Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

11 Nisan 2026 Cumartesi

 

Çevre Siyasaları, Kalkınma Söylemi ve Siyasal İktidar: Türkiye’de Sömürücü Büyüme Modeli

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

Çevre Bakanlığı eski Müsteşarı

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye’de çevre siyasaları ile kalkınma söylemi arasındaki ilişkiyi Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) rejimi üzerinden siyasal ekonomi bakış açısıyla çözümlemektedir. Araştırma, ÇED sisteminin normatif olarak çevresel koruma amacı taşımasına karşın uygulamada istisna mekanizmaları, yönetsel takdir alanının genişlemesi ve yatırım öncelikleri nedeniyle giderek işlevsel etkisini kaybettiğini ileri sürmektedir. Nitel çözümleme, maden, enerji, altyapı ve kentsel dönüşüm projeleri üzerinden çevresel maliyetlerin toplumsallaştığını ve ekonomik getirilerin ise belirli sermaye gruplarında yoğunlaştığını göstermektedir. Kazdağları ve Akbelen Ormanı örnekleri bu yapısal dönüşümün görgül göstergeleri olarak ele alınmıştır. Bulgular, ÇED rejiminin giderek bir çevresel koruma mekanizması olmaktan çıkıp, yatırım süreçlerini hızlandıran ve meşrulaştıran bir yönetişim aracına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Çalışma, bu dönüşümü hukukun araçsallaştırılması ve kurumsal erozyon yazını çerçevesinde değerlendirmekte ve Türkiye’de çevre siyasalarının sömürücü büyüme modeli içinde yeniden şekillendiğini savunmaktadır.

Anahtar kelimeler: ÇED, çevre siyasaları, kurumsal erozyon, hukukun araçsallaştırılması, siyasal ekonomi, Türkiye, sömürücü büyüme

 

Abstract

This study analyzes the relationship between environmental policies and development discourse in Türkiye through the Environmental Impact Assessment (EIA) regime from a political economy perspective. It argues that although the EIA system is normatively designed as an environmental protection mechanism, it has increasingly lost its substantive regulatory function due to exemption mechanisms, expanded administrative discretion, and investment-oriented priorities. The qualitative analysis demonstrates that environmental costs are increasingly socialized, while economic gains are concentrated in specific business groups, particularly in mining, energy, infrastructure, and urban development projects. The cases of Kazdağları and Akbelen Forest are presented as empirical illustrations of this structural transformation. The findings suggest that the EIA regime has gradually shifted from an environmental safeguard to a governance tool that facilitates and legitimizes investment processes. The study interprets this transformation within the frameworks of legal instrumentalization and institutional erosion, arguing that environmental governance in Türkiye is being reshaped within an extractive growth model.

Keywords: EIA, environmental policy, institutional erosion, legal instrumentalization, political economy, Türkiye, extractive growth

GİRİŞ

Türkiye’de son yıllarda çevre koruma ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişki, klasik bir siyasa tercihi sorunu olmaktan çıkmış ve doğrudan siyasal iktidarın yeniden üretimiyle bağlantılı yapısal bir soruna dönüşmüştür. Biçimsel söylemde “kalkınma”, “yerli ve ulusal üretim”, “istihdam artışı” ve “ithal ikamesi” gibi kavramlar ön plana çıkarılırken, uygulamada bu söylemin çoğu zaman doğa yıkımını meşrulaştıran bir araç işlevi gördüğü gözlemlenmektedir. Bu çerçevede, Türkiye’de ortaya çıkan model, yazında “sömürücü büyüme” (extractive growth) olarak tanımlanan yapıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu modelde ekonomik büyüme doğal kaynakların yoğun ve çoğu zaman geri döndürülemez biçimde kullanımı üzerinden sağlanmakta ve ortaya çıkan ekonomik rant ise geniş toplum kesimlerine değil, siyasal iktidarla ilişkili dar bir sermaye grubuna aktarılmaktadır.

YÖNTEM

Araştırma Tasarımı

Bu çalışma, Türkiye’de çevre siyasaları ile kalkınma söylemi arasındaki ilişkiyi nitel ağırlıklı çok katmanlı bir olay çözümlemesi (multi-layered case study) tasarımıyla incelemektedir. Araştırma, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) rejimini merkez alan bir kurumsal çözümleme üzerinden, çevre yönetişiminin siyasal ekonomi bağlamında nasıl dönüştüğünü açıklamayı amaçlamaktadır. Çalışma tasarımı, tek bir ülke örneği içinde kurumsal dönüşümün mekanizmalarını açıklamaya (explanatory research design) odaklanmaktadır.

Çözümleyici Çerçeve

Araştırma üç kuramsal yaklaşımın sentezine dayanmaktadır: Kurumsal değişim kuramı (North, 1990), kurumsal erozyon ve güç ilişkileri (Acemoglu ve Robinson, 2012) ve siyasal ekoloji yaklaşımı (Robbins, 2012; Swyngedouw, 2015). Bu çerçeve doğrultusunda ÇED sistemi, yalnızca teknik bir çevresel değerlendirme mekanizması değil, aynı zamanda devlet–sermaye ilişkilerinin yeniden üretildiği kurumsal bir yönetişim aracı olarak ele alınmaktadır.

Veri Kaynakları

Çalışma, birden fazla veri türünü birleştiren üçlü veri üçgenleme (triangülasyon) yaklaşımını kullanmaktadır:

Hukuksal ve kurumsal belgeler: ÇED Yönetmeliği (Resmi Gazete, 2014), Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ÇED istatistikleri ve mevzuat değişiklikleri ve yönetsel düzenlemeler.

Nicel çevresel göstergeler: ÇED başvuru sayıları, ÇED olumlu / olumsuz karar oranları ve “ÇED gerekli değildir” kararları, maden ruhsatı dağılımı ve orman alanı kullanım değişimleri ve ağaç kesimi ve arazi dönüşümüne ilişkin resmi ve yarı-resmi veriler.

Olay çalışmaları: Kazdağları altın madenciliği süreci ve Akbelen Ormanı kömür madeni genişleme süreci. Bu olaylar, kurumsal mekanizmaların sahadaki somut etkilerini çözümleme etmek amacıyla seçilmiştir.

Olay Seçim Gerekçesi: Kazdağları ve Akbelen olayları, aşağıdaki kriterlere göre amaçlı örneklem (purposive sampling) yöntemiyle seçilmiştir: Yüksek çevresel etki üretmeleri, yoğun kamusal tartışma ve toplumsal seferberlik içermeleri, ÇED süreçlerinin belirleyici rol oynaması ve enerji ve madencilik sektörlerinin kesişiminde yer almaları. Bu nedenle olaylar, Türkiye’de çevre siyasalarının genel yapısal dönüşümünü temsil edici niteliktedir.

Çözümleme Yöntemi

Veriler, nitel içerik çözümlemesi ve kurumsal söylem çözümlemesi bileşimi ile değerlendirilmiştir. Çözümleme üç aşamada yürütülmüştür:

Belge çözümlemesi: ÇED raporları, mevzuat metinleri ve resmi istatistikler.

Tematik kodlama: Aşağıdaki temalar üzerinden kodlama yapılmıştır: istisna mekanizmaları, yönetsel takdir alanı, yatırım öncelikleri, çevresel risk yönetimi ve kurumsal denetim kapasitesi.

Mekanizma çözümlemesi (process tracing): ÇED rejiminin zaman içindeki dönüşümü, karar alma süreçleri ve istisna üretim mekanizmaları üzerinden açıklanmıştır.

Geçerlilik ve Güvenilirlik

Araştırmanın iç geçerliliği, veri üçgenlemesi (hukuksal belgeler + istatistikler + olay çözümlemesi) ile güçlendirilmiştir. Dış geçerlilik ise, seçilen olayların Türkiye’deki yaygın çevre–kalkınma çatışmalarını temsil etme kapasitesi üzerinden sağlanmaktadır. Buna ek olarak, çözümleme süreci açık biçimde tanımlanmış olup yinelenebilirlik (replicability) ilkesi gözetilmiştir.

Sınırlılıklar

Çalışmanın bazı sınırlılıkları bulunmaktadır. Bazı çevresel veriler farklı kurumlar arasında tutarsızlık gösterebilmektedir. ÇED süreçlerine ilişkin mikro düzey yönetsel veri sınırlıdır. Yerel düzey karar alma süreçlerine ilişkin etnografik veri kullanılmamıştır. Nicel çözümleme sınırlı düzeyde betimleyici istatistiklerle sınırlıdır. Bu nedenle çalışma, genelleştirici bir modelden çok açıklayıcı kurumsal çözümleme niteliği taşımaktadır.

Yöntemsel Sonuç

Bu yöntemsel çerçeve, Türkiye’de çevre siyasalarının yalnızca normatif düzenlemeler üzerinden değil, aynı zamanda kurumsal uygulamalar, istisna mekanizmaları ve siyasal ekonomi ilişkileri üzerinden çözümlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Böylece ÇED rejimi, teknik bir yönetsel süreç olmaktan çok devlet–sermaye ilişkilerinin yeniden üretildiği kurumsal bir yapı olarak çözümlenmektedir.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Doğal Kaynakların Siyasal Ekonomisi

Madencilik etkinlikleri, enerji projeleri ve büyük ölçekli altyapı yatırımları bu modelin en belirgin araçlarıdır. Özellikle maden arama ve işletme ruhsatlarının dağıtımında saydamlık eksikliği, çevresel etki değerlendirme süreçlerinin (ÇED) biçimselleşmesi ve yargı denetiminin zayıflaması, doğal kaynakların korunmasından çok ekonomik rant üretimine öncelik veren bir yönelim ortaya koymaktadır. Bu süreçte doğa, kamusal bir varlık olmaktan çıkarak, belirli sermaye gruplarının kullanımına özgülenen bir “ekonomik rezerv”e indirgenmektedir. Bu durum, çevre siyasalarının kamusal yarar temelinden uzaklaşarak siyasal sadakat üretiminin bir aracı durumuna geldiğini göstermektedir.

Rant ve Kentleşme Siyasaları

Benzer bir eğilim, kentleşme ve imar siyasalarında da gözlemlenmektedir. Tarım arazilerinin imara açılması, kıyı alanlarının turizm ve inşaat yatırımlarına özgülenmesi ve plansız şehirleşme kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna uzun vadeli ekolojik ve toplumsal maliyetlerin göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, rant üretimi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir işlev de görmektedir. İmar izinleri ve arazi özgülemeleri siyasal iktidarın desteklediği sermaye gruplarına kaynak aktarımının önemli araçlarından biri durumuna gelmektedir.

Tarım Alanlarının Dönüşümü ve Gıda Güvenliği

Sanayi tesislerinin verimli tarım arazileri üzerine kurulması yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda stratejik bir gıda güvenliği sorunudur. Kısa vadeli sanayi yatırımları uğruna tarımsal üretim kapasitesinin zayıflatılması uzun vadede dışa bağımlılığı artırmakta ve ekonomik kırılganlıkları derinleştirmektedir. Bu durum, kalkınma söylemi ile gerçek ekonomik sürdürülebilirlik arasındaki çelişkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır.

Devletin Konumu: Düzenleyici mi, Taraf mı?

Kuramsal olarak devletin rolü ekonomik etkinliklerin çevresel ve toplumsal maliyetlerini dengelemek ve kamu yararını korumaktır. Ancak Türkiye örneğinde devletin giderek düzenleyici bir aktör olmaktan uzaklaştığı ve belirli sermaye gruplarının çıkarlarına öncelik veren bir “taraf” durumuna geldiği yönünde güçlü bulgular bulunmaktadır. Bu dönüşüm, yazında “ahbap-çavuş kapitalizmi” (crony capitalism) olarak tanımlanan yapıyla örtüşmektedir. Bu yapıda ekonomik başarı, piyasa yarışmasından çok siyasal bağlantılara dayanmaktadır. Çevre siyasaları ise bu ilişkinin en görünür alanlarından biri durumuna gelmektedir.

Kalkınma mı, Kaynak Aktarımı mı?

Bu çözümleme Türkiye’de “kalkınma” olarak sunulan birçok siyasanın gerçekte geniş toplum kesimlerinin refahını artırmaktan çok, doğal kaynaklar üzerinden belirli gruplara yönelen bir kaynak aktarımı mekanizması olarak işlediğini göstermektedir. Dolayısıyla temel sorun çevre koruma ile kalkınma arasında bir denge kurmaktan öte kalkınma kavramının kendisinin yeniden tanımlanmasıdır. Ekolojik sürdürülebilirliği, gelir dağılımını ve uzun vadeli toplumsal refahı dışlayan bir büyüme modelinin gerçek anlamda kalkınma olarak nitelendirilmesi olanaklı değildir.

GÖRGÜL BULGULAR: ÇEVRESEL YIKIM VE YEREL DİRENİŞ DEVİNGENLERİ

Türkiye’de çevre–kalkınma geriliminin somutlaştığı en çarpıcı örnekler son yıllarda farklı bölgelerde ortaya çıkan maden ve enerji projeleri etrafında şekillenmiştir. Bu bağlamda Kazdağları ve Akbelen Ormanı olayları sömürücü büyüme modelinin çevresel ve toplumsal sonuçlarını gözler önüne seren önemli örneklerdir.

Kazdağları: Altın Madenciliği ve Ekolojik Yıkım

Kazdağları bölgesinde yürütülen altın madenciliği etkinlikleri, siyanür liçi yöntemi nedeniyle ciddi çevresel riskler barındırmaktadır. Bu süreçte on binlerce ağacın kesildiği, su kaynaklarının kirlenme riskiyle karşı karşıya kaldığı ve bölgenin biyolojik çeşitliliğinin tehdit altına girdiği yönünde güçlü bulgular ortaya konmuştur. Bu örnek iki temel sorunu açıkça göstermektedir: Birincisi, çevresel etki değerlendirme süreçlerinin bilimsel ve bağımsız niteliğinin tartışmalı duruma gelmesi ve ikincisi ise yerel halkın ve sivil toplumun itirazlarının karar alma süreçlerinde sınırlı bir etkiye sahip olmasıdır. Kazdağları olayı aynı zamanda çevre siyasalarının yalnızca ekolojik değil, demokratik katılım açısından da aşındığını göstermektedir.

Fotoğraf 1:  Kaz Dağları

Akbelen Ormanı: Enerji Siyasaları ve Kamusal Direnç

Muğla’daki Akbelen Ormanı’nda yürütülen kömür madeni genişletme etkinlikleri enerji arz güvenliği söylemi ile çevre koruma arasındaki çatışmayı somut biçimde ortaya koymaktadır. Orman alanlarının madencilik etkinliklerine açılması yalnızca ekosistemi değil, aynı zamanda yerel halkın geçim kaynaklarını da doğrudan etkilemiştir. Bu süreçte dikkat çeken en önemli unsur yerel halkın ve çevre eylemcilerinin uzun süreli ve kararlı direnişidir. Akbelen örneği çevresel yıkıma karşı gelişen toplumsal muhalefetin merkezi karar alma mekanizmaları karşısında ne ölçüde sınırlı kaldığını da göstermektedir.

Fotoğraf 2: Akbelen yıkımı

Ortak Devingenler: Yapısal Bir Sorunun Göstergeleri

Kazdağları ve Akbelen örnekleri birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de çevre siyasalarının işleyişine ilişkin bazı ortak yapısal devingenler ortaya çıkmaktadır:

ÇED süreçlerinin işlevsizleşmesi: Projelerin büyük çoğunluğu “ÇED olumlu” ya da “ÇED gerekli değildir” kararlarıyla ilerlemektedir.

Yargı denetiminin sınırlılığı: Açılan davalar çoğu zaman ya uzun sürmekte ya da uygulamada etkisiz kalmaktadır.

Yerel katılım eksikliği: Projelerden doğrudan etkilenen toplulukların karar süreçlerine katılımı oldukça sınırlıdır.

Güvenlikçi yaklaşım: Çevre protestolarının zaman zaman kamu düzeni sorunu olarak çerçevelenmesi ve kovuşturulması demokratik haklar açısından ek bir gerilim yaratmaktadır.

Siyasal Ekonomi Bakış Açısından Değerlendirme

Bu görgül bulgular, çevresel yıkımın bireysel uygulamalardan çok sistemli bir siyasal ekonomi modelinin sonucu olduğunu göstermektedir. Doğal kaynakların kullanımı üzerinden yaratılan ekonomik değer geniş toplum kesimlerine yayılmak yerine belirli sermaye gruplarında yoğunlaşmakta ve buna karşılık çevresel maliyetler toplumsallaştırılmaktadır. Bu durum, “tersine servet aktarımı” (reverse wealth transfer) mekanizmasıyla doğrudan ilişkilidir. Doğal varlıklar ve kamusal kaynaklar, geniş toplum kesimlerinden alınarak, siyasal iktidarla ilişkili dar bir ekonomik aktör grubuna aktarılmaktadır.

Yerel Direnişten Yapısal Eleştiriye

Kazdağları ve Akbelen örnekleri çevre savaşımlarının yalnızca yerel ekolojik sorunlara indirgenemeyeceğini ve aksine daha geniş bir siyasal ve ekonomik yapı eleştirisinin parçası olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda çevre siyasaları yalnızca doğayı koruma sorunu değil, aynı zamanda demokratik katılım, hukukun üstünlüğü ve kaynakların adil dağılımı gibi temel siyasal ilkelerle doğrudan bağlantılıdır.

NİCEL BULGULAR: DOĞAL KAYNAK KULLANIMI VE ÇEVRESEL YIKIM ÖLÇEĞİ

Türkiye’de çevre–kalkınma geriliminin yalnızca nitel örneklerle değil, aynı zamanda nicel verilerle de desteklenmesi söz konusu modelin sistemli niteliğini ortaya koymaktadır. Mevcut veriler, doğal kaynak kullanımının ölçeği ile çevresel yıkım arasındaki güçlü ilişkiyi açık biçimde göstermektedir.

Maden Ruhsatlarının Yaygınlığı: Türkiye’de madencilik etkinliklerinin coğrafi yayılımı dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Resmi verilere göre ülke yüzölçümünün önemli bir kısmı farklı aşamalarda maden ruhsatlarıyla kaplanmış durumdadır. Bazı kestirimlere göre arama, işletme ve ön izin sahaları birlikte değerlendirildiğinde bu oran %50’nin üzerine çıkabilmektedir. Bu durum, doğal alanların istisnai değil sistemli biçimde ekonomik kullanıma açıldığını göstermektedir. Özellikle orman alanları, su havzaları ve tarım arazileri madencilik etkinliklerinin doğrudan hedefi durumuna gelmektedir.

Ormansızlaşma ve Ağaç Kesimi: Çevre projeleri kapsamında gerçekleştirilen ağaç kesimleri de önemli bir gösterge sunmaktadır. Örneğin Kazdağları bölgesinde yürütülen altın madenciliği etkinlikleri kapsamında yaklaşık 195.000 ağacın kesildiği kamuoyuna yansımıştır. Akbelen Ormanı özelinde ise kömür madeni genişletme çalışmaları çerçevesinde binlerce ağacın kesildiği ve orman ekosisteminin ciddi biçimde zarar gördüğü saptanmıştır. Buna ek olarak, Türkiye genelinde enerji, madencilik ve altyapı projeleri için verilen izinler çerçevesinde her yıl on binlerce hektar orman alanının “özgülendiği” bilinmektedir. Bu özgülemeler hukuksal “orman vasfının kaldırılması” ya da “kamu yararı” gerekçesiyle meşrulaştırılmaktadır.

ÇED Süreçleri ve Onay Oranları: ÇED süreçleri, kuramsal olarak çevreyi korumaya yönelik temel araçlardan biridir. Ancak uygulamadaki veriler bu mekanizmanın büyük ölçüde şekilsel bir sürece dönüştüğünü göstermektedir. Türkiye’de ÇED başvurularının ezici çoğunluğu “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Gerekli Değildir” kararlarıyla sonuçlanmaktadır. Reddedilen proje oranı oldukça düşüktür ve genellikle %1’in altındadır. Bu durum, çevresel denetim mekanizmasının etkililiğine ilişkin ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Tarım Alanlarının Dönüşümü: Tarım arazilerinin kullanımındaki dönüşüm de önemli bir göstergedir. Son yıllarda verimli tarım arazilerinin önemli bir kısmı imara açılmış, sanayi ve enerji projeleri için özgülenmiş ve kentsel genişleme baskısı altında kalmıştır. Bu süreç, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik bir sonuç doğurarak tarımsal üretimde azalma ve gıda ithalatında artış eğilimini beraberinde getirmiştir.

Enerji Siyasaları ve Fosil Yakıt Bağımlılığı: Türkiye’nin enerji siyasalarında kömür ve diğer fosil yakıtların hala önemli bir yer tutması çevresel yıkımı artıran bir diğer etmendir. Özellikle termik santral projeleri hava kirliliği, su kaynaklarının kullanımı ve toprak kalitesinin bozulması üzerinde doğrudan etkiler yaratmaktadır. Akbelen örneğinde olduğu gibi, mevcut santrallerin ömrünü uzatmak amacıyla yeni kömür sahalarının açılması, kısa vadeli enerji arz güvenliği ile uzun vadeli çevresel sürdürülebilirlik arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir.

Çözümleyici Değerlendirme: Nicel Verilerin Gösterdiği Yapısal Eğilim

Bu nicel göstergeler birlikte değerlendirildiğinde üç temel sonuç ortaya çıkmaktadır: Doğal kaynak kullanımı istisnai değil, yaygın ve sistemlidir. Çevresel denetim mekanizmaları (özellikle ÇED) büyük ölçüde işlevsizleşmiştir. Ekonomik kazançlar belirli aktörlerde yoğunlaşırken çevresel maliyetler toplumsallaşmaktadır. Bu tablo, Türkiye’deki büyüme modelinin çevresel sürdürülebilirlikten çok kısa vadeli ekonomik ve siyasal hedeflere odaklandığını nicel olarak da doğrulamaktadır.

ÇED SÜRECİNİN ZAMAN İÇİNDEKİ SEYRİ: BAŞVURU VE ONAY DEVİNGENLERİ

ÇED mekanizmasının etkililiğini çözümleme için yalnızca hukuksal çerçeve değil, aynı zamanda yıllar itibariyle başvuru ve karar istatistikleri de önem taşımaktadır. Türkiye’de ÇED süreçlerine ilişkin veriler, çevresel denetim mekanizmasının giderek daha fazla “onay üretici” bir yapıya dönüştüğüne işaret etmektedir. Resmi kurumsal raporlar ve çevre istatistikleri birlikte değerlendirildiğinde, özellikle son on yılda üç temel eğilim dikkat çekmektedir: ÇED başvuru sayılarında artış, “ÇED Olumlu” kararlarının yüksek oranlı devamlılığı ve “ÇED Olumsuz” kararlarının oldukça sınırlı kalması. Genel eğilim şu şekilde özetlenebilir. Yıllık ÇED başvurularında artan bir eğilim vardır. ÇED olumlu kararları başvuruların büyük çoğunluğunu (çoğu yıl %90+ bandı) oluşturmaktadır. ÇED olumsuz kararları ise çok düşüktür ve kararlı biçimde oldukça sınırlıdır. (%1–3 bandı) “ÇED Gerekli Değildir” kararları ise özellikle küçük ve orta ölçekli projelerde önemli bir “onay mekanizması seçeneği” olarak yaygın biçimde kullanılmaktadır Bu yapı, çevresel denetim sisteminin uygulamada bir “eleme mekanizması” olmaktan çok “meşrulaştırma mekanizması”na dönüştüğü yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Özellikle büyük ölçekli enerji, madencilik ve altyapı projelerinde ÇED Olumlu oranının yüksekliği çevresel risklerin proje tasarım aşamasında yeterince sınırlandırılmadığını göstermektedir.

ÇED İstisnaları ve Çevresel Düzenlemenin Aşındırılması

ÇED sisteminin etkililiğini zayıflatan en önemli unsurlardan biri de “istisna mekanizmalarıdır”. Hukuksal ve yönetsel düzenlemeler aracılığıyla bazı proje türlerinin ÇED sürecinden bağışık (muaf) tutulması veya daha hafif süreçlere bağlı kılınması çevresel koruma rejiminde önemli bir boşluk yaratmaktadır. Türkiye’de yaygın olarak kullanılan başlıca istisna türleri şunlardır: “ÇED Gerekli Değildir” karar mekanizması, kapasite artışı ve revizyon projelerinde ÇED bağışıklığı, acil yatırım, stratejik proje veya kamu yararı gerekçesiyle hızlandırılmış izin süreçleri ve parçalı proje yaklaşımı yani projenin küçük parçalara bölünerek ÇED eşiklerinin altına düşürülmesi.

Yıkıcı Etkiler ve Yapısal Sonuçlar

Bu istisna rejiminin çevresel siyasa üzerindeki etkisi üç düzeyde değerlendirilebilir:

Yığınsal çevresel etki sorununun görünmezleşmesi: Projeler tek tek değerlendirildiğinde “küçük etki” gibi görünse de aynı havza veya ekosistem üzerinde biriken etkiler ciddi çevresel yıkıma yol açmaktadır. İstisna rejimi bu toplam etkiyi sistemli biçimde dışarıda bırakmaktadır.

Denetim zincirinin parçalanması: ÇED sürecinin dışında bırakılan projeler bağımsız bilimsel değerlendirme mekanizmalarından da büyük ölçüde bağışık kılınmaktadır. Bu durum, çevresel risklerin erken aşamada saptanmasını zorlaştırmaktadır.

Siyasal-ekonomik seçicilik: İstisna kararlarının hangi projelere uygulandığı sorusu çevre siyasasını teknik bir alan olmaktan çıkararak siyasal ekonomi alanına taşımaktadır. Büyük ölçekli enerji, maden ve altyapı projelerinin bu mekanizmalardan daha sık yararlanması çevresel düzenlemenin tarafsızlığına ilişkin soru işaretlerini artırmaktadır.

Değerlendirilecek olursa, ÇED sistemine ilişkin bu iki boyut (zaman içindeki onay eğilimleri ve istisna rejimi), Türkiye’de çevresel düzenleme mekanizmasının şekilsel olarak varlığını sürdürmekle birlikte, uygulamada giderek esnekleştirildiğini ve yatırım önceliklerine uyumlu duruma getirildiğini göstermektedir. Bu durum, önceki bölümlerde tartışılan sömürücü büyüme modelini kurumsal düzeyde destekleyen önemli bir mekanizma olarak değerlendirilebilir.

ÇED İstisnası Kapsamına Giren Yıkıcı Etkinlik Türleri

Türkiye’de ÇED mevzuatı ve uygulamaları içinde bazı etkinlikler ya doğrudan bağışıklık alabilmekte ya da “kolaylaştırılmış değerlendirme” süreçlerine bağlı tutulmaktadır. Bu kapsamda öne çıkan yıkıcı etkinlik türleri şunlardır:

Enerji Üretimi ve Fosil Yakıt Tesisleri: ÇED istisnaları veya hızlandırılmış süreçlere en sık konu olan alanlardan biri enerji sektörüdür. Kömürlü termik santral ek üniteleri ve kapasite artışları, linyit ve taşkömürü madenciliği sahaları, doğalgaz çevrim santrali altyapı genişletmeleri ve enerji nakil hatları ve trafo merkezleri kapsam içindedir. Bu tesisler çevre üzerinde hava kirliliği (PM2.5, SO₂), yeraltı suyu tüketimi, orman ve tarım alanı kaybı ve uzun vadeli karbon emisyonu artışı gibi yıkıcı etkilere sahiptir.

Madencilik ve Doğal Kaynak Çıkarma Etkinlikleri: En önemli istisna alanlarından biridir. Altın, bakır, krom, linyit ve taş ocakları, açık ocak madenciliği, siyanür liçi kullanılan altın işletmeleri ve maden genişletme ve derinleştirme projeleri bu kategori içindedir. Yıkıcı etkileri ormansızlaşma, toprak örtüsünün geri dönüşsüz kaybı, su havzalarının kimyasal kirlenmesi, ekosistem parçalanması ve yaklaşık 10 işçinin toprak altına kalarak yaşamını kaybettiği İliç/Erzincan örneğinde olduğu gibi liç dağlarının kaymasıdır. Siyanürlü toprağın su rezervleri içine girmesi ise çok daha büyük bir tehlike kaynağıdır. Ayrıca açık siyanür havuzlarındaki buharlaşma nedeniyle gaz odalarında idam için kullanılan hidrojen sülfitin rüzgarlarla çevreye taşınması olasıdır. Bu kategori, Kazdağları ve benzeri örneklerde görüldüğü gibi en yüksek toplumsal tepkiyi doğuran alanlardan biridir.

Altyapı ve Ulaşım Mega-Projeleri: “Stratejik yatırım” veya “kamu yararı” gerekçesiyle hızlandırılan projeler, otoyol ve bölünmüş yol projeleri, havalimanı ve liman genişletmeleri, barajlar ve hidroelektrik santraller (HES), demiryolu ve lojistik koridorlar ve metro yapımı verilebilecek örnekler arasındadır. Özellikle bu bağlamda İstanbul Kanal projesine dikkat çekmek gerekmektedir. Siyasal nedenlerle çevre üzerinde büyük yıkım yapabilme gizil gücüne sahip bu projeye ÇED olumlu belgesi verilmiştir. Bu tür projelerin yıkıcı etkileri arasında nehir ekosistemlerinin parçalanması, tarım arazilerinin bölünmesi, yerleşim yerlerinin taşınması, biyoçeşitlilik kaybı, yeraltı arkeolojik değerlerin kaybı ve su rezervlerinin kaybı bulunmaktadır.

Kentsel Dönüşüm ve İmar Projeleri: Özellikle büyükşehirlerde rezerv alan ilanları, kentsel dönüşüm projeleri, turizm imar planı değişiklikleri ve kıyı ve orman alanlarının yapılaşmaya açılması üzerinde durmak gerekmektedir. Bu tür projelerin yıkıcı etkileri kıyı ekosistemlerinin yıkımı, tarım alanlarının betonlaşması, toplumsal yerinden edilme ve arazi rantının yoğunlaşması vardır.

Orman ve Doğal Alan Özgülemeleri: Orman alanlarının enerji/maden projelerine özgülenmesi, yangın sonrası “yeniden kullanım” izinleri ve korunan alan statüsünün değiştirilmesi bu kategori içinde yer almaktadır. Bu kategori özellikle önemlidir çünkü çevresel koruma statüsü olan alanların bile istisna mekanizmalarıyla üretime açılmasını içerir. Bodrum Güvercinlik’te yanan bir orman sonrası yapılan otel ilginç bir örnektir.

Yapısal Değerlendirme: Neden Bu Etkinlikler İstisna Olabiliyor?

Bu etkinliklerin ortak özelliği çevresel etkileri en yüksek olan alanlar, aynı zamanda ekonomik getirisi ve siyasal önceliği en yüksek olan alanlar olmasıdır. Bu nedenle ÇED istisnaları teknik değil, siyasal-ekonomik bir seçicilik mekanizması durumuna gelmiştir ve bu durum üç önemli sonuç doğurmaktadır: riskin kamusallaşması yani çevresel maliyetin toplum tarafından ödenmesi, karın özelleşmesi yani ekonomik yararın belirli sermaye gruplarında yoğunlaşması ve denetimin zayıflaması yani bilimsel çevre değerlendirmesi ikinci plana itilmesi.

ÇED İstisnalarının Kuramsal Yorumu: Kurumsal Atlatma (Bypass) Mekanizması

ÇED istisnaları yalnızca yönetsel kolaylaştırma araçları olarak değil, aynı zamanda çevresel yönetişimde kurumsal atlatma mekanizması olarak değerlendirilmelidir. Bu kavram, çevresel denetim üretmesi beklenen kurumların, belirli ekonomik ve siyasal öncelikler doğrultusunda devre dışı bırakılması veya işlevsizleştirilmesi sürecini ifade etmektedir. Bu bağlamda ÇED sistemi, ideal tipte üç işlev üstlenir: çevresel riskleri bilimsel olarak değerlendirmek, kamu yararı ile ekonomik etkinlik arasında denge kurmak ve karar alma süreçlerinde saydamlık sağlamak. Ancak istisna rejimleri devreye girdiğinde bu üç işlev sistemli biçimde zayıflamaktadır.

Kurumsal Erozyon ve Sömürücü Büyüme Modeli ile İlişki

ÇED istisnalarının yaygınlaşması daha geniş bir yapısal dönüşümün parçasıdır: kurumsal erozyon eşliğinde işleyen sömürücü büyüme modeli. Bu modelde üç temel özellik gözlemlenir. Birincisi, kaynak yoğun büyümedir. Ekonomik büyüme madencilik, enerji üretimi ve inşaat ve altyapı üzerinden gerçekleşir. İkincisi, kurumsal seçiciliktir. Çevre kurumları bazı projelerde güçlü ve stratejik projelerde zayıf duruma gelir. Üçüncüsü, rantın yoğunlaşmasıdır. Doğal kaynaklardan elde edilen gelir geniş topluma yayılmaz ve belirli sermaye gruplarında yoğunlaşır.

ÇED İstisnası = Kurumsal Atlatma Modeli

Aşağıdaki model Türkiye’de çevresel karar alma sürecini sadeleştirilmiş biçimde göstermektedir:

 

DEVLET (Karar Verici Merkez)



Kalkınma / Yatırım Önceliği                                           Çevre Koruma Rejimi
                   (enerji, maden, inşaat)                                 (ÇED sistemi, denetim)

 

İSTİSNA MEKANİZMASI


                        
        (ÇED gerekli değildir / hızlı onay / stratejik proje / kamu yararı)
                        

    SERBESTLEŞTİRİLMİŞ PROJE ALANI
        (maden, HES, termik santral, imar vb.)

       


 

 EKONOMİK RANT                        ÇEVRESEL MALİYET
 (sermaye grupları)                 (toplum ve ekosistem)

       
        ASİMETRİK DAĞILIM

 

Şekil 1: Modelin Açıklaması: Neden ve Nasıl “Bypass”?

 

Bu modelde önemli olan nokta ÇED sisteminin tümüyle ortadan kalkmaması ancak istisna mekanizmalarıyla seçici olarak devre dışı bırakılmasıdır. Bu nedenle sistem hukuksal ve şekilsel olarak vardır fakat özsel etkisi zayıflamıştır. Bu durum yazında” kurumsal iç boşaltma” (institutional hollowing-out), “seçici uygulama” (selective enforcement) ve “düzenleyici ele geçirme” (regulatory capture) kavramlarıyla açıklanır.

Görgül Bağlantı: Akbelen ve Kazdağları’nın Model İçindeki Yeri

Bu model somut olarak Kazdağları, madencilik ve orman özgülemesi ve Akbelen Ormanı enerji ve kömür genişlemesi olaylarında gözlemlenmektedir. Bu örnekler, istisna mekanizmasının ekosistemleri, yerel toplulukları ve hukuksal denetimi aynı anda etkisizleştirdiğini göstermektedir.

Kuramsal Sonuç: Çevre Siyasası Değil, Siyasal Ekonomi Rejimi

Bu çerçeve altında Türkiye’de çevre siyasası artık yalnızca teknik bir alan değildir. Aksine çevre rejimi, devlet–sermaye ilişkileri üzerinden işleyen bir siyasal ekonomi ve rant dağıtım mekanizması durumuna gelmiştir. Bu mekanizma doğayı meta durumuna getirilmekte, riski toplumsallaştırmakta ve rantı merkezileştirmektedir. Böylece kalkınma söylemi yeniden ve yanlış olarak üretilmektedir.

TÜRKİYE’DE ÇED MEVZUATI: HUKUKAL ÇERÇEVE VE İSTİSNA MEKANZİMALARININ ÇÖZÜMLENMESİ

Türkiye’de çevresel etki değerlendirme süreci temel olarak Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği ile düzenlenmektedir. Bu yönetmelik, çevreyi etkileyebilecek projelerin karar öncesi değerlendirilmesini öngörerek çevresel koruma ile kalkınma arasında denge kurmayı amaçlamaktadır. Ancak normatif çerçeve ile uygulama arasında önemli bir uyumsuzluk bulunmaktadır.

ÇED Sürecinin Temel Hukuksal Yapısı

Mevzuat, projeleri iki temel kategoriye ayırır: Ek-1 listesi: ÇED sürecine tabi büyük ölçekli projeler ve Ek-2 listesi: Ön değerlendirmeye alınacak daha küçük ölçekli projeler. Bu ayrım kuramsal olarak risk temelli bir düzenleme mantığına dayanır. Ancak uygulamada bu yapı istisna mekanizmaları nedeniyle esnek ve geçirgen duruma gelmektedir.

“ÇED Olumlu” ve “ÇED Gerekli Değildir” Karar Mekanizması

Yönetmelik kapsamında üç temel karar türü bulunmaktadır: ÇED Olumlu, ÇED Olumsuz ve ÇED Gerekli Değildir. Burada önemli olan hukuksal sorun, “ÇED Gerekli Değildir” kararının uygulamada bir tam bağışıklık mekanizması gibi çalışmasıdır. Bu karar proje için kapsamlı çevresel değerlendirme yapılmasını engellemekte, denetimi ön proje aşamasında sınırlamakta ve çoğu durumda inşaat sürecini hızlandırmaktadır. Bu nedenle bu mekanizma, çevresel risklerin “önleyici değerlendirme” yerine “sonradan yönetim” modeline kaymasına yol açmaktadır.

Ekler Sistemi ve Eşik Yönlendirmesi

ÇED Yönetmeliği’nin Ek-1 ve Ek-2 listeleri, proje büyüklüğüne göre farklı değerlendirme süreçleri öngörür. Ancak uygulamada parçalara ayrılmış proje yaklaşımı sorunu ortaya çıkmaktadır. Projeler alt kapasitelere bölünerek, aşamalara ayrılarak ve ayrı tüzel kişilikler üzerinden yürütülerek ÇED eşik değerlerinin altına düşürülebilmektedir. Bu durum, hukuksal olarak “istisna” olarak görünmese de gerçekte düzenleyici atlatma etkisi yaratmaktadır.

Stratejik Proje ve Kamu Yararı Gerekçesi

Mevzuatta yer alan “kamu yararı” ve “stratejik yatırım” kavramları yönetsel takdir yetkisini genişleten önemli bir alan yaratmaktadır. Bu kavramlar enerji arz güvenliği, ekonomik kalkınma ve bölgesel yatırım gereksinmesi gibi gerekçelerle çevresel kısıtların gevşetilmesine olanak tanıyabilmektedir. Bu noktada hukuksal normların yoruma açık yapısı çevresel koruma ilkesinin ikincil konuma itilmesine neden olabilmektedir.

ÇED Sürecinde Yönetsel Takdirin Ağırlığı

Yönetmelik, çevresel değerlendirme sürecinde idareye geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Bu yetki özellikle şu alanlarda belirgindir: “kapsam dışı bırakma” kararları, proje tanımının yeniden sınıflandırılması ve inceleme-değerlendirme sürecinin şekillendirilmesi. Bu durum, çevresel korumanın teknik bir süreçten çok yönetsel bir tercih alanına dönüşmesine yol açmaktadır.

Hukuksal Sonuç: Normatif Güç ile Uygulama Zayıflığı Arasındaki Gerilim

Türkiye’de ÇED mevzuatı normatif olarak çevreyi koruma amacı taşımakla birlikte, üç temel yapısal sorun ortaya çıkmaktadır: İstisna mekanizmalarının genişliği, yönetsel takdirin yüksekliği ve eşik değerlerin yönlendirilebilirliği. Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde, ÇED sistemi “zorunlu çevresel denetim” olmaktan çıkarak büyük ölçüde esnekleştirilmiş bir izin rejimi durumuna gelmektedir.

Değerlendirme: Hukuksal Biçem ve Eylemli İşleyiş Ayrışması

Bu çözümleme, Türkiye’de çevresel hukuk rejiminin temel bir gerilimini ortaya koymaktadır: Hukuksal biçem güçlü görünürken, eylemli işleyiş istisna ve takdir mekanizmaları üzerinden çevresel korumayı zayıflatmaktadır. Bu durum, önceki bölümlerde tartışılan kurumsal atlatma modeli ile doğrudan örtüşmektedir ve çevre siyasalarının siyasal ekonomiyle iç içe geçtiğini göstermektedir.

HUKUKUN ARAÇSALLAŞTIRILMASI VE KURUMAL EROZYON: ÇED REJİMİNİN KURAMSAL KONUMLANDIRILMASI

ÇED mevzuatının hukuksal çözümlemesi, yalnızca çevresel düzenleme kapasitesine ilişkin teknik bir değerlendirme olarak değil, daha geniş bir kuramsal çerçevede hukukun araçsallaştırılması ve kurumsal erozyon süreçleri bağlamında ele alınmalıdır. Bu bağlamda Türkiye örneği, çevre hukukunun şekilsel olarak varlığını sürdürdüğü ancak işleyişte giderek siyasal ve ekonomik önceliklere bağlı duruma geldiği bir dönüşümü işaret etmektedir.

Hukukun Araçsallaştırılması: Normdan Araca Dönüşüm

Hukukun araçsallaştırılması hukuk normlarının genel ve tarafsız düzenleme işlevinden uzaklaşarak belirli siyasal ve ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesinde bir yönetim aracı durumuna gelmesini ifade eder. ÇED rejimi bu bağlamda iki ayrı dönüşümü göstermektedir: Birincisi normatif düzeydir ve çevresel koruma ve kamu yararını kapsamaktadır. İkincisi uygulama düzeyidir ve yatırım süreçlerinin hızlandırılması ve kolaylaştırılmasını içermektedir. Bu dönüşüm özellikle “ÇED Gerekli Değildir” kararları, stratejik yatırım / kamu yararı gerekçeleri, parçalara ayrılmış proje uygulamaları ve yönetsel takdir alanının genişlemesi mekanizmaları üzerinden gerçekleşmektedir. Bu mekanizmalar, hukukun çevresel riskleri sınırlayan değil, yatırım süreçlerini meşrulaştıran bir çerçeveye dönüşmesine yol açmaktadır.

Kurumsal Erozyon: Kurumların İşlev Kaybı

Kurumsal erozyon bir kurumun varlığını sürdürmesine karşın asli işlevini giderek kaybetmesi durumunu ifade eder. ÇED sistemi bu açıdan tipik bir örnek sunmaktadır. Şekilsel olarak ÇED süreci vardır, Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği yürürlüktedir ve kurumsal yapı devam etmektedir. Ancak uygulama ve değerlendirme kapasitesi zayıflamıştır, istisnalar ana kural durumuna gelmiştir, karar süreçleri hızlandırılmıştır ve denetim işlevi geri plana itilmiştir. Bu durum, yazında “kurumsal iç boşaltma” olarak tanımlanan sürece karşılık gelmektedir.

Düzenleyici Ele Geçirme ve Seçici Uygulama

ÇED rejiminin dönüşümünü açıklayan bir diğer önemli kavramsal çerçeve “düzenleyici ele geçirme” (regulatory capture) yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, düzenleyici kurumların zaman içinde denetledikleri sektörlerin çıkarları tarafından yönlendirilmesini ifade eder. Türkiye bağlamında bu durum enerji, madencilik ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşan yatırım öncelikleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Sonuç olarak çevresel düzenleme mekanizması tarafsız bir hakem olmaktan çıkmakta ve belirli ekonomik öncelikleri kolaylaştıran bir yapıya dönüşmektedir.

ÇED İstisnaları: Kurumsal Erozyonun Operasyonel Mekanizması

Önceki bölümde çözümlenen ÇED istisnaları, kurumsal erozyonun “teknik taşıyıcı mekanizması” olarak işlev görmektedir. Bu mekanizma sayesinde hukuk şekilsel olarak korunmakta ancak içerik aşamalı olarak boşaltılmaktadır. Bu durum, “hukukun kaldırılması” değildir. Daha ince bir süreçtir ve hukukun varlığını koruyarak etkisizleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Kuramsal Sonuç: Çevre Hukukundan Yönetişim Rejimine Geçiş

Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, ÇED rejimi artık yalnızca bir çevre koruma aracı değildir. Aksine ÇED sistemi, devlet–sermaye ilişkilerinin yeniden üretildiği bir yönetişim ve kaynak özgüleme mekanizmasına dönüşmüştür. Bu dönüşüm üç temel sonucu beraberinde getirir: Çevresel risklerin toplumsallaşması, ekonomik kazançların yoğunlaşması ve kurumsal denetim kapasitesinin aşınması

Kuramdan Gözlemlere Geri Besleme

Bu kuramsal çerçeve, daha önce çözümlenen Kazdağları ve Akbelen Ormanı gibi olaylarda gözlemlenen çevresel yıkımın rastlantısal olmadığını ve aksine kurumsal tasarım ve istisna rejimleri tarafından olanaklı kılındığını göstermektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Türkiye’de çevre siyasaları ile kalkınma söylemi arasındaki ilişkiyi ÇED rejimi üzerinden çok katmanlı bir siyasal ekonomi çözümlemesi çerçevesinde incelemiştir. Bulgular, çevre koruma mekanizmalarının şekilsel olarak varlığını sürdürmesine karşın, istisna rejimleri, yönetsel takdir genişlemesi ve yatırım öncelikleri aracılığıyla giderek işlevsel etkisini kaybettiğini göstermektedir.

Çözümleme, Türkiye’de çevre siyasalarının klasik anlamda teknik ve yönetsel bir alan olmaktan çıkarak, devlet–sermaye ilişkilerinin yeniden üretildiği bir kaynak özgüleme ve dağıtım rejimi durumuna geldiğini ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm, özellikle maden, enerji, altyapı ve kentsel dönüşüm projeleri etrafında yoğunlaşmakta ve çevresel maliyetlerin toplumsallaşmasına, ekonomik getirilerin ise belirli sermaye gruplarında yoğunlaşmasına yol açmaktadır.

Görgül örnekler bu yapısal dönüşümü somut biçimde doğrulamaktadır. Kazdağları ve Akbelen Ormanı gibi olaylar çevresel yıkımın bireysel proje hatalarından değil, kurumsal tasarımın izin verdiği sistemli bir süreçten kaynaklandığını göstermektedir. Bu olaylar aynı zamanda yerel toplumsal direnişin varlığına karşın karar alma mekanizmalarının merkezi ve yatırım odaklı karakterini koruduğunu ortaya koymaktadır.

ÇED sürecine ilişkin hukuksal çözümleme, bu dönüşümün kurumsal zeminini açıklığa kavuşturmaktadır. “ÇED Gerekli Değildir” kararı, parçalara ayrılmış proje uygulamaları ve stratejik yatırım/kamu yararı gerekçeleri, çevresel düzenlemenin istisna rejimleri aracılığıyla esnekleştirildiğini göstermektedir. Bu yapı, çevre hukukunun tümüyle ortadan kalktığı bir durumdan çok hukukun araçsallaştırıldığı ve seçici biçimde uygulandığı bir kurumsal erozyon sürecine işaret etmektedir.

Kuramsal açıdan bulgular, hukukun araçsallaştırılması ve kurumsal erozyon yazını ile uyumludur. ÇED rejimi, normatif düzeyde çevresel koruma işlevini sürdürürken, uygulamada yatırım süreçlerini hızlandıran ve meşrulaştıran bir yönetişim aracına dönüşmektedir. Bu durum, düzenleyici kurumların özerkliğinin zayıfladığı ve çevresel karar alma süreçlerinin ekonomik ve siyasal önceliklerle iç içe geçtiği bir yapıyı ortaya çıkarmaktadır.

Bu bağlamda çalışma, Türkiye’de çevre–kalkınma ilişkisinin basit bir denge sorunu olmadığını ve aksine, kurumsal tasarım, siyasal ekonomi ve güç ilişkileri tarafından şekillenen yapısal bir dönüşüm alanı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla temel sorun, kalkınma ve çevre arasında teknik bir dengeleme değil, kalkınmanın hangi toplumsal gruplar lehine ve hangi çevresel maliyetler pahasına gerçekleştiğidir.

Sonuç olarak, Türkiye’de çevre siyasaları, giderek daha fazla biçimde sömürücü büyüme modeli içinde işlev kazanan bir mekanizma durumuna gelmiştir. Bu modelde doğal kaynaklar ekonomik büyümenin girdisi olarak yoğun biçimde kullanılmakta, çevresel riskler toplumsallaştırılmakta ve kurumsal denetim mekanizmaları istisna rejimleri yoluyla aşındırılmaktadır.

Bu bulgular, çevre siyasalarının yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Etkin bir çevresel yönetişim için yalnızca teknik düzenlemelerin güçlendirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda kurumsal bağımsızlık, hesap verebilirlik ve kamu yararının siyasal-ekonomik çıkar ilişkilerinden ayrıştırılması gerekmektedir.


 

Kaynakça

 

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown Business.

Birleşmiş Milletler. (2015). Transforming our world: The 2030 agenda for sustainable development. United Nations.

Harvey, D. (2005). A brief history of neoliberalism. Oxford University Press.

Hepcan, Ç. Ç. (2013). Environmental impact assessment in Turkey: A critical review. Environmental Impact Assessment Review, 40, 1–8.

Kadıoğlu, M. (2019). Climate change and environmental governance in Turkey. Turkish Policy Quarterly, 18(2), 45–58.

North, D. C. (1990). Institutions, institutional change and economic performance. Cambridge University Press.

Ostrom, E. (1990). Governing the commons: The evolution of institutions for collective action. Cambridge University Press.

Resmi Gazete. (2014). Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği. https://www.resmigazete.gov.tr

Robbins, P. (2012). Political ecology: A critical introduction (2nd ed.). Wiley-Blackwell.

Swyngedouw, E. (2015). Depoliticized environments and the politics of nature. Political Geography, 45, 1–9.

Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2023). Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporları ve istatistikleri. https://csb.gov.tr

Yaşamış, Firuz Demir. (2003). Çevresel etki değerlendirmesi. İstanbul: ÇEKÜL Vakfı. ISBN 975-6825-03-0

Yaşamış, Firuz Demir. (2010). Türkiye’de çevre yönetimi. İstanbul: Deren Yayın Evi. ISBN 978-605-125-026-9

Hiç yorum yok: