Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

24 Eylül 2026 Perşembe

 

Seçimden Sonra Seçmen İradesinin Yeniden Yapılandırılması: Türkiye’de Yerel Demokratik Temsil, Demokratik Gerileme ve Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik

 

Reconfiguring the Electoral Will After Elections: Local Democratic Representation, Democratic Backsliding and Post-Electoral Representative Authoritarianism in Türkiye

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye'de 31 Mart 2024 yerel seçimleriyle oluşan demokratik temsil düzeninin seçim sonrasında yargısal, yönetsel ve siyasal süreçler aracılığıyla geçirdiği dönüşümü incelemektedir. Araştırma, daha önce seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturma, tutuklama, görevden uzaklaştırma ve kayyım uygulamalarına odaklanan ilk çalışmanın yeni görgül gelişmeler ışığında yeniden ele alınmış ve kuramsal olarak genişletilmiş biçimidir. Çalışmanın temel sorusu seçim sonucunun hukuksal olarak kesinleşmesinden sonra seçmen tarafından oluşturulan temsil düzeninin görev dönemi boyunca ne ölçüde işlevsel kalabildiğidir. Araştırma, 31 Mart 2024–24 Eylül 2026 dönemini kapsayan nitel, açıklayıcı ve karşılaştırmalı çoklu örnek olay tasarımına dayanmakta ve süreç izleme, yapılandırılmış olay karşılaştırması ve kaynak üçgenlemesini kullanmaktadır. Çözümlemede olgu, sav ve akıl yürütme (istidlal) sistemli olarak birbirinden ayrılmış ve siyasal niyetin doğrudan kanıtlanamadığı durumlarda kronolojik yakınlık nedensellik kanıtı olarak kabul edilmemiştir.

Bulgular, seçim sonrası temsil dönüşümünün tek bir mekanizmaya indirgenemeyeceğini göstermektedir. Soruşturma ve tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım veya başkanvekilliği, başkanvekilliği seçimlerine ilişkin yargısal süreçler, belediye meclisi üyelerinin hukuksal statülerindeki değişiklikler, parti değiştirmeler ve yönetsel yeniden dağıtımlar farklı olaylarda birbirinden farklı müdahale zincirleri oluşturabilmektedir. Çalışma bu süreçleri açıklamak üzere Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modelini (YDTDM) geliştirmekte ve seçim sonucundaki nominal sandalye dağılımı ile belirli bir karar anında temsil yetkisini kullanabilen üyelerin dağılımını ayırmak üzere Etkili Temsil Aritmetiği kavramını önermektedir. Demokratik temsilin yalnızca seçilmiş makamın devamlılığıyla ölçülemeyeceği sonucundan hareketle Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği kurumsal, siyasal, iletişimsel ve temsili iradenin serbest kullanımı olmak üzere dört boyutta kavramsallaştırılmaktadır.

Çalışma, demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare, otokratik hukukçuluk, liberal olmayan yeniden merkezileşme ve seçim sonrası ele geçirme (post-election capture) yazınlarıyla ilişki kurmaktadır. Bu yaklaşımları ikame etmek yerine seçimle kazanılmış temsil yetkisinin seçimler arasındaki dönemdeki kaderini ayrı bir çözümleme alanı olarak ele almaktadır. Bu amaçla Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik, SSTO, (Post-Electoral Representative Authoritarianism–PERA), Türkiye için kesinleşmiş bir rejim sınıflandırması olarak değil, karşılaştırmalı araştırmalarla sınanması gereken orta düzey bir otokratikleşme örüntüsü olarak önerilmektedir. Çalışmanın temel kuramsal sonucu seçim bütünlüğünün seçim sonucunun ilanıyla sona ermediği ve seçimle oluşturulan temsil ilişkisinin demokratik hukuk devletinin güvenceleri altında seçim dönemi boyunca işlevsel kalmasının da demokratik temsilin asli bir unsuru olduğudur.

Anahtar Kelimeler: demokratik gerileme, otokratikleşme, yerel demokratik temsil, seçmen iradesinin işlevsel sürekliliği, etkili temsil aritmetiği, Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM), seçim sonrası ele geçirme, Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (SSTO), Türkiye.

 

Abstract

This study examines the post-electoral transformation of the system of democratic representation established by Türkiye's 31 March 2024 local elections through judicial, administrative, and political processes. It revisits and theoretically expands an earlier study that primarily focused on investigations, arrests, removals from office, and trustee appointments involving elected mayors. The central question is the extent to which the representative order created by voters remains functionally effective throughout the electoral term after election results have become legally final. The research employs a qualitative, explanatory, and comparative multiple-case design covering the period from 31 March 2024 to 24 September 2026 and combines process tracing, structured case comparison, and source triangulation. A systematic distinction is maintained among verified facts, attributed claims, and inferential reasoning; temporal proximity is not treated as evidence of causality where political intent cannot be independently established.

The findings indicate that post-electoral transformation of representation cannot be reduced to a single mechanism. Investigations and arrests, removal from office, trustee or acting-mayor arrangements, judicial proceedings concerning acting-mayor elections, changes in the legal status of municipal council members, party switching, and subsequent administrative redistribution can combine into different intervention chains across cases. To account for these processes, the study develops the Local Democratic Representation Transformation Model (LDRTM) and proposes the concept of Effective Representation Arithmetic to distinguish the nominal distribution of seats resulting from an election from the distribution of representatives actually capable of exercising their voting authority at a particular decision-making moment. Building on the finding that democratic representation cannot be assessed solely through the continuity of elected office, the study conceptualizes the Functional Continuity of Electoral Will along four dimensions: institutional, political, communicative, and the free exercise of representative will.

The study engages with the literatures on democratic backsliding, autocratization, competitive authoritarianism, lawfare, autocratic legalism, illiberal recentralization, and post-election capture. Rather than replacing these approaches, it identifies the fate of electorally acquired representative authority during the period between elections as a distinct field of analysis. On this basis, Post-Electoral Representative Authoritarianism (PERA) is proposed not as a definitive regime classification for Türkiye, but as a middle-range pattern of autocratization to be tested through comparative research. The central theoretical conclusion is that electoral integrity does not end with the declaration of election results: the functional continuity, under democratic rule-of-law safeguards, of the representative relationship established by elections throughout the electoral term constitutes an integral dimension of democratic representation.

Keywords: democratic backsliding; autocratization; local democratic representation; functional continuity of electoral will; effective representation arithmetic; Local Democratic Representation Transformation Model (LDRTM); post-election capture; Post-Electoral Representative Authoritarianism (PERA); Türkiye.

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

Demokratik seçimler siyasal temsilin kurulmasının temel aracıdır. Bununla birlikte demokratik temsil seçim günü kullanılan oyların sayılması ve sonuçların ilan edilmesiyle tamamlanan tek anlık bir işlem değildir. Seçmenlerin belirli bir dönem için oluşturduğu siyasal yetkilendirme ilişkisinin bir sonraki seçime kadar kurumsal olarak varlığını ve işlevselliğini sürdürebilmesi gerekir. Bu nedenle seçim bütünlüğü yalnızca seçimin serbestliği ve adilliği sorunu değil, aynı zamanda seçim sonucunda kurulan temsil ilişkisinin sürekliliği sorunudur.

Bu çalışma Türkiye'de 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra meydana gelen gelişmeleri bu ikinci boyut üzerinden incelemektedir. Çalışmanın hareket noktası seçilmiş belediye başkanlarına yönelik tek tek ceza soruşturmalarının hukuksal yerindeliğini değerlendirmek değildir. Araştırmanın sorunsalı daha geniştir: Seçimle oluşmuş yerel siyasal temsil seçim sonrasında yargısal, yönetsel ve siyasal süreçlerin birbirleriyle etkileşimi sonucunda ne ölçüde ve hangi mekanizmalar aracılığıyla yeniden yapılandırılabilmektedir?

Bu sorunun Türkiye bakımından özel bir önemi bulunmaktadır. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra muhalefet partilerinin yönettiği çeşitli belediyelerde belediye başkanlarının gözaltına alınması veya tutuklanması, görevden uzaklaştırılması, bazı belediyelere kayyım atanması, belediye meclislerinde başkanvekili seçimlerinin yapılması, bu seçimlerin yargısal kararlara konu olması, belediye meclisi üyelerinin parti değiştirmesi ve bazı belediyelerde yönetimin seçimde kazanan partiden başka bir partiye geçmesi gibi birbirinden farklı gelişmeler yaşanmıştır. Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi de (AKYBYK) Mayıs 2026 itibarıyla 2024 seçimlerinden sonra 80'den fazla belediyede kayyım atamaları, görevden almalar, tutuklamalar ve siyasal ait olma değişiklikleri yoluyla seçim sonuçlarını tersine çeviren veya zorlayan gelişmeler yaşandığını açıklamıştır.

Bu gelişmelerin her biri kendi hukuksal bağlamına sahiptir. Ceza soruşturması, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım atama, belediye meclisinin başkanvekili seçmesi, bir meclis üyesinin partisinden ayrılması veya başka bir partiye katılması hukuksal olarak aynı işlem değildir. Dolayısıyla bunların tek bir hukuksal kategori altında toplanması yöntemsel olarak doğru olmayacaktır. Bu çalışma da söz konusu işlemlerin aynı hukuksal niteliğe veya aynı siyasal nedene sahip olduğunu varsaymamaktadır.

Buna karşılık farklı hukuksal ve siyasal mekanizmaların temsil sistemi üzerinde doğurduğu sonuçların birlikte incelenmesi farklı bir araştırma sorusu ortaya çıkarmaktadır. Bir belediye başkanının tutuklanması görevden uzaklaştırmaya, görevden uzaklaştırma başkanvekili seçimine, belediye meclisindeki tutuklama, istifa veya parti değişiklikleri oy kullanabilir üye aritmetiğinin değişmesine ve değişen aritmetik ise belediye yönetiminin başka bir siyasal partiye geçmesine yol açabiliyorsa çözümleme biriminin yalnızca her bir ceza soruşturması veya yönetsel işlem olması yeterli değildir. İncelenmesi gereken daha geniş birim seçimle oluşturulan temsil düzeninin zaman içerisindeki dönüşüm sürecidir.

Bu bakımdan İstanbul özel bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ile çok sayıda ilçe belediyesinde CHP yönetimi oluşmuş ve sonraki dönemde çeşitli CHP'li belediyeler soruşturma ve operasyonların konusu olmuştur. Temmuz 2026 itibarıyla DW 31 Mart seçimlerinden sonra en az 39 CHP'li belediyeye yönelik operasyon gerçekleştirildiğini ve bunların 31'inde belediye başkanlarının gözaltına alındığını bildiriyordu. Aynı kaynak 31 Temmuz 2026 itibarıyla yalnızca İstanbul'da operasyon gerçekleştirilen CHP'li belediye sayısının 16'ya ulaştığını aktarmıştır. Bu sayılar suç isnatlarının doğruluğunu veya işlemlerin siyasal amaçla gerçekleştirildiğini kendi başına kanıtlamaz. Bununla birlikte olayların sıklığı, zamanlaması, siyasal dağılımı ve yerel temsil üzerindeki sonuçları sistemli çözümlemeyi gerekli kılan bir görgül örüntü oluşturmaktadır.

Türkiye'deki gelişmeler uluslararası kurumların da yerel demokrasi çerçevesinde değerlendirdiği bir konu durumuna gelmiştir. AKYBYK Mart 2025'te muhalefet belediye başkanlarının görevden alınması, tutuklanması ve kovuşturulmasındaki hızlanmayı yerel demokrasinin çalışma koşullarındaki bozulma bağlamında değerlendirmiş ve kayyım uygulamasına ilişkin önceki eleştirilerini yinelemiştir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) ise Nisan 2025'te Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması ve görevden uzaklaştırılması bağlamında siyasal çoğulculuk, muhalefetin etkinlik gösterebilmesi ve seçmenlerin temsilcilerini seçme hakkı konusunda kaygılarını kayda geçirmiştir. Bunlar uluslararası kurumların değerlendirmeleridir ve bu çalışmada bağımsız olarak sınanacak kuramsal sonucun yerine geçmemektedir.

Sorunun Değişen Niteliği

Türkiye örneğinin dikkat çekici yönü zaman içinde müdahale biçimlerinin çeşitlenmesidir. İlk bakışta temel örüntü seçilmiş belediye başkanının ceza soruşturmasına konu olması, tutuklanması veya görevden uzaklaştırılması ve kimi durumlarda yerine merkezi yönetim tarafından kayyım atanması biçiminde görünmektedir. Kayyım uygulaması Türkiye açısından yeni değildir. Avrupa Konseyi (AK) organları bu uygulamayı 2016'dan itibaren yerel demokrasi bakımından incelemektedir. Ancak 31 Mart 2024 sonrasındaki olayların tümü bu klasik modele indirgenememektedir. Bazı belediyelerde merkezi yönetim tarafından kayyım atanması yerine belediye meclisinin kendi içerisinden başkanvekili seçmesi söz konusu olmuş ve buna karşılık başkanvekili seçimine katılabilecek üyelerin hukuksal statüsü, parti bağlılıkları ve meclis aritmetiği sonuç üzerinde belirleyici duruma gelmiştir. Böylece çözümleme belediye başkanının makamından çıkarak belediye meclisinin bileşimine, üyelerin oy kullanabilme kapasitesine ve siyasal davranışlarına kadar genişlemektedir.

Bu gelişme önemli bir kavramsal farklılık yaratmaktadır. Bir belediyenin yönetiminin değişebilmesi için mutlaka seçilmiş belediye başkanının yerine merkezi yönetim tarafından doğrudan başka bir yönetici atanması gerekmemektedir. Belediye başkanının görevden ayrılmasına yol açan süreç ile onu izleyen meclis aritmetiğindeki değişiklikler birbirleriyle birleştiğinde biçimsel olarak belediye meclisi içerisinde gerçekleştirilen bir seçim de 31 Mart 2024'te ortaya çıkan siyasal temsil sonucundan farklı bir yönetim üretebilmektedir. Üsküdar, Bayrampaşa, Beykoz, Gaziosmanpaşa, Şile ve son olarak Adalar gibi olayların karşılaştırılması bu nedenle önemlidir. Bu olaylarda aynı mekanizma yinelenmemekte aksine tutuklama, görevden uzaklaştırma, başkanvekili seçimi, yargısal karar, parti değiştirme ve meclis aritmetiğindeki değişikliklerin farklı bileşimleri görülmektedir. Bu çeşitlilik araştırma açısından bir zayıflık değil, üzerinde durulması gereken temel bulgulardan biridir: aynı siyasal sonuç farklı kurumsal yollar üzerinden ortaya çıkabilmektedir.

Seçim Sonucundan Temsilin Sürekliliğine

Burada demokratik gerileme ve otokratikleşme yazını bakımından daha temel bir sorun ortaya çıkmaktadır. Demokratik gerileme yalnızca seçimlerin yapılmaması, oyların yanlış sayılması veya muhalefetin seçimlere katılmasının açıkça engellenmesi biçiminde gerçekleşmeyebilir. Seçimler yapılmaya ve siyasal yarışma biçimsel olarak sürmeye devam ederken seçim sonucunda oluşan temsil ilişkisinin seçimler arasındaki dönemde işlevsizleştirilmesi veya yeniden yapılandırılması da demokratik temsilin niteliğini etkileyebilir. Bu çalışma bu noktadan hareketle “Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği” kavramını önermektedir. Kavram, seçmenin iradesinin yalnızca seçim günü ortaya çıkmadığını ve seçimle verilen temsil yetkisinin öngörülen görev süresi boyunca demokratik ve hukuksal sınırlar içinde kullanılabilmesinin de seçmen iradesinin bir parçası olduğunu ifade etmektedir. Bu süreklilik en az dört düzlemde incelenebilir: kurumsal temsil seçilmiş kişinin ve seçimle oluşan kurumun görevini sürdürebilmesini, siyasal temsil seçilmiş aktörün siyasal etkinlik ve yarışma kapasitesini, iletişimsel temsil temsilcinin seçmenleriyle iletişim kurabilmesini, siyasal olarak görünür ve duyulur kalabilmesini ve temsili iradenin serbest kullanımı ise seçilmiş meclis üyelerinin oy ve siyasal tercihlerini hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmesini ifade eder. Bu yaklaşım, demokratik temsilin çözümleme zamanını seçim günü ile sınırlamamakta ve seçimden bir sonraki seçime kadar uzatmaktadır.

Makalenin Temel Sorunsalı ve Kuramsal Yönelimi

Çalışmanın temel sorunsalı böylece daha açık biçimde ifade edilebilir: Serbest seçimlerle oluşturulan yerel siyasal temsil seçim döneminin devamında yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların ardışık veya birleşik etkileri sonucunda sistemli biçimde yeniden yapılandırılıyorsa demokratik rejimin niteliği yalnızca seçimlerin yapılmaya devam etmesine bakılarak değerlendirilebilir mi?

Bu soru makaleyi Türkiye'deki belediye operasyonlarının betimlenmesinin ötesine taşımaktadır. Çalışma, demokratik gerileme, otokratikleşme, lawfare, yerel demokrasi ve yerel özerklik yazınlarının kesiştiği bir alanı incelemekte ve özellikle seçim sonrasında temsilin dönüşümü üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu amaçla makalede ikinci bir kuramsal öneri geliştirilmektedir: “Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik”, SSTO, (Post-Electoral Representative Authoritarianism–PERA). PERA, bu aşamada Türkiye'nin rejimini kategorik olarak yeniden adlandıran kesinleşmiş bir rejim sınıflandırması değildir. Daha ihtiyatlı ve sınanabilir biçimde seçimler ve siyasal yarışma varlığını sürdürürken seçimle oluşan temsil düzeninin seçim sonrasında yargısal, yönetsel ve siyasal araçların birleşik etkileriyle sistemli biçimde yeniden yapılandırılmasını incelemek üzere önerilen bir çözümleme çerçevesidir.

Türkiye olaylarının süreçlerini karşılaştırabilmek için ayrıca “Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli” (YDTDM) geliştirilecektir. Model tek tek işlemlerden çok müdahale zincirlerini izleyecek ve başlangıçtaki seçim sonucu ile dönem içerisinde ortaya çıkan temsil yapısı arasındaki değişimin hangi aşamalarda, hangi kurumsal araçlarla ve hangi siyasal sonuçlarla gerçekleştiğini göstermeye çalışacaktır. Bu nedenle makalenin temel amacı belirli soruşturmalardaki ceza sorumluluğu hakkında hüküm vermek veya aktörlerin kanıtlanmamış siyasal niyetlerini varsaymak değildir. Amaç, gözlenebilir işlemleri, bunların zamanlamasını, birbirleriyle bağlantılarını ve temsil sistemi üzerindeki sonuçlarını ortaya çıkarmak ve elde edilen örüntünün demokratik gerileme ve otokratikleşme yazını açısından ne ifade ettiğini araştırmaktır. Bu ayrım çalışmanın yöntemsel omurgasını oluşturacaktır: olgu, sav ve istidlal (akıl yürütme) birbirinden ayrılacaktır. Hukuksal veya kurumsal olarak doğrulanabilen gelişmeler “olgu” olarak, siyasal aktörler tarafından ileri sürülen fakat bağımsız biçimde doğrulanamayan açıklamalar “sav” olarak ve doğrulanmış olgular arasındaki düzenliliklerden çıkarılan sonuçlar ise “istidlal” (akıl yürütme) olarak ele alınacaktır. Böylece Türkiye örnek olayı üzerinden daha genel bir kuramsal önerme sınanabilir duruma gelmektedir: Demokratik seçim bütünlüğü seçim sonucunun ilanıyla sona ermez. Seçimle kurulan temsil ilişkisinin, seçim döneminin bütünü boyunca işlevsel sürekliliğinin korunması da demokratik temsilin asıl unsurlarından biridir. Bu önerme makalenin bundan sonraki bütün bölümlerinin hareket noktasını oluşturacaktır. Araştırmanın asıl konusu kimin belediyeyi kazandığı değil, seçmenin kazandırdığı temsil yetkisinin seçimden sonra ne olduğudur.

Amaç ve Hedefler

Bu makalenin temel amacı Türkiye’de 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra seçilmiş yerel yönetimler üzerinde ortaya çıkan yargısal, yönetsel ve siyasal müdahaleleri tekil olaylar olarak değil, seçimle kurulmuş demokratik temsilin seçim sonrasında geçirdiği dönüşümün birbirleriyle bağlantılı unsurları olarak incelemek ve bu dönüşümün demokratik gerileme, otokratikleşme ve yerel demokrasi yazını bakımından taşıdığı anlamı ortaya koymaktır. Bu çalışma aynı zamanda daha önce gerçekleştirilen araştırmanın [1] yeniden ele alınması ve genişletilmesi (revisited) niteliğindedir. İlk makalede ağırlıklı olarak seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar ve kayyım uygulamaları üzerinde durulmuş ve söz konusu gelişmeler demokratik gerileme, lawfare, yerel özerklik ve seçilmiş yerel yönetimlerin merkezi iktidar karşısındaki kurumsal konumu açısından değerlendirilmişti. O aşamada görgül malzeme çözümlemenin ağırlık merkezinin büyük ölçüde seçilmiş belediye başkanına yönelik müdahale üzerinde kurulmasını gerektiriyordu.

Ancak ilk çalışmanın tamamlanmasından sonra meydana gelen gelişmeler araştırma sorusunun bundan daha geniş olduğunu göstermiştir. Belediye başkanının görevden uzaklaştırılmasını izleyen başkanvekili seçimleri, belediye meclisi üyelerinin gözaltına alınması veya tutuklanması, üyelerin hukuksal statülerinde seçimlerin hemen öncesinde meydana gelen değişiklikler, parti değiştirmeler, belediye meclisi aritmetiğinin dönüşmesi, başkanvekili seçimlerinin yargısal kararlara konu olması, seçimlerin yenilenmesi, bazı meclis üyelerinin daha sonra belediye yürütmesinde görev üstlenmeleri ve kimi belediyelerde yönetimin 31 Mart 2024 seçimlerini kazanan partiden başka bir partiye geçmesi çözümleme biriminin yeniden tanımlanmasını gerekli kılmıştır. Dolayısıyla bu revisited çalışma ilk makalenin bulgularını geçersiz kılan veya onlardan kopan yeni bir araştırma değildir. Tersine, ilk araştırmanın zaman içerisinde ortaya çıkan yeni görgül bulgular ışığında genişletilmesi ve kuramsal olarak yeniden yapılandırılmasıdır. İlk çalışmada ağırlıklı olarak “seçilmiş yöneticinin görevden uzaklaştırılması” incelenirken bu makalede çözümleme odağı “seçimle oluşmuş temsil düzeninin seçim döneminin devamında ne ölçüde ve hangi mekanizmalarla değişebildiği” sorusuna taşınmaktadır. Böylece araştırmanın bağımlı değişkeni yalnızca belediye başkanının makamını koruyup koruyamaması değil, seçim sonucunda oluşan yerel demokratik temsil düzeninin işlevsel sürekliliği durumuna gelmektedir.

Bu genişleme aynı zamanda araştırmanın zaman boyutunun yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. Demokratik seçimlerin niteliğinin yalnızca seçim öncesindeki yarışma koşulları, seçim günü ve oyların sayımı üzerinden değerlendirilmesi yeterli olmayabilir. Seçim sonucunda ortaya çıkan temsil ilişkisinin görev dönemi boyunca hangi koşullarda sürdürülebildiği de demokratik temsilin niteliğinin değerlendirilmesinde önem taşımaktadır. Bu nedenle çalışma seçim bütünlüğü tartışmasını “seçim anından seçimler arasındaki döneme” doğru genişletmeyi amaçlamaktadır.

Bu temel amaç doğrultusunda araştırmanın ilk hedefi 31 Mart 2024 sonrasında yerel yönetimler üzerinde gerçekleşen müdahalelerin sistemli bir görgül haritasını oluşturmaktır. Belediye başkanlarına ve belediye meclisi üyelerine ilişkin soruşturmalar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar, kayyım atamaları, başkanvekili seçimleri, yargısal müdahaleler, parti değişiklikleri ve bunların belediye yönetimi üzerindeki sonuçları kronolojik olarak izlenecektir. Buradaki amaç suç isnatlarının maddi doğruluğunu veya kişilerin ceza sorumluluğunu belirlemek değil, söz konusu işlemlerin yerel temsil sistemi bakımından ortaya çıkardığı kurumsal sonuçları saptamaktır.

İkinci hedef, tekil işlemlerin ötesine geçerek müdahale zincirlerini belirlemektir. Bir soruşturmanın tutuklamaya, tutuklamanın görevden uzaklaştırmaya, bunun başkanvekili seçimine, meclis üyelerinin hukuksal veya siyasal statülerindeki değişikliklerin meclis aritmetiğinin dönüşmesine ve bütün bu gelişmelerin belediye yönetiminin el değiştirmesine kadar uzanabildiği durumlarda her işlemin birbirinden bağımsız değerlendirilmesi sürecin bütününü görünmez kılabilir. Çalışma bu nedenle olayları yalnızca hukuksal kategorilerine göre değil, ardışıklık, zamanlama, etkileşim ve temsil üzerindeki sonuçları bakımından da inceleyecektir.

Üçüncü hedef, farklı belediyelerde ortaya çıkan süreçleri karşılaştırarak ortaklaşan ve ayrışan mekanizmaları belirlemektir. Kayyım ataması, belediye meclisinin başkanvekili seçmesi, yargı kararıyla seçimin yenilenmesi, meclis üyelerinin parti değiştirmesi veya üyelerin oy kullanma kapasitesini etkileyen hukuksal statü değişiklikleri aynı mekanizmalar değildir. Bununla birlikte bunların seçim sonucunda oluşan temsil düzeni üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması farklı kurumsal yolların benzer siyasal sonuçlar üretip üretmediğinin sınanmasına olanak sağlayacaktır.

Dördüncü hedef, bu görgül süreçleri açıklamak üzere “Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli”ni (YDTDM) geliştirmek ve sınamaktır. Model, seçim sonucunu başlangıç noktası olarak alacak ve müdahalenin ortaya çıkması, seçilmiş yöneticinin statüsünün değişmesi, belediye meclisinin bileşim veya oy kullanabilirlik yapısının dönüşmesi, başkanvekilliği süreci, parti bağları değişiklikleri ve yönetsel yeniden dağıtım gibi aşamaların birbirleriyle nasıl ilişkilendiğini göstermeyi amaçlayacaktır. Böylece çalışma, olayların kronolojisini vermekle yetinmeyerek temsil dönüşümünün süreç mekanizmasını açıklamaya çalışacaktır.

Beşinci hedef, ilk çalışmada örtük biçimde bulunan ancak yeni gelişmelerle daha açık duruma gelen “Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği” kavramını geliştirmektir. Bu kavram aracılığıyla demokratik temsilin yalnızca seçim sonucunun hukuksal olarak tanınmasını değil, seçimle verilen temsil yetkisinin görev dönemi boyunca kurumsal, siyasal ve iletişimsel olarak kullanılabilir kalmasını ve seçilmiş temsilcilerin temsil görevlerini serbestçe yerine getirebilmesini de kapsayıp kapsamadığı tartışılacaktır.

Altıncı hedef, Türkiye örnek olayından elde edilen bulguları demokratik gerileme ve otokratikleşme yazınıyla ilişkilendirmektir. Böylece demokratik gerilemenin yalnızca seçim kurallarının değiştirilmesi, seçim öncesi yarışmanın eşitsizleştirilmesi veya merkezi demokratik kurumların aşındırılması üzerinden değil, seçim sonrasında temsil kapasitesinin dönüşümü üzerinden de incelenip incelenemeyeceği araştırılacaktır. Yerel yönetimler bu bakımdan demokratik gerilemenin yalnızca yansıdığı ikincil kurumlar olarak değil, rejim dönüşümünün gözlenebileceği özgün kurumsal alanlar olarak ele alınacaktır.

Yedinci hedef, bu bulguların mevcut kavramsal araçlarla ne ölçüde açıklanabildiğini sorgulamaktır. Lawfare, demokratik gerileme, yürütmenin genişlemesi, yarışmacı otoriterlik, yerel özerkliğin aşınması ve muhalefetin kurumsal kapasitesinin sınırlandırılması gibi yaklaşımlar Türkiye olayının farklı boyutlarını açıklayabilmektedir. Bununla birlikte seçim yapılmaya devam ederken seçimle ortaya çıkan temsil düzeninin seçim sonrasında farklı kurumsal mekanizmalar aracılığıyla sistemli biçimde yeniden yapılandırılması, ayrıca kavramsallaştırılması gereken bir olgu olabilir.

Bu nedenle çalışmanın sekizinci ve en ileri kuramsal hedefi “Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik”, SSTO, (Post-Electoral Representative Authoritarianism–PERA) kavramının açıklayıcı kapasitesini tartışmaya açmaktır. SSTO Türkiye'nin rejimine peşin olarak verilmiş yeni bir ad veya tamamlanmış bir rejim tipolojisi olarak değil, bu çalışmada gözlenen olguların mevcut demokratik gerileme ve otokratikleşme kuramlarının hangi noktalarında açıklama açığı bıraktığını sınamak üzere geliştirilen kuramsal bir öneri olarak kullanılacaktır. Kavramın daha geniş geçerliliği ancak farklı ülkelerdeki karşılaştırmalı çalışmalarla değerlendirilebilir.

Son olarak çalışma, Türkiye örneğini kendi siyasal bağlamının sınırları içerisinde betimlemekle yetinmemeyi hedeflemektedir. Türkiye olayının uluslararası demokratik gerileme, otokratikleşme ve yerel yönetimler yazını bakımından sağlayabileceği asıl katkı belirli bir ülkede hangi partinin hangi belediyeyi yönettiğini göstermekten çok demokratik temsilin zamansal boyutunu çözümleme konusu durumuna getirmesidir. Bu açıdan araştırmanın daha genel hedefi seçim çalışmalarında ağırlıklı olarak incelenen “seçime kadar olan süreç” ile demokratik kurumlar yazınında incelenen “rejimin genel işleyişi” arasına üçüncü bir çözümleme alanı yerleştirmektir: seçimden sonraki temsil dönemi.

Bu çerçevede makalenin amaç ve hedefleri tek bir temel soruda birleşmektedir: Seçmenin demokratik iradesi oyunu kullandığı ve seçim sonucunun ilan edildiği anda mı korunmuş sayılır yoksa demokratik düzen seçmenin oluşturduğu temsil ilişkisinin bir sonraki seçime kadar işlevsel biçimde devam edebilmesini de güvence altına almak zorunda mıdır?

İlk makalenin başladığı noktadan revisited çalışmanın ulaştığı noktaya geçiş tam olarak burada bulunmaktadır. İlk çalışma müdahaleyi görünür kılmıştı. Bu çalışma ise müdahalelerin birleşik etkisi altında temsilin nasıl dönüştüğünü açıklamayı amaçlamaktadır.

Araştırma Soruları

İlk makaleden bu revisited çalışmaya geçerken araştırmanın nesnesi önemli ölçüde genişlemiştir. İlk çalışmada ağırlık seçilmiş belediye başkanlarına yönelik yargısal ve yönetsel müdahalelerin yerel demokrasi üzerindeki etkilerindeyken sonraki gelişmeler araştırmanın odağını seçimle kurulmuş temsil düzeninin seçim sonrasındaki dönüşümüne taşımıştır. Bu nedenle araştırma sorularının yalnızca “hangi belediye başkanına hangi işlem uygulandı?” sorusunu değil, müdahalelerin zamanlamasını, ardışıklığını, belediye meclisleri üzerindeki etkilerini, seçimle ortaya çıkan siyasal sonucun sürekliliğini ve bunların rejimin işleyişi bakımından anlamını kapsaması gerekmektedir.

Bu doğrultuda çalışmanın temel araştırma sorusu şöyledir:

AS1. Türkiye’de 31 Mart 2024 yerel seçimleriyle oluşan demokratik temsil düzeni seçim sonrasında gerçekleşen yargısal, yönetsel ve siyasal müdahaleler sonucunda ne ölçüde, hangi mekanizmalar aracılığıyla ve hangi yönde yeniden yapılandırılmıştır?

Bu temel soru aşağıdaki alt araştırma soruları aracılığıyla çözümlenecektir:

AS2. 31 Mart 2024 sonrasında seçilmiş belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri ve belediye yönetimleri üzerinde hangi yargısal, yönetsel ve siyasal müdahaleler gerçekleşmiş ve bu müdahaleler zaman, coğrafya, siyasal parti ve müdahale türü bakımından nasıl bir dağılım göstermiştir?

AS3. Soruşturma, gözaltı, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım ataması, belediye başkanvekili seçimi, başkanvekili seçimine yönelik yargısal müdahale, meclis üyelerinin hukuksal statülerindeki değişiklikler ve parti değiştirmeler birbirlerinden bağımsız olaylar olarak mı ortaya çıkmakta yoksa belirli olaylarda birbirini izleyen müdahale zincirleri oluşturmakta mıdır?

AS4. Belediye başkanı dışındaki seçilmiş temsilcilere özellikle belediye meclisi üyelerine ilişkin tutuklama, tahliye, kısıtlılık veya benzeri hukuksal statü değişiklikleri ile parti bağındaki değişimler, belediye meclislerinin oy kullanabilir üye aritmetiğini ve başkanvekili seçimlerinin sonuçlarını ne ölçüde etkilemiştir?

AS5. Farklı belediyelerde gözlenen kayyım ataması, belediye meclisinden başkanvekili seçilmesi, başkanvekili seçiminin yargı kararıyla yenilenmesi, parti değiştirme ve yönetsel görevlerin yeniden dağıtılması gibi farklı mekanizmalar seçimle ortaya çıkan yerel siyasal temsil üzerinde benzer sonuçlar üretmekte midir? Başka bir ifadeyle, farklı kurumsal yollar aynı temsil dönüşümüne ulaşabilmekte midir?

AS6. Müdahalelerin zamanlaması ve ardışıklığı ile belediyelerde ortaya çıkan siyasal sonuçlar arasında gözlenebilir ve yinelenen örüntüler bulunmakta mıdır? Bulunuyorsa, bu örüntüler Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM) içerisinde hangi aşamalar ve mekanizmalar aracılığıyla açıklanabilir?

AS7. 31 Mart 2024 seçimleriyle ortaya çıkan yerel temsil dağılımı ile inceleme döneminin sonunda mevcut olan yerel yönetim dağılımı arasında ne ölçüde farklılaşma meydana gelmiş ve bu farklılaşmanın ne kadarı yeni bir seçim yapılmaksızın gerçekleşmiştir? Bu soru özellikle önemlidir. Çünkü böylece araştırma yalnızca işlem sayısını değil, işlemlerin yığınsal (birikimli, kümülatif) temsil sonucunu ölçmeye çalışacaktır.

AS8. İncelenen süreçler seçmen iradesinin yalnızca seçim günü ortaya çıkan bir tercih olarak değil, seçimle verilen temsil yetkisinin görev dönemi boyunca kullanılabilir kalmasını gerektiren “Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği” kavramıyla açıklanabilir mi? Bu sürekliliğin kurumsal, siyasal, iletişimsel ve temsilcinin serbest iradesine ilişkin boyutları Türkiye olaylarında nasıl görünür duruma gelmektedir?

AS9. Muhalefetin seçilmiş temsilcilerinin görevlerini sürdürme, siyasal etkinlikte bulunma, seçmenleriyle iletişim kurma ve siyasal görünürlüklerini koruma kapasitelerine ilişkin sınırlamalar, yerel temsilin dönüşümünün belediye makamının el değiştirmesinden daha geniş bir boyut kazandığını göstermekte midir?

AS10. İncelenen olaylarda doğrulanabilir hukuksal ve kurumsal işlemler ile siyasal aktörlerin baskı, tehdit, koşullu tahliye, parti değiştirmeye zorlama veya belirli yönde oy kullandırma savları arasında nasıl bir ayrım yapılmalıdır? Bağımsız olarak doğrulanamayan savlar nedensel sonuç olarak kabul edilmeksizin süreç çözümlemesine hangi yöntemsel koşullarla alınabilir?

AS11. Türkiye’de gözlenen seçim sonrası temsil dönüşümü, demokratik gerileme, otokratikleşme, lawfare, yarışmacı otoriterlik ve yerel özerkliğin aşınması yaklaşımlarıyla ne ölçüde açıklanabilmektedir ve bu yaklaşımlar seçim sonrası temsilin dönüşümünü açıklamak bakımından hangi noktalarda yeterli olmakta veya sınırlı kalmaktadır?

AS12. Seçimlerin yapılmaya ve siyasal yarışmanın biçimsel olarak varlığını sürdürmeye devam ettiği buna karşılık seçimle oluşmuş temsil düzeninin seçim sonrasında yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların birleşik etkileriyle yeniden yapılandırıldığı durumları açıklamak üzere önerilen Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (Post-Electoral Representative Authoritarianism) kavramı Türkiye örnek olayının açıklanmasına ilave bir çözümleme kapasitesi sağlamakta mıdır?

AS13. Türkiye örnek olayı demokratik seçim bütünlüğünün yalnızca seçim öncesi yarışma, oy verme ve oyların sayılmasıyla değil, seçim sonucunda kurulan temsil ilişkisinin seçim dönemi boyunca işlevsel sürekliliğiyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği yönündeki kuramsal önermeyi desteklemekte midir?

AS14. Türkiye’de 31 Mart 2024 sonrasında gözlenen yerel temsil dönüşümü, demokratik gerileme, otokratikleşme ve yerel demokrasi yazınına hangi görgül ve kuramsal katkıları sağlayabilir ve Türkiye örneğinden türetilen YDTDM, Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği ve SSTO kavramlarının başka ülke örneklerinde karşılaştırmalı olarak sınanabilmesi için hangi araştırma önermeleri geliştirilebilir?

Araştırma sorularının mantıksal dizilimi

Bu on dört soru aslında dört birbirini izleyen çözümleme katmanı oluşturmaktadır:

AS1–AS5: Ne oldu ve nasıl oldu? Görgül olayların, araçların ve müdahale zincirlerinin saptanması.

AS6–AS9: Bunun temsil sistemi üzerindeki sonucu nedir? YDTDM ve Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği.

AS10–AS12: Bulguları nasıl değerlendirmeliyiz ve mevcut kuramlar bunları açıklayabiliyor mu?
Olgu–sav–istidlal ayrımı, demokratik gerileme, otokratikleşme, lawfare ve PERA.

AS13–AS14: Türkiye olayının daha genel kuramsal anlamı nedir? Seçim bütünlüğünün zamansal genişletilmesi ve uluslararası karşılaştırmalı yazına katkı.

Seçim yapılmış ve sonuç kesinleşmiş olmasına karşın seçmenin kurduğu temsil düzeni seçimden sonra hangi koşullarda ve hangi mekanizmalarla değiştirilebilir ve böyle bir değişim demokratik rejimin işleyişi bakımından ne ifade eder? Makalenin özgün kuramsal katkısını sınayacak soru da tam olarak budur.

YÖNTEM

Araştırma Tasarımı

Bu çalışma, Türkiye’de 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra seçilmiş yerel yönetimlerde meydana gelen yargısal, yönetsel ve siyasal müdahalelerin seçimle oluşan temsil düzeni üzerindeki etkilerini inceleyen nitel, açıklayıcı ve karşılaştırmalı çoklu örnek olay araştırmasıdır. Araştırma, ilk makalede kullanılan çözümleme çerçevesini korumakla birlikte, sonraki gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni müdahale biçimleri ve temsil dönüşümleri nedeniyle araştırma tasarımını genişletmektedir. İlk çalışmada çözümleme birimi ağırlıklı olarak seçilmiş belediye başkanına yönelik yargısal veya yönetsel müdahale iken bu revisited çalışmada çözümleme birimi seçimle oluşmuş yerel temsil düzenini etkileyen bütüncül süreç olarak yeniden tanımlanmıştır. Böylece soruşturma, gözaltı, tutuklama veya görevden uzaklaştırma tek başına son çözümleme birimi değildir. Bunların belediye başkanvekilliği seçimi, belediye meclisinin oy kullanabilir üye sayısı, üyelerin hukuksal ve siyasal statüleri, parti değiştirmeleri, kayyım uygulaması ve belediye yönetiminin siyasal ait olma olgusunda değişikliklerle oluşturduğu süreç bütünü incelenmektedir. Bu tercih araştırmanın temel sorunsalından kaynaklanmaktadır. Çalışmanın açıklamaya çalıştığı bağımlı değişken belirli bir belediye başkanının görevde kalıp kalmaması değil, 31 Mart 2024 seçimleriyle oluşturulan yerel demokratik temsilin işlevsel sürekliliğinde meydana gelen değişimdir.

Zaman Aralığı ve Başlangıç Noktası

Araştırmanın başlangıç tarihi 31 Mart 2024 yerel seçimleridir. Bu tarih yalnızca kronolojik bir başlangıç değil, araştırmanın karşılaştırma için kullandığı başlangıç durumunu (baseline) oluşturmaktadır. Her olay bakımından seçim sonucunda oluşan belediye başkanlığı, belediye meclisi bileşimi ve siyasal parti dağılımı başlangıç konumu olarak kabul edilmektedir. Araştırmanın bitiş tarihi ise makalenin veri toplama sürecinin kapatıldığı 24 Eylül 2026 olarak belirlenmiştir. Bu tarihten sonraki gelişmeler makalenin bulgularını geriye dönük olarak değiştirmediği sürece çözümleme içine alınmayacaktır. Böylece sürekli değişen siyasal ortamın araştırmayı sonsuz bir güncelleme sürecine dönüştürmesi önlenmekte ve açık bir veri kesim tarihi oluşturulmaktadır. Bu yaklaşım aynı zamanda çalışmanın “Sürekli Güncellenen Sosyopolitik Çözümleme” (SGSÇ) yaklaşımıyla ilişkisini de göstermektedir. Araştırma sürecinde yeni olaylar ortaya çıktıkça önceki açıklamalar yeniden değerlendirilmiş ve yeni olayların mevcut örüntüyü destekleyip desteklemediği veya farklı bir mekanizma ortaya çıkarıp çıkarmadığı sınanmıştır. Ancak veri doygunluğuna ulaşıldığı değerlendirildiğinde güncelleme aşaması kapatılmış ve kuramsal bütünleştirme aşamasına geçilmiştir.

Örnek Olayların Seçimi

Araştırmada istatistiksel temsil amacı taşıyan rastlantısal örnekleme kullanılmamaktadır. Olaylar amaçlı örnek olay seçimi yöntemiyle belirlenmiştir. Bir belediyenin ayrıntılı olay çözümleme içine alınmasında temel ölçüt 31 Mart 2024 seçimleriyle oluşan temsil düzeni ile sonraki dönemde ortaya çıkan temsil düzeni arasında yargısal, yönetsel veya siyasal süreçlerle bağlantılı gözlenebilir bir değişimin bulunmasıdır. Bu nedenle yalnızca belediye başkanının soruşturmaya uğraması olay seçimi için yeterli değildir. Ayrıntılı süreç çözümlemesine öncelikle müdahalenin belediye başkanlığı makamı, belediye meclisi, başkanvekilliği, meclis aritmetiği veya belediyenin siyasal yönetimi üzerinde sonuç doğurduğu olaylar alınmaktadır. İstanbul bu açıdan araştırmanın yoğunlaştırılmış örnek olay alanını oluşturmaktadır. İstanbul’daki belediyeler arasında farklı mekanizmaların aynı büyükşehir siyasal sistemi içerisinde gözlenebilmesi karşılaştırma bakımından önemli bir yöntemsel üstünlük sağlamaktadır. Esenyurt ve Şişli’de merkezi yönetsel ikame, Gaziosmanpaşa’da belediye meclisi aritmetiği üzerinden başkanvekilliği, Bayrampaşa’da başkanvekilliği seçiminin yargısal süreç sonrasında yenilenmesi, Beykoz ve Şile’de başkanvekilliğini izleyen parti değişiklikleri, Tuzla ve Çekmeköy’de doğrudan siyasal parti değişikliği, Üsküdar ve Adalar’da ise meclis üyelerinin hukuksal statüleri ile oy kullanabilir meclis aritmetiği arasındaki ilişkinin belirginleşmesi mekanizma çeşitliliğini aynı kurumsal bağlam içerisinde karşılaştırmaya olanak vermektedir. İstanbul dışındaki olaylar ise Türkiye genelindeki örüntünün yalnızca İstanbul’a özgü olup olmadığını değerlendirmek ve karşılaştırmalı bağlam sağlamak amacıyla kullanılacaktır.

Veri Kaynakları ve Kaynak Hiyerarşisi

Araştırma farklı türde belge ve verilerin kaynak üçgenlemesi (source triangulation) yoluyla karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bir gelişmenin araştırmada doğrulanmış olgu olarak kullanılabilmesi için olabildiği ölçüde birden fazla bağımsız kaynaktan doğrulanması esas alınmaktadır. Birincil kaynaklara öncelik verilmektedir. Bunlar arasında Yüksek Seçim Kurulu seçim sonuçları, İçişleri Bakanlığı açıklamaları ve görevden uzaklaştırma kararları, belediyelerin ve belediye meclislerinin resmi kayıtları, mahkeme kararları ve erişilebildiği ölçüde dava belgeleri, Resmi Gazete, TBMM belgeleri, siyasal partilerin ve ilgili kamu kurumlarının açıklamaları bulunmaktadır. İkinci düzeyde ulusal ve uluslararası güvenilir haber kuruluşlarının tarihli haberleri kullanılmaktadır. Özellikle hızla gelişen soruşturma, gözaltı, tutuklama, tahliye, parti değiştirme ve belediye meclisi seçimleri gibi olaylarda haber kaynakları kronolojinin kurulmasında önem taşımaktadır. Ancak haber kaynağındaki yorum ile doğrulanabilir olay birbirinden ayrılmaktadır. Üçüncü düzeyde AK, Venedik Komisyonu (VK) ve diğer uluslararası kuruluşların rapor ve kararları demokratik gerileme, otokratikleşme, lawfare, seçim bütünlüğü, yerel demokrasi ve yerel özerklik konularındaki hakemli akademik çalışmalar kullanılmaktadır. Bunlar tekil olayların doğrulanmasından çok bulguların kuramsal ve karşılaştırmalı bağlama yerleştirilmesinde işlev görmektedir.

Olgu, Sav ve Akıl Yürütme (İstidlal) Ayrımı

Çalışmanın en önemli yöntemsel ilkelerinden biri, olgu, sav ve akıl yürütmenin sistemli biçimde birbirinden ayrılmasıdır. Olgu, resmi kayıtlarla veya birbirinden bağımsız güvenilir kaynaklarla doğrulanabilen gelişmeyi ifade etmektedir. Bir kişinin belirli tarihte tutuklanması, görevden uzaklaştırılması, tahliye edilmesi, bir belediye meclisi seçiminin belirli oy dağılımıyla sonuçlanması veya bir meclis üyesinin başka bir partiye katılması bu kapsamdadır. Sav, bir siyasal aktör, avukat, sanık, kamu görevlisi, gazeteci veya başka bir kaynak tarafından ileri sürülen ancak araştırmanın erişebildiği bağımsız kanıtlarla kesin biçimde doğrulanamayan açıklamadır. Örneğin belirli bir meclis üyesinin parti değiştirmeye zorlandığı, tahliyesinin belirli yönde oy kullanma koşuluna bağlandığı veya belirli bir siyasal davranış karşılığında yönetsel makam önerildiği yönündeki açıklamalar, doğrulanmadıkları sürece olgu olarak değil, kaynağı açıkça belirtilmiş sav olarak kaydedilmektedir. Akıl yürütme (istidlal) ise doğrulanmış olgular arasındaki zamanlama, ardışıklık, yön ve sonuç ilişkilerinden hareketle araştırmacının ulaştığı çözümleyici çıkarımdır. Örneğin farklı belediyelerde farklı hukuksal mekanizmaların sürekli seçimle oluşmuş temsil düzeninin değişmesiyle sonuçlanması doğrudan bir belgenin söylediği “olgu” değil, sistemli karşılaştırmaya dayalı bir akıl yürütmedir. Bu üçlü ayrım özellikle siyasal niyet konusunda belirleyicidir. Çalışma, bağımsız kanıt bulunmadıkça herhangi bir soruşturmanın, tutuklama kararının veya yönetsel işlemin belirli bir belediyeyi belirli bir siyasal partiye geçirmek amacıyla gerçekleştirildiğini olgu olarak kabul etmemektedir. Bunun yerine müdahalelerin gözlenebilir sonuçlarını ortaya koymakta ve sonuçların yönü ve yineleyen den örüntüler üzerinden yapılabilecek açıklamaları akıl yürütme düzeyinde tartışmaktadır.

Süreç İzleme ve Müdahale Zincirlerinin Kurulması

Her örnek olay için süreç izleme (process tracing) yöntemi uygulanmaktadır. İlk aşamada 31 Mart 2024 seçim sonucu ve belediye meclisinin başlangıç bileşimi saptanmaktadır. Ardından belediye başkanı ve meclis üyelerini etkileyen olaylar kronolojik sırayla kaydedilmektedir. Her olayda olabildiği ölçüde şu süreç izlenmektedir: seçim sonucu, soruşturma/ilk müdahale, hukuksal statü değişikliği, belediye başkanlığı veya meclis üyeliği üzerindeki etki, meclis aritmetiğindeki değişim, başkanvekilliği/kayyım süreci, parti bağı değişiklikleri, yönetsel yeniden dağıtım ve inceleme tarihindeki son temsil durumu. Bu zincirin bütün aşamalarının her olayda bulunması beklenmemektedir. Tam tersine, karşılaştırmanın amaçlarından biri hangi aşamaların hangi olaylarda ortaya çıktığını ve aynı sonuca ulaşan farklı yolların bulunup bulunmadığını belirlemektir. Bu nedenle çalışma basit bir bağıntı (korelasyon) kurmak yerine mekanizma temelli açıklamaya yönelmektedir.

Zamanlama Çözümlemesi

Araştırmada olayların yalnızca meydana gelip gelmediği değil, ne zaman meydana geldiği de veri olarak kabul edilmektedir. Özellikle belediye meclisi seçimlerinin hemen öncesinde veya sonrasında gerçekleşen tutuklama, tahliye, kısıtlılığın kaldırılması, parti değiştirme veya diğer hukuksal statü değişikliklerinin kronolojik yakınlığı ayrıca kaydedilmektedir. Bununla birlikte kronolojik yakınlık tek başına nedensellik veya siyasal amaç kanıtı olarak kabul edilmemektedir. Örneğin bir meclis üyesinin başkanvekilliği seçiminden kısa süre önce tutuklanması veya tahliye edilmesi tek başına işlemin seçim sonucunu değiştirmek amacıyla yapıldığını göstermez. Buna karşılık söz konusu statü değişikliğinin üyenin oy kullanabilmesini doğrudan etkilediği ve bunun meclis aritmetiğini değiştirdiği doğrulanabiliyorsa kurumsal sonuç görgül olarak saptanabilir. Bu ayrım, Üsküdar ve Adalar gibi zamanlamanın özellikle önem kazandığı olayların çözümlemesinde temel yöntemsel ilke olacaktır.

Karşı-Olgusal Denetim

Olabilen olaylarda sınırlı bir karşı-olgusal çözümleme (counterfactual analysis) de kullanılacaktır. Buradaki soru “müdahale hiç gerçekleşmeseydi siyasal tarih nasıl gelişirdi?” gibi spekülatif bir soru değildir. Daha dar ve gözlenebilir bir karşı-olgusal sınama yapılacaktır: İncelenen hukuksal, yönetsel veya siyasal statü değişikliği gerçekleşmemiş olsaydı mevcut belediye meclisi aritmetiği aynı başkanvekilliği sonucunu matematiksel olarak üretmeye yeterli olur muydu? Bu yöntem özellikle oy farkının bir veya birkaç üyeye indiği olaylarda önem taşımaktadır. Böylece siyasal niyet hakkında varsayım üretmeden belirli bir statü değişikliğinin sonuç bakımından gerekli, yeterli veya etkisiz olup olmadığı incelenebilecektir.

Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modelinin Kurulması

Olaylardan elde edilen süreç verileri karşılaştırılarak Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM) oluşturulacaktır. Model tümdengelimsel olarak olaylara dayatılmayacak ve ilk çalışmadan elde edilen başlangıç varsayımları ile sonraki olayların ortaya çıkardığı yeni mekanizmaların karşılıklı etkileşimi içerisinde geliştirilecektir.  Bu nedenle YDTDM bir akıl yürütme modeli geliştirme sürecine dayanmaktadır. Yeni olay mevcut modeli açıklıyorsa modele alınmakta ve açıklayamıyorsa model yeniden gözden geçirilmektedir. Üsküdar ve Adalar örneklerinin meclis üyesinin hukuksal statüsü ve oy kullanabilirlik kapasitesini görünür duruma getirmesi veya bazı olaylarda parti değiştiren temsilcilerin daha sonra yürütme görevleri üstlenmesinin “yönetsel yeniden dağıtım” aşamasını gündeme getirmesi bu yöntemin örnekleridir.

SGSÇ'nin Araştırmadaki İşlevi ve Veri Doygunluğu

Çalışmanın Temmuz 2026'dan Eylül 2026'ya kadar yeniden ele alınması Sürekli Güncellenen Sosyopolitik Çözümleme (SGSÇ) yaklaşımının uygulanmasına olanak sağlamıştır. SGSÇ'nin temel işlevi, hızla değişen siyasal olaylarda araştırmanın ilk veri kesiminde donmasını önlemek ve yeni gelişmelerin önceki açıklamaları doğrulayıp doğrulamadığını sürekli olarak sınamaktır. Ancak sürekli güncelleme araştırmanın hiçbir zaman tamamlanmaması anlamına gelmemektedir. Bu çalışmada güncelleme süreci yeni olayların artık temel mekanizma kategorilerini önemli ölçüde değiştirmediği ve gözlenen yeni olayların büyük ölçüde mevcut kategoriler içerisinde açıklanabilir duruma geldiği noktada kuramsal doygunluğa ulaştığı kabul edilerek kapatılmıştır. Dolayısıyla 24 Eylül 2026 tarihi yalnızca bir yayın kesim tarihi değil, aynı zamanda araştırmanın ulaştığı görgül ve kuramsal doygunluk noktasıdır.

Kuramsal Sınama

Çalışmanın son yöntemsel aşamasında görgül bulgular mevcut demokratik gerileme ve otokratikleşme yazınıyla karşılaştırılacaktır. Lawfare, yarışmacı otoriterlik, yürütmenin genişlemesi, yerel özerkliğin aşınması ve demokratik gerileme yaklaşımlarının gözlenen süreçleri hangi ölçüde açıkladığı değerlendirilecektir. Bu karşılaştırmanın ardından Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (SSTO) kavramının ilave açıklayıcı değer sağlayıp sağlamadığı araştırılacaktır. SSTO’nun sınanmasında kavramı doğrulayacak örneklerin seçilmesi yerine onu yanlışlayabilecek bulgular da aranacaktır. Örneğin müdahalelerin siyasal partiler arasında dengeli dağıldığı ve temsil değişikliklerinin esas olarak seçmen iradesinden bağımsız olmayan olağan parti hareketlerinden kaynaklandığı veya gözlenen sonuçların mevcut demokratik kurumların olağan işleyişiyle yeterince açıklanabildiği bulguları SSTO’nun açıklayıcı değerini zayıflatacaktır. Böylece SSTO araştırmanın başlangıçta kabul edilmiş sonucu değil, görgül bulgular karşısında sınanan kuramsal önerisi olarak kalacaktır.

Araştırmanın Sınırlılıkları

Çalışmanın çeşitli sınırlılıkları bulunmaktadır. İlk olarak birçok ceza soruşturması ve dava inceleme tarihinde henüz kesinleşmemiştir. Bu nedenle çalışma kişilerin suçluluğu veya suçsuzluğu hakkında değerlendirme yapmamaktadır. İkinci olarak bazı soruşturma dosyalarının tamamına gizlilik kararları veya erişim sınırlılıkları nedeniyle ulaşılamamaktadır. Bu durum özellikle işlemlerin hukuksal gerekçeleri ile siyasal sonuçları arasındaki nedensel ilişkinin değerlendirilmesinde ihtiyat gerektirmektedir. Üçüncü olarak parti değiştirme veya belediye meclisindeki oy davranışı gibi siyasal kararların bireysel nedenleri her zaman doğrudan gözlenebilir değildir. Bu nedenle baskı, tehdit, çıkar sağlama veya siyasal pazarlık savları bağımsız kanıt bulunmadıkça nedensel açıklamanın doğrulanmış unsuru olarak kullanılmamaktadır. Dördüncü olarak Türkiye tek ülke örneğidir. Bu nedenle YDTDM, Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği ve özellikle PERA'nın evrensel geçerliliği bu araştırmayla kanıtlanmış sayılamaz. Çalışma bunları karşılaştırmalı araştırmaya açılabilecek kavramsal ve kuramsal önermeler olarak geliştirmektedir. Bununla birlikte bu sınırlılıklar çalışmanın temel araştırma alanını ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü araştırmanın konusu ceza davalarının maddi gerçeğini yeniden yargılamak değil, doğrulanabilir yargısal, yönetsel ve siyasal işlemlerin zaman içerisindeki dizilimini ve bunların seçimle oluşmuş demokratik temsil üzerindeki gözlenebilir sonuçlarını çözümlemektir. Bu yöntemsel tercih sayesinde araştırma iki farklı soruyu birbirinden ayırmaktadır: “Bir hukuksal işlem neden yapıldı?” ile “Bu işlem demokratik temsil üzerinde ne sonuç doğurdu?” aynı soru değildir. Bu makale ağırlıklı olarak ikincisini araştırmaktadır. Tam da bu nedenle Türkiye örnek olayının demokratik gerileme ve otokratikleşme yazını açısından taşıdığı anlam, aktörlerin varsayılan niyetlerinden çok, gözlenebilir kurumsal süreçler, yinelenen örüntüler ve bunların yığınsal (kümülatif, birikimli) sonuçları üzerinden sınanacaktır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışmanın kavramsal ve kuramsal çerçevesi, demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare, otokratik hukukçuluk, yerel demokrasi ve yerel özerklik yazınlarının kesiştiği noktada kurulmaktadır. Bununla birlikte araştırmanın görgül bulguları bu yaklaşımların her birinin Türkiye’de 31 Mart 2024 sonrasında ortaya çıkan gelişmelerin belirli boyutlarını açıklamasına karşın seçimle kurulmuş temsil düzeninin seçim sonrasındaki dönüşümünü bütünüyle açıklamak için bunların birlikte ele alınmasını ve bazı yeni kavramsal araçların geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. Çalışmanın kuramsal hareket noktası bu nedenle rejimi baştan sınıflandırmak değil, daha temel bir soruyu araştırmaktır: Demokratik temsil seçim sonucunun ilanıyla tamamlanan bir ilişki midir, yoksa seçimle oluşturulan temsil yetkisinin seçim dönemi boyunca işlevsel biçimde devam etmesi demokratik temsilin kurucu unsurlarından biri midir?

Demokratik Gerileme: Açık Rejim Kırılmasından Kademeli Kurumsal Aşınmaya

Demokratik gerileme (democratic backsliding) yazınının önemli katkılarından biri demokratik rejimlerin aşınmasının artık çoğunlukla klasik darbeler veya seçimlerin bütünüyle ortadan kaldırılması yoluyla gerçekleşmediğini göstermesidir. Bermeo (2016), çağdaş demokratik gerilemenin belirgin biçimleri arasında yürütmenin yetki genişletmesini (executive aggrandizement) ve stratejik seçim yönlendirmesini (manipülasyonunu) öne çıkarmakta ve demokratik kurumların ortadan kaldırılmasından çok mevcut kurumların kullanılması veya dönüştürülmesi yoluyla aşındırılmasına dikkat çekmektedir. Bu dönüşüm Türkiye örneğinin çözümlenmesi açısından önemlidir. İncelenen dönemde seçimler ortadan kaldırılmamış ve 31 Mart 2024 seçimlerinin genel sonuçları hukuksal olarak geçersiz ilan edilmemiştir. Araştırılması gereken sorun bunun yerine seçim sonucunda oluşmuş temsil düzeninin seçimden sonraki dönemde geçirdiği değişikliklerdir. Bu durum demokratik gerilemenin zaman boyutuna ilişkin önemli bir soru ortaya çıkarmaktadır. Mevcut yazının önemli bölümü seçim öncesindeki yarışma koşullarına, seçim kurumlarının niteliğine, yürütmenin yetki genişletmesine ve demokratik denge-denetleme kurumlarının aşınmasına yoğunlaşmaktadır. Oysa seçimler arasındaki dönemde seçim sonucunda oluşturulmuş temsil yetkisinin kurumsal kapasitesinin değiştirilmesi de demokratik gerilemenin olası bir biçimi olarak ele alınabilir. Dolayısıyla bu çalışma demokratik gerileme kavramını reddetmemekte ve tersine onun zamansal çözümleme alanını seçim sonrasına doğru genişletme olasılığını araştırmaktadır.

Otokratikleşme: Bir Rejim Durumundan Çok Bir Süreç Olarak Dönüşüm

Demokratik gerilemeyle yakından ilişkili ikinci kavram otokratikleşmedir (autocratization). Bu yaklaşım bakımından önemli olan bir ülkenin belirli bir tarihte demokrasi veya otokrasi kategorilerinden hangisine yerleştirildiğinden çok siyasal sistemin hangi yönde hareket ettiğidir. Bu ayrım Türkiye olayı açısından özellikle yararlıdır. Araştırmanın amacı “Türkiye hangi rejim kategorisindedir?” sorusuna yeni bir etiket eklemek değildir. İncelenen olgu seçimlerin varlığını sürdürdüğü bir siyasal sistem içerisinde demokratik temsilin kullanılabilir alanının zaman içerisinde genişleyip genişlemediği veya daralıp daralmadığıdır. Türkiye’de yerel siyasete ilişkin önceki çalışmalar da otokratikleşmenin yerel düzeyde incelenebileceğini göstermektedir. Örneğin Türkiye’de seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım atanmasını inceleyen çalışmalar merkezi düzeydeki otokratikleşme süreci ile yerel siyasal devingenlerin birbirlerini nasıl besleyebildiğini ortaya koymuştur. Bu çalışmanın farkı incelemeyi kayyım uygulamasının ötesine taşımasıdır. 31 Mart 2024 sonrasında ortaya çıkan görgül malzeme yerel temsilin dönüşümünün yalnızca merkezin seçilmiş yöneticinin yerine atanmış bir yönetici koymasıyla gerçekleşmediğini göstermeyi sınamaya olanak vermektedir. Belediye meclisi aritmetiğinin değişmesi, başkanvekilliği seçimleri, üyelerin hukuksal statüleri ve parti bağlılıklarındaki değişiklikler gibi daha dolaylı süreçler de çözümlemenin parçası durumuna gelmektedir.

Yarışmacı Otoriterlik ve Seçim Sonrasındaki Açıklama Sorunu

Türkiye üzerine siyaset bilimi yazınında sıklıkla kullanılan kavramlardan biri yarışmacı otoriterliktir (competitive authoritarianism). Bu yaklaşım, demokratik kurumların biçimsel olarak var olduğu ve muhalefetin gerçek seçim yarışmasına katılabildiği ancak iktidarın devlet kaynakları ve kurumları üzerindeki üstünlüğü nedeniyle yarışma alanının sistemli biçimde eşitsizleştiği rejimlere odaklanmaktadır. 31 Mart 2024 seçimleri bu bakımdan önemli bir paradoks ortaya çıkarmıştır. Esen ve Gümüşçü Türkiye’deki demokratik gerilemeye karşın yerel yönetimlerin muhalefetin iktidarla yarışabileceği önemli bir siyasal platform durumuna geldiğini ve 2024 seçimlerinin muhalefete önemli yerel kazanımlar sağladığını belirtmektedir. Tam da burada bu makalenin sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Yarışmacı otoriterlik yaklaşımı büyük ölçüde yarışmanın koşullarına odaklanmaktadır. Ancak muhalefet eşitsiz koşullara karşın seçimi kazanırsa ne olur? Yakın tarihli araştırmalar bu soruya giderek daha fazla yönelmektedir. İstanbul’un 2019 yerel seçimlerini inceleyen bir çalışma [2] ulusal düzeyde iktidarda bulunan aktörlerin yerel seçim yenilgilerinin ardından muhalefet belediyelerine karşı baskı ve belediye meclisi düzeyindeki engelleme mekanizmalarını kullanabileceğini göstermektedir. Daha yeni karşılaştırmalı çalışmalar da otoriter veya otokratikleşen rejimlerde iktidarın yerel seçim yenilgilerine verdiği tepkileri ayrı bir araştırma sorunu durumuna getirmektedir. Bu makale söz konusu tartışmayı bir adım daha ileri götürmektedir: Sorun yalnızca muhalefetin seçimi kazanıp kazanamadığı değil, kazandığı seçimin ürettiği temsil yetkisinin seçim dönemi boyunca korunup korunamadığıdır. Böylece yarışma alanının eşitsizliği ile kazanılmış temsilin sürekliliği birbirinden farklı fakat ilişkili iki demokratik sorun olarak ortaya çıkmaktadır.

Yerel Demokrasi, Yerel Özerklik ve Muhalefet Belediyeleri

Yerel yönetimler demokratik rejimlerin yalnızca hizmet sunan yönetsel alt birimleri değildir. Siyasal temsilin, demokratik katılımın ve farklı siyasal çoğunlukların yönetim deneyimi kazanmasının gerçekleştiği kurumsal alanlardır. Bu özellik, merkezi iktidar ile muhalefet tarafından yönetilen yerel yönetimler arasındaki ilişkinin otokratikleşme yazınında giderek daha fazla önem kazanmasına neden olmuştur. Begadze’nin [3] Macaristan, Polonya ve Türkiye üzerine karşılaştırmalı çalışması muhalefetin yönettiği yerel yönetimlere karşı mevcut denetim mekanizmalarının kötüye kullanılması, mali kırılganlık yaratılması ve doğrudan veya dolaylı merkezileştirme gibi yöntemlerden oluşan bir “yerel düzeyde liberal olmayan uygulama kılavuzu” (subnational illiberal playbook) bulunduğunu ileri sürmektedir. Türkiye üzerine 2026’da yayımlanan Tan ve Özer çalışması [4] ise 2019 sonrasında muhalefetin yönettiği belediyeler karşısında yargısal, yönetsel ve medya araçlarının kullanıldığı bir liberal olmayan yeniden merkezileşme sürecini incelemekte ve bunu yerel özerklik ile siyasal yarışma üzerindeki etkileri bakımından değerlendirmektedir. Bu çalışmalar mevcut makale açısından son derece önemlidir. Ancak bizim araştırma sorumuz biraz farklıdır. Yeniden merkezileşme yaklaşımı ağırlıklı olarak merkez ile yerel yönetim arasındaki dikey güç ilişkisini incelemektedir. Bu çalışma buna ek olarak belediye içerisindeki yatay temsil yapısının dönüşümünü çözümleme konusu yapmaktadır. Dolayısıyla iki ayrı süreç birbirinden ayrılmalıdır: Dikey dönüşüm yani merkezi yönetimin yerel özerklik ve yerel yönetim kapasitesi üzerindeki etkisi. Yatay dönüşüm yani belediye başkanı, belediye meclisi, meclis üyelerinin hukuksal statüleri, parti bağlılıkları ve başkanvekilliği mekanizmaları üzerinden seçimle oluşmuş yerel temsil aritmetiğinin değişmesi. İncelediğimiz yeni olayların uluslararası yerel yönetimler yazınına sağlayabileceği katkılardan biri bu ikinci boyutun sistemleştirilmesi olabilir.

Lawfare, Hukukun Araçsallaştırılması ve Süreç Olarak Ceza

Bu araştırmanın üçüncü önemli kuramsal ekseni lawfare tartışmasıdır. Kavram en genel anlamıyla hukuksal mekanizmaların siyasal savaşımda stratejik araç durumuna gelmesini ifade etmek için kullanılmaktadır. Ancak kavramın geniş ve zaman zaman polemik yaratan kullanımı nedeniyle her ceza soruşturmasının veya her yargı kararının lawfare olarak nitelendirilmesi yöntemsel açıdan sorunludur. Bu nedenle çalışma herhangi bir soruşturmanın varlığını tek başına lawfare kanıtı olarak kabul etmemektedir. Bunun yerine şu göstergeler birlikte incelenecektir: seçicilik, yoğunlaşma, zamanlama, yineleme, hedef alınan aktörlerin siyasal konumu, kullanılan hukuksal araçların niteliği ve işlemlerin siyasal temsil üzerindeki sonuçları. Bu yaklaşım “Süreç Olarak Ceza” kavramıyla da ilişkilidir. Ceza hukukunda soruşturma, gözaltı ve tutuklama hukuksal olarak ceza değildir. Özellikle tutuklama bir koruma önlemidir ve suçsuzluk (masumiyet) karinesi devam eder. Bununla birlikte uzun süreli tutukluluk, görevden uzaklaştırma, siyasal etkinliğin sınırlandırılması veya temsil görevinin yerine getirilememesi kesin hükümden önce cezalandırıcı nitelikte siyasal ve kurumsal sonuçlar üretebilir. Dolayısıyla burada iki düzey birbirinden ayrılmaktadır: hukuksal nitelik yani koruma önlemi veya yargısal süreç ve işlevsel sonuç yani seçilmiş temsilcinin görev yapabilme kapasitesinin ortadan kalkması veya daralması. Bu ayrım, araştırmanın ceza hukukunun maddi doğruluğu hakkında hüküm vermeden siyasal sonuçları inceleyebilmesini olanaklı kılmaktadır.

Otokratik Hukukçuluk ve Hukuka Uygun Biçimlerin Demokratik Sonuçları

Türkiye olayının anlaşılmasında bir başka önemli yaklaşım otokratik hukukçuluk (autocratic legalism) tartışmasıdır. Bu yaklaşım demokratik gerilemenin her zaman hukuk dışına çıkılarak gerçekleşmediğine ve kimi durumlarda mevcut hukuksal yetkilerin kullanılması, yeniden yorumlanması veya kurumsal güvencelerin kademeli biçimde zayıflatılması yoluyla ilerleyebildiğine dikkat çekmektedir. Yerel yönetimlere ilişkin karşılaştırmalı çalışma da liberal olmayan uygulamaların çoğu zaman hukukun biçimsel çerçevesi içerisinde gerçekleşebildiğini ve birbirinden ayrı görünen işlemlerin toplamda farklı bir kurumsal sonuç doğurabileceğini göstermektedir. Bu nokta makalenin çözümlemesi açısından özellikle önemlidir. Bir belediye başkanının kanunda öngörülen usulle görevden uzaklaştırılması, belediye meclisinin mevzuata uygun biçimde başkanvekili seçmesi veya bir meclis üyesinin hukuksal olarak olanaklı olan parti değiştirme hakkını kullanması tek tek ele alındığında yasal işlemler olabilir. Ancak demokratik gerileme araştırmasının sorusu yalnızca “işlem kanunda var mı?” değildir. İkinci bir soru daha bulunmaktadır: Birbirinden ayrı ve biçimsel olarak hukuksal işlemlerin yığınsal etkisi seçimle kurulmuş demokratik temsil üzerinde ne sonuç doğurmaktadır? Bu çalışma özellikle bu yığınsal kurumsal etkiye odaklanmaktadır.

Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği

Bu noktaya kadar ele alınan kuramsal yaklaşımların kesişiminden çalışmanın temel kavramsal önerilerinden biri ortaya çıkmaktadır: Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği. Kavram şu şekilde tanımlanabilir: Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği, serbest seçim sonucunda oluşturulan temsil yetkisinin, hukukun demokratik sınırları içerisinde, öngörülen seçim dönemi boyunca kurumsal olarak varlığını ve siyasal olarak kullanılabilirliğini sürdürebilmesidir. Burada “süreklilik” seçilmiş kişinin hiçbir koşul altında görevden alınamayacağı anlamına gelmemektedir. Demokratik hukuk devletinde seçilmiş temsilciler de ceza hukukuna, yönetsel denetime ve hukuksal sorumluluğa bağlıdır. Seçilmiş olmak dokunulmazlık sağlamaz. Dolayısıyla kavramın demokratik anlamı makamın mutlak korunması değil, seçmen tarafından verilen temsil yetkisinin ancak hukukun üstünlüğü, ölçülülük, yargısal bağımsızlık, usul güvenceleri ve demokratik temsil ilkeleriyle uyumlu süreçler içerisinde sınırlandırılabilmesidir. İşlevsel süreklilik dört boyutta incelenebilir. Kurumsal süreklilik seçimle oluşturulan makamın ve temsil yapısının görev dönemindeki devamlılığını, siyasal süreklilik seçilmiş aktörlerin siyasal etkinlikte bulunabilme ve gelecekteki siyasal yarışmaya katılabilme kapasitesini ve iletişimsel süreklilik temsilcinin seçmeniyle iletişim kurabilme, siyasal görüşünü açıklayabilme, görünür ve duyulur kalabilme kapasitesini ve temsili iradenin serbest kullanımı ise belediye meclisi üyeleri dahil olmak üzere seçilmiş temsilcilerin oylarını ve siyasal tercihlerini hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmelerini ifade etmektedir. Bu dördüncü boyut özellikle araştırmanın ilerleyen aşamalarında ortaya çıkan olaylar nedeniyle önem kazanmıştır.

Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM)

Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği demokratik temsilin korunması gereken niteliğini tanımlarken Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM) bu sürekliliğin hangi süreçler içerisinde değişebildiğini açıklamayı amaçlamaktadır. YDTDM tek yönlü ve deterministik bir model değildir. Her olayın aynı aşamalardan geçeceğini ileri sürmez. Model, farklı olaylarda gözlenen mekanizmaların ortak bir çözümleme şeması içerisinde karşılaştırılmasını sağlar. Modelin temel mantığı şu şekilde ifade edilebilir: Seçimle oluşan temsil düzeni, ilk müdahale, temsilcinin hukuksal/kurumsal statüsünün değişmesi, oy kullanabilir temsil aritmetiğinin değişmesi, başkanvekilliği veya kayyım mekanizması, siyasal bağlılık değişiklikleri, yönetsel yeniden dağıtım ve seçim sonrası yeni temsil düzeni. Bu modelin önemli özelliği başlangıç ve sonuç arasındaki ara mekanizmaları görünür kılmasıdır. Dolayısıyla yalnızca “31 Mart’ta X partisi kazandı, daha sonra Y partisi yönetmeye başladı” denilmemektedir. Aradaki kurumsal süreç adım adım izlenmektedir. Bu da nedensellik savını siyasal niyet varsayımından ayırarak gözlenebilir süreç mekanizmaları üzerine kurmayı olanaklı kılmaktadır.

Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (PERA)

Araştırmanın en ileri kuramsal önerisi Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (Post-Electoral Representative Authoritarianism) kavramıdır. SSTO şu şekilde çalışma tanımına kavuşturulabilir: Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik seçimlerin ve biçimsel siyasal yarışmanın devam ettiği ancak seçim sonucunda oluşturulan temsil düzeninin seçimler arasındaki dönemde yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların sistemli veya yığınsal etkileri yoluyla iktidar lehine yeniden yapılandırılabildiği bir otokratikleşme örüntüsünü ifade eder. Burada üç unsur özellikle önemlidir. Birincisi, seçim yapılmaktadır. Dolayısıyla kavram seçimlerin ortadan kaldırıldığı kapalı otoriter rejimleri tanımlamamaktadır. İkincisi, muhalefetin seçimi kazanması olanaklıdır. Kavramın sorunsalı tam da bu noktada başlamaktadır. Üçüncüsü, çözümlemenin odağı seçimden önce yarışma alanının eşitsizleştirilmesinden seçimden sonra kazanılmış temsilin kaderine kaymaktadır. Bu nedenle SSTO yarışmacı otoriterliğin seçeneği olarak değil, onun açıklama alanının devamında araştırılabilecek bir kavram olarak düşünülmektedir: yarışmacı otoriterlik seçimi kazanmanın koşulları ve SSTO kazanılmış temsil yetkisinin seçimden sonraki sürekliliği. Ancak SSTO’nun bir rejim tipi olduğu bu makalede varsayılmamaktadır. Türkiye olayı tek başına böyle bir genelleme için yeterli değildir. Kavram öncelikle orta düzeyli bir çözümleme çerçevesi olarak önerilmektedir. Karşılaştırmalı araştırmalar kavramın Türkiye dışındaki olayları açıklayıp açıklayamadığını ve mevcut kuramlardan gerçekten bağımsız açıklayıcı değer taşıyıp taşımadığını sınamalıdır.

Kuramsal Bütünleştirme: Seçim Demokrasisinden Temsilin Zamansal Bütünlüğüne

Bu kavramsal çerçeve bir araya getirildiğinde araştırmanın kuramsal mimarisi belirginleşmektedir. Demokratik gerileme demokratik kurumların kademeli aşınmasını, otokratikleşme bu aşınmanın yönünü ve süreç niteliğini, yarışmacı otoriterlik siyasal yarışmanın eşitsiz koşullarını, lawfare ve otokratik hukukçuluk hukuksal kurum ve araçların bu süreç içerisindeki olası işlevlerini ve yerel demokrasi ve yerel düzeyde liberallikten uzaklaşma yazını merkezi iktidar ile muhalefetin yönettiği yerel yönetimler arasındaki güç savaşımını açıklamaktadır. Bu çalışma bunlara üç tamamlayıcı kavramsal araç önermektedir: Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği, korunması ve ölçülmesi gereken demokratik temsil niteliği, YDTDM bu niteliğin dönüşümünü ortaya çıkaran süreç mekanizması ve SSTO aynı örüntünün sistemleşmesi durumunda demokratik gerileme ve otokratikleşme bakımından taşıyabileceği daha geniş kuramsal anlam. Bu bütünleştirmenin sonucunda seçim bütünlüğünün zamansal sınırı da genişlemektedir. Geleneksel çözümleme çoğunlukla şu doğrultuda ilerlemektedir: seçim öncesi, seçim kampanyası, oy verme, sayım ve sonuç. Bu makalenin önerdiği çözümleme ise bir aşama daha eklemektedir: seçim öncesi, seçim, sonuç, temsil dönemi ve bir sonraki seçim. Dolayısıyla demokratik temsilin değerlendirilmesinde yalnızca “seçmen kimi seçti?” sorusu yeterli değildir. İkinci bir soru daha gereklidir: Seçmenin seçtiği temsil düzeni bir sonraki seçime kadar demokratik hukuk devletinin güvenceleri altında işlevini sürdürebildi mi? Türkiye örnek olayının uluslararası demokratik gerileme ve otokratikleşme yazını bakımından sınanacak özgün katkısı esas olarak burada bulunmaktadır. Mevcut yazın muhalefetin yönettiği yerel yönetimlerin otokratikleşme süreçlerinde önemli savaşım alanlarına dönüştüğünü ve Türkiye'nin bu bakımdan zaten dikkate değer bir örnek oluşturduğunu göstermektedir. Bu makale ise tartışmayı yerel özerkliğin aşınmasından seçim sonrası temsilin işlevsel sürekliliğine taşıyarak demokratik gerilemenin seçimden sonraki zaman diliminde nasıl gözlenebileceğine ilişkin daha ayrıntılı bir çözümleme çerçevesi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Böylece çalışmanın temel kuramsal önermesi daha kesin biçimde kurulabilir: Demokratik seçim bütünlüğü yalnızca seçmenin tercihinin serbestçe oluşmasını, oyun doğru sayılmasını ve sonucun ilan edilmesini değil, seçimle kurulan temsil ilişkisinin demokratik hukuk devletinin meşru sınırlamaları saklı kalmak üzere seçim dönemi boyunca işlevsel sürekliliğinin korunmasını da gerektirir.

 ÇÖZÜMLEME

Önceki bölümlerde geliştirilen kavramsal çerçevenin görgül olarak sınanabilmesi için çözümlemenin başlangıç noktası 31 Mart 2024 seçimleriyle oluşan yerel temsil düzenidir. YSK'nın kesin sonuçlarına göre CHP 2024 seçimlerinde 395 ilçe belediye başkanlığı kazanırken AK Parti 526, DEM Parti 74 ve MHP 218 ilçe belediye başkanlığı kazanmıştır. Büyükşehirlerdeki ilçelerle sınırlı bakıldığında CHP 231, AK Parti 166 belediye başkanlığı elde etmiştir. Bu veriler, sonraki değişimin ölçüleceği başlangıç durumunu oluşturmaktadır. Çözümlemenin amacı bu başlangıç tablosuyla 24 Eylül 2026'daki durum arasındaki bütün farklılıkları siyasal müdahaleye bağlamak değildir. Belediye başkanları ve meclis üyeleri istifa edebilir, parti değiştirebilir, yargısal süreçler hukuksal olarak gerekli olabilir ve görev değişiklikleri olağan demokratik süreçlerden kaynaklanabilir. Araştırılması gereken hangi değişikliklerin hangi süreçlerden geçtiği, bunların seçimle kurulmuş temsil üzerinde ne sonuç doğurduğu ve olaylar arasında yinelenen bir örüntü bulunup bulunmadığıdır.

Birinci Araştırma Kümesi: Seçimle Oluşan Temsil Düzeni Ne Ölçüde ve Hangi Mekanizmalarla Değişmiştir?

31 Mart 2024 sonrasındaki ilk önemli bulgu müdahalelerin tek bir hukuksal veya kurumsal mekanizmayla sınırlı olmadığıdır. İncelenen dönemde soruşturma, gözaltı, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım atama, belediye meclisinden başkanvekili seçme, başkanvekili seçimine ilişkin yargısal karar, seçim yenileme, belediye meclisi üyelerinin hukuksal statülerinin değişmesi ve parti değiştirme gibi birbirinden farklı süreçler ortaya çıkmıştır. Bu çeşitlilik ilk makalede kullanılan “seçilmiş belediye başkanına müdahale” ekseninin neden artık yeterli olmadığını göstermektedir. Temmuz 2026 itibarıyla DW 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra en az 39 CHP'li belediyeye yönelik operasyon gerçekleştirildiğini ve bunların 31'inde belediye başkanlarının gözaltına alındığını ve haber tarihi itibarıyla 26 belediye başkanının cezaevinde bulunduğunu bildiriyordu. İstanbul'da ise Üsküdar operasyonuyla birlikte CHP'nin 2024'te kazandığı belediyelere yönelik operasyonların sayısı 16'ya ulaşmıştı. Bu veriler tek başına söz konusu soruşturmaların siyasal amaç taşıdığını kanıtlamaz. Ancak yoğunlaşmanın varlığını ortaya koyar ve bunun temsil üzerindeki sonuçlarını araştırmayı meşru bir görgül sorun durumuna getirir. İlk makaleden bu çalışmaya geçişte ortaya çıkan asıl değişiklik de buradadır. İlk aşamada süreç büyük ölçüde şöyle görünüyordu: soruşturma, tutuklama, görevden uzaklaştırma ve kayyım/başkanvekili. Sonraki gelişmeler ise zincirin bundan daha uzun ve değişken olabileceğini gösterdi: soruşturma, tutuklama/görevden uzaklaştırma, belediye meclisinde yeni karar ortamı, meclis üyelerinin hukuksal veya siyasal statülerindeki değişiklik, oy kullanabilir meclis aritmetiğinin değişmesi, başkanvekili seçimi, yargısal müdahale veya seçim yenileme, parti değiştirme, yönetsel makamların yeniden dağıtılması ve belediyenin siyasal yönetiminin değişmesi. Her olayda bütün halkalar bulunmamaktadır. Bulguyu önemli kılan da budur. Tek bir müdahale modeli değil, aynı temsil alanı üzerinde çalışan farklı dönüşüm yolları bulunmaktadır.

 Müdahalenin Nesnesinin Belediye Başkanından Temsil Sistemine Genişlemesi

İkinci önemli bulgu, sürecin yalnızca belediye başkanının şahsı üzerinden açıklanamayacağıdır. Bir belediye başkanının tutuklanması veya görevden uzaklaştırılması kendi başına belediyenin başka bir siyasal parti tarafından yönetilmesini zorunlu olarak doğurmaz. Belediye meclisinde seçimle oluşmuş çoğunluk devam ediyorsa başkanvekilliğinin aynı siyasal çoğunluk tarafından sürdürülmesi olanaklıdır. Dolayısıyla belediye başkanının görevden uzaklaştırılması ile belediyenin siyasal yönetiminin el değiştirmesi farklı olgulardır. Tam da bu ara alanda belediye meclisi belirleyici duruma gelmektedir. Beykoz ve Şile örneklerinde belediye başkanlarına yönelik müdahalelerin ardından CHP'li başkanvekilleri seçilmiş fakat daha sonraki parti bağlılığı değişiklikleri belediyenin siyasal yönetimini farklılaştırmıştır. Gaziosmanpaşa'da ise belediye başkanına yönelik müdahaleyi izleyen başkanvekilliği seçiminin sonucu belediye meclisindeki mevcut aritmetik üzerinden farklı bir siyasal yönetim üretmiştir. Bayrampaşa'da ilk başkanvekilliği seçiminin ardından ortaya çıkan yargısal süreç ve seçimin yenilenmesi yeni bir sonuç doğurmuştur. Böylece çözümlemenin nesnesi üç aşamada genişlemektedir: seçilmiş belediye başkanı, belediye meclisi ve yerel temsil sistemi. Bu genişleme YDTDM'nin temelini oluşturmaktadır.

İstanbul: Aynı Siyasal Alan İçinde Farklı Dönüşüm Yolları

 İstanbul farklı mekanizmaların aynı hukuksal ve siyasal çevre içerisinde gözlenebilmesi nedeniyle araştırmanın en güçlü karşılaştırmalı alanıdır. CHP 31 Mart 2024'te İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle birlikte İstanbul'da toplam 27 belediye başkanlığı kazanmıştı. Sonraki iki yılı aşkın dönemde bu belediyelerin önemli bir bölümü soruşturma, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım, başkanvekilliği seçimi veya parti değişikliği süreçlerinden etkilenmiştir. Bu nedenle İstanbul olayları tek tek ele alındığında birbirinden farklı görünürken birlikte incelendiğinde seçim sonrası temsil dönüşümünün farklı yollarını göstermektedir. Bunları ilk aşamada dört ideal tipe ayırmak olanaklıdır. Birinci yol, doğrudan yönetsel ikamedir. Seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılmasını merkezi yönetim tarafından belirlenen bir yöneticinin görevlendirilmesi izlemektedir. Esenyurt ve Şişli bu mekanizmanın inceleneceği temel olaylardır. İkinci yol, belediye meclisi üzerinden siyasal ikamedir. Belediye başkanının görevden ayrılmasını belediye meclisindeki başkanvekilliği seçimi izlemekte ve mevcut veya değişmiş meclis aritmetiği başka bir siyasal sonuca olanak vermektedir. Gaziosmanpaşa bu mekanizmanın belirgin örneklerinden biridir. Üçüncü yol, çok aşamalı dönüşümdür. Başkanvekilliği seçimi tek başına sürecin sonu değildir. Yargısal kararlar, seçim yenileme veya parti bağlılığındaki değişiklikleri sonraki aşamada yönetim sonucunu değiştirebilmektedir. Bayrampaşa, Beykoz ve Şile bu açıdan önem taşımaktadır. Dördüncü yol ise temsilcilerin statüsü üzerinden aritmetik dönüşümdür. Burada yalnızca belediye başkanının statüsü değil, başkanvekilliği seçimine katılan meclis üyelerinin tutukluluk, tahliye, kısıtlılık, parti bağları veya oy kullanabilirlik durumları da sonucu etkileyebilmektedir. Üsküdar ve Adalar bu mekanizmayı özellikle görünür duruma getirmiştir. Bu sınıflandırma olayların aynı olduklarını ileri sürmemektedir. Tam tersine araştırmanın önemli bulgularından biri hukuksal biçim farklılığına karşın temsil sonucunun ortak bir değişken olarak incelenebilmesidir.

Üsküdar ve Adalar: Oy Kullanabilir Temsil Aritmetiğinin Ortaya Çıkışı

Araştırmanın ilerleyen döneminde Üsküdar ve Adalar olayları başlangıçta yeterince görünür olmayan yeni bir çözümleme değişkenini ortaya çıkarmıştır: nominal belediye meclisi bileşimi ile oy kullanabilir belediye meclisi bileşimi aynı şey değildir. Bu ayrım son derece önemlidir. Bir belediye meclisinde seçim sonucuna göre belirli bir partinin çoğunluğu bulunabilir. Ancak bazı üyelerin tutuklanması, kısıtlılığı, istifası, parti değiştirmesi veya başka nedenlerle oy kullanamaması durumunda başkanvekilliği seçimindeki etkili çoğunluk seçim gecesindeki nominal çoğunluktan farklılaşabilir. Dolayısıyla YDTDM açısından yeni bir değişken tanımlanabilir:

Etkili Temsil Aritmetiği: Belirli bir kurumsal karar anında hukuksal olarak ve gerçekten oy kullanabilen seçilmiş temsilcilerin siyasal dağılımı. Bu kavram seçim sonucundaki sandalye sayısını değiştirmeden sandalyelerin karar üretme kapasitesinin değişebileceğini göstermektedir. Üsküdar ve Adalar'ın özel önemi buradadır. Her iki olayda da başkanvekilliği seçimlerinin hemen çevresinde meclis üyelerinin hukuksal statülerinde meydana gelen değişikliklerin karar aritmetiğiyle zamansal ilişkisi bulunmaktadır. Ancak yöntem bölümünde belirlenen ilkeye uygun olarak zamanlama ile amaç birbirine eşitlenmemelidir. Bir tutuklama veya tahliye kararının belirli bir seçim sonucunu üretmek amacıyla verildiğini ileri sürebilmek için kronolojik yakınlıktan daha güçlü kanıt gerekir. Buna karşılık daha dar bir olgu görgül olarak sınanabilir: statü değişikliği gerçekleşmeseydi oy aritmetiği ne olacaktı ve gerçekleştiğinde ne oldu? Bu, çalışmanın karşı-olgusal çözümlemesinin devreye girdiği noktadır.

Tekil Müdahaleden Müdahale Zincirine

Bu bulgular araştırmanın başlangıcındaki kavramsallaştırmada önemli bir değişiklik gerektirmektedir. Birinci düzey çözümleme şöyle soracaktır: Belediye başkanına ne oldu? İkinci düzey ise Belediye yönetimine ne oldu? Sorusunu soracaktır. Ancak YDTDM'nin gerektirdiği üçüncü düzey soru şudur: Birinci olay ile son temsil sonucu arasında hangi ara mekanizmalar çalıştı? Bu bakımdan “müdahale zinciri” çalışmanın temel görgül kavramlarından biri durumuna gelmektedir. Zincirin halkaları ayrı kurumlar tarafından farklı zamanlarda ve farklı hukuksal gerekçelerle oluşturulabilir. Dolayısıyla zincirin varlığı bu kurumların birlikte hareket ettiğini veya ortak bir plan bulunduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Fakat bu durum yığınsal etkinin araştırılmasını engellemez. Örneğin A işlemi hukuksal olarak kendi gerekçesine, B işlemi başka bir kurumsal gerekçeye, C davranışı ise bireysel siyasal tercihe dayanabilir. Araştırmacı bunların arkasında ortak niyet bulunduğunu kanıtlayamayabilir. Buna karşın A+B+C'nin seçimle oluşmuş temsil üzerinde D sonucunu doğurduğunu gösterebilir. Bu ayrım makalenin nedensellik anlayışı açısından belirleyicidir: Ortak sonuç göstermek ortak niyet kanıtlamak değildir. Fakat yineleyen ortak sonuçların bulunması bunların demokratik temsil bakımından sistemli önem taşıyıp taşımadığını araştırmayı gerektirir.

İlk Ara Sonuç: Seçim Sonrası Temsil Ayrı Bir Çözümleme Alanıdır

İlk beş araştırma sorusuna ilişkin bulgular bu aşamada üç temel sonuca işaret etmektedir. Birincisi, 31 Mart 2024 sonrasındaki gelişmeler tek bir müdahale türüne indirgenememektedir. Yargısal, yönetsel ve siyasal süreçler farklı bileşimler durumunda ortaya çıkmaktadır. İkincisi, müdahalenin sonuçlarını yalnızca belediye başkanının statüsü üzerinden ölçmek yeterli değildir. Belediye meclisinin bileşimi, üyelerin oy kullanabilme kapasitesi, parti bağlılıkları, başkanvekilliği seçimleri ve sonraki yönetsel görevlendirmeler de temsil sonucunun parçalarıdır. Üçüncüsü ve kuramsal olarak en önemlisi seçim sonucu ile görev dönemindeki temsil durumu arasında ayrı bir demokratik çözümleme alanı bulunmaktadır. YSK'nın ilan ettiği seçim sonucu başlangıç durumunu gösterir. Fakat demokratik temsilin niteliğini anlamak için yalnızca bu başlangıç durumunu bilmek yeterli değildir. Seçim sonucunda kazanılmış makamların, meclis çoğunluklarının ve temsil yetkilerinin seçim dönemi içerisinde ne ölçüde işlevsel kaldığının da izlenmesi gerekir. Bu bulgu bizi çözümlemenin ikinci ve daha kritik aşamasına götürmektedir. Bundan sonraki bölümde artık “hangi müdahaleler gerçekleşti?” sorusundan “bu müdahalelerin birleşik etkisi seçimle oluşan temsil düzenini ne ölçüde değiştirdi?” sorusuna geçmek gerekir. Tam da burada YDTDM, Etkili Temsil Aritmetiği ve Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği ilk kez görgül olarak sınanabilir duruma gelmektedir.

İkinci Araştırma Kümesi: Müdahalelerin Birleşik Etkisi ve Yerel Demokratik Temsilin Dönüşümü

İlk çözümleme aşaması 31 Mart 2024 sonrasında ortaya çıkan süreçlerin tek bir müdahale biçimine indirgenemeyeceğini göstermiştir. İkinci aşamada ise daha ileri bir soru sorulmalıdır: Farklı hukuksal ve siyasal mekanizmaların yığınsal etkisi seçimle oluşmuş yerel temsil düzenini değiştirmiş midir ve bu değişim nasıl gerçekleşmiştir? Bu soru önemlidir çünkü demokratik temsil bakımından tekil işlemlerin hukuksal niteliği ile bu işlemlerin toplam kurumsal sonucu aynı şey değildir. Bir soruşturma ceza yargılaması sürecine, görevden uzaklaştırma yönetim hukukuna, başkanvekili seçimi belediye hukukuna, parti değiştirme ise siyasal temsil alanına ait olabilir. Ancak bu farklı işlemler belirli bir zaman dizisi içerisinde aynı temsil yapısı üzerinde etkide bulunuyorsa yığınsal sonuç ayrıca incelenmelidir.

Başlangıç Temsilinden Gerçek Temsile

YDTDM'nin temel varsayımı iki ayrı temsil durumunun karşılaştırılmasını gerektirmektedir. Birincisi, Başlangıç Temsil Düzeni (BTD) olarak adlandırılabilir. Bu, 31 Mart 2024 seçimlerinin kesinleşmesiyle ortaya çıkan belediye başkanlığı ve belediye meclisi dağılımıdır. İkincisi ise Gerçek Temsil Düzenidir (GTD). Bu, belirli bir inceleme tarihinde belediyeyi kimin yönettiğini, başkanlık veya başkanvekilliği makamını hangi siyasal bağlılığa sahip kişinin kullandığını, belediye meclisinin etkili siyasal bileşimini ve karar üretme kapasitesini ifade etmektedir. Bu ayrım basit fakat önemlidir: BTD seçmenin seçim günü oluşturduğu temsil düzeni ve GTD ise seçim sonrasındaki süreçlerin ardından ortaya çıkan mevcut temsil düzenidir. Demokratik sistemlerde BTD ile GTD'nin her zaman bütünüyle aynı kalması beklenemez. Ölüm, istifa, mahkumiyet, parti değiştirme ve başka olağan hukuksal veya siyasal nedenlerle farklılaşma ortaya çıkabilir. Bu nedenle BTD ile GTD’nin aynı olması tek başına demokratik gerileme kanıtı değildir. Araştırılması gereken farklılaşmanın ölçeği, nedeni, yönü, yineleme sıklığı ve oluşum mekanizmasıdır.

Etkili Temsil Aritmetiği

Bu noktada önceki bölümde ortaya çıkan Etkili Temsil Aritmetiği (ETA) kavramı daha kesin biçimde tanımlanabilir: Etkili Temsil Aritmetiği, belirli bir karar anında belediye meclisinde hukuksal olarak ve gerçek anlamda oy kullanabilen üyelerin siyasal dağılımıdır. ETA, seçim sonucunda ortaya çıkan nominal sandalye dağılımından farklı olabilir. Bu ayrım özellikle Üsküdar ve Adalar olaylarında önem kazanmaktadır. Üsküdar'da Sinem Dedetaş'ın tutuklanmasının ardından CHP adayının kazandığı ilk başkanvekilliği seçimi mahkeme kararıyla iptal edilmiş ve yenilenen seçim öncesindeki süreçte CHP'li iki meclis üyesi tutuklanmış ve daha önce CHP'de bulunan dört meclis üyesi AKP'ye geçmişti. 8 Eylül'deki yenilenen seçimde AKP adayı Dündar Ziya Gültekin dördüncü turda 23, CHP adayı Sibel Tan Çetinkaya 19 oy almıştır. Buradaki çözümleme açısından kritik nokta söz konusu işlemlerin nedenleri hakkında peşin hüküm vermek değildir. Önemli olan 31 Mart 2024'te oluşan sandalye aritmetiğinin başkanvekilliği seçiminin yapıldığı tarihte aynı etkili karar aritmetiğini üretmemiş olmasıdır. Adalar olayı bunu daha da görünür kılmaktadır. Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat'ın tutuklanmasının ardından seçilen Başkanvekili Medine Pamuk'un 14 Eylül 2026'da istifası üzerine yeni seçim süreci başlamış ve 21 Eylül'de yeter sayı sağlanamadığı için seçim 23 Eylül'e ertelenmiştir. Seçimden önce, daha önce tutuklanıp serbest bırakılan fakat oy kullanmasını engelleyen kısıtlılığı bulunan CHP'li bir meclis üyesinin kısıtlılık kararı kaldırılmıştır. İlk turda AKP adayı Kemal Türkyılmaz 5 ve CHP adayı Aytül Ekşiyan 4 oy almıştır. İkinci turda sonuç 4-4'e dönmüş ve sonraki süreçte CHP ve YENİ Parti üyelerinin çekilmesinin ardından Türkyılmaz dördüncü turda başkanvekili seçilmiştir. Burada da kısıtlılığın neden kaldırıldığı ile kaldırılmasının karar aritmetiği üzerindeki sonucu birbirinden ayrılmalıdır. İlki siyasal aktörlerin ileri sürdüğü savlar bakımından ayrıca araştırılması gereken bir nedensellik sorunudur. İkincisi ise tarih ve oy dağılımı üzerinden gözlenebilir bir kurumsal ilişkidir. Dolayısıyla ETA kavramı çalışmaya önemli bir ölçüm olanağı sağlamaktadır: seçim sonucu, nominal temsil, hukuksal/siyasal statü değişiklikleri, etkili temsil ve karar sonucu.

Temsil Dönüşümünün Farklı Yolları

Olay karşılaştırması aynı kesin sonucun farklı süreçlerle ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Bu nedenle YDTDM doğrusal tek bir yol olarak değil, dallanan bir süreç modeli olarak kurulmalıdır.

Yol A — Doğrudan Yönetsel İkame: Seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılması, merkezi yönetimin görevlendirmesi ve seçimle belirlenen yürütme makamının atanmış yönetimle ikamesi. Bu yol klasik kayyım mekanizmasına en yakın biçimdir ve demokratik gerileme ile yerel özerklik yazınında en fazla incelenen müdahale türüdür.

Yol B — Meclis Aritmetiği Üzerinden İkame: Seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılması, belediye meclisinin başkanvekili seçmesi ve mevcut etkili temsil aritmetiğinin seçimde belediyeyi kazanan partiden farklı bir sonuç üretmesi. Burada merkezi yönetim doğrudan belediye başkanvekili atamamaktadır. Siyasal değişim biçimsel olarak belediye meclisinin kendi seçimi sonucunda gerçekleşmektedir.

Yol C — Yargısal Müdahale ve Yenilenen Seçim: Başkanın görevden uzaklaştırılması, başkanvekilliği seçimi, seçimin yargısal incelemeye konu olması, iptal veya yürütmenin durdurulması, yenilenen seçim ve farklı siyasal sonuç. Bu yol özellikle Bayrampaşa ve Üsküdar olaylarının çözümlemesinde önemlidir.

Yol D — Başkanvekilliği Sonrası Parti Değişikliği: Başkanın görevden uzaklaştırılması, aynı partiden başkanvekilinin seçilmesi, başkanvekilinin daha sonra parti değiştirmesi, belediye yönetiminin siyasal bağlılığının değişmesi. Beykoz bu yolun belirgin örneğidir. Alaattin Köseler'in tutuklanmasının ardından 10 Mart 2025'te CHP grubunun adayı Özlem Vural Gürzel üçüncü turda 18 oyla başkanvekili seçilmişti. Gürzel daha sonra CHP'den ayrılarak AKP'ye katılmıştır. 2026'daki kendi açıklamalarında da Eylül 2025'ten beri AKP'de olduğunu belirtmektedir. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta parti değiştirmenin hukuksal olarak olanaklı ve bireysel bir siyasal tercih olmasıdır. Dolayısıyla parti değiştirmek kendi başına demokratik gerileme göstergesi değildir. Araştırma açısından anlamlı olan bu davranışın önceki müdahale zinciriyle birleştiğinde seçimle oluşan belediye yönetiminin siyasal bağlılığını değiştirmiş olmasıdır.

Yol E — Temsilcinin Hukuksal Statüsü Üzerinden Etkili Aritmetik Değişimi: Başkanın görevden uzaklaştırılması, başkanvekilliği seçimi, meclis üyelerinin tutukluluk, tahliye, kısıtlılık veya benzeri hukuksal statülerinin değişmesi, ETA'nın değişmesi ve yeni başkanvekilliği sonucu. Üsküdar ve Adalar, bu yolu çözümleme bakımından özellikle önemli duruma getirmektedir.

Yol F — Doğrudan Siyasal Transfer: Seçimle bir partiden belediye başkanı seçilmesi, görev dönemi içerisinde belediye başkanının başka bir partiye katılması ve belediyenin siyasal bağlılığının seçim yapılmadan değişmesi. Bu yol diğerlerinden farklıdır. Yargısal müdahale zorunlu değildir. Bu nedenle Tuzla ve Çekmeköy gibi örnekler YDTDM içerisinde ayrı tutulmalıdır. Aksi durumda her parti değişikliğinin yargısal müdahale zincirinin parçası olduğu gibi kanıtlanmamış bir sonuç ortaya çıkar. Bu ayrım modelin güvenilirliği açısından önemlidir.

Yönetsel Yeniden Dağıtım: Temsil Dönüşümünün Son Aşaması

Araştırma ilerledikçe ortaya çıkan bir başka bulgu belediyenin siyasal bağlılığının değişmesinin sürecin her zaman son aşaması olmadığıdır. Değişimin ardından belediye yürütmesi içerisindeki makamların yeniden dağıtılması da gözlenebilir. Bu nedenle YDTDM'ye “Yönetsel Yeniden Dağıtım” aşamasının eklenmesi gerekmektedir. Bu aşama başkanvekilliğinin değişmesinden sonra başkan yardımcılıkları, komisyonlar veya diğer yürütme görevlerinin yeni siyasal çoğunluk doğrultusunda yeniden düzenlenmesini ifade eder. Bunun kuramsal önemi şudur: temsil dönüşümü yalnızca “makamın kimin elinde olduğu” sorusuyla sona ermeyebilir. Yeni siyasal denetim belediyenin kurumsal yapısı içerisinde yeniden üretilebilir. Ancak burada da aynı yöntemsel ilke geçerlidir. Bir parti değiştiren meclis üyesinin daha sonra yönetsel göreve atanması tek başına önceki parti değişikliğinin bu görev karşılığında gerçekleştiğini kanıtlamaz. Ardışıklık gözlenebilir olgudur. Karşılıklılık veya pazarlık ise ayrıca kanıtlanması gereken nedensel savdır.

YDTDM'nin Geliştirilmiş Biçimi

Bu bulgular sonucunda Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli artık daha ayrıntılı biçimde kurulabilir:

1. Seçimle Kurulan Başlangıç Temsil Düzeni

↓

2. İlk Yargısal/Yönetsel/Siyasal Müdahale

↓

3. Seçilmiş Yöneticinin Hukuksal ve Kurumsal Statüsünün Değişmesi

↓

4. Belediye Meclisinin Etkili Temsil Aritmetiğinin Değişmesi veya Yeniden Belirlenmesi

↓

5. Kayyım / Başkanvekilliği / Yenilenen Seçim Mekanizması

↓

6. Parti Bağlılığı ve Siyasal Konum Değişiklikleri

↓

7. Yönetsel Yeniden Dağıtım

↓

8. Seçim Sonrası Yeni Temsil Düzeni

Ancak oklar zorunlu nedensellik ifade etmemektedir. Bir olay 2'den doğrudan 5'e geçebilir, başka bir olay 4 ve 6 üzerinden ilerleyebilir, bir diğeri yalnızca 1, 6 ve 8 biçiminde gelişebilir. Dolayısıyla YDTDM'nin gücü “her olay böyle olur” savından değil, farklı yolları aynı başlangıç–sonuç karşılaştırması içerisinde görünür duruma getirmesinden kaynaklanmaktadır.

Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliğinin Görgül Sınanması

YDTDM mekanizmayı açıklarken Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği kavramı dönüşümün demokratik temsil bakımından anlamını değerlendirmektedir. İncelenen olaylar dört boyutun birbirinden ayrılması gerektiğini göstermektedir. Kurumsal süreklilik, seçilmiş makamın seçim dönemi boyunca varlığını sürdürebilmesidir. Belediye başkanının görevden uzaklaştırılması bu boyutu doğrudan etkiler. Siyasal süreklilik, seçilmiş siyasal aktörün siyasal etkinlikte bulunabilmesi ve siyasal yarışmaya devam edebilmesidir. Bir kişinin belediye başkanlığı makamından çıkarılmasının ötesinde siyasal etkinlik kapasitesinin sınırlandırılması bu düzeyde değerlendirilir. İletişimsel süreklilik, siyasal temsilcinin seçmeniyle iletişim kurabilmesi, görüşlerini açıklayabilmesi ve kamusal alanda görünür ve duyulur kalabilmesidir. Bu boyut özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu çevresindeki gelişmelerin incelenmesinde ayrıca önem taşımaktadır. Dördüncü boyut ise bu araştırmanın son dönem olaylarının görünür duruma getirdiği temsil iradesinin serbest kullanımıdır. Belediye meclisi üyesinin yalnızca sandalyesinin bulunması yeterli değildir. Temsil yetkisini ve oyunu hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmesi gerekir. Bu dört boyut bir araya geldiğinde demokratik temsil daha kapsamlı biçimde tanımlanabilir:

Temsil = makam + siyasal etkinlik kapasitesi + iletişim kapasitesi + temsil yetkisinin serbest kullanımı.

Bu nedenle seçmen iradesinin işlevsel sürekliliği yalnızca “seçilen kişi görevde mi?” sorusuyla ölçülemez.

Niyet Sorunundan Örüntü Sorununa

Burada çalışmanın en duyarlı epistemolojik noktasına ulaşılmaktadır. Tek tek olaylardaki hukuksal işlemlerin hangi siyasal amaçla gerçekleştirildiğini kanıtlamak güçtür ve birçok durumda mevcut veriler böyle bir sonuca izin vermemektedir. Dolayısıyla makale araştırmanın başarısını aktörlerin zihinsel niyetlerini kanıtlamaya bağlamamalıdır. Bunun yerine üç gözlenebilir değişken kullanılabilir:

Yön: Temsil değişimi hangi siyasal yönde gerçekleşmektedir?

Yineleme: Benzer sonuç kaç farklı olayda ortaya çıkmaktadır?

Mekanizma: Sonuca hangi kurumsal süreçlerden geçilerek ulaşılmaktadır?

Bu üç değişken birlikte değerlendirildiğinde araştırma “bunu kim neden yaptı?” sorusundan daha sağlam bir soruya geçmektedir: Gözlenen kurumlar ve süreçler birlikte çalıştığında sistemli olarak nasıl bir temsil sonucu üretmektedir? Bu, makalenin en önemli yöntemsel ve kuramsal üstünlüklerinden biridir. Çünkü demokratik gerileme veya otokratikleşme çözümlemesi için her olayın arkasındaki gizli siyasal talimatı kanıtlamak zorunlu değildir. Kurumların yinelenen ve yönlü yığınsal sonuçları da incelenebilir. Fakat bunun tersi de önemlidir: yineleyen sonuç tek başına ortak merkezden yönetilen bir planın kanıtı değildir. Bu nedenle makalenin dili “eş güdümlü plan kanıtlanmıştır” biçiminde değil, “farklı süreçlerin yığınsal sonuçlarında yönlü ve yinelenen bir temsil dönüşümü gözlenmektedir” biçiminde kurulmalıdır.

Ara Sonuç: Yerel Demokratik Temsilin Dönüşümü

Bu aşamaya kadar elde edilen bulgular YDTDM'nin temel önermesini desteklemektedir: 31 Mart 2024 sonrasındaki gelişmeler yalnızca seçilmiş belediye başkanlarına yönelik birbirinden bağımsız işlemler olarak incelendiğinde temsil sistemindeki yığınsal değişimin önemli bir bölümü görünmez kalmaktadır. Üsküdar'da ilk başkanvekilliği seçiminin iptal edilmesi, yenilenen seçim öncesindeki tutuklamalar ve parti değişiklikleri ile yeni seçim sonucu birlikte değerlendirildiğinde bir süreç ortaya çıkmaktadır. Adalar'da ise belediye başkanının tutuklanması, ilk başkanvekilinin daha sonra istifası, yeni seçimin yeter sayı nedeniyle ertelenmesi, bir meclis üyesinin oy kullanmasını etkileyen kısıtlılığın seçimden önce kaldırılması ve sonunda AKP adayının başkanvekili seçilmesi birbirini izleyen ayrı fakat aynı temsil alanı üzerinde sonuç doğuran gelişmelerdir. Bu bulgular henüz SSTO’nun doğrulandığı anlamına gelmemektedir. Fakat daha dar ve önemli bir sonucu desteklemektedir: Seçimle kurulan temsil ile görev döneminde kullanılan temsil arasında demokratik gerileme araştırmalarının bağımsız olarak incelemesi gereken bir “seçim sonrası temsil alanı” bulunmaktadır. Şimdi çözümlemenin en önemli aşamasına geçebiliriz: Bu gözlenen örüntü yalnızca Türkiye'deki belediye siyasetinin özgül bir sonucu mudur, yoksa demokratik gerileme ve otokratikleşmenin niteliğinde daha genel bir değişime mi işaret etmektedir? Bir sonraki bölümde yarışmacı otoriterlik, demokratik gerileme ve lawfare açıklamalarını elde ettiğimiz bulgular karşısında tek tek sınayıp ardından SSTO’nun gerçekten ilave bir açıklama gücü sağlayıp sağlamadığını değerlendirmek gerekir.

Üçüncü Araştırma Kümesi: Demokratik Gerileme, Otokratikleşme ve Mevcut Kuramların Açıklama Kapasitesi

Buraya kadar yapılan çözümleme 31 Mart 2024 sonrasında yerel demokratik temsil üzerinde tek bir mekanizma yerine farklı yargısal, yönetsel ve siyasal yolların etkili olabildiğini, bazı olaylarda bunların ardışık müdahale zincirleri oluşturduğunu ve seçimle ortaya çıkan Başlangıç Temsil Düzeni ile daha sonraki Gerçek Temsil Düzeni arasında farklılaşmalar meydana geldiğini göstermiştir. Bundan sonraki sorun bu görgül bulguların nasıl kuramsallaştırılması gerektiğidir. Bu amaçla önce mevcut açıklama çerçevelerinin yeterliliği sınanmalıdır. Yeni bir kavram ancak mevcut kavramların açıklayamadığı veya yeterince görünür kılamadığı bir olgunun bulunması durumunda anlamlıdır. Dolayısıyla SSTO’nun gerekliliği peşin olarak kabul edilmeyecek ve demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare, otokratik hukukçuluk ve liberal olmayan yeniden merkezileşme yaklaşımlarının Türkiye olayını ne ölçüde açıklayabildiği değerlendirilecektir.

Demokratik Gerileme Açıklaması

Demokratik gerileme yaklaşımı Türkiye'deki gelişmelerin önemli bir bölümünü açıklayabilmektedir. Çağdaş demokratik gerilemenin karakteristik özelliği demokratik kurumların bir anda ortadan kaldırılmasından çok mevcut kurumların kademeli biçimde aşındırılmasıdır. Türkiye üzerine güncel çalışmalar da hukuksal ve kurumsal araçların yürütme gücünü genişletmek ve denge-denetleme mekanizmalarını zayıflatmak üzere kullanılmasını daha uzun süreli bir demokratik gerileme ve otokratikleşme sürecinin parçası olarak incelemektedir. 31 Mart 2024 sonrasında incelenen yerel yönetim olayları bu çerçeveyle önemli ölçüde örtüşmektedir. Seçimler yapılmış, muhalefet seçimlere katılmış ve çok sayıda belediyeyi kazanmıştır. Nitekim 2024 seçimlerinin hemen ardından yapılan çözümlemelerde muhalefetin büyük kentlerdeki başarısı, otokratikleşmeye karşın yerel yönetimlerin siyasal yarışmanın önemli alanlarından biri olmaya devam ettiğinin göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Buradaki paradoks açıktır: Demokratik yarışma seçim sonucunu üretebilmekte fakat daha sonraki süreçte o sonucun ürettiği temsil kapasitesi değişebilmektedir. Bu nedenle demokratik gerileme yaklaşımı olayı açıklamak için gereklidir ancak çözümleme zamanını seçimden sonraki temsil dönemine doğru genişletmek gerekir.

Yarışmacı Otoriterlik Açıklamasının Sınırı

Yarışmacı otoriterlik yaklaşımının temel sorunsalı demokratik kurumların biçimsel olarak mevcut olmasına karşın siyasal yarışmanın iktidar lehine eşitsizleşmesidir. Türkiye örneğinde bu yaklaşım seçimlere erişim, devlet kaynaklarının kullanımı, medya alanı ve muhalefetin yarışma koşullarının açıklanmasında güçlüdür. Fakat 31 Mart 2024 seçimleri farklı bir kuramsal sorunu belirginleştirmiştir: Eşitsiz yarışma koşullarına karşın muhalefet seçimi kazanırsa ne olur? Bu soru aslında Türkiye yazınına bütünüyle yabancı değildir. Esen ve Gümüşçü, 2024 seçimleri sonrasında yerel yönetimleri muhalefetin merkezi iktidarla yarışabilmesini sağlayan başlıca platformlardan biri olarak değerlendirmiştir. Daha sonraki çalışmalar da muhalefet belediyelerinin demokratik direnç ve farklı siyasal örgütlenme alanları oluşturabileceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla yerel yönetimin siyasal önemi yalnızca belediye hizmetlerinden kaynaklanmamaktadır. Yerel yönetim aynı zamanda muhalefetin iktidar kapasitesi geliştirdiği, seçmenle doğrudan ilişki kurduğu ve ulusal siyasal yarışmaya kaynak üretebildiği bir alan durumuna gelebilmektedir. Bunun sonucunda yarışmacı otoriterlik çözümlemesinde iki farklı aşamanın ayrılması gerekir: seçim öncesi yarışma alanı ve seçim sonrası temsil alanı. Birincisi “muhalefet seçimi kazanabilir mi?” sorusunu ve ikincisi ise “muhalefet kazandığı siyasal yetkiyi seçim dönemi boyunca kullanabilir mi?” sorusunu gündeme getirir. İncelediğimiz olaylar ikinci sorunun bağımsız kuramsal önem taşıdığını göstermektedir.

“Seçim Sonrası Ele Geçirme” (Postelection Capture) Kavramı ile Bu Çalışmanın İlişkisi

Burada uluslararası yazın açısından özellikle önemli bir çalışma bulunmaktadır. Esen ve Gümüşçü, Türkiye'deki kayyım uygulamalarını inceleyen çalışmalarında “Seçim Sonrası Ele Geçirme” (postelection capture) kavramını kullanmış ve otoriter yönetimlerin seçimi kaybettikten sonra seçim sonuçlarını yönetmek veya tersine çevirmek için seçim sonrası mekanizmalara başvurabileceğini ileri sürmüşlerdir. Yazarlar 2019 İstanbul seçiminin yinelenmesini ve seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım atanmasını bu bağlamda değerlendirmiştir. Bu çalışma bizim açımızdan son derece önemlidir. Çünkü geliştirmekte olduğumuz kuramsal önerinin uluslararası yazında tamamen boş bir alana yerleşmediğini göstermektedir. Seçim sonrası siyasal denetim sorunu daha önce saptanmıştır. Dolayısıyla makalenin özgünlük savını daha duyarlı kurmak gerekir. Bizim çalışmamızın katkısı “seçim sonuçlarının seçimden sonra değiştirilebileceğini ilk kez keşfetmek” değildir. Esen ve Gümüşçü bunu postelection capture kavramıyla açıkça ortaya koymuştur. Bizim bulgularımız bu yaklaşımı üç yönde genişletmektedir. Birincisi, seçim sonrası ele geçirme (postelection capture) büyük ölçüde seçilmiş belediye başkanının görevden alınması ve yerine kayyım atanması gibi dikey ikame mekanizmalarına odaklanmaktadır. Bizim olaylarımız ise bunun ötesinde belediye meclislerinin iç aritmetiğinin, başkanvekilliği seçimlerinin, üyelerin hukuksal statülerinin ve parti değiştirmelerinin de temsil dönüşümünün parçası olabileceğini göstermektedir. İkincisi, bizim çözümleme birimimiz yalnızca makamın ele geçirilmesi değildir. Seçmen iradesinin kurumsal, siyasal ve iletişimsel olarak işlevsel kalıp kalmadığı da araştırılmaktadır. Üçüncüsü, postelection capture belirli bir otoriter stratejiyi açıklarken bu çalışma seçim sonrası temsil alanını demokratik kuramın daha genel bir sorunu durumuna getirmeyi önermektedir. Bu nedenle postelection capture ile SSTO arasında çekişme değil, kavramsal bir devamlılık kurulabilir: seçim sonrası ele geçirme belirli seçim sonrası ikame stratejilerini açıklayan mekanizma kavramıdır ce SSTO ise bu ve benzeri mekanizmaların sistemleşmesi durumunda ortaya çıkan daha geniş temsil örüntüsünü açıklamak üzere sınanan çerçevedir. Bu ayrım makalenin uluslararası yazınla ilişkisini önemli ölçüde güçlendirmektedir.

Liberal Olmayan Yeniden Merkezileşme Açıklaması

Tan ve Özer'in Türkiye üzerine yakın tarihli çalışması 2019 sonrasında merkezi yönetimin muhalefet belediyelerine yönelik siyasetini “liberal olmayan yeniden merkezileşme” (illiberal recentralisation) kavramıyla açıklamaktadır. Çalışma yargısal, yönetsel ve medya araçlarının muhalefet tarafından yönetilen belediyelerin siyasal ve yönetsel alanını daraltabildiğini ve yerel özerklik, kurumsal derinlik, siyasa alanı ve mali bağımsızlık bakımından gerileme meydana geldiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım Türkiye örneğini açıklamada güçlüdür. Özellikle merkezi devlet ile muhalefet belediyeleri arasındaki dikey güç ilişkisini görünür kılmaktadır. Ancak bizim olaylarımız başka bir mekanizma daha göstermektedir: merkez ile belediye ilişkisinin yanında belediye başkanı, belediye meclisi, meclis üyesi, başkanvekili ve belediye yürütmesi arasında da bir temsil dönüşümü meydana gelebilmektedir. Dolayısıyla liberal olmayan yeniden merkezileşme ile YDTDM'nin çözümleme düzeyleri farklıdır. Yeniden merkezileşme yetkinin merkez ile yerel arasında yeniden dağıtılmasını ve YDTDM ise seçimle oluşmuş yerel temsilin kendi kurumsal yapısı içerisindeki dönüşümünü izlemektedir. İki süreç aynı anda bulunabilir fakat kavramsal olarak aynı değildir.

Lawfare Açıklamasının Gücü ve Sınırı

İncelenen olayların önemli bölümünde savcılık soruşturmaları, tutuklama kararları, mahkeme kararları veya yönetsel görevden uzaklaştırmalar bulunduğundan lawfare yaklaşımı güçlü bir açıklama adayıdır. Ancak bütün olayları lawfare başlığı altında toplamak iki nedenle yetersizdir. Birincisi, her yargısal işlemin siyasal amaçlı olduğunu göstermek için yalnızca siyasal sonucuna bakmak yeterli değildir. Hukuksal soruşturmanın maddi temeli ayrıca değerlendirilmelidir. İkincisi ve daha önemlisi, araştırmanın ortaya çıkardığı bazı mekanizmalar yargısal değildir. Parti değiştirme, belediye meclisindeki oy davranışı, başkanvekilliği seçimi veya yürütme görevlerinin yeniden dağıtılması kendi başına yargısal işlem değildir. Dolayısıyla lawfare müdahale zincirinin bazı halkalarını açıklayabilir fakat zincirin tamamını açıklayan üst kavram durumuna getirildiğinde görgül çeşitlilik kaybolur. Burada YDTDM'nin üstünlüğü ortaya çıkmaktadır. Model, yargısal süreci siyasal veya yönetsel süreçle özdeşleştirmeden bunların aynı temsil sistemi üzerinde ardışık sonuçlar üretip üretmediğini incelemektedir.

“Süreç Olarak Ceza” ve Temsil Kapasitesinin Kaybı

Bu olaylar aynı zamanda soruşturma ile kesin hüküm arasındaki uzun dönemin demokratik temsil açısından önemini göstermektedir. Ceza hukukunda tutuklama bir ceza değildir. Suçluluk ancak kesinleşmiş mahkeme kararıyla belirlenebilir. Bununla birlikte seçilmiş bir belediye başkanının veya belediye meclisi üyesinin tutuklanması kesin hükümden önce temsil yetkisinin kullanılamaması sonucunu doğurabilir. Buradan “tutuklama cezadır” sonucu çıkarılamaz. Fakat iki farklı düzlem ayrılabilir: hukuksal düzlemde koruma önlemi ve temsili düzlemde görev ve oy kullanma kapasitesinin ortadan kalkması veya daralması. “Süreç Olarak Ceza” kavramı bu ikinci sonucu görünür kılmaktadır. Buradaki “ceza”, teknik ceza hukuku anlamında değil, sürecin kişi ve temsil kapasitesi üzerinde doğurduğu cezalandırıcı nitelikteki sonuç anlamında kullanılmaktadır. Bu ayrım özellikle henüz kesin hüküm bulunmayan olayların demokratik temsil üzerindeki etkilerini incelemeyi olanaklı kılmaktadır.

Demokratik Gerilemenin Yerel Düzeyde Yeni Bir Evresi mi?

Türkiye üzerine mevcut yazın yerel yönetimlerin demokratik gerileme ve otokratikleşme bakımından önemini zaten göstermektedir. Kayyım uygulaması, merkezi mali ve yönetsel denetim, belediyelerin yetki alanlarının daraltılması ve muhalefet belediyelerinin etkinlik kapasitesinin sınırlandırılması daha önce incelenmiştir. 31 Mart 2024 sonrasındaki gelişmelerin farklılığı mekanizma repertuvarının genişlemiş görünmesidir. Klasik biçimde seçilmiş başkan, görevden alma ve merkezi ikame iken yeni olaylarda seçilmiş başkan, yargısal/yönetsel işlem, belediye meclisi, etkin temsil aritmetiği, başkanvekilliği seçimi, parti bağlılığı değişikliği ve yönetsel yeniden dağıtım gibi daha karmaşık yollar gözlenmektedir. Bu, merkezi müdahalenin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Daha önemli olan seçim sonucunun dönüşümünün yalnızca doğrudan ikameye bağımlı olmamasıdır. Bu nedenle demokratik gerilemenin yerel düzeyde incelenmesinde artık yalnızca “seçilmiş başkan görevden alındı mı?” sorusu yeterli değildir. Şunlar da sorulmalıdır: Kim oy kullanabildi? Meclis aritmetiği nasıl değişti? Başkanvekilliği seçimi hangi koşullarda yapıldı? Seçim tekrarlandı mı? Parti bağlılıkları ne zaman değişti? Değişiklikten sonra yürütme makamları nasıl dağıtıldı? Böylece demokratik gerileme çözümlemesi makamdan sürece doğru genişlemektedir.

SSTO’nun Gerekli Olup Olmadığının Sınanması

Artık araştırmanın en ileri kuramsal sorusuna ulaşılabilir: Bu olguları açıklamak için gerçekten Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik kavramına gereksinme var mıdır? Mevcut yazının açıklama kapasitesi küçümsenmemelidir. Demokratik gerileme kademeli aşınmayı, yarışmacı otoriterlik eşitsiz siyasal yarışmayı, seçim sonrası ele geçirme seçim sonrası ikameyi, lawfare hukuksal araçların siyasal kullanımını ve liberal olmayan yeniden merkezileşme merkez-yerel güç ilişkisini açıklamaktadır. Dolayısıyla SSTO ancak bunların arasında kalan belirli bir olguyu görünür kılıyorsa anlamlıdır. Bu olgu şu şekilde tanımlanabilir: Muhalefetin seçimi kazanabildiği ve seçim sonucunun biçimsel olarak tanındığı ancak kazanılan temsil yetkisinin seçimler arasındaki dönemde farklı yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların birleşik etkileri sonucunda sistemli biçimde yeniden yapılandırılabildiği durum. Bu tanımda SSTO’nun ayırt edici özelliği otoriterliğin seçimden önce değil seçimden sonra başlaması değildir. Otoriter veya eşitsiz uygulamalar seçim öncesinde de bulunabilir. Ayırt edici özellik çözümleme nesnesinin kazanılmış temsil yetkisinin seçim sonrası kaderi olmasıdır. Bu nedenle SSTO bir rejimin tamamını adlandıran kavramdan önce bir otokratikleşme örüntüsü olarak kullanılmalıdır. Bu daha ihtiyatlı kullanım kuramsal olarak da daha güçlüdür.

SSTO’nun En Az Ölçütleri

Türkiye olayından hareketle SSTO’nun gelecekte karşılaştırmalı olarak sınanabilmesi için en az beş ölçüt önerilebilir: Birincisi, anlamlı seçimlerin varlığıdır. Muhalefet seçimlere katılabilmeli ve en azından bazı önemli makamları kazanabilmelidir. İkincisi, seçim sonucunun başlangıçta biçimsel olarak tanınmasıdır. Seçim bütünüyle iptal edilmemekte veya muhalefet doğrudan yasaklanmamaktadır. Üçüncüsü, seçim sonrasında temsil kapasitesini değiştiren yargısal, yönetsel veya siyasal mekanizmaların bulunmasıdır. Dördüncüsü, bu mekanizmaların tekil ve rastlantısal olayların ötesinde yinelenen veya yığınsal bir örüntü oluşturmasıdır. Beşincisi, ortaya çıkan dönüşümün sistemli olarak siyasal iktidarın kurumsal kapasitesini artırması veya muhalefetin seçimle kazanılmış temsil kapasitesini azaltmasıdır. Bu son ölçüt özellikle önemlidir. Çünkü bir belediye başkanının ölümü, gönüllü istifası veya olağan parti değiştirmesi nedeniyle meydana gelen her seçim sonrası değişiklik SSTO olarak sınıflandırılamaz. Kavramın çözümleyici değerini koruyabilmesi için yönlü ve sistemli bir örüntünün gösterilmesi gerekir.

SSTO ile Seçim Sonrası Ele Geçirme Arasındaki Fark

Bu noktada iki kavramın sınırları daha kesin çizilebilir. Seçim sonrası ele geçirme şu soruya yanıt verir: İktidar, kaybettiği bir seçimin ürettiği makamı seçimden sonra hangi mekanizmalarla yeniden denetim altına alabilir? SSTO ise daha geniş bir soruya yönelir: Seçimler yapılmaya devam ederken seçimle oluşturulan muhalif temsil kapasitesi seçim döneminin bütünü içerisinde hangi mekanizmalarla daraltılabilir veya yeniden yapılandırılabilir? Dolayısıyla “capture” makama ve SSTO ise temsil ilişkisinin sürekliliğine odaklanmaktadır. Bu ayrım sayesinde SSTO mevcut yazını yeniden adlandıran gereksiz bir kavram olmaktan çıkarak sınanabilir bir ilave açıklama çerçevesine dönüşebilir.

Rejimin Niteliği Açısından Anlamı

Burada makalenin başlangıcından beri taşıdığı daha büyük soruya dönmek gerekir: Bu gelişmeler Türkiye'deki rejimin niteliğinde bir değişime işaret etmekte midir? Bu soruya yalnızca belediye olaylarından hareketle kategorik bir rejim sınıflandırmasıyla yanıt vermek yöntemsel olarak doğru olmayacaktır. Türkiye'nin demokratik gerileme ve otokratikleşme süreci yerel yönetimlerden çok daha geniş bir kurumsal alanı kapsamaktadır ve mevcut akademik yazın bu dönüşümü farklı kavramlarla uzun süredir incelemektedir. Buna karşılık yerel yönetimlerde gözlenen örüntü, rejimin işleyiş biçiminin değerlendirilmesi bakımından önemli bir gösterge oluşturabilir. Çünkü seçimli bir siyasal sistemin demokratik niteliği yalnızca muhalefetin seçime katılabilmesine bağlı değildir. Muhalefetin kazandığı makamları hukukun üstünlüğü çerçevesinde kullanabilmesi de siyasal yarışmanın anlamlılığının parçasıdır. Eğer siyasal sistem şu iki özelliği aynı anda taşıyorsa muhalefet seçimi kazanabilmektedir fakat kazanılmış temsil kapasitesi seçimden sonra sistemli biçimde aşındırılabilmektedir. Bu takdirde rejimin demokratik niteliğinin yalnızca seçim günü üzerinden değerlendirilmesi eksik kalacaktır. Bu nedenle yerel yönetim olaylarının ortaya çıkardığı temel sorun “seçim var mı?” sorusundan giderek “seçimin ürettiği temsil siyasal olarak ne kadar kalıcıdır?” sorusuna kaymaktadır.

Türkiye Olayının Uluslararası Yazına Olası Katkısı

Bu noktada çalışmanın uluslararası yazına katkısı daha kesin biçimde tanımlanabilir. Türkiye seçim sonrası müdahalelerin ilk görüldüğü ülke değildir. Dolayısıyla çalışmanın yenilik savı buna dayandırılamaz. Üstelik Türkiye üzerine postelection capture, kayyım uygulamaları, liberal olmayan yeniden merkezileşme ve muhalefet belediyelerine yönelik baskılar konusunda önemli bir yazın zaten bulunmaktadır. Bu çalışmanın olası özgün katkısı başka yerde bulunmaktadır. Birinci katkı, seçim sonrası müdahaleyi yalnızca belediye başkanının görevden alınması üzerinden değil, temsil zincirinin tamamı üzerinden incelemektir. İkinci katkı, seçim sonucundaki nominal sandalye dağılımıyla belirli karar anındaki Etkin Temsil Aritmetiği arasında ayrım yapmaktır. Üçüncü katkı, demokratik temsilin kurumsal, siyasal, iletişimsel ve temsilcinin iradesini serbestçe kullanabilmesine ilişkin dört boyutunu Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği altında bütünleştirmektir. Dördüncü katkı, farklı mekanizmaları başlangıç temsilinden temsile uzanan YDTDM içerisinde karşılaştırmaktır. Beşinci katkı, bütün bunlardan hareketle postelection capture kavramını daha geniş bir temsil kuramı içerisinde ele alarak SSTO’yu karşılaştırmalı araştırmaya açık bir otokratikleşme örüntüsü olarak önermektir. Bu katkılar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye olayının önemi tek tek belediyelerde meydana gelen olayların olağanüstülüğünden değil, aynı siyasal ve hukuksal ortam içerisinde farklı seçim sonrası temsil dönüşüm mekanizmalarının gözlenebilmesinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye olayı demokratik gerilemenin yalnızca seçimden önce neler olduğuna bakılarak değil, seçimden sonra seçmenin iradesine ne olduğuna bakılarak da araştırılması gerektiğini göstermeye elverişli bir örnek olay sunmaktadır.

Çözümlemenin Kuramsal Sonucu

Bu aşamaya kadar elde edilen bulgular SSTO’nun Türkiye için kesinleşmiş yeni bir rejim adı olarak kullanılmasını desteklememektedir. Fakat onu sınanmaya değer bir orta düzey kuramsal kavram durumuna getirmektedir. Daha güçlü bulgu ise Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliğine ilişkindir. Seçim bütünlüğü yalnızca üç aşamada düşünülürse: yarışma, oy verme ve sayım 31 Mart 2024 sonrasında incelenen süreçlerin önemli bölümü demokratik çözümlemenin dışında kalmaktadır. Buna karşılık seçim süreci şöyle ele alınırsa yarışma, oy verme, sayım, temsilin kurulması, temsilin işlevsel sürekliliği ve sonraki seçim gözlenen gelişmeler demokratik gerileme ve otokratikleşme araştırmasının doğrudan konusu durumuna gelmektedir. Bu nedenle çalışmanın çözümleme bölümünden çıkan en temel kuramsal önerme şudur: Seçim bütünlüğünün seçim sonrası bir boyutu vardır. Demokratik temsil seçmenin tercihinin sandıkta doğru biçimde belirlenmesi kadar, bu tercihle oluşturulan temsil yetkisinin bir sonraki seçime kadar demokratik hukuk devleti güvenceleri altında işlevsel kalmasını da gerektirir. Bu sonuç ilk makalenin ulaştığı noktayı önemli ölçüde genişletmektedir. İlk çalışma seçilmiş yerel yöneticilere yönelik müdahaleyi incelemişti. Revisited çalışma ise aynı sorunun daha derinde seçim sonucunun zamansal dayanıklılığı ve demokratik temsilin sürekliliği sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra Türkiye’de yerel demokratik temsilin geçirdiği dönüşümü tek tek belediye başkanlarına yönelik yargısal veya yönetsel işlemlerin ötesine geçerek incelemiştir. Araştırmanın başlangıcındaki temel soru seçimle kurulmuş temsil düzeninin seçim sonrasındaki yargısal, yönetsel ve siyasal süreçler sonucunda ne ölçüde ve hangi mekanizmalar aracılığıyla değişebildiğiydi. Çözümleme sonucunda ulaşılan temel bulgu sorunun yalnızca seçilmiş yöneticilerin görevde kalıp kalmamasıyla açıklanamayacak kadar genişlediğidir. İlk makalenin yayımlandığı aşamada görgül malzeme esas olarak seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar ve kayyım uygulamaları çevresinde yoğunlaşıyordu. Bu nedenle ilk çalışmanın çözümleme biriminin belediye başkanına yönelik müdahale olması görgül olarak anlamlıydı. Ancak sonraki gelişmeler, aynı sorunun başka kurumsal düzlemlerde de ortaya çıkabileceğini gösterdi. Başkanvekilliği seçimleri, bu seçimlere ilişkin yargısal kararlar, belediye meclisi üyelerinin tutukluluk veya diğer hukuksal statülerindeki değişiklikler, parti değiştirmeler, belediye meclisi aritmetiğindeki farklılaşmalar ve yeni siyasal denetim sonrasında ortaya çıkan yönetsel yeniden dağıtımlar araştırmanın nesnesini belediye başkanından temsil sistemine doğru genişletmiştir. Dolayısıyla bu revisited çalışma ilk araştırmanın yanlışlanması veya terk edilmesi değildir. İlk çalışma müdahaleyi ve bu çalışma ise müdahalelerin farklı biçimlerinin temsil düzeni üzerindeki birleşik ve zamana yayılan sonuçlarını görünür duruma getirmektedir.

Seçim Sonucundan Temsil Sürecine

Araştırmanın en önemli sonucu demokratik seçimin zamansal sınırının yeniden düşünülmesi gerektiğidir. Geleneksel seçim çözümlemesi ağırlıklı olarak seçim öncesindeki yarışma koşullarına, kampanyaya, oy verme sürecine, oyların sayılmasına ve sonucun doğru biçimde belirlenmesine odaklanmaktadır. Bunların her biri seçim bütünlüğünün vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak araştırmada incelenen olaylar demokratik temsil bakımından bir sonraki aşamanın da önem taşıdığını göstermektedir: seçimin oluşturduğu temsil düzeninin görev dönemi boyunca ne olduğunun izlenmesi. Buradan hareketle çalışmanın başlangıcında ileri sürülen temel önerme çözümleme sonunda daha belirgin duruma gelmiştir: Demokratik seçim bütünlüğü seçim sonucunun ilanıyla sona ermez. Seçimle kurulan temsil ilişkisinin, demokratik hukuk devletinin meşru sınırlamaları saklı kalmak üzere, seçim döneminin bütünü boyunca işlevsel sürekliliğinin korunması da demokratik temsilin asli unsurlarından biridir. Bu önerme seçilmiş kişilerin hukukun üzerinde bulunduğu anlamına gelmemektedir. Seçilmiş belediye başkanları ve belediye meclisi üyeleri de ceza hukukuna, yönetsel denetime ve yargısal sorumluluğa bağlıdır. Seçimle kazanılmış bir makam hukuksal sorumsuzluk veya görev süresince mutlak dokunulmazlık yaratmaz. Buradaki sorun farklıdır. Demokratik temsil bakımından değerlendirilmesi gereken yalnızca “işlem hukuksal olarak olanaklı mıdır?” sorusu değildir. Aynı zamanda “hukuksal, yönetsel ve siyasal işlemlerin yığınsal sonucu seçimle oluşturulmuş temsil üzerinde ne olmuştur?” sorusu da sorulmalıdır. Çalışmanın temel katkılarından biri bu iki sorunun birbirinden ayrılmasıdır.

Tek Bir Müdahale Modeli Değil, Bir Mekanizmalar Repertuvarı

Çözümleme 31 Mart 2024 sonrasındaki temsil dönüşümlerinin tek bir mekanizma üzerinden gerçekleşmediğini göstermiştir. Bazı olaylarda seçilmiş belediye başkanının görevden uzaklaştırılmasını merkezi yönetsel ikame izlemiş ve bazılarında belediye meclisi başkanvekili seçmiştir. Başka olaylarda başkanvekilliği seçimine ilişkin yargısal süreçler devreye girmiş, seçim yenilenmiş veya meclis üyelerinin hukuksal ve siyasal statülerindeki değişiklikler yeni karar aritmetiği yaratmıştır. Bazı belediyelerde ise yargısal bir müdahale zinciri bulunmaksızın doğrudan parti değişikliği belediyenin siyasal bağlılığını değiştirmiştir. Bu çeşitlilik iki nedenle önemlidir. Birincisi, bütün olayları lawfare, kayyım veya parti değiştirme gibi tek bir kavram altında toplamak görgül farklılıkları ortadan kaldırmaktadır. İkincisi, farklı kurumsal yolların benzer temsil sonuçları üretip üretemediğini araştırmak olanaklı duruma gelmektedir. Bu nedenle çalışmada geliştirilen Yerel Demokratik Temsilin Dönüşüm Modeli (YDTDM) doğrusal ve deterministik bir model değildir. YDTDM'nin işlevi bütün olayları aynı nedensel kalıba sokmak değil, seçimle oluşturulan Başlangıç Temsil Düzeni ile inceleme tarihindeki Gerçek Temsil Düzeni arasındaki değişimin hangi ara mekanizmalardan geçtiğini sistemli biçimde göstermektir. Modelin temel katkısı bu bakımdan sonuçtan çok süreci görünür kılmasıdır.

Etkili Temsil Aritmetiği: Sandalye Sayısından Karar Kapasitesine

Araştırmanın ilerleyen aşamalarında, özellikle Üsküdar ve Adalar olayları, başlangıçta açık biçimde öngörülmeyen bir değişkeni ortaya çıkarmıştır: Etkili Temsil Aritmetiği. Bir belediye meclisinin seçim sonucunda ortaya çıkan nominal sandalye dağılımı ile belirli bir karar anında oy kullanabilen üyelerin siyasal dağılımı aynı olmayabilir. Tutukluluk, tahliye, kısıtlılık, istifa, parti değiştirme veya başka hukuksal ve siyasal statü değişiklikleri, sandalye sayısını biçimsel olarak değiştirmeden meclisin karar üretme kapasitesini değiştirebilir. Bu nedenle demokratik temsil yalnızca “Kaç sandalye kazanıldı?” sorusuyla ölçülemez. Şu soru da sorulmalıdır: “Kararın verildiği anda bu sandalyelerin kaçı temsil yetkisini kullanabiliyordu?” Etkili Temsil Aritmetiği kavramının önemi buradadır. Kavram, seçim sonucuyla kurulan nominal temsil ile karar anındaki işlevsel temsil kapasitesi arasındaki farklılaşmayı ölçülebilir duruma getirmektedir. Bu kavramın Türkiye dışındaki yerel veya ulusal parlamenter yapılarda kullanılabilir olup olmadığı karşılaştırmalı araştırmalarla sınanmalıdır. Ancak bu çalışma bakımından kavram özellikle başkanvekilliği seçimlerinin yalnızca başlangıçtaki sandalye dağılımı üzerinden açıklanmasının neden yetersiz olduğunu göstermektedir.

Niyet ile Sonucun Ayrılması

Araştırmanın en önemli yöntemsel sonuçlarından biri siyasal niyet ile kurumsal sonucun birbirinden ayrılması gerektiğidir. Bir soruşturmanın, tutuklama kararının, tahliyenin, parti değişikliğinin veya başka bir işlemin belirli bir belediyenin siyasal denetimini değiştirmek amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürmek işlemin zamanlamasını veya sonucunu göstermekten daha güçlü kanıt gerektirir. Kronolojik yakınlık tek başına siyasal amaç kanıtı değildir. Aynı biçimde belirli işlemlerin birbirini izlemesi bunların ortak merkezden yönetildiğini kendiliğinden göstermez. Bu nedenle çalışma “olgu–sav–istidlal” ayrımını korumuştur. Buna karşılık siyasal niyetin doğrudan kanıtlanamaması gözlenebilir kurumsal sonuçların incelenemeyeceği anlamına gelmez. Farklı kurumlar tarafından farklı hukuksal gerekçelerle gerçekleştirilen işlemlerin aynı temsil alanı üzerinde yığınsal etkileri bulunabilir. Bu nedenle araştırmanın açıklama stratejisi “gizli ortak amacı” kanıtlamaya değil üç gözlenebilir özelliğe dayanmaktadır: “yön, yineleme ve mekanizma”. Temsil değişikliklerinin hangi yönde gerçekleştiği, benzer sonuçların ne ölçüde yinelendiği ve bu sonuçlara hangi kurumsal mekanizmalardan geçilerek ulaşıldığı araştırmanın görgül temelini oluşturmaktadır. Bu ayrım çalışmanın sonuçlarının gereğinden fazla genişletilmesini de önlemektedir. Ortak sonuç, ortak niyetin kanıtı değildir. Fakat yineleyen ortak sonuç da demokratik çözümleme bakımından önemsiz değildir.

Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği

Çalışmanın kavramsal açıdan en önemli sonuçlarından biri Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği kavramıdır. Araştırma başlangıcında demokratik temsil büyük ölçüde seçilmiş makamın kurumsal devamlılığı üzerinden ele alınabilirdi. Görgül gelişmeler ise temsilin bundan daha geniş olduğunu göstermiştir. Seçmen iradesinin işlevsel sürekliliği en az dört boyutta değerlendirilmelidir: kurumsal temsil, seçilmiş makamın ve seçimle oluşturulan kurumsal yapının işlevini sürdürebilmesini, siyasal temsil, seçilmiş aktörün siyasal etkinlikte bulunabilmesini ve siyasal yarışmaya katılabilmesini, iletişimsel temsil, temsilcinin seçmeniyle ilişki kurabilmesini, görüşlerini açıklayabilmesini, kamusal alanda görünür ve duyulur kalabilmesini ve temsil iradesinin serbest kullanımı ise seçilmiş temsilcinin, özellikle belediye meclisi üyesinin temsil yetkisini ve oyunu hukuka aykırı baskıdan bağımsız biçimde kullanabilmesini ifade etmektedir. Bu dört boyut birlikte düşünüldüğünde demokratik temsil yalnızca makamda bulunma olmaktan çıkar ve temsil yetkisini işlevsel olarak kullanabilme kapasitesine dönüşür. Bu nedenle seçmen iradesinin korunması seçmenin tercih ettiği kişinin adının seçim tutanağına yazılmasıyla tamamlanmaz. Demokratik açıdan anlamlı olan seçimle verilen temsil yetkisinin hukukun üstünlüğü içerisinde kullanılabilir kalmasıdır.

“Seçim Sonrası Ele Geçirme”den Temsilin Sürekliliğine

Çalışmanın uluslararası yazınla karşılaştırılması önemli bir sınırlandırmayı da ortaya koymuştur. Seçim sonuçlarının seçim sonrasında etkisizleştirilmesi veya kaybedilmiş makamların başka mekanizmalarla yeniden denetim altına alınması yeni keşfedilmiş bir olgu değildir. Türkiye üzerine daha önce geliştirilen “seçim sonrası ele geçirme” (post-election capture) yaklaşımı özellikle seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve kayyım uygulamaları üzerinden bu sorunu açık biçimde ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu makalenin özgünlük savı “seçim sonrasında seçim sonucuna müdahale edilebildiğini ilk kez göstermek” üzerine kurulamaz. Bu çalışmanın katkısı daha farklıdır. Seçim sonrası ele geçirme esas olarak kaybedilmiş makamın veya siyasal denetimin yeniden kazanılmasına odaklanırken burada geliştirilen yaklaşım temsil ilişkisinin tamamının seçim dönemi içerisindeki işlevsel sürekliliğini incelemektedir. Böylece çözümleme makamdan temsil sistemine, tekil müdahaleden müdahale zincirine, nominal sandalye dağılımından etkili temsil aritmetiğine ve seçim sonucundan temsil dönemine doğru genişlemektedir. Bu genişleme makalenin mevcut yazınla ilişkisini yarışmacı değil tamamlayıcı duruma getirmektedir.

Mevcut Kuramlar Yeterli midir?

Araştırma demokratik gerileme, otokratikleşme, yarışmacı otoriterlik, lawfare, otokratik hukukçuluk ve liberal olmayan yeniden merkezileşme yaklaşımlarının her birinin incelenen sürecin önemli bir bölümünü açıkladığını göstermiştir. Demokratik gerileme, demokratik kurumların kademeli aşınmasını açıklamaktadır. Otokratikleşme, rejimlerin bir durumdan çok belirli bir yönde ilerleyen süreçler olarak incelenmesine olanak vermektedir. Yarışmacı otoriterlik, seçimlerin varlığını sürdürdüğü fakat yarışma alanının iktidar lehine eşitsizleştiği sistemleri açıklamakta güçlüdür. Lawfare, hukuksal araçların siyasal mücadeledeki olası stratejik kullanımını görünür kılmaktadır. Otokratik hukukçuluk, demokratik aşınmanın hukuk dışına çıkılmaksızın, biçimsel hukuk mekanizmalarının kullanılmasıyla da gerçekleşebileceğini göstermektedir. Liberal olmayan yeniden merkezileşme ise merkezi yönetim ile muhalefetin yönettiği yerel yönetimler arasındaki dikey güç ilişkisini açıklamaktadır. Dolayısıyla çalışma bu kuramların yetersiz olduğunu ileri sürmemektedir. Buna karşılık incelenen olaylar bunların kesiştiği fakat hiçbirinin tek başına merkezine yerleştirmediği bir soruyu belirginleştirmiştir: Muhalefet eşitsiz siyasal yarışmaya karşın seçimi kazanırsa, kazandığı temsil yetkisinin bir sonraki seçime kadar işlevsel biçimde devam etmesini hangi demokratik güvenceler sağlar? Bu soru, çalışmanın SSTO tartışmasına geçiş noktasını oluşturmaktadır.

SSTO: Sonuç Değil, Sınanabilir Kuramsal Öneri

Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik (Post-Electoral Representative Authoritarianism) kavramı, bu makalede Türkiye'nin yeni ve kesinleşmiş rejim sınıflandırması olarak önerilmemektedir. Böyle bir sonuç hem tek ülke araştırmasının sınırlarını aşar hem de mevcut demokratik gerileme ve otokratikleşme yazınının açıklama kapasitesini gereksiz biçimde küçümser. SSTO daha ölçülü fakat kuramsal olarak daha yararlı kullanımı, onu bir orta düzey otokratikleşme örüntüsü olarak tanımlamaktır: Seçim Sonrası Temsili Otoriterlik, seçimlerin ve siyasal yarışmanın devam ettiği, muhalefetin seçim kazanabildiği ve seçim sonucunun başlangıçta biçimsel olarak tanındığı ve buna karşılık seçimle kazanılmış temsil kapasitesinin seçimler arasındaki dönemde yargısal, yönetsel ve siyasal mekanizmaların sistemli veya yığınsal etkileriyle iktidar lehine yeniden yapılandırılabildiği bir otokratikleşme örüntüsüdür. Bu tanımın iki önemli sınırı bulunmaktadır. Birincisi, her seçim sonrası temsil değişikliği SSTO değildir. Ölüm, olağan istifa, gönüllü parti değiştirme, kesinleşmiş hukuksal sorumluluk veya demokratik hukuk devletinin olağan işleyişinden kaynaklanan değişiklikler tek başına bu kategoriye sokulamaz. İkincisi, SSTO'dan söz edebilmek için tekil olaylardan daha fazlası gerekir. Yinelenen, yönlü ve yığınsal bir örüntünün gösterilmesi gerekir. Türkiye olayı bu kavramın geliştirilmesi için önemli görgül malzeme sunmaktadır; fakat SSTO’nun bağımsız bir karşılaştırmalı kuramsal kategori olup olmayacağı başka ülke örnekleri üzerinde yapılacak araştırmalarla sınanmalıdır.

Demokratik Gerilemenin Zamansal Boyutunun Genişletilmesi

Makalenin daha genel kuramsal sonucu burada ortaya çıkmaktadır. Demokratik gerileme çoğunlukla demokratik kurumların ne kadar aşındığı üzerinden incelenmektedir. Bu çalışma buna ikinci bir boyut eklemeyi önermektedir: Aşınma ne zaman gerçekleşmektedir? Seçim öncesinde mi? Seçim sırasında mı? Yoksa seçim tamamlandıktan ve sonuç kabul edildikten sonra mı? Bu üçüncü zaman dilimi demokratik kuram bakımından özellikle önemlidir. Çünkü seçim sonucu hukuksal olarak tanındığı halde seçimle oluşturulan temsil kapasitesi daha sonraki süreçlerde değişebilir. Bu nedenle seçim bütünlüğünün zamansal modeli şöyle genişletilebilir: seçim öncesi yarışma, kampanya, oy verme, sayım, sonucun kabulü, temsilin kurulması, temsilin işlevsel sürekliliği ve sonraki seçim. Bu zincirin son iki halkası demokratik gerileme çalışmalarında daha sistemli biçimde incelenmelidir. Bu çalışmanın belki de en önemli kuramsal sonucu budur: Demokratik seçim yalnızca bir karar üretme mekanizması değil, belirli bir süre için temsil yetkisi kuran zamansal bir demokratik sözleşmedir.

Türkiye Olayının Daha Geniş Anlamı

Türkiye olayının önemi, seçim sonrası müdahalenin dünyada ilk kez burada görülmesinden kaynaklanmamaktadır. Benzer mekanizmalar farklı siyasal sistemlerde farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Türkiye'yi kuramsal açıdan dikkate değer kılan aynı siyasal ve hukuksal çevrede çok sayıda farklı seçim sonrası temsil mekanizmasının birlikte gözlenebilmesidir. Kayyım, görevden uzaklaştırma, başkanvekilliği, mahkeme kararıyla seçim yenileme, meclis üyelerinin hukuksal statü değişiklikleri, parti değiştirme, etkin temsil aritmetiğindeki farklılaşma ve yönetsel yeniden dağıtım birbirinden farklı kurumlardır. Bunların her birinin kendi hukuksal mantığı bulunmaktadır. Fakat demokratik temsil araştırmasının görevi yalnızca bu kurumları ayrı ayrı incelemek değildir. Bunların aynı seçimle kurulmuş temsil sistemi üzerinde biriktirdiği sonuçları da değerlendirmektir. Bu nedenle Türkiye olayı demokratik gerilemenin yalnızca “seçimler ne kadar özgür ve adil?” sorusuyla değil, “özgür ve adil olduğu kabul edilen veya sonuçları tanınan bir seçimle kazanılmış temsil yetkisi ne kadar dayanıklıdır?” sorusuyla da incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Sonuç

Bu araştırmanın başlangıç sorusu 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra Türkiye'de yerel demokratik temsilin ne ölçüde ve hangi mekanizmalar aracılığıyla yeniden yapılandırıldığıydı. Çözümleme sonucunda üç düzey birbirinden ayrılmıştır. Birinci düzey olaydır yani soruşturma, tutuklama, görevden uzaklaştırma, kayyım, başkanvekilliği seçimi, mahkeme kararı, parti değiştirme veya başka bir statü değişikliği. İkinci düzey mekanizmadır yani bu olayların birbirleriyle birleşerek Başlangıç Temsil Düzeninden, Gerçek Temsil Düzenine nasıl geçiş ürettiğidir. YDTDM bu düzeyi açıklamaktadır. Üçüncü düzey demokratik sonuçtur yani seçimle kurulmuş temsil ilişkisinin kurumsal, siyasal, iletişimsel ve istenç bakımından bakımdan ne ölçüde işlevsel kalabildiğidir. Seçmen İradesinin İşlevsel Sürekliliği bu düzeyi açıklamaktadır. SSTO ise bu üç düzeyde ortaya çıkan örüntünün sistemleşmesi durumunda taşıyabileceği daha geniş rejimsel anlamı araştırmak üzere önerilmektedir. Bu nedenle makalenin sonucu “Türkiye SSTO rejimidir” biçiminde kurulamaz ve kurulmasına gerek de yoktur. Daha güçlü ve sınanabilir sonuç şudur: Demokratik temsilin bütünlüğü seçmenin iradesinin yalnızca seçim günü serbestçe açıklanmasına değil, seçimle oluşturduğu temsil düzeninin görev dönemi boyunca demokratik hukuk devletinin güvenceleri altında işlevsel kalabilmesine bağlıdır. Seçim sonucu tanınmasına karşın bu temsil kapasitesinin daha sonra sistemli biçimde daraltılması veya yeniden yapılandırılması demokratik gerilemenin seçim sonrası ve seçimler arası boyutu olarak ayrıca incelenmelidir. Bu sonuç, demokratik gerileme araştırmasının temel sorusunu da genişletmektedir. Artık yalnızca “Seçmen özgürce oy verebildi mi?” veya “Oylar doğru sayıldı mı?” diye sormak yeterli değildir. Bir üçüncü soru da demokratik bütünlüğün ölçütü durumuna gelmelidir: Seçmenin oyuyla kurduğu temsil düzeni bir sonraki seçime kadar gerçekten temsil edebildi mi? Bu makalenin ilk çalışmadan ulaştığı kuramsal uzaklık tam olarak burada bulunmaktadır. İlk çalışma seçilmiş temsilciye yapılan müdahaleyi sorguluyordu. Bu çalışma ise daha temel bir demokratik soruna ulaşmaktadır: Seçim tamamlandıktan sonra seçmen iradesinin siyasal ömrü nedir? Bu soru Türkiye örnek olayının sınırlarını aşmaktadır. Çünkü demokratik rejimlerin dayanıklılığı yalnızca iktidarın seçimle değiştirilebilir olmasına değil, seçimle verilen temsil yetkisinin bir sonraki seçime kadar demokratik olarak yaşatılabilmesine de bağlıdır.


 

Kaynakça

 

Bermeo, N. (2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19. Journal of Democracy

Esen, B., ve Gumuscu, S. (2017). Turkey: How the coup failed. Journal of Democracy, 28(1), 59–73. Journal of Democracy

Esen, B., ve Gumuscu, S. (2023). How Erdoğan's populism won again. Journal of Democracy, 34(3), 21–32. Journal of Democracy

Esen, B., ve Gumuscu, S. (2024, April). How Turkey's opposition won big. Journal of Democracy. Journal of Democracy

Esen, B., ve Gumuscu, S. (2025). How to fight Turkey's authoritarian turn. Journal of Democracy, 36(3), 106–120. Journal of Democracy

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9780511781353

Lührmann, A., ve Lindberg, S. I. (2019). A third wave of autocratization is here: What is new about it? Democratization, 26(7), 1095–1113. https://doi.org/10.1080/13510347.2019.1582029

Scheppele, K. L. (2018). Autocratic legalism. University of Chicago Law Review, 85(2), 545–583. University of Chicago Law Review

Tan, E., ve Özer, I. (2026). The politics of recentralisation: Local governance under Türkiye's illiberal turn. Urban Research ve Practice, 19(3), 384–414. https://doi.org/10.1080/17535069.2025.2571856

Tepe, S., ve Alemdaroğlu, A. (2021). How authoritarians win when they lose. Journal of Democracy, 32(4), 87–101. Journal of Democracy

Wuthrich, F. M., & Ingleby, M. (2020). The pushback against populism: Running on “radical love” in Turkey. Journal of Democracy, 31(2), 24–40.

Yaşamış, Firuz Demir. (2025). Yaşamış, Firuz Demir. Türkiye’de Belediyeler Üzerinden Yürüyen Güç Savaşımı ve Hukukun Araçsallaştırılması: Hukuk mu, Siyaset mi?

https://www.blogger.com/blog/post/edit/3144762057093618809/2693499553406065840

Yüksek Seçim Kurulu. (2024). 31 Mart 2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri: Seçim istatistikleri bülteni. YSK seçim arşivi



[1] Yaşamış, Firuz Demir. Türkiye’de Belediyeler Üzerinden Yürüyen Güç Savaşımı ve Hukukun Araçsallaştırılması: Hukuk mu, Siyaset mi? https://www.blogger.com/blog/post/edit/3144762057093618809/2199483773141229040

[2] Wuthrich, F. M., & Ingleby, M. (2020). The pushback against populism: Running on “radical love” in Turkey. Journal of Democracy, 31(2), 24–40.

[3] Mariam Begadze (2022), “Playbook of Subnational Illiberalism: Autocrats Face the Opposition-led Local Governments.” Hague Journal on the Rule of Law, 14(2–3), 309–330. DOI: 10.1007/s40803-022-00184-8.

[4] Evrim Tan & Irmak Özer (2026), “The politics of recentralisation: local governance under Türkiye’s illiberal turn.” Urban Research & Practice, 19(3), 384–414. DOI: 10.1080/17535069.2025.2571856.

Hiç yorum yok: