Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

25 Nisan 2026 Cumartesi

 Türkiye’de Parçalı Siyasal Hegemonya ve Seçmen Davranışının Devingenleri

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye’de iktidarın dinsel referanslı “makbul yurttaş” üretme ve bu yolla toplumsal hegemonya kurma girişimini siyaset bilimi açısından çözümlemektedir. Çalışmanın ilk bölümünde, güncel veriler ve gözlemler ışığında söz konusu projenin ideolojik düzeyde sınırlı bir toplumsal rıza üretebildiği, ancak kurumsal araçlar, ekonomik ilişkiler ve toplumsal siyasa mekanizmaları üzerinden davranışsal uyum yaratma kapasitesini kısmen sürdürdüğü ileri sürülmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan durum tam bir hegemonya başarısından çok parçalı ve gerilimli bir hegemonya yapısı olarak tanımlanmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye’de seçmen davranışı, kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde incelenmekte ve oy verme davranışının yalnızca ideolojik ait olma duygusuyla açıklanamayacağı gösterilmektedir. Ekonomik koşullar, kurumsal güven algısı ve kuşaksal dönüşüm, seçmen tercihlerini belirleyen temel değişkenler olarak öne çıkmaktadır. Bu değişkenlerin etkileşimi, seçim sonuçlarını belirleyen kritik ve geçişken bir seçmen kitlesi yaratmaktadır. Sonuç olarak çalışma, Türkiye’de siyasal yarışmanın ideolojik düzeydeki hegemonya arayışı ile seçmen davranışının çok katmanlı yapısı arasındaki gerilim üzerinden şekillendiğini ortaya koymakta ve siyasal aktörler açısından bu devingenlerin birlikte çözümlenmesinin zorunluluğuna işaret etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Hegemonya, makbul yurttaş, seçmen davranışı, siyasal iktidar, kurumsal güven, ekonomik oy verme, Türkiye siyaseti

 

Abstract

This study analyzes the attempt to construct a “desired citizen” and establish social hegemony through religion-based policies in Türkiye from a political science perspective. In the first part, drawing on recent data and observations, it is argued that this project has been limited in producing broad ideological consent, while still maintaining a partial capacity to generate behavioral compliance through institutional mechanisms, economic networks, and social policy instruments. Accordingly, the resulting configuration is conceptualized not as a full hegemonic success but as a fragmented and tension-laden form of hegemony. In the second part, voter behavior in Türkiye is examined within theoretical frameworks, demonstrating that electoral choices cannot be explained solely by ideological alignment. Economic conditions, perceptions of institutional trust, and generational transformation emerge as the primary determinants of voting behavior. The interaction of these variables produces a critical and fluid group of swing voters that ultimately shapes election outcomes. In conclusion, the study argues that political competition in Türkiye is structured by the tension between attempts at ideological hegemony and the multi-layered nature of voter behavior, highlighting the necessity for political actors to analyze these dynamics in an integrated manner.

Keywords: Hegemony, desired citizen, voter behavior, political power, institutional trust, economic voting, Turkish politics

GİRİŞ

BirGün Gazetesi'nde ilginç bir haber gördüm: “Dincileştirme siyasası iflasta. AKP iktidarı, tarikat ve cemaatleri ekonomik ve sosyal düzlemde her koldan destekleyerek, onları Türkiye’nin en güçlü holdingleri durumuna getirdi. Eğitimden sağlığa kadar toplumsal hayatın her alanı dini bir çerçeveye hapsedilmek istenirken; Millî Eğitim Bakanlığı ile dinci vakıflar arasında imzalanan protokoller artık günlük bir rutin durumuna geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı ise devasa bütçesiyle bir kamu kurumundan ziyade, iktidarın sahadaki ideolojik temsilcisi gibi hareket ediyor. Bugün gelinen noktada, İmam Hatip mezunu olmak istihdam piyasasında liyakatin önüne geçen en güçlü referans kabul ediliyor. İTİRAF GİBİ... Cumhurbaşkanı’nın defalarca dile getirdiği "dindar ve kindar nesil" hedefi, çeyrek asırlık bir yönetim anlayışına karşın toplumsal bir karşılık bulamadı. Bu başarısızlığın en çarpıcı itirafı ise bizzat eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’tan geldi. Erbaş, katıldığı bir televizyon programında; cuma hutbeleri, binlerce vaiz ve MEB ile yürütülen ortak projelere karşın istedikleri sonucu alamadıklarını dile getirdi. Erbaş, 12-13 yıl önce başlayan seçmeli din derslerine ilginin dramatik bir şekilde düştüğünü şu sözlerle ifade etti: “Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı dersleri ilk konulduğunda seçilme oranı %25-30 civarındaydı; şimdi ise %4-5’lere kadar geriledi. İstediğimiz düzeyde seçilmiyor.” 90 bin camide hutbelerle ailelere yapılan "çocuklarınıza bu dersleri seçtirin" çağrıları ve yürütülen devasa propaganda makinesi, ne yazık ki toplumda beklenen yankıyı uyandırmıyor. HALK ‘HAYIR’ DEDİ… İktidarın dini merkeze alan siyasalarının halk nezdinde kabul görmediğini kanıtlayan tek veri Erbaş’ın açıklamaları değil. Güncel araştırmalar; eğitimde ve sosyal alanda dinin ağırlığının artırılmasının, halkın ezici bir çoğunluğunda rahatsızlık yarattığını gösteriyor. Veriler oldukça çarpıcı: Güven Kaybı: Toplumun %60’ı tarikat ve cemaatlere güvenmediğini belirtirken, "güvenirim" diyenlerin oranı %13’te kalıyor. Siyasal Söylem: Vatandaşların %53’ü siyasal partilerin dini bir dil kullanmasından rahatsızlık duyuyor. Gençlik Eğilimi: KONDA’nın araştırmasına göre, gençlerin yalnızca %13’ü kendini "muhafazakâr" olarak tanımlıyor. HERYER İHL OLDU… İktidarın ideolojik dayatması ile halkın gerçek talepleri arasındaki uçurum, İmam Hatip Liseleri (İHL) istatistiklerinde de net bir şekilde görülüyor. 2023-2024 döneminde 1.722 olan İmam Hatip Lisesi sayısı, bir sonraki yıl 1.729’a yükseldi. Ancak okul sayısı artarken öğrenci sayısı 442 binden 406 bine geriledi. Son 10 yılın tablosuna bakıldığında; okul sayısı 100’den fazla artarken, öğrenci mevcudu 100 binden fazla azaldı. Akademik başarı sıralamasında sonlarda yer alan bu kurumlar, tüm teşviklere karşın ailelerin ve öğrencilerin öncelikli tercihi olmaktan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor… MAKAS AÇILIYOR… AKP’nin iktidarı bırakmamak için girdiği “baskı ve muhafazakarlık” yolunun halkta bir karşılığı kalmadı. Baskıya karşı direniş her noktada pıtrak gibi açılıyorken muhafazakarlık konusunda da yol alamadığı görülüyor. Toplumun önemli bir bölümü yüzünü demokratik, özgür, çağdaş ve laik bir düzene dönmüş durumda. Çocukları için huzur, refah ve güven içinde bir gelecek isteyen aileler AKP’nin onlar için uygun gördüğü hayata pirim vermiyor. Bu yüzden lüks araba tutkunu Ali Erbaş’ın hayal kırklığı devam edecek. Bu ülke “kendine han hamam, halka din-iman” diyenleri sırtından atacak.”

BirGün gazetesinde yer alan bu değerlendirme, iktidarın dinsel referanslı siyasalarının toplumsal karşılık bulmadığı savını ileri sürmektedir. Ancak bu savı çözümleyici olarak değerlendirmek için daha dikkatli bir kavramsal ayrım yapmak gerekir. Bu çalışma bu amacı gütmektedir.

ÇÖZÜMLEME

Bu bir haberi tek başına “kanıt” gibi okumak yerine hem verilerin ne söylediğine hem de nasıl yorumlandığına biraz uzak durmak daha sağlıklı olacaktır. Haberde geçen bazı sayısal eğilimler (özellikle seçmeli din derslerine talebin düşmesi gibi) doğruysa bu dinin kamusal olarak özendirilmesinin otomatik olarak toplumsal karşılık üretmediğini göstermektedir. Bu, toplumsal bilimlerde sık görülen bir durumdur. Devlet destekli ideolojik projeler (ister dinsel ister seküler olsun) toplumda bire bir karşılık bulmayabilir. Ama buradan “tam bir iflas var” sonucuna atlamak biraz hızlı bir çıkarım olacaktır. Daha dengeli bir okuma için birkaç boyutu ayırmak gerekir:

Seçmeli din dersleri neden düşüyor olabilir?

%25–30’dan %4–5’e gerileme ciddi bir değişimdir. Ama bunun tek açıklaması “dincileştirme başarısız oldu” savı olmayabilir. Gençlerin genel ders tercihi değişmekte ve daha “işe yarar” görülen derslere yönelme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Eğitim sistemine genel güvensizlik sadece din derslerine değil diğer derslerde de görülmektedir. Ailelerin yararcı davranması ve üniversite sınavı odaklılık bu sonuca yol açmış olabilir. Dinin kurumsal sunumuna uzak durma da önemli bir etmen olabilir. Özellikle sonuncusu önemlidir. İnsanlar dindar olabilir ama devlet eliyle sunulan din dayatmasına uzak durabilir.

“Makbul insan yaratma” projesi

Türkiye’de uzun süredir şu tartışma vardır: Devlet, kendi değerlerine uygun bir “vatandaş tipi” üretmek ister mi? Bu, eğitim ve kültür siyasalarıyla yapılabilir mi? Bu sadece bugüne özgü değildir ve farklı dönemlerde farklı ideolojik içeriklerle denenmiştir. AKP döneminde bunun dinsel referanslarla yapılmaya çalışıldığı savı yaygındır. Ancak sosyal gerçeklik genelde şunu gösterir: Toplum tek tip değildir ve uzun vadede yukarıdan aşağıya “insan modeli” üretmek oldukça zordur

Dindarlaşma mı, sekülerleşme mi?

Haberdeki bazı veriler (gençlerin %13’ünün kendini muhafazakar görmesi gibi) önemli olabilir ama burada dikkat edilmesi gereken nokta bu tür oranların araştırmadan araştırmaya çok değiştiğidir. “Muhafazakar” kimliği ile inanç ve dindarlık aynı şey değildir. Türkiye’de sık görülen eğilim “İnanıyorum ama kurumlara güvenmiyorum” şeklindedir. Klasik anlamda bir sekülerleşme vardır, ama bu Batı’daki gibi “dinden kopuş” şeklinde değildir ve daha çok bireyselleşmiş din biçemindedir.

Tarikat ve cemaatlere güvensizlik

%60 güvensizlik savı önemli ama bu da yeni bir şey değildir. Türkiye’de tarihsel olarak kurumlara güven düşüktür. Skandallar ve siyasal ilişkiler bu güvensizliği artırmaktadır. Bu da “dine değil, örgütlü yapıya uzaklık” şeklinde okunabilir.

Sonuç: İflas mı, dönüşüm mü?

Devlet destekli dinsel-siyasal söylemin etkisi sınırsız değildir. Gençlerde ve şehirli kesimlerde belirgin bir uzaklaşma vardır ama bu, “toplum sekülerleşti ve proje çöktü” gibi net bir tablo değildir. Toplum, dayatılan kimliklere direnmekte ve kendi dindarlık ve kimlik biçimini yeniden tanımlamaktadır.

KURAMSAL DAYANAKLAR

Öncelikle şu sorunun ele alınması gerekir: Kamusal yönlendirmelerle istenilen insan türü yaratılabilir mi? Kuramsal çerçeve nedir?

“Devlet eliyle istenen insan tipi yaratılabilir mi?” sorunu siyaset kuramı, sosyoloji ve eğitim felsefesinin klasik tartışmalarından biridir. Kısa yanıt kısmen etkilenebilir, ama bütünüyle “yaratılamaz” şeklindedir. Kuramsal çerçeve bunu oldukça net koymaktadır.

“İnsan yaratma” fikrinin kökeni

Çağdaş devletler her zaman belli bir “ideal vatandaş” düşüncesine sahip oldu. Bu fikir özellikle Jean-Jacques Rousseau’da “cumhuriyet yurttaşı”, Emile Durkheim’da eğitim yoluyla toplumsal değerlerin aktarımı ve Michel Foucault’da iktidarın bireyi biçimlendirme teknikleri şeklinde düşünürlerle kuramsal olarak şekillendi. Ortak fikir şu idi: Devlet, eğitim, kurumlar ve normlar üzerinden bireyi “şekillendirmeye” çalışır ama bu, “yaratma”dan çok yönlendirmedir.

Foucault’da disiplin ve “özne üretimi”: Michel Foucault bu konuda en kritik isimlerden biridir. Onun yaklaşımına göre, iktidar sadece yasaklayan bir şey değildir aynı zamanda “özne üretir”. Yani insanın nasıl düşüneceğini ve davranacağını şekillendirir. Kullanılan araçlar okul, ordu, hapishane ve din kurumlarıdır. Önemli nokta bu süreç ile tam denetim sağlamaz ve her zaman “direnç” üretir. Sistem ne kadar güçlü olursa olsun, bireyler edilgin hamur değildir ve istenilen şekilde biçimlendirilemez.

Gramsci’de hegemonya ve rıza üretimi: Antonio Gramsci sorunu başka bir yerden ele alır. İktidar sadece zorla değil, rıza üreterek sürer. Bu rıza eğitim, medya, din ve kültür üzerinden kurulur. Hegemonya hiçbir zaman tamamlanmış değildir ve sürekli yeniden üretilmek zorundadır. Bu da şunu gösterir: “Makbul insan” sabit bir sonuç değildir ve sürekli savaşım alanıdır.

Althusser’de ideolojik aygıtlar: Louis Althusser daha yapısal bir çerçeve sunar. Devletin iki tür aygıtı vardır: Baskı aygıtları (polis, ordu) ve ideolojik aygıtlar: okul, aile, din ve medya. İnsanlar bu aygıtlar aracılığıyla “çağrılır” (interpellation) ve kimlik kazanır. İnsanlar bu çağrıyı her zaman aynı şekilde kabul etmez.

Sosyolojik gerçeklik: Neden “tam başarı” olanaklı değil?

Kuramların birleştiği yer burasıdır: Toplum çoğulcu niteliklidir. Tek tip değer sistemi yoktur. Sınıf, şehir-kır ve kuşak farkları belirleyicidir. Aile ve piyasa güçlü rakiplerdir. Devlet tek aktör değildir. Özellikle kapitalist toplumda piyasa değerleri çok etkilidir. Bireyler edilgin değildir. İnsanlar yorumlar, seçer ve reddeder. Aynı eğitimi alanlar bile farklı sonuçlara gider. Ters etki (backfire) her zaman olasıdır. Aşırı yönlendirme özellikle gençlerde direnç üretir.

Tarihsel örnekler

Tarih boyunca farklı ideolojiler denenmiştir. Sovyetler’de “sosyalist insan”, ABD’de “liberal birey”, İran’da “İslami toplum” ve Türkiye’de “makbul vatandaş”. Hiçbirinde tam başarıyla tek tip insan üretilememiştir. Ama hepsinde kesimsel kültürel etkiler oluşmuştur. Devletler insanları etkileyebilir, değerleri yayabilir ve davranışları yönlendirebilir ama toplumu mühendislik projesi gibi tasarlayıp istediği “insan türünü” üretmesi olanaklı değildir. Daha doğru ifadeyle “insan yaratma” değil, “insan üzerinde hegemonya kurma çabası” vardır ve bu çaba her zaman eksik kalır.

Skinner’in yaklaşımı: Davranış mühendisliği

Skinner, “Behaviorism” geleneğinin en güçlü temsilcilerinden biridir. Ona göre, insan davranışı, büyük ölçüde çevresel uyaranlar ve pekiştirme (ödül-ceza) yoluyla şekillenir. Temel kavram “operant conditioning”dir. Basitçe, davranış ödüllendirilirse davranışın yinelenme eğilimi yükselir.  Davranış cezalandırılırsa yinelenme eğilimi azalır. “İnsan yaratılabilir mi?” sorusuna Skinner’ın yanıtı doğru pekiştirme sistemleri kurulursa istenen davranış kalıplarının üretilebileceğidir. Bu sonuç onu şu noktaya getirir: eğitim sistemi, medya ve toplumsal ödüller (statü, iş, kabul görme) birer davranış tasarım aracıdır. Onun ütopyası olan “Walden Two” tam olarak böyle bir toplumu anlatır: Bilimsel olarak tasarlanmış ve istenen davranışların sistemli olarak üretildiği bir düzen. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekmektedir. Skinner’in yaklaşımı güçlü ama sınırlıdır. Güçlü olduğu alanlar kısa vadeli davranışlar, alışkanlıklar ve kurallara uyum duygusudur. Örneğin, okul disiplini, çalışma davranışı ve tüketim alışkanlıkları gibi. Zayıf olduğu alanlar ise inançlar, kimlik ve derin değerlerdir. Yani, insanlara davranış yaptırmak ile onların o şeye gerçekten inandırmak aynı şey değildir.

Skinner ve diğerleri arasında fark

Michel Foucault’da iktidar ve direnç kavramları vardır. Antonio Gramsci’de rıza ve hegemonya kavramları yer alır. Louis Althusser ise ideolojik aygıtlardan söz eder. Bunlara göre, insan iç dünyasıyla birlikte ele alınmalıdır. Skinner ise daha dar ama net bir şey söyler: İç dünya ölçülemez, davranışı denetle, yeterli olur.

Günümüz Açısından

Bu tartışmaları günümüz açısından ele alırsak, bir iktidar eğitimle belirli dersleri özendiriyorsa, belirli kimlikleri ödüllendiriyorsa ve kurumlar üzerinden davranış kalıpları dayatıyorsa bu Skinner’ci anlamda bir davranış mühendisliği girişimi sayılabilir. Önemli soru şudur: Pekiştirme mekanizmaları çalışıyor mu? İnsanlar ödüllere karşın o davranışı seçmiyorsa ya da görünürde uyup içten reddediyorsa Skinner’in modelinde bile sistem “etkisini kaybediyor” demektir. Bu noktada güçlü bir çerçeve kurulabilir: Skinner davranış şekillendirilebileceğini ve Gramsci rızanın gerekli olduğunu söylemektedir. Foucault ise iktidar her yerde olabilir ama direnç de vardır demektedir. Bunlar birleştirince çıkan sonuç insanın tümüyle programlanabilir olmadığıdır. “Kamusal yönlendirmelerle istenilen insan türü yaratılabilir mi?” Bu soruya Skinner, Gramsci ve Foucault “davranışlar kısmen üretilebilir ama kimlik ve inanç düzeyinde tam bir “insan tipi” yaratmak olanaklı değildir” yanıtını verirler.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE ULUS YARATMA

“Atatürk bir insan yaratma amacında mıydı?” sorusu sıklıkla dile getirilir ama böyle kesin ve tek yönlü söylemek biraz fazla düzleştirici olur. Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadro, yeni bir “vatandaşlık modeli” oluşturmaya çalıştı. Bunun önemli etkileri oldu, ama tek tip bir “insan türü” yaratılmadı. Cumhuriyet’in erken döneminde hedef dinsel referanslardan çok akıl ve bilim, ümmetten ulusa geçiş ve tebaa kavramının yurttaş kavramıyla yer değiştirmesiydi. Bu anlamda bir “ideal tip” vardı: Laik, akılcı, ulusal kimliğe bağlı, kamusal hayata katılan birey. Bu, Emile Durkheim tarzı bir yaklaşımla uyumludur: eğitim yoluyla ortak değerler üretmek. Bu dönüşüm ciddi bir kurumsal hamlelerle yapıldı: Eğitim reformu (Tevhid-i Tedrisat), alfabe değişimi, tarih ve dil siyasaları, hukukun sekülerleşmesi ve kıyafet ve kamusal görünüm düzenlemeleri. Bu açıdan bakılırsa, Louis Althusser’in dediği türden güçlü “ideolojik aygıtlar” kullanılmıştır. Skinner açısından bakılırsa, yeni davranış biçemleri özendirilmiştir, eski davranışlar caydırılmıştır ve yeni normlara uyanlar ödüllendirilmiştir. Bu bağlamda davranış düzeyinde ciddi bir dönüşüm üretildi. Örneğin, kamusal alanda dinin görünürlüğü azaldı ve çağdaş eğitim normları yaygınlaştı. Fakat yeni bir “insan türü yaratıldı” mı? Başarı olarak güçlü bir seküler kamu kültürü oluştu, Devletle ilişkili bir çağdaş yurttaş tipi ortaya çıktı ve özellikle şehirli kesimlerde kalıcı etkiler elde edildi. Sınırları da vardı: toplum tam olarak uyumlaşamadı, dinsel kimlikler tümüyle ortadan kalkmadı ve kırsal–şehir ve sınıf ve kültür farkları sürdü. “Yeni bir insan” değil, yeni bir toplumsal katman ve norm seti üretildi.

Antonio Gramsci açısından bakılırsa, Cumhuriyet projesi bir hegemonya kurma girişimiydi. Özellikle devlet ve eğitim alanında kısmen başarılı oldu ama toplumun tümünde tam rıza üretilemedi. Bu yüzden hegemonya hiçbir zaman “tam” olmadı, hep tartışmalı kaldı. Michel Foucault Devlet bireyleri şekillendirir ama aynı zamanda direnç de üretir der. Türkiye örneğinde sekülerleşme siyasaları karşı kimlikleri de güçlendirdi ve süreç tek yönlü işlemedi. Cumhuriyet, güçlü kurumsal araçlarla yeni bir vatandaşlık ideali ve davranış seti oluşturdu. Bu, toplumun önemli bir kısmını dönüştürdü ama tek tip bir insan yaratmadı. En radikal ve kapsamlı çağdaşlaşma projelerinden biri bile tam bir “insan üretimi” başaramadı ama kalıcı kültürel izler bıraktı.

“Asıl amaç tek tip insan yaratmaktı” demek, erken Cumhuriyet projesini biraz karikatürleştirmek olur. Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadronun hedefi daha çok şu çerçevede anlaşılmalıdır: Tek tip insan değil, ortak bir kamusal zemin ve yurttaşlık bilinci oluşturmak. Bu ayrım önemlidir çünkü tek tip insan istemek herkesin aynı düşünmesi ve aynı yaşaması demektir. Ortak yurttaşlıkta ise farklı yaşamlar olabilir ama ortak hukuk, ortak dil ve ortak kamusal normlar esastır. Erken Cumhuriyet daha çok ikinciyi hedefledi. Osmanlı’dan devralınan yapı çok kimlikli ama parçalıydı, dinsel ait olma duyguları ön plandaydı ve çağdaş anlamda “vatandaşlık” anlayışı zayıftı. Bu yüzden amaç dağınık ait olma duyguları yerine siyasal bir birlik (ulus) kurmak idi. Bu, Emile Durkheim’ın dediği türden bir şeydi: Toplumu bir arada tutan ortak değerler üretmek. Uygulamada şu araçlar kullanıldı: merkezi eğitim, dil siyasaları, kültürel ölçünleşme ve kamusal alanda belirli normların özendirilmesi. Bu da dışarıdan bakıldığında tek tip insan yaratılıyor izlenimi verebiliyordu. Ancak, burada ince fark şudur: Amaç çeşitliliği tümüyle yok etmek değil, kamusal alanı belirli bir çerçeveye sokmaktı. Bu yaklaşım Antonio Gramsci’de hegemonya kurma, Louis Althusser’de ideolojik aygıtlar ve Michel Foucault’da özne üretimi kavramlarıyla uyumludur ancak uç noktada yer alan “tam denetim” fikrinden uzaktır. B. F. Skinner bakış açısıyla, okullaşma ve çağdaş yaşam gibi belirli davranışlar desteklendi ama insanların iç dünyasını tümüyle denetim altına alma beklentisi yoktu. Yani davranış yönlendirmesi vardı ama “insanı baştan programlama” savı sınırlıydı. Cumhuriyet projesi, “tek tip insan” yaratmak değil, çağdaş, laik ve ulusal bir yurttaşlık zemini kurmak istedi. Ama bu süreçte bazı alanlarda ölçünleşme oldu ve bu da yer yer “tek tipleştirme” eleştirilerine yol açtı. Ortak bir kamusal düzen kurmak ile toplumu ideolojik olarak biçimlendirmek aynı şey değildi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün projesi “ideal insan” yaratmak değil, çağdaş bir ulus kurmaktı. Bu ayrım gerçekten önemli çünkü iki farklı siyasal projeyi ayırmayı öngörüyor: İnsan yaratma projesi bireyin kimliğine, inancına, iç dünyasına yönelir. “Nasıl bir insan olmalı?” sorusunu sorar. Daha müdahaleci ve toplamlaştırıcı olma riski taşır. Ulus yaratma projesi ise ortak bir siyasal topluluk kurmayı hedefler. “Nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusunu sorar. Odak noktası toplu (kolektif) kimlik ve kamusal düzendir. Biri mikro (birey), diğeri makro (toplum) düzeyde bir projedir.

Bu yaklaşım klasik “ulus yaratma” (nation-building) yazınına oturur: Ernest Gellner’e göre, ulus, çağdaşlaşmanın ürünüdür. Benedict Anderson ulus bir “hayali cemaat”tir der. Bu çerçevede ulus, doğal değil oluşturulan ve yaratılan bir olgudur. Atatürk dönemi de tam olarak bunu yapmaya çalıştı: Ortak dil, ortak tarih anlatısı ve ortak yurttaşlık bilinci. Çünkü bu açıklama aynı zamanda projenin sınırlarını da gösterir: amaç herkesin aynı düşünmesi değildi herkesin aynı siyasal topluluğa ait olarak görmesiydi. İç dünyaya değil, ait olma duygusuna ve kamusal çerçeveye müdahale eldi. Burada önemli bir nüans vardır: Ulus yaratırken ister istemez eğitimle değer aktarılır, “makbul yurttaş” tanımı yapılır ve belirli davranışlar özendirilir. Bu noktada ulus kurma ile “insan biçimlendirme” kısmen kesişir. Ama fark şudur: Bu bir toplam ve benzer “insan üretimi” değildir ve daha çok en az ortak payda oluşturmadır.

B. F. Skinner açısından Cumhuriyet projesi davranış ve norm üretimidir ama bireyin tüm varlığını programlama savı yoktur. Yani “toplumsal düzen kurma” var ama “insanı baştan tasarlama” yoktur. Atatürk’ün projesi, bireyi yeniden yaratmak değil, farklı bireyleri ortak bir ulusal çerçevede birleştirmekti. Bu yüzden “insan yaratma projesi” daha dar ve ideolojiktir ama “ulus yaratma projesi” daha geniş ve siyasaldır. Eğer bir siyasa “ulus kurmak” yerine bireyin kimliğini ve yaşam biçemini belirlemeye yöneliyorsa o zaman niteliği değişir.

AKP VE “MAKBUL YURTTAŞ” YARATMA SAVI

“Makbul yurttaş” iddiası kuramsal olarak olanaklı mı? Her iktidar bir tür “makbul yurttaş” tanımı üretir. Bu eğitim siyasaları, medya dili, simgeler ve söylem üzerinden yapılır. Bu anlamda bu kavram Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramıyla uyumludur: İktidar, sadece yönetmez, aynı zamanda rızayı üretmeye çalışır. Ancak, “eleştirmeyen insan üretmek” olanaklı mı? Burada sorun başlıyor. Ne Michel Foucault ne de B. F. Skinner böyle bir toplam başarıyı olanaklı görür. Foucault “her iktidar direnç üretir” der. Skinner ise “davranış şekillenir ama içsel inanç denetim altına alınamaz edilemez” der. Yani insanları tümüyle eleştiremez kılmak kuramsal olarak da uygulamada da olanaklı değildir.

Amaç, eleştirmeyen insan üretmek değil, belirli bir siyasal kimliği “normal” ve “meşru” kılmaktır. Bu önemli fark yaratır: İlki mutlak denetim savı içerir. İkincisi hegemonya kurma çabasıdır. Bu tür projeler genelde üç sonuç üretir: Birinci olarak bir çekirdek destek kitlesi oluşur. Söylemi içselleştirenler ve kimlik düzeyinde bağ kuranlar bu çekirdek içinde yer alır. İkincisi, geniş bir yararcı alan oluşur. Tam ikna olmayan ama uyum sağlayanlar bu alanda yer alır. Üçüncüsü karşıt bir bloğun güçlenmesidir. Tepki olarak tavır alanlar burada toplanır. Bu, Michel Foucault’nun dediği “iktidar–direnç” ilişkisiyle birebir örtüşür.

Siyasal hayvan ifadesi aslında Aristotle’dan gelir (zoon siyasalon) ama anlamı farklıdır. Kastedilen eleştirmeyen, itaat eden ve sorgulamayan bireydir. Fakat bu tipoloji hiçbir çağdaş toplumda tam olarak üretilemez. Çünkü eğitim çeşitlenir, bilgi akışı denetlenemez ve ekonomik gerçeklik ideolojiyi sınırlar.

AKP’nin siyasaları belirli bir “makbul yurttaş” tipini yaratmaya yöneliktir. Ancak bu, toplumu tek tip ve eleştirmeyen bireylerden oluşan bir yapıya dönüştürmekten çok belirli bir siyasal-kültürel hegemonya kurma çabasıdır. Bu hem kuramsal olarak daha tutarlı hem de görgül olarak daha savunulabilir. Eğer gerçekten Birgün’ün haberinde belirtildiği üzere ders tercihleri düşüyorsa ve gençler bu derslerden uzak duruyorsa bu şunu gösterir: Hegemonya çabası var, ama tam karşılık bulmuyor. Bu da otomatik olarak “iflas” demek değildir ve daha çok eksik, çatışmalı ve sınırlı bir hegemonya kurulmuş demektir.

AKP’nin izlediği strateji, niyet ve araçlar bakımından büyük ölçüde Gramsci tarzı bir hegemonya kurma girişimi olarak okunabilir. Ancak ortaya çıkan sonuç “tam kurulmuş bir hegemonya” değil, parçalı ve tartışmalı bir hegemonya alanıdır. Antonio Gramsci için hegemonya zorla değil, rıza üreterek toplumu yönetme kapasitesidir. Araçları eğitim, medya, din ve kültürel söylemdir. Ama önemli koşul toplumun geniş kesimlerinin bunu “doğal” ve “meşru” kabul etmesidir. AKP’nin araçları bu modele uyuyor mu? Büyük ölçüde uymaktadır. Kültürel söylem kurma yani “yerli ve milli” vurgusu ve dinsel referansların kamusal dilde artışı bir norm üretme çabasıdır. Kurumsal ağlarla eğitim siyasaları, dinsel kurumların görünürlüğü ve sivil toplum ve vakıf ilişkileri güçlendirilmiştir. Medya etkisiyle belirli bir dünya görüşünün sürekli yeniden üretilmesi olanaklı olmuştur. Bunlar klasik anlamda hegemonya kurma araçlarıdır. Ama asıl soru şudur: Hegemonya kuruldu mu? Bu soruya yanıt daha da karmaşıklaşır. Kesimsel başarı olduğu söylenebilir. Belirli bir seçmen kitlesinde güçlü kimlik bağı oluşmuş ve söylemin bir kesimde “doğal” duruma gelmesi sağlanmıştır. Ama tam hegemonya yoktur. Çünkü, toplumun büyük kısmında itiraz ve uzak durma sürmektedir. Genç kuşaklarda zayıflayan karşılık yaşam biçemleri seçeneği arayışı ve farklı değerlerin güç kazanması olmuştur. Bu durumda Gramsci’nin kavramıyla AKP’nin makbul yurttaş yaratma projesine “hegemonya krizi” ya da “eksik hegemonya” diyebiliriz.

AKP neden tam hegemonya kuramıyor?

Kuramsal olarak birkaç nedenden söz etmek olanaklıdır. Birincisi, rıza üretiminin sınırlı kalmış olmasıdır. Söylem herkese hitap etmemektedir. İkincisi, zor unsuru görünür duruma gelmiştir. Gramsci’ye göre, zor arttıkça hegemonya zayıflar.  Üçüncüsü, toplumun çoğulcu yapısıdır. Türkiye tek bir kültürel çizgiye indirgenememektedir. Dördüncüsü, karşıt hegemonya kurma çabaları vardır ve farklı değer setleri canlı ve güçlüdür. Skinner ile fark burada netleşir: Skinner “davranışı denetle” derken Gramsci “insanların kabul etmesini sağla” demektedir. AKP uygulamaları ise davranış yönlendirme ve rıza üretme çabası olarak özetlenebilir. Ancak, rıza eksik kaldığında sistem daha “yönlendirici” ve hatta zaman zaman zorlayıcı olmaktadır. AKP’nin stratejisi, Gramsci anlamında bir hegemonya kurma girişimidir, ancak bu girişim, toplumun tümünde meşruluk üretemediği için tam hegemonya değil, parçalı ve gerilimli bir hegemonya alanı üretmiştir. AKP “makbul yurttaş” yaratmaktan çok belirli bir siyasal-kültürel kimliği toplumun normali kılmaya çalışan bir hegemonya projesi yürütmüştür ve bu proje toplumun önemli kesimlerinde karşılık bulmadığı için tam bir hegemonya kuramamıştır.

AKP’nin Makbul Yurttaş Projesi Başarısız Oldu mu?

“Başarısız oldu” ifadesini biraz yumuşatarak başlamak daha doğru olacaktır: AKP’nin hegemonya kurma girişimi bazı alanlarda etkili oldu, ama geniş ve kalıcı bir toplumsal rıza üretemedi. Asıl sorun bu eksik başarının “nedenleri”dir. Birincisi, rıza üretimi yerine araçların öne çıkmasıdır. Antonio Gramsci’ye göre hegemonya insanların bir düzeni “kendi düzeni” gibi görmesiyle kurulur. Ancak siyasalar yukarıdan aşağıya doğru zorlama olarak görülüyorsa ve toplumun bir kısmı kendini dışlanmış kabul ediyorsa rıza yerine uzaklaşma ve direnç oluşur. İkincisi, dinin araçsallaştırılması algısıdır. Bu çok önemli bir kırılma noktasıdır. Dinin kamusal alanda görünürlüğü artabilir ama siyasetle fazla iç içe geçtiğinde inanç ile iktidar arasında uzaklık koyma eğilimi doğar. Bu da özellikle gençlerde dinden değil ama kurumsal dindarlıktan uzaklaşmasına yol açar. Üçüncüsü, ekonomik gerçeklik ideolojiyi sınırlar. Bu, çoğu zaman gözden kaçırılan ama belirleyici etmenler yani geçim sıkıntısı, işsizlik ve gelir dağılımı eşitsizliğidir. Bu koşullarda kimlik ve değer söylemleri tek başına yeterli olmaz. İnsanlar “nasıl yaşamalıyım?”dan önce “nasıl geçineceğim?” sorusuna bakarlar. Dördüncüsü, eğitimli ve genç kuşak etkisidir. Çağdaş toplumlarda şu eğilim güçlüdür: Bireyselleşme artar, otoriteye uzaklık büyür ve kimlikler daha akışkan olur. Bu yüzden yukarıdan tanımlanan “makbul yurttaş” modeli özellikle gençlerde daha az karşılık bulur. Beşincisi, aşırı görünürlük ters etki yaratır. Michel Foucault’nun önemli bir saptamasına göre, iktidar ne kadar görünür ve yoğun olursa o kadar direnç üretir. İnsanlar sürekli yönlendirildikleri duygusuna kapılırsa ve yaşam biçemlerine müdahale edildiğini düşünürse tepki gelişir. Altıncısı, toplumsal yapının çoğulcu özellikte olmasıdır. Türkiye tam uyum içeren bir toplum değildir. Farklı sınıflar, farklı yaşam biçemleri ve farklı kimlikler vardır. Bu nedenle tek bir kültürel çizginin toplumun tümünde hegemonya kurması esasen zordur. Yedincisi, kurumsal güven sorunudur. Kurumlara güven düşüyorsa ve liyakat tartışmaları artıyorsa kurumların taşıdığı ideolojik mesaj da zayıflar. Bu, hegemonya açısından ciddi bir zayıflık unsurudur. Sekizincisi, değişik etkilerin gücüdür. Bugün klasik devlet araçları tek belirleyici değildir. Sosyal medya, küresel kültür ve popüler kültür vardır. Bunlar tek merkezli ideolojik üretimi kırarlar. B. F. Skinner’a göre, eğer pekiştirme sistemi tutarsızsa ve güven üretmiyorsa davranış kalıcı olamaz. Bu da şunu açıklar: Verilen ödüllere karşın istenen davranış yaygınlaşmayabilir. Bütün bu etmenleri birleştirirsek, AKP’nin hegemonya projesi ekonomik gerçeklik, toplumsal çoğulluk, genç kuşak devingenleri ve rıza üretimindeki sınırlılıklar nedeniyle tam karşılık bulamamış ve parçalı kalmıştır. Sorun, sadece “yanlış siyasa” değil, çağdaş, çoğul ve açık bir toplumda tek merkezli bir kültürel hegemonya kurmanın yapısal olarak zor olmasıdır. Çağdaş, açık ve çoğul toplumlarda Gramsci tipi hegemonya olanaklıdır, ancak asla tam ve kalıcı değildir ve sürekli yarışma ve kırılma içerir.

Elde Edilen Sonuç

AKP’nin makbul yurttaş projesi için “kesin başarısızlık” yerine daha doğru ifade “eksik, parçalı ve yarışmacı hegemonya projesi” olacaktır. Çünkü bu durumun siyasal sonuçları da tam bir çöküş değil, sürekli gerilim üreten bir siyasal yapıdır. Bunu üç düzeyde açıklamak olanaklıdır: Birinci düzey olan siyasal sistem düzeyinde kalıcı kutuplaşma yaratmıştır. Antonio Gramsci açısından hegemonya tam kurulamadığında ortak “meşru dünya tasarımı” oluşmaz. Bunun sonucu olarak toplum iki (veya daha fazla) farklı “gerçeklik algısına” ayrılır. Aynı olay farklı anlamlar taşır ve siyaset uzlaşma değil varoluşsal yarışma durumuna gelir. Sonuç olarak normal siyaset değil, sürekli kutuplaşma üretimi elde edilmiş olur. İkinci düzey iktidar yapısının siyasal seferberliğe bağımlı olduğu düzeydir. Kurulan hegemonya zayıfsa iktidar sürekli siyasal destek seferberliği sağlamak zorunda kalır, kimlik ve ait olma duyguları üzerinden siyaset yapar ve ekonomik veya kurumsal başarım tek başına yeterli olmaz. Bu durumda siyaset “rıza kendiliğinden oluşmuyor ve sürekli yeniden üretilmesi gerekiyor” şekline dönüşür. Bu da seçim ekonomisi, sürekli söylem üretimi ve kriz siyasetinin normalleşmesi demektir. Üçüncü düzey Devlet-toplum ilişkisi düzeyidir. Güven değil sadakat ortamının ortaya çıkmasıdır. Michel Foucault’ya göre, hegemonya zayıfsa kurumlara güven yerine kimlik temelli sadakat gelişir. Bu çok önemli bir fark yaratır:

Çizelge 1:

 

Güven ve sadakat karşılaştırması

Güven

Sadakat

Başarıma bağlıdır

Kimliğe bağlıdır

Değişebilir

Daha sabittir

Eleştiriye açıktır

Daha kapalıdır

 

Sonuç olarak, Devlet ile toplum arasında akılcı ilişki zayıflar, kimlik ilişkisi güçlenir.

Siyasal yarışmanın sertleşmesi: Hegemonya tam kurulamadığında muhalefet “program seçenekleri” değil “karşı dünya” üretir. Bu da siyaseti normal yarışmadan varoluşsal çatışmaya çevirir. Sonuçta uzlaşma kültürü zayıflar, siyasal dil sertleşir ve kurumlar üzerindeki baskı artar. Toplumsal sonuç ise çift gerçeklik alanı yaratılmasıdır. Bu en derin etkidir. Toplumda iki paralel alan oluşur: resmi söylem alanı ve eleştirel söylem seçeneği alanı. Bunlar birbirine ilişki kurar ama birleşmez. Bu durumda “paralel meşruluk evrenleri” üretir. Bu yapı kalıcı olursa siyasal kararlılık görünür ama kırılgandır, seçimler yüksek yarışma alanına dönüşür ve iktidar değişimi “siyasal rota değişimi” değil sistem değişimi gibi algılanır. Hegemonya tam kurulamadığında siyasal sistem “dengeye” değil, sürekli gerilim üreten bir yarışma alanına dönüşür. Bu durumun Türkiye bağlamındaki karşılığı yüksek siyasal seferberlik, düşük kurumsal görüş birlikteliği, güçlü kimlik siyaseti ve zayıf ortak meşruluk zeminidir.

AKP’nin dinsel referanslı toplumsal dönüşüm projesi, ideolojik düzeyde geniş bir toplumsal rıza üretememiş; ancak kurumsal araçlar, ekonomik ağlar ve davranışsal destekler üzerinden kısmi bir toplumsal uyum sağlamış, bu nedenle tam bir hegemonya kuramasa da parçalı ve gerilimli bir hegemonya alanı yaratmıştır.

HEGEMONYA, MAKBUL YURTTAŞ VE SEÇİMLERDE OY VERME DAVRANIŞI

Hegemonya tartışmasını seçim sonuçlarına indirgediğimizde oy davranışı artık sadece programlara değil, kimlik, ait olma duygusu ve algılanan tehdit ve umut çerçevelerine bağlı duruma gelir. Bu da Gramsciyen “eksik hegemonya” durumunda oldukça öngörülebilir bazı etkiler üretir. Bir kere, seçimler “başarımın oylaması” olmaktan çıkar. Antonio Gramsci çerçevesinde hegemonya tam kurulamadığında ekonomi, eğitim, sağlık gibi alanlar tek başına belirleyici olmaz. Onların yerine “kim bizden”, “kim bize karşı” ve “kimliğim tehdit altında mı?” gibi sorular öne çıkar.  Sonuç olarak, seçim, akılcı değerlendirmeden çok kimlik referandumuna dönüşür. İkincisi, oylar daha “sert bloklar” şeklinde toplanır. Bu durumda seçmen davranışı ortada gezinen kararsızlardan çok sabit bloklara kayar: güçlü çekirdek seçmen ve güçlü karşı blok çatışması. Sonuçta “oy geçişkenliği azalır, kutuplaşma kalıcılaşır”. Üçüncüsü, krizler seçimleri daha fazla etkiler. Michel Foucault bakış açısıyla, hegemonya zayıfsa sistem ekonomik kriz, dış siyasa gerilimi ve güvenlik sorunları gibi olaylara daha duyarlı duruma gelir. Çünkü, ortak rıza zayıf olduğu için krizler doğrudan siyasal kırılma üretir. Sonuçta, seçimler daha “dalgalı” olur. Dördüncüsü, “sadakat oyları” ve “tepki oyları” ayrışır. İki temel oy tipi oluşur: “Sadakat oyu” yani kimlik ve ait olma duygusu temelli ve değişime dirençli oylar ve “tepki oyu” yani ekonomik ve toplumsal rahatsızlık temelli ve yüksek değişkenliğe sahip oylar. B. F. Skinner açısından bakılırsa, ödül ve ceza algıları bu iki grubu farklı etkiler ama davranış sabitliği yine de sınırlıdır. Sonuçta, seçimler “iki duvar arasında salınan oy davranışı” üretir. Beşincisi, muhalefet de hegemonya kuramazsa sistem kilitlenir. En önemli nokta burasıdır: sadece iktidar değil, muhalefet de ortak bir gelecek anlatısı kuramazsa seçimler sürekli “negatif seferberlik” üzerinden yürür. Yani, “karşı çıkma”, “engelleme” ve “risk algısı”ndan ibaret olur. Sonuçta, yapıcı programlar değil, karşıtlıklar seçim belirleyicisi olur. Bu yapının seçimlere etkisi şu şekilde özetlenebilir: Eksik hegemonya koşullarında seçimler, siyasa tercihlerinden çok kimlik, ait olma duygusu ve kriz algısına dayalı bloklaşmış oy davranışlarına dönüşür ve bu da yüksek kutuplaşma, düşük geçişkenlik ve dalgalı ama öngörülebilir bloklaşmış siyaset üretir.

TÜRKİYE ÖZELİNDE

Bu anlayış biçemini Türkiye’ye uyguladığımızda tablo daha somut ve daha “mekanik” duruma gelmektedir. Bu, tek bir değişkenin değil, eksik hegemonya, yüksek toplumsal çoğulculuk ve ekonomik dalgalanma birleşiminin sonucudur. Türkiye özelinde seçimler kimlik bloklarına sıkışır. Antonio Gramsci çerçevesiyle Türkiye’de ana sonuç seçmen davranışının giderek ideolojik ve kimliksel bloklara ayrılmasıdır. “İkna edilme” değil “ait olma duygusunun korunması” öne çıkmıştır. Bu nedenle iktidar bloğundaki seçmen sadakat temellidir ve muhalefet seçmeni ise tepki ve değişim temellidir. Sonuç olarak seçim yarışması program değil, kimlik yarışması durumuna gelmiştir. İkincisi Türkiye’de kararsız seçmen belirleyici unsur olmuştur. Türkiye’de merkezde büyük bir “salınan kitle” ve daha çok ekonomi ve güvenlik duyarlılığı olan bir grup vardır. Bu grup ekonomik krizlerde büyür normalleşme dönemlerinde küçülür. Sonuç olarak seçim sonucu çoğu zaman bu grubun yön değiştirmesine bağlı olur. Üçüncüsü, ekonominin seçim davranışını keskinleştirmesi gerçeğidir. B. F. Skinner açısından ekonomik baskı davranış değişimi üretir ama Türkiye’de bu değişim “tam kopuş” değil, “salınım” şeklindedir. Yani ekonomik kriz nedeniyle tepki oyları artmakta ama kimlik bağı tümden kopuşu engellemektedir. Sonuç olarak seçimler “ekonomi ve kimlik” arasında gerilimli bir dengeye dönüşür. Dördüncüsü, seçimlerin giderek “yüksek riskli referandum” gibi çalışmasıdır. Michel Foucault bakış açısıyla hegemonya tam değilse her seçim “yeni rejim mi devam mı” algısına kayar ve sıradan hükümet değişimi değil, sistem değişimi korkusu ve umudu oluşur. Türkiye’de beklenen sonuç seçimlerin rutin değil yüksek gerilimli siyasal olaylar durumuna gelmesidir. Beşincisi, yerel ve genel seçim davranışının ayrışmasıdır. Türkiye’ye özgü önemli bir özellik olarak yerelde yararcılık ve genelde kimlik siyaseti ortaya çıkar. Yani, belediye seçimlerinde hizmet ve başarım etmenleri ve genel seçimlerde kimlik ve rejim algısı önem kazanır. Sonuç olarak seçmen aynı kişi olsa bile farklı seçimlerde farklı güdülenmelerle oy verir. Altıncısı, muhalefet ve iktidar arasında “iki ayrı gerçeklik” oluşur. Antonio Gramsci açısından en önemli kırılma şu olacaktır: iktidar kendi “meşruluk anlatısını” kurar ve muhalefet ayrı bir “meşruluk anlatısı” seçeneği kurar. Bunlar birleşemez niteliktedir. Sonuç olarak, Türkiye’de seçimler, aynı ülkenin iki farklı “gerçeklik tanımı” arasında geçer.

Özetle, Türkiye modelinde seçim davranışı şu üçlü tarafından belirlenir: Kimlik etmeni yüksek etki düzeyindedir ve bloklaşma üretir. Ekonomi etmeni orta-yüksek etki düzeyine sahiptir ve salınım üretir. Üçüncüsü, kriz algısı etmenidir. Çok yüksek etki düzeyine sahiptir ve ani yön değişimleri üretir. Sonuç olarak, Türkiye’de seçimler tam hegemonya olmadığı için kimlik blokları arasında sıkışmış, ekonomi ve krizlerle dalgalanan, ama tümüyle çözülmeyen bir yarışma alanıdır. Bu nedenle “kararlı iki partili sistem” değil “yüksek gerilimli blokların yarışması” ortaya çıkar.

Türkiye özelinde “rejim kararlılığı mı, kriz üretimi mi?” beklenmelidir

Burada kritik nokta Türkiye’de siyasal sistem ne tam kararlı bir denge rejimi, ne de sürekli kaotik bir kırılma rejimi olduğudur. Sistem daha çok “gerilimli kararlılık” (strained stability) diyebileceğimiz bir ara biçem üretmektedir ve dört katmanlıdır. Birinci katman siyasal yapıdır ve kararlılık üreten ama kriz biriktiren sistemdir. Türkiye’de seçimli yarışma devam etmektedir ve önemli bir kararlılık unsurudur. Düzenli seçimler yapılmakta, iktidar değişimi olasılığının kuramsal olarak açık olması sağlanmakta ve güçlü devlet kapasitesi korunmaktadır. Ama aynı anda yüksek kutuplaşma, kurumsal güven zayıflığı ve siyasal yarışmanın kimlikleşmesi süreci devam etmektedir. Sonuç olarak sistem “çökmemekte”, ama “sürekli gerilim üretmekte”dir. Gramsciyen açıdan eksik hegemonya sürekli siyasal seferberlik istemektedir. Antonio Gramsci bakış açısıyla, tam hegemonya yoksa rıza sürekli yeniden üretilmekte ve siyaset “normal akış” olmaktan çıkmaktadır. Bu iktidar sürekli “ikna” etmek zorunda ve muhalefet sürekli “karşı hegemonya” kurmak zorunda demektir. Sonuç olarak, kriz değil ama sürekli siyasal seferberlik kalıcılaşmaktadır. Foucault açısından iktidar yaygındır ama direnç de kalıcıdır. Michel Foucault açısından bakıldığında Türkiye’de iktidar ağları güçlü, devlet kapasitesi yüksek ve norm üretimi etkilidir. Ama aynı anda sosyal medya, kentleşme ve kuşak farkı sürekli direnç üretmektedir. Sonuç olarak, iktidar güçlü ama tam denetim olanaksızdır. Skinner boyutunda ise davranış yönlendirmesi vardır ama kırılgandır. B. F. Skinner açısından ödül ve destek mekanizmaları çalışmakta ama ekonomik dalgalanmalar ve toplumsal çeşitlilik nedeniyle tutarlılık sınırlı kalmaktadır. Bu durum davranış yönlendirilir ama sadakat kalıcı olmaz sonucunu doğurmaktadır. Türkiye modeli “kriz üretmeyen kararlılık” değil, “kriz erteleyen kararlılık” demektir. Burada en kritik bütünleştirme Türkiye’de sistemin sürekli kriz yaşamadığı ve ama kriz olasılığını sürekli içinde taşıdığıdır. Yani seçimler krizi boşaltma mekanizmasıdır, siyaset gerilimi yönetme alanıdır ve ekonomi belirleyici stres kaynağıdır. Sonuç olarak, Türkiye’de krizler bastırılır ama ortadan kalkmaz. Türkiye için en doğru kuramsal tanım Türkiye siyasal sistemi, eksik hegemonya koşullarında çalışan, seçimlerle gerilimi boşaltan ama kimlikleşmiş yarışma nedeniyle kriz olasılığını sürekli canlı tutan “gerilimli kararlılık rejimi” olduğudur.

TÜRKİYE’DE İKTİDAR DEĞİŞİMİ NASIL GERÇEKLEŞİR?

Bu soruyu “gerilimli kararlılık” çerçevesine oturtunca üç olası mekanizma çıkmaktadır. Birincisi, kademeli erime modelidir (soft turnover). Bu senaryoda hegemonya tam olmadığı için destek zamanla aşınır, ekonomik koşullar belirleyici olur ve seçmen blokları yavaş yavaş yer değiştirir. Antonio Gramsci açısından bu rızanın sessiz çözülmesidir. Özellikleri ani kırılmanın olmaması, seçimlerin normal görünmesi ve iktidarın yıpranarak değişmesidir. Türkiye’de “en kararlı” değişim biçemi budur. İkincisi, kriz tetiklemeli dönüşümdür (shock transition). Michel Foucault ve kriz yazını açısından ekonomik kriz, büyük siyasal hata ve dış siyasa şoku birikirse karşıt bloklar arasında ani geçiş olur. Özellikleri hızlı oy kayması, yüksek duygusal seferberlik ve seçimin “referandum”a dönüşmesidir. Bu, Türkiye’de en öngörülemez senaryodur. Üçüncüsü, blokların kilitlenmesidir (stable stalemate). Bu durumda iktidar ve muhalefet blokları sabitlenir, küçük salınımlar dışında değişim olmaz ve seçimler yinelenen sonuçlar üretir. B. F. Skinner açısından bu durum pekiştirme sisteminin “kararlı ama esnemeyen” duruma gelmesidir. Özellikleri yüksek kutuplaşma, düşük geçişkenlik ve sürekli seçim ama sınırlı değişimdir. Dördüncüsü, Türkiye’nin özgünlüğü olan hibrit modeldir. Türkiye yukarıda betimlenen üç modelden birine tam olarak oturmamaktadır. Daha doğru tanım kademeli erime, kriz tetiklemeli sıçrama ve blok kilitlenmesi arasında ortaya çıkan karma (hibrit) yapıdır. Bu yapı normalde kademeli değişim eğilimi, kriz anında ani sıçrama riski ve karşıt blokların sabit kalması demektir. Sonuç olarak, Türkiye’de iktidar değişimi ne tümüyle öngörülebilir yavaş bir geçiştir ve ne de sürekli devrimsel kırılmadır. Krizlere duyarlı, bloklaşmış ama zaman zaman ani sıçramalara açık karma bir geçiş rejimidir.

Türkiye’de hangi değişken gerçekten “oyunu bozar” veya yön değiştirir?

Türkiye modelinde üç aday değişken vardır ama etkileri aynı değildir. Birincisi ekonomidir. En güçlü olan ve kısa vadeli değişkendir. B. F. Skinner açısından ekonomi doğrudan “pekiştirme sistemi”dir ve gelir, enflasyon, işsizlik ve alım gücü alt değişkenlerinden oluşur. Bu alt değişkenler seçmende doğrudan davranış değişimi üretir. Siyasal etki olarak hızlı oy kaymaları yaratır, “sadakat oyu”nu bile zorlar ve özellikle kararsızları etkiler. Sonuç olarak Türkiye’de en güçlü kısa vadeli belirleyici değişken ekonomidir. İkinci değişken genç kuşaktır. Orta vadeli yapısal değişkendir. Michel Foucault açısından kuşaklar normları yeniden yorumlar, otoriteyle ilişkiyi değiştirir meşruluk seçenekleri üretir. Etki olarak yavaş ama kalıcı dönüşüm sağlar, kimlik siyasetine uzaktır ve siyasal dilin değişmesine yol açar. Sonuç olarak genç kuşak, sistemin “yavaş iç dönüşüm motorudur”.  Üçüncü değişken kurumsal meşruluktur. En kritik ama en yavaş değişkendir. Antonio Gramsci açısından hegemonya burada belirlenir: yargı, eğitim, devlet kapasitesi ve adalet algısı. Etki olarak, güven artarsa sistem kararlılık kazanır ve güven düşerse sistem kırılganlaşır. Sonuç olarak, en belirleyici ama en yavaş çalışan değişken budur. Türkiye’de belirleyici olan tek değişken yoktur. Ekonomi hızlı şok üretir, genç kuşak yön değiştirir ve kurumlar sistemin sınırlarını belirler. Bunlar birlikte çalışır. Ekonomi kriz üretir, gençler anlam üretir ve kurumlar ya bu olumsuzlukları içselleştirir ya zayıflatır. Türkiye siyasal sisteminde “oyunu bozan” tek bir etmen yoktur, ekonomi kısa vadeli kırılmaları, genç kuşak orta vadeli yön değişimini ve kurumsal meşruluk ise sistemin uzun vadeli kararlılık sınırını belirler.

TÜRKİYE İÇİN SİYASAL DEĞİŞİM MODELİ: ÜÇ DEĞİŞKENLİ DEVİNGEN SİSTEM

Ekonomik Baskı (Kısa vadeli şok değişkeni): B. F. Skinner bakışıyla enflasyon, gelir kaybı, işsizlik ve yaşam maliyetinden oluşur. İşlevi seçmen davranışında hızlı yön değişimi üretmesidir. Özellikleri arasında ani etki yaratmak, dalgalı olmak ve seçim sonuçlarını kısa vadede değiştirici olmak vardır.

Kuşak ve kültürel dönüşüm (Orta vadeli yön değişkeni): Michel Foucault çerçevesiyle genç kuşak değerleri, sayısal kültür, bireyselleşme ve otorite algısındaki değişimdir. İşlevi siyasal sistemin meşruluk dilini değiştirmesidir. Özellikleri arasında yavaş ama kalıcı olmak, geri dönüşü zor olmak ve kimlik siyasetini dönüştürücü olmak bulunur.

Kurumsal meşruluk (Uzun vadeli denge değişkeni): Antonio Gramsci açısından yargı ve hukuk algısı, devlet kapasitesi, eğitim sistemi güveni ve kamu yönetimi başarım düzeyinden oluşur. İşlevi sistemin kararlılık sınırını belirlemesidir. Özellikleri arasında çok yavaş değişmesi, bozulması durumunda sistemin kırılganlaşması ve hegemonya kapasitesini belirlemesi vardır.

Modelin temel mantığına göre, bu üç değişken birlikte çalışır: Ekonomi mevcut oy davranışını değiştirir. Kuşak “hangi siyaset anlamlıdır?” sorusunu araştırır. Kurumlar “sistem ne kadar dayanır?” sorusunu belirler. Türkiye siyasal sistemi bu üçlü etkileşimde sürekli denge arayan ama tam dengeye ulaşamayan ve gerilimli bir denge sistemi üretir. Türkiye’de siyasal değişim, ekonomik şokların tetiklediği kısa vadeli dalgalanmalar, kuşaksal kültürel dönüşümün ürettiği orta vadeli yön değişimi ve kurumsal meşruluğun belirlediği uzun vadeli kararlılık sınırları arasında şekillenen devingen bir sistemdir.

Türkiye’de sorun: İktidar–muhalefet yarışı değil meşruluk üretme biçimleri arasındaki savaşım

AKP/MHP hattı ve “kurumsal denetim, kaynak dağıtımı ve yargısal çerçeveleme”: Bu çizgi şu üç araca dayanmaktadır: Kurumsal denetim (özellikle yargı ve yönetsel kapasite), rakibin alanını daraltma ve siyasal aktörlerin hareket kapasitesini sınırlama. Michel Foucault anlamında “iktidarın disiplin sağlayıcı yüzü”dür. Kaynak dağıtımı ve toplumsal siyasalar ve toplumsal yardımların genişletilmesi ve yerel düzeyde görünür hizmet üretimidir. Bu, B. F. Skinner açısından “pozitif pekiştirme” mekanizmasıdır. Yani davranış, destek ve bağlılık üretimi anlamına gelir. Sermaye ve çıkar ağları ise ekonomik koalisyonların genişletilmesi ve destek ağlarının güçlendirilmesidir. Bu üçlü birlikte şunu üretmektedir: denetim, bağımlılık ve ödül sistemi.

CHP hattı ve “siyasal seferberlik, görünürlük ve sokak siyaseti”: Antonio Gramsci açısından bu yaklaşım klasik “karşı hegemonya” girişimidir. Mitingler ve toplumsal seferberlik çabası kitle görünürlüğü üretme ve siyasal ait olma duygusunun alanda yeniden kurulması anlamına gelmektedir. Simgesel siyaset ise demokrasi, adalet, hukukun üstünlüğü vurgusu içermektedir. “Meşruluk söylemi” kurma çabasıdır. Yerel yönetim başarımı da belediyeler üzerinden yönetim modeli seçenekleri üretmek demektir. Amaç “devlet dışında da yönetilebilirlik göstermek”tir. Asıl çatışma iki farklı hegemonya modeli arasındadır. Bu noktada kritik ayrım AKP/MHP modelinin “Devlet, kaynak dağıtımı ve kurumsal denetim yoluyla rıza üretimi”ni amaçlamasıdır. CHP modeli “toplumsal seferberlik, görünürlük ve meşruluk seçeneği” arayışındadır

Gramsciyen yorum ve “hegemonya savaşı”: Antonio Gramsci açısından bu sadece seçim yarışması değil, toplumun “normalini” kim tanımlayacak savaşıdır. Bir taraf “düzen ve kararlılık” üzerinden meşruluk kurarken, diğer taraf “adalet ve temsil” üzerinden meşruluk kurmaktadır. Bu yüzden çatışma program değil, meşruluk rejimi çatışmasıdır.

Foucault bakış açısı ve iktidarın her yerde olması: Michel Foucault açısından yargı, belediyeler, sosyal yardımlar, mitinglerin hepsi “iktidarın farklı yüzleridir”. Yani biri baskı üretir, biri görünürlük üretir ve biri rıza üretir. Sonuç olarak, iktidar artık tek merkez değil, çoklu alanlarda dolaşan bir ağdır.

Skinner boyutu ve davranış üretimi savaşı: B. F. Skinner açısından AKP “ödül-bağımlılık-yardım” üçlüsü üzerinden davranış sabitleme uğraşı vermektedir. CHP “miting-duygu-tepki” üçlüsü üzerinden siyasal davranış değişimi yaratmak istemektedir. Bu yaklaşımlar iki tarafın da “davranış mühendisliği” yaptığını ama farklı teknikler kullandığını göstermektedir.

TÜRKİYE ÖZELİNDE SONUÇ OLASILIĞI

Bu çatışma şu üç sonucu üretir: Birincisi, siyasal alan daralmaz fakat sertleşir, yarışma azalmaz ama yoğunluğu artar. İkincisi, toplum “iki gerçeklik rejimi”ne ayrılır. Biri “devlet ve hizmet” anlatısıdır ve diğeri “adalet ve temsil” anlatısıdır. Üçüncüsü, seçimler daha belirleyici duruma gelir. Çünkü ara kurumlar zayıftır ve uzlaşma alanı dardır. Türkiye’de AKP/MHP ile CHP arasındaki savaşım, klasik iktidar yarışmasından çok biri kurumsal denetim ve dağıtım üzerinden rıza üretmeye, diğeri toplumsal seferberlik ve meşruluk seçeneği üretmeye çalışan iki farklı hegemonya stratejisinin çatışmasıdır.

Hegemonya çatışması ne zaman değişim üretir ve ne zaman “donmuş yarışma”ya dönüşür?

Birinci senaryo hegemonya değişimi ya da dönüşüm senaryosudur. Antonio Gramsci açısından değişim eski hegemonyanın artık “doğal” olarak görünmez duruma gelmesi ve yeni anlatının daha meşru algılanması durumunda değişir. Bu sonucun Türkiye’de elde edilmesi için ekonomik kırılma yani geniş kitlelerin yaşam kalitesinin düşmesi, mevcut ödül ve kaynak dağıtım mekanizmasının zayıflaması, kurumsal güven kaybı yani adalet, liyakat ve devlet kapasitesi algısı zayıflaması ve anlatı seçeneklerinin “normalleşmesi” temel koşullardır. Michel Foucault açısından yeni söylem sadece protesto değil yönetebilir seçenek olarak görülür.  Sonuç olarak, hegemonya değişimi “ani devrim” değil, meşruluk kaymasıyla seçimsel dönüşüm şeklinde olur

İkinci senaryo donmuş yarışma ya da kilitlenme senaryosudur. Bu en olası ara durumdur: iki blok da güçlü kalır, kimlikler sabitlenir ve oy geçişkenliği düşer. B. F. Skinner açısından pekiştirme sistemleri iki tarafa da çalışır ve davranışlar “kilitlenir”. Sonuç olarak seçimler değişim üretir ama sistem değişmez. Bu durumda yüksek katılım, düşük iktidar değişimi olasılığı ve sürekli kampanya durumu ortaya çıkar.

Üçüncü senaryo çift meşruluk krizidir ve en riskli senaryodur. Antonio Gramsci açısından bu kritik eşiktir: iktidar eski meşruluğunu kaybeder ama muhalefet yeni meşruluk üretemez. Bu durumda toplum iki anlatı arasında bölünür ve ortak “doğru” algısı zayıflar. Sonuç olarak siyaset seçimden çok meşruluk savaşına dönüşür. Bu en kararsız ama ender bir durumdur.

Bu üç senaryoyu birleştirilirse, normal durum (en olası) donmuş yarışma ve yüksek kutuplaşmadır. Kriz anı hızlı hegemonya kayması olasılığıyla güçlenir. Sistem kırılması ise düşük olasılıklıdır. Çift meşruluk krizi daha da zor bir olasılıktır. Türkiye’de AKP/MHP ile CHP arasındaki hegemonya çatışması çoğu zaman sistem değişimi üretmeyen “kilitli yarışma” biçiminde sürerken, ekonomik ve kurumsal kırılmalar bu dengeyi zaman zaman hegemonya değişimine açık duruma getirmekte, ancak iki tarafın da farklı meşruluk üretemediği dönemlerde sistem “donmuş ama gerilimli” bir siyasal dengeye oturmaktadır.

Bu bağlamda kesin bir seçim sonucu öngermek olası değildir. Antonio Gramsci çerçevesinde siyaset sabit kurallı bir sistem değil, sürekli değişen bir “rıza üretim alanıdır”. Türkiye modelinde kimlik blokları sabit değildir, ekonomi değişkendir, krizler ani etkilidir ve liderlik ve söylem çok belirleyicidir. Sonuç olarak, siyasal sistem “belirleyici (deterministik) değil, “olasılıksal” (stokastik) çalışmaktadır.  Ancak kesimsel öngörüler olanaklı olabilir. Tam sonuç değil ama şu üç şeyi oldukça iyi kestirebilmek olanaklıdır: Oy dağılımının “sınırları” (belirli blokların alt/üst bandı ve çekirdek oy davranışı) ve dalganın yönü. B. F. Skinner açısından ekonomi kötüleşirse tepki artar ve kararlılık artarsa sadakat güçlenir. Seçimleri belirleyen kararsız kitlenin yönü belirlenebilir. Öngörülemeyenler ise kesin seçim sonucu, son anda oluşan psikolojik kırılma, krizlerin zamanlaması ve liderlik kaynaklı ani etkilerdir. Michel Foucault açısından güç ilişkileri sürekli hareket ettiği için “tam denge noktası” yoktur.

Donmuş yarışma, kriz duyarlılığı ve kimlik bloklaşması Türkiye seçimlerini belirleyici en önemli etmenlerdir. Buna göre, seçimler normalde öngörülebilir ama kriz anında hızla sapabilir. Seçim sonuçları “deterministik” olarak değil, “yüksek belirsizlik içeren dar olasılık aralığı” içinde öngörülebilir. Yani, “kim kazanır” değil, “hangi aralıkta kalır” kestirilebilir. Bu modelde seçim sonuçları kesin olarak öngörülemez, ancak ekonomik koşullar, kurumsal meşruluk ve kimlik blokları üzerinden olasılıkları daraltmak olanaklıdır.

TÜRKİYE’DE SEÇİMLERİ EN ÇOK HANGİ ÜÇ GÖSTERGE BOZAR?

Bu kuramsal modelleri (Gramsciyen hegemonya, Foucault iktidar ağları ve Skinner’ci davranış pekiştirme) Türkiye’ye uyguladığımızda “seçim sonucunu en çok bozan” yani öngörüyü en hızlı kıran üç gösterge oldukça nettir. Bunlar sistemi küçük oynamalarla değil, doğrudan blok dengelerini kaydırarak etkilerler.

Ekonomik şok göstergesi (en kritik değişken): B. F. Skinner açısından bu doğrudan “pekiştirme sistemidir”. Enflasyon (özellikle gıda ve kira), reel gelir kaybı, işsizlik ve güvencesizlik yaşam maliyeti baskısını ölçer. “Oy kırıcıdır” çünkü Türkiye’de oy davranışının en hızlı değişen kısmı “sadakatten memnuniyete geçiş”tir. Ekonomi bozulduğunda ideolojik bağlılık zayıflar, kararsızlar büyür ve protesto oyları artar. Sonuç olarak, seçim dengesini en hızlı değiştiren etmen ekonomik algıdır

Kurumsal meşruluk göstergesi: Antonio Gramsci açısından bu “hegemonyanın çekirdeğidir”. Adalet sistemine güveni, seçimlerin adil algılanmasını, liyakat algısı ve Devlet kurumlarının tarafsızlığını ölçer. “Oy kırıcıdır” çünkü burada sorun ekonomi değil sistemin “meşru olup olmadığı” algısıdır. Eğer bu algı zedelenirse blok sadakati bile çatlamaya başlar ve seçim “siyasal tercih” değil “rejim tercihi” gibi algılanır. Sonuç olarak, en yavaş değişen ama en derin kırılmayı üreten göstergedir

Genç kuşak ve kültürel yönelim göstergesi: Michel Foucault açısından bu “özne üretimi” alanıdır. Gençlerin kimlik tanımını, değer yönelimini (otoriteye karşılık bireysellik), siyasal katılım biçimini ve sayısal kültür etkisini ölçer. “Oy kırıcıdır” çünkü bu gösterge sistemin gelecekteki hegemonya kapasitesini belirler. Genç kuşakta ait olma duygusu zayıflarsa, siyasal dil değişirse ve otoriteye uzaklık artarsa oy salınım değişir. Sonuç olarak, uzun vadeli oy haritası yeniden şekillenir.

Özetle, Türkiye’de seçimleri en çok bozan 3 gösterge ekonomi (kısa vadeli dalga ve oy salınımı), kurumsal güven ve orta vadeli kırılma (blok çözülmesi) ve genç kuşak uzun vadeli sistem dönüşümüdür. Türkiye’de seçim sonuçlarını en çok bozan değişkenler ise ekonomik şoklar yani davranışsal kırılma, kurumsal meşruluk kaybı yani hegemonik çözülme ve genç kuşak değer dönüşümü yani uzun vadeli yeniden yapılanmadır.

Türkiye Seçim Eşik Modeli (3’lü kırılma sistemi)

Antonio Gramsci açısından sistem şöyle çalışır: Hegemonya tek bir noktadan değil, üç ayrı zayıflama cephesinden çöker.

Ekonomik eşik (kısa vadeli kırılma tetikleyicisi): Bu eşik aşıldığında geniş kitlelerde “yaşam maliyeti şoku” oluşur, sadakat oyları çözülmeye başlar ve kararsızlar hızla büyür. Önemli eşik günlük yaşam algısının “dayanılmazlık” düzeyine çıkmasıdır.  Yaratacağı etki hızlı oy kayması ve seçim sonucunu doğrudan değişmesidir

Kurumsal güven eşiği (sistem meşruluğunun kırılması): Michel Foucault açısından bu eşik aşılırsa “sistem adil mi” sorusu yaygınlaşır, seçim sonuçları bile tartışmalı algılanabilir ve devlet kapasitesine güven azalır. Olası etkisi seçimin artık “yönetim değişimi” değil, “rejim değerlendirmesi” durumuna gelmesidir. Bu en kritik eşiktir çünkü blok sadakatini bile aşındırır.

Kuşak ve kültür eşiği (uzun vadeli hegemonya kırılması): B. F. Skinner ve Michel Foucault birlikte düşünüldüğünde bu eşik genç kuşağın değer dünyasının değişmesi, otoriteyle ilişki kopması ve siyasal dil seçeneğinin normalleşmesi demektir. Olası etkisi mevcut siyasal blokların “gelecek üretme kapasitesi”nin azalmasıdır. Bu hemen seçim sonucunu değiştirmez ama seçimlerin anlamını değiştirir.

Önemli nokta tek eşik değil, birleşim etkisidir. Türkiye’de iktidar değişimi genellikle tek bir eşikten değil, bu üç eşikten en az ikisinin aynı dönemde zorlanmasıyla olanaklı olur.

Senaryonun mantığı

Sadece ekonomi bozulursa geçici oy kayması oluşur. Ekonomi ve kurumsal güven zedelenirse ciddi seçim değişimi olasılığı ortaya çıkar. Üçü birlikte zorlanırsa hegemonya kırılması ve iktidar değişimi olasılığı en üst düzeye çıkar. Türkiye’de seçim sonuçlarını belirleyen şey tek bir gösterge değil, ekonomik şok, kurumsal meşruluk ve kuşaksal dönüşümün aynı zamanlı baskı üretip üretmediğidir. Bu üçlü aynı anda eşik aşımına yaklaşırsa siyasal hegemonya çözülür ve seçimler sistemsel dönüşüm üretir.

Türkiye genel seçim dinamiği

Modelde Türkiye seçimi üç ana eksende çalışmaktadır: Antonio Gramsci’nin hegemonya ve rıza kavramları, Michel Foucault’nun iktidar ağları ve kurumlar kavramları ve B. F. Skinner’in davranış ve özendirme sistemi kavramları. Bu kavramlara göre seçim sadece oy değil, rıza, kimlik ve ekonomik algı bileşimidir. Mevcut yapısal zeminde (genel seçim öncesi Türkiye modeli) ekonomi (kısa vadeli baskı) en güçlü oynatıcı değişkendir. Özellikle “kararsız ve alt-orta gelir” grubu etkilenir. Oy davranışında hızlı dalgalanma üretir. Kimlik blokları (orta seviye sabitleyici) seçimin tabanını kilitler ve oyların büyük kısmını sabit tutar. Seçim “tam kopuş” değil “marj değişimi” üretir.  Kurumsal algı (sistem güveni) seçimin anlamını belirler. “Normal seçim mi / sistem oylaması mı” ayrımını yapar. Seçim psikolojisini derinleştirir.

Olası seçim senaryosu (model projeksiyonu)

Senaryo 1- Ekonomi baskısı yüksek kalırsa: B. F. Skinner açısından iktidar bloğunda sınırlı çözülme, kararsız seçmenin büyümesi ve protesto eğiliminin artması beklenebilir. Sonuç “dar ama kritik oy kaymaları” belirleyici olur.

Senaryo 2- Kurumsal güven zayıf algılanırsa: Antonio Gramsci açısından seçim “yönetim seçimi” değil “meşruluk oylaması” durumuna gelir. Sonuçta katılım yüksek olur, yarışma sertleşir ve sonuç “sıfır toplamlı” algılanır.

Senaryo 3- Kimlik blokları sabit kalırsa: İktidar ve muhalefet çekirdek oylarını korur ve aralarındaki farkı “merkez seçmen” belirler. Sonuç seçim küçük farklarla belirlenir.

Kritik eşik davranışı (modelin en önemli noktası): Michel Foucault açısından seçim öncesinde ekonomik algı kötüleşir, kurumsal güven tartışması büyür ve toplumsal kutuplaşma artarsa seçim “normal yarış” olmaktan çıkar ve “sistemi değerlendirme anketi”ne dönüşür

Genel seçim için net projeksiyon

Modelin çıktısı şudur: Normal koşullarda bloklar korunur ve küçük oy kaymaları sonucu belirler.  Gerilimli koşulda ekonomi belirleyici olur ve muhalefet üstünlük sağlar. Eşik koşulunda kurumsal algı ve ekonomi birlikte bozulursa hızlı ve büyük yön değişimi olanaklı olur. Türkiye’de olası genel seçim, büyük ideolojik kopuşlardan çok ekonomik koşulların yön verdiği, kimlik bloklarının sınırlandırdığı ve kurumsal güven algısının seçim anlamını belirlediği yüksek gerilimli bir yarışma olarak şekillenir. Ancak ekonomik ve kurumsal göstergeler eş zamanlı zayıflarsa sistem “normal seçim” değil, yüksek ölçekli siyasal yeniden konumlanma üretme olasılığı büyür.

Yüzde 5’lik oy kayması hangi koşullarda ortaya çıkar?

Türkiye’de seçmenlerin oy dağılımına bakıldığında seçimlerin belirleyici etmeninin en az yüzde 5 oranında oy kayması olduğu anlaşılmaktadır. Bu kayma hangi koşulda ve hangi yöne kırılır sorusu önem kazanmaktadır. Bunu “tek bir seçim günü kararı” gibi değil, ön seçim dönemi sinyal sistemi olarak düşünmek daha doğrudur.

Ekonomik stres altındaki sadakat seçmeni nasıl kırılır? B. F. Skinner açısından bu grup “ödül ve ceza dengesi” ile çalışır. İktidar yönüne kırılma olasılığı vardır. Eğer gelir kaybını giderici toplumsal desteklerle dengelenirse ve günlük yaşamda görünür iyileşme algısı oluşursa bu sonuç ortaya çıkabilir. Sonuç olarak sadakat korunur veya geri kazanılır.

Muhalefet yönüne kırılma olasılığı: Enflasyon, işsizlik ve yaşam maliyeti birleşirse ve “çıkış yok” algısı oluşursa oylar muhalefete yönelebilir. Sonuç olarak, ekonomik protesto oyu oluşur.

Sessiz merkez (kararsızlar) nasıl karar verir? Antonio Gramsci açısından bu grup “hegemonya algısına” bakar. İktidar yönüne kırılma kararlılık algısı güçlü ise ve “risk artmasın” duygusu baskınsa iktidara yönelir. Sonuç olarak mevcut düzen korunur. Muhalefet yönüne kırılma ise değişim “denetimli ve güvenli” algılanırsa ve iktidar seçeneği meşru görünürse gerçekleşir. Sonuç olarak, değişim yönü güçlenir.

Kurumsal güven duyarlılığı olan seçmen nasıl kırılır? Michel Foucault açısından bu grup “devletin nasıl çalıştığına bakar. İktidar yönüne kırılma devlet kapasitesi güçlü görünürse ve adalet ve düzen algısı korunursa bu gerçekleşebilir. Sonuç olarak sistemin devamı desteklenir.  Muhalefet yönüne kırılma ise adalet algısı zayıflarsa ve kurumlara güven düşerse gerçekleşir. Sonuç olarak sistem değişimi talebi artar.

Genç seçmen nasıl kırılır?

Bu grup en “akışkan” olanıdır. İktidar yönüne kırılma ekonomik gelecek umut verirse, kariyer ve yaşam beklentisi iyileşirse olabilir. Sonuç olarak yararcı uyum sağlanır. Muhalefet yönüne kırılma özgürlük ve ifade alanı genişleme beklentisi varsa ve ekonomik ve toplumsal gelecek belirsizse kırılma gerçekleşir. Sonuç olarak, değişim eğilimi başlar.

Bu dört grup birlikte çalıştığında kritik denklem şudur: Ekonomi, güven, gelecek algısı ve risk duygusu. Türkiye’de %5’in yönünü belirleyen şey şudur: İktidar lehine kırılma için “risk alma, kararlılığı koru ve günlük yaşamda nefes al” duygularının baskınlaşmasıdır.  Muhalefet lehine kırılma ise “ekonomik baskı, kurumsal güvensizlik ve değişim güveni”ne bağlıdır. Türkiye’de %5 seçmen, ekonomik stres, kurumsal güven ve gelecek algısının toplam etkisine göre, “riskten kaçınma” ile “değişim beklentisi” arasında salınır ve seçim sonucunu bu salınımın hangi tarafta yoğunlaştığı belirler.

Belirleyici göstergeler seti

Enflasyon algısı (resmi değil, duyulan enflasyon): B. F. Skinner açısından bu doğrudan davranış pekiştirme sinyalidir. İktidar yönü sinyali fiyat artış hızının yavaşladığı algısı, temel gıda ve ulaşımda “nefes alma” duygusu ve maaş ve harcama dengesinde kısmi iyileşmedir. Muhalefet yönü sinyali günlük yaşam maliyetinin “dayanılmaz” algılanması ve kira ve gıda şoklarının devam etmesidir. Bu gösterge %5’in en hızlı yön değiştiren kısmını belirler.

“Adalet ve güven” algı göstergesi: Antonio Gramsci açısından bu hegemonyanın çekirdeğidir. İktidar yönü sinyali hukuk süreçlerinin öngörülebilir algılanması ve devlet kurumlarına güvenin kararlı kalmasıdır. Muhalefet yönü sinyali “çifte standart” algısının yayılması ve adaletin siyasallaştığı inancıdır. Bu gösterge kırılırsa ekonomi tek başına dengeleyemez.

Genç seçmen moral göstergesi: Michel Foucault açısından bu “gelecek üretim kapasitesi”dir. İktidar yönü yurtdışı çıkış / göç eğiliminin azalması ve iş bulma umudunun artmasıdır. Muhalefet yönü “gelecek burada yok” algısı ve göç ve kopuş düşüncesinin artmasıdır. Uzun vadeli oy yönünü belirler.

Siyasal gerilim ve kutuplaşma göstergesi: Miting yoğunluğu, medya sertliği ve karşılıklı söylem dozajıdır. Michel Foucault açısından iktidar yönü denetim algısı ve düzen söyleminin baskın nitelik kazanmasıdır. Muhalefet yönünde ise “değişim zorunluluğu” duygusu artmasıdır.  Kritik nokta aşırı gerilim genelde değişim isteğini artırır.

En kritik birleşik sinyal (asıl öngörü göstergesi): Türkiye modelinde tek tek değil, sinyallerin bileşim biçimi belirleyicidir. İktidar lehine kırılma (kritik eşik) enflasyon algısının denetim altında olduğu, adalet algısı kararlı görüldüğü ve gençlerde gelecek umudunun tümüyle çökmemiş olduğu koşullarda gerçekleşebilir. Muhalefet lehine kırılma ise ekonomik stresin artması, adalet algısının bozulması ve gelecek umudunun aynı anda azalmasıyla gerçekleşir. Türkiye’de seçimden 3 ay önce %5 kritik seçmenin yönü, duyulan enflasyonun seyri, adalet ve güven algısının kırılıp kırılmadığı ve genç kuşakta gelecek umudunun canlı olup olmamasıyla belirlenir. Bu üçlü aynı yönde bozulursa sistem hızlı şekilde muhalefet lehine kırılma üretir, aksi durumda blok kararlılığı korunur.

TOPLU BAKIŞ

Kanımca, yukarıya alıntılanan haberle AKP’nin “makbul yurttaş” yaratma hedefiyle yakın bir bağlantı var. Modeli “tek değişken her şeyi bozar mı?” sorusuna indirince Türkiye gibi bloklaşmış ama oynak sistemlerde yanıt netleşir: Tek başına en güçlü tersine çevirici sinyal ekonomik algıdır. Ama bunu nedenleriyle doğru kurmak önemlidir.

En güçlü sinyal: Ekonomik bozulma

Toplumlarda en güçlü sinyal duyulan ve görülen ekonomidir. B. F. Skinner çerçevesinde bu doğrudan davranış pekiştirme sistemidir. Çünkü Türkiye’de oy davranışının en geniş kesimi için siyaset bir yaşam ölçünü algısıdır. Ekonomi bozulduğunda ideoloji ikinci plana düşer, kimlik sadakati esner, kararsızlar büyür ve protesto eğilimi artar. Bu yüzden ekonomi, %5 değil, %20–30’luk dalga yaratabilen tek değişkendir.

Neden adalet ve güven ikinci sırada?

Antonio Gramsci açısından bu hegemonyanın çekirdeğidir ama etkisi daha yavaş daha soyut ve daha uzun vadelidir. Sistem güveni zayıflarsa oy değişimi olur ama bu genelde aşamalı olur. Sonuç ise güçlü ama yavaş kırıcı etkisidir.

Neden genç kuşak tek başına belirleyici değil?

Michel Foucault açısından kuşak değişimi yapısaldır ama seçim anında “tam seferber” değildir. Uzun vadeli yön değiştirir ama tek seçimde çoğu zaman sınırlı etkisi vardır. Sonucu ise sistemin geleceğini değiştirir ama ani değildir.

Önemli fark: ekonomi “eşik kırıcı”, diğerleri “yön değiştirici”

Ekonomi eşik kırar (threshold breaker) ve seçim sonucunu doğrudan tersine çevirebilir. Adalet ve güven etmeniyse sistem algısını değiştirir ama daha yavaş işler. Genç kuşak uzun vadeli yön belirler ve bu durum kısa seçim sonuçlarını tek başına kırmaz.

Türkiye modeli açısından beklenen sonuç

Bu üçlü sistemde tek başına en güçlü sinyal duyulan ekonomik strestir. Çünkü en geniş kitleyi etkiler, en hızlı davranış değişimi üretir ve blok sadakatini en çok aşındırır. Antonio Gramsci açısından bile rızayı en hızlı çözen etmen maddi yaşam deneyimidir. Türkiye’de seçim sonucunu tek başına tersine çevirme gücü en yüksek sinyal ekonomik algıdır, çünkü doğrudan yaşam deneyimini etkileyerek hem sadakat bloklarını aşındırır hem de kararsız seçmeni hızla yeniden konumlandırır. Diğer tüm sinyaller ise bu etkinin hızını ve kalıcılığını belirler.

Ekonomik sinyal hangi eşikte “geri döndürülemez seçim kırılması” üretir?

Bunu akademik modellerde “eşik kırılması” (tipping point) olarak düşünmek olanaklıdır.  Temel eşik “yaşam maliyeti psikolojik kırılması”dır. B. F. Skinner açısından seçmen davranışı sadece gelir düzeyine değil, algılanan yeterliliğe bağlıdır.  Önemli eşik ise gelir–gider dengesinin “yönetilebilir” algısından çıkıp “sürdürülemez” algısına geçtiği andır. Bu noktada sadakat oyları bile çözülmeye başlar ve ekonomik akılcılık ideolojinin önüne geçer. Bu ilk kırılma eşiğidir.  İkincisi orta eşik yani “gelecek beklentisinin çöküşü”dür. Antonio Gramsci açısından hegemonya sadece bugünü değil, geleceği de yönetir. Önemli eşik “bugün zor ama yarın düzelir” inancının kaybolmasıdır. Bu olduğunda ekonomik kriz artık “geçici” değil “yapısal” algılanır ve seçmen “bekleme” davranışını bırakır. Bu aşama oy değişimini hızlandıran önemli psikolojik kırılmadır. Son eşik ise “yönetebilir bir seçeneğin görünmesi”dir. Michel Foucault açısından iktidar değişimi için sadece mevcudun kötü olması yetmez. Önemli eşik seçeneğin “riskli ama olanaklı ve yönetilebilir” algılanmasıdır. Bu oluştuğunda korku dengesi değişir ve “değişim riski” kabul edilebilir duruma gelir. Bu noktada seçim davranışı topluca yön değiştirebilir.

Türkiye modeli: Üç eşik birlikte çalışır

Ekonomik kırılma tek başına değil, zincir halinde çalışır: Birincisi stres artışıdır. Günlük yaşam zorlaşır, gelecek inancı kırılır ve sabır mekanizması çözülür. Bu bağlamda seçenek meşrulaşır ve yön değişimi başlar. Türkiye’de geri döndürülemez seçim kırılması, ekonomik algının yaşamı sürdürülemez duruma getirmesi, geleceğe ilişkin beklentinin çökmesi ve farklı siyasal seçeneğin “yönetilebilir” algılanması üçlüsünün aynı dönemde birleşmesiyle oluşur. Ekonomik sinyal Türkiye’de ancak “yaşam maliyeti sürdürülemez algısı, gelecek beklentisinin çökmesi ve seçeneğin güvenli görünmesi” eşiklerine birlikte ulaştığında geri döndürülemez seçim kırılması üretir.

Eşiklere yaklaşıldığını gösteren 10 erken uyarı göstergesi

Bunu “kestirim listesi” gibi değil, yukarıda ifade edilen modelin (ekonomik stres, hegemonya algısı ve davranış kırılması) içinde erken uyarı sinyalleri olarak okumak en doğru yaklaşım olur. Bu sinyaller tek başına değil, birlikte ortaya çıktıklarında eşiklere yaklaşıldığını gösterir. 10 önemli gösterge şunlardır:

Gıda ve temel yaşam maliyetlerinde “alışkanlık kırılması”: B. F. Skinner halkın “arttı ama alıştık” dediği noktadan “artık kısmak zorundayız” noktasına geçiş olduğunu söylemektedir. En kritik erken sinyal tüketim davranışının değişmesidir.

Kira ve barınma baskısının sosyal hareketliliği durdurması: Gençlerin ev kuramaması ve orta sınıfın aşağı doğru kayma duygusunun yerleşmesidir. Bu gösterge geleceğe güvenin ekonomik temelidir.

“Geçici kriz” anlatısının inandırıcılığını kaybetmesi: Antonio Gramsci’ye göre, “düzelir” söylemine inanç azalır ve kriz kalıcı olarak algılanır. Bu hegemonik söylemin çatlamasıdır.

Birikim davranışının zorunlu duruma gelmesi: Tüketimden kaçınma, ertelenen harcamalar ve yatırım yerine bekleme davranışının yerleşik olmasıdır. Bu sonuç ekonomik stresin psikolojik eşiğe ulaştığını gösterir.

Gençlerde “gelecek burada yok” söyleminin yaygınlaşması: Michel Foucault’ya göre bu durum göç düşüncesinin artması ve uzun vadeli planların iptali şeklinde ortaya çıkar. Bu gelişme sistemin gelecek üretme kapasitesinin zayıflamasıdır.

Kararsız seçmen oranının belirgin artması: Bu durum bir partiye ait olma duygularının gevşemesi ve “bekle-gör” kitlesinin büyümesi demektir. Bu gelişme seçim kırılmasının en erken siyasal sinyalidir.

Ekonomik veri ile günlük deneyim arasındaki uçurumun artması: Resmi veriler ile halk deneyiminin ayrışması önemli bir göstergedir. Bu güven kaybının başlangıcıdır.

Sosyal yardım ve desteklerin “normal yaşamı sürdürmeye yetmemesi”: Toplumsal yardımlar dengeleyici olmaktan çıkar ve geçici tampon etkisini kaybeder. Bu Skinner’ci pekiştirme sisteminin zayıflaması demektir.

Siyasal söylemde “savunma dili”nin artması: Açıklama yapma, gerekçelendirme ve kriz anlatısı üretme şeklinde ortaya çıkar. Bu hegemonik anlatının baskı altında olduğunu gösterir.

Küçük ekonomik şoklara büyük siyasal tepki verilmesi: Normalde etkisiz olayların bile büyümesi ve fiyat artışlarının siyasal olay durumuna gelmesi şeklinde ortaya çıkar. Bu gösterge sistemin “eşik öncesi duyarlık kazanma” dönemidir.

Bu 10 gösterge birlikte ortaya çıktığında Türkiye’de ekonomik algı “yönetilebilir stres” seviyesinden çıkıp “sistemsel kırılma eşiği”ne yaklaşır. Türkiye’de geri döndürülemez seçim kırılmasına yaklaşım yaşam maliyetinin davranışları değiştirmesi, gelecek beklentisinin zayıflaması, kararsız seçmenin artması ve ekonomik gerçeklik ile siyasal söylem arasındaki uçurumun derinleşmesiyle anlaşılır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışmada iki temel eksen üzerinden bir değerlendirme yapılmıştır. İlk olarak, BirGün gazetesinde yer alan verilerden hareketle, iktidarın dinsel referanslı bir “makbul yurttaş” üretme ve bu yolla toplumsal hegemonya kurma girişimi siyaset bilimi çerçevesinde çözümlenmişti. İkinci olarak ise Türkiye’de seçmen davranışının hangi devingenler altında şekillendiği kuramsal yaklaşımlar ışığında açıklanmaya çalışılmıştır.

Birinci eksen bakımından ulaşılan temel sonuç şudur: İktidarın dinsel merkezli toplumsal dönüşüm projesi ideolojik düzeyde geniş ve derin bir rıza üretmekte sınırlı kalmıştır. Seçmeli din derslerine yönelik ilginin düşmesi, genç kuşakların değer yönelimlerindeki değişim ve toplumsal güven göstergeleri bu projenin “tam hegemonya” kuramadığını ortaya koymaktadır. Ancak bu durum, projenin bütünüyle başarısız olduğu anlamına gelmemektedir. Zira siyasal iktidar yalnızca ideolojik araçlarla değil kurumsal yapı, toplumsal yardım mekanizmaları ve ekonomik ilişkiler ağı üzerinden de siyasal davranışı şekillendirme kapasitesini sürdürmektedir. Bu nedenle ortaya çıkan tablo bir “iflas”tan çok parçalı, gerilimli ve alanlara göre değişen bir hegemonya biçimi olarak tanımlanmalıdır.

İkinci eksen, bu sınırlı hegemonya üretiminin seçmen davranışıyla nasıl ilişkilendiğini göstermektedir. Türkiye’de oy verme davranışı, tek başına ideolojik ait olma duygusuyla açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Ekonomik koşullar, kurumsal güven algısı ve kuşaksal dönüşüm seçmen tercihlerinin yönünü belirleyen üç temel değişken olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede seçmen davranışı, sabit kimlik blokları ile değişken ekonomik ve psikolojik etmenlerin etkileşiminden doğan devingen bir yapı sergilemektedir. Özellikle ekonomik algı kısa vadede siyasal davranışı en hızlı etkileyen unsur olarak öne çıkarken kurumsal meşruluk ve gelecek beklentisi bu davranışın yönünü kalıcı biçimde şekillendirmektedir.

Bu iki eksen birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan temel bulgu şudur: Türkiye’de siyasal iktidarın toplumu dönüştürme kapasitesi ile seçmen davranışının gerçek devingenleri arasında önemli bir uzaklık bulunmaktadır. İdeolojik düzeyde sınırlı kalan hegemonya girişimi, davranışsal düzeyde ancak kısmi ve koşullu bir karşılık bulmakta ve bu da seçim sonuçlarını belirleyen önemli alanı genişletmektedir. Başka bir ifadeyle, iktidarın “makbul yurttaş” üretme çabası ile seçmenin somut oy davranışı arasında tam bir örtüşme yoktur.

Bu durumun siyasal partiler açısından anlamı son derece açıktır: Seçim kazanmak, yalnızca ideolojik kimlik oluşturmakla değil, ekonomik başarım, kurumsal güven ve gelecek beklentisini aynı anda yönetebilme kapasitesiyle olanaklıdır. Özellikle kararsız ve geçişken seçmen kitlesi bu üç değişkenin kesişim noktasında şekillenmekte ve seçim sonuçlarını belirleyen önemli rolü üstlenmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’de siyasal yarışma tek boyutlu ideolojik savaşımdan çok ekonomik gerçeklik, kurumsal meşruluk ve toplumsal dönüşüm devingenlerinin kesiştiği çok katmanlı bir alan olarak anlaşılmalıdır. Bu alanı doğru okuyabilen siyasal aktörler yalnızca mevcut seçmen davranışını açıklamakla kalmayacak ve aynı zamanda gelecekteki siyasal yönelimi de belirleme olanağına sahip olacaktır.


Kaynakça

 

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown.

Campbell, A., Converse, P. E., Miller, W. E., ve Stokes, D. E. (1960). The American voter. Wiley.

Downs, A. (1957). An economic theory of democracy. Harper.

Foucault, M. (1977). Discipline and punish: The birth of the prison. Pantheon Books.

Foucault, M. (1980). Power/knowledge: Selected interviews and other writings. Pantheon Books.

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks. International Publishers.

Inglehart, R. (1997). Modernization and postmodernization: Cultural, economic, and political change in 43 societies. Princeton University Press.

Inglehart, R., ve Welzel, C. (2005). Modernization, cultural change, and democracy: The human development sequence. Cambridge University Press.

Karpat, K. H. (2001). The politicization of Islam: Reconstructing identity, state, faith, and community in the late Ottoman state. Oxford University Press.

Keyman, E. F. (2010). Remaking Turkey: Globalization, alternative modernities, and democracy. Lexington Books.

Kitschelt, H. (1994). The transformation of European social democracy. Cambridge University Press.

Kuru, A. T. (2009). Secularism and state policies toward religion: The United States, France, and Turkey. Cambridge University Press.

Lazarsfeld, P. F., Berelson, B., ve Gaudet, H. (1944). The people’s choice: How the voter makes up his mind in a presidential campaign. Columbia University Press.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Öniş, Z. (2017). The AKP and the changing nature of Turkish politics. Third World Quarterly, 38(4), 123–142.

Skinner, B. F. (1953). Science and human behavior. Macmillan.

Skinner, B. F. (1971). Beyond freedom and dignity. Knopf.

Toprak, B. (2005). Islam and political development in Turkey. Brill.

Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A modern history. I.B. Tauris.

KONDA Araştırma. (çeşitli yıllar). Toplumsal değerler ve eğilimler araştırmaları.

Hiç yorum yok: