Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

13 Mart 2026 Cuma

 

Uluslararası Hukukta Öz Savunma Hakkı: Kuramsal Çerçeve ve Güncel Uygulamalar

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

 

Öz

Bu çalışma, uluslararası hukukta öz savunma hakkının hukuksal dayanaklarını ve sınırlarını incelemektedir. BM Şartı’nın 51. maddesi, uluslararası örf-adet hukuku ve uluslararası yargı içtihatları çerçevesinde ele alınan öz savunma hakkı, özellikle önleyici öz savunma ve ön alıcı savaş kavramları bağlamında güncel tartışmalarla ilişkilendirilmiştir. Yabancı üslerin bulunduğu topraklara yönelik saldırılar, müttefikler ve vekil güçlerin rolü ve uluslararası hukukta egemenlik ile kuvvet kullanma yasağı ilkeleri üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışma, bu karmaşık senaryolarda öz savunma hakkının sınırlı ve denetimli bir istisna olduğunu ve hukuksal geçerliliğinin dar koşullara bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Uluslararası hukuk, öz savunma, BM Şartı, önleyici öz savunma, ön alıcı savaş, egemenlik, yabancı üsler, toplu öz savunma, zorunlu neden

 

 

 

Abstract

This study examines the legal foundations and limitations of the right of self-defense in international law. The right of self-defense, analyzed through Article 51 of the UN Charter, customary international law, and judicial precedents, is particularly discussed in the context of pre-emptive self-defense and preventive war debates. Attacks on foreign military bases, the role of allies and proxy forces, and principles of sovereignty and the prohibition of the use of force are evaluated. The study demonstrates that self-defense in these complex scenarios is a limited and controlled exception, with its legal validity contingent upon strict conditions.

Keywords: International law, self-defence, UN Charter, pre-emptive self-defense, preventive war, sovereignty, foreign military bases, collective self-defence, force majeur

GİRİŞ

İran'ın yeni lideri Müçteba Hamaney "komşularımıza saygı duyuyoruz ama bu komşu ülkelerdeki ABD üslerine saldırmaya devam edeceğiz" açıklamasını yaptı. Bu durum uluslararası hukuk çevrelerine görüş ayrılıklarına neden oldu. Hamaney’in sözleri uluslararası hukukta öz savunma hakkı (öz savunma, self defence) olarak bilinen kavrama işaret etmektedir. Uluslararası hukukta öz savunmanın hukuksal dayanağı birkaç farklı norm kaynağına dayanır: antlaşma hukuku, örf-adet hukuku ve yargı içtihatları. Bunları sistemli biçimde ele almak olanaklıdır. Birinci dayanak temel pozitif hukuk kaynağı olan Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’dır.  Çağdaş uluslararası hukukta öz savunma hakkının en açık düzenlemesi BM Şartı’nın 51. maddesinde yer alır. Maddeye göre, BM üyelerinden birine karşı silahlı saldırı meydana geldiğinde, Güvenlik Konseyi (GK) uluslararası barış ve güvenliği korumak için gerekli önlemleri alana kadar bireysel veya toplu öz savunma hakkı saklıdır. Bu hüküm üç önemli ilkeyi ortaya koymaktadır: Silahlı saldırı koşulu, bireysel veya toplu öz savunma ve GK’ne bildirim yükümlülüğü. Dolayısıyla BM sistemi içinde öz savunma, kuvvet kullanma yasağının istisnası olarak kabul edilir. Öz savunma hakkı, aynı Şart’ın 2(4) maddesinde yer alan kuvvet kullanma yasağıyla birlikte düşünülmelidir. Bu madde devletlerin başka devletlerin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanmasını yasaklar. Bu nedenle uluslararası hukukta genel ilke kuvvet kullanma yasağıdır ve öz savunma ise sınırlı bir istisnadır. İkincisi, uluslararası örf-adet hukukudur. Öz savunma hakkı sadece BM Şartı’ndan kaynaklanmaz. Aynı zamanda uluslararası örf ve adet hukukunun da bir parçasıdır. Bu konuda klasik referans “Caroline Affair” olayı olarak bilinir. Bu olaydan sonra geliştirilen ilke öz savunma zorunlu olmalı, acil olmalı ve başka seçenek bırakmamalıdır şeklindedir. Bu öğreti uluslararası hukukta ‘gereklilik’ ‘ve orantılılık’ ilkelerinin temelini oluşturmuştur. Üçüncüsü, uluslararası yargı içtihatlarıdır. Öz savunma kavramı ayrıca uluslararası mahkeme kararlarıyla da şekillenmiştir. Örneğin, ‘Nicaragua v. United States’ [1] davasında Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) şu önemli ilkeleri vurgulamıştır: Öz savunma yalnızca silahlı saldırıya karşı kullanılabilir, küçük sınır olayları silahlı saldırı sayılmaz ve savunma orantılı olmalıdır. Bu karar bugün öz savunma hukukunun temel referanslarından biri olmak durumundadır.

Toplu (kolektif) öz savunma kavramı konuya ayrıntı kazandırabilecek önemli bir unsurdur. Uluslararası hukuk ayrıca toplu öz savunma hakkını da tanımaktadır. Bu durumda saldırıya uğrayan devlet yardım ister ve diğer devletler onun savunmasına katılabilir. Bu ilke birçok askeri ittifakın hukuksal temelini oluşturur. Örneğin NATO sistemi bu kavramla ilişkilidir.

Sonuç olarak, uluslararası hukukta öz savunma hakkının hukuksal dayanağı üç temel kaynağa dayanır: BM Şartı’nın 51. maddesi, uluslararası örf ve adet hukuku (özellikle Caroline öğretisi) [2] ve uluslararası yargı kararları (özellikle ICJ içtihadı). Bu çerçevede öz savunma, uluslararası sistemde kuvvet kullanma yasağının sınırlı ve denetimli bir istisnası olarak kabul edilmektedir.

ÖNLEYİCİ ÖZ SAVUNMA VE ÖN ALICI SAVAŞ KAVRAMLARI

Uluslararası hukukta bugün en çok tartışılan konu “önleyici öz savunma” (pre-emptive self-defence) ile “ön alıcı savaş” (preventive war) arasındaki farktır. Bu ayrım özellikle İran, İsrail ve ABD tartışmalarında çok kritik duruma gelmiştir. Bu iki kavram çoğu zaman karıştırılır, fakat hukuksal statüleri oldukça farklıdır.

Önleyici öz savunma (pre-emptive self-defence)

Bu kavram, bir devletin çok yakın ve kaçınılmaz bir saldırıyı önlemek amacıyla güç kullanması anlamına gelir. Burada temel koşul saldırının henüz başlamamış olması, fakat kaçınılmaz ve hemen gerçekleşecek durumda olmasıdır. Bu yaklaşımın kökeni yine klasik Caroline öğretisine dayanır. Öğretiye göre öz savunma ancak tehdidin acil ve kaçınılmaz olması, başka hiçbir seçenek olmaması ve savunma ile orantılı olması durumunda kabul edilebilir. Bazı hukukçular bu tür bir savunmanın uluslararası örf-adet hukukunda sınırlı biçimde kabul edilebileceğini savunmaktadır.

Ön alıcı savaş (preventive war)

Bu kavram ise çok daha farklıdır. Burada bir devlet gelecekte tehlikeli olabilecek bir gücü henüz saldırı niyeti açıkça ortaya çıkmadan ortadan kaldırmak için savaş başlatır. Yani saldırı yakın değildir, kesin değildir ve sadece olası bir tehdit olarak görülmektedir. Uluslararası hukukta bu tür savaşlar genellikle hukuka aykırı güç kullanımı sayılır.

Aradaki temel farklar aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

Çizelge 1:

 

Farklar

Önleyici öz savunma

Ön alıcı savaş

Saldırı çok yakın

Saldırı varsayımsal

Savunma amacı

Stratejik üstünlük

Bazı hukukçularca sınırlı kabul

Çoğu hukukçuya göre hukuka aykırı

 

ULUSLARARASI HUKUKTA GÜNCEL TARTIŞMALAR

Bu ayrım günümüzde özellikle bazı krizlerde gündeme gelmektedir. Örneğin, İsrail’in nükleer tehdit gerekçeleri, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) terörle mücadele öğretisi ve İran’ın bölgesel savunma söylemi bu bağlamda verilebilecek örneklerdir. Bu aktörlerin bazıları saldırılarını önleyici öz savunma olarak tanımlarken eleştirmenler bunları ön alıcı savaş olarak nitelendirmektedir. Genel sonuç olarak, uluslararası hukukta kabul edilen temel ilke gerçek veya çok yakın bir silahlı saldırı varsa öz savunmanın olanaklı olduğudur. Yalnızca gelecekte oluşabilecek tehditler gerekçe gösterilerek savaş başlatılması hukuksal olarak geçerli kabul edilmez. Bu sorunsal uluslararası hukuk açısından oldukça önemli ve aslında iki temel ilkeye dayanarak değerlendirilmelidir: egemenlik hakkı ve kuvvet kullanma yasağı.

Kuvvet kullanma yasağı (BM Şartı)

Çağdaş uluslararası hukukun temel kuralı BM sisteminde yer alır. Özellikle BM Şartı’nın 2(4) maddesi çok açıktır: Devletler başka devletlerin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Bu nedenle bir devletin başka bir ülkenin topraklarında bulunan askeri hedeflere tek taraflı olarak saldıracağını ilan etmesi genel kural olarak uluslararası hukuka aykırı bir tehdit sayılır. Uluslararası hukukta buna “kuvvet kullanma tehdidi” denir.

Bu kuralın istisnası öz savunmadır. BM Şartı’nın 51. maddesi ise bu tek önemli istisnayı tanır: öz savunma hakkı. Bir devlet silahlı saldırıya uğramışsa, saldırı devam ediyorsa veya çok yakınsa öz savunma hakkı kullanabilir. Bu bağlamda İran’ın olası hukuksal savı şu olacaktır: ABD üsleri İran’a karşı saldırıların merkezi olabilir. Bu nedenle İran öz savunma kapsamında bu hedefleri vurabileceğini belirtebilir. Ancak burada önemli bir sorun vardır: üçüncü devletin egemenliği.  ABD üsleri genellikle başka devletlerin topraklarında bulunur. Örneğin bölgede Irak, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerde Amerikan üsleri vardır. İran bu üsleri vurursa sadece ABD’yi değil, o ülkenin egemenliğini de ihlal etmiş olur. Uluslararası hukukta bu ciddi bir sorundur.

“Komşularımıza saygı duyuyoruz” ifadesinin hukuksal değeri yoktur ve böyle bir açıklama diplomatik açıdan retorik bir yumuşatmadır. Ayrıca hukuksal olarak çelişkilidir çünkü başka bir devletin toprağındaki askeri hedefi vurmak o devletin egemenliğini ihlal eder. Dolayısıyla bu tür bir ifade hukuksal bir meşruluk sağlamaz.

İsteksiz veya yetersiz devlet öğretisi

Son yıllarda bazı devletler şu öğretiyi ileri sürmektedir: “isteksiz veya yetersiz devlet öğretisi” (unable or unwilling doctrine). Bir devlet kendi topraklarındaki tehditleri engelleyemiyor veya engellemek istemiyorsa başka bir devlet o hedefi vurabilir. Bu öğreti özellikle ABD tarafından IŞID operasyonlarında kullanılmıştır. Ancak, bu öğreti uluslararası hukukta genel kabul görmüş bir kural değildir. Sonuç olarak, İran liderinin yaptığı türden bir açıklama hukuksal olarak tartışmalı hatta çoğu hukukçuya göre BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağıyla uyumsuzdur. Ancak İran bunu öz savunma veya önleyici savunma çerçevesinde gerekçelendirmeye çalışabilir.

ÜS VURMAK SAVAŞ İLANI MIDIR?

Bir devlet başka bir ülkedeki ABD üssünü vurursa bu otomatik olarak o ülkeye savaş ilanı sayılır mı sorusu günümüzde en çok tartışılan sorulardan birisidir. Uluslararası hukukta bunun yanıtı düşünüldüğünden daha karmaşıktır. Sorunun yanıtı uluslararası hukukta otomatik değildir. Yani bir devlet başka bir ülkedeki ABD üssünü vurduğunda bu otomatik olarak o ülkeye savaş ilanı sayılmaz ancak çoğu durumda silahlı saldırı olarak değerlendirilir ve ciddi sonuçlar doğurur. Bunu birkaç temel hukuk ilkesiyle açıklamak olanaklıdır. Birincisi, savaş ilanı artık uluslararası hukukun merkezi kavramı değildir. Çağdaş uluslararası hukukta “savaş ilanı” kavramı büyük ölçüde önemini kaybetmiştir. 1945’ten sonra kurulan sistemde esas sorun savaş ilanı değil, kuvvet kullanımıdır. Bu sistemin temeli yine BM düzeninde yer alan BM Şartı’dır. Dolayısıyla bugün şu ayrım yapılmaktadır: savaş ilanı (formal declaration of war) ve silahlı saldırı (armed attack). Bir devlet savaş ilan etmese bile silahlı saldırı gerçekleştirmiş olabilir. Eğer bir devlet başka bir ülkenin topraklarındaki ABD’ye ait askeri üsse saldırı düzenlerse bu durum iki farklı hukuksal ilişki doğurur. ABD açısından bu açık biçimde silahlı saldırı sayılır. Bu durumda ABD öz savunma hakkını kullanabilir. Üsse ev sahipliği yapan ülke açısından durum daha karmaşıktır. Saldırının sadece ABD hedeflerine yönelmesi yoksa o ülkenin altyapısını da etkilemesi önemlidir. Ancak çoğu hukukçunun görüşüne göre, bir devletin toprağında bulunan askeri hedefin vurulması o devletin egemenliğinin ihlalidir. Bu nedenle saldırıya uğrayan devlet de öz savunma hakkı ileri sürebilir.

Saldırı Türkiye, Almanya ve İtalya gibi bir NATO üyesi ülkeye yapılırsa o zaman kuramsal olarak NATO’nun 5. maddesi gündeme gelebilir. Bu madde bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılabilir demektedir. Ancak burada önemli bir nokta vardır: 5. madde otomatik olarak devreye girmez ve karar siyasal süreç içinde alınır.

2020’de İran Irak’taki ABD üslerine füze saldırısı düzenlemiştir. Bu saldırı savaş ilanı sayılmadı fakat açık bir silahlı saldırı olarak değerlendirildi. ABD buna doğrudan geniş çaplı askeri karşılık vermedi. Bu örnek çağdaş uluslararası ilişkilerde savaş ile saldırı arasındaki gri alanı gösterir. Sonuç olarak, bir devletin başka bir ülkedeki ABD üssünü vurması otomatik olarak savaş ilanı sayılmaz ancak silahlı saldırı olarak kabul edilir ve hem ABD’ye hem de ev sahibi devlete öz savunma hakkı doğurabilir. Bu nedenle böyle bir saldırı çoğu zaman bölgesel savaş riskini ciddi biçimde artırır.

ABD’nin Türkiye’deki üsleri vurulursa Türkiye hukuksal olarak savaşa girmek zorunda mıdır?

Uluslararası hukuk açısından cevap oldukça şaşırtıcı ve ilginçtir. Çünkü yaygın kanının aksine Türkiye hukuksal olarak otomatik olarak savaşa girmek zorunda değildir. İki farklı hukuk alanı durumu belirler: uluslararası hukuk ve NATO yükümlülükleri.

Uluslararası hukuk açısından Türkiye topraklarında bulunan bir ABD üssü vurulursa, bu durum Türkiye açısından egemenlik ihlali anlamına gelir. Uluslararası hukukta bu tür bir saldırı sonucunda Türkiye öz savunma hakkına sahip olur. Bu hak BM Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenmiştir. Ancak önemli nokta şudur: Öz savunma bir zorunluluk değil, bir haktır. Türkiye askeri karşılık verebilir, diplomatik protesto ile yetinebilir ya da uluslararası kurumlara başvurabilir. Dolayısıyla hukuk Türkiye’yi otomatik savaşa zorlamaz.

NATO açısından ise Türkiye aynı zamanda bir NATO üyesidir. NATO’nun meşhur 5. maddesi bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılabileceğini öngörür. Ama burada kritik kelime ‘sayılabilir’dir. 5. madde otomatik askeri müdahale emri değildir ve siyasal bir kararla uygulanır. NATO ülkeleri diplomatik destek, lojistik destek ve askeri destek gibi farklı düzeylerde katkı verebilir.

Türkiye’de bulunan ABD askeri tesisleri genellikle ikili anlaşmalarla ve Türk egemenliği altında etkinlik gösterir. En bilinen örnek İncirlik Hava Üssü’dür. Bu nedenle üs vurulduğunda hedef ABD olabilir ama saldırı Türkiye topraklarında gerçekleşmiş olur. Bu durum Türkiye’yi hukuksal olarak doğrudan etkilenen devlet durumuna getirir.

Hukuksal olarak zorunlu olmasa bile uygulamada Türkiye saldırıyı ulusal güvenlik tehdidi sayar, NATO ile eş güdüm başlar ve askeri gerilim yükselir. Hukuksal zorunluluk yoktur ama siyasal ve stratejik baskı çok güçlü olur. Sonuç olarak Türkiye’deki bir ABD üssüne saldırı Türkiye’yi hukuksal olarak savaşa girmeye zorlamaz ancak egemenlik ihlali sayılır. Türkiye’ye öz savunma hakkı verir. NATO’nun devreye girme olasılığını doğurur.

ÖZ SAVUNMANIN KOŞULLARI

Uluslararası hukukta öz savunma (self-defence) hakkı esas olarak BM Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre bir devlet silahlı saldırıya uğradığında saldırı sona erdirilene kadar kendini savunma hakkına sahiptir. Ancak bu hak sınırsız değildir ve belirli koşullara bağlıdır. Uluslararası hukuk öğretisinde ve devlet uygulamasında genellikle şu temel koşullar kabul edilir.

Silahlı saldırının varlığı (armed attack)

Öz savunmanın ilk şartı bir silahlı saldırının gerçekleşmiş olmasıdır. Bu saldırı başka bir devlet tarafından yapılabilir ya da o devletin denetimindeki silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilebilir. Uluslararası hukukta her sınır ihlali veya küçük askeri olay silahlı saldırı sayılmaz. Genellikle füze veya hava saldırısı, askeri birliklerin sınırı geçmesi ve büyük ölçekli askeri operasyonlar silahlı saldırı kabul edilir. Bu konuda önemli içtihatlardan biri “Nicaragua v. United States” kararında ortaya konmuştur. İkinci koşul gereklilik (necessity) ilkesidir. Öz savunma zorunlu olmalıdır. Saldırıyı durdurmanın başka makul bir yolu olmamalıdır ve diplomatik veya barışçıl yöntemler yeterli olmamalıdır. Bu ilke klasik olarak Caroline olayı (1837) ile ortaya konmuş ve daha sonra uluslararası hukukta yerleşmiştir. Üçüncü koşul orantılılık (proportionality) ilkesidir. Savunma amacıyla kullanılan güç saldırının niteliğiyle orantılı olmalıdır. Örneğin küçük bir sınır saldırısına karşı geniş çaplı şehir bombardımanı orantısız kabul edilebilir. Amaç saldırıyı durdurmak ve güvenliği yeniden sağlamaktır. Öz savunma cezalandırma veya intikam amacı taşıyamaz. Dördüncüsü acil olma (immediacy) ilkesidir. Savunma gecikmeden yapılmalıdır. Bir devlet aylar veya yıllar sonra saldırı düzenliyorsa, bu genellikle misilleme (reprisal) olarak değerlendirilir ve öz savunma sayılmaz. Beşincisi, BM GK’ne bildirim ilkesidir. Öz savunma kullanan devlet bunu derhal BM GK’ne bildirmek zorundadır. Bu bildirim savunma önlemlerinin geçici olduğunu ve uluslararası barışın korunmasının esas sorumluluğunun GK’de olduğunu gösterir. Özetle uluslararası hukukta öz savunma için beş temel koşul aranır: Silahlı saldırı gerçekleşmiş olmalıdır. Gereklilik bulunmalıdır. Orantılılık korunmalıdır. Acil olmalıdır. BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapılmalıdır.

ÖNLEYİCİ ÖZ SAVUNMA KAVRAMI

Uluslararası hukukta bugün en çok tartışılan konu “önleyici öz savunma” (pre-emptive self-defence) sorunudur. Özellikle İsrail ve ABD bu kavramı sık kullanırken birçok hukukçu bunun BM sistemini zayıflattığını savunmaktadır. Bu tartışma gerçekten çok ilginçtir. Bu durum uluslararası hukukta gerçekten karmaşık ve çok tartışılan bir senaryodur. Çünkü burada üç ayrı aktör vardır: Üsse sahip olan devlet (örneğin ABD), üssün bulunduğu devlet (ev sahibi devlet) ve saldırıya uğrayan üçüncü devlet. Bu tür durumlar özellikle Orta Doğu’da sık tartışılır. Bir devletin topraklarında yabancı bir askeri üs bulunması egemenliğin devri anlamına gelmez. Örneğin, Türkiye, Katar ve Irak gibi ülkelerde bulunan ABD üsleri hukuksal olarak o devletin egemenliği altındaki topraklardır. Üs ABD tarafından kullanılır ama toprak egemenliği ev sahibi devlete aittir.

ABD bir ülkeye saldırı düzenleyebilir ve bu saldırı ev sahibi ülkedeki bir üsten yapılmış olabilir. Örneğin Irak’taki bir ABD üssünden İran’a saldırı yapılmış olabilir. Bu durumda uluslararası hukuk açısından iki farklı soru ortaya çıkar. Birincisi, ev sahibi devletin sorumlu olup olmayacağıdır. Uluslararası hukukta temel ilke bir devlet kendi topraklarının başka bir devlete karşı saldırı amacıyla kullanılmasına izin vermemesidir. Bu ilkeye “özen yükümlülüğü” (due diligence obligation) denir. Eğer ev sahibi devlet saldırıyı bilerek kabul etmişse veya engelleyebilecek durumdayken engellememişse o zaman uluslararası sorumluluğu doğabilir. İkincisi, saldırıya uğrayan devletin ne yapabileceğidir.  Saldırıya uğrayan devlet kuramsal olarak üç farklı sav ileri sürebilir: Birincisi sadece saldırıyı yapan devlete karşı öz savunmadır. Örneğin ABD saldırırsa hedef ABD olur. İkincisi, üssü de hedef almaktır. Saldırı o üsten yapıldığı için üs askeri hedef sayılabilir ve bu durumda üs vurulabilir. Üçüncüsü, ev sahibi devleti de sorumlu tutmaktır. Ev sahibi devlet saldırıya izin vermişse ve saldırıya katılmışsa o zaman saldırıya uğrayan devlet ev sahibi devlete karşı da öz savunma savı ileri sürebilir.

Bu nedenlerle İran sürekli olarak şu vurgulamaları yapmakta ve stratejik söyleminde sık sık “ABD üsleri hedefimizdir, ev sahibi ülkeler değil” demektedir. Bu söylemin amacı bölge ülkeleriyle doğrudan savaş görüntüsü vermemek ve saldırıyı ABD ile sınırlı göstermeye çalışmaktır. Uluslararası hukuk açısından bu ayrım tam olarak temiz ve kabul  edilebilir değildir. Çünkü üs yine de başka bir devletin toprağındadır. Sonuç olarak saldırıyı üsse sahip olan devlet yapar ama üs başka bir devletin toprağındadır. Bu durumda üs meşru askeri hedef sayılabilir, ev sahibi devlet sorumluluk tartışmasına dahil olabilir ve egemenlik ihlali sorunu ortaya çıkar. Bu nedenle bu tür durumlar uluslararası hukukta en tartışmalı öz savunma olaylarıdır.

İsrail’in 1981’de Irak’taki nükleer reaktörü vurması uluslararası hukukta öz savunma tartışmasının en ünlü örneklerinden biridir. Bu olay bugün hukuk kitaplarında tartışılır. Bu örnek uluslararası hukukta önleyici öz savunma tartışmasının en bilinen örneklerinden biridir. 7 Haziran 1981’de İsrail savaş uçakları Irak’ın Bağdat yakınındaki Osirak (Tammuz) nükleer reaktörünü bombalamıştır. [3] İsrail’in savı Irak’ın bu reaktörü nükleer silah üretmek için kullanacak olmasıydı ve bu nedenle İsrail gelecekteki bir saldırıyı önlemek zorundaydı. Bu nedenle İsrail saldırıyı önleyici öz savunma olarak savundu. Saldırıdan sonra BM GK toplandı, 487 sayılı kararı kabul etti ve saldırıyı uluslararası hukuka aykırı egemenlik ihlali olarak nitelendirdi. Bu kararın önemli bir özelliği vardır: Karar oybirliğiyle kabul edilmiştir ve ABD de İsrail’i bu konuda desteklememiştir.

Bu olay şu soruyu gündeme getirmiştir: Bir devlet henüz gerçekleşmemiş ama gelecekte ortaya çıkabilecek bir tehdidi önlemek için saldırı yapabilir mi? Uluslararası hukukta üç farklı görüş vardır.

Klasik görüş: Çoğu hukukçuya göre ortada gerçek bir silahlı saldırı yoksa öz savunma kullanılamaz. Bu görüşe göre İsrail’in saldırısı hukuka aykırıdır.

Önleyici öz savunma görüşü: Bazı hukukçular ise eğer saldırı kaçınılmaz ve çok yakınsa devlet kendini savunabilir görüşünü savunmaktadır. Bu yaklaşımın kökeni 19. yüzyıldaki Caroline öğretisidir.

Ön alıcı saldırı (preventive war): Bu ise en tartışmalı görüştür. Buna göre devlet gelecekte tehlike yaratabilecek bir gücü daha ortaya çıkmadan yok edebilir. Bu görüş çoğu hukukçu tarafından kabul edilmez olarak değerlendirilmektedir.

Günümüzdeki tartışmalar

Bu olay bazı konularda referans olarak kullanılmaktadır: İran’ın nükleer programı, İsrail’in güvenlik öğretisi ve ABD’nin önleyici saldırı stratejileri. Örneğin İsrail bugün de İran’ın nükleer tesislerine karşı benzer bir savı kullanabileceğini söylemektedir. Sonuç olarak, 1981’deki reaktör saldırısı uluslararası hukukta şu gerçeği ortaya koymuştur: Öz savunma hakkı çok dar yorumlanmaktadır ve gelecekteki tehditlere karşı yapılan saldırılar genellikle hukuka aykırı kabul edilir. Buna karşın devletler zaman zaman bu tür operasyonlara başvurabilmektedir.

ABD'nin Irak Savaş

ABD’nin kitle imha silahları (WMD) gerekçesiyle Irak’a saldırısı, çağdaş uluslararası hukukta en tartışmalı askeri müdahalelerden biri olarak kabul edilir. 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki koalisyon güçleri Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a askeri müdahalede bulundu. Operasyonun adı “2003 Iraq War” idi. ABD yönetimi saldırıyı üç ana gerekçeyle savundu: Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu savı, Irak’ın terör örgütleriyle bağlantılı olduğu savı ve Saddam rejiminin uluslararası güvenlik için tehdit oluşturduğu savı. Ancak savaş sonrasında yapılan araştırmalar Irak’ta etkili kitle imha silahı programının bulunmadığını ortaya koydu.

Uluslararası hukuk bakımından temel sorun ABD’nin müdahale için BM GK’nden açık bir askeri yetki almamış olmasıydı. BM GK savaş öncesinde Irak’ı denetlemek için kararlar almıştı, ancak askeri müdahale izni veren yeni bir karar çıkmamıştı. Bu nedenle birçok devlet ve hukukçu müdahaleyi BM Şartı’na aykırı güç kullanımı olarak değerlendirdi. ABD müdahaleyi hukuksal olarak savunmak için birkaç farklı sav ileri sürdü.

Önleyici öz savunma: ABD yönetimi Irak’ın kitle imha silahlarının gelecekte tehdit oluşturabileceğini ileri sürdü. Bu yaklaşım, özellikle George W. Bush yönetiminin geliştirdiği Bush Öğretisi ile bağlantılıydı. Bu öğretiye göre tehdit ortaya çıkmadan önce etkisiz duruma getirilebilirdi. Ancak uluslararası hukukta bu yaklaşım genel kabul görmemektedir.

Eski BM kararlarının devamı: ABD ayrıca Irak’ın daha önce ihlal ettiği BM kararları (özellikle 1991 Körfez Savaşı sonrası kararlar) askeri müdahaleye dolaylı yetki verdiği anlamına geliyor savını ileri sürdü. Bu yorum da çoğu hukukçu tarafından kabul edilmedi.

Uluslararası hukukçuların genel görüşü: Uluslararası hukuk yazınında yaygın değerlendirmeye göre 2003 Irak savaşı hukuksal açıdan öz savunma değildir. Örneğin birçok akademisyen ve uluslararası hukuk uzmanı ortada silahlı saldırı yok, BM yetkisi yok ve öz savunma şartları oluşmamıştır görüşünü savundu. Dolayısıyla müdahale BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağını ihlal ediyordu.

Sonuç olarak, 2003 Irak müdahalesi uluslararası hukuk açısından üç nedenle sorunlu kabul edilmektedir: Silahlı saldırı yoktu, BM GK yetkisi alınmadı ve kitle imha silahı savı doğru çıkmadı. Bu nedenle birçok hukukçu ve uluslararası rapor bu savaşı “uluslararası hukuka aykırı bir güç kullanımı” olarak değerlendirmektedir.

MÜTTEFİKLER VE VEKİL GÜÇLER

Uluslararası hukukta saldırıya uğrayan ülkenin müttefikleri veya vekil güçleri de belirli şartlarda öz savunma hakkına sahiptir. Bu durum, BM Şartı’nın 51. maddesi ve uluslararası örf-adet hukuku çerçevesinde tanımlanmıştır.

BM Şartı çerçevesinde toplu öz savunma

BM Şartı’nın 51. maddesi sadece bireysel öz savunmayı değil, aynı zamanda toplu öz savunmayı da öngörür. Bir devlet saldırıya uğradığında, diğer devletler onun savunmasına katılabilir. Yani saldırıya uğrayan devletin müttefikleri saldırıyı durdurmak ve saldırıya uğrayanın güvenliğini sağlamak amacıyla güç kullanabilir. Örneğin, NATO’nun 5. maddesi, saldırıya uğrayan üyenin diğer üyelerden askeri destek almasını sağlayan hukuksal altyapıyı oluşturur.

Toplu öz savunma hakkının uygulanabilmesi için bazı koşullar vardır. Saldırıya uğrayan devlet talep etmelidir. Müttefikler, saldırıya uğrayanın rızası olmadan müdahale edemez. Gereklilik ve orantılılık ilkeleri geçerlidir. Kullanılan güç, saldırının niteliğine orantılı olmalıdır. BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapılmalıdır. Müdahale geçici ve savunma amaçlı olduğunu göstermek için bildirilir.

Vekil güçlerin durumu

Bir devletin saldırıya uğraması durumunda üçüncü taraf ülkelerin vekil güçleri (proxy forces) da savunma hakkına sahiptir, ama hak sınırlıdır. Vekil güçler resmi olarak devlete bağlıysa veya onun adına hareket ediyorsa BM Şartı’nın 51. maddesi kapsamındaki toplu öz savunma hakkı geçerlidir. Vekil güçler tamamen bağımsızsa kendi başlarına uluslararası hukuka göre öz savunma hakkını kullanamaz ve yalnızca kendi devletleri aracılığıyla hareket edebilirler.

Örneğin, NATO müdahalelerinde bir üye ülke saldırıya uğradığında diğer üyeler toplu savunma hakkını kullanır. Körfez Savaşı (1990-1991) bunun tipik örneğidir. Kuveyt’in işgali sonrası koalisyon güçleri, BM Şartı’nın 51. maddesi ve BM GK kararları çerçevesinde müdahale etti. Vekil güç örneği ise Suriye’de bazı yabancı güçlerin Suriye devletinin rızasıyla terör örgütlerine karşı operasyon yapmış olmasıdır. Suriye’de vekil güçler uluslararası hukuk açısından devletin öz savunma hakkını temsil etmişlerdir.

Özetle, saldırıya uğrayan devletin müttefikleri toplu öz savunma hakkına sahiptir. Müttefiklerin müdahalesi savunma amaçlı, gerekli ve orantılı olmalıdır. Vekil güçler ancak devlet adına hareket ettiklerinde öz savunma hakkı kullanabilir.

Uluslararası hukuk açısından, bir devletin topraklarında bulunan yabancı bir askeri üsse yönelik saldırılar karmaşık hukuksal ve stratejik sorunlar doğurmaktadır. Bu tür durumlarda üç ana aktör öne çıkmaktadır: saldırıya uğrayan devlet, üsse ev sahipliği yapan devlet ve saldırıya uğrayan devletin müttefikleri veya vekil güçleri.

Örneğin, ABD’nin İncirlik Hava Üssü’nde konuşlu üssüne İran tarafından saldırılması durumunda, uluslararası hukuk çerçevesinde çeşitli hak ve sorumluluklar ortaya çıkar. Saldırıya uğrayan devlet olarak ABD, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca bireysel öz savunma hakkına sahiptir. Bu hak, saldırıyı durdurmak ve kendi güvenliğini sağlamak amacıyla kuvvet kullanmayı kapsar ve kullanımı gerekli ve orantılı olmalıdır.

Üssün bulunduğu ülke, Türkiye, doğrudan saldırıya uğramamış olsa da egemenliği ihlal edilmiştir. Uluslararası hukukta egemenliğin ihlali, ev sahibi devlete sınırlı öz savunma hakkı tanır. Türkiye, saldırıyı durdurmak ve egemenliğini korumak amacıyla müdahale edebilir, ancak bu müdahale sadece savunma niteliğinde olmalı ve saldırıya orantılı olmalıdır.

Saldırıya uğrayan devletin müttefikleri veya vekil güçleri de toplu öz savunma çerçevesinde hak sahibi olabilir. BM Şartı’nın 51. maddesi, saldırıya uğrayan devletin rızası ile diğer devletlerin müdahalesine izin verir. Bu müdahale savunma amaçlı, gerekli ve orantılı olmalıdır. Vekil güçlerin öz savunma hakkını kullanabilmesi için, müdahaleyi resmi olarak saldırıya uğrayan devlet adına yürütmeleri gereklidir. Aksi durumda bağımsız hareket eden vekil güçlerin eylemleri uluslararası hukuk açısından öz savunma kapsamında değerlendirilmez.

Sonuç olarak, bir yabancı üssün bulunduğu topraklara yapılan saldırılar, uluslararası hukuk açısından hem saldırıyı gerçekleştiren hem de üsse ev sahipliği yapan devletin haklarını ve yükümlülüklerini gündeme getirir. Bu tür durumlarda kuvvet kullanımı öz savunma sınırları içinde ve BM’ye bildirim yükümlülüğü çerçevesinde olmalıdır. Senaryo, uluslararası hukukta nadir ve tartışmalı bir olay olarak değerlendirilmektedir. Çünkü saldırıyı gerçekleştiren devlet, başka bir devletin toprağını kullanmakta, ancak ev sahibi doğrudan hedef alınmamaktadır.

İRAN’IN ÖZ SAVUNMA SAVI VE “ZORUNLU NEDEN” SÖYLEMİ

Son dönemde İranlı yetkililerin açıklamalarında zaman zaman “zorunlu neden” veya kaçınılmazlık söylemine başvurulduğu görülmektedir. Bu söylem, İran’ın askeri eylemlerini uluslararası hukuk açısından meşrulaştırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Uluslararası hukukta güç kullanımı temel olarak BM Şart ile yasaklanmıştır. Devletlerin başka bir devlete karşı güç kullanması genel olarak hukuka aykırı kabul edilir. Bu yasağın en önemli istisnası ise öz savunma hakkıdır. BM Şartı’nın 51. maddesine göre bir devlet silahlı saldırıya uğradığında, BM GK gerekli önlemleri alana kadar bireysel veya toplu öz savunma hakkını kullanabilir.

İran’ın açıklamalarında kullanılan “zorunlu neden” ifadesi teknik olarak uluslararası hukukta yer alan zorunlu neden (force majeure, mücbir sebep) kavramıyla tam olarak örtüşmemektedir. “Force majeure” devletin denetimi dışında gelişen ve yükümlülüğün yerine getirilmesini olanaksız kılan durumları ifade eder. Bu kavram özellikle Uluslararası Hukuk Komisyonu (International Law Commission) tarafından hazırlananDevletlerin Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerinden Doğan Sorumluluğu Hakkında Maddeler” (Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts) içinde düzenlenmiştir. Ancak “force majeure” genellikle doğal afetler veya karşı konulamaz olaylar nedeniyle uluslararası yükümlülüğün yerine getirilememesi durumlarında uygulanır ve askeri güç kullanımını meşrulaştıran bir kavram değildir. Bu nedenle İran’ın kullandığı “zorunlu neden” söylemi hukuksal açıdan daha çok zorunluluk durumu veya öz savunma savlarıyla ilişkilendirilebilir. Uluslararası hukuk öğretisinde “State of Necessity” bir devletin yaşamsal çıkarlarını korumak amacıyla uluslararası yükümlülüğünü geçici olarak ihlal etmesini ifade eder. Sonuç olarak İran’ın söylemi üç farklı hukuksal çerçevenin retorik biçimde iç içe geçirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır: öz savunma (silahlı saldırıya karşı güç kullanımı), zorunluluk hali (devletin yaşamsal çıkarlarının korunması) ve zorunlu neden söylemi (kaçınılmazlık vurgusu). Bu söylem bileşimi İran’ın uluslararası kamuoyunda eylemlerini savunulabilir bir hukuksal çerçeve içinde sunma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

İran’ın Öz Savunma Savı ve Caroline Öğretisi

Uluslararası hukukta öz savunma hakkının sınırları büyük ölçüde 19. yüzyılda ortaya çıkan “Caroline Affair” sonrasında şekillenmiştir. Bu olaydan sonra geliştirilen öğreti bir devletin öz savunma hakkını kullanabilmesi için bazı temel ölçütlerin bulunması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu ölçütler daha sonra uluslararası hukuk öğretisinde gereklilik (necessity) ve orantılılık (proportionality) ilkeleri olarak yerleşmiştir.

Caroline öğretisine göre öz savunma ancak şu durumda meşru sayılır: Tehlike ani, ezici ve kaçınılmaz olmalıdır ve başka hiçbir çözüm yolu bulunmamalıdır. Bu ölçüt, bir devletin saldırıya kaçınılmaz bir zorunluluk nedeniyle karşılık verdiğini göstermeyi amaçlar.

Öz savunma kapsamında kullanılan güç saldırıyı durdurmak için gerekli ölçüyü aşmamalıdır ve misilleme veya cezalandırma niteliği taşımamalıdır. Dolayısıyla askeri tepkinin amacı saldırıyı ortadan kaldırmak olmalıdır.

İran’ın Hukuksal Söylemi Bu Çerçeveye Uygun mu?

İran’ın kullandığı “zorunlu neden” söylemi aslında Caroline öğretisindeki gereklilik unsuruna göndermede bulunan bir retorik olarak görülebilir. İran’ın diplomatik söylemi genellikle şu üç iddiaya dayanmaktadır: İsrail veya ABD tarafından saldırıya uğradığı savı, tepkinin kaçınılmaz ve zorunlu olduğu savı ve eylemin öz savunma kapsamında gerçekleştirildiği görüşü. Ancak uluslararası hukuk tartışmalarında asıl sorun şu sorulardır: Gerçekten silahlı saldırı gerçekleşmiş midir? İran’ın tepkisi gereklilik ölçütünü karşılamakta mıdır? Kullanılan güç orantılı mıdır? Bu soruların yanıtı uluslararası hukuk yorumcuları ve devletler arasında ciddi tartışmalara yol açmaktadır.

Değerlendirilecek olursa, İran’ın söylemi “zorunlu neden” ifadesi hukuksal bir kavramdan çok siyasal bir söylemdir Asıl amaç öz savunma çerçevesine yerleşmektir. Caroline öğretisinin gereklilik ve orantılılık ölçütleri İran’ın eylemlerinin hukuksal değerlendirilmesinde belirleyici olacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Uluslararası hukukta öz savunma hakkı, temel olarak BM Şartı’nın 51. maddesi, uluslararası örf-adet hukuku ve yargı içtihatları çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu hak, devletlerin silahlı saldırıya karşı kendilerini savunmalarına olanak tanıyan sınırlı ve denetimli bir istisnadır. Temel koşullar silahlı saldırının varlığı, gereklilik, orantılılık, acil olma ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yükümlülüğüdür.

Önleyici öz savunma ve ön alıcı savaş kavramları, uluslararası hukukun güncel tartışma alanlarını oluşturmaktadır. Önleyici öz savunma, çok yakın ve kaçınılmaz bir saldırıyı önlemeyi amaçlarken, ön alıcı savaş gelecekte oluşabilecek bir tehdidi bertaraf etmeye yöneliktir. Uluslararası hukuk yalnızca önleyici öz savunmayı sınırlı biçimde kabul ederken, ön alıcı savaş genellikle hukuka aykırı sayılmaktadır. Bu ayrım, İran, İsrail ve ABD gibi bölgesel aktörlerin stratejik söylemlerinde kritik öneme sahiptir.

Yabancı üslerin bulunduğu topraklara yönelik saldırılar, uluslararası hukukta karmaşık hukuksal ve stratejik sorunlar doğurur. Saldırı sadece üssü kullanan devlete yönelmiş olsa bile, ev sahibi devletin egemenliği ihlal edilmiş olur. Bu durum hem üs sahibi devlete hem de ev sahibi devlete belirli haklar tanır ve uluslararası sistemde olası çatışma risklerini artırır. Benzer şekilde, saldırıya uğrayan devletin müttefikleri veya vekil güçleri de toplu öz savunma kapsamında, belirli koşullar altında müdahale hakkına sahiptir.

Örnek olaylar (İsrail’in Osirak reaktörü saldırısı, ABD’nin Irak müdahalesi ve İran’ın bölgesel söylemleri) göstermektedir ki uluslararası hukukta öz savunma hakkı dar ve kesin kurallarla sınırlandırılmıştır. Devletler zaman zaman bu sınırlamaları esnetmeye çalışsa da hukuksal geçerlilik, uluslararası kabul görmüş normlara ve içtihatlara dayanmalıdır.

Sonuç olarak, uluslararası hukukta öz savunma hakkı egemenlik, kuvvet kullanma yasağı ve uluslararası barış ilkeleri arasında duyarlı bir dengeyi temsil eder. Yabancı üsler, vekil güçler ve müttefikler bağlamında yaşanan krizler, bu dengenin sınırlarını sınayan olaylar olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla, bir devletin başka bir ülkenin topraklarında bulunan hedeflere saldırması, hukuksal olarak yalnızca çok dar koşullar altında meşru sayılabilir ve her zaman uluslararası hukuka uygunluğu tartışmaya açıktır.


 

Kaynakça

 

 

Dinstein, Y. (2021). War, aggression and self-defence (8th ed.). Cambridge University Press.

Gray, C. (2018). International law and the use of force (5th ed.). Oxford University Press.

Lauterpacht, H. (2000). The development of international law by the International Court. Routledge.

Peters, A. (2003). International Dispute Settlement: A Network of Cooperational Duties, European Journal of International Law, Volume 14, Issue 1, February 2003, Pages 1–34, https://doi.org/10.1093/ejil/14.1.1

Shaw, M. N. (2017). International law (8th ed.). Cambridge University Press.

Taulbee, James Larry ve Gerhard von Glahn. (2012) Law Among Nations: An Introduction to Public International Law. 10th Edition. Pearson.



[1] Nicaragua v. United States, Uluslararası Adalet Divanı 1986. Öz savunma hakkının silahlı saldırı koşuluyla sınırlı olduğunu ve küçük çaplı müdahalelerin bu kapsamda değerlendirilmediğini ortaya koymuştur.

[2] Caroline Affair (1837), ABD-Britanya diplomatik yazışmaları. Öz savunmanın ‘acil, kaçınılmaz ve başka seçenek bırakmayan’ koşullara bağlı olduğunu ortaya koymuştur.

[3] Operation Opera, 7 Haziran 1981. İsrail tarafından Irak’taki Osirak (Tammuz) nükleer reaktörüne yapılan hava saldırısı. BM Güvenlik Konseyi’nin 487 sayılı kararıyla egemenlik ihlali olarak değerlendirildi.

Hiç yorum yok: