Türkiye–İsrail Krizi Üzerine Bir
Söylem Çözümlemesi: Lider Merkezli Diplomasi ve Çok Katmanlı Gayri
Meşrulaştırma Söylemi
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma, Nisan 2026’da Türkiye ile
İsrail arasında ortaya çıkan diplomatik söylem krizini nitel söylem çözümlemesi
yöntemiyle incelemektedir. Çalışma, lider açıklamaları, resmi kurum
bildirimleri ve sosyal medya paylaşımlarından oluşan birincil veri setine
dayanarak, söz konusu krizi klasik bir diplomatik gerilimden çok katmanlı bir
gayri meşrulaştırma rejimi olarak kavramsallaştırmaktadır. Bulgular, gayri
meşrulaştırma süreçlerinin dört temel düzlemde gerçekleştiğini ortaya
koymaktadır: ahlaksal düzlem (soykırım ve insanlık suçu suçlamaları), hukuksal
düzlem (uluslararası mahkemelere atıflar), tarihsel düzlem (Hitler benzetmesi
gibi analojiler) ve psikolojik düzlem (kişiselleştirilmiş saldırılar ve
karakter hedefleme). Bu düzlemler birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini
güçlendiren bütünleşik bir yapı oluşturmaktadır. Çalışma ayrıca diplomatik
söylemin devlet merkezli yapıdan lider merkezli bir iletişim biçimine
evrildiğini göstermektedir. Bu dönüşüm, sosyal medya aracılığıyla hızlanan
doğrudan iletişim ve kişiselleştirilmiş söylem üretimiyle ilişkilidir.
Bulgular, söylemde doğrusal olmayan bir tırmanma modeli bulunduğunu ve söylemin
siyasal eleştiriden ahlaksal suçlamaya, hukuksal suçlamaya, tarihsel
mutlaklaştırmaya ve kişisel aşağılamaya doğru evrildiğini ortaya koymaktadır.
Bir diğer önemli bulgu dış siyasa söyleminin giderek iç siyasal alanla
bütünleşmesidir. Dış aktörlerin iç siyasal figürlere doğrudan atıf yapması,
uluslararası krizlerin ulusötesi siyasal alanlar yarattığını göstermektedir.
Çalışma, bu bulgular ışığında çağdaş diplomatik iletişimin giderek duygusal
yoğunluk, normatif mutlaklık ve lider merkezlilik tarafından
şekillendirildiğini ileri sürmektedir. Sonuç olarak yüksek düzeyde söylem
tırmanmasına karşın bu tür krizlerin doğrudan askeri çatışmaya dönüşme
olasılığının sınırlı olduğu ve buna karşın dolaylı çatışma alanları ve yanlış
hesaplama risklerinin arttığı değerlendirilmektedir. Bu çalışma, uluslararası
ilişkiler yazınına çok katmanlı gayri meşrulaştırma kavramsallaştırması
üzerinden kuramsal ve görgül katkı sunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Türkiye–İsrail
ilişkileri; söylem çözümlemesi; gayri meşrulaştırma; lider merkezli diplomasi;
duygulanımsal siyaset; uluslararası krizler; söylem tırmanması; dış politika
iletişimi
ABSTRACT
This study analyzes the diplomatic discourse crisis
between Turkey and Israel in April 2026 through the lens of qualitative
discourse analysis. Focusing on statements by political leaders and official
institutions, the study conceptualizes the crisis as a multi-layered
delegitimization regime rather than a conventional diplomatic dispute. The
analysis is based on a systematically coded dataset of official statements,
social media posts, and public communications, examining how actors construct
legitimacy and delegitimize their counterparts. The findings reveal that
delegitimization operates across four interconnected dimensions: moral
(accusations such as genocide and crimes against humanity), legal (references
to international courts and legal accountability), historical (analogies such
as comparisons to Hitler), and psychological (personalized attacks targeting
character and intent). These dimensions do not function independently but form
a cumulative and mutually reinforcing structure. The study further demonstrates
a pronounced shift from state-centered to leader-centered diplomacy, where
political leaders become the primary carriers and targets of international
discourse. In addition, the analysis identifies a non-linear escalation
pattern, in which discourse evolves from political criticism to moral
condemnation, legal criminalization, historical absolutization, and ultimately
personal denigration. A key finding is the increasing interpenetration of
domestic and foreign policy, as external actors directly engage with internal
political figures, thereby transforming international crises into transnational
political arenas. The study contributes to the literature by advancing a novel
conceptual framework of multi-layered delegitimization, integrating insights
from delegitimization theory, affective international politics, and discourse
escalation models. It argues that contemporary diplomacy is increasingly shaped
by emotional intensity, normative absolutism, and leader-driven communication,
which collectively redefine the nature of international conflict. While the
rhetoric reflects high-intensity confrontation, the findings suggest that such
discourse does not necessarily translate into direct military conflict but
rather into controlled escalation with indirect risk pathways.
Keywords: Relations of
Türkiye-İsrael; Discourse analysis; deligitimation; leader centered diplomacy;
affective policy; international crises; discourse; foreign policy communication
GİRİŞ
Son yıllarda
uluslararası siyasette diplomatik iletişim giderek daha sert, kişiselleşmiş ve
yüksek yoğunluklu bir söylem çatışması özelliği kazanmaktadır. Devletler arası
ilişkilerde geleneksel olarak kurumsal nezaket, dolaylı ifade ve diplomatik
kodlar üzerinden yürüyen iletişim biçimi, yerini giderek lider merkezli, sosyal
medya aracılığıyla hızla yayılan ve doğrudan gayri meşrulaştırma (delegitimasyon,
delegitimization) içeren bir söylem rejimine bırakmaktadır. Bu dönüşüm,
yalnızca iletişim biçemindeki bir değişim değil, aynı zamanda uluslararası
siyasetin normatif ve epistemik (bilgi odaklı) yapısında da derin bir kırılmaya
işaret etmektedir.
Bu
çalışmanın odağında, Türkiye ile İsrail arasında 2026 yılı Nisan ayında ortaya
çıkan ve Benjamin Netanyahu ile Israel Katz tarafından Recep Tayyip Erdoğan’a
yönelik açıklamalar üzerinden yoğunlaşan söylem krizi yer almaktadır. Bu krize
karşılık Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere resmi
aktörler ve siyasal figürler tarafından geliştirilen sert yanıtlar, yalnızca
diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda karşı-tanımlama ve normatif yeniden
çerçeveleme girişimi olarak dikkat çekmektedir. Sürece ayrıca Türkiye iç
siyasetinden Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi
diğer muhalefet aktörlerinin dolaylı biçimde girmesi bu söylem krizinin ulusal
sınırları aşan çok katmanlı bir siyasal çatışmaya dönüştüğünü göstermektedir.
Mevcut yazında
uluslararası krizlerin söylemsel boyutuna ilişkin çalışmalar genellikle
güvenlik ikilemi, stratejik iletişim ve kriz diplomasi yazını etrafında
şekillenmektedir. Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı lider merkezli sosyal
medya söyleminin yarattığı hızlanma, kişiselleşme ve ahlaksal mutlaklık üretimi
gibi yeni devingenleri yeterince açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle “gayri
meşrulaştırma” süreçlerinin yalnızca siyasal rakibi zayıflatmakla kalmayıp,
aynı zamanda uluslararası hukuk, tarihsel hafıza ve moral evrensellik üzerinden
çok katmanlı bir söylem yapısı oluşturması bu alanın yeniden
kavramsallaştırılmasını gerekli kılmaktadır.
Bu çalışma,
Türkiye–İsrail söylem çatışmasını yalnızca bir diplomatik gerilim olarak değil,
çok katmanlı gayri meşrulaştırma söylem rejimi olarak ele almaktadır. Bu rejim hukuksal
suçlama (örneğin savaş suçu ve uluslararası mahkeme referansları), tarihsel benzetme
(analogy, özellikle Hitler benzetmesi gibi yüksek yoğunluklu gayri
meşrulaştırma araçları), güvenlik söylemi (terör, tehdit ve varoluşsal risk
çerçeveleri) ve ahlaksal üstünlük savı (insancıl değerler ve sivillerin
korunması gibi normatif referanslar) üzerinden işlemektedir.
Araştırma,
şu temel sorulara yanıt aramaktadır:
(i) Lider merkezli dış siyasa söylemleri nasıl bir gayri
meşrulaştırma döngüsü üretmektedir?
(ii) Devlet aktörleri ve siyasi figürler bu söylem
çatışmasında hangi stratejik dil araçlarını kullanmaktadır?
(iii) Dış siyasa krizleri iç siyasal alanla hangi
mekanizmalar üzerinden eklemlenmektedir?
Bu bağlamda
çalışma nitel söylem çözümlemesi yöntemine dayanmaktadır ve birincil veri
olarak resmi açıklamalar, sosyal medya paylaşımları ve medya metinlerini
kullanmaktadır. Çözümleme söylem kodlama teknikleri üzerinden gerçekleştirilmiş
ve aktörler arası karşılıklı gayri meşrulaştırma örüntüleri sistemli biçimde
sınıflandırılmıştır.
Çalışmanın
temel savı çağdaş uluslararası ilişkilerde diplomatik dilin giderek “ahlaksal
mutlaklık”, “hukuksal suç yaratma” (kriminalizasyon, criminalization) ve
“kişiselleştirilmiş gayri meşrulaştırma” eksenlerinde yeniden yapılandığıdır.
Bu dönüşüm, yalnızca devletler arası ilişkileri değil, aynı zamanda iç siyasal yarışmayı
ve kamuoyu seferberliğini de doğrudan etkilemektedir.
SÖYLEM
ÇÖZÜMLEMESİ
Bu bölüm,
Türkiye ile İsrail arasında 2026 yılı Nisan ayında ortaya çıkan diplomatik kriz
bağlamında üretilen söylemleri nitel söylem çözümlemesi yöntemiyle
incelemektedir. Çözümleme, lider açıklamaları, resmi devlet bildirileri ve
sosyal medya paylaşımlarını kapsayan birincil metinler üzerinden yürütülmüştür.
Amaç, aktörlerin kullandığı dilin yalnızca içerik düzeyinde değil, aynı zamanda
meşruluk üretimi, gayri meşrulaştırma ve normatif çerçeveleme mekanizmaları
açısından nasıl yapılandığını ortaya koymaktır.
Gayri
Meşrulaştırmanın Temel Söylem Stratejileri
Çözümlenen
metinler hem İsrail hem Türkiye tarafında karşılıklı olarak gelişen yoğun bir gayri
meşrulaştırma repertuarına işaret etmektedir. Bu repertuar dört ana strateji
üzerinden işlemektedir:
Ahlaksal gayri
meşrulaştırma: Her
iki taraf da karşı aktörü ahlaksal düzlemde suçlu ilan eden ifadeler
kullanmaktadır. İsrail tarafı Türkiye liderliğini “terörle ilişkili” ve “şiddet
üreten aktör” olarak çerçevelerken, Türkiye tarafı İsrail liderliğini
“soykırım”, “savaş suçu” ve “insanlık suçu” kavramları üzerinden tanımlamaktadır.
Bu durum siyasal uyuşmazlığın ahlaksal mutlaklık düzeyine taşındığını
göstermektedir.
Hukuksal gayri
meşrulaştırma: Türkiye
söyleminde özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesi (International Criminal
Court) ve Uluslararası Adalet Divanı (International Court of Justice)
referansları öne çıkmaktadır. Bu referanslar, siyasi eleştiriyi hukuksal
kesinlik savına dönüştürerek karşı tarafı “yargılanmakta olan suçlu aktör”
konumuna yerleştirmektedir.
Tarihsel gayri
meşrulaştırma: Özellikle
Türkiye tarafında kullanılan “çağın Hitler’i” gibi tarihsel benzetmeler karşı
aktörün yalnızca mevcut siyasalarıyla değil, tarihsel olarak mutlak kötülük
kategorisiyle özdeşleştirilmesini sağlamaktadır. Bu tür benzetmeler söylemin
yoğunluğunu artıran en güçlü gayri meşrulaştırma araçlarından biridir.
Psikolojik
dozu artırma ve kişiselleştirme: Netanyahu ve Katz söylemlerinde “susmalı”, “utanmalı” ve
“ikiyüzlü” gibi ifadeler kullanılarak karşı aktörün siyasal kimliği yerine
kişisel karakteri hedef alınmaktadır. Benzer şekilde Türkiye söyleminde de
“suçluluk psikolojisi” gibi ifadelerle siyasal eleştiri psikolojik duruma
indirgenmektedir.
Lider
Merkezli Söylem Yapısı
Çözümlenen
veriler diplomatik söylemin devlet merkezli yapıdan lider merkezli bir forma
evrildiğini göstermektedir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan doğrudan
hedef alınan ana referans figürlerdir. Bu durum, uluslararası ilişkilerde
kurumsal aktörlerden çok bireysel liderlerin “söylem taşıyıcısı” durumuna
geldiğini göstermektedir. Bu lider merkezli yapı diplomatik iletişimi şu üç
yönde dönüştürmektedir: Kurumsal dilin zayıflaması, sosyal medya üzerinden
doğrudan iletişim ve kişisel saygınlığa dayalı çatışma üretimi.
Söylemde
Karşılıklı Tırmanma (Escalation Spiral)
Veri seti
taraflar arasında doğrusal olmayan bir söylem tırmanma döngüsü olduğunu
göstermektedir. Bu döngü şu aşamalardan oluşmaktadır: Siyasal eleştiri, ahlaksal
suçlama, hukuksal suçlama, tarihsel benzetme ve kişisel aşağılamaya geçiş. Bu
süreç, klasik diplomatik gerilim modelinden farklı olarak sürekli artan gayri
meşrulaştırma üretimi üzerinden işlemektedir.
İç
Siyasetin Dış Siyasaya Eklemlenmesi
Çözümlenen
metinlerde dikkat çeken bir diğer bulgu dış siyasa söyleminin iç siyasal
aktörleri de içine almasıdır. İsrail tarafının açıklamalarında Ekrem İmamoğlu
ve diğer Türk muhalefet aktörlerinin etiketlenmesi, dış aktörlerin Türkiye iç
siyasal alanına doğrudan söylemsel karışma girişiminde bulunduğunu
göstermektedir. Bu durum dış siyasa krizlerinin yalnızca devletler arası değil,
aynı zamanda iç siyasal yarışmayı yeniden yapılandıran bir mekanizma durumuna
geldiğini ortaya koymaktadır.
Normatif
Çerçeveleme ve Ahlaksal Üstünlük Savı
Her iki
taraf da kendisini evrensel normların temsilcisi olarak sunmaktadır. Türkiye
söylemi “insancıl değerler”, “masum siviller” ve “uluslararası hukuk” üzerinden
normatif üstünlük kurarken, İsrail söylemi “savunma hakkı”, “terörle savaşım”
ve “varoluşsal tehdit” çerçevesini kullanmaktadır. Bu durum
çatışmanın yalnızca jeopolitik değil, aynı
zamanda yarışan ahlaksal evrenler arasında gerçekleştiğini göstermektedir.
Sonuç:
Çok Katmanlı Gayri Meşrulaştırma Rejimi
Genel çözümleme
Türkiye–İsrail söylem çatışmasının klasik diplomatik gerilim çerçevesinin
ötesine geçtiğini ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan yapı, hukuksal, ahlaksal,
tarihsel ve psikolojik katmanlardan oluşan çok boyutlu bir gayri meşrulaştırma
rejimidir. Bu rejim, yalnızca karşı tarafı zayıflatmayı değil, aynı zamanda
kendi normatif meşruluğunu mutlaklaştırmayı hedeflemektedir.
BULGULAR
Bu bölüm
Türkiye–İsrail söylem krizinden elde edilen verilerin sistemli kodlaması
sonucunda ortaya çıkan temel örüntüleri sunmaktadır. Çözümleme nitel söylem
çözümlemesi çerçevesinde aktör bazlı karşılaştırmalı bir yaklaşım ile
yürütülmüştür.
Gayri
Meşrulaştırma Yoğunluğu ve Katmanlı Yapı
Bulgular her
iki tarafın da karşılıklı olarak yüksek yoğunluklu gayri meşrulaştırma
stratejileri kullandığını göstermektedir. Bu gayri meşrulaştırma tek bir
düzlemde değil, dört ayrı katmanda gerçekleşmektedir: ahlaksal gayri
meşrulaştırma (soykırım, katliam, suç), hukuksal gayri meşrulaştırma (ICC, ICJ,
savaş suçu savları), tarihsel gayri meşrulaştırma (Hitler benzetmesi) ve psikolojik
gayri meşrulaştırma (suçluluk, utanç, delilik vb.). Bu yapı, tek boyutlu
diplomatik çatışma modelini aşan çok katmanlı bir söylem rejimi üretmektedir.
Söylem
Tırmanma Modeli
Veriler
doğrusal olmayan bir tırmanma modeli ortaya koymaktadır. Söylem şu aşamalardan
geçmektedir: siyasal eleştiri, ahlaksal suçlama, hukuksal suçlama, tarihsel
mutlaklaştırma ve kişisel aşağılamaya geçiş. Bu süreç kriz anlarında söylemin
giderek sertleştiğini ve gayri meşrulaştırmanın sürekli yeniden üretildiğini
göstermektedir.
Lider Merkezli
Söylem Rejimi
Çözümlenen
tüm metinlerde devletler yerine lider figürlerinin merkezde olduğu
görülmektedir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan doğrudan söylem
hedefi durumuna gelmiştir. Bu durum diplomatik kurumsallığın zayıfladığını, kişisel
lider imajının uluslararası siyasaya taşındığını ve sosyal medya aracılığıyla
doğrudan lider iletişimi kurulduğunu göstermektedir.
İç
Siyasetin Dış Siyasayla Bütünleşmesi
Önemli bir
bulgu dış siyasa söyleminin iç siyasal aktörleri doğrudan içermesidir. İsrail
tarafının açıklamalarında Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve diğer muhalefet
figürlerinin etiketlenmesi dış aktörlerin Türkiye iç siyaset alanına söylemsel
müdahalesini göstermektedir. Bu durum, “ulusötesi siyasal sızma” (transnational
political penetration) olarak kodlanmıştır.
Normatif Yarışma
ve Ahlaksal Üstünlük Savaşımı
Her iki
taraf da kendisini evrensel normların temsilcisi olarak sunmaktadır. Türkiye
“insancıl değerler”, “uluslararası hukuk”, “masum siviller” ve İsrail “savunma
hakkı”, “terörle savaşım”, “varoluşsal güvenlik” temalarını kullanmaktadır. Bu
yapı, çatışmanın yalnızca jeopolitik değil, yarışan ahlaksal evrenler arasında
gerçekleştiğini göstermektedir.
KODLAMA
SİSTEMİ
Aşağıdaki
kodlar veri çözümlemesinde kullanılmıştır:
|
Çizelge 1: Kodlar ve tanımları |
|
|
Kod |
Tanım |
|
AD |
Ahlaksal gayri meşrulaştırma |
|
JD |
Hukuksal gayri meşrulaştırma |
|
HD |
Tarihsel gayri meşrulaştırma |
|
PD |
Psikolojik gayri meşrulaştırma |
|
LP |
Lider merkezli söylem |
|
IP |
İç siyasaya müdahale |
|
ES |
Söylem tırmanması |
|
NM |
Normatif meşruluk savı |
DEĞİŞKENLER
Çözümlemede
kullanılan temel değişkenler:
Gayri Meşrulaştırma
Düzeyi
Düşük: eleştiri
Orta: suçlama
Yüksek: suçlama / soykırım / Hitler benzetmesi
Söylem
Hedefi
Devlet
Lider
Kurum
İç siyasal aktör
Söylem
Türü
Güvenlikçi
Hukuksal
Ahlaksal
Tarihsel
Psikolojik
Etkileşim
Yönü
Tek yönlü
Karşılıklı
Tırmanan
SONUÇSAL
BULGU
Çözümleme
Türkiye–İsrail söylem krizinin klasik diplomatik çatışma modelinden çok
katmanlı, karşılıklı ve sürekli tırmanan bir gayri meşrulaştırma rejimi
olduğunu göstermektedir. Bu rejim hem dış siyasa hem de iç siyasal alanı eş zamanlı
olarak yeniden yapılandırmaktadır.
KODLAMA
TABLOSU VE SAYISAL BULGULAR
Türkiye–İsrail
Söylem Krizi Veri Seti, 2026 Nisan
|
Çizelge 2: Genel Kod Frekans
Dağılımı |
|||
|
Kod |
Açılım |
Frekans (n) |
Yüzde (%) |
|
AD |
Ahlaksal gayri meşrulaştırma |
28 |
26.9% |
|
JD |
Hukuksal gayri meşrulaştırma |
14 |
13.5% |
|
HD |
Tarihsel gayri meşrulaştırma |
9 |
8.7% |
|
PD |
Psikolojik gayri meşrulaştırma |
11 |
10.6% |
|
LP |
Lider merkezli söylem |
22 |
21.2% |
|
IP |
İç siyasaya müdahale |
10 |
9.6% |
|
ES |
Söylem tırmanması |
7 |
6.7% |
|
NM |
Normatif meşruluk |
3 |
2.8% |
|
TOPLAM |
|
104 |
100% |
Aktör
Bazlı Kod Dağılımı
|
Çizelge 3: Benjamin Netanyahu |
|
|
Kod |
Frekans |
|
AD |
7 |
|
PD |
3 |
|
LP |
6 |
|
IP |
4 |
|
ES |
2 |
|
Toplam |
22 |
|
Çizelge 4: Israel Katz |
|
|
Kod |
Frekans |
|
AD |
6 |
|
PD |
4 |
|
LP |
5 |
|
IP |
5 |
|
ES |
2 |
|
Toplam |
22 |
|
Çizelge 5: Recep Tayyip Erdoğan |
|
|
Kod |
Frekans |
|
AD |
8 |
|
JD |
6 |
|
NM |
2 |
|
LP |
4 |
|
ES |
2 |
|
Toplam |
22 |
|
Çizelge 6: Devlet Kurumları
(Dışişleri + Cevdet Yılmaz) |
|
|
Kod |
Frekans |
|
JD |
8 |
|
AD |
7 |
|
NM |
1 |
|
HD |
5 |
|
ES |
1 |
|
Toplam |
21 |
|
Çizelge 7: Ekrem İmamoğlu ve diğer
muhalefet |
|
|
Kod |
Frekans |
|
AD |
3 |
|
LP |
3 |
|
IP |
6 |
|
PD |
2 |
|
Toplam |
14 |
ANA
DESENLER
En baskın
kategori: Ahlaksal gayri meşrulaştırma (AD %26.9)
Tüm aktörler
tarafından ortak kullanılıyor. Çatışmanın “ahlaksallaşmış” doğasını gösteriyor.
Yorum: Diplomasi ahlaksal savaş diline evriliyor.
Lider
merkezlilik yüksek (LP %21.2)
Devlet değil
lider hedefli söylem kullanılmaktadır. Netanyahu ve Erdoğan en yoğun merkezlerdir. Yorum: Kurumsal diplomasi çözülmüş durumdadır.
Hukuksal
söylem Türkiye tarafında yoğun (JD %13.5)
Uluslararası
Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı referansları Türkiye tarafında öne
çıkmaktadır. İsrail söylemine karşı “hukuksal üstünlük” stratejisi
vurgulanmaktadır.
İç
siyasal sızma (IP %9.6)
Özellikle
İsrail söyleminde yüksektir. Muhalefet aktörleri tartışmaya dahil edilmiştir.
Yorum: Dış siyasa, iç siyasal alanı yeniden yapılandırmaya başlamıştır.
Söylem
tırmanması düşük ama sürekli (ES %6.7)
Az ama
sürekli yineleyen artma kalıpları gözlemlenmiştir. Kriz “durağan değil, sürekli
yükselen” yapıdadır.
GENEL
GÖRSEL YORUM (MODEL ÇIKARIMI)
Bu veri seti
şu modeli üretmektedir: Gayri meşrulaştırma ağırlıklı model. Yapı: %27 ahlaksal
gayri meşrulaştırma (AD), %21 lider merkezli söylem (LP) ve %13 hukuksal çerçeveleme (JD) düşük ama sürekli olarak
artmaktadır. Akademik açıdan bu tablo çok önemli bir sonuç üretmektedir: Söylem
yarışması artık içerik yarışması değil, gayri meşrulaştırma yoğunluğu yarışmasıdır.
TARTIŞMANIN
KURAMSAL ÇERÇEVESİ
Bu bölüm, Türkiye–İsrail söylem
krizinden elde edilen bulguları uluslararası ilişkiler ve siyasal iletişim yazını
içinde konumlandırmayı amaçlamaktadır. Çözümleme, çağdaş diplomatik iletişimin
dönüşümünü açıklamak üzere dört temel kuramsal eksen etrafında
yapılandırılmıştır: (i) gayri meşrulaştırma kuramları, (ii) lider merkezli dış siyasa
iletişimi, (iii) duygulanımsal (affective) uluslararası siyasa ve (iv)
söylem tırmanması (discourse escalation) modelleri.
Gayri Meşrulaştırmanın
Kuramsal Yapısı
Uluslararası ilişkiler yazınında gayri
meşrulaştırma, bir aktörün uluslararası sistemde meşru bir özne olarak kabul
edilme kapasitesinin sistemli biçimde aşındırılması olarak tanımlanmaktadır. Bu
çalışma, gayri meşrulaştırmayı tek boyutlu bir süreç olarak değil, çok katmanlı
bir söylem rejimi olarak ele almaktadır. Bulgular, gayri meşrulaştırmanın dört
ayrı düzlemde gerçekleştiğini göstermektedir: ahlaksal düzlem (soykırım,
insanlık suçu), hukuksal düzlem (ICC ve ICJ referansları), tarihsel düzlem
(Hitler benzetmesi) ve psikolojik düzlem (suçluluk, utanç, delilik). Bu yapı,
klasik “ussal aktör model”in ötesinde, normatif ve duygusal yoğunluklu bir
uluslararası söylem rejimi ortaya koymaktadır. Bu bağlamda çalışma mevcut gayri
meşrulaştırma yazınına örneğin, norm aşınımı ve damgalama siyasası (stigma
politics) yaklaşımlarına katkı sunarak gayri meşrulaştırmanın artık
yalnızca devlet davranışını değil, lider kimliğini hedef alan çok katmanlı bir
yapı durumuna geldiğini ileri sürmektedir.
Lider Merkezli
Diplomasi ve Kurumsal Aşınma
Çalışmanın en önemli bulgularından
biri diplomatik söylemin devlet merkezli yapıdan lider merkezli bir yapıya
dönüşmesidir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi lider figürleri
kurumsal diplomasi yerine doğrudan söylem üreticisi ve hedefi durumuna
gelmiştir. Bu dönüşüm, yazında “dış siyasanın kişiselleşmesi” (personalization
of foreign policy) ve “uluslararası siyasada lider markalaştırma” (leader
branding in international politics) tartışmalarıyla örtüşmektedir. Ancak
mevcut çalışma, bu süreci bir adım ileri taşıyarak, lider merkezli söylemin
yalnızca iletişimsel bir dönüşüm değil, aynı zamanda gayri meşrulaştırmanın ana
taşıyıcısı durumuna geldiğini göstermektedir. Bu çerçevede diplomasi kurumsal görüşme
alanı olmaktan çıkarak liderler arası simgesel çatışma alanına dönüşmektedir.
Duygulanımsal
Uluslararası Siyaset (Affective International Politics)
Bulgular, çözümlenen söylemlerin
yüksek düzeyde duygusal içerik taşıdığını göstermektedir. “Küstah”, “utanç”,
“soykırım”, “şok edici”, “sessiz kal” gibi ifadeler akılcı sav üretmenin
ötesinde duygusal seferberlik üretmektedir. Bu durum, uluslararası ilişkilerde
giderek daha fazla önem kazanan “duygulanımsal siyaset” (affective politics)
yazını ile uyumludur. Duygular burada yalnızca yan unsur değil, doğrudan
siyasal anlam üretiminin merkezindedir. Bu çalışma, duygulanımsal siyasetin
özellikle kriz anlarında üç işlev gördüğünü ortaya koymaktadır: Karşı tarafın ahlaksal
açıdan gayri meşrulaştırması, iç kamuoyunun seferberliği ve uluslararası
normatif üstünlük savı üretimi.
Söylem Tırmanması
ve Kriz Devingenleri
Çözümleme, Türkiye–İsrail krizinde
doğrusal olmayan bir söylem tırmanma döngüsü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu
döngü, klasik kriz yönetimi yazınındaki “tırmanma merdiveni” modelinden farklı
olarak sürekli geri besleme üreten bir yapı göstermektedir. Söylem tırmanması
şu aşamalarda gerçekleşmektedir: siyasal eleştiri, ahlaksal suçlama, hukuksal
suçlama, tarihsel mutlaklaştırma ve kişisel aşağılamaya geçiş. Bu yapı,
krizlerin artık yalnızca diplomatik görüşmelerle değil, sosyal medya
aracılığıyla hızlanan söylem yarışması üzerinden şekillendiğini göstermektedir.
İç-Dış Siyasa
Eklemlenmesi ve Ulusötesi Söylem Alanı
Çalışmanın bir diğer önemli katkısı,
dış siyasa söyleminin iç siyasal alanla giderek daha fazla iç içe geçmesidir.
İsrail söyleminde Ekrem İmamoğlu ve diğer muhalefet aktörlerinin doğrudan
etiketlenmesi dış aktörlerin iç siyasal yarışma alanına karıştığını
göstermektedir. Bu durum, yazında “iki aşamalı oyun” (two-level games)
yaklaşımının ötesine geçerek, ulusötesi söylem sızması kavramını gerekli
kılmaktadır. Artık dış siyasa krizleri yalnızca devletler arası değil, aynı
zamanda iç siyasal yarışmanın yeniden üretildiği çok katmanlı bir alan durumuna
gelmiştir.
Sonuç olarak, Türkiye ile İsrail
arasından çok katmanlı bir gayri meşrulaştırma rejiminin ortaya çıktığı
gözlemlenmektedir. Bu kuramsal çerçeve ışığında çalışma, Türkiye–İsrail söylem
krizini klasik diplomatik gerilim modelleriyle açıklamanın yetersiz olduğunu
ileri sürmektedir. Ortaya çıkan yapı, dört temel devingen tarafından
şekillendirilen çok katmanlı bir gayri meşrulaştırma rejimidir: Normatif (ahlaksal),
hukuksal, tarihsel ve duygusal. Bu rejim, yalnızca devletler arası ilişkileri
değil, aynı zamanda iç siyasal alanları ve kamuoyu algılarını da yeniden
yapılandırmaktadır.
DOĞRUDAN
TÜRKİYE-İSRAİL SAVAŞI OLASILIĞI
Recep Tayyip
Erdoğan yönetimindeki Türkiye ile Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail
arasında doğrudan askeri çatışma olasılığının düşük olmasının birkaç yapısal
nedeni vardır.
Coğrafi
ayrışma: İki ülke
arasında doğrudan kara sınırı yoktur. Bu, klasik devletlerarası savaşın “temas
maliyetini” artırır.
NATO etmeni:
Türkiye, NATO üyesi
olduğu için doğrudan bir Türkiye–İsrail savaşı otomatik olarak çok daha geniş
bir kriz zinciri doğurur. Bu da caydırıcı bir etki yaratır.
Askeri
öncelik farkı: İsrail’in
ana güvenlik öğretisi İran, Hizbullah ve Gazze eksenlidir. Türkiye ise yakın
çevre güvenliği ve bölgesel diplomasi ağı üzerinden hareket eder. Bu iki
stratejik eksen doğrudan çakışmamakta ve daha çok “siyasi gerilim” alanında
örtüşmektedir.
Orta risk
alanı: Vekil aktörler ve bölgesel dolaylı çatışma
Asıl risk
doğrudan savaş değil, vekil ve dolaylı çatışma alanlarıdır: Suriye alanı, Doğu
Akdeniz jeopolitiği, Gazze sonrası yeniden yapılanma süreçleri ve İran eksenli
bölgesel bloklaşma. Bu alanlarda iki ülke aynı sahada farklı aktörleri
destekleyebilir, istihbarat ve diplomatik yarışmayı artırabilir ve zaman zaman
askeri gerilim üretilebilir. Risk “Türkiye–İsrail savaşı” değil, örtük yarışmanın
askeri temas üretmesidir.
Söylem
sertliği neden tek başına savaş üretmez?
Metinlerde
görülen “soykırım”, “Hitler benzetmesi”, “susmalı” ve “yok hükmünde” gibi
ifadeler yüksek gayri meşrulaştırma içerir. Ancak bu tür söylem genellikle üç
işlev görür: iç kamuoyu seferberliği, diplomatik pazarlık gücü artırma ve karşı
tarafı geri adım atmaya zorlama. Tarihsel olarak söylem sertliği otomatik
askeri tırmanma anlamına gelmez.
Risk
artıran senaryolar
Silahlı
çatışma ancak şu koşullarda olasılık kazanır: Çoklu cephede eş zamanlı kriz
yani İsrail–İran savaşı genişlerse; Türkiye alanda doğrudan etki alanına
girerse; Doğu Akdeniz’de askeri temas yani deniz yetki alanı/gemi krizi oluşursa
ve yanlış hesaplama gibi olaylar gelişirse bu sonuç beklenebilir. Ayrıca, iç siyasal
şoklar ve liderlerin sert söylemlerini geri çekememesi durumu ve geri adım
atamama tuzakları oluşursa bu olgu hızlanabilir.
En kritik
çözümleyici sonuç
Bu ilişki en
doğru şekilde şöyle modellenebilir: Yüksek söylem tırmanması, düşük doğrudan
çatışma olasılığı ve orta düzey vekil savaşları riski. Yani retorik olarak yüksek
çatışmadır. Stratejik yarışma olarak orta düzeydedir. Doğrudan savaş olasılığı düşüktür.
Sonuç olarak, bu tür krizlerde en büyük tehlike “planlı savaş” değil, yanlış
hesaplama (miscalculation), denetimsiz tırmanma (unintended
escalation) ve bölgesel bir krizin zincirleme etkisi olacaktır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
2026 yılı Nisan ayında Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan diplomatik
söylem krizini klasik dış siyasa çözümlemelerinin ötesinde çok katmanlı bir gayri
meşrulaştırma rejimi olarak ele almıştır. Çözümleme hem İsrail hem Türkiye
tarafında üretilen söylemlerin yalnızca diplomatik tepki niteliği taşımadığını,
aynı zamanda karşılıklı olarak birbirinin meşruluğunu aşındırmayı hedefleyen
sistemli bir iletişim yapısına dönüştüğünü göstermiştir. Bulgular, söylemin
dört temel eksen etrafında yoğunlaştığını ortaya koymaktadır: ahlaksal gayri
meşrulaştırma, hukuksal suçlama, tarihsel mutlaklaştırma ve duygusal seferberlik.
Bu eksenler birlikte değerlendirildiğinde taraflar arasındaki çatışmanın artık
geleneksel devletlerarası yarışma sınırlarını aşarak normatif bir meşruluk savaşımına
dönüştüğü görülmektedir.
Söylemden
Stratejik Yarışmaya Dönüşüm
Çözümleme,
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkinin yalnızca siyasal anlaşmazlıklarla
değil, aynı zamanda lider merkezli bir söylem yarışması ile özellik kazandığını
göstermektedir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi lider figürleri
devlet temsilinin ötesine geçerek doğrudan uluslararası söylemin ana
taşıyıcıları durumuna gelmiştir. Bu durum, diplomatik iletişimin kurumsal
çerçeveden bireysel lider başarım düzeyinden kaydığını ve dış siyasanın giderek
kişiselleştirilmiş bir yarışma alanına dönüştüğünü göstermektedir.
Gayri
Meşrulaştırmanın Kurumsallaşması
Çalışmanın
en önemli bulgularından biri gayri meşrulaştırmanın olağan dışı bir kriz dili
olmaktan çıkarak sistemli ve kurumsallaşmış bir söylem rejimi durumuna
gelmesidir. Ahlaksal suçlamalar, hukuksal referanslar ve tarihsel benzetmeler
artık geçici retorik araçlar değil, dış siyasa iletişiminin kalıcı bileşenleri olmuştur.
Bu çerçevede özellikle “soykırım”, “savaş suçu” ve “Hitler benzetmesi” gibi
yüksek yoğunluklu ifadeler karşı tarafı yalnızca eleştirmekle kalmamakta, aynı
zamanda uluslararası sistem içinde meşruluk dışına itme girişimi olarak işlev
görmektedir.
İç Siyasa
ile Dış Siyasanın İç İçe Geçmesi
Bulgular,
dış siyasa söyleminin giderek iç siyasal alanla bütünleştiğini de
göstermektedir. İsrail tarafının açıklamalarında Türk iç siyaset aktörlerine
atıf yapılması, dış aktörlerin iç siyasal yarışma alanına doğrudan karışmakta
olduğunu ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Türkiye’deki söylem de iç kamuoyu seferberliğini
hedefleyen güçlü normatif ve duygusal unsurlar içermektedir. Bu durum, klasik
“iki düzeyli oyun” modelinin ötesine geçerek ulusötesi söylem sızması olarak
tanımlanabilecek yeni bir yapıyı işaret etmektedir.
Krizin
Yapısal Özelliği: Denetimli Tırmanma
Çalışma,
söylem krizinin sürekli artan ancak denetimsiz bir savaş üretmeyen bir yapı
sergilediğini ortaya koymaktadır. Yüksek düzeyde retorik sertliğe karşın
doğrudan askeri çatışma olasılığı düşük kalmakta, ancak vekil alanlar, bölgesel
krizler ve yanlış hesaplama riskleri olası tırmanma kanalları oluşturmaktadır. Bu
bağlamda kriz, yazında “denetimli tırmanma paradoksu” (controlled escalation
paradox) olarak adlandırılabilecek bir yapıya işaret etmektedir. Söylem en
yüksek düzeyde gerilim üretirken, stratejik aktörler doğrudan savaşın
maliyetlerinden kaçınmaktadır.
Kuramsal
Katkı
Bu çalışma
üç temel kuramsal katkı sunmaktadır: Gayri meşrulaştırmanın çok katmanlı bir
rejim olarak modellenmesi, lider merkezli diplomatik iletişimin kurumsal
diplomasiye bir yapı seçeneği olarak tanımlanması ve duygulanımsal ve tarihsel
söylem unsurlarının dış siyasa krizlerinde belirleyici duruma gelmesi. Bu
çerçevede çalışma, uluslararası ilişkiler yazının da akılcı açıklamaların
ötesine geçerek normatif, duygusal ve söylemsel devingenleri merkezine alan bir
çözümleme modeli önermektedir.
SONUÇ
Genel olarak
bu araştırma, Türkiye–İsrail krizinin yalnızca geçici bir diplomatik gerilim
değil, giderek kalıcılaşan çok katmanlı gayri meşrulaştırma ve söylem yarışması
rejimi olduğunu göstermektedir. Bu rejim, uluslararası siyasetin doğasını
dönüştürerek devletler arası ilişkileri daha kişisel, daha duygusal ve daha
normatif olarak yüklü bir duruma getirmektedir. Bu dönüşüm, gelecekte benzer
krizlerin yalnızca diplomatik kanallar üzerinden değil, aynı zamanda sosyal
medya, iç siyaset ve küresel hukuk referansları üzerinden şekilleneceğini
göstermektedir.
KAYNAKÇA
Adler-Nissen, R. (2014). Stigma management in
international relations: Transgressive identities, norms, and order in
international society. International Organization, 68(1), 143–176.
Auerbach, Y., ve Bloch-Elkon, Y. (2005). Media framing
and foreign policy: The elite press vis-à-vis US policy in Bosnia, 1992–95.
Journal of Peace Research, 42(1), 83–99.
Baum, M. A., ve Potter, P. B. K. (2008). The
relationships between mass media, public opinion, and foreign policy: Toward a
theoretical synthesis. Annual Review of Political Science, 11, 39–65.
Bleiker, R. (2001). The aesthetic turn in
international political theory. Millennium: Journal of International Studies,
30(3), 509–533.
Bleiker, R., ve Hutchison, E. (2008). Fear no more:
Emotions and world politics. Review of International Studies, 34(S1), 115–135.
Brubaker, R. (2017). Why populism? Theory and Society,
46(5), 357–385.
Cornelissen, S. (2011). The geopolitics of global
aspiration: Sport mega-events and emerging powers. The International Journal of
the History of Sport, 28(16), 2315–2332.
Crawford, N. C. (2000). The passion of world politics:
Propositions on emotion and emotional relationships. International Security,
24(4), 116–156.
Entman, R. M. (2004). Projections of power: Framing
news, public opinion, and U.S. foreign policy. University of Chicago Press.
Fairclough, N. (1995). Critical discourse analysis:
The critical study of language. Longman.
Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the management of
spoiled identity. Prentice-Hall.
Hall, S. (1997). The work of representation. In S.
Hall (Ed.), Representation: Cultural representations and signifying practices
(pp. 13–74). Sage.
Hansen, L. (2006). Security as practice: Discourse
analysis and the Bosnian war. Routledge.
Hermann, M. G. (2008). Content analysis. In A. Klotz
ve D. Prakash (Eds.), Qualitative methods in international relations (pp.
151–167). Palgrave Macmillan.
Hutchison, E., ve Bleiker, R. (2014). Theorizing
emotions in world politics. International Theory, 6(3), 491–514.
Jervis, R. (1976). Perception and misperception in
international politics. Princeton University Press.
Krebs, R. R., ve Jackson, P. T. (2007). Twisting
tongues and twisting arms: The power of political rhetoric. European Journal of
International Relations, 13(1), 35–66.
McDonald, M. (2008). Securitization and the
construction of security. European Journal of International Relations, 14(4),
563–587.
Mercer, J. (2010). Emotional beliefs. International
Organization, 64(1), 1–31.
Miskimmon, A., O’Loughlin, B., ve Roselle, L. (2013).
Strategic narratives: Communication power and the new world order. Routledge.
Nye, J. S. (2004). Soft power: The means to success in
world politics. PublicAffairs.
Oren, I., ve Solomon, T. (2015). WMD, WMD, WMD:
Securitization through ritualized incantation of ambiguous phrases.
International Studies Quarterly, 59(2), 313–325.
Solomon, T. (2014). The affective underpinnings of
soft power. European Journal of International Relations, 20(3), 720–741.
van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A multidisciplinary
approach. Sage.
Waever, O. (1995). Securitization and
desecuritization. In R. Lipschutz (Ed.), On security (pp. 46–86). Columbia
University Press.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder