Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

17 Nisan 2026 Cuma

 

Sınırların Ötesinde Otoriterlik: Ulusötesi Baskı, Diaspora Denetimi ve Yeni Nesil Rejim Devingenleri

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

 

ÖZ

Çağdaş otoriterleşme yazını baskıyı büyük ölçüde devletin iç siyasal alanıyla sınırlı bir olgu olarak ele almaktadır. Bu çalışma, bu yaklaşımın artık yetersiz olduğunu ileri sürmektedir. Makale, otoriter rejimlerin sınır ötesine uzanan sistemli baskı kapasiteleri geliştirdiğini ve bu nedenle ulusötesi baskının çağdaş otoriterliğin yapısal bir bileşeni olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan örneklerine dayanan karşılaştırmalı çözümleme zorla geri gönderme, hukuksal ve diplomatik baskı, sınır ötesi gözetim ve kurumsal yeniden yapılandırma gibi çok katmanlı zorlayıcı araçları ortaya koymaktadır. Bulgular, diaspora topluluklarının hem baskının hedefi hem de jeopolitik yarışmanın bir alanı durumuna geldiğini göstermektedir. Çalışma ayrıca yoğunluk, araç çeşitliliği ve kurumsallaşma boyutlarına dayanan üç boyutlu bir çözümleyici model geliştirmektedir. Cemal Kaşıkçı olayı bu modelin sınırlarını sınayan önemli bir örnek olay olarak ele alınmakta ve ulusötesi baskının açık sınır ötesi şiddete kadar uzanabileceğini göstermektedir. Son olarak makale, devletlerin ulusötesi baskı uygulamalarıyla uluslararası hukuk normları (özellikle Non-refoulement ilkesi) arasındaki artan gerilimi ortaya koymaktadır. Bu bağlamda çalışma, otoriterliği sınır aşan bir yönetişim biçimi olarak yeniden kavramsallaştırarak mevcut yazına eleştirel bir katkı sunmaktadır.

Anahtar kelimeler: Ulusötesi baskı; otoriterleşme; diaspora siyaseti; karşılaştırmalı siyaset; devlet kapasitesi; sınır ötesi zorlayıcılık; mülteci hukuku; geri göndermeme ilkesi; küresel yönetişim.

 

ABSTRACT

Contemporary scholarship on authoritarianism has largely conceptualized repression as a domestically bounded phenomenon, focusing on internal institutional erosion and political control. This article argues that such an approach is no longer sufficient. It advances the claim that authoritarian regimes have developed systematic capacities for transnational repression, extending their control beyond territorial borders into diaspora communities and exile spaces.

 

Drawing on a comparative case study of China, Russia, Iran, Türkiye, and Hungary, the article conceptualizes transnational repression not as an auxiliary security practice but as a structural component of modern authoritarianism. It identifies a multi-layered repertoire of coercive strategies, including forced returns, legal and diplomatic pressure, extraterritorial surveillance, and institutional restructuring. The analysis demonstrates that diaspora populations have become both targets of repression and arenas of geopolitical contestation. The article further develops a three-dimensional analytical framework based on intensity, instrument diversity, and institutionalization to explain variation across regimes. A critical boundary case (the assassination of Jamal Khashoggi) is used to illustrate the upper limits of transnational repression, where coercion escalates into overt extraterritorial violence. Finally, the study highlights the growing tension between state-led transnational repression and international legal norms, particularly the principle of non-refoulement. It concludes that authoritarianism must be reconceptualized as a transboundary form of governance, thereby challenging the state-centric assumptions of existing authoritarianism literature.

Keywords: Transnational repression; authoritarianism; diaspora politics; comparative politics; state capacity; extraterritorial coercion; refugee law; non-refoulement; global governance

GİRİŞ

Son on yılda otoriterleşme yazını demokratik gerileme, yarışmacı otoriterlik ve kurumsal aşınma gibi kavramlar etrafında önemli bir genişleme göstermiştir. Ancak bu yazının büyük bölümü otoriter rejimlerin baskı kapasitesini ağırlıklı olarak devletin iç egemenlik alanı ile sınırlı bir çerçevede ele almaktadır. Bu yaklaşım, çağdaş otoriterliğin dönüşen doğasını açıklamakta giderek yetersiz kalmaktadır. Zira günümüzde otoriter rejimler, yalnızca yurtiçindeki siyasal alanı denetlemekle kalmamakta, aynı zamanda diaspora toplulukları, sürgündeki muhalifler ve uluslararası hareketlilik ağları üzerinden sınır aşan bir baskı kapasitesi geliştirmektedir.

Bu çalışma, otoriterleşmenin bu ihmal edilmiş boyutuna odaklanarak, ulusötesi baskının (transnational repression) çağdaş otoriter rejimlerin yapısal bir bileşeni durumuna geldiğini ileri sürmektedir. Mevcut yazında ulusötesi baskı çoğunlukla olay temelli ve parçalı biçimde ele alınmakta, ancak bu olgu otoriterleşmenin genel kuramsal çerçevesine sistemli biçimde bütünleştirilememektedir. Bu makale, söz konusu boşluğu doldurarak ulusötesi baskıyı olağan dışı bir dış siyasa aracı değil, çağdaş otoriterliğin genişleyen devlet kapasitesinin merkezi bir unsuru olarak kavramsallaştırmaktadır.

Çalışmanın temel savı otoriter rejimlerin artık yalnızca içsel baskı mekanizmaları üzerinden değil, aynı zamanda sınır aşan denetleme ve zorlayıcılık kapasitesi üzerinden anlaşılması gerektiğidir. Bu bağlamda makale, otoriterleşmeyi üç aşamalı bir dönüşüm süreci olarak yeniden düşünmeyi önermektedir: içsel kurumsal pekiştirme, yarışmacı otoriterleşme ve sınır aşan baskı kapasitesinin kurumsallaşması. Bu üçüncü aşama, devletlerin egemenlik alanını genişleterek diaspora ve sürgün alanlarını da denetlemeye yöneldiği yeni bir rejim biçemini işaret etmektedir.

Bu çerçevede çalışma, Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan örnekleri üzerinden ulusötesi baskının farklı biçimlerini karşılaştırmalı olarak çözümlemektedir. Çözümleme, zorla geri getirme, iade mekanizmaları, sayısal gözetim, diplomatik baskı ve kurumsal alan daraltma gibi araçlar üzerinden bu rejimlerin sınır aşan kapasitesini incelemektedir. Ayrıca Cemal Kaşıkçı olayı önerilen modelin sınırlarını sınayan önemli bir olay olarak ele alınmaktadır.

Makale, ulusötesi baskıyı yalnızca güvenlik siyasalarının dışa taşması olarak değil, devletin kendini koruma ödevi ile uluslararası insan hakları normları arasındaki gerilimin yeniden tanımlandığı bir alan olarak da değerlendirmektedir. Bu bağlamda özellikle geri gönderme (non-refoulement) ilkesinin sistemli biçimde aşınması, çağdaş otoriterleşmenin sınır aşan boyutunun en önemli göstergelerinden biri olarak ele alınmaktadır.

Sonuç olarak bu çalışma, otoriterleşme yazınına üç temel katkı sunmaktadır. Birincisi, otoriterliği içsel bir rejim özelliği olmaktan çıkararak sınır aşan bir yönetim kapasitesi olarak yeniden kavramsallaştırmaktadır. İkincisi, ulusötesi baskıyı çağdaş otoriter rejimlerin yapısal bir bileşeni olarak kuramsal modelle bütünleştirmektedir. Üçüncüsü ise diaspora siyasetini çağdaş rejim güvenliği ve uluslararası yarışma bağlamında temel bir çözümleme kategorisi durumuna getirmektedir.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı çağdaş otoriter rejimlerin giderek artan biçimde sınır aşan baskı mekanizmaları geliştirdiğini ortaya koymak ve bu süreci ulusötesi baskı (transnational repression) kavramsal çerçevesi içinde karşılaştırmalı olarak çözümlemektir. Çalışma, otoriterleşme yazınında sıklıkla iç siyasal alanla sınırlı olarak ele alınan baskı ve denetim mekanizmalarının günümüzde diaspora toplulukları, sürgündeki muhalifler ve uluslararası hareketlilik ağları üzerinden nasıl küresel bir boyut kazandığını açıklamayı hedeflemektedir.

Bu genel amaç doğrultusunda çalışma aşağıdaki belirgin hedefleri izlemektedir:

İlk olarak, ulusötesi baskı kavramının kuramsal sınırlarını ve otoriterleşme yazını içindeki yerini tartışarak kavramsal bir netlik sağlamak hedeflenmektedir. Bu kapsamda, “yarışmacı otoriterlik”, “otoriter yayılma” (authoritarian diffusion) ve “diaspora siyasaları” yazınları ile ilişki kurulacaktır.

İkinci olarak, seçilmiş ülke örnekleri (Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan) üzerinden farklı otoriter rejim tiplerinin ulusötesi baskı kapasite ve stratejileri karşılaştırmalı olarak çözümlenecektir. Bu çözümleme baskı mekanizmalarının yoğunluğu, araç çeşitliliği ve kurumsallaşma düzeyi açısından farklılaşmalarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Üçüncü olarak, diaspora topluluklarının bu yeni rejim devingenleri içerisindeki konumu incelenecektir. Diasporanın yalnızca bir “siyasal muhalefet alanı” değil, aynı zamanda devletler arası yarışmanın bir uzantısı durumuna nasıl geldiği tartışılacaktır.

Dördüncü olarak, ulusötesi baskı uygulamalarının uluslararası hukuk, insan hakları rejimi ve küresel yönetişim mekanizmaları üzerindeki etkileri değerlendirilecektir. Özellikle iade, zorla geri gönderme ve sınır ötesi gözdağı uygulamalarının mevcut normatif düzeni nasıl zorladığı çözümlenecektir.

Son olarak çalışma, otoriterleşme yazınına katkı olarak, çağdaş rejimlerin yalnızca içsel baskı kapasitesi üzerinden değil, aynı zamanda sınır aşan yönetim ve denetim kapasitesi üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda, ulusötesi baskı, çağdaş otoriterliğin yapısal bir bileşeni olarak konumlandırılacaktır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, çağdaş otoriter rejimlerin sınır aşan baskı kapasitelerini ve diaspora denetim mekanizmalarını karşılaştırmalı olarak çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu genel amaç doğrultusunda aşağıdaki araştırma soruları geliştirilmiştir:

Ulusötesi baskı (transnational repression) kavramı çağdaş otoriterleşme yazını içinde nasıl konumlandırılabilir ve hangi kuramsal boşlukları doldurmaktadır?

Seçilmiş otoriter ve yarışmacı otoriter rejimler (Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan) ulusötesi baskı mekanizmalarını hangi araçlar üzerinden uygulamaktadır?

Bu rejimler arasında ulusötesi baskının yoğunluğu kurumsallaşma düzeyi ve yöntem çeşitliliği açısından nasıl farklılıklar bulunmaktadır?

Diaspora toplulukları çağdaş otoriter rejimlerin dış siyasa ve güvenlik stratejileri içinde nasıl bir işlev üstlenmektedir?

Zorla geri gönderme (rendition) iade talepleri ve sınır ötesi gözetim gibi uygulamalar uluslararası hukuk normları ve insan hakları rejimi açısından hangi gerilimleri üretmektedir?

Ulusötesi baskı uygulamaları otoriter rejimlerin iç meşruluğunu ve dış siyasa kapasitesini nasıl etkilemektedir?

Çağdaş otoriterleşme süreci yalnızca iç siyasal denetim değil aynı zamanda sınır aşan yönetim kapasitesi açısından nasıl yeniden tanımlanabilir?

Türkiye’deki uygulamalar ve hukuksal çerçeve nasıldır?

Uluslararası göçmen ve sığınmacı hukukun temel ilkeleri nelerdir?

YÖNTEM

Bu çalışma, çağdaş otoriter rejimlerde ulusötesi baskı (transnational repression) uygulamalarını karşılaştırmalı bir çözümleme çerçevesinde incelemektedir. Araştırma, nitel araştırma tasarımına dayanmaktadır ve karşılaştırmalı olay çözümlemesi (comparative case study design) yaklaşımını benimsemektedir.

Araştırma Tasarımı

Çalışma, çoklu-olay (multiple-case) araştırma deseni kullanmaktadır. Seçilen olaylar (Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan) farklı otoriterleşme tipolojilerini temsil etmekte ve ulusötesi baskı mekanizmalarının çeşitliliğini ortaya koymak için amaçlı olarak seçilmiştir. Bu seçim en fazla değişim (maximum variation sampling) ilkesine dayanmaktadır.

Veri Toplama Yöntemi

Araştırmada birincil veri kullanılmamaktadır. Bunun yerine aşağıdaki ikincil veri kaynakları çözümlenmiştir: Uluslararası kuruluş raporları (özellikle UNHCR, Amnesty International, Human Rights Watch), akademik makaleler ve kitaplar (uluslararası ilişkiler ve karşılaştırmalı siyaset yazını), resmi devlet açıklamaları ve diplomatik belgeler, güvenilir uluslararası medya raporları ve olay bazlı insan hakları ihlali belgeleri. Bu veri seti, özellikle diaspora baskısı, zorla geri gönderme (rendition), sınır ötesi gözetim ve siyasal tehdit olaylarının sistemli olarak karşılaştırılmasına olanak sağlamaktadır.

Çözümleyici Yaklaşım

Veri çözümlemesi tematik çözümleme (thematic analysis) ve karşılaştırmalı içerik çözümlemesi (comparative content analysis) yöntemlerinin birleşimine dayanmaktadır. Bu kapsamda üç temel çözümleyici kategori oluşturulmuştur:

Baskı araçları: Hukuksal, diplomatik, güvenlik ve sayısal mekanizmalar.

Coğrafi genişleme: İç baskıdan dış/diaspora alanına geçiş.

Kurumsal aracılar: İkili anlaşmalar, uluslararası iş birlikleri ve “vekil” (proxy) devletler.

Bu kategoriler üzerinden her olay sistemli olarak kodlanmış ve karşılaştırılmıştır.

Çözümleyici Çerçeve

Çalışma, ulusötesi baskıyı üç boyutlu bir çözümleyici model içinde ele almaktadır:

Yoğunluk: Baskının sertlik derecesi (düşük–orta–yüksek).

Yöntem çeşitliliği: Fiziksel, hukuksal, sayısal ve diplomatik araçlar.

Kurumsallaşma düzeyi: Devlet siyasası mı yoksa ad hoc uygulama mı olduğu.

Bu model, farklı rejim tipleri arasında karşılaştırmalı çözümleme yapılmasına olanak sağlamaktadır.

Sınırlılıklar

Çalışma, bazı sınırlılıklara sahiptir. Öncelikle, ulusötesi baskı etkinliklerinin doğası gereği gizli yürütülmesi, bazı olaylarda veri doğrulama sorunları yaratmaktadır. İkinci olarak, devletlerin resmi açıklamalarının sınırlı olması, olayların tam kapsamını belirlemeyi zorlaştırmaktadır. Bu nedenle çözümleme açık kaynak veriler ve doğrulanmış raporlarla sınırlı tutulmuştur.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Otoriterleşme Yazını ve Sınırları

Çağdaş karşılaştırmalı siyaset yazınında otoriterleşme uzun süre iç siyasal kurumlar üzerinden tanımlanmıştır. Özellikle seçimsel yarışmanın korunup korunmadığı, medya özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve sivil toplum kapasitesi gibi değişkenler rejimlerin sınıflandırılmasında temel ölçütler olarak kullanılmıştır. Bu çerçevede “yarışmacı otoriterlik” yaklaşımı demokratik kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü ancak içerik olarak aşındırıldığı bir rejim tipini açıklamakta önemli bir kuramsal katkı sunmuştur. Ancak bu yazının temel sınırlılığı otoriterleşmeyi büyük ölçüde devletin iç egemenlik alanıyla sınırlı bir olgu olarak ele almasıdır. Bu yaklaşım, devletin sınır ötesi kapasitesini, diaspora üzerindeki etkisini ve uluslararası ağlar üzerinden yürütülen baskı mekanizmalarını ikincil veya olağan dışı olgular olarak değerlendirme eğilimindedir.

Ulusötesi Baskı (Transnational Repression) Yazını

Son yıllarda gelişen “ulusötesi baskı” yazını bu içe dönük yaklaşımı önemli ölçüde genişletmiştir. Bu çalışmalar, devletlerin yalnızca kendi sınırları içinde değil, aynı zamanda diaspora toplulukları ve sürgündeki muhalifler üzerinde de sistemli denetim mekanizmaları geliştirdiğini göstermektedir. Bu mekanizmalar arasında zorla geri getirme, pasaport iptali, aile üyeleri üzerinden baskı, sayısal gözetim ve uluslararası polis iş birliği gibi araçlar yer almaktadır. Bununla birlikte mevcut yazın çoğunlukla olay bazlı çalışmalara odaklanmakta ve bu olguyu geniş bir rejim dönüşümü kuramı içine yerleştirmekte yetersiz kalmaktadır. Başka bir ifadeyle, ulusötesi baskı genellikle “yan bir güvenlik uygulaması” olarak ele alınmakta ancak çağdaş otoriterleşmenin yapısal bir bileşeni olarak kuramsallaştırılmamaktadır.

Diaspora Siyasaları ve Devlet-Diaspora İlişkisi

Diaspora çalışmaları yazını diaspora topluluklarını çoğunlukla kimlik, bütünleşme ve ulusötesi ağlar bağlamında ele almıştır. Ancak son dönemde diaspora, yalnızca bir kültürel veya ekonomik ağ değil, aynı zamanda devletler arası yarışmanın ve rejim güvenliğinin bir uzantısı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Bu bağlamda diaspora, bazı devletler için siyasal meşruluğun dışarıda yeniden üretildiği bir alan, muhalefetin örgütlendiği bir “sürgün siyasal alanı” ve giderek artan biçimde denetlenmesi gereken bir güvenlik riski durumuna gelmiştir.

Yazın Boşluğu

Mevcut yazın üç temel noktada yetersiz kalmaktadır: Birincisi, otoriterleşme çalışmaları büyük ölçüde iç siyasa merkezlidir ve sınır aşan baskı mekanizmalarını sistemli bir çözümleme kategorisi olarak ele almamaktadır. İkincisi, ulusötesi baskı yazını önemli görgül katkılar sunsa da bu olguyu otoriter rejimlerin yapısal dönüşümünün merkezine yerleştiren bütüncül bir kuram geliştirmemiştir. Üçüncüsü, diaspora çalışmaları ile otoriterleşme yazını arasında güçlü bir kuramsal bütünleşme bulunmamaktadır. Diaspora ya kimlik siyasaları bağlamında ya da güvenlik çalışmaları içinde parçalı şekilde ele alınmaktadır.

Kavramsal Çerçeve ve Model: Sınır Aşan Otoriterlik

Bu çalışma, söz konusu boşluğu doldurmak üzere “sınır aşan otoriterlik” (transboundary authoritarianism) kavramsallaştırmasını önermektedir. Bu model, çağdaş otoriter rejimlerin üç boyutlu bir dönüşüm geçirdiğini ileri sürmektedir:

İçsel pekiştirme: Kurumların aşındırılması, seçimlerin denetimi ve medya alanının daraltılması.

Sınır aşan baskı: Diaspora, sürgündeki muhalefet ve uluslararası ağlar üzerinden denetim mekanizmaları.

Aracılaşmış uygulama: Üçüncü ülkeler, ikili anlaşmalar ve uluslararası iş birlikleri üzerinden baskının dışsallaştırılması.

Bu model, otoriterleşmeyi artık yalnızca “iç egemenlik” üzerinden değil, aynı zamanda küresel yönetişim alanına taşan bir denetim rejimi olarak yeniden tanımlamaktadır.

Türler

Ulusötesi baskı (transnational repression) hükümetlerin sınır ötesinde yaşayan kendi vatandaşlarını, muhalifleri veya diaspora üyelerini susturmak, taciz etmek, korkutmak veya zorla geri getirmek için kullandığı yöntemlerdir. Bu eylemler, otoriter rejimlerin kendi sınırlarının ötesine uzanan bir baskı aygıtı oluşturmasıyla gerçekleşir.

Zorla Geri Getirme ve Kaçırma: İstihbarat servisleri veya güvenlik güçleri aracılığıyla yurtdışındaki muhaliflerin yasal süreçler (iade) uygulanmadan kaçırılarak kendi ülkelerine götürülmesidir. Türkiye'nin 2016 sonrasında farklı ülkelerde bu yöntemi kullandığı rapor edilmiştir.

Sayısal Gözetim ve Taciz: Muhaliflerin sosyal medya üzerinden takip edilmesi, tehdit edilmesi veya casus yazılımlarla sayısal cihazlarının gözetlenmesidir.

Aile Üyelerine Yönelik Baskı: Yurtdışında yaşayan bir muhalifi susturmak için ülkesinde kalan yakınlarının gözaltına alınması, pasaportlarına el konulması veya tehdit edilmesidir.

Konsolosluk Hizmetlerinin Silah Olarak Kullanılması: Pasaport yenileme, evlilik veya nüfus kaydı gibi elzem konsolosluk hizmetlerinin hükümet muhalifi olan kişilere verilmemesi veya "teslim ol" şartına bağlanmasıdır.

Fiziksel Saldırı ve Suikast: Yurt dışında yaşayan rejim karşıtlarına yönelik doğrudan fiziksel şiddet veya suikast girişimleridir.

İnterpol'ün Kötüye Kullanılması: Muhalifler hakkında sahte veya siyasal içerikli "Kırmızı Bülten" (Red Notice) çıkartılarak başka ülkelerde tutuklanmalarının sağlanmaya çalışılmasıdır.

Diaspora Üyelerine Yönelik "Kişisel" Baskı: Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları örneğinde olduğu gibi, belirli siyasal grupların diğer diasporalar üzerinde baskı kurmasıdır.

Kuramsal Katkı

Bu çerçeve, otoriterleşme yazınına iki temel katkı sunmaktadır. İlk olarak, otoriter rejimlerin dış siyasa ve diaspora stratejilerini iç siyasal pekiştirme süreçleriyle bütünleştirmektedir. İkinci olarak ise, devlet kapasitesini yalnızca iç egemenlik üzerinden değil, sınır aşan baskı kapasitesi üzerinden ölçen yeni bir çözümleyici bakış açısı geliştirmektedir.

DEVLETİN KENDİNİ KORUMA ÖDEVİ İLE ULUSÖTESİ BASKI ARASINDAKİ SINIR

Ulusötesi baskı tartışmalarının en önemli kavramsal sorunlarından biri devletlerin meşru güvenlik siyasaları ile sınır aşan baskı uygulamaları arasındaki ayrımın giderek belirsizleşmesidir. Uluslararası hukuk çerçevesinde devletler egemenliklerini koruma ve ulusal güvenliklerini sağlama hakkına sahiptir. Bu kapsamda suçluların iadesini istemek, uluslararası güvenlik iş birliklerine katılmak ve sınır aşan tehditleri izlemek genel olarak meşru devlet davranışı olarak kabul edilmektedir.

Bununla birlikte karşılaştırmalı çözümleme bu meşru güvenlik alanı ile ulusötesi baskı arasındaki sınırın sabit olmadığını, aksine siyasal bağlama ve rejim tipine bağlı olarak yeniden üretildiğini göstermektedir. Özellikle geniş tanımlanmış “terör” ve “ulusal güvenlik tehdidi” kavramları devletlere bu sınırı esnetme olanağı sağlamaktadır. Bu durum, hukuksal olarak meşru görünen araçların (iade talepleri, diplomatik baskı, vatandaşlık işlemleri) siyasal muhalefeti hedef alan baskı mekanizmalarına dönüşmesine yol açabilmektedir.

Bu bağlamda üç katmanlı bir ayrım yapmak olanaklıdır. İlk olarak, bireysel risk değerlendirmesine dayanan, saydam ve denetlenebilir süreçler içeren uygulamalar “meşru güvenlik alanı” içinde değerlendirilebilir. İkinci olarak, hukuksal araçların geniş yorumlanması ve siyasal muhalefetin suç sayılması yoluyla ortaya çıkan uygulamalar “gri alan”ı oluşturmaktadır. Bu alan, uluslararası hukuk normları ile devlet uygulamaları arasındaki gerilimin en yoğun olduğu düzeyi temsil etmektedir. Son olarak, zorla geri gönderme, üçüncü ülkeler aracılığıyla iade, kaçırma ve fiziksel olarak ortadan kaldırma gibi uygulamalar ise açık ihlal alanına girmekte ve özellikle geri gönderme ilkesi başta olmak üzere uluslararası insan hakları normlarıyla doğrudan çelişmektedir.

Bu ayrım, ulusötesi baskının yalnızca devlet kapasitesinin dışa taşması olarak değil, aynı zamanda güvenlik söylemi altında yeniden tanımlanan bir egemenlik uygulaması olarak anlaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim çözümlenen olaylarda devletler diaspora üzerindeki baskıyı çoğunlukla güvenlik ve terörle savaşım çerçevesinde meşrulaştırmakta ve bu durum ise uluslararası hukuk normlarının uygulanmasında seçicilik ve esneklik yaratmaktadır.

Sonuç olarak, ulusötesi baskı ile devletin kendini koruma ödevi arasındaki ilişki basit bir meşru–gayrimeşru ayrımına indirgenemez. Aksine bu ilişki, çağdaş otoriterleşmenin en önemli devingenlerinden biri olarak güvenlik ile özgürlük arasındaki klasik dengeyi sınır ötesi bir düzleme taşımaktadır. Bu durum, otoriter rejimlerin yalnızca iç siyasal alanı değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin uygulanma kapasitesini de yeniden şekillendirdiğini göstermektedir.

 

 

 

 

 

Şekil 1. Devletin Kendini Koruma Ödevi ile Ulusötesi Baskı Arasındaki Süreklilik

Not: Bu model devletlerin meşru güvenlik siyasaları ile ulusötesi baskı uygulamaları arasında doğrusal olmayan bir süreklilik olduğunu ve özellikle “gri alanın” normatif tartışmaların merkezinde yer aldığını göstermektedir.

BULGULAR VE KARŞILAŞTIRMALI OLAY ÇÖZÜMLEMESİ

Çin: Kurumsallaşmış Sınır Aşan Baskı Modeli

Çin örneği ulusötesi baskının en sistemli ve kurumsallaşmış biçimini temsil etmektedir. Özellikle Sincan Uygur Özerk Bölgesi merkezli siyasalar, yalnızca iç güvenlik değil, aynı zamanda diaspora denetimini de kapsamaktadır. Bu modelde üç temel mekanizma öne çıkmaktadır: Zorla geri getirme ve kaybolma olayları, diaspora üzerinde sayısal ve fiziksel gözetim ve üçüncü ülkeler üzerinden iade ve baskı ağları. Uygur akademisyenler ve eylemciler üzerinden gözlemlenen olaylar baskının yalnızca siyasal muhalefeti değil, kültürel üretimi ve entelektüel alanı da hedef aldığını göstermektedir.

Rusya: Seçici ve Yüksek Yoğunluklu Fiziksel Baskı

Rusya, ulusötesi baskıyı daha “seçici ama yüksek yoğunluklu” bir biçimde uygulamaktadır. Özellikle rejim karşıtı figürlere yönelik fiziksel ortadan kaldırma savları dikkat çekmektedir. Alexei Navalny olayı ve Sergey Skripal olayı devletin yurt dışındaki hedeflere erişim kapasitesini ve fiziksel zorlayıcı araçları kullanma isteğini göstermektedir. Bu modelde diaspora denetimi sistemli olmaktan çok stratejik ve caydırıcı niteliktedir.

İran: İdeolojik Güvenlik Devleti ve Diaspora Tehdidi

İran örneği ideolojik rejim yapısının ulusötesi baskıyla birleştiği bir modeli temsil eder. Ruhullah Zam olayında olduğu gibi, sürgündeki muhaliflerin üçüncü ülkeler üzerinden yakalanması, yargılanması ve ağır cezalandırılması sık görülen bir örüntüdür. Ayrıca Masih Alinejad gibi figürlere yönelik kaçırma planı savları diaspora alanının doğrudan hedef durumuna geldiğini göstermektedir.

Türkiye: Hukuksal ve Güvenlik Temelli Hibrit Model

Türkiye örneği ulusötesi baskının daha çok hukuksal araçlar ve güvenlik iş birlikleri üzerinden yürütüldüğü hibrit bir yapıya işaret etmektedir. FETÖ sonrası süreç ve 15 Temmuz Darbe Girişimi, diaspora ve sürgündeki aktörlerin iade talepleri, istihbarat iş birlikleri ve diplomatik baskı yoluyla hedef alınabildiğini göstermektedir. Bu modelde fiziksel ortadan kaldırmadan çok hukuksal ve kurumsal baskı araçları ön plandadır. Türkiye örneği, ulusötesi baskının hukuksal araçlar üzerinden yürütüldüğü hibrit bir model sunmaktadır.

Macaristan: Düşük Yoğunluklu Kurumsal Baskı ve Alan Daraltma

Macaristan örneği doğrudan ulusötesi baskı üretmekten çok iç kurumsal alanın daraltılması üzerinden ilerleyen bir model sunmaktadır. Central European University olayı rejimin kurumsal özerkliği sınırlandırma ve eleştirel aktörleri ülke dışına itme stratejisini göstermektedir. Bu modelde diaspora baskısı sınırlı olmakla birlikte sistemik alan daraltma stratejisi baskının dolaylı biçimidir.

ÖNEMLİ AŞIRI ÖRNEK OLAY: CEMAL KAŞIKÇI OLAYI VE ULUSÖTESİ BASKININ UÇ NOKTASI

Olayın Konumu

Cemal Kaşıkçı olayı, ulusötesi baskı yazınında devlet destekli sınır-aşan zor kullanımı tartışmalarının en görünür ve en ağır örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu olay, yalnızca bir bireysel hak ihlali değil, aynı zamanda devlet egemenliği, diplomatik alan ve uluslararası hukuk normları arasındaki gerilimin keskin bir görünümüdür. Olayın gerçekleştiği yer olan İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu uluslararası hukuk açısından “egemenlik alanı” ile “ev sahibi devletin yetkisi” arasındaki karmaşık sınır rejimini gündeme getirmiştir.

Ulusötesi Baskının “Son Noktası” (hard endpoint) Boyutu

Çözümlenen olaylar (Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan) ulusötesi baskının farklı yoğunluklarını ortaya koyarken Kaşıkçı olayı bu boyutun en uç noktasını temsil etmektedir. Bu olay, ulusötesi baskının zorla geri getirme (rendition), sınır ötesi kaçırma ve fiziksel ortadan kaldırma aşamasına gelebileceğini göstermektedir. Bu nedenle olay yazında “uluslararası baskının ulaşabileceği en son nokta” (hard endpoint of transnational repression) olarak kavramsallaştırılabilecek bir örnek sunmaktadır.

Devlet Sorumluluğu ve Diplomatik Alanın Aşınması

Kaşıkçı olayı, uluslararası hukuk açısından üç önemli normatif alanı aynı anda zorlamaktadır: Diplomatik dokunulmazlık rejimi, devlet sorumluluğu ilkesi ve insan hakları hukukunun yaşam hakkını koruması. Bu üç alanın aynı olayda kesişmesi ulusötesi baskının artık yalnızca güvenlik siyasası değil, aynı zamanda uluslararası hukukun temel yapısal normlarına meydan okuyan bir uygulama durumuna geldiğini göstermektedir.

Karşılaştırmalı Çözümleme İçindeki İşlevi

Çin, Rusya ve İran örneklerinde gözlemlenen ulusötesi baskı biçimleri çoğunlukla yadsınabilirlik (plausible deniability), dolaylılık ve üçüncü ülke aracılığı özellikleri taşırken Kaşıkçı olayı bu boyutu aşan bir görünürlük üretmiştir. Bu bağlamda olay Çin’in sistemli ve düşük görünürlük, Rusya’nın seçici ama yüksek yoğunluk, İran’ın ideolojik güvenlik temelli, Türkiye’nin hukuksal-diplomatik hibrit ve Macaristan’ın kurumsal alan daraltma modeline karşılık doğrudan ve yüksek görünürlüklü devlet zor kullanımı kategorisini temsil eder.

Bu olay, çalışmanın temel savını güçlendirmektedir: çağdaş otoriterleşme yalnızca iç siyasal denetim değil, aynı zamanda sınır aşan baskı kapasitesinin farklı yoğunluklarda kurumsallaşmasıdır. Cemal Kaşıkçı olayı bu boyutların en uç noktasını temsil ederek ulusötesi baskının yalnızca “gizli operasyonlar” değil, aynı zamanda uluslararası normların açık ihlali düzeyine ulaşabileceğini göstermektedir. Bu nedenle Kaşıkçı olayı çalışmanın çözümleyici modelinde bir “ek olay” değil, doğrudan kuramsal sınır sınavı (boundary case) işlevi görmektedir. Bu özellik, ulusötesi baskı yazınının yalnızca orta ölçekli olaylar üzerinden değil, aynı zamanda aşırı örnekler üzerinden de yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

KARŞILAŞTIRMALI BULGULAR

Çözümleme edilen olaylar dört temel örüntü ortaya koymaktadır:

(i) Baskı Yoğunluğu: En yüksek düzeyde Çin, Rusya ve İran’da, orta düzeyde Türkiye’de ve düşük düzeyde Macaristan’da gözlemlenmektedir.

(ii) Yöntem Çeşitliliği: Çin’de olduğu üzere fiziksel, sayısal ve hukuksal bileşimler gözlemlenmektedir. Rusya’da fiziksel ağırlıklıdır. İran’da ideolojik ve güvenlik ağırlıklıdır. Türkiye’de hukuksal ve diplomatik yöntemler kullanılmaktadır. Macaristan’da ise kurumsal yeniden yapılandırma yöntemi kullanılmaktadır.

Tüm olaylarda ortak eğilim diaspora alanının artık “güvenli alan” olmaktan çıkmasıdır. Bulgular, otoriter rejimlerin artık yalnızca iç siyasal alanı denetleyen yapılar olmadığını ve bunun ötesinde sınır aşan yönetim ve baskı kapasitesi geliştiren çok katmanlı rejimler durumuna geldiğini göstermektedir. Bu durum, çalışmanın kuramsal modelini doğrulayarak “sınır aşan otoriterlik” kavramsallaştırmasını görgül olarak desteklemektedir.

ÇÖZÜMLEME

Ulusötesi baskı kavramı otoriterleşme yazını içinde nasıl konumlandırılabilir?

Çözümlenen olaylar, ulusötesi baskının artık “yan bir güvenlik uygulaması” değil, çağdaş otoriterleşmenin yapısal bir bileşeni olduğunu göstermektedir. Çin, Rusya ve İran örneklerinde görüldüğü üzere, baskı mekanizmaları yalnızca iç muhalefeti bastırmakla sınırlı değildir. Diaspora alanı da rejim sürekliliğinin bir uzantısı durumuna gelmiştir. Bu nedenle ulusötesi baskı, yazında bağımsız bir alt tema olarak değil, otoriter devlet kapasitesinin genişlemiş biçemi olarak yeniden konumlandırılmalıdır.

Rejimler ulusötesi baskıyı hangi araçlarla uygulamaktadır?

Olay çözümlemesi dört temel araç seti ortaya koymaktadır. Rusya ve İran örneğinde olduğu üzere fiziksel zorlayıcı araçlar yani suikast, kaçırma, kaybetme. Türkiye ve Malezya örneklerinde olduğu gibi hukuksal ve diplomatik araçlar yani iade, sınır dışı, pasaport iptali. Çin ağırlıklı sayısal ve gözetim araçları yani diasporanın izlenmesi ve çevrimiçi baskı. Macaristan örneğinde olduğu üzere kurumsal baskı ve alan daraltma yani üniversiteler ve sivil toplumun yeniden yapılandırılması. Bu araçlar çoğu durumda birbirinden bağımsız değil, hibrit bir baskı rejimi içinde birlikte çalışmaktadır.

Rejimler arasında ulusötesi baskı nasıl farklılaşmaktadır?

Karşılaştırmalı çözümleme üç temel farklılaşma ekseni göstermektedir:

Yoğunluk: Çin, Rusya ve İran yüksek yoğunluklu, Türkiye orta ve Macaristan düşük yoğunlukludur.

Görünürlük: Rusya ve İran daha görünür fiziksel baskı üretirken Çin daha düşük görünürlükte ama sistemli baskı üretmektedir.

Kurumsallaşma: Çin ve kısmen İran’da baskı devlet siyasası düzeyinde kurumsallaşmıştır. Rusya’da seçici stratejik kullanım Türkiye’de daha çok güvenlik ve hukuk eksenli hibrit yapı ve Macaristan’da ise dolaylı kurumsal dönüşüm vardır.

Diaspora topluluklarının işlevi nedir?

Diaspora, artık yalnızca kültürel bir uzantı değildir. Üçlü bir işlev üstlenmektedir: muhalefet üretim alanı, devletler arası yarışma alanı ve güvenlik riski olarak algılanan hedef kitlesi. Özellikle Uygur diasporası olayında görüldüğü üzere, diaspora bireyleri hem siyasal seferberlik aktörü hem de ulusötesi baskının doğrudan nesnesi durumuna gelmiştir.

Uluslararası hukuk açısından hangi gerilimler ortaya çıkmaktadır?

Çözümleme, özellikle UNHCR çerçevesinde tanımlanan geri göndermeme ilkesinin sistemli olarak zorlandığını göstermektedir. Malezya, Tayland ve Kamboçya örneklerinde BM mekanizmalarının bilgilendirilmemesi, hızlı ve saydam olmayan sınır dışı etme süreçleri, ekonomik ve diplomatik baskı etkisi ve uluslararası mülteci hukukunun eylemli olarak aşındırıldığını göstermektedir.

Ulusötesi baskı rejimlerin iç ve dış kapasitesini nasıl etkiler?

Bulgular, ulusötesi baskının çift yönlü bir işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. İçeride rejimin meşruluğunu güçlendirir ve muhalefeti caydırır. Dışarıda caydırıcılık etkisi yaratır ve diasporanın hareketliliğini sınırlar. Özellikle Rusya ve İran örneklerinde dış baskı iç denetimin psikolojik uzantısı olarak işlev görmektedir.

Çağdaş otoriterleşme nasıl yeniden tanımlanmalıdır?

Tüm bulgular ışığında çağdaş otoriterleşme artık yalnızca iç siyasal denetim, seçim yönlendirme ve medya baskısı üzerinden tanımlanamaz. Bunun yerine sınır aşan yönetim kapasitesi, diaspora denetimi ve uluslararası ağlar üzerinden baskı üretimi ile birlikte düşünülmelidir. Bu çalışma, otoriterleşmeyi çok katmanlı ve küresel ölçekli bir rejim dönüşümü olarak yeniden kavramsallaştırmaktadır.

Araştırma sorularının tamamı birlikte değerlendirildiğinde temel sonuç açıktır: Ulusötesi baskı artık olağan dışı bir dış siyasa aracı değil, çağdaş otoriter rejimlerin yapısal ve süreklilik arz eden bir bileşenidir.

Türkiye’de Ulusötesi Baskı: Uygulamalar ve Hukuksal Çerçeve

Genel yaklaşım ve Güvenlik merkezli diaspora siyasası: Türkiye örneğinde ulusötesi baskı esas olarak ulusal güvenlik, terörle savaşım ve devletin sürekliliği çerçevesinde gerekçelendirilir. Bu nedenle diaspora özellikle FETÖ ile bağlantılı yapılar, PKK bağlantılı ağlar ve siyasal muhalif sürgün gruplar bağlamında “güvenlik sorunu” olarak tanımlanır.

Hukuksal araç seti:

İade (extradition) mekanizması: Türkiye çok sayıda ülke ile ikili iade anlaşmalarına sahiptir. Şüphelilerin iadesi için diplomatik ve adli süreç işletilir ve “terör suçu” kategorisi geniş yorumlanabilir. Bu, ulusötesi baskının en önemli hukuksal aracıdır.

Vatandaşlık işlemleri: Vatandaşlıktan çıkarma ve iptal süreçleri olağan dışı ve sınırlıdır. Çifte vatandaşlık durumlarının yeniden değerlendirilmesi işlemi uygulanmaktadır. Amaç bireyin hukuksal koruma alanını daraltmaktır.

Pasaport ve yönetsel önlemler: Pasaport iptali, yurtdışına çıkış yasağı ve adli denetim önlemlerini içermektedir. İç hukuk üzerinden diaspora ile bağlantıyı kesme mekanizmasıdır.

Terörle savaşım mevzuatı: Türkiye’de en önemli çerçeve geniş tanımlı terör suçları, örgüt üyeliği ve yardım ve yataklık suçlarıdır. Bu yapı, ulusötesi bağlantıların hukuksal olarak yeniden sınıflandırılmasını olanaklı kılar

Uluslararası iş birliği boyutu: Türkiye’nin uygulamalarında INTERPOL mekanizmaları, ikili güvenlik anlaşmaları ve istihbarat iş birlikleri önemli rol oynar. Ancak burada önemli tartışma şudur: Bu mekanizmaların siyasal muhaliflere karşı kötüye kullanılıp kullanılmadığı uluslararası yazında tartışmalıdır.

Uygulama modeli ve hibrit baskı rejimi: Türkiye örneğinde ulusötesi baskı üç düzeyde işlemektedir.  Hukuksal düzeyde iade talepleri, yargı süreçleri ve terör suçlamaları yer alır. Diplomatik düzeyde ikili görüşmeler, karşılıklı iade pazarlıkları ve dış siyasa baskısı ön plana çıkar. Güvenlik ve istihbarat düzeyinde ise izleme savları, diaspora ağlarının çözümlenmesi ve operasyonel eş güdüm görülür.

Uluslararası hukuk ile gerilim alanı: Türkiye’nin uygulamaları bazı normatif çerçevelerle gerilim içindedir. Geri gönderme (non-refoulement) ilkesi uyarınca UNHCR normları açısından bireyin işkence veya kötü işlem riski olan ülkeye gönderilmemesi gerekir. Avrupa İnsan Hakları rejimi ise ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve siyasal suçlu işleminin yasaklanmasını öngörmektedir. Bu alan özellikle Avrupa’ya yönelik iade taleplerinde önemli duruma gelir.

Çözümleyici konumlandırma

Karşılaştırmalı model içinde Türkiye şu şekilde konumlanır:

Çizelge 1:

 

Türkiye

Boyut

Değerlendirme

Baskı yoğunluğu

Orta

Araç çeşitliliği

Yüksek (hukuksal, diplomatik ve güvenlik)

Fiziksel sınıraşan operasyon

Düşük

Hukuksal araç kullanımı

Çok yüksek

Kurumsallaşma

Orta-yüksek

 

Türkiye modeli neyi temsil ediyor?

Türkiye örneği şunu göstermektedir: Ulusötesi baskı sadece “gizli operasyonlar” değildir ve aynı zamanda hukukun güvenlik merkezli yeniden yorumlanmasıdır. Bu nedenle Türkiye modeli açık şiddet temelli değil fakat hukuksal ve siyasal hibrit bir dışsallaştırma modelidir.

ULUSLARARASI GÖÇMEN VE MÜLTECİ HUKUKUNUN TEMEL İLKELERİ

Geri göndermeme ilkesi (non-refoulement): Bu ilke uluslararası sistemin en temel normudur. Hiçbir devlet, bir kişiyi işkenceye, insanlık dışı veya aşağılayıcı işleme ve siyasal baskıya maruz kalacağı bir ülkeye geri gönderemez. Bu ilkenin dayanağı 1951 Cenevre Sözleşmesi ve uluslararası teamül (customary international law) hukukudur. En önemli nokta olan bu ilke olağan dışılık kabul etmeyen çok güçlü bir normdur.

Sığınma hakkı (asylum principle): Devletler kendi topraklarında bulunan kişilere siyasal veya insancıl gerekçelerle sığınma hakkı tanıyabilir.  Ancak devletler sığınma vermek zorunda değildir ve takdir yetkisi vardır. Ama keyfi şekilde geri gönderme yapamaz.

Adil süreç (due process): Göçmen veya sığınmacıların gözaltına alınması, sınır dışı edilmesi ve iade edilmesi durumlarında saydam, hukuka uygun ve itiraz edilebilir bir süreç olmalıdır.

Keyfi sınır dışı yasağı: Bir kişi bireysel değerlendirme yapılmadan, toplu şekilde veya siyasal gerekçelerle sınır dışı edilemez.

İnsan onuru ve insan hakları temelli koruma: Göçmenler insan hakları evrensel sisteminin koruması altındadır ve vatandaş olup olmamaları önemli değildir. Bu ilkenin dayanağı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve ICCPR / ICESCR [1] sözleşmeleridir.

Geri gönderme zinciri yasağı (indirect refoulement): Bir kişi doğrudan değil ama üçüncü bir ülke üzerinden de tehlikeli bir ülkeye gönderilemez. Bu, özellikle Güneydoğu Asya olaylarında önemli duruma gelir.

Göçmen ve mülteci ayrımı: Göçmen (migrant) ekonomik ve toplumsal nedenlerle hareket eder. Mülteci (refugee) zulüm veya ciddi tehdit nedeniyle kaçar. Hukuksal koruma düzeyi mülteciler için çok daha güçlüdür. Uluslararası göçmen ve mülteci hukuku devletlerin göçü denetim altında tutma egemenliği ile bireylerin zulüm görmeme ve insan onurunu koruma hakkı arasındaki denge üzerine kuruludur. Bu dengenin en sert çekirdeğini ise geri gönderme (non-refoulement) ilkesi oluşturur.

Ulusötesi baskı, uluslararası hukuk ihlali değil, uluslararası hukukun uygulanabilirliğinin sınırını ortaya koyan bir uygulama biçemidir.

ULUSÖTESİ BASKI VE ULUSLARARASI HUKUK ARASINDAKİ YAPISAL GERİLİM

Normatif Çerçeve ve Yapısal Çatışma

Ulusötesi baskı uygulamaları çağdaş uluslararası hukuk düzeninin temel normatif ilkeleriyle doğrudan bir gerilim içindedir. Özellikle mülteci hukuku ve insan hakları rejimi, devlet egemenliği ile bireysel koruma arasındaki dengeyi birey lehine sınırlandıran güçlü normlar geliştirmiştir. Bu normatif yapının merkezinde geri gönderme ilkesi yer almaktadır. Ancak karşılaştırmalı olay çözümlemesi bu normun uygulamada giderek daha fazla aşındığını göstermektedir. Özellikle üçüncü ülkeler üzerinden gerçekleştirilen sınır dışı işlemleri, iade mekanizmaları ve gayriresmi geri gönderme uygulamaları hukuksal koruma rejiminin etkisini zayıflatmaktadır.

Devlet Egemenliği ve Güvenlik Gerekçesi

Ulusötesi baskı uygulamalarının meşrulaştırılmasında en yaygın gerekçe “ulusal güvenlik”tir. Devletler, diaspora topluluklarını ve sürgündeki aktörleri sıklıkla terörle savaşım, rejim güvenliği ve ulusal bütünlük çerçevesinde tanımlamaktadır. Bu güvenlik merkezli yaklaşım uluslararası hukuk normlarının esnek yorumlanmasına yol açmakta ve özellikle iade süreçlerinde bireysel risk değerlendirmesini ikincil duruma getirmektedir.

Kurumsal Zayıflık ve Uygulama Açığı

UNHCR ve benzeri uluslararası kurumlar normatif çerçeveyi belirlemede güçlü bir rol oynasa da uygulama aşamasında bağlayıcı yaptırım kapasitesine sahip değildir. Bu durum üç temel sonuç üretmektedir: Devletler arası iş birliği normların önüne geçebilmektedir. İnsan hakları ihlalleri çoğu zaman “siyasal tercihi” olarak kalmaktadır. Uluslararası hukuk özellikle güçlü devletler karşısında asimetrik uygulanmaktadır

Üçüncü Ülke Mekanizmaları ve Norm Aşınması

Karşılaştırmalı olay çözümlemesi ulusötesi baskının en önemli boyutunun doğrudan ihlal değil, aracılar yoluyla ihlal (indirect refoulement) olduğunu göstermektedir. Özellikle Güneydoğu Asya ve Orta Doğu örneklerinde gözaltı sonrası hızlı sınır dışı, BM mekanizmalarının bilgilendirilmemesi ve ikili güvenlik ilişkileri geri gönderme ilkesinin dolaylı biçimde aşılmasına neden olmaktadır. Bu durum, uluslararası hukukun yalnızca “doğrudan ihlallerle” değil, aynı zamanda kurumsal boşluklar üzerinden işleyen dolaylı ihlallerle de zayıflatıldığını göstermektedir.

Normatif Rejim ile Güvenlik Devleti Arasındaki Gerilim

Çözümlenen olaylar iki farklı normatif rejimin çatıştığını ortaya koymaktadır: İnsan hakları temelli rejim bireysel koruma, sığınma hakkı ve hukuksal süreç üzerinde dururken, güvenlik temelli rejimler devlet egemenliği, terörle savaşım ve siyasal kararlılık üzerinde durmaktadır. Ulusötesi baskı bu iki rejim arasındaki boşlukta ortaya çıkmakta ve çoğu durumda güvenlik paradigması lehine sonuç üretmektedir.

Değerlendirilecek olursa, bu bulgular, ulusötesi baskının yalnızca görgül bir siyasa seti değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeni içinde yapısal bir gerilim alanı olduğunu göstermektedir. Özellikle geri gönderme ilkesinin aşınması çağdaş otoriterleşmenin sınır aşan boyutunun en önemli hukuksal göstergesi olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla ulusötesi baskı yalnızca otoriter rejimlerin dış siyasa aracı değil aynı zamanda uluslararası hukuk rejiminin uygulama kapasitesini sınayan ve çoğu durumda aşındıran yapısal bir dönüşüm devingeni olarak okunmalıdır.

SONUÇ VE TARTIŞMA

Genel Bulguların Bütünleştirilmesi

Bu çalışma, çağdaş otoriter rejimlerin yalnızca iç siyasal alanı denetleyen yapılar olmadığını, aynı zamanda giderek artan biçimde sınır aşan baskı kapasitesi geliştiren rejimlere dönüştüğünü göstermiştir. Çin, Rusya, İran, Türkiye ve Macaristan örnekleri üzerinden yapılan karşılaştırmalı çözümleme, ulusötesi baskının tek tip bir mekanizma olmadığını ve aksine farklı yoğunluk, araç ve kurumsallaşma düzeylerine sahip çok katmanlı bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede ulusötesi baskı fiziksel olarak ortadan kaldırma, zorla geri getirme, hukuksal iade mekanizmaları, sayısal gözetim ve kurumsal alan daraltma gibi çoklu araç setleri üzerinden işleyen hibrit bir rejim kapasitesi olarak tanımlanmıştır.

Kuramsal Katkı

Bu çalışma üç temel kuramsal katkı sunmaktadır:

(i) Otoriterleşmenin yeniden kavramsallaştırılması: Otoriterleşme yazını uzun süre iç siyasal kurumlara odaklanmıştır. Bu çalışma ise otoriterleşmeyi sınır aşan bir devlet kapasitesi genişlemesi olarak yeniden tanımlamaktadır.

(ii) Ulusötesi baskının merkezileştirilmesi: Ulusötesi baskı yazını çoğunlukla olay temelli kalmıştır. Bu çalışma, bu olguyu otoriter rejimlerin yapısal bir bileşeni olarak kuramsal modelle birleştirmektedir.

(iii) Diaspora’nın yeniden konumlandırılması: Diaspora, yalnızca kültürel veya ekonomik bir alan değil, aynı zamanda devletler arası yarışma alanı, güvenlik nesnesi ve siyasal denetim uzantısı olarak yeniden tanımlanmıştır.

Önemli Olay ve Modelin Sınanması

Cemal Kaşıkçı olayı geliştirilen kuramsal modelin “uç sınır sınaması” olarak işlev görmüştür. Bu olay, ulusötesi baskının yalnızca dolaylı ve yadsınabilir yöntemlerle değil, aynı zamanda açık ve yüksek görünürlüklü devlet şiddeti biçiminde de ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu durum, önerilen “sınır aşan otoriterlik” modelinin hem düşük hem de yüksek yoğunluklu uçları kapsayabilecek esnek bir çözümleyici çerçeve sunduğunu doğrulamaktadır.

Siyasa Çıkarımları

Araştırmanın bulguları uluslararası siyasa açısından üç temel çıkarım üretmektedir:

(i) Uluslararası hukuk rejiminin güçlendirilmesi: Geri gönderme ilkesinin uygulanmasının güçlendirilmesi ve üçüncü ülke aracılığıyla gerçekleşen ihlallerin daha sıkı izlenmesi gerekmektedir.

(ii) Diaspora koruma mekanizmaları: Sürgündeki bireylerin korunması için devletler arası eş güdümün artırılması ve özellikle güvenli üçüncü ülke uygulamalarının yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

(iii) Ulusötesi baskı izleme mekanizmaları: Uluslararası kurumlar (özellikle UNHCR), ulusötesi baskıyı yalnızca insan hakları ihlali değil, aynı zamanda sistemli bir güvenlik sorunu olarak ele almalıdır.

Sonuç

Bu çalışma, çağdaş otoriterleşmenin artık yalnızca iç siyasal alanla sınırlı bir süreç olmadığını ve bunun ötesinde sınır aşan, çok katmanlı ve giderek kurumsallaşan bir baskı rejimi durumuna geldiğini ortaya koymuştur. Bu bağlamda “sınırların ötesinde otoriterlik” çağdaş siyasal düzenin en önemli dönüşüm alanlarından birini temsil etmektedir.


 

KAYNAKÇA

 

Amnesty International. (çeşitli yıllar). Annual Report. London: Amnesty International Publications.

Betts, A. (2013). Survival Migration: Failed Governance and the Crisis of Displacement. Ithaca: Cornell University Press.

Carling, J., ve Hernández-Carretero, M. (2011). Protecting Europe and protecting migrants? Strategies for managing unintended consequences of restrictive migration policies. International Migration, 49(6), 1–21.

Carothers, T. (2002). The end of the transition paradigm. Journal of Democracy, 13(1), 5–21.

Cassese, A. (2005). International Law. Oxford: Oxford University Press.

Cooley, A., ve Heathershaw, J. (2017). Dictators Without Borders

Cooley, A., ve Heathershaw, J. (2017). Dictators Without Borders: Power and Money in Central Asia. Yale University Press.

De Genova, N. (2017). The “migrant crisis” as racial crisis: Do Black Lives Matter in Europe? Ethnic and Racial Studies, 41(10), 1765–1782.

Dukalskis, A. (2021). Making the World Safe for Dictatorship

Fitzpatrick, J. (2002). Human Rights Protection for Refugees

Fitzpatrick, J. (2002). Human Rights Protection for Refugees, Asylum-Seekers, and Internally Displaced Persons. Leiden: Martinus Nijhoff.

Galeotti, M. (2019). The Vory: Russia’s Super Mafia. New Haven: Yale University Press.

Glasius, M. (2018). “Extraterritorial authoritarian practices.” Globalizations

Goodwin-Gill, G. ve McAdam, J. (2007). The Refugee in International Law

Goodwin-Gill, G. S., ve McAdam, J. (2007). The Refugee in International Law. Oxford: Oxford University Press.

Hafner-Burton, E. M. (2013). Making Human Rights a Reality. Princeton: Princeton University Press.

Hathaway, J. (2005). The Rights of Refugees under International Law

Keck, M. ve Sikkink, K. (1998). Activists Beyond Borders

Keck, M. E., ve Sikkink, K. (1998). Activists Beyond Borders: Advocacy Networks in International Politics. Ithaca: Cornell University Press.

Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized Hypocrisy

Levitt, P. (2001). Transnational migration: Taking stock and future directions. Global Networks, 1(3), 195–216.

Loescher, G. (2001). The UNHCR and World Politics. Oxford: Oxford University Press.

Mann, M. (2003). The Dark Side of Democracy: Explaining Ethnic Cleansing. Cambridge: Cambridge University Press.

Moss, D. M. (2016). Transnational repression, diaspora mobilization, and the case of The Arab Spring.

Nye, J. S. (2004). Soft Power: The Means to Success in World Politics. New York: PublicAffairs.

Ong, A. (2006). Neoliberalism as Exception: Mutations in Citizenship and Sovereignty. Durham: Duke University Press.

Shain, Y. (2007). Kinship and Diasporas in International Affairs

Shain, Y. (2007). Kinship and Diasporas in International Affairs. Ann Arbor: University of Michigan Press.

Sikkink, K. (2011). The Justice Cascade. New York: W. W. Norton.

Slaughter, A.-M. (2004). A New World Order

Slaughter, A.-M. (2004). A New World Order. Princeton: Princeton University Press.

Teitelbaum, M. S. (1984). Immigration, refugees, and foreign policy. International Organization, 38(3), 429–450.

UNHCR. (1951/1967). Convention and Protocol Relating to the Status of Refugees. Geneva: United Nations.

UNHCR. (çeşitli yıllar). Global Trends Report. Geneva: United Nations High Commissioner for Refugees.

Way, L. A. (2015). Pluralism by Default: Weak Autocrats and the Rise of Competitive Politics. Johns Hopkins University Press.

Wedeen, L. (1999). Ambiguities of Domination. Chicago: University of Chicago Press.

Zalewski, M. (2010). Feminist International Relations: Making sense. International Studies Perspectives, 11(2), 128–133.

 



[1] ICCPR, International Covenant on Civil and Political Rights (Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi) ve ICESCR, International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights (Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi), 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve insan haklarının evrensel koruma rejiminin temelini oluşturan iki ana uluslararası sözleşmedir. ICCPR bireylerin yaşam hakkı, özgürlük ve adil yargılanma gibi medeni ve siyasi haklarını düzenlerken; ICESCR, çalışma, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi ekonomik, sosyal ve kültürel hakları güvence altına almaktadır.

Hiç yorum yok: