Sınırların Ötesinde Otoriterlik:
Ulusötesi Baskı, Diaspora Denetimi ve Yeni Nesil Rejim Devingenleri
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Çağdaş
otoriterleşme yazını baskıyı büyük ölçüde devletin iç siyasal alanıyla sınırlı
bir olgu olarak ele almaktadır. Bu çalışma, bu yaklaşımın artık yetersiz
olduğunu ileri sürmektedir. Makale, otoriter rejimlerin sınır ötesine uzanan
sistemli baskı kapasiteleri geliştirdiğini ve bu nedenle ulusötesi baskının çağdaş
otoriterliğin yapısal bir bileşeni olarak değerlendirilmesi gerektiğini
savunmaktadır. Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan örneklerine dayanan
karşılaştırmalı çözümleme zorla geri gönderme, hukuksal ve diplomatik baskı,
sınır ötesi gözetim ve kurumsal yeniden yapılandırma gibi çok katmanlı
zorlayıcı araçları ortaya koymaktadır. Bulgular, diaspora topluluklarının hem
baskının hedefi hem de jeopolitik yarışmanın bir alanı durumuna geldiğini
göstermektedir. Çalışma ayrıca yoğunluk, araç çeşitliliği ve kurumsallaşma
boyutlarına dayanan üç boyutlu bir çözümleyici model geliştirmektedir. Cemal
Kaşıkçı olayı bu modelin sınırlarını sınayan önemli bir örnek olay olarak ele
alınmakta ve ulusötesi baskının açık sınır ötesi şiddete kadar uzanabileceğini
göstermektedir. Son olarak makale, devletlerin ulusötesi baskı uygulamalarıyla
uluslararası hukuk normları (özellikle Non-refoulement ilkesi) arasındaki artan
gerilimi ortaya koymaktadır. Bu bağlamda çalışma, otoriterliği sınır aşan bir
yönetişim biçimi olarak yeniden kavramsallaştırarak mevcut yazına eleştirel bir
katkı sunmaktadır.
Anahtar
kelimeler: Ulusötesi
baskı; otoriterleşme; diaspora siyaseti; karşılaştırmalı siyaset; devlet
kapasitesi; sınır ötesi zorlayıcılık; mülteci hukuku; geri göndermeme ilkesi;
küresel yönetişim.
ABSTRACT
Contemporary scholarship on authoritarianism has
largely conceptualized repression as a domestically bounded phenomenon,
focusing on internal institutional erosion and political control. This article
argues that such an approach is no longer sufficient. It advances the claim
that authoritarian regimes have developed systematic capacities for
transnational repression, extending their control beyond territorial borders
into diaspora communities and exile spaces.
Drawing on a comparative case study of China, Russia,
Iran, Türkiye, and Hungary, the article conceptualizes transnational repression
not as an auxiliary security practice but as a structural component of modern
authoritarianism. It identifies a multi-layered repertoire of coercive
strategies, including forced returns, legal and diplomatic pressure,
extraterritorial surveillance, and institutional restructuring. The analysis
demonstrates that diaspora populations have become both targets of repression and
arenas of geopolitical contestation. The article further develops a
three-dimensional analytical framework based on intensity, instrument
diversity, and institutionalization to explain variation across regimes. A
critical boundary case (the assassination of Jamal Khashoggi) is used to
illustrate the upper limits of transnational repression, where coercion
escalates into overt extraterritorial violence. Finally, the study highlights
the growing tension between state-led transnational repression and international
legal norms, particularly the principle of non-refoulement. It concludes that
authoritarianism must be reconceptualized as a transboundary form of
governance, thereby challenging the state-centric assumptions of existing
authoritarianism literature.
Keywords: Transnational repression; authoritarianism; diaspora
politics; comparative politics; state capacity; extraterritorial coercion;
refugee law; non-refoulement; global governance
GİRİŞ
Son on yılda
otoriterleşme yazını demokratik gerileme, yarışmacı otoriterlik ve kurumsal
aşınma gibi kavramlar etrafında önemli bir genişleme göstermiştir. Ancak bu yazının
büyük bölümü otoriter rejimlerin baskı kapasitesini ağırlıklı olarak devletin
iç egemenlik alanı ile sınırlı bir çerçevede ele almaktadır. Bu yaklaşım,
çağdaş otoriterliğin dönüşen doğasını açıklamakta giderek yetersiz kalmaktadır.
Zira günümüzde otoriter rejimler, yalnızca yurtiçindeki siyasal alanı denetlemekle
kalmamakta, aynı zamanda diaspora toplulukları, sürgündeki muhalifler ve
uluslararası hareketlilik ağları üzerinden sınır aşan bir baskı kapasitesi
geliştirmektedir.
Bu çalışma,
otoriterleşmenin bu ihmal edilmiş boyutuna odaklanarak, ulusötesi baskının (transnational
repression) çağdaş otoriter rejimlerin yapısal bir bileşeni durumuna
geldiğini ileri sürmektedir. Mevcut yazında ulusötesi baskı çoğunlukla olay
temelli ve parçalı biçimde ele alınmakta, ancak bu olgu otoriterleşmenin genel kuramsal
çerçevesine sistemli biçimde bütünleştirilememektedir. Bu makale, söz konusu
boşluğu doldurarak ulusötesi baskıyı olağan dışı bir dış siyasa aracı değil, çağdaş
otoriterliğin genişleyen devlet kapasitesinin merkezi bir unsuru olarak
kavramsallaştırmaktadır.
Çalışmanın
temel savı otoriter rejimlerin artık yalnızca içsel baskı mekanizmaları
üzerinden değil, aynı zamanda sınır aşan denetleme ve zorlayıcılık kapasitesi
üzerinden anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda makale, otoriterleşmeyi üç
aşamalı bir dönüşüm süreci olarak yeniden düşünmeyi önermektedir: içsel
kurumsal pekiştirme, yarışmacı otoriterleşme ve sınır aşan baskı kapasitesinin
kurumsallaşması. Bu üçüncü aşama, devletlerin egemenlik alanını genişleterek
diaspora ve sürgün alanlarını da denetlemeye yöneldiği yeni bir rejim biçemini
işaret etmektedir.
Bu çerçevede
çalışma, Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan örnekleri üzerinden ulusötesi
baskının farklı biçimlerini karşılaştırmalı olarak çözümlemektedir. Çözümleme,
zorla geri getirme, iade mekanizmaları, sayısal gözetim, diplomatik baskı ve
kurumsal alan daraltma gibi araçlar üzerinden bu rejimlerin sınır aşan
kapasitesini incelemektedir. Ayrıca Cemal Kaşıkçı olayı önerilen modelin
sınırlarını sınayan önemli bir olay olarak ele alınmaktadır.
Makale,
ulusötesi baskıyı yalnızca güvenlik siyasalarının dışa taşması olarak değil,
devletin kendini koruma ödevi ile uluslararası insan hakları normları
arasındaki gerilimin yeniden tanımlandığı bir alan olarak da değerlendirmektedir.
Bu bağlamda özellikle geri gönderme (non-refoulement) ilkesinin sistemli
biçimde aşınması, çağdaş otoriterleşmenin sınır aşan boyutunun en önemli
göstergelerinden biri olarak ele alınmaktadır.
Sonuç olarak
bu çalışma, otoriterleşme yazınına üç temel katkı sunmaktadır. Birincisi,
otoriterliği içsel bir rejim özelliği olmaktan çıkararak sınır aşan bir yönetim
kapasitesi olarak yeniden kavramsallaştırmaktadır. İkincisi, ulusötesi baskıyı çağdaş
otoriter rejimlerin yapısal bir bileşeni olarak kuramsal modelle bütünleştirmektedir.
Üçüncüsü ise diaspora siyasetini çağdaş rejim güvenliği ve uluslararası yarışma
bağlamında temel bir çözümleme kategorisi durumuna getirmektedir.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı çağdaş otoriter rejimlerin giderek artan biçimde sınır
aşan baskı mekanizmaları geliştirdiğini ortaya koymak ve bu süreci ulusötesi
baskı (transnational repression) kavramsal çerçevesi içinde
karşılaştırmalı olarak çözümlemektir. Çalışma, otoriterleşme yazınında sıklıkla
iç siyasal alanla sınırlı olarak ele alınan baskı ve denetim mekanizmalarının
günümüzde diaspora toplulukları, sürgündeki muhalifler ve uluslararası hareketlilik
ağları üzerinden nasıl küresel bir boyut kazandığını açıklamayı
hedeflemektedir.
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışma aşağıdaki belirgin hedefleri izlemektedir:
İlk olarak,
ulusötesi baskı kavramının kuramsal sınırlarını ve otoriterleşme yazını
içindeki yerini tartışarak kavramsal bir netlik sağlamak hedeflenmektedir. Bu
kapsamda, “yarışmacı otoriterlik”, “otoriter yayılma” (authoritarian
diffusion) ve “diaspora siyasaları” yazınları ile ilişki kurulacaktır.
İkinci
olarak, seçilmiş ülke örnekleri (Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan)
üzerinden farklı otoriter rejim tiplerinin ulusötesi baskı kapasite ve
stratejileri karşılaştırmalı olarak çözümlenecektir. Bu çözümleme baskı
mekanizmalarının yoğunluğu, araç çeşitliliği ve kurumsallaşma düzeyi açısından
farklılaşmalarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Üçüncü
olarak, diaspora topluluklarının bu yeni rejim devingenleri içerisindeki konumu
incelenecektir. Diasporanın yalnızca bir “siyasal muhalefet alanı” değil, aynı
zamanda devletler arası yarışmanın bir uzantısı durumuna nasıl geldiği
tartışılacaktır.
Dördüncü
olarak, ulusötesi baskı uygulamalarının uluslararası hukuk, insan hakları
rejimi ve küresel yönetişim mekanizmaları üzerindeki etkileri
değerlendirilecektir. Özellikle iade, zorla geri gönderme ve sınır ötesi
gözdağı uygulamalarının mevcut normatif düzeni nasıl zorladığı çözümlenecektir.
Son olarak
çalışma, otoriterleşme yazınına katkı olarak, çağdaş rejimlerin yalnızca içsel
baskı kapasitesi üzerinden değil, aynı zamanda sınır aşan yönetim ve denetim
kapasitesi üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu
bağlamda, ulusötesi baskı, çağdaş otoriterliğin yapısal bir bileşeni olarak
konumlandırılacaktır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
çağdaş otoriter rejimlerin sınır aşan baskı kapasitelerini ve diaspora denetim
mekanizmalarını karşılaştırmalı olarak çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu genel
amaç doğrultusunda aşağıdaki araştırma soruları geliştirilmiştir:
Ulusötesi baskı (transnational repression) kavramı
çağdaş otoriterleşme yazını içinde nasıl konumlandırılabilir ve hangi kuramsal
boşlukları doldurmaktadır?
Seçilmiş otoriter ve yarışmacı otoriter rejimler (Çin, Rusya,
İran, Türkiye ve Macaristan) ulusötesi baskı mekanizmalarını hangi araçlar
üzerinden uygulamaktadır?
Bu rejimler arasında ulusötesi baskının yoğunluğu
kurumsallaşma düzeyi ve yöntem çeşitliliği açısından nasıl farklılıklar
bulunmaktadır?
Diaspora toplulukları çağdaş otoriter rejimlerin dış siyasa
ve güvenlik stratejileri içinde nasıl bir işlev üstlenmektedir?
Zorla geri gönderme (rendition) iade talepleri ve
sınır ötesi gözetim gibi uygulamalar uluslararası hukuk normları ve insan
hakları rejimi açısından hangi gerilimleri üretmektedir?
Ulusötesi baskı uygulamaları otoriter rejimlerin iç meşruluğunu
ve dış siyasa kapasitesini nasıl etkilemektedir?
Çağdaş otoriterleşme süreci yalnızca iç siyasal denetim değil
aynı zamanda sınır aşan yönetim kapasitesi açısından nasıl yeniden
tanımlanabilir?
Türkiye’deki uygulamalar ve hukuksal çerçeve nasıldır?
Uluslararası göçmen ve sığınmacı hukukun temel ilkeleri
nelerdir?
YÖNTEM
Bu çalışma,
çağdaş otoriter rejimlerde ulusötesi baskı (transnational repression) uygulamalarını
karşılaştırmalı bir çözümleme çerçevesinde incelemektedir. Araştırma, nitel
araştırma tasarımına dayanmaktadır ve karşılaştırmalı olay çözümlemesi (comparative
case study design) yaklaşımını benimsemektedir.
Araştırma
Tasarımı
Çalışma,
çoklu-olay (multiple-case) araştırma deseni kullanmaktadır. Seçilen olaylar
(Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan) farklı otoriterleşme tipolojilerini
temsil etmekte ve ulusötesi baskı mekanizmalarının çeşitliliğini ortaya koymak
için amaçlı olarak seçilmiştir. Bu seçim en fazla değişim (maximum variation
sampling) ilkesine dayanmaktadır.
Veri
Toplama Yöntemi
Araştırmada
birincil veri kullanılmamaktadır. Bunun yerine aşağıdaki ikincil veri
kaynakları çözümlenmiştir: Uluslararası kuruluş raporları (özellikle UNHCR,
Amnesty International, Human Rights Watch), akademik makaleler ve kitaplar
(uluslararası ilişkiler ve karşılaştırmalı siyaset yazını), resmi devlet
açıklamaları ve diplomatik belgeler, güvenilir uluslararası medya raporları ve olay
bazlı insan hakları ihlali belgeleri. Bu veri seti, özellikle diaspora baskısı,
zorla geri gönderme (rendition), sınır ötesi gözetim ve siyasal tehdit olaylarının
sistemli olarak karşılaştırılmasına olanak sağlamaktadır.
Çözümleyici
Yaklaşım
Veri çözümlemesi
tematik çözümleme (thematic analysis) ve karşılaştırmalı içerik çözümlemesi
(comparative content analysis) yöntemlerinin birleşimine dayanmaktadır.
Bu kapsamda üç temel çözümleyici kategori oluşturulmuştur:
Baskı araçları: Hukuksal, diplomatik, güvenlik ve sayısal
mekanizmalar.
Coğrafi genişleme: İç baskıdan dış/diaspora alanına geçiş.
Kurumsal aracılar: İkili anlaşmalar, uluslararası iş
birlikleri ve “vekil” (proxy) devletler.
Bu
kategoriler üzerinden her olay sistemli olarak kodlanmış ve
karşılaştırılmıştır.
Çözümleyici
Çerçeve
Çalışma,
ulusötesi baskıyı üç boyutlu bir çözümleyici model içinde ele almaktadır:
Yoğunluk: Baskının sertlik derecesi (düşük–orta–yüksek).
Yöntem çeşitliliği: Fiziksel, hukuksal, sayısal ve diplomatik
araçlar.
Kurumsallaşma düzeyi: Devlet siyasası mı yoksa ad hoc
uygulama mı olduğu.
Bu model,
farklı rejim tipleri arasında karşılaştırmalı çözümleme yapılmasına olanak
sağlamaktadır.
Sınırlılıklar
Çalışma,
bazı sınırlılıklara sahiptir. Öncelikle, ulusötesi baskı etkinliklerinin doğası
gereği gizli yürütülmesi, bazı olaylarda veri doğrulama sorunları
yaratmaktadır. İkinci olarak, devletlerin resmi açıklamalarının sınırlı olması,
olayların tam kapsamını belirlemeyi zorlaştırmaktadır. Bu nedenle çözümleme
açık kaynak veriler ve doğrulanmış raporlarla sınırlı tutulmuştur.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Otoriterleşme
Yazını ve Sınırları
Çağdaş
karşılaştırmalı siyaset yazınında otoriterleşme uzun süre iç siyasal kurumlar
üzerinden tanımlanmıştır. Özellikle seçimsel yarışmanın korunup korunmadığı,
medya özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve sivil toplum kapasitesi gibi değişkenler
rejimlerin sınıflandırılmasında temel ölçütler olarak kullanılmıştır. Bu
çerçevede “yarışmacı otoriterlik” yaklaşımı demokratik kurumların biçimsel
olarak varlığını sürdürdüğü ancak içerik olarak aşındırıldığı bir rejim tipini
açıklamakta önemli bir kuramsal katkı sunmuştur. Ancak bu yazının temel
sınırlılığı otoriterleşmeyi büyük ölçüde devletin iç egemenlik alanıyla sınırlı
bir olgu olarak ele almasıdır. Bu yaklaşım, devletin sınır ötesi kapasitesini,
diaspora üzerindeki etkisini ve uluslararası ağlar üzerinden yürütülen baskı
mekanizmalarını ikincil veya olağan dışı olgular olarak değerlendirme
eğilimindedir.
Ulusötesi
Baskı (Transnational Repression) Yazını
Son yıllarda
gelişen “ulusötesi baskı” yazını bu içe dönük yaklaşımı önemli ölçüde
genişletmiştir. Bu çalışmalar, devletlerin yalnızca kendi sınırları içinde
değil, aynı zamanda diaspora toplulukları ve sürgündeki muhalifler üzerinde de sistemli
denetim mekanizmaları geliştirdiğini göstermektedir. Bu mekanizmalar arasında
zorla geri getirme, pasaport iptali, aile üyeleri üzerinden baskı, sayısal
gözetim ve uluslararası polis iş birliği gibi araçlar yer almaktadır. Bununla
birlikte mevcut yazın çoğunlukla olay bazlı çalışmalara odaklanmakta ve bu
olguyu geniş bir rejim dönüşümü kuramı içine yerleştirmekte yetersiz
kalmaktadır. Başka bir ifadeyle, ulusötesi baskı genellikle “yan bir güvenlik uygulaması”
olarak ele alınmakta ancak çağdaş otoriterleşmenin yapısal bir bileşeni olarak kuramsallaştırılmamaktadır.
Diaspora Siyasaları
ve Devlet-Diaspora İlişkisi
Diaspora
çalışmaları yazını diaspora topluluklarını çoğunlukla kimlik, bütünleşme ve ulusötesi
ağlar bağlamında ele almıştır. Ancak son dönemde diaspora, yalnızca bir
kültürel veya ekonomik ağ değil, aynı zamanda devletler arası yarışmanın ve
rejim güvenliğinin bir uzantısı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Bu bağlamda
diaspora, bazı devletler için siyasal meşruluğun dışarıda yeniden üretildiği
bir alan, muhalefetin örgütlendiği bir “sürgün siyasal alanı” ve giderek artan
biçimde denetlenmesi gereken bir güvenlik riski durumuna gelmiştir.
Yazın
Boşluğu
Mevcut yazın
üç temel noktada yetersiz kalmaktadır: Birincisi, otoriterleşme çalışmaları
büyük ölçüde iç siyasa merkezlidir ve sınır aşan baskı mekanizmalarını sistemli
bir çözümleme kategorisi olarak ele almamaktadır. İkincisi, ulusötesi baskı yazını
önemli görgül katkılar sunsa da bu olguyu otoriter rejimlerin yapısal
dönüşümünün merkezine yerleştiren bütüncül bir kuram geliştirmemiştir. Üçüncüsü,
diaspora çalışmaları ile otoriterleşme yazını arasında güçlü bir kuramsal bütünleşme
bulunmamaktadır. Diaspora ya kimlik siyasaları bağlamında ya da güvenlik
çalışmaları içinde parçalı şekilde ele alınmaktadır.
Kavramsal
Çerçeve ve Model: Sınır Aşan Otoriterlik
Bu çalışma,
söz konusu boşluğu doldurmak üzere “sınır aşan otoriterlik” (transboundary
authoritarianism) kavramsallaştırmasını önermektedir. Bu model, çağdaş
otoriter rejimlerin üç boyutlu bir dönüşüm geçirdiğini ileri sürmektedir:
İçsel pekiştirme: Kurumların aşındırılması, seçimlerin denetimi ve medya
alanının daraltılması.
Sınır aşan baskı: Diaspora, sürgündeki muhalefet ve uluslararası ağlar
üzerinden denetim mekanizmaları.
Aracılaşmış uygulama: Üçüncü ülkeler, ikili anlaşmalar ve uluslararası iş
birlikleri üzerinden baskının dışsallaştırılması.
Bu model,
otoriterleşmeyi artık yalnızca “iç egemenlik” üzerinden değil, aynı zamanda
küresel yönetişim alanına taşan bir denetim rejimi olarak yeniden
tanımlamaktadır.
Türler
Ulusötesi
baskı (transnational repression) hükümetlerin sınır ötesinde yaşayan
kendi vatandaşlarını, muhalifleri veya diaspora üyelerini susturmak, taciz
etmek, korkutmak veya zorla geri getirmek için kullandığı yöntemlerdir. Bu
eylemler, otoriter rejimlerin kendi sınırlarının ötesine uzanan bir baskı
aygıtı oluşturmasıyla gerçekleşir.
Zorla
Geri Getirme ve Kaçırma: İstihbarat servisleri veya güvenlik güçleri aracılığıyla yurtdışındaki
muhaliflerin yasal süreçler (iade) uygulanmadan kaçırılarak kendi ülkelerine
götürülmesidir. Türkiye'nin 2016 sonrasında farklı ülkelerde bu yöntemi
kullandığı rapor edilmiştir.
Sayısal
Gözetim ve Taciz:
Muhaliflerin sosyal medya üzerinden takip edilmesi, tehdit edilmesi veya casus
yazılımlarla sayısal cihazlarının gözetlenmesidir.
Aile
Üyelerine Yönelik Baskı: Yurtdışında yaşayan bir muhalifi susturmak için ülkesinde kalan
yakınlarının gözaltına alınması, pasaportlarına el konulması veya tehdit
edilmesidir.
Konsolosluk
Hizmetlerinin Silah Olarak Kullanılması: Pasaport yenileme, evlilik veya nüfus kaydı gibi elzem
konsolosluk hizmetlerinin hükümet muhalifi olan kişilere verilmemesi veya
"teslim ol" şartına bağlanmasıdır.
Fiziksel
Saldırı ve Suikast: Yurt dışında yaşayan rejim karşıtlarına yönelik doğrudan
fiziksel şiddet veya suikast girişimleridir.
İnterpol'ün
Kötüye Kullanılması:
Muhalifler hakkında sahte veya siyasal içerikli "Kırmızı Bülten" (Red
Notice) çıkartılarak başka ülkelerde tutuklanmalarının sağlanmaya
çalışılmasıdır.
Diaspora
Üyelerine Yönelik "Kişisel" Baskı: Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları örneğinde olduğu
gibi, belirli siyasal grupların diğer diasporalar üzerinde baskı kurmasıdır.
Kuramsal
Katkı
Bu çerçeve,
otoriterleşme yazınına iki temel katkı sunmaktadır. İlk olarak, otoriter
rejimlerin dış siyasa ve diaspora stratejilerini iç siyasal pekiştirme
süreçleriyle bütünleştirmektedir. İkinci olarak ise, devlet kapasitesini
yalnızca iç egemenlik üzerinden değil, sınır aşan baskı kapasitesi üzerinden
ölçen yeni bir çözümleyici bakış açısı geliştirmektedir.
DEVLETİN
KENDİNİ KORUMA ÖDEVİ İLE ULUSÖTESİ BASKI ARASINDAKİ SINIR
Ulusötesi
baskı tartışmalarının en önemli kavramsal sorunlarından biri devletlerin meşru
güvenlik siyasaları ile sınır aşan baskı uygulamaları arasındaki ayrımın
giderek belirsizleşmesidir. Uluslararası hukuk çerçevesinde devletler
egemenliklerini koruma ve ulusal güvenliklerini sağlama hakkına sahiptir. Bu
kapsamda suçluların iadesini istemek, uluslararası güvenlik iş birliklerine
katılmak ve sınır aşan tehditleri izlemek genel olarak meşru devlet davranışı
olarak kabul edilmektedir.
Bununla
birlikte karşılaştırmalı çözümleme bu meşru güvenlik alanı ile ulusötesi baskı
arasındaki sınırın sabit olmadığını, aksine siyasal bağlama ve rejim tipine
bağlı olarak yeniden üretildiğini göstermektedir. Özellikle geniş tanımlanmış
“terör” ve “ulusal güvenlik tehdidi” kavramları devletlere bu sınırı esnetme olanağı
sağlamaktadır. Bu durum, hukuksal olarak meşru görünen araçların (iade
talepleri, diplomatik baskı, vatandaşlık işlemleri) siyasal muhalefeti hedef
alan baskı mekanizmalarına dönüşmesine yol açabilmektedir.
Bu bağlamda
üç katmanlı bir ayrım yapmak olanaklıdır. İlk olarak, bireysel risk
değerlendirmesine dayanan, saydam ve denetlenebilir süreçler içeren uygulamalar
“meşru güvenlik alanı” içinde değerlendirilebilir. İkinci olarak, hukuksal
araçların geniş yorumlanması ve siyasal muhalefetin suç sayılması yoluyla
ortaya çıkan uygulamalar “gri alan”ı oluşturmaktadır. Bu alan, uluslararası
hukuk normları ile devlet uygulamaları arasındaki gerilimin en yoğun olduğu
düzeyi temsil etmektedir. Son olarak, zorla geri gönderme, üçüncü ülkeler
aracılığıyla iade, kaçırma ve fiziksel olarak ortadan kaldırma gibi uygulamalar
ise açık ihlal alanına girmekte ve özellikle geri gönderme ilkesi başta olmak
üzere uluslararası insan hakları normlarıyla doğrudan çelişmektedir.
Bu ayrım,
ulusötesi baskının yalnızca devlet kapasitesinin dışa taşması olarak değil,
aynı zamanda güvenlik söylemi altında yeniden tanımlanan bir egemenlik uygulaması
olarak anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim çözümlenen olaylarda
devletler diaspora üzerindeki baskıyı çoğunlukla güvenlik ve terörle savaşım
çerçevesinde meşrulaştırmakta ve bu durum ise uluslararası hukuk normlarının
uygulanmasında seçicilik ve esneklik yaratmaktadır.
Sonuç
olarak, ulusötesi baskı ile devletin kendini koruma ödevi arasındaki ilişki
basit bir meşru–gayrimeşru ayrımına indirgenemez. Aksine bu ilişki, çağdaş
otoriterleşmenin en önemli devingenlerinden biri olarak güvenlik ile özgürlük
arasındaki klasik dengeyi sınır ötesi bir düzleme taşımaktadır. Bu durum,
otoriter rejimlerin yalnızca iç siyasal alanı değil, aynı zamanda uluslararası
hukuk düzeninin uygulanma kapasitesini de yeniden şekillendirdiğini
göstermektedir.
Şekil 1. Devletin Kendini Koruma
Ödevi ile Ulusötesi Baskı Arasındaki Süreklilik
Not: Bu
model devletlerin meşru güvenlik siyasaları ile ulusötesi baskı uygulamaları
arasında doğrusal olmayan bir süreklilik olduğunu ve özellikle “gri alanın”
normatif tartışmaların merkezinde yer aldığını göstermektedir.
BULGULAR VE
KARŞILAŞTIRMALI OLAY ÇÖZÜMLEMESİ
Çin:
Kurumsallaşmış Sınır Aşan Baskı Modeli
Çin örneği
ulusötesi baskının en sistemli ve kurumsallaşmış biçimini temsil etmektedir.
Özellikle Sincan Uygur Özerk Bölgesi merkezli siyasalar, yalnızca iç güvenlik
değil, aynı zamanda diaspora denetimini de kapsamaktadır. Bu modelde üç temel
mekanizma öne çıkmaktadır: Zorla geri getirme ve kaybolma olayları, diaspora
üzerinde sayısal ve fiziksel gözetim ve üçüncü ülkeler üzerinden iade ve baskı
ağları. Uygur akademisyenler ve eylemciler üzerinden gözlemlenen olaylar
baskının yalnızca siyasal muhalefeti değil, kültürel üretimi ve entelektüel
alanı da hedef aldığını göstermektedir.
Rusya:
Seçici ve Yüksek Yoğunluklu Fiziksel Baskı
Rusya,
ulusötesi baskıyı daha “seçici ama yüksek yoğunluklu” bir biçimde
uygulamaktadır. Özellikle rejim karşıtı figürlere yönelik fiziksel ortadan
kaldırma savları dikkat çekmektedir. Alexei Navalny olayı ve Sergey Skripal
olayı devletin yurt dışındaki hedeflere erişim kapasitesini ve fiziksel
zorlayıcı araçları kullanma isteğini göstermektedir. Bu modelde diaspora denetimi
sistemli olmaktan çok stratejik ve caydırıcı niteliktedir.
İran:
İdeolojik Güvenlik Devleti ve Diaspora Tehdidi
İran örneği
ideolojik rejim yapısının ulusötesi baskıyla birleştiği bir modeli temsil eder.
Ruhullah Zam olayında olduğu gibi, sürgündeki muhaliflerin üçüncü ülkeler
üzerinden yakalanması, yargılanması ve ağır cezalandırılması sık görülen bir
örüntüdür. Ayrıca Masih Alinejad gibi figürlere yönelik kaçırma planı savları
diaspora alanının doğrudan hedef durumuna geldiğini göstermektedir.
Türkiye: Hukuksal
ve Güvenlik Temelli Hibrit Model
Türkiye
örneği ulusötesi baskının daha çok hukuksal araçlar ve güvenlik iş birlikleri
üzerinden yürütüldüğü hibrit bir yapıya işaret etmektedir. FETÖ sonrası süreç
ve 15 Temmuz Darbe Girişimi, diaspora ve sürgündeki aktörlerin iade talepleri, istihbarat
iş birlikleri ve diplomatik baskı yoluyla hedef alınabildiğini göstermektedir. Bu
modelde fiziksel ortadan kaldırmadan çok hukuksal ve kurumsal baskı araçları ön
plandadır. Türkiye
örneği, ulusötesi baskının hukuksal araçlar üzerinden yürütüldüğü hibrit bir
model sunmaktadır.
Macaristan:
Düşük Yoğunluklu Kurumsal Baskı ve Alan Daraltma
Macaristan
örneği doğrudan ulusötesi baskı üretmekten çok iç kurumsal alanın daraltılması
üzerinden ilerleyen bir model sunmaktadır. Central European University olayı
rejimin kurumsal özerkliği sınırlandırma ve eleştirel aktörleri ülke dışına
itme stratejisini göstermektedir. Bu modelde diaspora baskısı sınırlı olmakla
birlikte sistemik alan daraltma stratejisi baskının dolaylı biçimidir.
ÖNEMLİ
AŞIRI ÖRNEK OLAY: CEMAL KAŞIKÇI OLAYI VE ULUSÖTESİ BASKININ UÇ NOKTASI
Olayın
Konumu
Cemal Kaşıkçı
olayı, ulusötesi baskı yazınında devlet destekli sınır-aşan zor kullanımı
tartışmalarının en görünür ve en ağır örneklerinden biri olarak
değerlendirilmektedir. Bu olay, yalnızca bir bireysel hak ihlali değil, aynı
zamanda devlet egemenliği, diplomatik alan ve uluslararası hukuk normları
arasındaki gerilimin keskin bir görünümüdür. Olayın gerçekleştiği yer olan İstanbul’daki
Suudi Arabistan Başkonsolosluğu uluslararası hukuk açısından “egemenlik alanı”
ile “ev sahibi devletin yetkisi” arasındaki karmaşık sınır rejimini gündeme
getirmiştir.
Ulusötesi
Baskının “Son Noktası” (hard endpoint) Boyutu
Çözümlenen olaylar
(Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan) ulusötesi baskının farklı
yoğunluklarını ortaya koyarken Kaşıkçı olayı bu boyutun en uç noktasını temsil
etmektedir. Bu olay, ulusötesi baskının zorla geri getirme (rendition),
sınır ötesi kaçırma ve fiziksel ortadan kaldırma aşamasına gelebileceğini
göstermektedir. Bu nedenle olay yazında “uluslararası baskının ulaşabileceği en
son nokta” (hard endpoint of transnational repression) olarak
kavramsallaştırılabilecek bir örnek sunmaktadır.
Devlet
Sorumluluğu ve Diplomatik Alanın Aşınması
Kaşıkçı
olayı, uluslararası hukuk açısından üç önemli normatif alanı aynı anda
zorlamaktadır: Diplomatik dokunulmazlık rejimi, devlet sorumluluğu ilkesi ve insan
hakları hukukunun yaşam hakkını koruması. Bu üç alanın aynı olayda kesişmesi
ulusötesi baskının artık yalnızca güvenlik siyasası değil, aynı zamanda
uluslararası hukukun temel yapısal normlarına meydan okuyan bir uygulama durumuna
geldiğini göstermektedir.
Karşılaştırmalı
Çözümleme İçindeki İşlevi
Çin, Rusya
ve İran örneklerinde gözlemlenen ulusötesi baskı biçimleri çoğunlukla yadsınabilirlik
(plausible deniability), dolaylılık ve üçüncü ülke aracılığı özellikleri
taşırken Kaşıkçı olayı bu boyutu aşan bir görünürlük üretmiştir. Bu bağlamda olay
Çin’in sistemli ve düşük görünürlük, Rusya’nın seçici ama yüksek yoğunluk, İran’ın
ideolojik güvenlik temelli, Türkiye’nin hukuksal-diplomatik hibrit ve Macaristan’ın
kurumsal alan daraltma modeline karşılık doğrudan ve yüksek görünürlüklü devlet
zor kullanımı kategorisini temsil eder.
Bu olay,
çalışmanın temel savını güçlendirmektedir: çağdaş otoriterleşme yalnızca iç
siyasal denetim değil, aynı zamanda sınır aşan baskı kapasitesinin farklı
yoğunluklarda kurumsallaşmasıdır. Cemal Kaşıkçı olayı bu boyutların en uç
noktasını temsil ederek ulusötesi baskının yalnızca “gizli operasyonlar” değil,
aynı zamanda uluslararası normların açık ihlali düzeyine ulaşabileceğini
göstermektedir. Bu nedenle Kaşıkçı olayı çalışmanın çözümleyici modelinde bir
“ek olay” değil, doğrudan kuramsal sınır sınavı (boundary case) işlevi
görmektedir. Bu özellik, ulusötesi baskı yazınının yalnızca orta ölçekli olaylar
üzerinden değil, aynı zamanda aşırı örnekler üzerinden de yeniden düşünülmesi
gerektiğini ortaya koymaktadır.
KARŞILAŞTIRMALI
BULGULAR
Çözümleme
edilen olaylar dört temel örüntü ortaya koymaktadır:
(i) Baskı Yoğunluğu: En yüksek düzeyde Çin, Rusya ve İran’da, orta düzeyde Türkiye’de
ve düşük düzeyde Macaristan’da gözlemlenmektedir.
(ii) Yöntem Çeşitliliği: Çin’de olduğu üzere fiziksel, sayısal ve hukuksal bileşimler
gözlemlenmektedir. Rusya’da fiziksel ağırlıklıdır. İran’da ideolojik ve
güvenlik ağırlıklıdır. Türkiye’de hukuksal ve diplomatik yöntemler
kullanılmaktadır. Macaristan’da ise kurumsal yeniden yapılandırma yöntemi
kullanılmaktadır.
Tüm olaylarda
ortak eğilim diaspora alanının artık “güvenli alan” olmaktan çıkmasıdır. Bulgular,
otoriter rejimlerin artık yalnızca iç siyasal alanı denetleyen yapılar
olmadığını ve bunun ötesinde sınır aşan yönetim ve baskı kapasitesi geliştiren
çok katmanlı rejimler durumuna geldiğini göstermektedir. Bu durum, çalışmanın kuramsal
modelini doğrulayarak “sınır aşan otoriterlik” kavramsallaştırmasını görgül
olarak desteklemektedir.
ÇÖZÜMLEME
Ulusötesi
baskı kavramı otoriterleşme yazını içinde nasıl konumlandırılabilir?
Çözümlenen olaylar,
ulusötesi baskının artık “yan bir güvenlik uygulaması” değil, çağdaş
otoriterleşmenin yapısal bir bileşeni olduğunu göstermektedir. Çin, Rusya ve
İran örneklerinde görüldüğü üzere, baskı mekanizmaları yalnızca iç muhalefeti
bastırmakla sınırlı değildir. Diaspora alanı da rejim sürekliliğinin bir
uzantısı durumuna gelmiştir. Bu nedenle ulusötesi baskı, yazında bağımsız bir
alt tema olarak değil, otoriter devlet kapasitesinin genişlemiş biçemi olarak
yeniden konumlandırılmalıdır.
Rejimler
ulusötesi baskıyı hangi araçlarla uygulamaktadır?
Olay çözümlemesi
dört temel araç seti ortaya koymaktadır. Rusya ve İran örneğinde olduğu üzere fiziksel
zorlayıcı araçlar yani suikast, kaçırma, kaybetme. Türkiye ve Malezya örneklerinde
olduğu gibi hukuksal ve diplomatik araçlar yani iade, sınır dışı, pasaport
iptali. Çin ağırlıklı sayısal ve gözetim araçları yani diasporanın izlenmesi ve
çevrimiçi baskı. Macaristan örneğinde olduğu üzere kurumsal baskı ve alan
daraltma yani üniversiteler ve sivil toplumun yeniden yapılandırılması. Bu
araçlar çoğu durumda birbirinden bağımsız değil, hibrit bir baskı rejimi içinde
birlikte çalışmaktadır.
Rejimler
arasında ulusötesi baskı nasıl farklılaşmaktadır?
Karşılaştırmalı
çözümleme üç temel farklılaşma ekseni göstermektedir:
Yoğunluk: Çin, Rusya ve İran yüksek yoğunluklu, Türkiye orta ve Macaristan düşük
yoğunlukludur.
Görünürlük: Rusya ve İran daha görünür fiziksel baskı üretirken Çin daha
düşük görünürlükte ama sistemli baskı üretmektedir.
Kurumsallaşma: Çin ve kısmen İran’da baskı devlet siyasası düzeyinde
kurumsallaşmıştır. Rusya’da seçici stratejik kullanım Türkiye’de daha çok
güvenlik ve hukuk eksenli hibrit yapı ve Macaristan’da ise dolaylı kurumsal
dönüşüm vardır.
Diaspora
topluluklarının işlevi nedir?
Diaspora,
artık yalnızca kültürel bir uzantı değildir. Üçlü bir işlev üstlenmektedir: muhalefet
üretim alanı, devletler arası yarışma alanı ve güvenlik riski olarak algılanan
hedef kitlesi. Özellikle Uygur diasporası olayında görüldüğü üzere, diaspora
bireyleri hem siyasal seferberlik aktörü hem de ulusötesi baskının doğrudan
nesnesi durumuna gelmiştir.
Uluslararası
hukuk açısından hangi gerilimler ortaya çıkmaktadır?
Çözümleme,
özellikle UNHCR çerçevesinde tanımlanan geri göndermeme ilkesinin sistemli
olarak zorlandığını göstermektedir. Malezya, Tayland ve Kamboçya örneklerinde BM
mekanizmalarının bilgilendirilmemesi, hızlı ve saydam olmayan sınır dışı etme
süreçleri, ekonomik ve diplomatik baskı etkisi ve uluslararası mülteci
hukukunun eylemli olarak aşındırıldığını göstermektedir.
Ulusötesi
baskı rejimlerin iç ve dış kapasitesini nasıl etkiler?
Bulgular,
ulusötesi baskının çift yönlü bir işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. İçeride rejimin
meşruluğunu güçlendirir ve muhalefeti caydırır. Dışarıda caydırıcılık etkisi
yaratır ve diasporanın hareketliliğini sınırlar. Özellikle Rusya ve İran
örneklerinde dış baskı iç denetimin psikolojik uzantısı olarak işlev
görmektedir.
Çağdaş
otoriterleşme nasıl yeniden tanımlanmalıdır?
Tüm bulgular
ışığında çağdaş otoriterleşme artık yalnızca iç siyasal denetim, seçim yönlendirme
ve medya baskısı üzerinden tanımlanamaz. Bunun yerine sınır aşan yönetim
kapasitesi, diaspora denetimi ve uluslararası ağlar üzerinden baskı üretimi ile
birlikte düşünülmelidir. Bu çalışma, otoriterleşmeyi çok katmanlı ve küresel
ölçekli bir rejim dönüşümü olarak yeniden kavramsallaştırmaktadır.
Araştırma
sorularının tamamı birlikte değerlendirildiğinde temel sonuç açıktır: Ulusötesi
baskı artık olağan dışı bir dış siyasa aracı değil, çağdaş otoriter rejimlerin
yapısal ve süreklilik arz eden bir bileşenidir.
Türkiye’de
Ulusötesi Baskı: Uygulamalar ve Hukuksal Çerçeve
Genel
yaklaşım ve Güvenlik merkezli diaspora siyasası: Türkiye örneğinde ulusötesi baskı
esas olarak ulusal güvenlik, terörle savaşım ve devletin sürekliliği çerçevesinde
gerekçelendirilir. Bu nedenle diaspora özellikle FETÖ ile bağlantılı yapılar, PKK
bağlantılı ağlar ve siyasal muhalif sürgün gruplar bağlamında “güvenlik sorunu”
olarak tanımlanır.
Hukuksal
araç seti:
İade (extradition) mekanizması: Türkiye çok sayıda ülke ile ikili
iade anlaşmalarına sahiptir. Şüphelilerin iadesi için diplomatik ve adli süreç
işletilir ve “terör suçu” kategorisi geniş yorumlanabilir. Bu, ulusötesi
baskının en önemli hukuksal aracıdır.
Vatandaşlık işlemleri: Vatandaşlıktan çıkarma ve iptal süreçleri olağan dışı
ve sınırlıdır. Çifte vatandaşlık durumlarının yeniden değerlendirilmesi işlemi
uygulanmaktadır. Amaç bireyin hukuksal koruma alanını daraltmaktır.
Pasaport ve yönetsel önlemler: Pasaport iptali, yurtdışına çıkış
yasağı ve adli denetim önlemlerini içermektedir. İç hukuk üzerinden diaspora
ile bağlantıyı kesme mekanizmasıdır.
Terörle savaşım mevzuatı: Türkiye’de en önemli çerçeve geniş
tanımlı terör suçları, örgüt üyeliği ve yardım ve yataklık suçlarıdır. Bu yapı,
ulusötesi bağlantıların hukuksal olarak yeniden sınıflandırılmasını olanaklı
kılar
Uluslararası
iş birliği boyutu: Türkiye’nin
uygulamalarında INTERPOL mekanizmaları, ikili güvenlik anlaşmaları ve istihbarat
iş birlikleri önemli rol oynar. Ancak burada önemli tartışma şudur: Bu
mekanizmaların siyasal muhaliflere karşı kötüye kullanılıp kullanılmadığı
uluslararası yazında tartışmalıdır.
Uygulama
modeli ve hibrit baskı rejimi: Türkiye örneğinde ulusötesi baskı üç düzeyde işlemektedir. Hukuksal düzeyde iade talepleri, yargı
süreçleri ve terör suçlamaları yer alır. Diplomatik düzeyde ikili görüşmeler, karşılıklı
iade pazarlıkları ve dış siyasa baskısı ön plana çıkar. Güvenlik ve istihbarat
düzeyinde ise izleme savları, diaspora ağlarının çözümlenmesi ve operasyonel eş
güdüm görülür.
Uluslararası
hukuk ile gerilim alanı: Türkiye’nin uygulamaları bazı normatif çerçevelerle gerilim içindedir.
Geri gönderme (non-refoulement) ilkesi uyarınca UNHCR normları açısından
bireyin işkence veya kötü işlem riski olan ülkeye gönderilmemesi gerekir. Avrupa
İnsan Hakları rejimi ise ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve siyasal
suçlu işleminin yasaklanmasını öngörmektedir. Bu alan özellikle Avrupa’ya
yönelik iade taleplerinde önemli duruma gelir.
Çözümleyici
konumlandırma
Karşılaştırmalı
model içinde Türkiye şu şekilde konumlanır:
|
Çizelge 1: Türkiye |
|
|
Boyut |
Değerlendirme |
|
Baskı yoğunluğu |
Orta |
|
Araç çeşitliliği |
Yüksek (hukuksal, diplomatik ve güvenlik) |
|
Fiziksel sınıraşan operasyon |
Düşük |
|
Hukuksal araç kullanımı |
Çok yüksek |
|
Kurumsallaşma |
Orta-yüksek |
Türkiye
modeli neyi temsil ediyor?
Türkiye
örneği şunu göstermektedir: Ulusötesi baskı sadece “gizli operasyonlar”
değildir ve aynı zamanda hukukun güvenlik merkezli yeniden yorumlanmasıdır. Bu
nedenle Türkiye modeli açık şiddet temelli değil fakat hukuksal ve siyasal
hibrit bir dışsallaştırma modelidir.
ULUSLARARASI
GÖÇMEN VE MÜLTECİ HUKUKUNUN TEMEL İLKELERİ
Geri
göndermeme ilkesi (non-refoulement): Bu ilke uluslararası sistemin en temel normudur. Hiçbir
devlet, bir kişiyi işkenceye, insanlık dışı veya aşağılayıcı işleme ve siyasal
baskıya maruz kalacağı bir ülkeye geri gönderemez. Bu ilkenin dayanağı 1951
Cenevre Sözleşmesi ve uluslararası teamül (customary international law)
hukukudur. En önemli nokta olan bu ilke olağan dışılık kabul etmeyen çok güçlü
bir normdur.
Sığınma
hakkı (asylum principle): Devletler kendi topraklarında bulunan kişilere siyasal veya insancıl
gerekçelerle sığınma hakkı tanıyabilir. Ancak devletler sığınma vermek zorunda
değildir ve takdir yetkisi vardır. Ama keyfi şekilde geri gönderme yapamaz.
Adil süreç (due
process): Göçmen veya sığınmacıların gözaltına alınması, sınır dışı
edilmesi ve iade edilmesi durumlarında saydam, hukuka uygun ve itiraz
edilebilir bir süreç olmalıdır.
Keyfi
sınır dışı yasağı: Bir
kişi bireysel değerlendirme yapılmadan, toplu şekilde veya siyasal gerekçelerle
sınır dışı edilemez.
İnsan
onuru ve insan hakları temelli koruma: Göçmenler insan hakları evrensel sisteminin koruması
altındadır ve vatandaş olup olmamaları önemli değildir. Bu ilkenin dayanağı İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi ve ICCPR / ICESCR [1]
sözleşmeleridir.
Geri
gönderme zinciri yasağı (indirect refoulement): Bir kişi doğrudan değil ama üçüncü
bir ülke üzerinden de tehlikeli bir ülkeye gönderilemez. Bu, özellikle
Güneydoğu Asya olaylarında önemli duruma gelir.
Göçmen ve
mülteci ayrımı: Göçmen
(migrant) ekonomik ve toplumsal nedenlerle hareket eder. Mülteci (refugee)
zulüm veya ciddi tehdit nedeniyle kaçar. Hukuksal koruma düzeyi mülteciler için
çok daha güçlüdür. Uluslararası göçmen ve mülteci hukuku devletlerin göçü denetim
altında tutma egemenliği ile bireylerin zulüm görmeme ve insan onurunu koruma
hakkı arasındaki denge üzerine kuruludur. Bu dengenin en sert çekirdeğini ise geri
gönderme (non-refoulement) ilkesi oluşturur.
Ulusötesi
baskı, uluslararası hukuk ihlali değil, uluslararası hukukun
uygulanabilirliğinin sınırını ortaya koyan bir uygulama biçemidir.
ULUSÖTESİ
BASKI VE ULUSLARARASI HUKUK ARASINDAKİ YAPISAL GERİLİM
Normatif
Çerçeve ve Yapısal Çatışma
Ulusötesi
baskı uygulamaları çağdaş uluslararası hukuk düzeninin temel normatif
ilkeleriyle doğrudan bir gerilim içindedir. Özellikle mülteci hukuku ve insan
hakları rejimi, devlet egemenliği ile bireysel koruma arasındaki dengeyi birey
lehine sınırlandıran güçlü normlar geliştirmiştir. Bu normatif yapının
merkezinde geri gönderme ilkesi yer almaktadır. Ancak karşılaştırmalı olay çözümlemesi
bu normun uygulamada giderek daha fazla aşındığını göstermektedir. Özellikle
üçüncü ülkeler üzerinden gerçekleştirilen sınır dışı işlemleri, iade
mekanizmaları ve gayriresmi geri gönderme uygulamaları hukuksal koruma
rejiminin etkisini zayıflatmaktadır.
Devlet
Egemenliği ve Güvenlik Gerekçesi
Ulusötesi
baskı uygulamalarının meşrulaştırılmasında en yaygın gerekçe “ulusal
güvenlik”tir. Devletler, diaspora topluluklarını ve sürgündeki aktörleri
sıklıkla terörle savaşım, rejim güvenliği ve ulusal bütünlük çerçevesinde
tanımlamaktadır. Bu güvenlik merkezli yaklaşım uluslararası hukuk normlarının
esnek yorumlanmasına yol açmakta ve özellikle iade süreçlerinde bireysel risk
değerlendirmesini ikincil duruma getirmektedir.
Kurumsal
Zayıflık ve Uygulama Açığı
UNHCR ve
benzeri uluslararası kurumlar normatif çerçeveyi belirlemede güçlü bir rol
oynasa da uygulama aşamasında bağlayıcı yaptırım kapasitesine sahip değildir. Bu
durum üç temel sonuç üretmektedir: Devletler arası iş birliği normların önüne
geçebilmektedir. İnsan hakları ihlalleri çoğu zaman “siyasal tercihi” olarak
kalmaktadır. Uluslararası hukuk özellikle güçlü devletler karşısında asimetrik
uygulanmaktadır
Üçüncü
Ülke Mekanizmaları ve Norm Aşınması
Karşılaştırmalı
olay çözümlemesi ulusötesi baskının en önemli boyutunun doğrudan ihlal değil,
aracılar yoluyla ihlal (indirect refoulement) olduğunu göstermektedir. Özellikle
Güneydoğu Asya ve Orta Doğu örneklerinde gözaltı sonrası hızlı sınır dışı, BM
mekanizmalarının bilgilendirilmemesi ve ikili güvenlik ilişkileri geri gönderme
ilkesinin dolaylı biçimde aşılmasına neden olmaktadır. Bu durum, uluslararası
hukukun yalnızca “doğrudan ihlallerle” değil, aynı zamanda kurumsal boşluklar
üzerinden işleyen dolaylı ihlallerle de zayıflatıldığını göstermektedir.
Normatif
Rejim ile Güvenlik Devleti Arasındaki Gerilim
Çözümlenen olaylar
iki farklı normatif rejimin çatıştığını ortaya koymaktadır: İnsan hakları
temelli rejim bireysel koruma, sığınma hakkı ve hukuksal süreç üzerinde
dururken, güvenlik temelli rejimler devlet egemenliği, terörle savaşım ve siyasal
kararlılık üzerinde durmaktadır. Ulusötesi baskı bu iki rejim arasındaki
boşlukta ortaya çıkmakta ve çoğu durumda güvenlik paradigması lehine sonuç
üretmektedir.
Değerlendirilecek
olursa, bu bulgular, ulusötesi baskının yalnızca görgül bir siyasa seti değil,
aynı zamanda uluslararası hukuk düzeni içinde yapısal bir gerilim alanı
olduğunu göstermektedir. Özellikle geri gönderme ilkesinin aşınması çağdaş
otoriterleşmenin sınır aşan boyutunun en önemli hukuksal göstergesi olarak
değerlendirilebilir. Dolayısıyla ulusötesi baskı yalnızca otoriter rejimlerin
dış siyasa aracı değil aynı zamanda uluslararası hukuk rejiminin uygulama
kapasitesini sınayan ve çoğu durumda aşındıran yapısal bir dönüşüm devingeni
olarak okunmalıdır.
SONUÇ VE
TARTIŞMA
Genel
Bulguların Bütünleştirilmesi
Bu çalışma,
çağdaş otoriter rejimlerin yalnızca iç siyasal alanı denetleyen yapılar
olmadığını, aynı zamanda giderek artan biçimde sınır aşan baskı kapasitesi
geliştiren rejimlere dönüştüğünü göstermiştir. Çin, Rusya, İran, Türkiye ve
Macaristan örnekleri üzerinden yapılan karşılaştırmalı çözümleme, ulusötesi
baskının tek tip bir mekanizma olmadığını ve aksine farklı yoğunluk, araç ve
kurumsallaşma düzeylerine sahip çok katmanlı bir yapı olduğunu ortaya
koymaktadır. Bu çerçevede ulusötesi baskı fiziksel olarak ortadan kaldırma, zorla
geri getirme, hukuksal iade mekanizmaları, sayısal gözetim ve kurumsal alan
daraltma gibi çoklu araç setleri üzerinden işleyen hibrit bir rejim kapasitesi
olarak tanımlanmıştır.
Kuramsal
Katkı
Bu çalışma
üç temel kuramsal katkı sunmaktadır:
(i)
Otoriterleşmenin yeniden kavramsallaştırılması: Otoriterleşme yazını uzun süre iç
siyasal kurumlara odaklanmıştır. Bu çalışma ise otoriterleşmeyi sınır aşan bir
devlet kapasitesi genişlemesi olarak yeniden tanımlamaktadır.
(ii)
Ulusötesi baskının merkezileştirilmesi: Ulusötesi baskı yazını çoğunlukla olay temelli kalmıştır. Bu
çalışma, bu olguyu otoriter rejimlerin yapısal bir bileşeni olarak kuramsal
modelle birleştirmektedir.
(iii)
Diaspora’nın yeniden konumlandırılması: Diaspora, yalnızca kültürel veya ekonomik bir alan değil,
aynı zamanda devletler arası yarışma alanı, güvenlik nesnesi ve siyasal denetim
uzantısı olarak yeniden tanımlanmıştır.
Önemli Olay
ve Modelin Sınanması
Cemal
Kaşıkçı olayı geliştirilen kuramsal modelin “uç sınır sınaması” olarak işlev
görmüştür. Bu olay, ulusötesi baskının yalnızca dolaylı ve yadsınabilir
yöntemlerle değil, aynı zamanda açık ve yüksek görünürlüklü devlet şiddeti
biçiminde de ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu durum, önerilen “sınır aşan
otoriterlik” modelinin hem düşük hem de yüksek yoğunluklu uçları kapsayabilecek
esnek bir çözümleyici çerçeve sunduğunu doğrulamaktadır.
Siyasa
Çıkarımları
Araştırmanın
bulguları uluslararası siyasa açısından üç temel çıkarım üretmektedir:
(i)
Uluslararası hukuk rejiminin güçlendirilmesi: Geri gönderme ilkesinin uygulanmasının
güçlendirilmesi ve üçüncü ülke aracılığıyla gerçekleşen ihlallerin daha sıkı
izlenmesi gerekmektedir.
(ii)
Diaspora koruma mekanizmaları: Sürgündeki bireylerin korunması için devletler arası eş güdümün
artırılması ve özellikle güvenli üçüncü ülke uygulamalarının yeniden
değerlendirilmesi gerekmektedir.
(iii)
Ulusötesi baskı izleme mekanizmaları: Uluslararası kurumlar (özellikle UNHCR), ulusötesi baskıyı
yalnızca insan hakları ihlali değil, aynı zamanda sistemli bir güvenlik sorunu
olarak ele almalıdır.
Sonuç
Bu çalışma, çağdaş
otoriterleşmenin artık yalnızca iç siyasal alanla sınırlı bir süreç olmadığını
ve bunun ötesinde sınır aşan, çok katmanlı ve giderek kurumsallaşan bir baskı
rejimi durumuna geldiğini ortaya koymuştur. Bu bağlamda “sınırların ötesinde
otoriterlik” çağdaş siyasal düzenin en önemli dönüşüm alanlarından birini
temsil etmektedir.
KAYNAKÇA
Amnesty
International. (çeşitli yıllar). Annual Report. London: Amnesty International
Publications.
Betts, A.
(2013). Survival Migration: Failed Governance and the Crisis of Displacement.
Ithaca: Cornell University Press.
Carling, J.,
ve Hernández-Carretero, M. (2011). Protecting Europe and protecting migrants?
Strategies for managing unintended consequences of restrictive migration
policies. International Migration, 49(6), 1–21.
Carothers,
T. (2002). The end of the transition paradigm. Journal of Democracy, 13(1),
5–21.
Cassese, A.
(2005). International Law. Oxford: Oxford University Press.
Cooley, A., ve
Heathershaw, J. (2017). Dictators Without Borders
Cooley, A., ve
Heathershaw, J. (2017). Dictators Without Borders: Power and Money in Central
Asia. Yale University Press.
De Genova,
N. (2017). The “migrant crisis” as racial crisis: Do Black Lives Matter in
Europe? Ethnic and Racial Studies, 41(10), 1765–1782.
Dukalskis,
A. (2021). Making the World Safe for Dictatorship
Fitzpatrick,
J. (2002). Human Rights Protection for Refugees
Fitzpatrick,
J. (2002). Human Rights Protection for Refugees, Asylum-Seekers, and Internally
Displaced Persons. Leiden: Martinus Nijhoff.
Galeotti, M.
(2019). The Vory: Russia’s Super Mafia. New Haven: Yale University Press.
Glasius, M.
(2018). “Extraterritorial authoritarian practices.” Globalizations
Goodwin-Gill,
G. ve McAdam, J. (2007). The Refugee in International Law
Goodwin-Gill,
G. S., ve McAdam, J. (2007). The Refugee in International Law. Oxford: Oxford
University Press.
Hafner-Burton,
E. M. (2013). Making Human Rights a Reality. Princeton: Princeton University
Press.
Hathaway, J.
(2005). The Rights of Refugees under International Law
Keck, M. ve
Sikkink, K. (1998). Activists Beyond Borders
Keck, M. E.,
ve Sikkink, K. (1998). Activists Beyond Borders: Advocacy Networks in
International Politics. Ithaca: Cornell University Press.
Krasner, S.
D. (1999). Sovereignty: Organized Hypocrisy
Levitt, P.
(2001). Transnational migration: Taking stock and future directions. Global
Networks, 1(3), 195–216.
Loescher, G.
(2001). The UNHCR and World Politics. Oxford: Oxford University Press.
Mann, M.
(2003). The Dark Side of Democracy: Explaining Ethnic Cleansing. Cambridge:
Cambridge University Press.
Moss, D. M.
(2016). Transnational repression, diaspora mobilization, and the case of The
Arab Spring.
Nye, J. S.
(2004). Soft Power: The Means to Success in World Politics. New York:
PublicAffairs.
Ong, A.
(2006). Neoliberalism as Exception: Mutations in Citizenship and Sovereignty.
Durham: Duke University Press.
Shain, Y.
(2007). Kinship and Diasporas in International Affairs
Shain, Y.
(2007). Kinship and Diasporas in International Affairs. Ann Arbor: University
of Michigan Press.
Sikkink, K.
(2011). The Justice Cascade. New York: W. W. Norton.
Slaughter,
A.-M. (2004). A New World Order
Slaughter,
A.-M. (2004). A New World Order. Princeton: Princeton University Press.
Teitelbaum,
M. S. (1984). Immigration, refugees, and foreign policy. International
Organization, 38(3), 429–450.
UNHCR.
(1951/1967). Convention and Protocol Relating to the Status of Refugees.
Geneva: United Nations.
UNHCR.
(çeşitli yıllar). Global Trends Report. Geneva: United Nations High
Commissioner for Refugees.
Way, L. A.
(2015). Pluralism by Default: Weak Autocrats and the Rise of Competitive
Politics. Johns Hopkins University Press.
Wedeen, L.
(1999). Ambiguities of Domination. Chicago: University of Chicago Press.
Zalewski, M.
(2010). Feminist International Relations: Making sense. International Studies
Perspectives, 11(2), 128–133.
[1] ICCPR,
International Covenant on Civil and Political Rights (Uluslararası Medeni ve
Siyasi Haklar Sözleşmesi) ve ICESCR, International Covenant on Economic, Social
and Cultural Rights (Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesi), 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul
edilen ve insan haklarının evrensel koruma rejiminin temelini oluşturan iki ana
uluslararası sözleşmedir. ICCPR bireylerin yaşam hakkı, özgürlük ve adil
yargılanma gibi medeni ve siyasi haklarını düzenlerken; ICESCR, çalışma,
eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi ekonomik, sosyal ve kültürel hakları
güvence altına almaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder