Demokrasi Üzerine
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Bu sabah uyandığımda kendimi demokrasi
endişeleri içinde buldum. Düşünmek ve bazı ayrıntıları ortaya çıkarmak zorunda
olduğumu gördüm. Demokrasilerin gerilemekte olduğu hem gözlemleniyor ve hem de
pek çok akademik araştırma kurumlarının raporlarında yer almaktaydı. Üzerinde
durmak gereksinimini duydum.
“Demokrasinin gerilemesi” dediğimiz
şey, aslında birçok ülkede seçimlerin hala yapılmasına karşın kurumların
zayıflaması, özgürlüklerin daralması ve hesap verebilirliğin azalması şeklinde
ortaya çıkmaktadır. Bunun arkasında birkaç temel devingen olduğunu gördüm.
Birincisi ve belki de en önemlisi ekonomik eşitsizlik ve güvensizlik etmenidir.
Küreselleşme bazı kesimleri zenginleştirirken geniş kitlelerde gelir
güvencesizliği yaratmıştır. Orta sınıfın erimesi ve genç işsizliği, “sistem
çalışmıyor” duygusunu güçlendirmektedir. Bu sonuç güçlü lider arayışını ve
popülist söylemleri beslemektedir. İkincisi giderek yoğunlaşan popülist
söylemler ve kurumlara saldırı çabalarıdır. Popülist liderler “halka karşı
elitler” anlatısını kullanarak yargı, medya ve denge-denetleme mekanizmalarını
hedef alabilmektedir. Seçimle gelip kuralları kendilerine göre değiştirmek
demokrasiyi içeriden aşındıran bir süreç yaratmaktadır. Üçüncüsü ise, günümüzde
bilgi ekosisteminin bozulmasıdır. Sosyal medya platformları (örneğin Meta
Platform veya X (Twitter)) yanlış bilginin hızlı yayılmasına, kutuplaşmanın
artmasına ve ortak gerçeklik duygusunun zayıflamasına yol açabilmektedir.
Algoritmalar çoğu zaman dikkat çekeni ödüllendiriyor, doğruyu değil. Bir başka
devingen kutuplaşma ve kimlik siyasetidir. Toplumlar ideolojik ve kültürel çizgiler
üzerinden keskin biçimde ayrıştığında uzlaşma zorlaşmaktadır. Siyaset “rakibi
yok etme” oyununa dönüşünce kurumlar kilitlenmektedir. Öte yandan, hukukun
üstünlüğünün zayıflaması çok temel bir eksiklik yaratmaktadır. Yargı
bağımsızlığının aşınması, yolsuzlukla savaşımın zayıflaması ve basın
özgürlüğünün daralması, demokrasinin çekirdeğini doğrudan etkilemektedir.
Ayrıca, güvenlik kaygıları ve krizler egemen duruma gelmektedir. Terör, göç,
pandemi veya savaş gibi krizler yürütmenin yetkilerini genişletmesine gerekçe
olabilmektedir. Örneğin COVID-19 pandemi sırasında birçok ülkede olağanüstü
yetkiler kalıcı duruma gelmiştir. Otoriter modeller çekicilik kazanmaktadır. Bazı
ülkelerin (örneğin Çin) ekonomik başarıyla birlikte daha merkeziyetçi bir
yönetim modeli sunması “demokrasi olmadan da büyüme olanaklı” algısını
güçlendirebilmektedir. Bir başka devingen ise uluslararası düzenin zayıflamasıdır.
Demokrasiyi özendiren uluslararası kurumların etkisi azaldıkça otoriter
uygulamalara karşı dış baskı da zayıflamaktadır. Özetle, ekonomik sıkıntılar,
bilgi kirliliği, kutuplaşma ve kurumların aşınması birbirini besleyen bir döngü
oluşturmaktadır. Bu yüzden sorun sadece “kötü liderler” değil, aynı zamanda
yapısal ve teknolojik değişimlerin demokrasiyi zorlamasıdır.
O halde, söz konusu yapısal ve
teknolojik değişimler nelerdir?
“Yapısal” ve “teknolojik” değişimler
denilen şeyler tek tek olaylardan çok oyunun kurallarını değiştiren uzun vadeli
dönüşümlerdir. Bunlar demokrasiyi doğrudan yıkmamakta ama işleyişini zorlaştırmakta
ve kırılgan duruma getirmektedir.
Yapısal değişimlerden kasıt toplumun
ve ekonominin dönüşümüdür. Ekonominin yeniden şekillenmesi (küreselleşme ve
otomasyon) en başta gelendir. Üretim ucuz işgücüne kayarken sanayi işleri azalmakta
ve hizmet sektörü büyümektedir. Bu, bazı bölgeleri geride bırakmaktadır.
İnsanlar sistemin kendilerini dışladığını gördükçe “köktenci değişim” isteyen
siyasete yönelmektedir. Keza, orta sınıf daralmaktadır. Demokrasinin omurgası
olan geniş ve kararlılık içeren orta sınıf küçüldüğünde, siyaset daha kırılgan duruma
gelmektedir. Ekonomik güvencesizlik arttıkça kısa vadeli ve duygusal tercihler
öne çıkmaktadır. Öte yandan, eğitim ve fırsat eşitsizliği giderek
yoğunlaşmaktadır. İyi eğitim ve fırsatlara erişimdeki fark büyüdükçe toplum
içinde “iki ayrı gerçeklik” oluşmaktadır. Bu da ortak bir kamu aklı üretmeyi
zorlaştırmaktadır. Göç ve demografik değişim üzerinde durulması gereken bir
başka önemli etmendir. Hızlı nüfus hareketleri ve kültürel çeşitlilik artışı
kimlik tartışmalarını keskinleştirebilmekte ve bu da siyasette kutuplaşmayı
artırmaktadır. Devletin yönetim kapasitesi azalmakta ve süreçler karmaşıklaşmaktadır.
Çağdaş devletler iklim değişikliği, finansman ve sağlık gibi çok daha karmaşık
sorunlarla uğraşırken bürokrasi yavaş kaldığında insanlar “güçlü lider hızlı
çözsün” düşüncesine kayabilmektedir.
Teknolojik değişimlere yani bilgi ve
iletişim devrimine gelince… En önemlisi sosyal medya ve algoritmalar sorunudur.
Meta Platform, TikTok veya X (Twitter) gibi platformlar insanların ne
göreceğini algoritmalarla belirlemektedir. Bu sistemler genelde en dikkat
çekici ve çoğu zaman en öfkeli veya sansasyonel içerikleri öne çıkarmaktadır.
Bu durum kutuplaşmayı artırmaktadır. Bir başka etmen yanlış bilgi ve
dezenformasyonun ölçeklenmesidir. Eskiden propaganda sınırlıydı. Şimdi ise
birkaç saat içinde milyonlara ulaşabilmektedir. Üstelik devletler ve örgütlü
gruplar bunu stratejik olarak kullanabilmektedir. “Gerçeklik krizleri” (deepfake
ve yapay zeka, YZ) sıklaşmaya başlamıştır. Görüntü ve seslerin kolayca değiştirilebilmesi
“gördüğüme bile güvenemem” duygusu yaratmaktadır. Bu olumsuzluk demokrasinin
temelindeki ortak gerçeklik zeminini zayıflatmaktadır. Medya ekonomisi çöküşmüştür.
Geleneksel gazetecilik reklam gelirlerini kaybederken kaliteli habercilik azalmaktadır.
Yerel medya zayıfladığında denetim de zayıflamaktadır. Veri ve mikro-hedefleme
yaygınlaşmaktadır. Seçmen davranışları çözümlenip kişiye özel mesajlarla
yönlendirilebilmektedir. Bu, klasik “kamusal tartışma” yerine parçalanmış ve yönlendirilmiş
bir seçmen kitlesi yaratmaktadır. İki alan birbirini beslemektedir: ekonomik
güvensizlik (yapısal) öfke ve arayış yaratırken sosyal medya (teknolojik) bu
öfkeyi büyütüp yönlendirmektedir. Sonuçta insanlar farklı “gerçekliklerde”
yaşamaya başlamakta ve uzlaşma zemini daralmaktadır.
Bu etmenler sadece demokrasiyi
zayıflatmakla kalmamaktadır. Toplumun birçok alanında zincirleme olumsuz
sonuçlar üretmektedir. Kısaca “yan etkiler” diyebileceğimiz etkiler oldukça
geniş bir alanı kapsamaktadır. Birincisi toplumsal dokunun bozulmasıdır. Kutuplaşma
ve bilgi kirliliği arttıkça insanlar birbirini “rakip” değil “tehdit” olarak
görmeye başlamaktadır. Aile, arkadaş ve iş ilişkileri bile siyaset yüzünden
gerilebilmektedir. Ortak değerler ve güven duygusu aşınmaktadır. “Biz ve onlar”
dili kalıcı duruma gelmektedir. Bu durum uzun vadede toplumun birlikte hareket
etme kapasitesini zayıflatmaktadır. İkincisi ruh sağlığı ve bireysel strestir. Sürekli
kriz, belirsizlik ve öfke dolu içeriklere maruz kalmak anksiyete ve
tükenmişliği artırmakta, özellikle gençlerde umutsuzluk ve gelecek kaygısı
yaratmakta ve “hiçbir şey değişmez” duygusu (öğrenilmiş çaresizlik) yayılmaktadır.
Ekonomik kararsızlıktır. Yapısal eşitsizlik ve güvensizlik ortamı yatırım
kararlarını zorlaştırmakta ve beyin göçünü hızlandırmaktadır. Krizler kısa
vadeli, popülist ekonomik kararları özendirmektedir. Sonuçta büyüme gücü düşmekte
ve krizler daha sık yaşanır olmaktadır. Üçüncüsü bilgi kalitesinin düşmesidir. Meta
Platform, TikTok ve X (Twitter) gibi platformların algoritmik yapısı sansasyonel
içeriği ödüllendirmektedir. Uzmanlık ve doğruluk geri planda kalmaktadır. Komplo
teorileri normalleşmektedir. Bu sadece
siyaseti değil, sağlık, bilim ve günlük kararları da etkilemektedir. Örneğin aşı karşıtlığı gibi. Dördüncüsü, siyaset
dışı alanlarda da kurumsal çürümedir. Hukukun zayıflaması ve liyakat yerine
sadakatin öne çıkması şirketlerde verimsizlik, kamu hizmetlerinde kalite düşüşü
ve eğitim ve sağlık sistemlerinde gerileme verilebilecek örmekler arasındadır. Sorun
sadece devlet değil, tüm sistemin başarım düzeyi olmaktadır. Beşincisi, güvenlik
düzeyinin azalması ve şiddet riskinin artmasıdır. Aşırı kutuplaşma ve köktencileşme
sokak olayları ve toplumsal çatışma riskini artırmaktadır. Aşırılık yanlısı
grupların güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Sayısal nefret söylemi gerçek
dünyaya taşma olasılığı içermektedir. Altıncısı, bilimsel ve uzun vadeli
düşünmenin zayıflamaktadır. Popülizm ve kısa vadeli baskılar iklim değişikliği
gibi uzun vadeli sorunların ertelenmesine yol açmaktadır. Üniversiteler gibi
akademik ve bilimsel kurumlara güven azalmaktadır. Uzman görüşü “elit görüşü”
diye reddedilebilmektedir. Son etmen küresel iş birliğinin zayıflamasıdır. Uluslararası
güven azaldıkça ticaret ve diplomasi zorlaşmaktadır. Küresel ısınma, iklim
değişikliği ve pandemi gibi ortak sorunlara çözüm üretmek güçleşmektedir. Daha
parçalı ve rekabetçi bir dünya ortaya çıkmaktadır.
Özetle, bu süreç sadece “siyasal
sistem” sorunu değildir. İnsanların nasıl düşündüğünü, birbirine nasıl
davrandığını ve ekonominin nasıl işlediğini derinden etkileyen yapısal bir
sonuç ortaya çıkmaktadır. Demokrasinin gerilemesi aslında daha büyük bir
tablonun parçasıdır: güven, gerçeklik ve ortak amaç duygusunun aşınması.
Gelir dağılımının bozulması da
demokratik gerilemeyle ilgilidir. Birçok araştırmacıya göre kilit etmenlerden
biri durumuna gelmiştir. Gelir dağılımının bozulması ve eşitsizliğin artması
hem doğrudan hem de dolaylı yollarla sorunları beslemektedir. Öncelikle “sistem
adil değil” algısı derinleşmektedir. Gelir uçurumu büyüdükçe insanlar
kuralların herkese eşit işlemediğini düşünmeye başlamaktadır. Bu da kurumlara
güveni azaltmakta, siyasal öfkeyi artırmakta ve “köktenci değişim” isteyen
hareketleri güçlendirmektedir. İkincisi popülizme zemin hazırlanmaktadır. Ekonomik
olarak sıkışan kitleler “elitler sizi sömürüyor” diyen liderlere daha açık eleştirilerde
bulunmaktadır. Bu söylem bazen gerçek sorunlara işaret etmekte ama çoğu zaman
çözüm yerine kutuplaşma üretmektedir. Üçüncüsü, fırsat eşitsizliğinin kalıcı
ayrışmaya dönüşmesidir. Eğitim, sağlık ve iş fırsatlarına erişim gelirle
belirlenmeye başladığında toplum katmanlara ayrılmaya başlamaktadır. Zengin ve
yoksul adeta farklı dünyalarda yaşamaya başlamakta ve ortak gerçeklik zayıflamaktadır.
Dördüncüsü siyasal etkinin dengesizleşmesidir. Çok zengin kesimler medya
sahipliği, lobi etkinlikleri ve kampanya finansmanı üzerinden orantısız etki
kurabilmektedir. Bu da “bir kişi bir oy” ilkesinin aşınmasına yol açmaktadır.
Beşincisi toplumsal adaletin zayıflaması ve toplumsal yükselme merdiveninin
işlevini yitirmesidir. İnsanlar “ne yaparsam yapayım yükselemem” duygusuna
kapıldığında umutsuzluk artmakta, toplumsal gerilim yükselmekte ve beyin göçü
hızlanmaktadır. Daha geniş etkilerden de söz edebilmek olasıdır. Gelir
eşitsizliği sadece siyaseti değil suç oranlarını da artırabilmekte ve ruh
sağlığını olumsuz etkilemektedir. Ekonomik büyümeyi uzun vadede yavaşlatmaktadır.
Toplumsal güveni aşındırmakta ve insanlar birbirine daha az güvenir olmaktadır.
Özetle, gelir dağılımının bozulması bir “tetikleyici” gibi çalışmaktadır. Ekonomik
stres yaratır. Bu yapısaldır. Stres, sosyal medya ve siyaset tarafından büyütülmektedir.
Bu teknolojik ve siyasaldır. Böylelikle ortaya daha kırılgan, daha öfkeli, daha
az uzlaşabilen bir toplum çıkmaktadır.
Güçlü devletlerin emperyalist
eylemleri
“Emperyal eylemler” yani güçlü
devletlerin diğer ülkeler üzerinde askeri, ekonomik ya da siyasal baskı kurması
tek başına demokrasiyi çökerten bir neden olmamakla birlikte çoğu zaman esasen
kırılgan olan sistemleri daha da zayıflatmaktadır. Emperyal dış müdahaleler
rejimleri kararsızlığa itmektedir. Güçlü ülkeler bazen başka ülkelerde
hükümetleri etkilemeye ya da değiştirmeye çalışabilmektedir. Bu tür müdahaleler
kurumları zayıflatmakta, iç çatışmaları tetiklemekte ve “demokrasi” kavramını
dış müdahale ile özdeşleştirerek itibarsızlaştırmaktadır. Örneğin ABD’nin Irak
Savaşı sürecindeki rolü bölgede uzun süreli kararsızlık ve kurumsal çöküş
tartışmalarını beraberinde getirmiştir. İkincisi, emperyal güçler otoriter
rejimlere dolaylı destek sağlamaktadır. Jeosiyasal çıkarlar nedeniyle güçlü
devletler bazen demokratik olmayan yönetimlerle iş birliği yapabilmektedir. Bu
da demokrasi söylemi ile demokrasi uygulaması arasındaki çelişkiyi büyütmekte
ve yerel halkta “çifte ölçün” algısı yaratmaktadır. Üçüncüsü, emperyal güçler ekonomik
bağımlılık ve baskı yaratabilmektedir. Borç, ticaret ve yaptırımlar üzerinden
kurulan ilişkiler yerel ekonomileri kırılgan duruma getirebilmektedir. Hükümetlerin
kendi halkına değil dış aktörlere karşı hesap verir duruma gelmesine yol açabilmektedir.
Bu durum özellikle küçük ve gelişmekte olan ülkelerde daha belirgin olmaktadır.
Dördüncüsü, emperyal güçlerin başlattığı bilgi savaşları ve etki operasyonlarıdır.
Büyük güçler artık sadece askeri değil, sayısal yollarla da etkide bulunabilmektedir.
Seçimlere müdahale savları, sosyal medya üzerinden propaganda ve toplumu
bölmeye yönelik içerikler bu bağlamda verilebilecek örneklerdir. Örneğin Rusya’nın
farklı ülkelerde yürüttüğü savlanan bilgi operasyonları bu tartışmanın önemli
bir parçasıdır. Beşincisi güvenlik gerekçesiyle otoriterleşmedir. Dış tehdit
algısı arttıkça hükümetler içeride daha fazla denetim ve daha az özgürlük uygulamalarını
meşrulaştırabilmektedir. “Ulusal güvenlik” söylemi demokratik gerilemenin en
sık kullanılan gerekçelerinden biri durumuna gelmektedir Burada önemli bir
denge noktası ortaya çıkmaktadır. Dış müdahale bu konuda etkili olabilir ancak
sorunu tek başına açıklama olanağına sahip değildir. Bir ülkede kurumlar
güçlüyse, hukuk işliyorsa ve toplumsal uzlaşma varsa dış etkiler sınırlı kalabilmektedir.
Ancak iç yapı zayıfsa dış müdahaleler çok daha yıkıcı olabilmektedir. Özetle, güçlü
devletlerin “emperyal” sayılabilecek eylemleri zayıf demokrasileri daha da
kırılgan duruma getirebilmekte, çifte ölçün algısı yaratabilmekte ve küresel
güveni azaltabilmektedir. Ancak asıl belirleyici olan genellikle iç devingenler
ve dış etkilerin birleşimidir.
Otoriterlik, Milliyetçilik ve Faşist
Davranış Biçemleri
Otoriterleşmenin milliyetçi duyguların
ve faşist nitelikli davranış biçemlerinin artmasına katkı sağladığını söylemek
biraz fazla determinist olabilir. Daha doğru ifadeyle belirli koşullar altında
bu eğilimler güçlenmekte ama aynı koşullarda karşı hareketler de ortaya çıkabilmektedir.
Bu duygu ve davranış biçemlerinin ve eğilimlerin güçlenme nedenlerinin
birincisi güvensizlik ve belirsizliktir. Bu durum “güçlü lider” istemini ortaya
çıkarmaktadır. Ekonomik eşitsizlik, krizler ve hızlı değişim insanların denetim
duygusunu zayıflatmaktadır. Bu ortamda otoriter liderlik ve sert, hızlı karar
alma vaatleri daha çekici görünebilmektedir. İkinci neden kimlik tehdit algısının
mikro milliyetçiliğe yol açabilmesidir. Göç, kültürel değişim ve küreselleşme
bazı gruplarda “kimliğim kayboluyor” duygusu yaratabilmekte ve bu da daha dar
kimliklere kapanma ve “biz ve onlar” ayrımının sertleşmesi sonucunu doğurabilmektedir.
Üçüncü neden toplumsal kutuplaşmanın yol açtığı köktencileşmedir. Sosyal medya
ve siyaset dili keskinleştikçe insanlar merkeze değil uçlara kayabilmektedir. Bu
ortamda daha sert, dışlayıcı ve bazen “faşizan” diyebileceğimiz davranış
biçimleri normalleşebilmektedir. Dördüncü neden iktidardaki güç yoğunlaşmasının
oligarşik yapıların güçlenmesine katkıda bulunmasıdır. Servet ve medya gücü
belirli ellerde toplandıkça siyasal etki de yoğunlaşmakta ve karar alma
süreçleri dar bir çevreye sıkışmaktadır. Bu durum oligarşik eğilimler yaratabilmektedir. Sonuncu neden krizler nedeniyle özgürlükten ödün
verilmesidir. Pandemi (COVID-19 pandemisi), savaşlar veya güvenlik tehditleri
sırasında toplumlar daha fazla denetimi, daha az özgürlüğe tercih edebilmektedir.
Bu da otoriter uygulamaları kalıcı kılabilmektedir. Ancak bu etkileşim bir “tek
yönlü yol” değildir. Aynı süreçler daha fazla sivil toplum hareketi, saydamlık
ve hesap verebilirlik talebi ve yeni siyasal hareketleri ve reform girişimlerini
tetikleyebilmektedir. Tarih düz bir çizgi
değil, dalgalıdır. Örneğin 20. yüzyılda 2. Dünya Savaşı sonrası güçlü bir
demokratikleşme dalgası gelmişti. Bu bağlamda, faşizm sorununa dikkatli
yaklaşmak gerekmektedir. “Faşizm” çok belirgin bir ideolojidir: Aşırı milliyetçilik,
tek lider kültü ve muhalefetin bastırılması. Bugün bazı davranışlar buna benzer
özellikler taşıyabilir ama her otoriter eğilimi doğrudan “faşizm” diye etiketlemek
çözümlemeyi bulanıklaştırabilir. Daha doğru olan yaklaşım hangi özelliklerin
gerçekten örtüştüğünü somut olarak incelemektir. Özetle, şu anda dünya
genelinde otoriterleşme, kimlik temelli siyaset ve güç yoğunlaşması gibi
eğilimler güçlenmektedir. Ancak, bu kaçınılmaz ve geri döndürülemez bir süreç değildir.
Sonuç, bu baskılara karşı toplumların ve kurumların nasıl tepki verdiğine bağlıdır.
Sağ ideoloji yükseliyor mu?
Birçok ülkede sağ (özellikle
popülist/sert sağ) hareketlerin güç kazandığı bir dönemden geçilmektedir. Ama
bu, her yerde aynı hızda ve aynı biçimde olan tek yönlü bir yükseliş değildir. Avrupa’da
göç, güvenlik ve ekonomik kaygılar üzerinden sağ partiler oy artırmıştır. ABD’de
sağ popülizm uzun süredir güçlü bir akımdır. Latin Amerika’da dönem dönem sağ
ve sol arasında dalgalanma vardır. Asya’da bazı ülkelerde daha milliyetçi ve
merkeziyetçi yönetimler güçlenmektedir. Bu yolda genel bir artış gözlemlenmekte
olsa da bu eğilim küresel ve tek tip değildir. Buna karşın sağ ideolojinin
yükselme nedenlerini incelemek gerekmektedir. Birinci neden ekonomik sıkışma ve
toplumsal eşitsizliktir. Ekonomik olarak zorlandığında insanların daha korumacı
ve daha milliyetçi siyasaları destekleme eğilimi artabilmektedir. İkincisi göç
ve kimlik kaygılarıdır. Kültürel değişim duygusu “kimliğim tehdit altında”
algısı yaratabilmektedir. Bu da sağ partilerin güçlü olduğu bir alandır.
Üçüncüsü güvenlik ve siyasal kararlılık istemidir. Kriz dönemlerinde seçmenler
daha sert ve daha merkeziyetçi siyasaları tercih edebilmektedir. Dördüncüsü
sosyal medyanın etkisidir. X (Twitter), Meta Platform gibi platformlar kutuplaştırıcı
söylemleri büyütebilmekte ve basit ve güçlü mesajları öne çıkarabilmektedir. Bu
da popülist sağ için üstünlük yaratabilmektedir. Bu bağlamda bir denge ortaya
çıkmaktadır. Bu durumu “sağ kazanıyor, sol bitiyor” gibi okumak hatalı olabilir.
Bazı ülkelerde sol veya merkez partiler de yeniden güçlenmektedir. Seçmen
davranışı giderek daha dalgalı ve tepkisel duruma gelmektedir. İnsanlar
ideolojiden çok sorun çözme kapasitesine bakabilmektedir. “Sağ” dediğimiz şey
de tek değildir. “Sağ ideoloji” çok geniş bir yelpazede ılımlı tutuculuk, ekonomik
liberalizm, milliyetçi sağ ve popülist sağ kavramlarını kapsar. Bunların hepsi
aynı değildir. Asıl yükselen alan genelde popülist ve kimlik vurgusu güçlü sağ
hareketlerdir. Özetle, sağ (özellikle popülist sağ) birçok yerde güç kazanmaktadır
ancak bu küresel, tek yönlü ve kalıcı bir eğilim olmak durumunda değildir ve daha
çok ekonomik kaygılar, kimlik siyaseti ve teknoloji etkisi birleşiminin sonucudur.
Özellikle son 10–15 yılda sağın bazı türleri güç kazanmıştır. Ancak burada önemli
ayrım yükselen sağın her zaman “klasik sağ” olmadığı ve daha çok popülist, milliyetçi
ve sistem karşıtı sağ varyantları olduğudur. Bu yükselişin arkasındaki genel
mekanizma ise belirsizliğin güvenlik ve düzen arayışına yol açmasıdır. Ekonomik
dalgalanmalar, krizler ve hızlı değişim insanları daha temkinli ve daha
korumacı kılabilmektedir. Sağ ideolojiler genelde “düzen, denetim, sınırlar”
vurgusu yaptığı için bu ortamda üstünlük sağlayabilmektedir. İkinci süreç küreselleşmenin
neden olduğu yerelleşme tepkisidir. Dünya daha bütünleştikçe bazı insanlar bunu
fırsat olarak görebilmekte ve bazıları ise tehdit olarak algılayabilmektedir. Bu
ikinci grup, daha milliyetçi ve yerelci siyasaları destekleme eğilimindedir.
Üçüncü süreç kimlik siyasetinin ideolojinin önüne geçmesidir. Günümüzde siyaset
giderek “ekonomi nasıl yönetilsin?” sorusundan çok “Biz kimiz?” ve “Kim buraya
ait?” sorularına kaymakta ve bu durum sağın bazı türlerine alan açmaktadır. Öte
yandan, Devlete bakış değişmektedir. İlginç bir şekilde çağdaş sağın bir kısmı
ekonomide küçük devlet derken güvenlik ve kültürde güçlü devlet istiyor. Bu
hibrit yaklaşım, belirsizlik dönemlerinde seçmen için çekici olabilmektedir.
Beşincisi teknolojik gelişmelerin duygusal siyaseti büyütmesidir. Sosyal medya
ortamı basit ve güçlü duygusal mesajları öne çıkarabilmektedir. Sağ popülizm
genelde bu dili daha etkili kullanabilmekte ama “tam bir sağa kayış” anlamı
içermemektedir. Genç kuşaklarda bazı alanlarda daha özgürlükçü ve eşitlikçi
değerler güçlenebilmektedir. Ekonomik krizlerde devlet müdahalesi talebi artabilmektedir.
Seçmenler giderek daha ideolojik değil, tepkisel davranabilmektedir. Sistem
aslında sağa sabit şekilde kaymıyor, daha dalgalı ve kırılgan duruma gelebilmektedir.
Eğilime “sağ yükseliyor”dan çok “merkez zayıflıyor, uçlar güçleniyor” şeklinde
bakmak daha isabetli olabilmektedir. Bu uçlardan biri sağ olduğu için eğilim
daha görünür duruma gelebilmektedir. Özetle, sağ ideolojinin bazı türleri
gerçekten yükseliştedir ama bu kalıcı bir ideolojik zafer değildir. Daha çok belirsizlik,
kimlik kaygıları ve teknolojik ortam birleşiminin yarattığı bir sonuçtur.
Bu eğilim geçici mi, yoksa kalıcı mı?
Bu eğilimin bazı yönleri geçici ve
konjonktürel ve bazıları ise daha kalıcı ya da yapısaldır. Geçici olan taraf
dalga etkisidir. Siyaset döngüsel hareket eder. Ekonomik krizler sert ve
popülist tepkilere yol açabilmektedir. Kararlılık dönemi daha ılımlı ve merkez
siyasete dönüşü simgeleyebilmektedir. Bugünkü sağ/popülist yükselişin bir kısmı
krizlere verilen tepkidir. Krizler hafiflediğinde seçmenler daha yararcı
davranabilir ve sert söylemler çekiciliğini kaybedebilir. Ancak bazı değişimler
geri dönmesi zor şekilde yerleşmiştir. Bilgi ortamı kalıcı olarak değişmiştir. Sosyal
medya sonrası dünyada ortak gerçeklik zayıflamıştır. Herkes farklı “bilgi
balonlarında” yaşamaktadır. Bu olgu kolaylıkla eski durumuna dönemez. Küreselleşme
geri sarılsa bile etkisi kalıcı olacaktır. Tedarik zincirleri, göç ve kültürel
etkileşim artık geri döndürülemez düzeydedir. Bu da kimlik siyasetini kalıcı
bir unsur yapmaktadır. Eşitsizlik sorunu kolay çözümlenmeyecektir. Gelir
dağılımı bozulduğunda onarması uzun sürmekte ve siyasal etkileri nesiller boyu
devam edebilmektedir. Devlet-toplum ilişkisi değişmiştir. İnsanlar daha fazla
özgürlük ama aynı zamanda daha fazla güvenlik ve koruma istemektedir. Bu
çelişki siyaseti kalıcı olarak daha gergin hale getirmektedir. Bu yüzden
geleceği tek bir ideolojinin kalıcı zaferi yok ama siyaset daha sert, daha
hızlı ve daha kırılgan olacak şeklinde okumak daha doğru olabilecektir. Daha
sık yön değişimleri, daha ani siyasal dalgalar ve daha güçlü tepkiler
beklenmelidir. Basit bir benzetme ile eskiden siyaset daha yavaş akan bir nehir
gibiyken, şimdi daha dalgalı ve fırtınalı bir deniz gibidir. Yön değişimleri
daha hızlı, etkiler daha sert olabilecektir. Sonuç olarak, bugünkü sağ/popülist
yükselişin bir kısmı geçicidir. Ama onu olanaklı kılan koşullar büyük ölçüde
kalıcıdır. Dolayısıyla bu tarz dalgaları gelecekte de tekrar tekrar görebilmek
olanağı vardır.
Bu eğilimi tam olarak tersine çevirmek
zordur. Daha gerçekçi olanı “eğilimi yönetmek”tir. Tersinse çevirmek zordur
çünkü bugün sözü edilen bahsettiğimiz eğilimler tek bir nedenden değil,
birbirini besleyen sistemlerden kaynaklanmaktadır. Sayısal bilgi ekosistemi, ekonomik
eşitsizlik, küreselleşmenin yarattığı kimlik gerilimleri ve güvenlik ve kriz
döngüleri bunlar arasındadır. Bu etmenler tek bir reformla “geri alınabilecek” olgular
olmamakla birlikte tümüyle denetimsiz de değildir. “Yönetilebilir” demek öncelikle
kurumların gücünün belirleyici olduğunu vurgulamaktır. Bağımsız yargı, güçlü
denge-denetim mekanizmaları, saydamlık varsa dalgalar yumuşayabilmekte akdi
durumda sertleşebilmektedir. İkincisi ekonomik siyasalar önemlidir demektir. Orta
sınıfın güçlenmesi, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik sağlandığında popülist
tepkiler azalabilmektedir. Üçüncüsü sayısal alanın düzenlenmesi demektir. Meta
Platform, X (Twitter), TikTok gibi platformlar bilgi akışını şekillendirebilmekledir.
Bu alan tamamen denetim altına alınamaz ama saydamlık ve algoritma
düzenlemeleriyle etkisi azaltılabilir. Sonuncu olarak, toplumsal güvenin
yeniden oluşturulması demektir. En zor ama en önemli alan da budur. Ortak
gerçeklik, siyasal saygı kültürü ve kutuplaşmayı azaltan dilin
gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bunlar zaman alır ve hızlı çözümleri
yoktur. “Demokrasi ya geri döner ya kaybolur” değildir, “demokrasi sürekli
gerilim içinde yönetilir” savı günümüzde daha geçerli olan bir savdır. Basit özet, gidişatı tamamen tersine çevirmek
zordur ama sonuçlar kader değildir. Sistemlerin kalitesi fark yaratabilmektedir.
Sorun “eğilim var mı yok mu” değil, bu eğilimin ne kadar yıkıcı olacağıdır.
Bu koşullarda iyi demokrasi nasıl
korunur?
Bu koşullarda “iyi demokrasi”yi
korumak, tek bir reformdan çok çok katmanlı bir denge sistemi kurmak anlamına
gelmektedir. Çünkü sorunlar da çok katmanlıdır ve ekonomi, teknoloji, kültür ve
kurumlar aynı anda baskı altındadır. Bunu dört ana eksende düşünmek daha net
bir çerçeve verebilir. Birincisi kurumsal dayanıklılıktır. Demokrasinin
çekirdeği burasıdır. Yargı bağımsız olmalıdır. Siyasal iktidardan ayrı,
gerçekten özerk bir yargı sistemi var olmalıdır. Güçler ayrılığı ilkesi güvence
altına alınmalıdır. Yürütme, yasama ve yargının birbirini dengelemesi
sağlanmalıdır. Saydamlık ve hesap verebilirlik güvence altına alınmalıdır. Kamu
gücünün izlenebilir olması temel araçtır. Bağımsız denetim kurumları (sayıştay,
ombudsman vb.) etkili şekilde çalışmalıdır. Temel fikir ise “Kim iktidarda
olursa olsun kurallar değişmemeli” olmalıdır. İkincisi, ekonomik denge ve toplumsal
zeminin bozulmamasıdır. Demokrasi sadece sandık değil, toplumsal ve siyasal
kararlılık sorunudur. Bu bağlamda, orta sınıfın korunması, gelir dağılımının
aşırı bozulmasının önlenmesi ve eğitim ve sağlıkta fırsat eşitliğinin
sağlanması ve aşırı yoksulluğun siyasal dışlanmaya dönüşmemesi gerekir. Çünkü
ağır eşitsizlik siyasal köktencileşmenin en güçlü yakıtıdır. Üçüncüsü sayısal
bilgi düzenidir. Bugünün demokrasisi artık “medya çağında” değil, algoritma
çağındadır. Meta Platform, X (Twitter) ve TikTok gibi platformlar nedeniyle bilgi
akışı parçalanmaktadır. Yönlendirme kolaylaşmakta ve kutuplaşma hızlanmaktadır.
Bu yüzden algoritma saydamlığı ve sayısal okuryazarlık dezenformasyonla
kurumsal savaşım çok önemli duruma gelmektedir. Artık demokrasi, “gerçeği kim denetim
ediyor?” sorusuyla da ilgilidir. Dördüncüsü siyasal kültürdür. Hiçbir sistem
sadece kurumlarla ayakta kalamaz. Rakibi “düşman” değil “meşru aktör” görmek
esas olmalıdır. Şiddetsiz siyasal yarışma kültürü, uzlaşma kapasitesi ve uygar
tartışma normları mutlaka gerçekleştirilmelidir. Bu olgular zayıflarsa en iyi
kurumlar bile erozyona uğrayabilir. Kritik denge özgürlüğe karşılık güvenlik
döngüsüdür. Çağdaş demokrasilerin en zor gerilimi budur çünkü krizler güvenlik
talebini artırır. Güvenlik talebi ise özgürlükleri daraltma riskini doğurur. İyi
demokrasi güvenliği sağlarken özgürlüğü “geri dönülmez” şekilde kaybetmemek
noktasında durmalıdır. “İyi demokrasi”yi korumak krizlere karşın kuralları
sabit tutabilmek ve toplumun ortak gerçeklik duygusunu tamamen kaybetmemesini
sağlamaktır.
Demokrasi kendi kendini savunabilir
mi, yoksa her zaman kırılgan mıdır?
Demokrasi “kendini koruyabilen bir
sistem” mi, yoksa doğası gereği “kırılgan bir rejim” mi sorusunun yanıtı ikisinin
arasında bir yerde ama ayrımı net yapmanın önemli olduğudur. Birincisi “Demokrasi
kendini savunabilir” savıdır. Bu sav demokrasi, doğru kurumlarla kendi kendini
düzeltme kapasitesine sahiptir ilkesine dayalıdır. Hatalı yöneticiler seçimle
değiştirilebilir ve barışçıl iktidar devri sağlar. Bu, demokrasiye “yerleşik
bir düzeltme mekanizması” verir. Anayasa, bağımsız yargı, parlamento denetimi ve
medya özgürlüğü gibi ilke ve süreçler iktidarı sınırlar. Demokraside protesto, sivil
toplum ve basın gibi mekanizmalar “erken uyarı sistemi” gibi çalışır. Bu görüşe
göre demokrasi, “kendi hatalarını düzeltebilen öğrenen bir sistemdir.” İkinci
sav “Demokrasi kırılgandır” savıdır. Bu sav daha karamsardır ve demokrasi
kurallarına uyulursa güçlüdür ama kuralları içeriden bozulabilir ilkesine
dayalıdır. Bu iki sav arasında paradoks vardır: Demokrasi, demokrasi karşıtı
aktörleri de seçebilir yani “sandıkla gelen, sandıkla sistemi bozabilir.” Demokrasiler
genellikle bir anda değil adım adım çözülür. Bu süreçte medya baskılanır, yargı
zayıflatılır ve muhalefet daraltılır. Ama seçimler şekilsel olarak devam
edebilir. Meta Platform, X (Twitter) gibi platformların etkisiyle ortak
gerçeklik parçalanır ve toplum aynı veriye bakmaz. Bu durumda “demokratik
karar” da zayıflar. Bu görüşe göre demokrasi “içeriden aşındırılmaya açık bir
sistemdir.” Gerçekçi bileşim ise demokrasinin “koşullu dayanıklılık” rejimi
olduğudur. Bugünkü akademik ana akım yaklaşıma göre, demokrasi ne otomatik
olarak güçlüdür ve ne de kaçınılmaz olarak çöker. Dayanıklılığı şu etmenlere
bağlıdır: kurumların kalitesi (yargı, medya ve denge mekanizmalarının güçlülüğü),
ekonomik eşitlik (aşırı eşitsizlik varsa demokrasi gerilim üretir), ve siyasal
kültür (rakibi düşmanlaştırmayan kültürün önemi), bilgi ekosistemi (yönlendirme
arttıkça sistemin zayıflaması). Demokrasinin en zor sorunu demokrasinin hem
özgürlük ve hem de kendini korumak için bazı sınırlamalar istemesidir. Bu
sınırlamalar fazla olursa demokrasi otoriterleşir. Az olursa sistem içeriden
çöker. Özcesi demokrasi sürekli bir “denge ipi yürüyüşüdür.”
Tarihsel deneyimler demokrasinin kendi
kendini tamamen güvence altına alamaz ama tamamen savunmasız da olmadığını
göstermektedir. Demokrasi, kendini ancak “etkili olarak korunursa”
sürdürebilir. Demokrasi bir otomatik dayanıklı sistem değildir ama doğru
kurumlar, kültür ve ekonomi ile kendi kendini savunma kapasitesi kazanabilen
bir rejimdir.
Demokrasiyi içeriden çökerten
mekanizmalar
Demokrasiler genelde dış saldırıyla
değil, kendi iç devingenlerinin aşınmasıyla zayıflar. Bu süreç çoğu zaman yavaş
ve “normal siyaset” görünümünde ilerler. Birinci süreç kurumların
siyasallaşmasıdır. En önemli süreçlerden biri budur. Yargının tarafsızlığının
zayıflaması, denetim kurumlarının yürütmeye bağımlı kılınması ve bürokrasiye
liyakat yerine sadakatin girmesi bu bağlamda belirtilebilecek ölçütlerdir. Sonuç
olarak kuralların değil, güç ilişkileri belirleyici olduğu açıkça
söylenmelidir. İkincisi “seçim var ama rekabet eşit değil” anlayışının toplumda
yerleşmesidir. Demokrasinin en tehlikeli aşaması budur. Muhalefetin medya
erişimi sınırlanır, Devlet kaynakları iktidar lehine kullanılır, seçim
kuralları adım adım değiştirilebilir ve sandık kalır ama oyun alanı eşit olmaz.
Üçüncüsü bilgi ekosisteminin çökmesi sürecidir. Meta Platform, X (Twitter),
TikTok gibi platformlar üzerinden dezenformasyon yayılması, kutuplaşmanın
hızlanması ve ortak gerçekliğin parçalanması bu bağlamda altı çizilmesi gereken
olgulardır. Sonuçta toplum aynı veriye bakmadığı için aynı dünyada yaşamaz duruma
gelir. Dördüncüsü, kutuplaşma ve “sıfır toplamlı siyaset” olgusudur. Siyaset rakibin
düşman olarak görülmesi ve uzlaşmanın ihanet olarak algılanması durumuna gelir.
Bu durumda Anayasal normlar bile “engellenmesi gereken araçlar” gibi görülmeye
başlanır. Beşincisi “acil durum ya da olağanüstü hal rejimi siyaseti”nin
kalıcılaşmasıdır. Krizler (güvenlik, terör, pandemi, ekonomik şoklar) olağanüstü
yetkileri artırır. Bu yetkiler geri alınmazsa kalıcılaşır. Böylece demokrasi “olağan
dışılık yönetimi”ne kayar. Altıncısı toplumsal güven erozyonudur. En sessiz ama
en derin mekanizmadır. İnsanlar
birbirine güvenmez, kurumlara güven azalır ve ortak gelecek inancı zayıflar. Güven
olmayınca demokrasi sadece bir sürece dönüşür. Yedincisi ise oligarşik
yoğunlaşmadır. Ekonomik güç belirli ellerde toplandıkça medya, siyaset
finansmanı ve lobi gücü aynı merkezlerde yoğunlaşır. Bu, “dar elit yönetimi”ni
yani oligarşi üretir. Demokrasi genelde
şu sırayla aşınır: Kutuplaşma başlar. Kurumlar zayıflar. Rekabet eşitliği
bozulur. Bilgi alanı parçalanır. Güç yoğunlaşır. Sistem “demokrasi gibi
görünen” bir yapıya dönüşür. Özetle, demokrasiyi içeriden çözen şey tek bir
darbe ya da olay değil, küçük, yavaş ve normalleşmiş aşınma süreçleridir.
Son Değerlendirme
Demokrasi üzerine yapılan bu düşünsel
çözümleme, çağdaş siyasal sistemlerin tek bir eksende açıklanamayacak kadar
karmaşık ve çok katmanlı bir dönüşüm içinde olduğunu göstermektedir. Ekonomik
eşitsizlikler, teknolojik dönüşümler, kimlik temelli siyasal gerilimler ve
uluslararası güç ilişkileri birbirinden bağımsız değil, aksine karşılıklı
olarak birbirini besleyen bir etkileşim alanı oluşturmaktadır.
Bu çerçevede demokrasi ne doğrusal
biçimde ilerleyen bir “ilerleme öyküsü” ve ne de kaçınılmaz bir “çöküş süreci”dir.
Daha çok sürekli gerilimler, kırılmalar ve yeniden dengelenme çabaları içinde
varlığını sürdüren devingen bir siyasal düzen olarak okunmalıdır.
Bu nedenle demokratik gerileme, tekil
nedenlere indirgenebilecek bir sonuç değil, farklı düzlemlerde işleyen yapısal
ve teknolojik dönüşümlerin eş zamanlı etkisiyle ortaya çıkan bir süreçtir. Bu
süreçte en önemli unsur kurumların dayanıklılığı kadar toplumsal güvenin, ortak
gerçeklik algısının ve siyasal uzlaşma kültürünün korunabilmesidir.
Sonuç olarak demokrasi, kendini
otomatik olarak yeniden üreten bir sistem değil, aksine sürekli olarak
korunması, yeniden kurulması ve dengelenmesi gereken kırılgan bir siyasal
ekosistemdir. Bu nedenle demokratik geleceğin belirleyicisi, kaçınılmaz yapısal
eğilimler değil, bu eğilimlere karşı geliştirilen kurumsal ve toplumsal
yanıtların niteliği olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder