Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

12 Nisan 2026 Pazar

 

 

Türkiye–İsrail Krizi Üzerine Bir Söylem Çözümlemesi: Lider Merkezli Diplomasi ve Çok Katmanlı Gayri Meşrulaştırma Söylemi

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Nisan 2026’da Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan diplomatik söylem krizini nitel söylem çözümlemesi yöntemiyle incelemektedir. Çalışma, lider açıklamaları, resmi kurum bildirimleri ve sosyal medya paylaşımlarından oluşan birincil veri setine dayanarak, söz konusu krizi klasik bir diplomatik gerilimden çok katmanlı bir gayri meşrulaştırma rejimi olarak kavramsallaştırmaktadır. Bulgular, gayri meşrulaştırma süreçlerinin dört temel düzlemde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır: ahlaksal düzlem (soykırım ve insanlık suçu suçlamaları), hukuksal düzlem (uluslararası mahkemelere atıflar), tarihsel düzlem (Hitler benzetmesi gibi analojiler) ve psikolojik düzlem (kişiselleştirilmiş saldırılar ve karakter hedefleme). Bu düzlemler birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini güçlendiren bütünleşik bir yapı oluşturmaktadır. Çalışma ayrıca diplomatik söylemin devlet merkezli yapıdan lider merkezli bir iletişim biçimine evrildiğini göstermektedir. Bu dönüşüm, sosyal medya aracılığıyla hızlanan doğrudan iletişim ve kişiselleştirilmiş söylem üretimiyle ilişkilidir. Bulgular, söylemde doğrusal olmayan bir tırmanma modeli bulunduğunu ve söylemin siyasal eleştiriden ahlaksal suçlamaya, hukuksal suçlamaya, tarihsel mutlaklaştırmaya ve kişisel aşağılamaya doğru evrildiğini ortaya koymaktadır. Bir diğer önemli bulgu dış siyasa söyleminin giderek iç siyasal alanla bütünleşmesidir. Dış aktörlerin iç siyasal figürlere doğrudan atıf yapması, uluslararası krizlerin ulusötesi siyasal alanlar yarattığını göstermektedir. Çalışma, bu bulgular ışığında çağdaş diplomatik iletişimin giderek duygusal yoğunluk, normatif mutlaklık ve lider merkezlilik tarafından şekillendirildiğini ileri sürmektedir. Sonuç olarak yüksek düzeyde söylem tırmanmasına karşın bu tür krizlerin doğrudan askeri çatışmaya dönüşme olasılığının sınırlı olduğu ve buna karşın dolaylı çatışma alanları ve yanlış hesaplama risklerinin arttığı değerlendirilmektedir. Bu çalışma, uluslararası ilişkiler yazınına çok katmanlı gayri meşrulaştırma kavramsallaştırması üzerinden kuramsal ve görgül katkı sunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Türkiye–İsrail ilişkileri; söylem çözümlemesi; gayri meşrulaştırma; lider merkezli diplomasi; duygulanımsal siyaset; uluslararası krizler; söylem tırmanması; dış politika iletişimi

 

 

 

ABSTRACT

This study analyzes the diplomatic discourse crisis between Turkey and Israel in April 2026 through the lens of qualitative discourse analysis. Focusing on statements by political leaders and official institutions, the study conceptualizes the crisis as a multi-layered delegitimization regime rather than a conventional diplomatic dispute. The analysis is based on a systematically coded dataset of official statements, social media posts, and public communications, examining how actors construct legitimacy and delegitimize their counterparts. The findings reveal that delegitimization operates across four interconnected dimensions: moral (accusations such as genocide and crimes against humanity), legal (references to international courts and legal accountability), historical (analogies such as comparisons to Hitler), and psychological (personalized attacks targeting character and intent). These dimensions do not function independently but form a cumulative and mutually reinforcing structure. The study further demonstrates a pronounced shift from state-centered to leader-centered diplomacy, where political leaders become the primary carriers and targets of international discourse. In addition, the analysis identifies a non-linear escalation pattern, in which discourse evolves from political criticism to moral condemnation, legal criminalization, historical absolutization, and ultimately personal denigration. A key finding is the increasing interpenetration of domestic and foreign policy, as external actors directly engage with internal political figures, thereby transforming international crises into transnational political arenas. The study contributes to the literature by advancing a novel conceptual framework of multi-layered delegitimization, integrating insights from delegitimization theory, affective international politics, and discourse escalation models. It argues that contemporary diplomacy is increasingly shaped by emotional intensity, normative absolutism, and leader-driven communication, which collectively redefine the nature of international conflict. While the rhetoric reflects high-intensity confrontation, the findings suggest that such discourse does not necessarily translate into direct military conflict but rather into controlled escalation with indirect risk pathways.

Keywords: Relations of Türkiye-İsrael; Discourse analysis; deligitimation; leader centered diplomacy; affective policy; international crises; discourse; foreign policy communication


 

GİRİŞ

Son yıllarda uluslararası siyasette diplomatik iletişim giderek daha sert, kişiselleşmiş ve yüksek yoğunluklu bir söylem çatışması özelliği kazanmaktadır. Devletler arası ilişkilerde geleneksel olarak kurumsal nezaket, dolaylı ifade ve diplomatik kodlar üzerinden yürüyen iletişim biçimi, yerini giderek lider merkezli, sosyal medya aracılığıyla hızla yayılan ve doğrudan gayri meşrulaştırma (delegitimasyon, delegitimization) içeren bir söylem rejimine bırakmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca iletişim biçemindeki bir değişim değil, aynı zamanda uluslararası siyasetin normatif ve epistemik (bilgi odaklı) yapısında da derin bir kırılmaya işaret etmektedir.

Bu çalışmanın odağında, Türkiye ile İsrail arasında 2026 yılı Nisan ayında ortaya çıkan ve Benjamin Netanyahu ile Israel Katz tarafından Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik açıklamalar üzerinden yoğunlaşan söylem krizi yer almaktadır. Bu krize karşılık Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere resmi aktörler ve siyasal figürler tarafından geliştirilen sert yanıtlar, yalnızca diplomatik bir tepki değil, aynı zamanda karşı-tanımlama ve normatif yeniden çerçeveleme girişimi olarak dikkat çekmektedir. Sürece ayrıca Türkiye iç siyasetinden Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi diğer muhalefet aktörlerinin dolaylı biçimde girmesi bu söylem krizinin ulusal sınırları aşan çok katmanlı bir siyasal çatışmaya dönüştüğünü göstermektedir.

Mevcut yazında uluslararası krizlerin söylemsel boyutuna ilişkin çalışmalar genellikle güvenlik ikilemi, stratejik iletişim ve kriz diplomasi yazını etrafında şekillenmektedir. Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı lider merkezli sosyal medya söyleminin yarattığı hızlanma, kişiselleşme ve ahlaksal mutlaklık üretimi gibi yeni devingenleri yeterince açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle “gayri meşrulaştırma” süreçlerinin yalnızca siyasal rakibi zayıflatmakla kalmayıp, aynı zamanda uluslararası hukuk, tarihsel hafıza ve moral evrensellik üzerinden çok katmanlı bir söylem yapısı oluşturması bu alanın yeniden kavramsallaştırılmasını gerekli kılmaktadır.

Bu çalışma, Türkiye–İsrail söylem çatışmasını yalnızca bir diplomatik gerilim olarak değil, çok katmanlı gayri meşrulaştırma söylem rejimi olarak ele almaktadır. Bu rejim hukuksal suçlama (örneğin savaş suçu ve uluslararası mahkeme referansları), tarihsel benzetme (analogy, özellikle Hitler benzetmesi gibi yüksek yoğunluklu gayri meşrulaştırma araçları), güvenlik söylemi (terör, tehdit ve varoluşsal risk çerçeveleri) ve ahlaksal üstünlük savı (insancıl değerler ve sivillerin korunması gibi normatif referanslar) üzerinden işlemektedir.

Araştırma, şu temel sorulara yanıt aramaktadır:

(i) Lider merkezli dış siyasa söylemleri nasıl bir gayri meşrulaştırma döngüsü üretmektedir?

(ii) Devlet aktörleri ve siyasi figürler bu söylem çatışmasında hangi stratejik dil araçlarını kullanmaktadır?

(iii) Dış siyasa krizleri iç siyasal alanla hangi mekanizmalar üzerinden eklemlenmektedir?

Bu bağlamda çalışma nitel söylem çözümlemesi yöntemine dayanmaktadır ve birincil veri olarak resmi açıklamalar, sosyal medya paylaşımları ve medya metinlerini kullanmaktadır. Çözümleme söylem kodlama teknikleri üzerinden gerçekleştirilmiş ve aktörler arası karşılıklı gayri meşrulaştırma örüntüleri sistemli biçimde sınıflandırılmıştır.

Çalışmanın temel savı çağdaş uluslararası ilişkilerde diplomatik dilin giderek “ahlaksal mutlaklık”, “hukuksal suç yaratma” (kriminalizasyon, criminalization) ve “kişiselleştirilmiş gayri meşrulaştırma” eksenlerinde yeniden yapılandığıdır. Bu dönüşüm, yalnızca devletler arası ilişkileri değil, aynı zamanda iç siyasal yarışmayı ve kamuoyu seferberliğini de doğrudan etkilemektedir.

SÖYLEM ÇÖZÜMLEMESİ

Bu bölüm, Türkiye ile İsrail arasında 2026 yılı Nisan ayında ortaya çıkan diplomatik kriz bağlamında üretilen söylemleri nitel söylem çözümlemesi yöntemiyle incelemektedir. Çözümleme, lider açıklamaları, resmi devlet bildirileri ve sosyal medya paylaşımlarını kapsayan birincil metinler üzerinden yürütülmüştür. Amaç, aktörlerin kullandığı dilin yalnızca içerik düzeyinde değil, aynı zamanda meşruluk üretimi, gayri meşrulaştırma ve normatif çerçeveleme mekanizmaları açısından nasıl yapılandığını ortaya koymaktır.

Gayri Meşrulaştırmanın Temel Söylem Stratejileri

Çözümlenen metinler hem İsrail hem Türkiye tarafında karşılıklı olarak gelişen yoğun bir gayri meşrulaştırma repertuarına işaret etmektedir. Bu repertuar dört ana strateji üzerinden işlemektedir:

Ahlaksal gayri meşrulaştırma: Her iki taraf da karşı aktörü ahlaksal düzlemde suçlu ilan eden ifadeler kullanmaktadır. İsrail tarafı Türkiye liderliğini “terörle ilişkili” ve “şiddet üreten aktör” olarak çerçevelerken, Türkiye tarafı İsrail liderliğini “soykırım”, “savaş suçu” ve “insanlık suçu” kavramları üzerinden tanımlamaktadır. Bu durum siyasal uyuşmazlığın ahlaksal mutlaklık düzeyine taşındığını göstermektedir.

Hukuksal gayri meşrulaştırma: Türkiye söyleminde özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesi (International Criminal Court) ve Uluslararası Adalet Divanı (International Court of Justice) referansları öne çıkmaktadır. Bu referanslar, siyasi eleştiriyi hukuksal kesinlik savına dönüştürerek karşı tarafı “yargılanmakta olan suçlu aktör” konumuna yerleştirmektedir.

Tarihsel gayri meşrulaştırma: Özellikle Türkiye tarafında kullanılan “çağın Hitler’i” gibi tarihsel benzetmeler karşı aktörün yalnızca mevcut siyasalarıyla değil, tarihsel olarak mutlak kötülük kategorisiyle özdeşleştirilmesini sağlamaktadır. Bu tür benzetmeler söylemin yoğunluğunu artıran en güçlü gayri meşrulaştırma araçlarından biridir.

Psikolojik dozu artırma ve kişiselleştirme: Netanyahu ve Katz söylemlerinde “susmalı”, “utanmalı” ve “ikiyüzlü” gibi ifadeler kullanılarak karşı aktörün siyasal kimliği yerine kişisel karakteri hedef alınmaktadır. Benzer şekilde Türkiye söyleminde de “suçluluk psikolojisi” gibi ifadelerle siyasal eleştiri psikolojik duruma indirgenmektedir.

Lider Merkezli Söylem Yapısı

Çözümlenen veriler diplomatik söylemin devlet merkezli yapıdan lider merkezli bir forma evrildiğini göstermektedir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan doğrudan hedef alınan ana referans figürlerdir. Bu durum, uluslararası ilişkilerde kurumsal aktörlerden çok bireysel liderlerin “söylem taşıyıcısı” durumuna geldiğini göstermektedir. Bu lider merkezli yapı diplomatik iletişimi şu üç yönde dönüştürmektedir: Kurumsal dilin zayıflaması, sosyal medya üzerinden doğrudan iletişim ve kişisel saygınlığa dayalı çatışma üretimi.

Söylemde Karşılıklı Tırmanma (Escalation Spiral)

Veri seti taraflar arasında doğrusal olmayan bir söylem tırmanma döngüsü olduğunu göstermektedir. Bu döngü şu aşamalardan oluşmaktadır: Siyasal eleştiri, ahlaksal suçlama, hukuksal suçlama, tarihsel benzetme ve kişisel aşağılamaya geçiş. Bu süreç, klasik diplomatik gerilim modelinden farklı olarak sürekli artan gayri meşrulaştırma üretimi üzerinden işlemektedir.

İç Siyasetin Dış Siyasaya Eklemlenmesi

Çözümlenen metinlerde dikkat çeken bir diğer bulgu dış siyasa söyleminin iç siyasal aktörleri de içine almasıdır. İsrail tarafının açıklamalarında Ekrem İmamoğlu ve diğer Türk muhalefet aktörlerinin etiketlenmesi, dış aktörlerin Türkiye iç siyasal alanına doğrudan söylemsel karışma girişiminde bulunduğunu göstermektedir. Bu durum dış siyasa krizlerinin yalnızca devletler arası değil, aynı zamanda iç siyasal yarışmayı yeniden yapılandıran bir mekanizma durumuna geldiğini ortaya koymaktadır.

Normatif Çerçeveleme ve Ahlaksal Üstünlük Savı

Her iki taraf da kendisini evrensel normların temsilcisi olarak sunmaktadır. Türkiye söylemi “insancıl değerler”, “masum siviller” ve “uluslararası hukuk” üzerinden normatif üstünlük kurarken, İsrail söylemi “savunma hakkı”, “terörle savaşım” ve “varoluşsal tehdit” çerçevesini kullanmaktadır. Bu durum

 çatışmanın yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda yarışan ahlaksal evrenler arasında gerçekleştiğini göstermektedir.

Sonuç: Çok Katmanlı Gayri Meşrulaştırma Rejimi

Genel çözümleme Türkiye–İsrail söylem çatışmasının klasik diplomatik gerilim çerçevesinin ötesine geçtiğini ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan yapı, hukuksal, ahlaksal, tarihsel ve psikolojik katmanlardan oluşan çok boyutlu bir gayri meşrulaştırma rejimidir. Bu rejim, yalnızca karşı tarafı zayıflatmayı değil, aynı zamanda kendi normatif meşruluğunu mutlaklaştırmayı hedeflemektedir.

BULGULAR

Bu bölüm Türkiye–İsrail söylem krizinden elde edilen verilerin sistemli kodlaması sonucunda ortaya çıkan temel örüntüleri sunmaktadır. Çözümleme nitel söylem çözümlemesi çerçevesinde aktör bazlı karşılaştırmalı bir yaklaşım ile yürütülmüştür.

Gayri Meşrulaştırma Yoğunluğu ve Katmanlı Yapı

Bulgular her iki tarafın da karşılıklı olarak yüksek yoğunluklu gayri meşrulaştırma stratejileri kullandığını göstermektedir. Bu gayri meşrulaştırma tek bir düzlemde değil, dört ayrı katmanda gerçekleşmektedir: ahlaksal gayri meşrulaştırma (soykırım, katliam, suç), hukuksal gayri meşrulaştırma (ICC, ICJ, savaş suçu savları), tarihsel gayri meşrulaştırma (Hitler benzetmesi) ve psikolojik gayri meşrulaştırma (suçluluk, utanç, delilik vb.). Bu yapı, tek boyutlu diplomatik çatışma modelini aşan çok katmanlı bir söylem rejimi üretmektedir.

Söylem Tırmanma Modeli

Veriler doğrusal olmayan bir tırmanma modeli ortaya koymaktadır. Söylem şu aşamalardan geçmektedir: siyasal eleştiri, ahlaksal suçlama, hukuksal suçlama, tarihsel mutlaklaştırma ve kişisel aşağılamaya geçiş. Bu süreç kriz anlarında söylemin giderek sertleştiğini ve gayri meşrulaştırmanın sürekli yeniden üretildiğini göstermektedir.

Lider Merkezli Söylem Rejimi

Çözümlenen tüm metinlerde devletler yerine lider figürlerinin merkezde olduğu görülmektedir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan doğrudan söylem hedefi durumuna gelmiştir. Bu durum diplomatik kurumsallığın zayıfladığını, kişisel lider imajının uluslararası siyasaya taşındığını ve sosyal medya aracılığıyla doğrudan lider iletişimi kurulduğunu göstermektedir.

İç Siyasetin Dış Siyasayla Bütünleşmesi

Önemli bir bulgu dış siyasa söyleminin iç siyasal aktörleri doğrudan içermesidir. İsrail tarafının açıklamalarında Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve diğer muhalefet figürlerinin etiketlenmesi dış aktörlerin Türkiye iç siyaset alanına söylemsel müdahalesini göstermektedir. Bu durum, “ulusötesi siyasal sızma” (transnational political penetration) olarak kodlanmıştır.

Normatif Yarışma ve Ahlaksal Üstünlük Savaşımı

Her iki taraf da kendisini evrensel normların temsilcisi olarak sunmaktadır. Türkiye “insancıl değerler”, “uluslararası hukuk”, “masum siviller” ve İsrail “savunma hakkı”, “terörle savaşım”, “varoluşsal güvenlik” temalarını kullanmaktadır. Bu yapı, çatışmanın yalnızca jeopolitik değil, yarışan ahlaksal evrenler arasında gerçekleştiğini göstermektedir.

KODLAMA SİSTEMİ

Aşağıdaki kodlar veri çözümlemesinde kullanılmıştır:

Çizelge 1:

 

Kodlar ve tanımları

Kod

Tanım

AD

Ahlaksal gayri meşrulaştırma

JD

Hukuksal gayri meşrulaştırma

HD

Tarihsel gayri meşrulaştırma

PD

Psikolojik gayri meşrulaştırma

LP

Lider merkezli söylem

IP

İç siyasaya müdahale

ES

Söylem tırmanması

NM

Normatif meşruluk savı

 

DEĞİŞKENLER

Çözümlemede kullanılan temel değişkenler:

Gayri Meşrulaştırma Düzeyi

Düşük: eleştiri

Orta: suçlama

Yüksek: suçlama / soykırım / Hitler benzetmesi

Söylem Hedefi

Devlet

Lider

Kurum

İç siyasal aktör

Söylem Türü

Güvenlikçi

Hukuksal

Ahlaksal

Tarihsel

Psikolojik

Etkileşim Yönü

Tek yönlü

Karşılıklı

Tırmanan

SONUÇSAL BULGU

Çözümleme Türkiye–İsrail söylem krizinin klasik diplomatik çatışma modelinden çok katmanlı, karşılıklı ve sürekli tırmanan bir gayri meşrulaştırma rejimi olduğunu göstermektedir. Bu rejim hem dış siyasa hem de iç siyasal alanı eş zamanlı olarak yeniden yapılandırmaktadır.

KODLAMA TABLOSU VE SAYISAL BULGULAR

Türkiye–İsrail Söylem Krizi Veri Seti, 2026 Nisan

 

Çizelge 2:

 

Genel Kod Frekans Dağılımı

Kod

Açılım

Frekans (n)

Yüzde (%)

AD

Ahlaksal gayri meşrulaştırma

28

26.9%

JD

Hukuksal gayri meşrulaştırma

14

13.5%

HD

Tarihsel gayri meşrulaştırma

9

8.7%

PD

Psikolojik gayri meşrulaştırma

11

10.6%

LP

Lider merkezli söylem

22

21.2%

IP

İç siyasaya müdahale

10

9.6%

ES

Söylem tırmanması

7

6.7%

NM

Normatif meşruluk

3

2.8%

TOPLAM

 

104

100%

 

Aktör Bazlı Kod Dağılımı

Çizelge 3:

 

Benjamin Netanyahu

Kod

Frekans

AD

7

PD

3

LP

6

IP

4

ES

2

Toplam

22

 

Çizelge 4:

 

Israel Katz

Kod

Frekans

AD

6

PD

4

LP

5

IP

5

ES

2

Toplam

22

 

Çizelge 5:

 

Recep Tayyip Erdoğan

Kod

Frekans

AD

8

JD

6

NM

2

LP

4

ES

2

Toplam

22

 

Çizelge 6:

 

Devlet Kurumları (Dışişleri + Cevdet Yılmaz)

Kod

Frekans

JD

8

AD

7

NM

1

HD

5

ES

1

Toplam

21

 

Çizelge 7:

 

Ekrem İmamoğlu ve diğer muhalefet

Kod

Frekans

AD

3

LP

3

IP

6

PD

2

Toplam

14

 

ANA DESENLER

En baskın kategori: Ahlaksal gayri meşrulaştırma (AD %26.9)

Tüm aktörler tarafından ortak kullanılıyor. Çatışmanın “ahlaksallaşmış” doğasını gösteriyor. Yorum: Diplomasi ahlaksal savaş diline evriliyor.

Lider merkezlilik yüksek (LP %21.2)

Devlet değil lider hedefli söylem kullanılmaktadır. Netanyahu ve Erdoğan en yoğun merkezlerdir.  Yorum: Kurumsal diplomasi çözülmüş durumdadır.

Hukuksal söylem Türkiye tarafında yoğun (JD %13.5)

Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı referansları Türkiye tarafında öne çıkmaktadır. İsrail söylemine karşı “hukuksal üstünlük” stratejisi vurgulanmaktadır.

İç siyasal sızma (IP %9.6)

Özellikle İsrail söyleminde yüksektir. Muhalefet aktörleri tartışmaya dahil edilmiştir. Yorum: Dış siyasa, iç siyasal alanı yeniden yapılandırmaya başlamıştır.

Söylem tırmanması düşük ama sürekli (ES %6.7)

Az ama sürekli yineleyen artma kalıpları gözlemlenmiştir. Kriz “durağan değil, sürekli yükselen” yapıdadır.

GENEL GÖRSEL YORUM (MODEL ÇIKARIMI)

Bu veri seti şu modeli üretmektedir: Gayri meşrulaştırma ağırlıklı model. Yapı: %27 ahlaksal gayri meşrulaştırma (AD), %21 lider merkezli söylem (LP) ve %13 hukuksal çerçeveleme (JD) düşük ama sürekli olarak artmaktadır. Akademik açıdan bu tablo çok önemli bir sonuç üretmektedir: Söylem yarışması artık içerik yarışması değil, gayri meşrulaştırma yoğunluğu yarışmasıdır.

TARTIŞMANIN KURAMSAL ÇERÇEVESİ

Bu bölüm, Türkiye–İsrail söylem krizinden elde edilen bulguları uluslararası ilişkiler ve siyasal iletişim yazını içinde konumlandırmayı amaçlamaktadır. Çözümleme, çağdaş diplomatik iletişimin dönüşümünü açıklamak üzere dört temel kuramsal eksen etrafında yapılandırılmıştır: (i) gayri meşrulaştırma kuramları, (ii) lider merkezli dış siyasa iletişimi, (iii) duygulanımsal (affective) uluslararası siyasa ve (iv) söylem tırmanması (discourse escalation) modelleri.

Gayri Meşrulaştırmanın Kuramsal Yapısı

Uluslararası ilişkiler yazınında gayri meşrulaştırma, bir aktörün uluslararası sistemde meşru bir özne olarak kabul edilme kapasitesinin sistemli biçimde aşındırılması olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışma, gayri meşrulaştırmayı tek boyutlu bir süreç olarak değil, çok katmanlı bir söylem rejimi olarak ele almaktadır. Bulgular, gayri meşrulaştırmanın dört ayrı düzlemde gerçekleştiğini göstermektedir: ahlaksal düzlem (soykırım, insanlık suçu), hukuksal düzlem (ICC ve ICJ referansları), tarihsel düzlem (Hitler benzetmesi) ve psikolojik düzlem (suçluluk, utanç, delilik). Bu yapı, klasik “ussal aktör model”in ötesinde, normatif ve duygusal yoğunluklu bir uluslararası söylem rejimi ortaya koymaktadır. Bu bağlamda çalışma mevcut gayri meşrulaştırma yazınına örneğin, norm aşınımı ve damgalama siyasası (stigma politics) yaklaşımlarına katkı sunarak gayri meşrulaştırmanın artık yalnızca devlet davranışını değil, lider kimliğini hedef alan çok katmanlı bir yapı durumuna geldiğini ileri sürmektedir.

Lider Merkezli Diplomasi ve Kurumsal Aşınma

Çalışmanın en önemli bulgularından biri diplomatik söylemin devlet merkezli yapıdan lider merkezli bir yapıya dönüşmesidir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi lider figürleri kurumsal diplomasi yerine doğrudan söylem üreticisi ve hedefi durumuna gelmiştir. Bu dönüşüm, yazında “dış siyasanın kişiselleşmesi” (personalization of foreign policy) ve “uluslararası siyasada lider markalaştırma” (leader branding in international politics) tartışmalarıyla örtüşmektedir. Ancak mevcut çalışma, bu süreci bir adım ileri taşıyarak, lider merkezli söylemin yalnızca iletişimsel bir dönüşüm değil, aynı zamanda gayri meşrulaştırmanın ana taşıyıcısı durumuna geldiğini göstermektedir. Bu çerçevede diplomasi kurumsal görüşme alanı olmaktan çıkarak liderler arası simgesel çatışma alanına dönüşmektedir.

Duygulanımsal Uluslararası Siyaset (Affective International Politics)

Bulgular, çözümlenen söylemlerin yüksek düzeyde duygusal içerik taşıdığını göstermektedir. “Küstah”, “utanç”, “soykırım”, “şok edici”, “sessiz kal” gibi ifadeler akılcı sav üretmenin ötesinde duygusal seferberlik üretmektedir. Bu durum, uluslararası ilişkilerde giderek daha fazla önem kazanan “duygulanımsal siyaset” (affective politics) yazını ile uyumludur. Duygular burada yalnızca yan unsur değil, doğrudan siyasal anlam üretiminin merkezindedir. Bu çalışma, duygulanımsal siyasetin özellikle kriz anlarında üç işlev gördüğünü ortaya koymaktadır: Karşı tarafın ahlaksal açıdan gayri meşrulaştırması, iç kamuoyunun seferberliği ve uluslararası normatif üstünlük savı üretimi.

Söylem Tırmanması ve Kriz Devingenleri

Çözümleme, Türkiye–İsrail krizinde doğrusal olmayan bir söylem tırmanma döngüsü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu döngü, klasik kriz yönetimi yazınındaki “tırmanma merdiveni” modelinden farklı olarak sürekli geri besleme üreten bir yapı göstermektedir. Söylem tırmanması şu aşamalarda gerçekleşmektedir: siyasal eleştiri, ahlaksal suçlama, hukuksal suçlama, tarihsel mutlaklaştırma ve kişisel aşağılamaya geçiş. Bu yapı, krizlerin artık yalnızca diplomatik görüşmelerle değil, sosyal medya aracılığıyla hızlanan söylem yarışması üzerinden şekillendiğini göstermektedir.

İç-Dış Siyasa Eklemlenmesi ve Ulusötesi Söylem Alanı

Çalışmanın bir diğer önemli katkısı, dış siyasa söyleminin iç siyasal alanla giderek daha fazla iç içe geçmesidir. İsrail söyleminde Ekrem İmamoğlu ve diğer muhalefet aktörlerinin doğrudan etiketlenmesi dış aktörlerin iç siyasal yarışma alanına karıştığını göstermektedir. Bu durum, yazında “iki aşamalı oyun” (two-level games) yaklaşımının ötesine geçerek, ulusötesi söylem sızması kavramını gerekli kılmaktadır. Artık dış siyasa krizleri yalnızca devletler arası değil, aynı zamanda iç siyasal yarışmanın yeniden üretildiği çok katmanlı bir alan durumuna gelmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye ile İsrail arasından çok katmanlı bir gayri meşrulaştırma rejiminin ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Bu kuramsal çerçeve ışığında çalışma, Türkiye–İsrail söylem krizini klasik diplomatik gerilim modelleriyle açıklamanın yetersiz olduğunu ileri sürmektedir. Ortaya çıkan yapı, dört temel devingen tarafından şekillendirilen çok katmanlı bir gayri meşrulaştırma rejimidir: Normatif (ahlaksal), hukuksal, tarihsel ve duygusal. Bu rejim, yalnızca devletler arası ilişkileri değil, aynı zamanda iç siyasal alanları ve kamuoyu algılarını da yeniden yapılandırmaktadır.

DOĞRUDAN TÜRKİYE-İSRAİL SAVAŞI OLASILIĞI

Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye ile Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail arasında doğrudan askeri çatışma olasılığının düşük olmasının birkaç yapısal nedeni vardır.

Coğrafi ayrışma: İki ülke arasında doğrudan kara sınırı yoktur. Bu, klasik devletlerarası savaşın “temas maliyetini” artırır.

NATO etmeni: Türkiye, NATO üyesi olduğu için doğrudan bir Türkiye–İsrail savaşı otomatik olarak çok daha geniş bir kriz zinciri doğurur. Bu da caydırıcı bir etki yaratır.

Askeri öncelik farkı: İsrail’in ana güvenlik öğretisi İran, Hizbullah ve Gazze eksenlidir. Türkiye ise yakın çevre güvenliği ve bölgesel diplomasi ağı üzerinden hareket eder. Bu iki stratejik eksen doğrudan çakışmamakta ve daha çok “siyasi gerilim” alanında örtüşmektedir.

Orta risk alanı: Vekil aktörler ve bölgesel dolaylı çatışma

Asıl risk doğrudan savaş değil, vekil ve dolaylı çatışma alanlarıdır: Suriye alanı, Doğu Akdeniz jeopolitiği, Gazze sonrası yeniden yapılanma süreçleri ve İran eksenli bölgesel bloklaşma. Bu alanlarda iki ülke aynı sahada farklı aktörleri destekleyebilir, istihbarat ve diplomatik yarışmayı artırabilir ve zaman zaman askeri gerilim üretilebilir. Risk “Türkiye–İsrail savaşı” değil, örtük yarışmanın askeri temas üretmesidir.

Söylem sertliği neden tek başına savaş üretmez?

Metinlerde görülen “soykırım”, “Hitler benzetmesi”, “susmalı” ve “yok hükmünde” gibi ifadeler yüksek gayri meşrulaştırma içerir. Ancak bu tür söylem genellikle üç işlev görür: iç kamuoyu seferberliği, diplomatik pazarlık gücü artırma ve karşı tarafı geri adım atmaya zorlama. Tarihsel olarak söylem sertliği otomatik askeri tırmanma anlamına gelmez.

Risk artıran senaryolar

Silahlı çatışma ancak şu koşullarda olasılık kazanır: Çoklu cephede eş zamanlı kriz yani İsrail–İran savaşı genişlerse; Türkiye alanda doğrudan etki alanına girerse; Doğu Akdeniz’de askeri temas yani deniz yetki alanı/gemi krizi oluşursa ve yanlış hesaplama gibi olaylar gelişirse bu sonuç beklenebilir. Ayrıca, iç siyasal şoklar ve liderlerin sert söylemlerini geri çekememesi durumu ve geri adım atamama tuzakları oluşursa bu olgu hızlanabilir.

En kritik çözümleyici sonuç

Bu ilişki en doğru şekilde şöyle modellenebilir: Yüksek söylem tırmanması, düşük doğrudan çatışma olasılığı ve orta düzey vekil savaşları riski. Yani retorik olarak yüksek çatışmadır. Stratejik yarışma olarak orta düzeydedir. Doğrudan savaş olasılığı düşüktür. Sonuç olarak, bu tür krizlerde en büyük tehlike “planlı savaş” değil, yanlış hesaplama (miscalculation), denetimsiz tırmanma (unintended escalation) ve bölgesel bir krizin zincirleme etkisi olacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, 2026 yılı Nisan ayında Türkiye ile İsrail arasında ortaya çıkan diplomatik söylem krizini klasik dış siyasa çözümlemelerinin ötesinde çok katmanlı bir gayri meşrulaştırma rejimi olarak ele almıştır. Çözümleme hem İsrail hem Türkiye tarafında üretilen söylemlerin yalnızca diplomatik tepki niteliği taşımadığını, aynı zamanda karşılıklı olarak birbirinin meşruluğunu aşındırmayı hedefleyen sistemli bir iletişim yapısına dönüştüğünü göstermiştir. Bulgular, söylemin dört temel eksen etrafında yoğunlaştığını ortaya koymaktadır: ahlaksal gayri meşrulaştırma, hukuksal suçlama, tarihsel mutlaklaştırma ve duygusal seferberlik. Bu eksenler birlikte değerlendirildiğinde taraflar arasındaki çatışmanın artık geleneksel devletlerarası yarışma sınırlarını aşarak normatif bir meşruluk savaşımına dönüştüğü görülmektedir.

Söylemden Stratejik Yarışmaya Dönüşüm

Çözümleme, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkinin yalnızca siyasal anlaşmazlıklarla değil, aynı zamanda lider merkezli bir söylem yarışması ile özellik kazandığını göstermektedir. Benjamin Netanyahu ve Recep Tayyip Erdoğan gibi lider figürleri devlet temsilinin ötesine geçerek doğrudan uluslararası söylemin ana taşıyıcıları durumuna gelmiştir. Bu durum, diplomatik iletişimin kurumsal çerçeveden bireysel lider başarım düzeyinden kaydığını ve dış siyasanın giderek kişiselleştirilmiş bir yarışma alanına dönüştüğünü göstermektedir.

Gayri Meşrulaştırmanın Kurumsallaşması

Çalışmanın en önemli bulgularından biri gayri meşrulaştırmanın olağan dışı bir kriz dili olmaktan çıkarak sistemli ve kurumsallaşmış bir söylem rejimi durumuna gelmesidir. Ahlaksal suçlamalar, hukuksal referanslar ve tarihsel benzetmeler artık geçici retorik araçlar değil, dış siyasa iletişiminin kalıcı bileşenleri olmuştur. Bu çerçevede özellikle “soykırım”, “savaş suçu” ve “Hitler benzetmesi” gibi yüksek yoğunluklu ifadeler karşı tarafı yalnızca eleştirmekle kalmamakta, aynı zamanda uluslararası sistem içinde meşruluk dışına itme girişimi olarak işlev görmektedir.

İç Siyasa ile Dış Siyasanın İç İçe Geçmesi

Bulgular, dış siyasa söyleminin giderek iç siyasal alanla bütünleştiğini de göstermektedir. İsrail tarafının açıklamalarında Türk iç siyaset aktörlerine atıf yapılması, dış aktörlerin iç siyasal yarışma alanına doğrudan karışmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Türkiye’deki söylem de iç kamuoyu seferberliğini hedefleyen güçlü normatif ve duygusal unsurlar içermektedir. Bu durum, klasik “iki düzeyli oyun” modelinin ötesine geçerek ulusötesi söylem sızması olarak tanımlanabilecek yeni bir yapıyı işaret etmektedir.

Krizin Yapısal Özelliği: Denetimli Tırmanma

Çalışma, söylem krizinin sürekli artan ancak denetimsiz bir savaş üretmeyen bir yapı sergilediğini ortaya koymaktadır. Yüksek düzeyde retorik sertliğe karşın doğrudan askeri çatışma olasılığı düşük kalmakta, ancak vekil alanlar, bölgesel krizler ve yanlış hesaplama riskleri olası tırmanma kanalları oluşturmaktadır. Bu bağlamda kriz, yazında “denetimli tırmanma paradoksu” (controlled escalation paradox) olarak adlandırılabilecek bir yapıya işaret etmektedir. Söylem en yüksek düzeyde gerilim üretirken, stratejik aktörler doğrudan savaşın maliyetlerinden kaçınmaktadır.

Kuramsal Katkı

Bu çalışma üç temel kuramsal katkı sunmaktadır: Gayri meşrulaştırmanın çok katmanlı bir rejim olarak modellenmesi, lider merkezli diplomatik iletişimin kurumsal diplomasiye bir yapı seçeneği olarak tanımlanması ve duygulanımsal ve tarihsel söylem unsurlarının dış siyasa krizlerinde belirleyici duruma gelmesi. Bu çerçevede çalışma, uluslararası ilişkiler yazının da akılcı açıklamaların ötesine geçerek normatif, duygusal ve söylemsel devingenleri merkezine alan bir çözümleme modeli önermektedir.

SONUÇ

Genel olarak bu araştırma, Türkiye–İsrail krizinin yalnızca geçici bir diplomatik gerilim değil, giderek kalıcılaşan çok katmanlı gayri meşrulaştırma ve söylem yarışması rejimi olduğunu göstermektedir. Bu rejim, uluslararası siyasetin doğasını dönüştürerek devletler arası ilişkileri daha kişisel, daha duygusal ve daha normatif olarak yüklü bir duruma getirmektedir. Bu dönüşüm, gelecekte benzer krizlerin yalnızca diplomatik kanallar üzerinden değil, aynı zamanda sosyal medya, iç siyaset ve küresel hukuk referansları üzerinden şekilleneceğini göstermektedir.


 

KAYNAKÇA

 

Adler-Nissen, R. (2014). Stigma management in international relations: Transgressive identities, norms, and order in international society. International Organization, 68(1), 143–176.

Auerbach, Y., ve Bloch-Elkon, Y. (2005). Media framing and foreign policy: The elite press vis-à-vis US policy in Bosnia, 1992–95. Journal of Peace Research, 42(1), 83–99.

Baum, M. A., ve Potter, P. B. K. (2008). The relationships between mass media, public opinion, and foreign policy: Toward a theoretical synthesis. Annual Review of Political Science, 11, 39–65.

Bleiker, R. (2001). The aesthetic turn in international political theory. Millennium: Journal of International Studies, 30(3), 509–533.

Bleiker, R., ve Hutchison, E. (2008). Fear no more: Emotions and world politics. Review of International Studies, 34(S1), 115–135.

Brubaker, R. (2017). Why populism? Theory and Society, 46(5), 357–385.

Cornelissen, S. (2011). The geopolitics of global aspiration: Sport mega-events and emerging powers. The International Journal of the History of Sport, 28(16), 2315–2332.

Crawford, N. C. (2000). The passion of world politics: Propositions on emotion and emotional relationships. International Security, 24(4), 116–156.

Entman, R. M. (2004). Projections of power: Framing news, public opinion, and U.S. foreign policy. University of Chicago Press.

Fairclough, N. (1995). Critical discourse analysis: The critical study of language. Longman.

Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the management of spoiled identity. Prentice-Hall.

Hall, S. (1997). The work of representation. In S. Hall (Ed.), Representation: Cultural representations and signifying practices (pp. 13–74). Sage.

Hansen, L. (2006). Security as practice: Discourse analysis and the Bosnian war. Routledge.

Hermann, M. G. (2008). Content analysis. In A. Klotz ve D. Prakash (Eds.), Qualitative methods in international relations (pp. 151–167). Palgrave Macmillan.

Hutchison, E., ve Bleiker, R. (2014). Theorizing emotions in world politics. International Theory, 6(3), 491–514.

Jervis, R. (1976). Perception and misperception in international politics. Princeton University Press.

Krebs, R. R., ve Jackson, P. T. (2007). Twisting tongues and twisting arms: The power of political rhetoric. European Journal of International Relations, 13(1), 35–66.

McDonald, M. (2008). Securitization and the construction of security. European Journal of International Relations, 14(4), 563–587.

Mercer, J. (2010). Emotional beliefs. International Organization, 64(1), 1–31.

Miskimmon, A., O’Loughlin, B., ve Roselle, L. (2013). Strategic narratives: Communication power and the new world order. Routledge.

Nye, J. S. (2004). Soft power: The means to success in world politics. PublicAffairs.

Oren, I., ve Solomon, T. (2015). WMD, WMD, WMD: Securitization through ritualized incantation of ambiguous phrases. International Studies Quarterly, 59(2), 313–325.

Solomon, T. (2014). The affective underpinnings of soft power. European Journal of International Relations, 20(3), 720–741.

van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A multidisciplinary approach. Sage.

Waever, O. (1995). Securitization and desecuritization. In R. Lipschutz (Ed.), On security (pp. 46–86). Columbia University Press.

Hiç yorum yok: