etkinlikte bulunabilmesi ve
siyasal yarışmaya devam edebilmesidir. Bir kişinin belediye başkanlığı
makamından çıkarılmasının ötesinde siyasal etkinlik kapasitesinin
sınırlandırılması bu düzeyde değerlendirilir. İletişimsel süreklilik, siyasal
temsilcinin seçmeniyle iletişim kurabilmesi, görüşlerini açıklayabilmesi ve
kamusal alanda görünür ve duyulur kalabilmesidir. Bu boyut özellikle İstanbul
Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu çevresindeki gelişmelerin incelenmesinde
ayrıca önem taşımaktadır. Dördüncü boyut ise bu araştırmanın son dönem olaylarının
görünür duruma getirdiği temsil iradesinin serbest kullanımıdır. Belediye
meclisi üyesinin yalnızca sandalyesinin bulunması yeterli değildir. Temsil
yetkisini ve oyunu hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmesi
gerekir. Bu dört boyut bir araya geldiğinde demokratik temsil daha kapsamlı
biçimde tanımlanabilir:
Temsil =
makam + siyasal etkinlik kapasitesi + iletişim kapasitesi + temsil yetkisinin
serbest kullanımı.
Bu nedenle
seçmen iradesinin işlevsel sürekliliği yalnızca “seçilen kişi görevde mi?”
sorusuyla ölçülemez.
Niyet
Sorunundan Örüntü Sorununa
Burada
çalışmanın en duyarlı epistemolojik noktasına ulaşılmaktadır. Tek tek olaylardaki
hukuksal işlemlerin hangi siyasal amaçla gerçekleştirildiğini kanıtlamak güçtür
ve birçok durumda mevcut veriler böyle bir sonuca izin vermemektedir.
Dolayısıyla makale araştırmanın başarısını aktörlerin zihinsel niyetlerini
kanıtlamaya bağlamamalıdır. Bunun yerine üç gözlenebilir değişken
kullanılabilir:
Yön: Temsil değişimi hangi siyasal yönde gerçekleşmektedir?
Yineleme: Benzer sonuç kaç farklı olayda ortaya çıkmaktadır?
Mekanizma: Sonuca hangi kurumsal süreçlerden geçilerek ulaşılmaktadır?
Bu üç
değişken birlikte değerlendirildiğinde araştırma “bunu kim neden yaptı?”
sorusundan daha sağlam bir soruya geçmektedir: Gözlenen kurumlar ve süreçler
birlikte çalıştığında sistemli olarak nasıl bir temsil sonucu üretmektedir? Bu,
makalenin en önemli yöntemsel ve kuramsal üstünlüklerinden biridir. Çünkü
demokratik gerileme veya otokratikleşme çözümlemesi için her olayın arkasındaki
gizli siyasal talimatı kanıtlamak zorunlu değildir. Kurumların yinelenen ve
yönlü yığınsal sonuçları da incelenebilir. Fakat bunun tersi de önemlidir: yineleyen
sonuç tek başına ortak merkezden yönetilen bir planın kanıtı değildir. Bu
nedenle makalenin dili “eş güdümlü plan kanıtlanmıştır” biçiminde değil,
“farklı süreçlerin yığınsal sonuçlarında yönlü ve yinelenen bir temsil dönüşümü
gözlenmektedir” biçiminde kurulmalıdır.
Ara
Sonuç: Yerel Demokratik Temsilin Dönüşümü
Bu aşamaya
kadar elde edilen bulgular YDTDM'nin temel önermesini desteklemektedir: 31 Mart
2024 sonrasındaki gelişmeler yalnızca seçilmiş belediye başkanlarına yönelik
birbirinden bağımsız işlemler olarak incelendiğinde temsil sistemindeki yığınsal
değişimin önemli bir bölümü görünmez kalmaktadır. Üsküdar'da ilk
başkanvekilliği seçiminin iptal edilmesi, yenilenen seçim öncesindeki
tutuklamalar ve parti değişiklikleri ile yeni seçim sonucu birlikte
değerlendirildiğinde bir süreç ortaya çıkmaktadır. Adalar'da ise belediye
başkanının tutuklanması, ilk başkanvekilinin daha sonra istifası, yeni seçimin
yeter sayı nedeniyle ertelenmesi, bir meclis üyesinin oy kullanmasını etkileyen
kısıtlılığın seçimden önce kaldırılması ve sonunda AKP adayının başkanvekili
seçilmesi birbirini izleyen ayrı fakat aynı temsil alanı üzerinde sonuç doğuran
gelişmelerdir. Bu bulgular henüz SSTO’nun doğrulandığı anlamına gelmemektedir.
Fakat daha dar ve önemli bir sonucu desteklemektedir: Seçimle kurulan temsil
ile görev döneminde kullanılan temsil arasında demokratik gerileme
araştırmalarının bağımsız olarak incelemesi gereken bir “seçim sonrası temsil
alanı” bulunmaktadır. Şimdi çözümlemenin en önemli aşamasına geçebiliriz: Bu
gözlenen örüntü yalnızca Türkiye'deki belediye siyasetinin özgül bir sonucu
mudur, yoksa demokratik gerileme ve otokratikleşmenin niteliğinde daha genel
bir değişime mi işaret etmektedir? Bir sonraki bölümde yarışmacı otoriterlik,
demokratik gerileme ve lawfare açıklamalarını elde ettiğimiz bulgular
karşısında tek tek sınayıp ardından SSTO’nun gerçekten ilave bir açıklama gücü
sağlayıp sağlamadığını değerlendirmek gerekir.
Üçüncü
Araştırma Kümesi: Demokratik Gerileme, Otokratikleşme ve Mevcut Kuramların
Açıklama Kapasitesi
Buraya kadar
yapılan çözümleme 31 Mart 2024 sonrasında yerel demokratik temsil üzerinde tek
bir mekanizma yerine farklı yargısal, yönetsel ve siyasal yolların etkili
olabildiğini, bazı olaylarda bunların ardışık müdahale zincirleri oluşturduğunu
ve seçimle ortaya çıkan Başlangıç Temsil Düzeni ile daha sonraki Gerçek Temsil
Düzeni arasında farklılaşmalar meydana geldiğini göstermiştir. Bundan sonraki
sorun bu görgül bulguların nasıl kuramsallaştırılması gerektiğidir. Bu amaçla
önce mevcut açıklama çerçevelerinin yeterliliği sınanmalıdır. Yeni bir kavram
ancak mevcut kavramların açıklayamadığı veya yeterince görünür kılamadığı bir
olgunun bulunması durumunda anlamlıdır. Dolayısıyla SSTO’nun gerekliliği peşin
olarak kabul edilmeyecek ve demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı
otoriterlik, lawfare, otokratik hukukçuluk ve liberal olmayan yeniden
merkezileşme yaklaşımlarının Türkiye olayını ne ölçüde açıklayabildiği
değerlendirilecektir.
Demokratik
Gerileme Açıklaması
Demokratik
gerileme yaklaşımı Türkiye'deki gelişmelerin önemli bir bölümünü
açıklayabilmektedir. Çağdaş demokratik gerilemenin karakteristik özelliği
demokratik kurumların bir anda ortadan kaldırılmasından çok mevcut kurumların
kademeli biçimde aşındırılmasıdır. Türkiye üzerine güncel çalışmalar da
hukuksal ve kurumsal araçların yürütme gücünü genişletmek ve denge-denetleme
mekanizmalarını zayıflatmak üzere kullanılmasını daha uzun süreli bir
demokratik gerileme ve otokratikleşme sürecinin parçası olarak incelemektedir. 31
Mart 2024 sonrasında incelenen yerel yönetim olayları bu çerçeveyle önemli
ölçüde örtüşmektedir. Seçimler yapılmış, muhalefet seçimlere katılmış ve çok
sayıda belediyeyi kazanmıştır. Nitekim 2024 seçimlerinin hemen ardından yapılan
çözümlemelerde muhalefetin büyük kentlerdeki başarısı, otokratikleşmeye karşın
yerel yönetimlerin siyasal yarışmanın önemli alanlarından biri olmaya devam
ettiğinin göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Buradaki paradoks açıktır:
Demokratik yarışma seçim sonucunu üretebilmekte fakat daha sonraki süreçte o
sonucun ürettiği temsil kapasitesi değişebilmektedir. Bu nedenle demokratik
gerileme yaklaşımı olayı açıklamak için gereklidir ancak çözümleme zamanını
seçimden sonraki temsil dönemine doğru genişletmek gerekir.
Yarışmacı
Otoriterlik Açıklamasının Sınırı
Yarışmacı
otoriterlik yaklaşımının temel sorunsalı demokratik kurumların biçimsel olarak
mevcut olmasına karşın siyasal yarışmanın iktidar lehine eşitsizleşmesidir.
Türkiye örneğinde bu yaklaşım seçimlere erişim, devlet kaynaklarının kullanımı,
medya alanı ve muhalefetin yarışma koşullarının açıklanmasında güçlüdür. Fakat
31 Mart 2024 seçimleri farklı bir kuramsal sorunu belirginleştirmiştir: Eşitsiz
yarışma koşullarına karşın muhalefet seçimi kazanırsa ne olur? Bu soru aslında
Türkiye yazınına bütünüyle yabancı değildir. Esen ve Gümüşçü, 2024 seçimleri
sonrasında yerel yönetimleri muhalefetin merkezi iktidarla yarışabilmesini
sağlayan başlıca platformlardan biri olarak değerlendirmiştir. Daha sonraki
çalışmalar da muhalefet belediyelerinin demokratik direnç ve farklı siyasal
örgütlenme alanları oluşturabileceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla yerel
yönetimin siyasal önemi yalnızca belediye hizmetlerinden kaynaklanmamaktadır.
Yerel yönetim aynı zamanda muhalefetin iktidar kapasitesi geliştirdiği,
seçmenle doğrudan ilişki kurduğu ve ulusal siyasal yarışmaya kaynak
üretebildiği bir alan durumuna gelebilmektedir. Bunun sonucunda yarışmacı
otoriterlik çözümlemesinde iki farklı aşamanın ayrılması gerekir: seçim öncesi
yarışma alanı ve seçim sonrası temsil alanı. Birincisi “muhalefet seçimi
kazanabilir mi?” sorusunu ve ikincisi ise “muhalefet kazandığı siyasal yetkiyi
seçim dönemi boyunca kullanabilir mi?” sorusunu gündeme getirir. İncelediğimiz olaylar
ikinci sorunun bağımsız kuramsal önem taşıdığını göstermektedir.
“Seçim Sonrası
Ele Geçirme” (Postelection Capture) Kavramı ile Bu Çalışmanın İlişkisi
Burada
uluslararası yazın açısından özellikle önemli bir çalışma bulunmaktadır. Esen
ve Gümüşçü, Türkiye'deki kayyım uygulamalarını inceleyen çalışmalarında “Seçim Sonrası Ele Geçirme” (postelection
capture) kavramını kullanmış ve otoriter yönetimlerin seçimi kaybettikten
sonra seçim sonuçlarını yönetmek veya tersine çevirmek için seçim sonrası
mekanizmalara başvurabileceğini ileri sürmüşlerdir. Yazarlar 2019 İstanbul
seçiminin yinelenmesini ve seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak
yerlerine kayyım atanmasını bu bağlamda değerlendirmiştir. Bu çalışma bizim
açımızdan son derece önemlidir. Çünkü geliştirmekte olduğumuz kuramsal önerinin
uluslararası yazında tamamen boş bir alana yerleşmediğini göstermektedir. Seçim
sonrası siyasal denetim sorunu daha önce saptanmıştır. Dolayısıyla makalenin
özgünlük savını daha duyarlı kurmak gerekir. Bizim çalışmamızın katkısı “seçim
sonuçlarının seçimden sonra değiştirilebileceğini ilk kez keşfetmek” değildir.
Esen ve Gümüşçü bunu postelection capture kavramıyla açıkça ortaya
koymuştur. Bizim bulgularımız bu yaklaşımı üç yönde genişletmektedir. Birincisi,
seçim sonrası ele geçirme (postelection capture) büyük ölçüde seçilmiş
belediye başkanının görevden alınması ve yerine kayyım atanması gibi dikey
ikame mekanizmalarına odaklanmaktadır. Bizim olaylarımız ise bunun ötesinde
belediye meclislerinin iç aritmetiğinin, başkanvekilliği seçimlerinin, üyelerin
hukuksal statülerinin ve parti değiştirmelerinin de temsil dönüşümünün parçası
olabileceğini göstermektedir. İkincisi, bizim çözümleme birimimiz yalnızca
makamın ele geçirilmesi değildir. Seçmen iradesinin kurumsal, siyasal ve
iletişimsel olarak işlevsel kalıp kalmadığı da araştırılmaktadır. Üçüncüsü, postelection
capture belirli bir otoriter stratejiyi açıklarken bu çalışma seçim sonrası
temsil alanını demokratik kuramın daha genel bir sorunu durumuna getirmeyi
önermektedir. Bu nedenle postelection capture ile SSTO arasında çekişme
değil, kavramsal bir devamlılık kurulabilir: seçim sonrası ele geçirme belirli
seçim sonrası ikame stratejilerini açıklayan mekanizma kavramıdır ce SSTO ise
bu ve benzeri mekanizmaların sistemleşmesi durumunda ortaya çıkan daha geniş
temsil örüntüsünü açıklamak üzere sınanan çerçeve dir. Bu ayrım makalenin
uluslararası yazınla ilişkisini önemli ölçüde güçlendirmektedir.
|
Çizelge
1: İstanbul
İlçe Belediyelerinde 2024-2026 Arası değişim |
|||
|
Belediyeler |
2024 |
2026 |
Değişim |
|
CHP |
26 |
16 |
−9 |
|
AKP |
13 |
21 |
+8 |
|
Kayyım |
0 |
2 |
+2 |
|
Toplam |
39 |
39 |
— |
Çizelge 1’de
ve aşağıdaki görselde de gösterildiği üzere, 31 Mart 2024 seçimlerinde ortaya
çıkan ilçe belediyelerinin 26 CHP ve 13 AKP dağılımı Eylül 2026’de 17 CHP, 20
AKP ve 2 kayyım dağılımına dönüşmüştür. İki kayyım da eski CHP’li belediyede
çalışmaktadır. Başlangıçtaki 39 belediyenin 9'unda, başka bir deyişle yaklaşık
%23,1'inde CHP'nin 31 Mart 2024 seçimleriyle elde ettiği yönetim durumu artık
devam etmemektedir. Buradaki matematik özellikle çarpıcıdır. CHP'nin ilçe
belediye sayısı 9 (kayyımlarla 11) azalmış ve AKP'nin sayısı 7 artmıştır. İki
CHP belediyesi ise kayım ile yönetilmektedir. Bu durumda CHP’nin kaybettiği
ilçe belediyesi sayısı 26 değil 16 olmaktadır. Bu durum AS7 açısından
aradığımız “Başlangıç Temsil Düzeni” – “Mevcut Temsil Düzeni” farkının doğrudan
sayısal ölçüsünü vermektedir. Makaledeki AS7 zaten tam olarak seçim sonucundaki
dağılımla inceleme dönemi sonundaki dağılım arasındaki farklılaşmayı ve bunun
yeni seçim yapılmaksızın gerçekleşen bölümüne ilişkindi. Seçim yapılmış ve sonuçlar kesinleşmiş olmasına
karşın iki buçuk yıl içinde İstanbul ilçe belediyelerinin siyasal yönetim
dağılımı 26–13'ten 17–20–2'ye dönüşmüştür. Bu durum “olgu–sav–istidlal” ayrımıyla
da uyumludur. Bu tabloya Adalar ilçe belediyesi de eklenmek gerekir. Bu durumda
CHP belediyelerinin sayısı 16’ya düşmüş ve AKP ilçe belediyelerinin sayısı 21
olmuştur. Ayrıca, el değiştiren ilçe belediyeleriyle birlikte İBB’deki meclis
üyesi dağılımı da değişmiştir. Şu anda CHP’nin İBB’de 154 belediye meclis üyesi
vardır. Cumhur İttifakı’nın toplam üye sayısı ise 142’ye kadar çıkmıştır.
31 Mart 2024 seçimleri sonrası
CHP’nin 187, Cumhur İttifakı’nın 130 meclis üyesi vardı. Başlangıçta 57 olan
meclis üyesi farkı son durumda 12’ye kadar düşmüştür. 13 meclis üyesinin daha
katılması durumunda İBB’de çoğunluk AKP’ye geçebilecektir. Bu bağlamda diğer
CHP’li belediyelerde de benzer gelişmelerin ortaya çıkması olasıdır.
Liberal Olmayan
Yeniden Merkezileşme Açıklaması
Tan ve
Özer'in Türkiye üzerine yakın tarihli çalışması 2019 sonrasında merkezi
yönetimin muhalefet belediyelerine yönelik siyasetini “liberal olmayan yeniden
merkezileşme” (illiberal recentralisation) kavramıyla açıklamaktadır.
Çalışma yargısal, yönetsel ve medya araçlarının muhalefet tarafından yönetilen
belediyelerin siyasal ve yönetsel alanını daraltabildiğini ve yerel özerklik,
kurumsal derinlik, siyasa alanı ve mali bağımsızlık bakımından gerileme meydana
geldiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım Türkiye örneğini açıklamada güçlüdür.
Özellikle merkezi devlet ile muhalefet belediyeleri arasındaki dikey güç
ilişkisini görünür kılmaktadır. Ancak bizim olaylarımız başka bir mekanizma
daha göstermektedir: merkez ile belediye ilişkisinin yanında belediye başkanı,
belediye meclisi, meclis üyesi, başkanvekili ve belediye yürütmesi arasında da
bir temsil dönüşümü meydana gelebilmektedir. Dolayısıyla liberal olmayan yeniden
merkezileşme ile YDTDM'nin çözümleme düzeyleri farklıdır. Yeniden merkezileşme
yetkinin merkez ile yerel arasında yeniden dağıtılmasını ve YDTDM ise seçimle
oluşmuş yerel temsilin kendi kurumsal yapısı içerisindeki dönüşümünü
izlemektedir. İki süreç aynı anda bulunabilir fakat kavramsal olarak aynı
değildir.
Lawfare
Açıklamasının
Gücü ve Sınırı
İncelenen olayların
önemli bölümünde savcılık soruşturmaları, tutuklama kararları, mahkeme
kararları veya yönetsel görevden uzaklaştırmalar bulunduğundan lawfare yaklaşımı
güçlü bir açıklama adayıdır. Ancak bütün olayları lawfare başlığı
altında toplamak iki nedenle yetersizdir. Birincisi, her yargısal işlemin
siyasal amaçlı olduğunu göstermek için yalnızca siyasal sonucuna bakmak yeterli
değildir. Hukuksal soruşturmanın maddi temeli ayrıca değerlendirilmelidir. İkincisi
ve daha önemlisi, araştırmanın ortaya çıkardığı bazı mekanizmalar yargısal
değildir. Parti değiştirme, belediye meclisindeki oy davranışı, başkanvekilliği
seçimi veya yürütme görevlerinin yeniden dağıtılması kendi başına yargısal
işlem değildir. Dolayısıyla lawfare müdahale zincirinin bazı halkalarını
açıklayabilir fakat zincirin tamamını açıklayan üst kavram durumuna
getirildiğinde görgül çeşitlilik kaybolur. Burada YDTDM'nin üstünlüğü ortaya
çıkmaktadır. Model, yargısal süreci siyasal veya yönetsel süreçle
özdeşleştirmeden bunların aynı temsil sistemi üzerinde ardışık sonuçlar üretip
üretmediğini incelemektedir.
“Süreç
Olarak Ceza” ve Temsil Kapasitesinin Kaybı
Bu olaylar
aynı zamanda soruşturma ile kesin hüküm arasındaki uzun dönemin demokratik
temsil açısından önemini göstermektedir. Ceza hukukunda tutuklama bir ceza
değildir. Suçluluk ancak kesinleşmiş mahkeme kararıyla belirlenebilir. Bununla
birlikte seçilmiş bir belediye başkanının veya belediye meclisi üyesinin
tutuklanması kesin hükümden önce temsil yetkisinin kullanılamaması sonucunu
doğurabilir. Buradan “tutuklama cezadır” sonucu çıkarılamaz. Fakat iki farklı
düzlem ayrılabilir: hukuksal düzlemde koruma önlemi ve temsili düzlemde görev
ve oy kullanma kapasitesinin ortadan kalkması veya daralması. “Süreç Olarak
Ceza” kavramı bu ikinci sonucu görünür kılmaktadır. Buradaki “ceza”, teknik
ceza hukuku anlamında değil, sürecin kişi ve temsil kapasitesi üzerinde
doğurduğu cezalandırıcı nitelikteki sonuç anlamında kullanılmaktadır. Bu ayrım
özellikle henüz kesin hüküm bulunmayan olayların demokratik temsil üzerindeki
etkilerini incelemeyi olanaklı kılmaktadır.
Demokratik
Gerilemenin Yerel Düzeyde Yeni Bir Evresi mi?
Türkiye
üzerine mevcut yazın yerel yönetimlerin demokratik gerileme ve otokratikleşme
bakımından önemini zaten göstermektedir. Kayyım uygulaması, merkezi mali ve yönetsel
denetim, belediyelerin yetki alanlarının daraltılması ve muhalefet
belediyelerinin etkinlik kapasitesinin sınırlandırılması daha önce
incelenmiştir. 31 Mart 2024 sonrasındaki gelişmelerin farklılığı mekanizma
repertuvarının genişlemiş görünmesidir. Klasik biçimde seçilmiş başkan,
görevden alma ve merkezi ikame iken yeni olaylarda seçilmiş başkan, yargısal/yönetsel
işlem, belediye meclisi, etkin temsil aritmetiği, başkanvekilliği seçimi, parti
bağlılığı değişikliği ve yönetsel yeniden dağıtım gibi daha karmaşık yollar
gözlenmektedir. Bu, merkezi müdahalenin ortadan kalktığı anlamına
gelmemektedir. Daha önemli olan seçim sonucunun dönüşümünün yalnızca doğrudan
ikameye bağımlı olmamasıdır. Bu nedenle demokratik gerilemenin yerel düzeyde
incelenmesinde artık yalnızca “seçilmiş başkan görevden alındı mı?” sorusu
yeterli değildir. Şunlar da sorulmalıdır: Kim oy kullanabildi? Meclis
aritmetiği nasıl değişti? Başkanvekilliği seçimi hangi koşullarda yapıldı?
Seçim tekrarlandı mı? Parti bağlılıkları ne zaman değişti? Değişiklikten sonra
yürütme makamları nasıl dağıtıldı? Böylece demokratik gerileme çözümlemesi
makamdan sürece doğru genişlemektedir.
SSTO’nun
Gerekli Olup Olmadığının Sınanması
Artık
araştırmanın en ileri kuramsal sorusuna ulaşılabilir: Bu olguları açıklamak
için gerçekten Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik kavramına gereksinme var
mıdır? Mevcut yazının açıklama kapasitesi küçümsenmemelidir. Demokratik
gerileme kademeli aşınmayı, yarışmacı otoriterlik eşitsiz siyasal yarışmayı, seçim
sonrası ele geçirme seçim sonrası ikameyi, lawfare hukuksal araçların
siyasal kullanımını ve liberal olmayan yeniden merkezileşme merkez-yerel güç
ilişkisini açıklamaktadır. Dolayısıyla SSTO ancak bunların arasında kalan
belirli bir olguyu görünür kılıyorsa anlamlıdır. Bu olgu şu şekilde
tanımlanabilir: Muhalefetin seçimi kazanabildiği ve seçim sonucunun biçimsel
olarak tanındığı ancak kazanılan temsil yetkisinin seçimler arasındaki dönemde
farklı yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların birleşik etkileri sonucunda
sistemli biçimde yeniden yapılandırılabildiği durum. Bu tanımda SSTO’nun ayırt
edici özelliği otoriterliğin seçimden önce değil seçimden sonra başlaması
değildir. Otoriter veya eşitsiz uygulamalar seçim öncesinde de bulunabilir. Ayırt
edici özellik çözümleme nesnesinin kazanılmış temsil yetkisinin seçim sonrası
kaderi olmasıdır. Bu nedenle SSTO bir rejimin tamamını adlandıran kavramdan
önce bir otokratikleşme örüntüsü olarak kullanılmalıdır. Bu daha ihtiyatlı
kullanım kuramsal olarak da daha güçlüdür.
SSTO’nun En
Az Ölçütleri
Türkiye olayından
hareketle SSTO’nun gelecekte karşılaştırmalı olarak sınanabilmesi için en az
beş ölçüt önerilebilir: Birincisi, anlamlı seçimlerin varlığıdır. Muhalefet
seçimlere katılabilmeli ve en azından bazı önemli makamları kazanabilmelidir. İkincisi,
seçim sonucunun başlangıçta biçimsel olarak tanınmasıdır. Seçim bütünüyle iptal
edilmemekte veya muhalefet doğrudan yasaklanmamaktadır. Üçüncüsü, seçim
sonrasında temsil kapasitesini değiştiren yargısal, yönetsel veya siyasal
mekanizmaların bulunmasıdır. Dördüncüsü, bu mekanizmaların tekil ve
rastlantısal olayların ötesinde yinelenen veya yığınsal bir örüntü
oluşturmasıdır. Beşincisi, ortaya çıkan dönüşümün sistemli olarak siyasal
iktidarın kurumsal kapasitesini artırması veya muhalefetin seçimle kazanılmış
temsil kapasitesini azaltmasıdır. Bu son ölçüt özellikle önemlidir. Çünkü bir
belediye başkanının ölümü, gönüllü istifası veya olağan parti değiştirmesi
nedeniyle meydana gelen her seçim sonrası değişiklik SSTO olarak
sınıflandırılamaz. Kavramın çözümleyici değerini koruyabilmesi için yönlü ve sistemli
bir örüntünün gösterilmesi gerekir.
SSTO ile Seçim
Sonrası Ele Geçirme Arasındaki Fark
Bu noktada
iki kavramın sınırları daha kesin çizilebilir. Seçim sonrası ele geçirme şu
soruya yanıt verir: İktidar, kaybettiği bir seçimin ürettiği makamı seçimden
sonra hangi mekanizmalarla yeniden denetim altına alabilir? SSTO ise daha geniş
bir soruya yönelir: Seçimler yapılmaya devam ederken seçimle oluşturulan
muhalif temsil kapasitesi seçim döneminin bütünü içerisinde hangi
mekanizmalarla daraltılabilir veya yeniden yapılandırılabilir? Dolayısıyla “capture”
makama ve SSTO ise temsil ilişkisinin sürekliliğine odaklanmaktadır. Bu ayrım
sayesinde SSTO mevcut yazını yeniden adlandıran gereksiz bir kavram olmaktan
çıkarak sınanabilir bir ilave açıklama çerçevesine dönüşebilir.
Rejimin
Niteliği Açısından Anlamı
Burada
makalenin başlangıcından beri taşıdığı daha büyük soruya dönmek gerekir: Bu
gelişmeler Türkiye'deki rejimin niteliğinde bir değişime işaret etmekte midir? Bu
soruya yalnızca belediye olaylarından hareketle kategorik bir rejim
sınıflandırmasıyla yanıt vermek yöntemsel olarak doğru olmayacaktır.
Türkiye'nin demokratik gerileme ve otokratikleşme süreci yerel yönetimlerden
çok daha geniş bir kurumsal alanı kapsamaktadır ve mevcut akademik yazın bu
dönüşümü farklı kavramlarla uzun süredir incelemektedir. Buna karşılık yerel
yönetimlerde gözlenen örüntü, rejimin işleyiş biçiminin değerlendirilmesi
bakımından önemli bir gösterge oluşturabilir. Çünkü seçimli bir siyasal
sistemin demokratik niteliği yalnızca muhalefetin seçime katılabilmesine bağlı
değildir. Muhalefetin kazandığı makamları hukukun üstünlüğü çerçevesinde
kullanabilmesi de siyasal yarışmanın anlamlılığının parçasıdır. Eğer siyasal
sistem şu iki özelliği aynı anda taşıyorsa muhalefet seçimi kazanabilmektedir fakat
kazanılmış temsil kapasitesi seçimden sonra sistemli biçimde
aşındırılabilmektedir. Bu takdirde rejimin demokratik niteliğinin yalnızca
seçim günü üzerinden değerlendirilmesi eksik kalacaktır. Bu nedenle yerel
yönetim olaylarının ortaya çıkardığı temel sorun “seçim var mı?” sorusundan
giderek “seçimin ürettiği temsil siyasal olarak ne kadar kalıcıdır?” sorusuna
kaymaktadır.
Türkiye Olayının
Uluslararası Yazına Olası Katkısı
Bu noktada
çalışmanın uluslararası yazına katkısı daha kesin biçimde tanımlanabilir. Türkiye
seçim sonrası müdahalelerin ilk görüldüğü ülke değildir. Dolayısıyla çalışmanın
yenilik savı buna dayandırılamaz. Üstelik Türkiye üzerine postelection
capture, kayyım uygulamaları, liberal olmayan yeniden merkezileşme ve
muhalefet belediyelerine yönelik baskılar konusunda önemli bir yazın zaten
bulunmaktadır. Bu çalışmanın olası özgün katkısı başka yerde bulunmaktadır. Birinci
katkı, seçim sonrası müdahaleyi yalnızca belediye başkanının görevden alınması
üzerinden değil, temsil zincirinin tamamı üzerinden incelemektir. İkinci katkı,
seçim sonucundaki nominal sandalye dağılımıyla belirli karar anındaki Etkin
Temsil Aritmetiği arasında ayrım yapmaktır. Üçüncü katkı, demokratik temsilin
kurumsal, siyasal, iletişimsel ve temsilcinin iradesini serbestçe
kullanabilmesine ilişkin dört boyutunu Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği
altında bütünleştirmektir. Dördüncü katkı, farklı mekanizmaları başlangıç
temsilinden temsile uzanan YDTDM içerisinde karşılaştırmaktır. Beşinci katkı,
bütün bunlardan hareketle postelection capture kavramını daha geniş bir
temsil kuramı içerisinde ele alarak SSTO’yu karşılaştırmalı araştırmaya açık
bir otokratikleşme örüntüsü olarak önermektir. Bu katkılar birlikte
değerlendirildiğinde Türkiye olayının önemi tek tek belediyelerde meydana gelen
olayların olağanüstülüğünden değil, aynı siyasal ve hukuksal ortam içerisinde
farklı seçim sonrası temsil dönüşüm mekanizmalarının gözlenebilmesinden
kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye olayı demokratik gerilemenin
yalnızca seçimden önce neler olduğuna bakılarak değil, seçimden sonra seçmenin
iradesine ne olduğuna bakılarak da araştırılması gerektiğini göstermeye
elverişli bir örnek olay sunmaktadır.
Çözümlemenin
Kuramsal Sonucu
Bu aşamaya
kadar elde edilen bulgular SSTO’nun Türkiye için kesinleşmiş yeni bir rejim adı
olarak kullanılmasını desteklememektedir. Fakat onu sınanmaya değer bir orta
düzey kuramsal kavram durumuna getirmektedir. Daha güçlü bulgu ise Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliğine ilişkindir. Seçim bütünlüğü yalnızca üç
aşamada düşünülürse: yarışma, oy verme ve sayım 31 Mart 2024 sonrasında
incelenen süreçlerin önemli bölümü demokratik çözümlemenin dışında kalmaktadır.
Buna karşılık seçim süreci şöyle ele alınırsa yarışma, oy verme, sayım,
temsilin kurulması, temsilin işlevsel sürekliliği ve sonraki seçim gözlenen
gelişmeler demokratik gerileme ve otokratikleşme araştırmasının doğrudan konusu
durumuna gelmektedir. Bu nedenle çalışmanın çözümleme bölümünden çıkan en temel
kuramsal önerme şudur: Seçim bütünlüğünün seçim sonrası bir boyutu vardır.
Demokratik temsil seçmenin tercihinin sandıkta doğru biçimde belirlenmesi
kadar, bu tercihle oluşturulan temsil yetkisinin bir sonraki seçime kadar
demokratik hukuk devleti güvenceleri altında işlevsel kalmasını da gerektirir. Bu
sonuç ilk makalenin ulaştığı noktayı önemli ölçüde genişletmektedir. İlk
çalışma seçilmiş yerel yöneticilere yönelik müdahaleyi incelemişti. Revisited
çalışma ise aynı sorunun daha derinde seçim sonucunun zamansal dayanıklılığı ve
demokratik temsilin sürekliliği sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra Türkiye’de yerel demokratik temsilin
geçirdiği dönüşümü tek tek belediye başkanlarına yönelik yargısal veya yönetsel
işlemlerin ötesine geçerek incelemiştir. Araştırmanın başlangıcındaki temel
soru seçimle kurulmuş temsil düzeninin seçim sonrasındaki yargısal, yönetsel ve
siyasal süreçler sonucunda ne ölçüde ve hangi mekanizmalar aracılığıyla
değişebildiğiydi. Çözümleme sonucunda ulaşılan temel bulgu sorunun yalnızca
seçilmiş yöneticilerin görevde kalıp kalmamasıyla açıklanamayacak kadar
genişlediğidir. İlk makalenin yayımlandığı aşamada görgül malzeme esas olarak
seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, tutuklamalar, görevden
uzaklaştırmalar ve kayyım uygulamaları çevresinde yoğunlaşıyordu. Bu nedenle
ilk çalışmanın çözümleme biriminin belediye başkanına yönelik müdahale olması
görgül olarak anlamlıydı. Ancak sonraki gelişmeler, aynı sorunun başka kurumsal
düzlemlerde de ortaya çıkabileceğini gösterdi. Başkanvekilliği seçimleri, bu
seçimlere ilişkin yargısal kararlar, belediye meclisi üyelerinin tutukluluk
veya diğer hukuksal statülerindeki değişiklikler, parti değiştirmeler, belediye
meclisi aritmetiğindeki farklılaşmalar ve yeni siyasal denetim sonrasında
ortaya çıkan yönetsel yeniden dağıtımlar araştırmanın nesnesini belediye
başkanından temsil sistemine doğru genişletmiştir. Dolayısıyla bu revisited
çalışma ilk araştırmanın yanlışlanması veya terk edilmesi değildir. İlk çalışma
müdahaleyi ve bu çalışma ise müdahalelerin farklı biçimlerinin temsil düzeni
üzerindeki birleşik ve zamana yayılan sonuçlarını görünür duruma getirmektedir.
Seçim
Sonucundan Temsil Sürecine
Araştırmanın
en önemli sonucu demokratik seçimin zamansal sınırının yeniden düşünülmesi
gerektiğidir. Geleneksel seçim çözümlemesi ağırlıklı olarak seçim öncesindeki
yarışma koşullarına, kampanyaya, oy verme sürecine, oyların sayılmasına ve
sonucun doğru biçimde belirlenmesine odaklanmaktadır. Bunların her biri seçim
bütünlüğünün vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak araştırmada incelenen olaylar
demokratik temsil bakımından bir sonraki aşamanın da önem taşıdığını
göstermektedir: seçimin oluşturduğu temsil düzeninin görev dönemi boyunca ne
olduğunun izlenmesi. Buradan hareketle çalışmanın başlangıcında ileri sürülen
temel önerme çözümleme sonunda daha belirgin duruma gelmiştir: Demokratik seçim
bütünlüğü seçim sonucunun ilanıyla sona ermez. Seçimle kurulan temsil
ilişkisinin, demokratik hukuk devletinin meşru sınırlamaları saklı kalmak
üzere, seçim döneminin bütünü boyunca işlevsel sürekliliğinin korunması da
demokratik temsilin asli unsurlarından biridir. Bu önerme seçilmiş kişilerin
hukukun üzerinde bulunduğu anlamına gelmemektedir. Seçilmiş belediye başkanları
ve belediye meclisi üyeleri de ceza hukukuna, yönetsel denetime ve yargısal
sorumluluğa bağlıdır. Seçimle kazanılmış bir makam hukuksal sorumsuzluk veya
görev süresince mutlak dokunulmazlık yaratmaz. Buradaki sorun farklıdır.
Demokratik temsil bakımından değerlendirilmesi gereken yalnızca “işlem hukuksal
olarak olanaklı mıdır?” sorusu değildir. Aynı zamanda “hukuksal, yönetsel ve
siyasal işlemlerin yığınsal sonucu seçimle oluşturulmuş temsil üzerinde ne
olmuştur?” sorusu da sorulmalıdır. Çalışmanın temel katkılarından biri bu iki
sorunun birbirinden ayrılmasıdır.
Tek Bir
Müdahale Modeli Değil, Bir Mekanizmalar Repertuvarı
Çözümleme 31
Mart 2024 sonrasındaki temsil dönüşümlerinin tek bir mekanizma üzerinden
gerçekleşmediğini göstermiştir. Bazı olaylarda seçilmiş belediye başkanının
görevden uzaklaştırılmasını merkezi yönetsel ikame izlemiş ve bazılarında
belediye meclisi başkanvekili seçmiştir. Başka olaylarda başkanvekilliği
seçimine ilişkin yargısal süreçler devreye girmiş, seçim yenilenmiş veya meclis
üyelerinin hukuksal ve siyasal statülerindeki değişiklikler yeni karar
aritmetiği yaratmıştır. Bazı belediyelerde ise yargısal bir müdahale zinciri
bulunmaksızın doğrudan parti değişikliği belediyenin siyasal bağlılığını
değiştirmiştir. Bu çeşitlilik iki nedenle önemlidir. Birincisi, bütün olayları lawfare,
kayyım veya parti değiştirme gibi tek bir kavram altında toplamak görgül
farklılıkları ortadan kaldırmaktadır. İkincisi, farklı kurumsal yolların benzer
temsil sonuçları üretip üretemediğini araştırmak olanaklı duruma gelmektedir. Bu
nedenle çalışmada geliştirilen Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM)
doğrusal ve deterministik bir model değildir. YDTDM'nin işlevi bütün olayları
aynı nedensel kalıba sokmak değil, seçimle oluşturulan Başlangıç Temsil Düzeni
ile inceleme tarihindeki Gerçek Temsil Düzeni arasındaki değişimin hangi ara
mekanizmalardan geçtiğini sistemli biçimde göstermektir. Modelin temel katkısı
bu bakımdan sonuçtan çok süreci görünür kılmasıdır.
Etkili
Temsil Aritmetiği: Sandalye Sayısından Karar Kapasitesine
Araştırmanın
ilerleyen aşamalarında, özellikle Üsküdar ve Adalar olayları, başlangıçta açık
biçimde öngörülmeyen bir değişkeni ortaya çıkarmıştır: Etkili Temsil
Aritmetiği. Bir belediye meclisinin seçim sonucunda ortaya çıkan nominal
sandalye dağılımı ile belirli bir karar anında oy kullanabilen üyelerin siyasal
dağılımı aynı olmayabilir. Tutukluluk, tahliye, kısıtlılık, istifa, parti
değiştirme veya başka hukuksal ve siyasal statü değişiklikleri, sandalye
sayısını biçimsel olarak değiştirmeden meclisin karar üretme kapasitesini
değiştirebilir. Bu nedenle demokratik temsil yalnızca “Kaç sandalye kazanıldı?”
sorusuyla ölçülemez. Şu soru da sorulmalıdır: “Kararın verildiği anda bu
sandalyelerin kaçı temsil yetkisini kullanabiliyordu?” Etkili Temsil Aritmetiği
kavramının önemi buradadır. Kavram, seçim sonucuyla kurulan nominal temsil ile
karar anındaki işlevsel temsil kapasitesi arasındaki farklılaşmayı ölçülebilir duruma
getirmektedir. Bu kavramın Türkiye dışındaki yerel veya ulusal parlamenter
yapılarda kullanılabilir olup olmadığı karşılaştırmalı araştırmalarla
sınanmalıdır. Ancak bu çalışma bakımından kavram özellikle başkanvekilliği
seçimlerinin yalnızca başlangıçtaki sandalye dağılımı üzerinden açıklanmasının
neden yetersiz olduğunu göstermektedir.
Niyet ile
Sonucun Ayrılması
Araştırmanın
en önemli yöntemsel sonuçlarından biri siyasal niyet ile kurumsal sonucun
birbirinden ayrılması gerektiğidir. Bir soruşturmanın, tutuklama kararının,
tahliyenin, parti değişikliğinin veya başka bir işlemin belirli bir belediyenin
siyasal denetimini değiştirmek amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürmek
işlemin zamanlamasını veya sonucunu göstermekten daha güçlü kanıt gerektirir.
Kronolojik yakınlık tek başına siyasal amaç kanıtı değildir. Aynı biçimde
belirli işlemlerin birbirini izlemesi bunların ortak merkezden yönetildiğini
kendiliğinden göstermez. Bu nedenle çalışma “olgu–sav–istidlal” ayrımını
korumuştur. Buna karşılık siyasal niyetin doğrudan kanıtlanamaması gözlenebilir
kurumsal sonuçların incelenemeyeceği anlamına gelmez. Farklı kurumlar
tarafından farklı hukuksal gerekçelerle gerçekleştirilen işlemlerin aynı temsil
alanı üzerinde yığınsal etkileri bulunabilir. Bu nedenle araştırmanın açıklama
stratejisi “gizli ortak amacı” kanıtlamaya değil üç gözlenebilir özelliğe
dayanmaktadır: “yön, yineleme ve mekanizma”. Temsil değişikliklerinin hangi
yönde gerçekleştiği, benzer sonuçların ne ölçüde yinelendiği ve bu sonuçlara
hangi kurumsal mekanizmalardan geçilerek ulaşıldığı araştırmanın görgül
temelini oluşturmaktadır. Bu ayrım çalışmanın sonuçlarının gereğinden fazla
genişletilmesini de önlemektedir. Ortak sonuç, ortak niyetin kanıtı değildir. Fakat
yineleyen ortak sonuç da demokratik çözümleme bakımından önemsiz değildir.
Seçmen
İradesinin İşlevsel Sürekliliği
Çalışmanın
kavramsal açıdan en önemli sonuçlarından biri Seçmen İradesinin İşlevsel
Sürekliliği kavramıdır. Araştırma başlangıcında demokratik temsil büyük ölçüde
seçilmiş makamın kurumsal devamlılığı üzerinden ele alınabilirdi. Görgül
gelişmeler ise temsilin bundan daha geniş olduğunu göstermiştir. Seçmen
iradesinin işlevsel sürekliliği en az dört boyutta değerlendirilmelidir: kurumsal
temsil, seçilmiş makamın ve seçimle oluşturulan kurumsal yapının işlevini
sürdürebilmesini, siyasal temsil, seçilmiş aktörün siyasal etkinlikte
bulunabilmesini ve siyasal yarışmaya katılabilmesini, iletişimsel temsil,
temsilcinin seçmeniyle ilişki kurabilmesini, görüşlerini açıklayabilmesini,
kamusal alanda görünür ve duyulur kalabilmesini ve temsil iradesinin serbest
kullanımı ise seçilmiş temsilcinin, özellikle belediye meclisi üyesinin temsil
yetkisini ve oyunu hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmesini
ifade etmektedir. Bu dört boyut birlikte düşünüldüğünde demokratik temsil
yalnızca makamda bulunma olmaktan çıkar ve temsil yetkisini işlevsel olarak
kullanabilme kapasitesine dönüşür. Bu nedenle seçmen iradesinin korunması
seçmenin tercih ettiği kişinin adının seçim tutanağına yazılmasıyla
tamamlanmaz. Demokratik açıdan anlamlı olan seçimle verilen temsil yetkisinin
hukukun üstünlüğü içerisinde kullanılabilir kalmasıdır.
“Seçim
Sonrası Ele Geçirme”den Temsilin Sürekliliğine
Çalışmanın
uluslararası yazınla karşılaştırılması önemli bir sınırlandırmayı da ortaya
koymuştur. Seçim sonuçlarının seçim sonrasında etkisizleştirilmesi veya
kaybedilmiş makamların başka mekanizmalarla yeniden denetim altına alınması
yeni keşfedilmiş bir olgu değildir. Türkiye üzerine daha önce geliştirilen
“seçim sonrası ele geçirme” (post-election capture) yaklaşımı özellikle
seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve kayyım uygulamaları
üzerinden bu sorunu açık biçimde ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu makalenin
özgünlük savı “seçim sonrasında seçim sonucuna müdahale edilebildiğini ilk kez
göstermek” üzerine kurulamaz. Bu çalışmanın katkısı daha farklıdır. Seçim
sonrası ele geçirme esas olarak kaybedilmiş makamın veya siyasal denetimin
yeniden kazanılmasına odaklanırken burada geliştirilen yaklaşım temsil
ilişkisinin tamamının seçim dönemi içerisindeki işlevsel sürekliliğini
incelemektedir. Böylece çözümleme makamdan temsil sistemine, tekil müdahaleden
müdahale zincirine, nominal sandalye dağılımından etkili temsil aritmetiğine ve
seçim sonucundan temsil dönemine doğru genişlemektedir. Bu genişleme makalenin
mevcut yazınla ilişkisini yarışmacı değil tamamlayıcı duruma getirmektedir.
Mevcut
Kuramlar Yeterli midir?
Araştırma
demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare,
otokratik hukukçuluk ve liberal olmayan yeniden merkezileşme yaklaşımlarının
her birinin incelenen sürecin önemli bir bölümünü açıkladığını göstermiştir. Demokratik
gerileme, demokratik kurumların kademeli aşınmasını açıklamaktadır. Otokratikleşme,
rejimlerin bir durumdan çok belirli bir yönde ilerleyen süreçler olarak
incelenmesine olanak vermektedir. Yarışmacı otoriterlik, seçimlerin varlığını
sürdürdüğü fakat yarışma alanının iktidar lehine eşitsizleştiği sistemleri
açıklamakta güçlüdür. Lawfare, hukuksal araçların siyasal mücadeledeki
olası stratejik kullanımını görünür kılmaktadır. Otokratik hukukçuluk,
demokratik aşınmanın hukuk dışına çıkılmaksızın, biçimsel hukuk
mekanizmalarının kullanılmasıyla da gerçekleşebileceğini göstermektedir. Liberal
olmayan yeniden merkezileşme ise merkezi yönetim ile muhalefetin yönettiği
yerel yönetimler arasındaki dikey güç ilişkisini açıklamaktadır. Dolayısıyla
çalışma bu kuramların yetersiz olduğunu ileri sürmemektedir. Buna karşılık
incelenen olaylar bunların kesiştiği fakat hiçbirinin tek başına merkezine
yerleştirmediği bir soruyu belirginleştirmiştir: Muhalefet eşitsiz siyasal
yarışmaya karşın seçimi kazanırsa, kazandığı temsil yetkisinin bir sonraki
seçime kadar işlevsel biçimde devam etmesini hangi demokratik güvenceler
sağlar? Bu soru, çalışmanın SSTO tartışmasına geçiş noktasını oluşturmaktadır.
SSTO:
Sonuç Değil, Sınanabilir Kuramsal Öneri
Seçim
Sonrası Temsili Otoriterlik (Post-Electoral Representative Authoritarianism)
kavramı, bu makalede Türkiye'nin yeni ve kesinleşmiş rejim sınıflandırması
olarak önerilmemektedir. Böyle bir sonuç hem tek ülke araştırmasının
sınırlarını aşar hem de mevcut demokratik gerileme ve otokratikleşme yazınının
açıklama kapasitesini gereksiz biçimde küçümser. SSTO daha ölçülü fakat
kuramsal olarak daha yararlı kullanımı, onu bir orta düzey otokratikleşme
örüntüsü olarak tanımlamaktır: Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik, seçimlerin ve
siyasal yarışmanın devam ettiği, muhalefetin seçim kazanabildiği ve seçim
sonucunun başlangıçta biçimsel olarak tanındığı ve buna karşılık seçimle
kazanılmış temsil kapasitesinin seçimler arasındaki dönemde yargısal, yönetsel
ve siyasal mekanizmaların sistemli veya yığınsal etkileriyle iktidar lehine
yeniden yapılandırılabildiği bir otokratikleşme örüntüsüdür. Bu tanımın iki
önemli sınırı bulunmaktadır. Birincisi, her seçim sonrası temsil değişikliği SSTO
değildir. Ölüm, olağan istifa, gönüllü parti değiştirme, kesinleşmiş hukuksal
sorumluluk veya demokratik hukuk devletinin olağan işleyişinden kaynaklanan
değişiklikler tek başına bu kategoriye sokulamaz. İkincisi, SSTO'dan söz
edebilmek için tekil olaylardan daha fazlası gerekir. Yinelenen, yönlü ve yığınsal
bir örüntünün gösterilmesi gerekir. Türkiye olayı bu kavramın geliştirilmesi
için önemli görgül malzeme sunmaktadır; fakat SSTO’nun bağımsız bir
karşılaştırmalı kuramsal kategori olup olmayacağı başka ülke örnekleri üzerinde
yapılacak araştırmalarla sınanmalıdır.
Demokratik
Gerilemenin Zamansal Boyutunun Genişletilmesi
Makalenin
daha genel kuramsal sonucu burada ortaya çıkmaktadır. Demokratik gerileme
çoğunlukla demokratik kurumların ne kadar aşındığı üzerinden incelenmektedir.
Bu çalışma buna ikinci bir boyut eklemeyi önermektedir: Aşınma ne zaman
gerçekleşmektedir? Seçim öncesinde mi? Seçim sırasında mı? Yoksa seçim
tamamlandıktan ve sonuç kabul edildikten sonra mı? Bu üçüncü zaman dilimi
demokratik kuram bakımından özellikle önemlidir. Çünkü seçim sonucu hukuksal
olarak tanındığı halde seçimle oluşturulan temsil kapasitesi daha sonraki
süreçlerde değişebilir. Bu nedenle seçim bütünlüğünün zamansal modeli şöyle
genişletilebilir: seçim öncesi yarışma, kampanya, oy verme, sayım, sonucun
kabulü, temsilin kurulması, temsilin işlevsel sürekliliği ve sonraki seçim. Bu
zincirin son iki halkası demokratik gerileme çalışmalarında daha sistemli
biçimde incelenmelidir. Bu çalışmanın belki de en önemli kuramsal sonucu budur:
Demokratik seçim yalnızca bir karar üretme mekanizması değil, belirli bir süre
için temsil yetkisi kuran zamansal bir demokratik sözleşmedir.
Türkiye Olayının
Daha Geniş Anlamı
Türkiye olayının
önemi, seçim sonrası müdahalenin dünyada ilk kez burada görülmesinden
kaynaklanmamaktadır. Benzer mekanizmalar farklı siyasal sistemlerde farklı
biçimlerde ortaya çıkabilir. Türkiye'yi kuramsal açıdan dikkate değer kılan
aynı siyasal ve hukuksal çevrede çok sayıda farklı seçim sonrası temsil
mekanizmasının birlikte gözlenebilmesidir. Kayyım, görevden uzaklaştırma,
başkanvekilliği, mahkeme kararıyla seçim yenileme, meclis üyelerinin hukuksal
statü değişiklikleri, parti değiştirme, etkin temsil aritmetiğindeki
farklılaşma ve yönetsel yeniden dağıtım birbirinden farklı kurumlardır. Bunların
her birinin kendi hukuksal mantığı bulunmaktadır. Fakat demokratik temsil
araştırmasının görevi yalnızca bu kurumları ayrı ayrı incelemek değildir.
Bunların aynı seçimle kurulmuş temsil sistemi üzerinde biriktirdiği sonuçları
da değerlendirmektir. Bu nedenle Türkiye olayı demokratik gerilemenin yalnızca
“seçimler ne kadar özgür ve adil?” sorusuyla değil, “özgür ve adil olduğu kabul
edilen veya sonuçları tanınan bir seçimle kazanılmış temsil yetkisi ne kadar
dayanıklıdır?” sorusuyla da incelenmesi gerektiğini göstermektedir.
Sonuç
Bu
araştırmanın başlangıç sorusu 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra Türkiye'de yerel
demokratik temsilin ne ölçüde ve hangi mekanizmalar aracılığıyla yeniden
yapılandırıldığıydı. Çözümleme sonucunda üç düzey birbirinden ayrılmıştır. Birinci
düzey olaydır yani soruşturma, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım,
başkanvekilliği seçimi, mahkeme kararı, parti değiştirme veya başka bir statü
değişikliği. İkinci düzey mekanizmadır yani bu olayların birbirleriyle
birleşerek Başlangıç Temsil Düzeninden, Gerçek Temsil Düzenine nasıl geçiş
ürettiğidir. YDTDM bu düzeyi açıklamaktadır. Üçüncü düzey demokratik sonuçtur
yani seçimle kurulmuş temsil ilişkisinin kurumsal, siyasal, iletişimsel ve istenç
bakımından bakımdan ne ölçüde işlevsel kalabildiğidir. Seçmen İradesinin
İşlevsel Sürekliliği bu düzeyi açıklamaktadır. SSTO ise bu üç düzeyde ortaya
çıkan örüntünün sistemleşmesi durumunda taşıyabileceği daha geniş rejimsel
anlamı araştırmak üzere önerilmektedir. Bu nedenle makalenin sonucu “Türkiye SSTO
rejimidir” biçiminde kurulamaz ve kurulmasına gerek de yoktur. Daha güçlü ve
sınanabilir sonuç şudur: Demokratik temsilin bütünlüğü seçmenin iradesinin
yalnızca seçim günü serbestçe açıklanmasına değil, seçimle oluşturduğu temsil
düzeninin görev dönemi boyunca demokratik hukuk devletinin güvenceleri altında
işlevsel kalabilmesine bağlıdır. Seçim sonucu tanınmasına karşın bu temsil
kapasitesinin daha sonra sistemli biçimde daraltılması veya yeniden
yapılandırılması demokratik gerilemenin seçim sonrası ve seçimler arası boyutu
olarak ayrıca incelenmelidir. Bu sonuç, demokratik gerileme araştırmasının
temel sorusunu da genişletmektedir. Artık yalnızca “Seçmen özgürce oy verebildi
mi?” veya “Oylar doğru sayıldı mı?” diye sormak yeterli değildir. Bir üçüncü
soru da demokratik bütünlüğün ölçütü durumuna gelmelidir: Seçmenin oyuyla
kurduğu temsil düzeni bir sonraki seçime kadar gerçekten temsil edebildi mi? Bu
makalenin ilk çalışmadan ulaştığı kuramsal uzaklık tam olarak burada
bulunmaktadır. İlk çalışma seçilmiş temsilciye yapılan müdahaleyi sorguluyordu.
Bu çalışma ise daha temel bir demokratik soruna ulaşmaktadır: Seçim
tamamlandıktan sonra seçmen iradesinin siyasal ömrü nedir? Bu soru Türkiye
örnek olayının sınırlarını aşmaktadır. Çünkü demokratik rejimlerin
dayanıklılığı yalnızca iktidarın seçimle değiştirilebilir olmasına değil,
seçimle verilen temsil yetkisinin bir sonraki seçime kadar demokratik olarak
yaşatılabilmesine de bağlıdır.
Kaynakça
Bermeo, N.
(2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19. Journal
of Democracy
Esen, B., ve
Gumuscu, S. (2017). Turkey: How the coup failed. Journal of Democracy, 28(1),
59–73. Journal of Democracy
Esen, B., ve
Gumuscu, S. (2023). How Erdoğan's populism won again. Journal of Democracy,
34(3), 21–32. Journal of Democracy
Esen, B., ve
Gumuscu, S. (2024, April). How Turkey's opposition won big. Journal of
Democracy. Journal of Democracy
Esen, B., ve
Gumuscu, S. (2025). How to fight Turkey's authoritarian turn. Journal of
Democracy, 36(3), 106–120. Journal of Democracy
Levitsky,
S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after
the Cold War. Cambridge University Press.
https://doi.org/10.1017/CBO9780511781353
Lührmann,
A., ve Lindberg, S. I. (2019). A third wave of autocratization is here: What is
new about it? Democratization, 26(7), 1095–1113.
https://doi.org/10.1080/13510347.2019.1582029
Scheppele,
K. L. (2018). Autocratic legalism. University of Chicago Law Review, 85(2),
545–583. University of Chicago Law Review
Tan, E., ve
Özer, I. (2026). The politics of recentralisation: Local governance under
Türkiye's illiberal turn. Urban Research ve Practice, 19(3), 384–414.
https://doi.org/10.1080/17535069.2025.2571856
Tepe, S., ve
Alemdaroğlu, A. (2021). How authoritarians win when they lose. Journal of
Democracy, 32(4), 87–101. Journal of Democracy
Wuthrich, F.
M., & Ingleby, M. (2020). The pushback against populism: Running on
“radical love” in Turkey. Journal of Democracy, 31(2), 24–40.
Yaşamış,
Firuz Demir. (2025). Demir. Türkiye’de Belediyeler Üzerinden Yürüyen Güç
Savaşımı ve Hukukun Araçsallaştırılması: Hukuk mu, Siyaset mi?
https://www.blogger.com/blog/post/edit/3144762057093618809/2693499553406065840
Yüksek Seçim
Kurulu. (2024). 31 Mart 2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri: Seçim
istatistikleri bülteni. YSK seçim arşivi
[1] Yaşamış,
Firuz Demir. Türkiye’de Belediyeler Üzerinden Yürüyen Güç Savaşımı ve Hukukun
Araçsallaştırılması: Hukuk mu, Siyaset mi? https://www.blogger.com/blog/post/edit/3144762057093618809/2199483773141229040
[2] Wuthrich,
F. M., & Ingleby, M. (2020). The pushback against populism: Running on
“radical love” in Turkey. Journal of Democracy, 31(2), 24–40.
[3] Mariam
Begadze (2022), “Playbook of Subnational Illiberalism: Autocrats Face the
Opposition-led Local Governments.” Hague Journal on the Rule of Law, 14(2–3),
309–330. DOI: 10.1007/s40803-022-00184-8.
[4] Evrim
Tan & Irmak Özer (2026), “The politics of recentralisation: local
governance under Türkiye’s illiberal turn.” Urban Research & Practice,
19(3), 384–414. DOI: 10.1080/17535069.2025.2571856.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder