Çevre Siyasaları, Kalkınma Söylemi ve
Siyasal İktidar: Türkiye’de Sömürücü Büyüme Modeli
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Çevre Bakanlığı eski
Müsteşarı
Öz
Bu çalışma,
Türkiye’de çevre siyasaları ile kalkınma söylemi arasındaki ilişkiyi Çevresel
Etki Değerlendirmesi (ÇED) rejimi üzerinden siyasal ekonomi bakış açısıyla çözümlemektedir.
Araştırma, ÇED sisteminin normatif olarak çevresel koruma amacı taşımasına karşın
uygulamada istisna mekanizmaları, yönetsel takdir alanının genişlemesi ve
yatırım öncelikleri nedeniyle giderek işlevsel etkisini kaybettiğini ileri
sürmektedir. Nitel çözümleme, maden, enerji, altyapı ve kentsel dönüşüm
projeleri üzerinden çevresel maliyetlerin toplumsallaştığını ve ekonomik
getirilerin ise belirli sermaye gruplarında yoğunlaştığını göstermektedir.
Kazdağları ve Akbelen Ormanı örnekleri bu yapısal dönüşümün görgül göstergeleri
olarak ele alınmıştır. Bulgular, ÇED rejiminin giderek bir çevresel koruma
mekanizması olmaktan çıkıp, yatırım süreçlerini hızlandıran ve meşrulaştıran
bir yönetişim aracına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Çalışma, bu dönüşümü
hukukun araçsallaştırılması ve kurumsal erozyon yazını çerçevesinde
değerlendirmekte ve Türkiye’de çevre siyasalarının sömürücü büyüme modeli
içinde yeniden şekillendiğini savunmaktadır.
Anahtar
kelimeler: ÇED,
çevre siyasaları, kurumsal erozyon, hukukun araçsallaştırılması, siyasal
ekonomi, Türkiye, sömürücü büyüme
Abstract
This study analyzes the relationship between
environmental policies and development discourse in Türkiye through the
Environmental Impact Assessment (EIA) regime from a political economy
perspective. It argues that although the EIA system is normatively designed as
an environmental protection mechanism, it has increasingly lost its substantive
regulatory function due to exemption mechanisms, expanded administrative
discretion, and investment-oriented priorities. The qualitative analysis
demonstrates that environmental costs are increasingly socialized, while
economic gains are concentrated in specific business groups, particularly in
mining, energy, infrastructure, and urban development projects. The cases of
Kazdağları and Akbelen Forest are presented as empirical illustrations of this
structural transformation. The findings suggest that the EIA regime has
gradually shifted from an environmental safeguard to a governance tool that
facilitates and legitimizes investment processes. The study interprets this transformation
within the frameworks of legal instrumentalization and institutional erosion,
arguing that environmental governance in Türkiye is being reshaped within an
extractive growth model.
Keywords: EIA,
environmental policy, institutional erosion, legal instrumentalization,
political economy, Türkiye, extractive growth
GİRİŞ
Türkiye’de
son yıllarda çevre koruma ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişki, klasik bir siyasa
tercihi sorunu olmaktan çıkmış ve doğrudan siyasal iktidarın yeniden üretimiyle
bağlantılı yapısal bir soruna dönüşmüştür. Biçimsel söylemde “kalkınma”, “yerli
ve ulusal üretim”, “istihdam artışı” ve “ithal ikamesi” gibi kavramlar ön plana
çıkarılırken, uygulamada bu söylemin çoğu zaman doğa yıkımını meşrulaştıran bir
araç işlevi gördüğü gözlemlenmektedir. Bu çerçevede, Türkiye’de ortaya çıkan
model, yazında “sömürücü büyüme” (extractive growth) olarak tanımlanan
yapıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu modelde ekonomik büyüme doğal
kaynakların yoğun ve çoğu zaman geri döndürülemez biçimde kullanımı üzerinden
sağlanmakta ve ortaya çıkan ekonomik rant ise geniş toplum kesimlerine değil,
siyasal iktidarla ilişkili dar bir sermaye grubuna aktarılmaktadır.
YÖNTEM
Araştırma
Tasarımı
Bu çalışma,
Türkiye’de çevre siyasaları ile kalkınma söylemi arasındaki ilişkiyi nitel
ağırlıklı çok katmanlı bir olay çözümlemesi (multi-layered case study)
tasarımıyla incelemektedir. Araştırma, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)
rejimini merkez alan bir kurumsal çözümleme üzerinden, çevre yönetişiminin
siyasal ekonomi bağlamında nasıl dönüştüğünü açıklamayı amaçlamaktadır. Çalışma
tasarımı, tek bir ülke örneği içinde kurumsal dönüşümün mekanizmalarını
açıklamaya (explanatory research design) odaklanmaktadır.
Çözümleyici
Çerçeve
Araştırma üç kuramsal yaklaşımın sentezine dayanmaktadır: Kurumsal
değişim kuramı (North, 1990), kurumsal erozyon ve güç ilişkileri (Acemoglu ve
Robinson, 2012) ve siyasal ekoloji yaklaşımı (Robbins, 2012; Swyngedouw, 2015).
Bu çerçeve doğrultusunda ÇED sistemi, yalnızca teknik bir çevresel
değerlendirme mekanizması değil, aynı zamanda devlet–sermaye ilişkilerinin
yeniden üretildiği kurumsal bir yönetişim aracı olarak ele alınmaktadır.
Veri
Kaynakları
Çalışma,
birden fazla veri türünü birleştiren üçlü veri üçgenleme (triangülasyon)
yaklaşımını kullanmaktadır:
Hukuksal
ve kurumsal belgeler: ÇED Yönetmeliği (Resmi Gazete, 2014), Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanlığı ÇED istatistikleri ve mevzuat değişiklikleri ve yönetsel
düzenlemeler.
Nicel
çevresel göstergeler: ÇED başvuru sayıları, ÇED olumlu / olumsuz karar oranları ve “ÇED gerekli
değildir” kararları, maden ruhsatı dağılımı ve orman alanı kullanım değişimleri
ve ağaç kesimi ve arazi dönüşümüne ilişkin resmi ve yarı-resmi veriler.
Olay
çalışmaları: Kazdağları
altın madenciliği süreci ve Akbelen Ormanı kömür madeni genişleme süreci. Bu olaylar,
kurumsal mekanizmaların sahadaki somut etkilerini çözümleme etmek amacıyla
seçilmiştir.
Olay
Seçim Gerekçesi: Kazdağları
ve Akbelen olayları, aşağıdaki kriterlere göre amaçlı örneklem (purposive
sampling) yöntemiyle seçilmiştir: Yüksek çevresel etki üretmeleri, yoğun
kamusal tartışma ve toplumsal seferberlik içermeleri, ÇED süreçlerinin
belirleyici rol oynaması ve enerji ve madencilik sektörlerinin kesişiminde yer
almaları. Bu nedenle olaylar, Türkiye’de çevre siyasalarının genel yapısal
dönüşümünü temsil edici niteliktedir.
Çözümleme
Yöntemi
Veriler,
nitel içerik çözümlemesi ve kurumsal söylem çözümlemesi bileşimi ile
değerlendirilmiştir. Çözümleme üç aşamada yürütülmüştür:
Belge çözümlemesi:
ÇED raporları, mevzuat
metinleri ve resmi istatistikler.
Tematik
kodlama: Aşağıdaki
temalar üzerinden kodlama yapılmıştır: istisna mekanizmaları, yönetsel takdir
alanı, yatırım öncelikleri, çevresel risk yönetimi ve kurumsal denetim
kapasitesi.
Mekanizma
çözümlemesi (process tracing): ÇED rejiminin zaman içindeki dönüşümü, karar alma süreçleri
ve istisna üretim mekanizmaları üzerinden açıklanmıştır.
Geçerlilik
ve Güvenilirlik
Araştırmanın
iç geçerliliği, veri üçgenlemesi (hukuksal belgeler + istatistikler + olay çözümlemesi)
ile güçlendirilmiştir. Dış geçerlilik ise, seçilen olayların Türkiye’deki
yaygın çevre–kalkınma çatışmalarını temsil etme kapasitesi üzerinden
sağlanmaktadır. Buna ek olarak, çözümleme süreci açık biçimde tanımlanmış olup yinelenebilirlik
(replicability) ilkesi gözetilmiştir.
Sınırlılıklar
Çalışmanın
bazı sınırlılıkları bulunmaktadır. Bazı çevresel veriler farklı kurumlar
arasında tutarsızlık gösterebilmektedir. ÇED süreçlerine ilişkin mikro düzey yönetsel
veri sınırlıdır. Yerel düzey karar alma süreçlerine ilişkin etnografik veri
kullanılmamıştır. Nicel çözümleme sınırlı düzeyde betimleyici istatistiklerle
sınırlıdır. Bu nedenle çalışma, genelleştirici bir modelden çok açıklayıcı
kurumsal çözümleme niteliği taşımaktadır.
Yöntemsel
Sonuç
Bu yöntemsel
çerçeve, Türkiye’de çevre siyasalarının yalnızca normatif düzenlemeler
üzerinden değil, aynı zamanda kurumsal uygulamalar, istisna mekanizmaları ve
siyasal ekonomi ilişkileri üzerinden çözümlenmesi gerektiğini ortaya
koymaktadır. Böylece ÇED rejimi, teknik bir yönetsel süreç olmaktan çok
devlet–sermaye ilişkilerinin yeniden üretildiği kurumsal bir yapı olarak
çözümlenmektedir.
KAVRAMSAL
ÇERÇEVE
Doğal
Kaynakların Siyasal Ekonomisi
Madencilik etkinlikleri,
enerji projeleri ve büyük ölçekli altyapı yatırımları bu modelin en belirgin
araçlarıdır. Özellikle maden arama ve işletme ruhsatlarının dağıtımında saydamlık
eksikliği, çevresel etki değerlendirme süreçlerinin (ÇED) biçimselleşmesi ve
yargı denetiminin zayıflaması, doğal kaynakların korunmasından çok ekonomik
rant üretimine öncelik veren bir yönelim ortaya koymaktadır. Bu süreçte doğa,
kamusal bir varlık olmaktan çıkarak, belirli sermaye gruplarının kullanımına özgülenen
bir “ekonomik rezerv”e indirgenmektedir. Bu durum, çevre siyasalarının kamusal
yarar temelinden uzaklaşarak siyasal sadakat üretiminin bir aracı durumuna
geldiğini göstermektedir.
Rant ve
Kentleşme Siyasaları
Benzer bir
eğilim, kentleşme ve imar siyasalarında da gözlemlenmektedir. Tarım
arazilerinin imara açılması, kıyı alanlarının turizm ve inşaat yatırımlarına özgülenmesi
ve plansız şehirleşme kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna uzun vadeli
ekolojik ve toplumsal maliyetlerin göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır. Bu
bağlamda, rant üretimi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir işlev
de görmektedir. İmar izinleri ve arazi özgülemeleri siyasal iktidarın
desteklediği sermaye gruplarına kaynak aktarımının önemli araçlarından biri durumuna
gelmektedir.
Tarım
Alanlarının Dönüşümü ve Gıda Güvenliği
Sanayi
tesislerinin verimli tarım arazileri üzerine kurulması yalnızca çevresel bir
sorun değil, aynı zamanda stratejik bir gıda güvenliği sorunudur. Kısa vadeli
sanayi yatırımları uğruna tarımsal üretim kapasitesinin zayıflatılması uzun
vadede dışa bağımlılığı artırmakta ve ekonomik kırılganlıkları
derinleştirmektedir. Bu durum, kalkınma söylemi ile gerçek ekonomik
sürdürülebilirlik arasındaki çelişkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır.
Devletin
Konumu: Düzenleyici mi, Taraf mı?
Kuramsal
olarak devletin rolü ekonomik etkinliklerin çevresel ve toplumsal maliyetlerini
dengelemek ve kamu yararını korumaktır. Ancak Türkiye örneğinde devletin
giderek düzenleyici bir aktör olmaktan uzaklaştığı ve belirli sermaye
gruplarının çıkarlarına öncelik veren bir “taraf” durumuna geldiği yönünde
güçlü bulgular bulunmaktadır. Bu dönüşüm, yazında “ahbap-çavuş kapitalizmi” (crony
capitalism) olarak tanımlanan yapıyla örtüşmektedir. Bu yapıda ekonomik
başarı, piyasa yarışmasından çok siyasal bağlantılara dayanmaktadır. Çevre siyasaları
ise bu ilişkinin en görünür alanlarından biri durumuna gelmektedir.
Kalkınma
mı, Kaynak Aktarımı mı?
Bu çözümleme
Türkiye’de “kalkınma” olarak sunulan birçok siyasanın gerçekte geniş toplum
kesimlerinin refahını artırmaktan çok, doğal kaynaklar üzerinden belirli
gruplara yönelen bir kaynak aktarımı mekanizması olarak işlediğini
göstermektedir. Dolayısıyla temel sorun çevre koruma ile kalkınma arasında bir
denge kurmaktan öte kalkınma kavramının kendisinin yeniden tanımlanmasıdır.
Ekolojik sürdürülebilirliği, gelir dağılımını ve uzun vadeli toplumsal refahı
dışlayan bir büyüme modelinin gerçek anlamda kalkınma olarak nitelendirilmesi olanaklı
değildir.
GÖRGÜL
BULGULAR: ÇEVRESEL YIKIM VE YEREL DİRENİŞ DEVİNGENLERİ
Türkiye’de
çevre–kalkınma geriliminin somutlaştığı en çarpıcı örnekler son yıllarda farklı
bölgelerde ortaya çıkan maden ve enerji projeleri etrafında şekillenmiştir. Bu
bağlamda Kazdağları ve Akbelen Ormanı olayları sömürücü büyüme modelinin
çevresel ve toplumsal sonuçlarını gözler önüne seren önemli örneklerdir.
Kazdağları:
Altın Madenciliği ve Ekolojik Yıkım
Kazdağları
bölgesinde yürütülen altın madenciliği etkinlikleri, siyanür liçi yöntemi
nedeniyle ciddi çevresel riskler barındırmaktadır. Bu süreçte on binlerce
ağacın kesildiği, su kaynaklarının kirlenme riskiyle karşı karşıya kaldığı ve
bölgenin biyolojik çeşitliliğinin tehdit altına girdiği yönünde güçlü bulgular
ortaya konmuştur. Bu örnek iki temel sorunu açıkça göstermektedir: Birincisi,
çevresel etki değerlendirme süreçlerinin bilimsel ve bağımsız niteliğinin
tartışmalı duruma gelmesi ve ikincisi ise yerel halkın ve sivil toplumun
itirazlarının karar alma süreçlerinde sınırlı bir etkiye sahip olmasıdır. Kazdağları
olayı aynı zamanda çevre siyasalarının yalnızca ekolojik değil, demokratik
katılım açısından da aşındığını göstermektedir.
Fotoğraf 1: Kaz Dağları
Akbelen
Ormanı: Enerji Siyasaları ve Kamusal Direnç
Muğla’daki
Akbelen Ormanı’nda yürütülen kömür madeni genişletme etkinlikleri enerji arz
güvenliği söylemi ile çevre koruma arasındaki çatışmayı somut biçimde ortaya
koymaktadır. Orman alanlarının madencilik etkinliklerine açılması yalnızca
ekosistemi değil, aynı zamanda yerel halkın geçim kaynaklarını da doğrudan
etkilemiştir. Bu süreçte dikkat çeken en önemli unsur yerel halkın ve çevre eylemcilerinin
uzun süreli ve kararlı direnişidir. Akbelen örneği çevresel yıkıma karşı
gelişen toplumsal muhalefetin merkezi karar alma mekanizmaları karşısında ne
ölçüde sınırlı kaldığını da göstermektedir.
Fotoğraf 2: Akbelen yıkımı
Ortak Devingenler:
Yapısal Bir Sorunun Göstergeleri
Kazdağları
ve Akbelen örnekleri birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de çevre siyasalarının
işleyişine ilişkin bazı ortak yapısal devingenler ortaya çıkmaktadır:
ÇED süreçlerinin işlevsizleşmesi: Projelerin büyük çoğunluğu “ÇED
olumlu” ya da “ÇED gerekli değildir” kararlarıyla ilerlemektedir.
Yargı denetiminin sınırlılığı: Açılan davalar çoğu zaman ya uzun
sürmekte ya da uygulamada etkisiz kalmaktadır.
Yerel katılım eksikliği: Projelerden doğrudan etkilenen toplulukların karar
süreçlerine katılımı oldukça sınırlıdır.
Güvenlikçi yaklaşım: Çevre protestolarının zaman zaman kamu düzeni sorunu olarak
çerçevelenmesi ve kovuşturulması demokratik haklar açısından ek bir gerilim
yaratmaktadır.
Siyasal
Ekonomi Bakış Açısından Değerlendirme
Bu görgül
bulgular, çevresel yıkımın bireysel uygulamalardan çok sistemli bir siyasal
ekonomi modelinin sonucu olduğunu göstermektedir. Doğal kaynakların kullanımı
üzerinden yaratılan ekonomik değer geniş toplum kesimlerine yayılmak yerine
belirli sermaye gruplarında yoğunlaşmakta ve buna karşılık çevresel maliyetler
toplumsallaştırılmaktadır. Bu durum, “tersine servet aktarımı” (reverse
wealth transfer) mekanizmasıyla doğrudan ilişkilidir. Doğal varlıklar ve
kamusal kaynaklar, geniş toplum kesimlerinden alınarak, siyasal iktidarla
ilişkili dar bir ekonomik aktör grubuna aktarılmaktadır.
Yerel
Direnişten Yapısal Eleştiriye
Kazdağları
ve Akbelen örnekleri çevre savaşımlarının yalnızca yerel ekolojik sorunlara
indirgenemeyeceğini ve aksine daha geniş bir siyasal ve ekonomik yapı
eleştirisinin parçası olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu
bağlamda çevre siyasaları yalnızca doğayı koruma sorunu değil, aynı zamanda demokratik
katılım, hukukun üstünlüğü ve kaynakların adil dağılımı gibi temel siyasal
ilkelerle doğrudan bağlantılıdır.
NİCEL
BULGULAR: DOĞAL KAYNAK KULLANIMI VE ÇEVRESEL YIKIM ÖLÇEĞİ
Türkiye’de
çevre–kalkınma geriliminin yalnızca nitel örneklerle değil, aynı zamanda nicel
verilerle de desteklenmesi söz konusu modelin sistemli niteliğini ortaya
koymaktadır. Mevcut veriler, doğal kaynak kullanımının ölçeği ile çevresel yıkım
arasındaki güçlü ilişkiyi açık biçimde göstermektedir.
Maden
Ruhsatlarının Yaygınlığı: Türkiye’de madencilik etkinliklerinin coğrafi yayılımı dikkat çekici
boyutlara ulaşmıştır. Resmi verilere göre ülke yüzölçümünün önemli bir kısmı
farklı aşamalarda maden ruhsatlarıyla kaplanmış durumdadır. Bazı kestirimlere
göre arama, işletme ve ön izin sahaları birlikte değerlendirildiğinde bu oran
%50’nin üzerine çıkabilmektedir. Bu durum, doğal alanların istisnai değil sistemli
biçimde ekonomik kullanıma açıldığını göstermektedir. Özellikle orman alanları,
su havzaları ve tarım arazileri madencilik etkinliklerinin doğrudan hedefi durumuna
gelmektedir.
Ormansızlaşma
ve Ağaç Kesimi: Çevre
projeleri kapsamında gerçekleştirilen ağaç kesimleri de önemli bir gösterge
sunmaktadır. Örneğin Kazdağları bölgesinde yürütülen altın madenciliği etkinlikleri
kapsamında yaklaşık 195.000 ağacın kesildiği kamuoyuna yansımıştır. Akbelen
Ormanı özelinde ise kömür madeni genişletme çalışmaları çerçevesinde binlerce
ağacın kesildiği ve orman ekosisteminin ciddi biçimde zarar gördüğü saptanmıştır.
Buna ek olarak, Türkiye genelinde enerji, madencilik ve altyapı projeleri için
verilen izinler çerçevesinde her yıl on binlerce hektar orman alanının “özgülendiği”
bilinmektedir. Bu özgülemeler hukuksal “orman vasfının kaldırılması” ya da
“kamu yararı” gerekçesiyle meşrulaştırılmaktadır.
ÇED
Süreçleri ve Onay Oranları: ÇED süreçleri, kuramsal olarak çevreyi korumaya yönelik temel
araçlardan biridir. Ancak uygulamadaki veriler bu mekanizmanın büyük ölçüde şekilsel
bir sürece dönüştüğünü göstermektedir. Türkiye’de ÇED başvurularının ezici
çoğunluğu “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Gerekli Değildir” kararlarıyla
sonuçlanmaktadır. Reddedilen proje oranı oldukça düşüktür ve genellikle %1’in
altındadır. Bu durum, çevresel denetim mekanizmasının etkililiğine ilişkin
ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Tarım
Alanlarının Dönüşümü: Tarım arazilerinin kullanımındaki dönüşüm de önemli bir göstergedir. Son
yıllarda verimli tarım arazilerinin önemli bir kısmı imara açılmış, sanayi ve
enerji projeleri için özgülenmiş ve kentsel genişleme baskısı altında
kalmıştır. Bu süreç, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik bir sonuç
doğurarak tarımsal üretimde azalma ve gıda ithalatında artış eğilimini
beraberinde getirmiştir.
Enerji Siyasaları
ve Fosil Yakıt Bağımlılığı: Türkiye’nin enerji siyasalarında kömür ve diğer fosil
yakıtların hala önemli bir yer tutması çevresel yıkımı artıran bir diğer etmendir.
Özellikle termik santral projeleri hava kirliliği, su kaynaklarının kullanımı ve
toprak kalitesinin bozulması üzerinde doğrudan etkiler yaratmaktadır. Akbelen
örneğinde olduğu gibi, mevcut santrallerin ömrünü uzatmak amacıyla yeni kömür
sahalarının açılması, kısa vadeli enerji arz güvenliği ile uzun vadeli çevresel
sürdürülebilirlik arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir.
Çözümleyici
Değerlendirme: Nicel Verilerin Gösterdiği Yapısal Eğilim
Bu nicel
göstergeler birlikte değerlendirildiğinde üç temel sonuç ortaya çıkmaktadır: Doğal
kaynak kullanımı istisnai değil, yaygın ve sistemlidir. Çevresel denetim
mekanizmaları (özellikle ÇED) büyük ölçüde işlevsizleşmiştir. Ekonomik
kazançlar belirli aktörlerde yoğunlaşırken çevresel maliyetler
toplumsallaşmaktadır. Bu tablo, Türkiye’deki büyüme modelinin çevresel
sürdürülebilirlikten çok kısa vadeli ekonomik ve siyasal hedeflere
odaklandığını nicel olarak da doğrulamaktadır.
ÇED SÜRECİNİN
ZAMAN İÇİNDEKİ SEYRİ: BAŞVURU VE ONAY DEVİNGENLERİ
ÇED
mekanizmasının etkililiğini çözümleme için yalnızca hukuksal çerçeve değil,
aynı zamanda yıllar itibariyle başvuru ve karar istatistikleri de önem
taşımaktadır. Türkiye’de ÇED süreçlerine ilişkin veriler, çevresel denetim
mekanizmasının giderek daha fazla “onay üretici” bir yapıya dönüştüğüne işaret
etmektedir. Resmi kurumsal raporlar ve çevre istatistikleri birlikte
değerlendirildiğinde, özellikle son on yılda üç temel eğilim dikkat
çekmektedir: ÇED başvuru sayılarında artış, “ÇED Olumlu” kararlarının yüksek
oranlı devamlılığı ve “ÇED Olumsuz” kararlarının oldukça sınırlı kalması. Genel
eğilim şu şekilde özetlenebilir. Yıllık ÇED başvurularında artan bir eğilim
vardır. ÇED olumlu kararları başvuruların büyük çoğunluğunu (çoğu yıl %90+
bandı) oluşturmaktadır. ÇED olumsuz kararları ise çok düşüktür ve kararlı
biçimde oldukça sınırlıdır. (%1–3 bandı) “ÇED Gerekli Değildir” kararları ise özellikle
küçük ve orta ölçekli projelerde önemli bir “onay mekanizması seçeneği” olarak
yaygın biçimde kullanılmaktadır Bu yapı, çevresel denetim sisteminin uygulamada
bir “eleme mekanizması” olmaktan çok “meşrulaştırma mekanizması”na dönüştüğü
yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Özellikle büyük ölçekli enerji,
madencilik ve altyapı projelerinde ÇED Olumlu oranının yüksekliği çevresel
risklerin proje tasarım aşamasında yeterince sınırlandırılmadığını
göstermektedir.
ÇED
İstisnaları ve Çevresel Düzenlemenin Aşındırılması
ÇED
sisteminin etkililiğini zayıflatan en önemli unsurlardan biri de “istisna
mekanizmalarıdır”. Hukuksal ve yönetsel düzenlemeler aracılığıyla bazı proje
türlerinin ÇED sürecinden bağışık (muaf) tutulması veya daha hafif süreçlere
bağlı kılınması çevresel koruma rejiminde önemli bir boşluk yaratmaktadır. Türkiye’de
yaygın olarak kullanılan başlıca istisna türleri şunlardır: “ÇED Gerekli
Değildir” karar mekanizması, kapasite artışı ve revizyon projelerinde ÇED bağışıklığı,
acil yatırım, stratejik proje veya kamu yararı gerekçesiyle hızlandırılmış izin
süreçleri ve parçalı proje yaklaşımı yani projenin küçük parçalara bölünerek
ÇED eşiklerinin altına düşürülmesi.
Yıkıcı
Etkiler ve Yapısal Sonuçlar
Bu istisna
rejiminin çevresel siyasa üzerindeki etkisi üç düzeyde değerlendirilebilir:
Yığınsal
çevresel etki sorununun görünmezleşmesi: Projeler tek tek değerlendirildiğinde “küçük etki”
gibi görünse de aynı havza veya ekosistem üzerinde biriken etkiler ciddi
çevresel yıkıma yol açmaktadır. İstisna rejimi bu toplam etkiyi sistemli
biçimde dışarıda bırakmaktadır.
Denetim
zincirinin parçalanması: ÇED sürecinin dışında bırakılan projeler bağımsız bilimsel değerlendirme mekanizmalarından
da büyük ölçüde bağışık kılınmaktadır. Bu durum, çevresel risklerin erken
aşamada saptanmasını zorlaştırmaktadır.
Siyasal-ekonomik
seçicilik: İstisna
kararlarının hangi projelere uygulandığı sorusu çevre siyasasını teknik bir
alan olmaktan çıkararak siyasal ekonomi alanına taşımaktadır. Büyük ölçekli
enerji, maden ve altyapı projelerinin bu mekanizmalardan daha sık yararlanması
çevresel düzenlemenin tarafsızlığına ilişkin soru işaretlerini artırmaktadır.
Değerlendirilecek
olursa, ÇED sistemine ilişkin bu iki boyut (zaman içindeki onay eğilimleri ve
istisna rejimi), Türkiye’de çevresel düzenleme mekanizmasının şekilsel olarak
varlığını sürdürmekle birlikte, uygulamada giderek esnekleştirildiğini ve
yatırım önceliklerine uyumlu duruma getirildiğini göstermektedir. Bu durum,
önceki bölümlerde tartışılan sömürücü büyüme modelini kurumsal düzeyde
destekleyen önemli bir mekanizma olarak değerlendirilebilir.
ÇED
İstisnası Kapsamına Giren Yıkıcı Etkinlik Türleri
Türkiye’de
ÇED mevzuatı ve uygulamaları içinde bazı etkinlikler ya doğrudan bağışıklık
alabilmekte ya da “kolaylaştırılmış değerlendirme” süreçlerine bağlı
tutulmaktadır. Bu kapsamda öne çıkan yıkıcı etkinlik türleri şunlardır:
Enerji
Üretimi ve Fosil Yakıt Tesisleri: ÇED istisnaları veya hızlandırılmış süreçlere en sık konu
olan alanlardan biri enerji sektörüdür. Kömürlü termik santral ek üniteleri ve
kapasite artışları, linyit ve taşkömürü madenciliği sahaları, doğalgaz çevrim
santrali altyapı genişletmeleri ve enerji nakil hatları ve trafo merkezleri
kapsam içindedir. Bu tesisler çevre üzerinde hava kirliliği (PM2.5, SO₂), yeraltı suyu tüketimi,
orman ve tarım alanı kaybı ve uzun vadeli karbon emisyonu artışı gibi yıkıcı
etkilere sahiptir.
Madencilik
ve Doğal Kaynak Çıkarma Etkinlikleri: En önemli istisna alanlarından biridir. Altın, bakır, krom,
linyit ve taş ocakları, açık ocak madenciliği, siyanür liçi kullanılan altın
işletmeleri ve maden genişletme ve derinleştirme projeleri bu kategori içindedir.
Yıkıcı etkileri ormansızlaşma, toprak örtüsünün geri dönüşsüz kaybı, su
havzalarının kimyasal kirlenmesi, ekosistem parçalanması ve yaklaşık 10 işçinin
toprak altına kalarak yaşamını kaybettiği İliç/Erzincan örneğinde olduğu gibi
liç dağlarının kaymasıdır. Siyanürlü toprağın su rezervleri içine girmesi ise
çok daha büyük bir tehlike kaynağıdır. Ayrıca açık siyanür havuzlarındaki buharlaşma
nedeniyle gaz odalarında idam için kullanılan hidrojen sülfitin rüzgarlarla çevreye
taşınması olasıdır. Bu kategori, Kazdağları ve benzeri örneklerde görüldüğü
gibi en yüksek toplumsal tepkiyi doğuran alanlardan biridir.
Altyapı
ve Ulaşım Mega-Projeleri: “Stratejik yatırım” veya “kamu yararı” gerekçesiyle hızlandırılan
projeler, otoyol ve bölünmüş yol projeleri, havalimanı ve liman genişletmeleri,
barajlar ve hidroelektrik santraller (HES), demiryolu ve lojistik koridorlar ve
metro yapımı verilebilecek örnekler arasındadır. Özellikle bu bağlamda İstanbul
Kanal projesine dikkat çekmek gerekmektedir. Siyasal nedenlerle çevre üzerinde
büyük yıkım yapabilme gizil gücüne sahip bu projeye ÇED olumlu belgesi
verilmiştir. Bu tür projelerin yıkıcı etkileri arasında nehir ekosistemlerinin
parçalanması, tarım arazilerinin bölünmesi, yerleşim yerlerinin taşınması, biyoçeşitlilik
kaybı, yeraltı arkeolojik değerlerin kaybı ve su rezervlerinin kaybı
bulunmaktadır.
Kentsel
Dönüşüm ve İmar Projeleri: Özellikle büyükşehirlerde rezerv alan ilanları, kentsel dönüşüm projeleri,
turizm imar planı değişiklikleri ve kıyı ve orman alanlarının yapılaşmaya
açılması üzerinde durmak gerekmektedir. Bu tür projelerin yıkıcı etkileri kıyı
ekosistemlerinin yıkımı, tarım alanlarının betonlaşması, toplumsal yerinden
edilme ve arazi rantının yoğunlaşması vardır.
Orman ve
Doğal Alan Özgülemeleri: Orman alanlarının enerji/maden projelerine özgülenmesi, yangın sonrası
“yeniden kullanım” izinleri ve korunan alan statüsünün değiştirilmesi bu kategori
içinde yer almaktadır. Bu kategori özellikle önemlidir çünkü çevresel koruma
statüsü olan alanların bile istisna mekanizmalarıyla üretime açılmasını içerir.
Bodrum Güvercinlik’te yanan bir orman sonrası yapılan otel ilginç bir örnektir.
Yapısal
Değerlendirme: Neden Bu Etkinlikler İstisna Olabiliyor?
Bu etkinliklerin
ortak özelliği çevresel etkileri en yüksek olan alanlar, aynı zamanda ekonomik
getirisi ve siyasal önceliği en yüksek olan alanlar olmasıdır. Bu nedenle ÇED
istisnaları teknik değil, siyasal-ekonomik bir seçicilik mekanizması durumuna
gelmiştir ve bu durum üç önemli sonuç doğurmaktadır: riskin kamusallaşması yani
çevresel maliyetin toplum tarafından ödenmesi, karın özelleşmesi yani ekonomik yararın
belirli sermaye gruplarında yoğunlaşması ve denetimin zayıflaması yani bilimsel
çevre değerlendirmesi ikinci plana itilmesi.
ÇED İstisnalarının Kuramsal Yorumu: Kurumsal Atlatma (Bypass)
Mekanizması
ÇED
istisnaları yalnızca yönetsel kolaylaştırma araçları olarak değil, aynı zamanda
çevresel yönetişimde kurumsal atlatma mekanizması olarak değerlendirilmelidir.
Bu kavram, çevresel denetim üretmesi beklenen kurumların, belirli ekonomik ve
siyasal öncelikler doğrultusunda devre dışı bırakılması veya
işlevsizleştirilmesi sürecini ifade etmektedir. Bu bağlamda ÇED sistemi, ideal
tipte üç işlev üstlenir: çevresel riskleri bilimsel olarak değerlendirmek, kamu
yararı ile ekonomik etkinlik arasında denge kurmak ve karar alma süreçlerinde saydamlık
sağlamak. Ancak istisna rejimleri devreye girdiğinde bu üç işlev sistemli
biçimde zayıflamaktadır.
Kurumsal Erozyon ve Sömürücü Büyüme Modeli ile İlişki
ÇED
istisnalarının yaygınlaşması daha geniş bir yapısal dönüşümün parçasıdır: kurumsal
erozyon eşliğinde işleyen sömürücü büyüme modeli. Bu modelde üç temel özellik
gözlemlenir. Birincisi, kaynak yoğun büyümedir. Ekonomik büyüme madencilik, enerji
üretimi ve inşaat ve altyapı üzerinden gerçekleşir. İkincisi, kurumsal seçiciliktir.
Çevre kurumları bazı projelerde güçlü ve stratejik projelerde zayıf duruma
gelir. Üçüncüsü, rantın yoğunlaşmasıdır. Doğal kaynaklardan elde edilen gelir geniş
topluma yayılmaz ve belirli sermaye gruplarında yoğunlaşır.
ÇED İstisnası = Kurumsal Atlatma Modeli
Aşağıdaki model Türkiye’de
çevresel karar alma sürecini sadeleştirilmiş biçimde göstermektedir:
DEVLET (Karar Verici Merkez)
![]()
![]()
![]()
![]()
Kalkınma / Yatırım Önceliği Çevre
Koruma Rejimi
(enerji,
maden, inşaat) (ÇED
sistemi, denetim)
İSTİSNA MEKANİZMASI
![]()
![]()
(ÇED gerekli değildir / hızlı
onay / stratejik proje / kamu yararı)
SERBESTLEŞTİRİLMİŞ PROJE ALANI
(maden, HES, termik santral, imar
vb.)
![]()
![]()
![]()
![]()
EKONOMİK
RANT ÇEVRESEL
MALİYET
(sermaye grupları) (toplum ve ekosistem)
ASİMETRİK DAĞILIM
Şekil 1: Modelin Açıklaması: Neden ve Nasıl
“Bypass”?
Bu modelde önemli olan nokta ÇED
sisteminin tümüyle ortadan kalkmaması ancak istisna mekanizmalarıyla seçici
olarak devre dışı bırakılmasıdır. Bu nedenle sistem hukuksal ve şekilsel olarak
vardır fakat özsel etkisi zayıflamıştır. Bu durum yazında” kurumsal iç boşaltma” (institutional
hollowing-out), “seçici uygulama” (selective enforcement) ve “düzenleyici ele geçirme” (regulatory
capture) kavramlarıyla açıklanır.
Görgül Bağlantı: Akbelen ve Kazdağları’nın Model
İçindeki Yeri
Bu model somut olarak Kazdağları,
madencilik ve orman özgülemesi ve Akbelen Ormanı enerji ve kömür genişlemesi olaylarında
gözlemlenmektedir. Bu örnekler, istisna mekanizmasının ekosistemleri, yerel
toplulukları ve hukuksal denetimi aynı anda etkisizleştirdiğini göstermektedir.
Kuramsal Sonuç: Çevre Siyasası Değil, Siyasal Ekonomi
Rejimi
Bu çerçeve altında Türkiye’de
çevre siyasası artık yalnızca teknik bir alan değildir. Aksine çevre rejimi,
devlet–sermaye ilişkileri üzerinden işleyen bir siyasal ekonomi ve rant dağıtım
mekanizması durumuna gelmiştir. Bu mekanizma doğayı meta durumuna getirilmekte,
riski toplumsallaştırmakta ve rantı merkezileştirmektedir. Böylece kalkınma
söylemi yeniden ve yanlış olarak üretilmektedir.
TÜRKİYE’DE ÇED
MEVZUATI: HUKUKAL ÇERÇEVE VE İSTİSNA MEKANZİMALARININ ÇÖZÜMLENMESİ
Türkiye’de çevresel etki
değerlendirme süreci temel olarak Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği ile
düzenlenmektedir. Bu yönetmelik, çevreyi etkileyebilecek projelerin karar
öncesi değerlendirilmesini öngörerek çevresel koruma ile kalkınma arasında denge
kurmayı amaçlamaktadır. Ancak normatif çerçeve ile uygulama arasında önemli bir
uyumsuzluk bulunmaktadır.
ÇED Sürecinin
Temel Hukuksal Yapısı
Mevzuat, projeleri iki temel
kategoriye ayırır: Ek-1 listesi: ÇED sürecine tabi büyük ölçekli projeler ve Ek-2
listesi: Ön değerlendirmeye alınacak daha küçük ölçekli projeler. Bu ayrım kuramsal
olarak risk temelli bir düzenleme mantığına dayanır. Ancak uygulamada bu yapı
istisna mekanizmaları nedeniyle esnek ve geçirgen duruma gelmektedir.
“ÇED Olumlu”
ve “ÇED Gerekli Değildir” Karar Mekanizması
Yönetmelik kapsamında üç temel
karar türü bulunmaktadır: ÇED Olumlu, ÇED Olumsuz ve ÇED Gerekli Değildir. Burada
önemli olan hukuksal sorun, “ÇED Gerekli Değildir” kararının uygulamada bir tam
bağışıklık mekanizması gibi çalışmasıdır. Bu karar proje için kapsamlı çevresel
değerlendirme yapılmasını engellemekte, denetimi ön proje aşamasında sınırlamakta
ve çoğu durumda inşaat sürecini hızlandırmaktadır. Bu nedenle bu mekanizma,
çevresel risklerin “önleyici değerlendirme” yerine “sonradan yönetim” modeline
kaymasına yol açmaktadır.
Ekler Sistemi
ve Eşik Yönlendirmesi
ÇED Yönetmeliği’nin Ek-1 ve
Ek-2 listeleri, proje büyüklüğüne göre farklı değerlendirme süreçleri öngörür.
Ancak uygulamada parçalara ayrılmış proje yaklaşımı sorunu ortaya çıkmaktadır. Projeler
alt kapasitelere bölünerek, aşamalara ayrılarak ve ayrı tüzel kişilikler
üzerinden yürütülerek ÇED eşik değerlerinin altına düşürülebilmektedir. Bu
durum, hukuksal olarak “istisna” olarak görünmese de gerçekte düzenleyici atlatma
etkisi yaratmaktadır.
Stratejik
Proje ve Kamu Yararı Gerekçesi
Mevzuatta yer alan “kamu
yararı” ve “stratejik yatırım” kavramları yönetsel takdir yetkisini genişleten
önemli bir alan yaratmaktadır. Bu kavramlar enerji arz güvenliği, ekonomik
kalkınma ve bölgesel yatırım gereksinmesi gibi gerekçelerle çevresel kısıtların
gevşetilmesine olanak tanıyabilmektedir. Bu noktada hukuksal normların yoruma
açık yapısı çevresel koruma ilkesinin ikincil konuma itilmesine neden
olabilmektedir.
ÇED Sürecinde Yönetsel Takdirin Ağırlığı
Yönetmelik, çevresel
değerlendirme sürecinde idareye geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Bu yetki
özellikle şu alanlarda belirgindir: “kapsam dışı bırakma” kararları, proje
tanımının yeniden sınıflandırılması ve inceleme-değerlendirme sürecinin
şekillendirilmesi. Bu durum, çevresel korumanın teknik bir süreçten çok yönetsel
bir tercih alanına dönüşmesine yol açmaktadır.
Hukuksal
Sonuç: Normatif Güç ile Uygulama Zayıflığı Arasındaki Gerilim
Türkiye’de ÇED mevzuatı
normatif olarak çevreyi koruma amacı taşımakla birlikte, üç temel yapısal sorun
ortaya çıkmaktadır: İstisna mekanizmalarının genişliği, yönetsel takdirin
yüksekliği ve eşik değerlerin yönlendirilebilirliği. Bu üç unsur birlikte
değerlendirildiğinde, ÇED sistemi “zorunlu çevresel denetim” olmaktan çıkarak
büyük ölçüde esnekleştirilmiş bir izin rejimi durumuna gelmektedir.
Değerlendirme:
Hukuksal Biçem ve Eylemli İşleyiş Ayrışması
Bu çözümleme, Türkiye’de
çevresel hukuk rejiminin temel bir gerilimini ortaya koymaktadır: Hukuksal biçem
güçlü görünürken, eylemli işleyiş istisna ve takdir mekanizmaları üzerinden
çevresel korumayı zayıflatmaktadır. Bu durum, önceki bölümlerde tartışılan
kurumsal atlatma modeli ile doğrudan örtüşmektedir ve çevre siyasalarının
siyasal ekonomiyle iç içe geçtiğini göstermektedir.
HUKUKUN
ARAÇSALLAŞTIRILMASI VE KURUMAL EROZYON: ÇED REJİMİNİN KURAMSAL KONUMLANDIRILMASI
ÇED mevzuatının hukuksal çözümlemesi,
yalnızca çevresel düzenleme kapasitesine ilişkin teknik bir değerlendirme
olarak değil, daha geniş bir kuramsal çerçevede hukukun araçsallaştırılması ve
kurumsal erozyon süreçleri bağlamında ele alınmalıdır. Bu bağlamda Türkiye
örneği, çevre hukukunun şekilsel olarak varlığını sürdürdüğü ancak işleyişte
giderek siyasal ve ekonomik önceliklere bağlı duruma geldiği bir dönüşümü
işaret etmektedir.
Hukukun
Araçsallaştırılması: Normdan Araca Dönüşüm
Hukukun araçsallaştırılması
hukuk normlarının genel ve tarafsız düzenleme işlevinden uzaklaşarak belirli
siyasal ve ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesinde bir yönetim aracı durumuna
gelmesini ifade eder. ÇED rejimi bu bağlamda iki ayrı dönüşümü göstermektedir: Birincisi
normatif düzeydir ve çevresel koruma ve kamu yararını kapsamaktadır. İkincisi
uygulama düzeyidir ve yatırım süreçlerinin hızlandırılması ve kolaylaştırılmasını
içermektedir. Bu dönüşüm özellikle “ÇED Gerekli Değildir” kararları, stratejik
yatırım / kamu yararı gerekçeleri, parçalara ayrılmış proje uygulamaları ve yönetsel
takdir alanının genişlemesi mekanizmaları üzerinden gerçekleşmektedir. Bu
mekanizmalar, hukukun çevresel riskleri sınırlayan değil, yatırım süreçlerini
meşrulaştıran bir çerçeveye dönüşmesine yol açmaktadır.
Kurumsal
Erozyon: Kurumların İşlev Kaybı
Kurumsal erozyon bir kurumun
varlığını sürdürmesine karşın asli işlevini giderek kaybetmesi durumunu ifade
eder. ÇED sistemi bu açıdan tipik bir örnek sunmaktadır. Şekilsel olarak ÇED
süreci vardır, Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği yürürlüktedir ve kurumsal yapı
devam etmektedir. Ancak uygulama ve değerlendirme kapasitesi zayıflamıştır, istisnalar
ana kural durumuna gelmiştir, karar süreçleri hızlandırılmıştır ve denetim
işlevi geri plana itilmiştir. Bu durum, yazında “kurumsal iç boşaltma” olarak
tanımlanan sürece karşılık gelmektedir.
Düzenleyici
Ele Geçirme ve Seçici Uygulama
ÇED rejiminin dönüşümünü
açıklayan bir diğer önemli kavramsal çerçeve “düzenleyici ele geçirme” (regulatory
capture) yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, düzenleyici kurumların zaman içinde
denetledikleri sektörlerin çıkarları tarafından yönlendirilmesini ifade eder. Türkiye
bağlamında bu durum enerji, madencilik ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşan
yatırım öncelikleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Sonuç olarak çevresel
düzenleme mekanizması tarafsız bir hakem olmaktan çıkmakta ve belirli ekonomik
öncelikleri kolaylaştıran bir yapıya dönüşmektedir.
ÇED
İstisnaları: Kurumsal Erozyonun Operasyonel Mekanizması
Önceki bölümde çözümlenen ÇED
istisnaları, kurumsal erozyonun “teknik taşıyıcı mekanizması” olarak işlev
görmektedir. Bu mekanizma sayesinde hukuk şekilsel olarak korunmakta ancak
içerik aşamalı olarak boşaltılmaktadır. Bu durum, “hukukun kaldırılması” değildir.
Daha ince bir süreçtir ve hukukun varlığını koruyarak etkisizleştirilmesi
anlamına gelmektedir.
Kuramsal
Sonuç: Çevre Hukukundan Yönetişim Rejimine Geçiş
Tüm bu bulgular birlikte
değerlendirildiğinde, ÇED rejimi artık yalnızca bir çevre koruma aracı
değildir. Aksine ÇED sistemi, devlet–sermaye ilişkilerinin yeniden üretildiği
bir yönetişim ve kaynak özgüleme mekanizmasına dönüşmüştür. Bu dönüşüm üç temel
sonucu beraberinde getirir: Çevresel risklerin toplumsallaşması, ekonomik
kazançların yoğunlaşması ve kurumsal denetim kapasitesinin aşınması
Kuramdan Gözlemlere
Geri Besleme
Bu kuramsal çerçeve, daha önce çözümlenen
Kazdağları ve Akbelen Ormanı gibi olaylarda gözlemlenen çevresel yıkımın
rastlantısal olmadığını ve aksine kurumsal tasarım ve istisna rejimleri
tarafından olanaklı kılındığını göstermektedir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma, Türkiye’de çevre siyasaları
ile kalkınma söylemi arasındaki ilişkiyi ÇED rejimi üzerinden çok katmanlı bir
siyasal ekonomi çözümlemesi çerçevesinde incelemiştir. Bulgular, çevre koruma
mekanizmalarının şekilsel olarak varlığını sürdürmesine karşın, istisna
rejimleri, yönetsel takdir genişlemesi ve yatırım öncelikleri aracılığıyla
giderek işlevsel etkisini kaybettiğini göstermektedir.
Çözümleme, Türkiye’de çevre siyasalarının
klasik anlamda teknik ve yönetsel bir alan olmaktan çıkarak, devlet–sermaye
ilişkilerinin yeniden üretildiği bir kaynak özgüleme ve dağıtım rejimi durumuna
geldiğini ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm, özellikle maden, enerji, altyapı ve
kentsel dönüşüm projeleri etrafında yoğunlaşmakta ve çevresel maliyetlerin
toplumsallaşmasına, ekonomik getirilerin ise belirli sermaye gruplarında
yoğunlaşmasına yol açmaktadır.
Görgül örnekler bu yapısal
dönüşümü somut biçimde doğrulamaktadır. Kazdağları ve Akbelen Ormanı gibi olaylar
çevresel yıkımın bireysel proje hatalarından değil, kurumsal tasarımın izin
verdiği sistemli bir süreçten kaynaklandığını göstermektedir. Bu olaylar aynı
zamanda yerel toplumsal direnişin varlığına karşın karar alma mekanizmalarının
merkezi ve yatırım odaklı karakterini koruduğunu ortaya koymaktadır.
ÇED sürecine ilişkin hukuksal çözümleme,
bu dönüşümün kurumsal zeminini açıklığa kavuşturmaktadır. “ÇED Gerekli
Değildir” kararı, parçalara ayrılmış proje uygulamaları ve stratejik
yatırım/kamu yararı gerekçeleri, çevresel düzenlemenin istisna rejimleri
aracılığıyla esnekleştirildiğini göstermektedir. Bu yapı, çevre hukukunun tümüyle
ortadan kalktığı bir durumdan çok hukukun araçsallaştırıldığı ve seçici biçimde
uygulandığı bir kurumsal erozyon sürecine işaret etmektedir.
Kuramsal açıdan bulgular,
hukukun araçsallaştırılması ve kurumsal erozyon yazını ile uyumludur. ÇED
rejimi, normatif düzeyde çevresel koruma işlevini sürdürürken, uygulamada
yatırım süreçlerini hızlandıran ve meşrulaştıran bir yönetişim aracına
dönüşmektedir. Bu durum, düzenleyici kurumların özerkliğinin zayıfladığı ve
çevresel karar alma süreçlerinin ekonomik ve siyasal önceliklerle iç içe
geçtiği bir yapıyı ortaya çıkarmaktadır.
Bu bağlamda çalışma, Türkiye’de
çevre–kalkınma ilişkisinin basit bir denge sorunu olmadığını ve aksine,
kurumsal tasarım, siyasal ekonomi ve güç ilişkileri tarafından şekillenen
yapısal bir dönüşüm alanı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla temel sorun,
kalkınma ve çevre arasında teknik bir dengeleme değil, kalkınmanın hangi
toplumsal gruplar lehine ve hangi çevresel maliyetler pahasına
gerçekleştiğidir.
Sonuç olarak, Türkiye’de çevre siyasaları,
giderek daha fazla biçimde sömürücü büyüme modeli içinde işlev kazanan bir
mekanizma durumuna gelmiştir. Bu modelde doğal kaynaklar ekonomik büyümenin
girdisi olarak yoğun biçimde kullanılmakta, çevresel riskler
toplumsallaştırılmakta ve kurumsal denetim mekanizmaları istisna rejimleri
yoluyla aşındırılmaktadır.
Bu bulgular, çevre siyasalarının
yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Etkin bir çevresel yönetişim için
yalnızca teknik düzenlemelerin güçlendirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda
kurumsal bağımsızlık, hesap verebilirlik ve kamu yararının siyasal-ekonomik
çıkar ilişkilerinden ayrıştırılması gerekmektedir.
Kaynakça
Acemoglu, D., ve Robinson, J.
A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty.
Crown Business.
Birleşmiş Milletler. (2015).
Transforming our world: The 2030 agenda for sustainable development. United
Nations.
Harvey, D. (2005). A brief
history of neoliberalism. Oxford University Press.
Hepcan, Ç. Ç. (2013).
Environmental impact assessment in Turkey: A critical review. Environmental
Impact Assessment Review, 40, 1–8.
Kadıoğlu, M. (2019). Climate
change and environmental governance in Turkey. Turkish Policy Quarterly, 18(2),
45–58.
North, D. C. (1990).
Institutions, institutional change and economic performance. Cambridge
University Press.
Ostrom, E. (1990). Governing
the commons: The evolution of institutions for collective action. Cambridge
University Press.
Resmi Gazete. (2014). Çevresel
Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği. https://www.resmigazete.gov.tr
Robbins, P. (2012). Political
ecology: A critical introduction (2nd ed.). Wiley-Blackwell.
Swyngedouw, E. (2015).
Depoliticized environments and the politics of nature. Political Geography, 45,
1–9.
Türkiye Cumhuriyeti Çevre,
Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2023). Çevresel Etki
Değerlendirmesi (ÇED) raporları ve istatistikleri. https://csb.gov.tr
Yaşamış, Firuz Demir. (2003).
Çevresel etki değerlendirmesi. İstanbul: ÇEKÜL Vakfı. ISBN 975-6825-03-0
Yaşamış, Firuz Demir. (2010).
Türkiye’de çevre yönetimi. İstanbul: Deren Yayın Evi. ISBN 978-605-125-026-9
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder