Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

6 Nisan 2026 Pazartesi

 

Gazze’de Şiddetin Yapısal Dönüşümü: Yaşam Koşullarının Yıkımı ve Soykırım Tartışması

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Gazze’de yaşanan yıkımın uluslararası hukuk bağlamında değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Çalışmada, sivillerin yaşam koşullarının sistemli biçimde ortadan kaldırılması, altyapının yıkımı ve belirli bir gruba yönelik yoğun şiddet uygulamaları, soykırım tartışmaları çerçevesinde çözümlenmektedir. Araştırma, uluslararası hukukun temel ilkeleri doğrultusunda, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı, işgal hukuku ve Uluslararası Adalet Divanı içtihadı temel alınarak yürütülmüştür. Ayrıca, çatışma sonrası yeniden kurulma süreçleri, insancıl müdahale ile siyasal ve ekonomik yeniden yapılandırma arasındaki gerilim bağlamında ele alınmıştır. Çalışma, Gazze’deki gelişmelerin yalnızca insancıl bir kriz değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin sınandığı bir alan olduğunu ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Gazze, uluslararası hukuk, soykırım, savaş suçları, dolus specialis, Uluslararası Adalet Divanı, işgal hukuku, insancıl hukuk, yeniden kurma, kuvvet kullanma yasağı

 

ABSTRACT

This study aims to evaluate the destruction in Gaza within the framework of international law. It analyzes the systematic destruction of living conditions, targeting of civilian infrastructure, and the intensity of violence against a specific group in the context of genocide debates. The research is conducted based on the fundamental principles of international law, particularly the United Nations Charter, the law of occupation, and the jurisprudence of the International Court of Justice. Furthermore, post-conflict reconstruction processes are examined in relation to the tension between humanitarian intervention and political-economic restructuring. The study demonstrates that the situation in Gaza represents not only a humanitarian crisis but also a critical test of the international legal order.

Keywords: Gaza, international law, genocide, war crimes, dolus specialis, International Court of Justice, law of occupation, humanitarian law, reconstruction, prohibition of the use of force

GİRİŞ

Gazze’de son dönemde yaşanan gelişmeler, çağdaş silahlı çatışmaların niteliğine ilişkin yerleşik kabulleri yeniden tartışmaya açmıştır. İsrail ile Hamas arasında tırmanan çatışmalar, yalnızca klasik askeri angajman biçimleriyle sınırlı kalmamış ve sivil yaşamın maddi, yersel ve biyolojik yeniden üretim koşullarını hedef alan çok katmanlı bir şiddet uygulamasına evrilmiştir.

Bu süreçte yoğun bombardıman, sivil altyapının geniş çaplı yıkımı, temel yaşam kaynaklarına erişimin kısıtlanması ve kitlesel yerinden edilmeler çatışmanın etkilerini doğrudan savaş alanının ötesine taşımıştır. Özellikle su, gıda, sağlık ve barınma gibi temel unsurların sistemli biçimde aşındırılması, şiddetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda yapısal ve dolaylı biçimlerde de işlediğini göstermektedir. Bu durum, çağdaş savaşların giderek daha fazla “yaşam koşulları üzerinden yürütülen” bir özellik kazandığına işaret etmektedir.

Bu gelişmeler, uluslararası hukuk açısından da yoğun tartışmaları beraberinde getirmiştir. Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde sivillerin korunması, orantılılık ve ayrım ilkeleri ciddi biçimde sorgulanırken, ortaya çıkan yıkımın niteliği, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kategorileri bağlamında güçlü değerlendirmelere konu olmuştur. Bunun ötesinde, yaşananların “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği yönündeki tartışmalar da uluslararası akademik ve hukuksal gündemin merkezine yerleşmiştir.

Bu makale, Gazze’de ortaya çıkan şiddet biçimlerini yalnızca sonuçları üzerinden değil, bu sonuçları üreten yöntemler ve mekanizmalar üzerinden çözümlemeyi amaçlamaktadır. Temel sav söz konusu şiddetin klasik askeri operasyonların ötesine geçerek, sivil yaşamın sürdürülebilirliğini hedef alan yapısal bir dönüşüm geçirdiğidir. Bu çerçevede çalışma, bir yandan şiddet uygulamalarını bir tipoloji içinde sınıflandırmakta ve diğer yandan bu uygulamaların uluslararası hukuk bağlamında nasıl nitelendirilebileceğini tartışmaktadır.

Makalenin temel sorusu şu şekildedir: Gazze’de gözlemlenen şiddet biçimleri, yalnızca askeri amaçlarla açıklanabilecek bir çerçevede mi kalmaktadır, yoksa sivil bir topluluğun varlığını sürdürülemez kılmaya yönelik daha derin bir dönüşüme mi işaret etmektedir? Bu soru, özellikle “yaşam koşullarının sistemli yıkımı” ile “soykırım kastı” arasındaki ilişkinin çözümlemesini gerekli kılmaktadır.

Bu doğrultuda makale üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kavramsal ve hukuksal çerçeve ortaya konulacak, ikinci bölümde Gazze’deki şiddet uygulamaları çok katmanlı bir tipoloji içinde çözümlenecek ve son bölümde ise elde edilen bulgular ışığında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım tartışması eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilecektir.

AMAÇ VE HEDEFLER

Bu makalenin temel amacı, Gazze’de ortaya çıkan şiddet uygulamalarını yalnızca askeri sonuçları üzerinden değil, bu sonuçları üreten yapısal mekanizmalar ve uygulama biçimleri üzerinden çözümlemektir. Çalışma, çağdaş silahlı çatışmaların giderek daha fazla sivil yaşamın maddi ve biyolojik temellerini hedef alan bir özellik kazandığı varsayımından hareketle bu dönüşümü kavramsal ve hukuksal bir çerçeve içinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu genel amaç doğrultusunda makalenin hedefleri şu şekilde belirlenmiştir:

Şiddetin Yapısal Dönüşümünü Ortaya Koymak: Gazze’de gözlemlenen şiddet biçimlerinin doğrudan askeri güç kullanımının ötesine geçerek altyapı, yaşam kaynakları ve toplumsal yeniden üretim süreçlerini hedef alan çok katmanlı bir yapıya dönüştüğünü çözümlemek.

Çözümleyici Bir Tipoloji Geliştirmek: Uygulanan yöntemleri doğrudan askeri şiddet, altyapı yıkımı, yaşam koşullarının aşındırılması, zorunlu yerinden etme ve söylemsel meşrulaştırma gibi kategoriler altında sistemli biçimde sınıflandırmak.

Uluslararası Hukuk Bağlamında Değerlendirme Yapmak: Elde edilen bulguları, Cenevre Sözleşmeleri ve Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi çerçevesinde inceleyerek söz konusu eylemlerin savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım kategorileri açısından nasıl nitelendirilebileceğini tartışmak.

Soykırım Tartışmasına Çözümleyici Katkı Sunmak: Özellikle “yaşam koşullarının sistemli olarak yok edilmesi” ile “soykırım kastı” arasındaki ilişkiyi inceleyerek mevcut tartışmalara kavramsal açıklık kazandırmak.

Siyasal ve Uluslararası Bağlamı Açıklamak: İsrail’in askeri stratejileri ile Amerika Birleşik Devletleri  (ABD) başta olmak üzere uluslararası aktörlerin sağladığı desteğin, ortaya çıkan şiddet uygulamalarının kapsamı ve sürdürülebilirliği üzerindeki etkilerini değerlendirmek.

Sonuç olarak bu çalışma, Gazze’deki durumu yalnızca bir çatışma olarak değil, şiddetin doğasının dönüşümünü gösteren bir örnek olay olarak ele almayı hedeflemektedir. Bu yönüyle makale hem uluslararası hukuk yazınına hem de çağdaş siyasal çözümlemelere katkı sunmayı amaçlamaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu çalışma, Gazze’de ortaya çıkan şiddet uygulamalarının niteliğini ve bu uygulamaların uluslararası hukuk bağlamındaki karşılığını anlamaya yönelik olarak aşağıdaki temel araştırma soruları etrafında yapılandırılmıştır:

Temel Araştırma Sorusu: Gazze’de gözlemlenen şiddet biçimleri yalnızca askeri hedeflere yönelik operasyonlar olarak mı değerlendirilebilir, yoksa sivil bir topluluğun yaşam koşullarını sistemli biçimde ortadan kaldırmaya yönelik yapısal bir dönüşüme mi işaret etmektedir?

Alt Araştırma Soruları

Şiddetin Niteliği ve Dönüşümü:

Gazze’de uygulanan askeri ve sivil hedefli uygulamalar klasik savaş anlayışından hangi yönleriyle ayrışmaktadır?

Bu uygulamalar “çok katmanlı şiddet rejimi” olarak tanımlanabilecek bir yapıya işaret etmekte midir?

Yöntemlerin Çözümleyici Sınıflandırılması:

Uygulanan şiddet yöntemleri hangi kategoriler altında toplanabilir?

Doğrudan askeri şiddet ile yaşam koşullarını hedef alan dolaylı şiddet arasındaki ilişki nasıl kurulabilir?

Uluslararası Hukuk Açısından Nitelendirme

Ortaya çıkan eylemler Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde hangi ihlalleri gündeme getirmektedir?

Bu eylemler savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında nasıl değerlendirilebilir?

Soykırım Tartışması ve Kast Sorunu:

Yaşam koşullarının sistemli yıkımı “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” bağlamında nasıl yorumlanmalıdır?

Gözlemlenen eylem kalıpları bir grubun kısmen ya da tümüyle yok edilmesine yönelik özel bir kastın varlığına işaret etmekte midir?

Söylem ve Eylem İlişkisi:

Siyasal ve askeri söylemler uygulanan şiddet uygulamalarıyla ne ölçüde örtüşmektedir?

Söylem olası bir “soykırım kastı”nın dolaylı kanıtı olarak değerlendirilebilir mi?

Uluslararası Siyasal Bağlam:

İsrail’in askeri stratejileri, uluslararası sistem içindeki güç ilişkilerinden nasıl etkilenmektedir?

ABD başta olmak üzere dış aktörlerin desteği bu şiddet uygulamalarının kapsamını ve sürekliliğini nasıl şekillendirmektedir?

YÖNTEM

Bu çalışma, Gazze bağlamında ortaya çıkan şiddet uygulamalarını çok katmanlı ve disiplinlerarası bir yaklaşımla çözümlemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, nitel araştırma paradigması içinde konumlandırılmış olup özellikle çözümleyici sınıflandırma, belge çözümlemesi ve yorumlayıcı (hermeneutik) çözümleme yöntemlerinden yararlanmaktadır.

Araştırma Tasarımı

Çalışma, nitel örnek olay çalışması (case study) niteliğindedir. Gazze örneği, çağdaş silahlı çatışmaların dönüşümünü anlamak için bir “örnek olay” olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, tek bir olaydan hareketle daha geniş kuramsal çıkarımlar yapmaya olanak tanımaktadır.

Veri Kaynakları

Araştırmada aşağıdaki türde ikincil veriler kullanılmaktadır: Uluslararası örgüt raporları (özellikle Birleşmiş Milletler, BM), hukuksal belgeler ve sözleşmeler (örneğin, Cenevre Sözleşmeleri), uluslararası yargı kararları ve geçici tedbir kararları (Uluslararası Adalet Divanı), akademik makaleler ve siyasa çözümlemeleri ve açık kaynak haber ve raporlar.

Çözümleyici Yöntem: Tipoloji Oluşturma

Araştırmanın temel çözümleyici yöntemi şiddet uygulamalarının tipolojik olarak sınıflandırılmasıdır. Bu kapsamda doğrudan askeri şiddet, altyapı yıkımı, yaşam koşullarının aşındırılması, zorunlu yerinden etme ve söylemsel çerçeveleme gibi kategoriler oluşturulmuş ve bu kategoriler üzerinden sistemli bir çözümleme yapılmıştır. Bu yaklaşım, şiddetin yalnızca sonuçları üzerinden değil, üretilme biçimleri üzerinden anlaşılmasını sağlamaktadır.

Hukuksal Çözümleme Yöntemi

Çalışmada, uluslararası hukuk normları bağlamında normatif çözümleme yapılmaktadır: Uluslararası insancıl hukuk (IHL), insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçu özellikle Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu çözümlemede temel odak eylemlerin hukuksal tanımlarla örtüşüp örtüşmediği değil, aynı zamanda kast (dolus specialis) unsurunun nasıl yorumlanabileceğidir.

Söylem Çözümlemesi

Araştırmada ayrıca söylem çözümlemesi (discourse analysis) yöntemi kullanılmaktadır. Bu kapsamda siyasal liderlerin açıklamaları, askeri söylemler ve kamuya yönelik açıklamalar incelenerek, şiddet uygulamaları ile söylem arasındaki ilişki çözümlenmektedir. Bu yöntem, özellikle soykırım kastının dolaylı kanıtları açısından önem taşımaktadır.

Karşılaştırmalı Çözümleme

Gazze’deki şiddet uygulamaları tarihsel örneklerle (örneğin, Ruanda Soykırımı), uluslararası hukuk içtihatlarıyla ve farklı çatışma örnekleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, mevcut durumun benzersizliğini ya da benzerliklerini ortaya koymayı amaçlar.

Yöntemin Sınırlılıkları

Bu çalışmanın bazı sınırlılıkları bulunmaktadır: Veriler büyük ölçüde ikincil kaynaklara dayanmaktadır. Alandan doğrudan veri toplanmamıştır. Hukuksal değerlendirmeler mevcut belgeler ve içtihatlarla sınırlıdır. Soykırım kastı gibi unsurlar, doğrudan gözlemlenemez ve yorum ve çıkarıma dayalıdır

Genel Yöntemsel Yaklaşım

Çalışma, şu üçlü metodolojik eksende ilerlemektedir:

Betimleyici çözümleme (ne oluyor?)

Çözümleyici sınıflandırma (nasıl oluyor?)

Normatif değerlendirme (hukuken ne ifade ediyor?)

Bu yaklaşım hem bilimsel titizliği hem de kavramsal derinliği bir arada sunmayı amaçlamaktadır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, Gazze bağlamında gözlemlenen şiddet uygulamalarını anlamak için hem uluslararası hukuk hem de siyasal kuram bakış açılarını bir araya getiren çok katmanlı bir kuramsal çerçeveye dayanmaktadır. Çözümleme, şiddetin yalnızca fiziksel yıkım değil, aynı zamanda yapısal ve söylemsel boyutlarıyla ele alınmasını gerektirmektedir.

Uluslararası Hukuk ve Şiddetin Sınırları

Çalışmanın hukuksal temeli Cenevre Sözleşmeleri ile şekillenen uluslararası insancıl hukuk normlarına dayanmaktadır. Bu normlar sivillerin korunmasını, orantılılık ilkesini ve ayrım (distinction) ilkesini esas alır. Bunun yanı sıra, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi bir grubun tümüyle ya da kısmen yok edilmesini hedefleyen eylemleri tanımlayan en önemli hukuksal referanstır. Bu sözleşme, özellikle “özel kast” (dolus specialis) kavramı üzerinden soykırımı diğer suçlardan ayırır.

Şiddetin Yapısal Boyutu

Bu çalışma, şiddeti yalnızca doğrudan fiziksel yıkım olarak değil, aynı zamanda yapısal şiddet olarak ele almaktadır. Johan Galtung’un yaklaşımına dayanan bu kavram, şiddetin ekonomik, toplumsal ve siyasal yapılar aracılığıyla da üretilebileceğini savunur. Bu bağlamda su, gıda ve enerjiye erişimin kısıtlanması, sağlık sisteminin çökertilmesi ve yaşam koşullarının sürdürülemez duruma getirilmesi gibi olgular doğrudan öldürme eylemi olmasa da yaşamın sürdürülebilirliğini ortadan kaldıran yapısal şiddet biçimleri olarak değerlendirilir.

Biyosiyasala ve Yaşamın Yönetimi

Michel Foucault’nun geliştirdiği biyosiyasala kavramı çağdaş iktidarın yaşam üzerinde kurduğu denetimi çözümler. Bu çerçevede, yaşamı düzenleme, denetleme ve sınırlandırma uygulamaları, iktidarın temel araçları durumuna gelir. Bu çalışma bağlamında şunlar çözümlenmiştir: Nüfusun hareketlerinin denetimi, yaşam kaynaklarının dağıtımı ve hayatın “yaşanabilir” olup olmadığının belirlenmesi. Bu yaklaşım, devletlerin yalnızca öldürme (thanatopolitics) değil, aynı zamanda yaşatma ve yaşatmama gücünü de kullandığını gösterir.

Asimetrik Savaş ve Güç İlişkileri

İsrail ile Hamas arasındaki çatışma klasik devletler arası savaş modelinden farklı olarak asimetrik savaş niteliği taşır. Bu bağlamda Devlet ve devlet-dışı aktör, yüksek teknoloji ve sınırlı kapasite ve düzenli ordu ve gerilla taktikleri gibi güç dengesizlikleri, şiddetin biçimini ve yoğunluğunu doğrudan etkiler. Bu durum, uluslararası hukukun uygulanmasında da önemli zorluklar yaratır.

Soykırım Kuramı ve Kast Problemi

Soykırım çözümlemesinde en öneli unsur niyet (intent) ya da hukuksal ifadeyle “dolus specialis”tir. Bu çalışma soykırım tartışmasını üç düzeyde ele almaktadır:

Eylem düzeyi: Fiziksel yıkım ve yaşam koşullarının bozulması.

Sistem düzeyi: Şiddetin sürekliliği ve yapısallığı.

Kast düzeyi: Eylemlerin bir grubu yok etme niyeti taşıyıp taşımadığı.

Bu bağlamda, Uluslararası Adalet Divanı içtihatları, kastın doğrudan değil, çoğu zaman dolaylı göstergeler üzerinden değerlendirildiğini ortaya koymaktadır.

Söylem, Meşrulaştırma ve Rıza Üretimi

Siyasal söylem, şiddetin meşrulaştırılmasında önemli bir araçtır. Bu çalışma, söylemi yalnızca iletişimsel bir unsur olarak değil, aynı zamanda şiddeti meşrulaştıran, toplumsal rıza üreten ve düşmanı tanımlayan bir mekanizma olarak ele almaktadır. Söylem çözümlemesi, özellikle düşmanın insanlıktan çıkarılması, toplu sorumluluk atfı ve güvenlik söylemi üzerinden meşrulaştırma gibi unsurların şiddet uygulamalarıyla nasıl örtüştüğünü incelemektedir.

Uluslararası Sistem ve Güç Siyasası

Uluslararası sistemde güç dağılımı hukukun uygulanma biçimini doğrudan etkiler. Bu bağlamda ABD gibi büyük güçlerin siyasal, askeri ve diplomatik desteği çatışmanın seyrini belirleyen önemli bir etmendir. Bu durum uluslararası hukukun evrenselliği, güç ve meşruluk arasındaki gerilim ve hukukun seçici uygulanması gibi tartışmaları da beraberinde getirir.

Kuramsal Bütünleşme

Bu çalışma, aşağıdaki üç kuramsal hattı birleştirmektedir: uluslararası hukuk ve normatif çerçeve, siyasal kuram ve güç, meşruluk ve iktidar çözümlemesi ve eleştirel kuram ve yapısal şiddet ve söylem. Bu bütünleştirme, Gazze’deki şiddet uygulamalarının yalnızca askeri bir olay değil, aynı zamanda hukuksal, siyasal ve toplumsal bir dönüşüm süreci olarak ele alınmasını sağlar.

ÇÖZÜMLEME VE BULGULAR

Bu bölümde, Gazze bağlamında ortaya çıkan şiddet uygulamaları önceki bölümlerde geliştirilen çözümleyici tipoloji doğrultusunda sistemli biçimde incelenmektedir. Çözümleme şiddetin yalnızca doğrudan askeri eylemlerle sınırlı olmadığını ve aynı zamanda yaşam koşullarını hedef alan yapısal ve dolaylı mekanizmalarla birlikte işlediğini göstermektedir.

Doğrudan Askeri Şiddetin Yoğunlaşması

Gözlemler, yüksek yoğunluklu hava saldırıları ve geniş ölçekli askeri operasyonların çatışmanın temel özelliklerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu saldırılar sivil ve askeri hedeflerin iç içe geçtiği alanlarda gerçekleşmekte, yüksek yıkım kapasitesine sahip mühimmat kullanılmakta ve kısa süre içinde geniş alanları etkileyebilmektedir. Bu durum, klasik savaş hukukunun temel ilkeleri olan ayrım ve orantılılık ilkelerinin ciddi şekilde sorgulanmasına yol açmaktadır.

Sivil Altyapının Sistemli Yıkımı

Çözümleme sivil altyapının geniş ölçekli ve yineleyen biçimde hedef alındığını göstermektedir: Hastaneler ve sağlık tesisleri, su ve kanalizasyon sistemleri, elektrik ve enerji altyapısı ve eğitim kurumları. Bu yıkımların etkisi yalnızca fiziksel yıkımla sınırlı kalmamakta ve aynı zamanda toplumun temel işleyiş mekanizmalarını da çökertmektedir. Bu bağlamda, yıkımın “yan etki” mi yoksa “yapısal sonuç” mu olduğu tartışması önemli duruma gelmektedir.

Yaşam Koşullarının Aşındırılması

En önemli bulgulardan biri yaşam koşullarının sistemli olarak zorlaştırılmasıdır: Gıda, su ve ilaç sağlamada ciddi kısıtlamalar, enerji akışının sınırlanması ve temel insancıl yardım erişiminin kesintiye uğraması. Bu durum, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kapsamında tanımlanan “yaşam koşullarının ortadan kaldırılması” unsuruyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, söz konusu uygulamalar yalnızca askeri değil, aynı zamanda biyolojik ve toplumsal sürdürülebilirliği hedef alan bir müdahale olarak değerlendirilmektedir.

Zorunlu Yerinden Etme ve Yersel Parçalanma

Hamas ile İsrail arasındaki çatışma bağlamında sivil nüfusun sürekli yer değiştirmeye zorlandığı gözlemlenmektedir. Bu süreç toplumsal ağların parçalanmasına, aile ve topluluk yapılarının çözülmesine ve yersel ait olma duygusunun zayıflamasına yol açmaktadır. Bu tür hareketlilik yalnızca insancıl bir sonuç değil, aynı zamanda şiddetin yersel yeniden üretimi olarak değerlendirilebilir.

Yersel Yıkım ve Geri Dönüşsüzlük

Şehir dokusunun geniş ölçüde yıkılması bazı bölgeleri yaşanamaz duruma getirmiştir. Bu durum fiziksel geri dönüşün zorlaşması, toplumsal hafızanın zarar görmesi ve yeniden yapma kapasitesinin sınırlanması gibi sonuçlar doğurmaktadır. Bu bağlamda, şiddet yalnızca mevcut nüfusu değil, aynı zamanda gelecekteki yaşam olanaklarını da etkilemektedir.

Söylem ve Şiddet Arasındaki İlişki

Siyasal söylem şiddet uygulamalarının önemli bir bileşeni olarak öne çıkmaktadır. Bazı söylemlerde toplu sorumluluk atfı, düşmanın insanlıktan çıkarılması ve güvenlik gerekçesiyle geniş kapsamlı şiddetin meşrulaştırılması gibi unsurlar gözlemlenmektedir. Bu söylemler şiddetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda normatif olarak da meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

Uluslararası Aktörlerin Rolü

ABD başta olmak üzere uluslararası aktörlerin siyasal ve askeri desteği çatışmanın devingenlerini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu destek askeri kapasitenin sürdürülmesine, diplomatik koruma sağlanmasına ve uluslararası baskının sınırlanmasına katkıda bulunmaktadır. Bu durum, uluslararası sistemde güç ile hukuk arasındaki gerilimi daha görünür kılmaktadır.

Genel Bulguların Değerlendirilmesi

Elde edilen bulgular birlikte değerlendirildiğinde şiddetin yalnızca doğrudan askeri eylemlerle sınırlı olmadığı, yaşam koşullarını hedef alan sistemli bir boyut kazandığı ve yersel, toplumsal ve biyolojik etkiler ürettiği görülmektedir. Bu durum, çatışmanın niteliğini klasik savaş paradigmasının ötesine taşıyarak, çok katmanlı bir şiddet rejimi olarak kavramsallaştırılmasını olanaklı kılmaktadır.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, uluslararası hukuk ve siyaset bilimi yazınında yer alan temel kavramlar çerçevesinde Gazze’de yaşanan şiddet biçimlerini çözümlemektedir. Öncelikle uluslararası hukuk bağlamında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım kavramları ele alınmaktadır. Savaş suçları, silahlı çatışmalar sırasında uluslararası insancıl hukuk normlarının ihlal edilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu ihlaller, özellikle sivillerin korunması, ayrım ilkesi ve orantılılık ilkesi gibi temel kuralların çiğnenmesini kapsamaktadır. İnsanlığa karşı suçlar ise, geniş veya sistemli bir saldırının parçası olarak sivillere yönelik yaygın ve ağır ihlalleri ifade etmektedir. Soykırım kavramı ise 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde, belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun bütünüyle ya da kısmen yok edilmesi amacıyla gerçekleştirilen eylemleri kapsamaktadır. Bu kavramın en önemli unsuru, söz konusu yok etme eylemlerinin belirli bir “niyet” (dolus specialis) doğrultusunda gerçekleştirilmesidir.

Soykırımın hukuksal değerlendirmesinde niyet unsuru belirleyici bir rol oynamaktadır. Uluslararası hukukta soykırımın varlığının saptanması yalnızca eylemlerin büyüklüğüne ya da etkisine değil, aynı zamanda bu eylemlerin belirli bir grubun yok edilmesine yönelik kasıtlı bir stratejiye dayanıp dayanmadığına bağlıdır. Bu nedenle, soykırım savları incelenirken yalnızca sonuçlar değil, aynı zamanda karar alma süreçleri, siyasal söylemler ve uygulanan yöntemlerin bütünlüğü de değerlendirilir. Bu bağlamda, niyetin doğrudan kanıtlanamadığı durumlarda, dolaylı göstergeler aracılığıyla bir değerlendirme yapılması uluslararası hukukta kabul edilen bir yöntemdir.

Bu çalışmada ayrıca Johan Galtung’un geliştirdiği yapısal şiddet kavramı temel alınmaktadır. Yapısal şiddet, doğrudan fiziksel şiddetten farklı olarak, toplumsal, ekonomik ve siyasal yapıların bireylerin yaşam koşullarını sistemli biçimde kötüleştirmesi yoluyla ortaya çıkan bir şiddet türünü ifade etmektedir. Bu yaklaşım, şiddetin yalnızca doğrudan askeri eylemlerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yaşamın sürdürülebilirliğini etkileyen dolaylı mekanizmalar aracılığıyla da üretilebileceğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, altyapının yıkımı, temel hizmetlere erişimin engellenmesi ve yaşam koşullarının sistemli biçimde kötüleştirilmesi gibi unsurlar yapısal şiddet kapsamında değerlendirilmektedir.

Yapısal şiddet kavramı, özellikle savaş ortamlarında sivillerin yaşam koşullarının nasıl etkilendiğini anlamak açısından önem taşımaktadır. Altyapının hedef alınması, sağlık hizmetlerinin çökmesi, su ve enerji kaynaklarına erişimin kısıtlanması gibi uygulamalar, doğrudan fiziksel saldırıların ötesinde, yaşamın sürdürülebilirliğini ortadan kaldıran sonuçlar doğurabilmektedir. Bu bağlamda, şiddetin yalnızca anlık yıkım üzerinden değil, uzun vadeli etkiler üzerinden de çözümlenmesi gerekmektedir.

Uluslararası insancıl hukukta yer alan temel ilkelerden biri olan ayrım ilkesi, askeri hedefler ile sivillerin birbirinden ayrılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu ilkeye göre, çatışmalarda yalnızca askeri hedefler meşru saldırı konusu olabilirken, siviller her koşulda korunmalıdır. Benzer şekilde orantılılık ilkesi, askeri bir hedefe yönelik saldırının, sivil kayıplara yol açması durumunda, bu kayıpların beklenen askeri üstünlükle orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu ilkelerin ihlali savaş suçlarının temel unsurları arasında yer almaktadır.

Bu çalışma ayrıca asimetrik savaş kavramını da dikkate almaktadır. Asimetrik savaş, taraflar arasında askeri kapasite, teknoloji ve güç açısından önemli farklılıkların bulunduğu çatışma türlerini ifade etmektedir. Bu tür çatışmalarda, daha güçlü tarafın sahip olduğu askeri kapasite daha zayıf taraf üzerinde orantısız bir etki yaratabilmektedir. Bu durum, uluslararası hukuk normlarının uygulanmasını ve korunmasını daha karmaşık duruma getirmektedir.

Son olarak, uluslararası sistemin yapısı ve küresel güç dengeleri de bu çalışmanın kavramsal çerçevesi içerisinde ele alınmaktadır. Büyük güçlerin siyasal ve askeri destekleri, uluslararası hukuk normlarının uygulanabilirliği üzerinde etkili olabilmektedir. Bu bağlamda, uluslararası aktörlerin tutumu, çatışmaların seyrini ve uluslararası hukukun işleyişini doğrudan etkileyen önemli bir etmen olarak değerlendirilmektedir.

Siyasal Söylem ve Niyet Unsurunun Değerlendirilmesi

Gazze’de yaşanan süreç, yalnızca askeri operasyonlar üzerinden değil, aynı zamanda bu operasyonlara eşlik eden siyasal söylem üzerinden de değerlendirilmelidir. Uluslararası hukukta özellikle soykırım savının incelenmesinde, “niyet” (dolus specialis) unsuru büyük bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, İsrailli siyasal aktörlerin kamuya açık açıklamaları, uygulanan siyasaların özelliklerini anlamada önemli bir veri sunmaktadır. Benjamin Netanyahu tarafından kullanılan ve belirli bir bedelin ödetileceğine işaret eden ifadeler, askeri operasyonların yalnızca hedef odaklı bir güvenlik etkinliği olarak değil, aynı zamanda caydırıcılık ve toplu etki üretme amacı taşıyabilecek bir yaklaşımı işaret etmektedir. Benzer şekilde, Israel Katz tarafından dile getirilen ve Gazze’ye yönelik temel yaşam kaynaklarının kesilmesini içeren açıklamalar, sivillerin yaşam koşullarının sistemli biçimde etkilenmesine yönelik bir siyasa anlayışını ortaya koymaktadır. Itamar Ben-Gvir gibi aktörlerin sert askeri müdahale vurgusu yapan söylemleri ise çatışmanın çözümünde askeri güce öncelik verildiğini göstermekte ve sivil-asker ayrımının gözetilmesine ilişkin tartışmaları gündeme getirmektedir.

Bu tür söylemler, tek başına hukuksal ihlal teşkil etmese de sahadaki uygulamalarla birlikte değerlendirildiğinde niyet unsurunun yorumlanmasına katkı sunmaktadır. Özellikle sivil altyapının hedef alınması, temel insancıl gereksinmelerin karşılanmasının engellenmesi ve yaşam koşullarının sürdürülemez duruma getirilmesi gibi olgularla birlikte ele alındığında bu söylem örnekleri uluslararası insancıl hukuk ilkeleri ve 1948 Soykırım Sözleşmesi kapsamında tartışılan ölçütlerin değerlendirilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu çerçevede, siyasal söylem ile uygulama arasındaki ilişki Gazze’de yaşananların yalnızca askeri bir çatışma olarak değil, aynı zamanda uluslararası hukuk açısından daha ağır ihlal kategorileri içinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunu güçlendirmektedir.

Uluslararası Adalet Divanı İçtihadı ile Bağlantı

UAD içtihadı, özellikle soykırım savlarının değerlendirilmesinde niyet unsurunun doğrudan veya dolaylı kanıtlar üzerinden yorumlanabileceğini ortaya koymaktadır. UAD önceki kararlarında (örneğin Bosna-Hersek v. Sırbistan davası) soykırımın saptanması için açık ve doğrudan bir yok etme kastının yanı sıra, eylemlerin bütünsel bağlamı, sistemli uygulamalar ve ilgili aktörlerin davranışları ile söylemlerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu yaklaşım yalnızca tekil olaylara değil olayların bütününe ve bunların yarattığı makul çıkarımlara odaklanmaktadır.

Bu çerçevede, Gazze’deki gelişmelerin değerlendirilmesinde, siyasal söylem ile alandaki uygulamaların birlikte ele alınması, UAD içtihadıyla uyumlu bir çözümleme yöntemi sunmaktadır. Sivillerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerin ihlali, temel yaşam koşullarının sürdürülemez duruma getirilmesi ve bu durumların yüksek düzeyli siyasal söylemlerle desteklenmesi, UAD’nin geliştirdiği hukuksal çerçevede niyetin değerlendirilmesine katkı sağlayabilecek unsurlar arasında yer almaktadır. Dolayısıyla, söz konusu söylemler, tek başına belirleyici olmamakla birlikte, Gazze’de yaşananların uluslararası hukuk açısından niteliğinin tartışılmasında tamamlayıcı ve destekleyici bir rol oynamaktadır.

GÖRGÜL ÇÖZÜMLEME

Şiddet Biçimlerinin Sınıflandırılması

Gazze’de yaşanan şiddet, yalnızca doğrudan askeri saldırılarla sınırlı olmayan, çok katmanlı ve farklı biçimlerde ortaya çıkan bir şiddet rejimi olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, söz konusu şiddet biçimlerinin çözümleyici olarak sınıflandırılması olayın niteliğini anlamak açısından önem taşımaktadır. Bu sınıflandırma, “doğrudan aseri şiddet”, “dolaylı (yapısal) şiddet” ve “sistemli şiddet” olmak üzere üç ana kategori altında ele alınabilir. Doğrudan askeri şiddet, silahlı çatışma kapsamında gerçekleştirilen ve fiziksel yıkıma yol açan eylemleri kapsamaktadır. Bu tür şiddet, hava saldırıları, topçu atışları ve kara operasyonları gibi askeri etkinlikler aracılığıyla ortaya çıkmaktadır. Bu saldırılar, yalnızca askeri hedefleri değil, aynı zamanda sivil yerleşim alanlarını da etkileyebilmektedir. Bu durum, uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleri arasında yer alan ayrım ve orantılılık ilkeleri açısından tartışma yaratmaktadır. Doğrudan askeri şiddetin yoğunluğu ve kapsamı, siviller üzerinde geniş çaplı etkiler doğurabilmektedir. Dolaylı ya da yapısal şiddet ise, doğrudan fiziksel saldırılar dışında, yaşam koşullarını sistemli olarak etkileyen ve bireylerin temel gereksinmelere erişimini engelleyen süreçleri ifade etmektedir. Bu tür şiddet, özellikle altyapının tahrip edilmesi yoluyla ortaya çıkmaktadır. Su, elektrik ve enerji altyapısının zarar görmesi, sağlık sisteminin işlevsiz hale gelmesi ve gıda temin zincirlerinin kesintiye uğraması, bu şiddet biçiminin temel unsurları arasında yer almaktadır. Ayrıca, barınma alanlarının yok edilmesi ve temel kamu hizmetlerinin sürdürülemez hale gelmesi, sivil nüfusun yaşam koşullarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, bireylerin yalnızca fiziksel güvenliğini değil, aynı zamanda yaşamlarını sürdürebilme kapasitelerini de ortadan kaldırmaktadır. Yapısal şiddet, doğrudan askeri eylemlerden bağımsız olarak da etkisini sürdürebilen bir şiddet biçimidir. Bu bağlamda, yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan sistemlerin çökertilmesi, uzun vadeli sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle sağlık hizmetlerine erişimin kısıtlanması, hastanelerin işlevsiz hale gelmesi ve temel ilaçlara ulaşımın engellenmesi, sivil nüfus üzerinde ciddi etkiler yaratmaktadır. Benzer şekilde, temiz suya erişimin engellenmesi ve enerji kaynaklarının kesintiye uğraması, günlük yaşamın sürdürülemez hale gelmesine neden olmaktadır. Bu tür etkiler, yalnızca anlık bir kriz değil, aynı zamanda süreklilik arz eden bir insancıl felaket durumunu ortaya çıkarmaktadır. Sistemli şiddet ise, belirli bir süreklilik içinde, planlı ve organize bir şekilde uygulanan şiddet biçimlerini ifade etmektedir. Bu tür şiddet, tekil olaylardan çok, bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan geniş kapsamlı bir süreci temsil etmektedir. Saldırıların sürekliliği, hedeflerin çeşitliliği ve etki alanının genişliği, bu şiddetin sistemli niteliğini ortaya koymaktadır. Sistemli şiddet, aynı zamanda belirli bir stratejik çerçeve içerisinde yürütülen eylemleri de kapsamaktadır. Bu çerçevede, askeri operasyonların yoğunluğu ve kapsamı, siviller üzerindeki etkilerin sürekliliğini artırmaktadır.

Bu sınıflandırma, Gazze’de yaşanan şiddetin tek boyutlu bir olay olmadığını, aksine çok katmanlı ve farklı düzeylerde etkiler üreten bir süreç olduğunu göstermektedir. Doğrudan askeri şiddet ile yapısal şiddet arasındaki etkileşim, sivil nüfus üzerinde birleşik bir etki yaratmaktadır. Bu durum, yalnızca fiziksel yıkımın ötesinde, yaşamın sürdürülebilirliğini etkileyen daha geniş bir kriz alanı ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle, söz konusu şiddet biçimlerinin birlikte değerlendirilmesi, olayın bütüncül bir çözümlemesini olanaklı kılmaktadır.

ALTYAPININ HEDEF ALINMASI VE YAŞAM KOŞULLARININ YIKIMI

Gazze’de yaşanan şiddetin önemli boyutlarından biri, sivil yaşamın sürdürülebilirliğini doğrudan etkileyen altyapının sistemli olarak hedef alınmasıdır. Altyapı, çağdaş toplumlarda bireylerin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan temel hizmetlerin bütününü kapsamaktadır. Bu hizmetler arasında su temini, enerji arzı, sağlık hizmetleri ve iletişim ağları yer almaktadır. Söz konusu altyapının zarar görmesi veya işlevsiz hale getirilmesi, yalnızca fiziksel yıkıma değil, aynı zamanda toplumsal yaşamın bütünsel olarak çökmesine yol açabilmektedir.

Su ve enerji altyapısının hedef alınması, Gazze’de yaşam koşullarının ciddi biçimde bozulmasına neden olmuştur. Temiz suya erişimin kısıtlanması, sağlık açısından ciddi riskler yaratmakta ve salgın hastalıkların yayılma ihtimalini artırmaktadır. Enerji arzının kesintiye uğraması ise hastanelerin, su arıtma tesislerinin ve diğer temel hizmetlerin işlevselliğini doğrudan etkilemektedir. Bu durum, yaşamın sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahip olan sistemlerin çökmesine yol açmaktadır.

Sağlık sistemine yönelik etkiler de bu bağlamda önemli bir yer tutmaktadır. Hastanelerin zarar görmesi, sağlık çalışanlarının görev yapamaz hale gelmesi ve tıbbi malzemelere erişimin kısıtlanması, sağlık hizmetlerinin sunulmasını ciddi biçimde engellemektedir. Bu durum, özellikle yaralılar ve kronik hastalığı olan bireyler açısından hayati sonuçlar doğurmaktadır. Sağlık sisteminin işlevsiz hale gelmesi, yalnızca doğrudan saldırıların bir sonucu değil, aynı zamanda altyapının genel olarak hedef alınmasının bir sonucudur.

Barınma alanlarının tahrip edilmesi de yaşam koşullarının yıkımı açısından kritik bir unsurdur. Konutların yıkılması, bireylerin güvenli bir şekilde yaşamlarını sürdürebilecekleri alanların ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bu durum, kitlesel yerinden edilmelere yol açmakta ve sivil nüfusun yaşam koşullarını daha da zorlaştırmaktadır. Barınma sorununun ortaya çıkması, aynı zamanda sağlık, hijyen ve güvenlik gibi temel gereksinmelerin karşılanmasını da güçleştirmektedir.

Gıda temin zincirlerinin zarar görmesi de yaşam koşullarının yıkımında önemli bir rol oynamaktadır. Tarım alanlarının tahrip edilmesi, gıda üretiminin azalmasına ve temel gıdalara erişimin kısıtlanmasına neden olmaktadır. Bu durum, özellikle uzun süreli çatışma ortamlarında açlık riskini artırmakta ve insancıl krizin derinleşmesine yol açmaktadır. Gıda güvenliğinin sağlanamaması, sivil nüfus üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler yaratmaktadır.

Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, Gazze’de altyapının hedef alınmasının yalnızca askeri bir strateji değil, aynı zamanda yaşam koşullarının sistemli olarak ortadan kaldırılmasına yönelik bir süreç olduğu görülmektedir. Bu süreç, bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan temel koşulların ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, altyapıya yönelik müdahaleler, doğrudan fiziksel yıkımın ötesinde, yaşamın kendisini hedef alan daha geniş bir şiddet biçimi olarak değerlendirilmektedir.

NİYET VE SOYKIRIM TARTIŞMASI

Uluslararası hukukta soykırım suçunun tespiti açısından en kritik unsur, belirli bir grubun bütünüyle ya da kısmen yok edilmesine yönelik özel kastın, yani “niyetin” varlığıdır. 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde, soykırımın varlığından söz edilebilmesi için yalnızca eylemlerin niteliği ve kapsamı yeterli değildir; aynı zamanda bu eylemlerin belirli bir grubun yok edilmesine yönelik kasıtlı bir stratejinin parçası olması gerekmektedir. Bu nedenle, soykırım savlarının değerlendirilmesi hem eylemlerin etkisini hem de bu eylemlerin arkasındaki niyeti kapsamlı biçimde çözümleme etmeyi gerektirmektedir.

Niyetin doğrudan kanıtlanması çoğu durumda güç olduğundan, uluslararası hukuk uygulamalarında dolaylı göstergeler üzerinden bir değerlendirme yapılmaktadır. Bu bağlamda, saldırıların sistemliliği, hedeflerin seçimi, kullanılan yöntemlerin niteliği ve ortaya çıkan sonuçlar, niyetin varlığına dair dolaylı kanıtlar olarak değerlendirilebilmektedir. Ayrıca, siyasal ve askeri söylemler de niyetin tespitinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu unsurlar, bir bütün olarak ele alındığında, belirli bir grubun yok edilmesine yönelik bir stratejinin varlığına işaret edebilir.

Soykırım tartışması bağlamında, özellikle sivillere yönelik etkilerin büyüklüğü ve sürekliliği, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir husustur. Sivillerin yaşam koşullarının sistemli olarak kötüleştirilmesi, altyapının hedef alınması ve temel gereksinmelere erişimin engellenmesi, belirli bir grubun fiziksel olarak yok edilmesi olmasa bile, yaşam koşullarının ortadan kaldırılması yoluyla dolaylı bir yok etme süreci olarak yorumlanabilmektedir. Bu tür değerlendirmeler, uluslararası hukukta tartışmalı olmakla birlikte, akademik yazında önemli bir yer tutmaktadır.

Bununla birlikte, bu tür çözümlemelerin yapılmasında dikkatli ve temkinli bir yaklaşım benimsenmesi gerekmektedir. Soykırım kavramı, uluslararası hukukun en ağır suçlarından biri olup, bu kavramın kullanımı ciddi hukuksal ve siyasal sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada sunulan değerlendirmeler, belirli bir savı kesin olarak ortaya koymak yerine, mevcut veriler ışığında yapılan bir çözümleme olarak ele alınmalıdır.

Uluslararası sistemin yapısı da bu tartışmada önemli bir rol oynamaktadır. Büyük güçlerin siyasal ve askeri destekleri, çatışmaların seyrini ve uluslararası hukukun uygulanabilirliğini etkileyebilmektedir. Bu bağlamda, uluslararası aktörlerin tutumları, soykırım tartışmasının yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda siyasal bir boyut taşıdığını da göstermektedir.

Sonuç olarak, niyet unsurunun varlığına ilişkin değerlendirme, çok boyutlu bir çözümleme gerektirmekte ve farklı veri kaynaklarının birlikte ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu çalışma, bu tartışmayı doğrudan kesin bir yargıya bağlamak yerine mevcut göstergeler üzerinden çözümleyici bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.

SİVİL-ASKERİ AYRIM VE ORANTILILIK

Uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasını temel bir ilke olarak kabul etmektedir. Bu bağlamda ayrım ilkesi, çatışmanın taraflarının askeri hedefler ile siviller arasında açık bir ayrım yapmasını zorunlu kılmaktadır. Buna göre, saldırılar yalnızca askeri hedeflere yöneltilmeli, siviller ve sivil nesneler her koşulda korunmalıdır. Sivil nüfusun doğrudan ya da dolaylı olarak hedef alınması bu ilkenin ihlali olarak değerlendirilmektedir.

Gazze’de yaşanan şiddet bağlamında, askeri hedefler ile sivil alanlar arasındaki ayrımın bulanıklaşması uluslararası insancıl hukuk açısından önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Sivil yerleşim alanlarının yoğun olarak etkilendiği durumlarda ayrım ilkesinin uygulanabilirliği zayıflamakta ve sivillerin korunmasına ilişkin yükümlülükler tartışmalı duruma gelmektedir. Bu tür durumlar, çatışmanın doğası gereği ortaya çıkabileceği gibi uygulanan askeri stratejinin bir sonucu olarak da değerlendirilebilmektedir.

Orantılılık ilkesi ise askeri bir hedefe yönelik saldırının beklenen askeri üstünlük ile sivil kayıplar arasında makul bir denge gözetmesini gerektirmektedir. Bu ilkeye göre, askeri bir hedefe ulaşmak amacıyla gerçekleştirilen bir saldırı sivil kayıpların aşırı ve kabul edilemez boyutlara ulaşmasına neden olmamalıdır. Orantılılık değerlendirmesi yalnızca saldırının niteliğini değil, aynı zamanda ortaya çıkan sonuçların büyüklüğünü de dikkate almayı gerektirmektedir.

Gazze bağlamında orantılılık ilkesinin değerlendirilmesi, özellikle sivil kayıpların boyutu ve altyapıya verilen zarar ile doğrudan ilişkilidir. Saldırıların kapsamı, yoğunluğu ve etkileri dikkate alındığında askeri hedeflerle sivil kayıplar arasındaki dengenin ne ölçüde korunduğu önemli bir çözümleme konusu durumuna gelmektedir. Bu noktada, orantılılık ilkesinin ihlali yalnızca belirli bir saldırının sonucu olarak değil, aynı zamanda genel çatışma stratejisinin bir unsuru olarak da ele alınabilmektedir.

Ayrım ve orantılılık ilkelerinin birlikte değerlendirilmesi, uluslararası insancıl hukukun çatışma ortamlarında sivilleri koruma amacını açıkça ortaya koymaktadır. Bu ilkeler, yalnızca kuramsal normlar olarak değil, aynı zamanda uygulanması gereken bağlayıcı kurallar olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, söz konusu ilkelerin ihlali savaş suçları kapsamında değerlendirilebilecek ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Bununla birlikte, bu ilkelerin uygulanması her zaman açık ve net bir biçimde gerçekleşmemektedir. Asimetrik savaş koşullarında, taraflar arasındaki güç dengesizliği, bu ilkelerin uygulanmasını daha karmaşık duruma getirmektedir. Özellikle yoğun nüfuslu alanlarda gerçekleşen çatışmalarda, askeri hedefler ile sivillerin fiziksel olarak iç içe geçmiş olması ayrım ve orantılılık ilkelerinin uygulanmasını zorlaştırmaktadır.

Bu bağlamda, ayrım ve orantılılık ilkelerinin ihlali savları yalnızca belirli olaylara değil, aynı zamanda genel çatışma stratejisine ilişkin kapsamlı bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Bu değerlendirme, saldırıların niteliği, kapsamı ve etkileri ile birlikte tarafların bu ilkelere ne ölçüde uyduğunu çözümlemeyi zorunlu kılmaktadır.

Sonuç olarak, sivil–askeri ayrım ve orantılılık ilkeleri, uluslararası insancıl hukukun temel taşları arasında yer almakta ve çatışma ortamlarında sivillerin korunmasını amaçlamaktadır. Bu ilkelerin ihlali, yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda insancıl açıdan da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle, Gazze’de yaşanan şiddetin bu ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi olayın hukuksal ve çözümleyici boyutunun anlaşılması açısından kritik öneme sahiptir.

ULUSLARARASI ADALET DİVANI İÇTİHADI BAĞLAMINDA SOYKIRIM DEĞERLENDİRMESİ

Uluslararası Adalet Divanı (UAD), soykırım savlarını değerlendirirken 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’ni esas almakta ve bu çerçevede belirli ölçütler doğrultusunda inceleme yapmaktadır. Bu ölçütler arasında korunan grubun varlığı, sözleşmede tanımlanan eylemlerin işlenip işlenmediği ve özellikle bu eylemlerin belirli bir grubun yok edilmesine yönelik özel kast ile gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği yer almaktadır. Bu bağlamda, soykırım suçunun saptanması için yalnızca eylemlerin büyüklüğü veya etkisi yeterli görülmemekte, aynı zamanda bu eylemlerin arkasındaki niyet unsuru belirleyici bir rol oynamaktadır.

UAD içtihadında niyet (dolus specialis), soykırım suçunun en kritik unsuru olarak kabul edilmektedir. Divan, bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, söz konusu eylemlerin belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun bütünüyle ya da kısmen yok edilmesi amacıyla gerçekleştirilmiş olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu nedenle, yüksek sayıda sivil kayıp veya geniş çaplı yıkım tek başına soykırımın varlığını kanıtlamak için yeterli değildir. Niyetin varlığı, çoğu durumda doğrudan kanıtlarla ortaya konulamamakta ve bu nedenle dolaylı göstergeler üzerinden değerlendirme yapılmaktadır.

Bu bağlamda, UAD’nin Bosna-Hersek / Sırbistan davasında verdiği karar önemli bir örnek oluşturmaktadır. Söz konusu davada UAD Srebrenitsa’da yaşanan olayları soykırım olarak nitelendirmiştir. Bununla birlikte, bu karar, yalnızca belirli bir bölgedeki ve belirli bir zaman dilimindeki olaylara ilişkindir. AUD, Sırbistan’ın doğrudan soykırım gerçekleştirdiği sonucuna varmamış, ancak soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal ettiğine hükmetmiştir. Bu karar, soykırım saptanmasında niyet unsurunun ne denli belirleyici olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bir diğer önemli örnek, Gambiya’nın Myanmar’a karşı açtığı davadır. Bu davada UAD, Rohingya Müslümanlarına yönelik uygulamaların soykırım riski taşıdığına hükmederek Myanmar’a karşı geçici tedbirler uygulanmasına karar vermiştir. Bu karar, UAD’nin soykırımın yalnızca gerçekleşmiş bir suç olarak değil, aynı zamanda önlenmesi gereken bir risk olarak da ele alınabileceğini göstermektedir. Ancak bu aşamada UAD kesin olarak soykırımın varlığına hükmetmemiştir. Bu durum, soykırım savlarının değerlendirilmesinde hukuksal sürecin aşamalı yapısını ortaya koymaktadır.

Gazze bağlamında yapılan çözümlemelerde ortaya konulan bulgular, UAD’nin kullandığı değerlendirme ölçütleri ile karşılaştırıldığında bazı ortak noktalara işaret etmektedir. Özellikle sivil yaşamın sürdürülebilirliğini etkileyen altyapının hedef alınması, yaşam koşullarının sistemli olarak kötüleştirilmesi ve sivil nüfus üzerinde geniş çaplı etkiler doğuran şiddet uygulamaları, Divan’ın değerlendirdiği maddi eylemler (actus reus) kapsamında değerlendirilebilecek unsurlar arasında yer almaktadır. Bu tür eylemler, belirli bir grubun yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar olarak yorumlanabilmektedir.

Bununla birlikte, UAD’nin içtihadı açısından, bu tür eylemlerin varlığı tek başına soykırım suçunun saptanması için yeterli değildir. UAD, özellikle niyet unsurunun açık ve güçlü biçimde ortaya konulmasını gerekli görmektedir. Bu çerçevede, soykırım savlarının kabul edilebilmesi için, söz konusu eylemlerin belirli bir grubun yok edilmesine yönelik özel bir kast ile gerçekleştirildiğinin ortaya konulması gerekmektedir. Niyetin doğrudan kanıtlanamadığı durumlarda, dolaylı göstergeler üzerinden yapılan değerlendirmeler önem kazanmaktadır.

Sonuç olarak, UAD’nin soykırım konusundaki içtihadı, yüksek ölçekli yıkım ve ağır insancıl sonuçların tek başına soykırım suçunu kanıtlamaya yetmediğini ortaya koymaktadır. Divan, bu tür durumlarda eylemlerin yanı sıra niyet unsurunun varlığını da zorunlu bir ölçüt olarak değerlendirmektedir. Bu bağlamda, Gazze’de yaşanan gelişmelerin soykırım olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği konusu, uluslararası hukuk açısından ancak kapsamlı bir kanıt ve niyet çözümlemesi sonucunda değerlendirilebilecek bir tartışma alanı olarak varlığını sürdürmektedir.

Niyet Unsurunun Kanıtlanması

Uluslararası hukukta soykırım suçunun saptanmasında en belirleyici unsur eylemcinin belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubu bütünüyle ya da kısmen yok etme yönündeki özel kastıdır. Bu unsur, soykırım suçunu diğer uluslararası suç türlerinden ayıran temel özellik olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için yalnızca eylemlerin niteliği ve kapsamı yeterli değildir ve aynı zamanda bu eylemlerin belirli bir yok etme amacına yönelik olarak gerçekleştirilmiş olduğunun ortaya konulması gerekmektedir.

UAD içtihadı, niyet unsurunun doğrudan kanıtlanmasının çoğu durumda olanaklı olmadığını kabul etmektedir. Bu nedenle UAD, niyetin varlığının genellikle dolaylı kanıtlar üzerinden saptanabileceğini belirtmektedir. Bu yaklaşım, özellikle devletlerin veya örgütlü yapıların doğrudan açık bir soykırım niyeti bildirmediği durumlarda önem kazanmaktadır. Bu çerçevede, niyetin varlığına ilişkin değerlendirme, çeşitli göstergelerin bir arada çözümlenmesiyle gerçekleştirilmektedir.

Bu dolaylı göstergeler arasında, gerçekleştirilen eylemlerin sistemli ve süreklilik arz eden bir nitelik taşıması önemli bir yer tutmaktadır. Belirli bir grubun yaşam koşullarının sürekli olarak kötüleştirilmesi, altyapının sistemli biçimde yıkılması ve temel yaşam kaynaklarına erişimin engellenmesi niyetin varlığına işaret edebilecek unsurlar arasında değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, bu tür göstergelerin tek başına niyetin kanıtlanması için yeterli olmadığı, ancak diğer unsurlarla birlikte değerlendirildiğinde anlam kazandığı kabul edilmektedir.

Niyetin saptanmasında dikkate alınan bir diğer önemli unsur, hedef seçimi ve eylemlerin kapsamıdır. Eğer gerçekleştirilen eylemler belirli bir grup üzerinde yoğunlaşıyor ve bu grubun yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik etkiler doğuruyorsa, bu durum niyetin varlığına ilişkin bir gösterge olarak değerlendirilebilmektedir. Aynı şekilde, sivillerin korunmasına yönelik uluslararası normlara karşın sivil nüfusun geniş çapta etkilenmesi bu değerlendirmeyi güçlendirebilmektedir.

Uluslararası hukukta niyetin saptanmasında kullanılan bir diğer araç, ilgili aktörlerin söylemleri ve resmi açıklamalarıdır. Siyasal ve askeri liderlerin açıklamaları eylemlerin arkasındaki amacı anlamak açısından önemli bir veri kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu tür söylemler, eğer belirli bir grubun varlığına yönelik düşmanca veya yok edici ifadeler içeriyorsa niyetin varlığına ilişkin dolaylı bir kanıt olarak değerlendirilebilmektedir. Bununla birlikte, söylemlerin yorumlanması da dikkatli bir çözümlemesi gerektirmektedir.

Bunun yanında, eylemlerin sonuçları da niyetin değerlendirilmesinde dikkate alınmaktadır. Özellikle bir grubun fiziksel varlığını sürdüremeyecek duruma getirecek ölçüde yaşam koşullarının ortadan kaldırılması, niyetin varlığına ilişkin önemli bir gösterge olarak ele alınabilmektedir. Bu durum, “yaşam koşullarının ortadan kaldırılması yoluyla yok etme” kavramı ile doğrudan ilişkilidir. Bu tür durumlarda, doğrudan öldürme eylemleri olmasa bile dolaylı yöntemlerle grubun yok edilmesine yönelik bir strateji söz konusu olabilmektedir.

UAD’nin içtihadı, niyetin saptanmasında “makul çıkarım” yönteminin kullanılabileceğini kabul etmektedir. Buna göre, mevcut kanıtlar bir arada değerlendirildiğinde belirli bir yok etme amacının varlığı makul bir şekilde çıkarılabiliyorsa niyet unsurunun varlığı kabul edilebilmektedir. Ancak bu çıkarımın güçlü ve tutarlı kanıtlarla desteklenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, yalnızca varsayıma dayalı bir değerlendirme yapılmış olur ki bu uluslararası hukuk açısından kabul edilebilir değildir.

Sonuç olarak, dolus specialis unsurunun kanıtlanması soykırım suçunun saptanmasında en zorlayıcı ve en öneli aşamayı oluşturmaktadır. Bu unsurun varlığı, doğrudan kanıtlarla nadiren ortaya konulabilmekte ve çoğu durumda dolaylı göstergelerin bütüncül bir çözümlemesi yoluyla değerlendirilmektedir. Bu nedenle, Gazze bağlamında soykırım tartışması yapılırken, niyet unsurunun dikkatli, çok boyutlu ve hukuksal ölçünlere uygun bir şekilde çözümlenmesi gerekmektedir.

TRUMP DÖNEMİ ABD FON ÖNERİSİ VE GAZZE’NİN YENİDEN KURULMASI

ABD yönetimi, Donald Trump döneminde, Gazze’nin yeniden yapılandırılması için bir fon önerisi geliştirmiştir. Bu fon, bölgedeki altyapının ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini amaçlasa da uluslararası gözlemciler ve akademik yazın açısından iki temel tartışma konusu oluşturmaktadır.

İlki, fonun siyasal koşullara bağlı olmasıdır. Bu tür fonlar genellikle, finansal yardım sağlanan bölgelerde siyasal tercih ve denetleme mekanizmalarının güçlendirilmesine aracılık edebilir. Gazze özelinde, fonun İsrail’in güvenlik ve siyasal öncelikleriyle uyumlu olarak yönetilmesi, yeniden yapılanma sürecinin yalnızca insancıl değil, aynı zamanda stratejik bir boyut taşıdığını göstermektedir.

İkincisi, fonun ve yeniden yapılanma planının uygulanma biçimi, soykırım ve savaş suçları savlarının gölgesinde değerlendirildiğinde, adalet ve hesap verebilirlik açısından kritik bir anlam taşımaktadır. Eğer yeniden yapılanma süreci, mağdurların haklarını ve yaşam alanlarını adil biçimde güvence altına almak yerine, belirli aktörlerin siyasal çıkarlarını pekiştirecek şekilde yürütülürse bu durum uluslararası hukuk normları ve insancıl ölçünlerle çelişebilir.

Bu nedenle, Trump yönetiminin önerdiği fon ve yeniden yapılanma planı sadece insancıl bir müdahale olarak değil, aynı zamanda uluslararası siyasal etki, güç dengesi ve hukuksal sorumluluk bakış açısından da çözümlenmelidir. Makalemizde bu konu, Gazze’deki yıkımın sonuçları ve soykırım tartışmasının güncel bağlamda devam eden etkilerini göstermek için önemli bir unsur olarak ele alınacaktır.

Trump yönetimi tarafından önerilen Gazze’ye yönelik fon ve yeniden yapılanma planı insancıl yardım söylemiyle çerçevelense dahi bu çalışmada ortaya konulan bulgular dikkate alındığında nötr bir yeniden yapılanma girişimi olarak değerlendirilemez. Gazze’de ortaya çıkan yıkımın niteliği ve kapsamı, yalnızca fiziksel altyapının yıkımıyla sınırlı olmayıp, sivillerin yaşam koşullarının sistemli biçimde ortadan kaldırılması, temel yaşamsal kaynaklara erişimin kesilmesi ve bu durumun süreklilik arz eden bir siyasa çerçevesinde gerçekleşmesi uluslararası hukukta soykırım tartışmasını doğrudan gündeme getiren bir nitelik taşımaktadır. Bu bağlamda yeniden yapılanma süreci söz konusu yıkımın ortaya çıkmasına neden olan siyasal ve askeri karar mekanizmalarından bağımsız olarak ele alınamaz.

Bu nedenle Trump yönetiminin önerdiği fon ve yeniden yapılanma planı, yalnızca insancıl bir müdahale olarak değil, aynı zamanda çatışmanın sonuçlarını yeniden yapılandıran ve güç ilişkilerini yeniden üreten bir araç olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası siyasada bu tür yeniden yapılanma süreçleri çoğu zaman yalnızca yıkımın olumsuz sonuçlarını gidermeyi değil, aynı zamanda yeni bir siyasal düzenin kurulmasını da hedefler. Gazze örneğinde ise bu durum, yeniden yapılanma sürecinin hangi aktörlerin denetiminde gerçekleşeceği, hangi koşulların dayatılacağı ve bu süreçte mağdur topluluğun kendi kaderini belirleme hakkının ne ölçüde dikkate alınacağı sorularını doğrudan gündeme getirmektedir.

Buna ek olarak, söz konusu fon ve yeniden yapılanma planının yıkımın sorumluluğunu doğuran aktörlerle uyumlu bir şekilde kurgulanması, uluslararası hukuk açısından ciddi bir meşruluk sorunu doğurmaktadır. Zira bu tür bir yaklaşım, eylemi olarak yıkımın sonuçlarını normalleştirmekte ve hesap verebilirlik mekanizmalarını zayıflatmaktadır. Eğer yeniden yapılanma süreci yıkımı gerçekleştiren ya da bu yıkıma doğrudan destek sağlayan aktörlerin siyasal ve stratejik önceliklerine göre şekilleniyorsa bu durum yalnızca insancıl yardım ilkesini değil, aynı zamanda uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan adalet ve sorumluluk ilkesini de aşındırmaktadır.

Bu çerçevede söz konusu plan Gazze’de yaşananların yalnızca bir insancıl kriz olmadığını, aynı zamanda uluslararası sistemde güç, hukuk ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl işlediğini gösteren somut bir örnek olarak ele alınmalıdır. Yeniden yapılanma süreci yıkımın neden olduğu sonuçları gidermeye yönelik bir mekanizma olmaktan çok bu sonuçları belirli bir siyasal çerçeve içinde yeniden tanımlayan ve şekillendiren bir araç durumuna gelmektedir. Bu nedenle, Gazze’deki yıkım ve olası yeniden yapılanma süreçleri birlikte değerlendirildiğinde uluslararası hukukun yalnızca normatif bir çerçeve değil, aynı zamanda siyasal güç ilişkileri tarafından şekillendirilen bir alan olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Gazze’ye yönelik yeniden yapılanma planları bağlamında temel tartışma bu planların hangi amaç doğrultusunda kurgulandığıdır. Bu noktada iki farklı yaklaşım öne çıkmaktadır. İlk yaklaşım, Gazze’nin bir tür “yerleşim ve yatırım alanı” olarak yeniden düzenlenmesini öngörmekte ve bu çerçevede bölgenin uluslararası sermaye, turizm ve emlak yatırımları için açılması, ekonomik olarak yeniden yapılandırılması ve dış aktörler için çekici duruma getirilmesi hedeflenmektedir. Bu tür bir yaklaşım, yeniden yapılanma sürecini esas olarak bir “arazi geliştirme projesi” (land development project) mantığı içinde ele almakta ve dolayısıyla yerel halkın tarihsel, toplumsal ve siyasal haklarını ikincil bir konuma itme riski taşımaktadır.

İkinci yaklaşım ise, “Gazze Gazze’lilerindir” ilkesi çerçevesinde, yeniden yapılanma sürecinin öncelikle yerinden edilmiş sivillerin geri dönüşünü, temel yaşam koşullarının yeniden oluşturulmasını ve kendi kaderini belirleme hakkının korunmasını hedeflemesi gerektiğini savunmaktadır. Bu bakış açısı, yeniden yapılanmayı yalnızca fiziksel altyapının onarımı olarak değil, aynı zamanda toplumsal dokunun, siyasal öznenin ve insan haklarının yeniden kurulması olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu bir çerçeve sunmaktadır.

Bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca teknik bir siyasa tercihi değil, aynı zamanda normatif bir ayrışmayı ifade etmektedir. Eğer yeniden yapılanma süreci Gazze’nin demografik yapısını dönüştürmeyi, yerel halkın geri dönüşünü sınırlamayı ve bölgeyi dış aktörler için ekonomik bir yatırım alanına dönüştürmeyi amaçlıyorsa bu durum insancıl yeniden yapılanma anlayışıyla bağdaşmaz. Böyle bir yaklaşım çatışmanın yarattığı insancıl krizi çözmek yerine krizin sonuçlarını farklı bir formda yeniden üretme riskini taşır.

Bu bağlamda, söz konusu yeniden yapılanma planlarının değerlendirilmesi yalnızca ekonomik veya teknik göstergeler üzerinden değil, aynı zamanda uluslararası hukukun temel normları, özellikle de sivillerin korunması, yerinden edilmenin yasaklanması ve halkların kendi kaderini belirleme hakkı gibi ilkeler üzerinden yapılmalıdır. Bu ilkeler dikkate alındığında, Gazze’ye yönelik bazı yeniden yapılanma yaklaşımlarının insancıl iyileştirme yerine stratejik ve ekonomik yeniden yapılandırmayı öncelediği görülmektedir.

Sonuç olarak, Gazze’de yeniden yapılanması tartışması basit bir altyapı onarım sorunu değil, aksine çatışmanın niteliğini, uluslararası hukuk rejimini ve bölgedeki güç dengelerini doğrudan etkileyen bir siyasal ve hukuksal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, hangi yeniden yapılanma modelinin tercih edildiği sorusu, doğrudan Gazze’de yaşayan halkın geleceği ve uluslararası sistemin normatif yapısı açısından belirleyici bir öneme sahiptir.

SİLAHLI ÇATIŞMA YOLUYLA TOPRAK KAZANIMININ HUKUKA AYKIRILIĞI: GAZZE ÖRNEĞİ

Uluslararası hukuk açısından bir devletin, silahlı çatışmaları veya işgal durumunu kullanarak topraklarını genişletmesi ya da sınırlarını değiştirmesi açık ve yerleşik normlarla yasaklanmıştır. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4) maddesi uyarınca, devletlerin başka devletlerin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmaları yasaklanmış olup, bu ilke uluslararası hukukun temel normlarından birini oluşturmaktadır. Kuvvet kullanımına ilişkin istisnalar, yalnızca yasal savunma (meşru müdafaa) hakkı veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi ile sınırlıdır. Ancak bu istisnalar hiçbir şekilde kuvvet kullanımı yoluyla toprak ilhakını meşrulaştıracak şekilde yorumlanamaz.

Uluslararası hukukta, kuvvet kullanılarak elde edilen toprak kazanımlarının geçersizliği ilkesi yerleşik bir normdur. Bu ilke, “hukuka aykırı eylemden hak doğmaz” (ex injuria jus non oritur) ilkesiyle ifade edilmekte olup, uluslararası toplum tarafından geniş ölçüde kabul görmektedir. Bu bağlamda, işgal yoluyla veya askeri güç kullanımıyla elde edilen herhangi bir toprak kazanımı hukuken tanınmaz ve geçerlilik kazanmaz. Bu yaklaşım, uluslararası sistemde güç kullanımının sınırlandırılması ve hukukun üstünlüğünün korunması açısından temel bir güvence işlevi görmektedir.

İşgal hukuku çerçevesinde, bir işgalci gücün yetkileri de açık biçimde sınırlandırılmıştır. “1907 Lahey Düzenlemeleri” ve “1949 Cenevre Sözleşmeleri” uyarınca, işgalci güç, işgal altındaki bölgenin egemenliğini üstlenemez ve bu bölgenin demografik, siyasal veya hukuksal yapısını kalıcı olarak değiştirecek uygulamalarda bulunamaz. Bu bağlamda, yerleşimci aktarımı, nüfusun zorla yerinden edilmesi ya da bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi uluslararası hukuk açısından yasaklanmış uygulamalar arasında yer almaktadır. İşgal, tanımı gereği geçici bir durum olup kalıcı egemenlik savına dayanak oluşturamaz.

Buna ek olarak, halkların kendi kaderini belirleme hakkı da uluslararası hukukun temel ilkelerinden biridir. Bu hak, özellikle çatışma ve işgal durumlarında, halkların kendi siyasal statülerini belirleme ve ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişimlerini özgürce sürdürme hakkını güvence altına almaktadır. Bu çerçevede, yerel halkın rızası olmaksızın gerçekleştirilecek herhangi bir egemenlik değişikliği ya da toprak düzenlemesi bu temel hak ile doğrudan çelişmektedir.

Bu hukuksal çerçeve dikkate alındığında Gazze bağlamında herhangi bir devletin, mevcut çatışma durumunu ya da işgal koşullarını kullanarak sınırlarını genişletmesi ya da kalıcı bir toprak kazanımı elde etmesi uluslararası hukuk açısından olanaklı değildir. Böyle bir girişim, yalnızca hukuka aykırı olmakla kalmaz, aynı zamanda uluslararası toplum tarafından tanınmayacak ve geçersiz sayılacaktır. Bu nedenle, çatışma sonrası süreçlerde toprak düzenlemeleri ancak uluslararası hukukun temel ilkelerine uygun, tarafların karşılıklı rızasına dayanan ve meşru barış anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştirilebilir.

Sonuç olarak, uluslararası hukuk, silahlı çatışmaları bir toprak kazanımı aracı olarak kabul etmemekte, aksine, bu tür girişimleri açık biçimde yasaklayarak uluslararası barışın ve hukukun üstünlüğünün korunmasını hedeflemektedir. Bu bağlamda, Gazze’de yaşanan gelişmelerin sınır değişikliği veya toprak genişlemesi amacıyla kullanılmasına yönelik herhangi bir girişim, hukuksal meşruluktan yoksun olacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE HUKUKSAL SONUÇ

Bu çalışma kapsamında ortaya konulan bulgular birlikte değerlendirildiğinde, Gazze’de yaşanan sürecin klasik bir silahlı çatışma çerçevesinde açıklanmasının yetersiz kaldığı görülmektedir. Sivillerin yaşam koşullarının sistemli biçimde ortadan kaldırılması, temel altyapının geniş çaplı yıkımı, insancıl yardıma erişimin kısıtlanması ve bu uygulamaların süreklilik arz eden bir siyasa çerçevesinde gerçekleşmesi, olayların yalnızca savaş hukuku ihlalleri kapsamında değil, daha ağır uluslararası suç kategorileri içinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, özellikle soykırım suçunun saptanması bakımından belirleyici olan unsur, belirli bir grubu kısmen veya tümüyle yok etme kastının (dolus specialis) varlığıdır. Bu çalışma, söz konusu kastın doğrudan beyanlarla açıkça ortaya konulmadığı durumlarda dahi, eylemlerin niteliği, kapsamı ve sürekliliği ile siyasal söylem arasında kurulan ilişki üzerinden çıkarımsal olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Sivillerin yaşam koşullarının sürdürülemez duruma getirilmesi, temel gereksinimlere erişimin sistemli biçimde engellenmesi ve bu durumun yüksek düzeyli siyasal söylemlerle örtüşmesi niyet unsuruna ilişkin güçlü ve hukuksal açıdan tartışılabilir bir çıkarımsal zemin oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, bu değerlendirmeye karşı, söz konusu eylemlerin yasal savunma (meşru müdafaa) kapsamında gerçekleştirildiği ve sivil kayıpların askeri zorunlulukların kaçınılmaz sonucu olduğu yönünde karşı savlar ileri sürülebilir. Ancak uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleri olan ayrım (distinction) ve orantılılık (proportionality) dikkate alındığında siviller üzerinde geniş çaplı ve sistemli etki doğuran uygulamaların bu çerçevede meşrulaştırılması ciddi hukuksal tartışmaları beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda, askeri zorunluluk savı sivillerin korunmasına ilişkin mutlak yükümlülükleri ortadan kaldıran bir gerekçe olarak değerlendirilemez.

Çatışma sonrası yeniden yapılanma süreçlerine ilişkin ortaya konulan planlar da bu hukuksal değerlendirmeden bağımsız değildir. Gazze’nin yeniden yapılanmasına yönelik bazı yaklaşımlar, bölgenin ekonomik ve stratejik bir yatırım alanı olarak yeniden yapılandırılmasını öngörmekte ve bu durum ise yerel halkın kendi kaderini belirleme hakkı, geri dönüş hakkı ve insancıl gereksinmelerin karşılanması gibi temel ilkelerle çelişme gizil gücü taşımaktadır. Bu çerçevede, yeniden yapılanma sürecinin yıkımın sorumluluğunu doğuran siyasal ve askeri süreçlerden bağımsız ele alınması olanaklı değildir.

Ayrıca, uluslararası hukukta kuvvet kullanımı yoluyla toprak kazanımı açık biçimde yasaklanmış olup, Gazze’deki mevcut durumun herhangi bir şekilde sınır değişikliği veya kalıcı egemenlik savlarına dayanak oluşturması hukuksal olarak olanaklı değildir. Bu tür girişimler, uluslararası hukukun temel normlarıyla açık bir çelişki içinde olup, uluslararası toplum tarafından tanınma olanağı bulunmamaktadır.

Sonuç olarak, bu çalışmada ortaya konulan bulgular, Gazze’de yaşananların yalnızca bir insancıl kriz ya da konvansiyonel savaş durumu olarak değerlendirilemeyeceğini ve aksine uluslararası hukukun en ağır ihlal kategorileri bağlamında ele alınması gerektiğini göstermektedir. Özellikle sivillerin yaşam koşullarının sistemli biçimde ortadan kaldırılması ve bu sürecin siyasal söylemlerle birlikte değerlendirilmesi soykırım kastının varlığına ilişkin ciddi ve hukuksal olarak tartışılabilir bir zemin ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Gazze’de yaşananların hukuksal niteliğinin belirlenmesi yalnızca akademik bir tartışma konusu değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin etkililiği ve meşruluğu açısından belirleyici bir sınama alanı olarak karşımıza çıkmaktadır.


 

KAYNAKÇA

 

Arendt, H. (1970). Eichmann in Jerusalem: A report on the banality of evil. Penguin Books.

Cassese, A. (2003). International criminal law. Oxford University Press.

Dinstein, Y. (2016). The conduct of hostilities under the law of international armed conflict. Cambridge University Press.

Falk, R. A., ve Tilley, V. (2017). Israeli practices towards the Palestinian people and the question of apartheid. United Nations Economic and Social Commission for Western Asia (UN ESCWA).

Foucault, M. (1978). The history of sexuality, Volume 1: An introduction. Pantheon Books.

Foucault, M. (2003). “Society must be defended”: Lectures at the Collège de France, 1975–1976. Picador.

Galtung, J. (1969). Violence, peace, and peace research. Journal of Peace Research, 6(3), 167–191.

Galtung, J. (1990). Cultural violence. Journal of Peace Research, 27(3), 291–305.

Galtung, J. (1996). Peace by peaceful means: Peace and conflict, development and civilization. Sage Publications.

International Court of Justice. (2007). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (Bosnia and Herzegovina v. Serbia and Montenegro), Judgment.

International Court of Justice. (2024). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (South Africa v. Israel), Provisional Measures.

International Committee of the Red Cross. (1949). Geneva Convention (IV) relative to the protection of civilian persons in time of war.

International Committee of the Red Cross. (1977). Additional Protocol I to the Geneva Conventions.

Roberts, A. (2006). Transformative military occupation: Applying the laws of war and human rights. American Journal of International Law, 100(3), 580–622.

Schabas, W. A. (2009). Genocide in international law: The crimes of crimes. Cambridge University Press.

United Nations. (1945). Charter of the United Nations.

United Nations. (1948). Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide.

United Nations General Assembly. (1974). Definition of aggression (Resolution 3314).

United Nations Human Rights Council. (2023). Report of the Special Rapporteur on the situation of human rights in the Palestinian territories occupied since 1967.

Hiç yorum yok: