Uluslararası Hukukta Öz Savunma Hakkı:
Kuramsal Çerçeve ve Güncel Uygulamalar
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, uluslararası hukukta öz
savunma hakkının hukuksal dayanaklarını ve sınırlarını incelemektedir. BM
Şartı’nın 51. maddesi, uluslararası örf-adet hukuku ve uluslararası yargı
içtihatları çerçevesinde ele alınan öz savunma hakkı, özellikle önleyici öz
savunma ve ön alıcı savaş kavramları bağlamında güncel tartışmalarla
ilişkilendirilmiştir. Yabancı üslerin bulunduğu topraklara yönelik saldırılar,
müttefikler ve vekil güçlerin rolü ve uluslararası hukukta egemenlik ile kuvvet
kullanma yasağı ilkeleri üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışma, bu karmaşık
senaryolarda öz savunma hakkının sınırlı ve denetimli bir istisna olduğunu ve
hukuksal geçerliliğinin dar koşullara bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Uluslararası
hukuk, öz savunma, BM Şartı, önleyici öz savunma, ön alıcı savaş, egemenlik,
yabancı üsler, toplu öz savunma, zorunlu neden
Abstract
This study examines the legal foundations and limitations of the right
of self-defense in international law. The right of self-defense, analyzed
through Article 51 of the UN Charter, customary international law, and judicial
precedents, is particularly discussed in the context of pre-emptive self-defense
and preventive war debates. Attacks on foreign military bases, the role of
allies and proxy forces, and principles of sovereignty and the prohibition of
the use of force are evaluated. The study demonstrates that self-defense in
these complex scenarios is a limited and controlled exception, with its legal
validity contingent upon strict conditions.
Keywords: International law, self-defence, UN Charter,
pre-emptive self-defense, preventive war, sovereignty, foreign military bases,
collective self-defence, force majeur
GİRİŞ
İran'ın yeni lideri Müçteba Hamaney
"komşularımıza saygı duyuyoruz ama bu komşu ülkelerdeki ABD üslerine
saldırmaya devam edeceğiz" açıklamasını yaptı. Bu durum uluslararası hukuk
çevrelerine görüş ayrılıklarına neden oldu. Hamaney’in sözleri uluslararası
hukukta öz savunma hakkı (öz savunma, self defence) olarak bilinen
kavrama işaret etmektedir. Uluslararası hukukta öz savunmanın hukuksal dayanağı
birkaç farklı norm kaynağına dayanır: antlaşma hukuku, örf-adet hukuku ve yargı
içtihatları. Bunları sistemli biçimde ele almak olanaklıdır. Birinci dayanak
temel pozitif hukuk kaynağı olan Birleşmiş
Milletler (BM) Şartı’dır. Çağdaş
uluslararası hukukta öz savunma hakkının en açık düzenlemesi BM Şartı’nın 51.
maddesinde yer alır. Maddeye göre, BM üyelerinden birine karşı silahlı saldırı
meydana geldiğinde, Güvenlik Konseyi (GK) uluslararası barış ve güvenliği
korumak için gerekli önlemleri alana kadar bireysel veya toplu öz savunma hakkı
saklıdır. Bu hüküm üç önemli ilkeyi ortaya koymaktadır: Silahlı saldırı koşulu,
bireysel veya toplu öz savunma ve GK’ne bildirim yükümlülüğü. Dolayısıyla BM
sistemi içinde öz savunma, kuvvet kullanma yasağının istisnası olarak kabul
edilir. Öz savunma hakkı, aynı Şart’ın 2(4) maddesinde yer alan kuvvet kullanma
yasağıyla birlikte düşünülmelidir. Bu madde devletlerin başka devletlerin
toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanmasını yasaklar.
Bu nedenle uluslararası hukukta genel ilke kuvvet kullanma yasağıdır ve öz
savunma ise sınırlı bir istisnadır. İkincisi, uluslararası örf-adet hukukudur. Öz
savunma hakkı sadece BM Şartı’ndan kaynaklanmaz. Aynı zamanda uluslararası örf
ve adet hukukunun da bir parçasıdır. Bu konuda klasik referans “Caroline
Affair” olayı olarak bilinir. Bu olaydan sonra geliştirilen ilke öz savunma
zorunlu olmalı, acil olmalı ve başka seçenek bırakmamalıdır şeklindedir. Bu öğreti
uluslararası hukukta ‘gereklilik’ ‘ve orantılılık’ ilkelerinin temelini
oluşturmuştur. Üçüncüsü, uluslararası yargı içtihatlarıdır. Öz savunma kavramı
ayrıca uluslararası mahkeme kararlarıyla da şekillenmiştir. Örneğin, ‘Nicaragua
v. United States’ [1]
davasında Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) şu önemli ilkeleri vurgulamıştır: Öz
savunma yalnızca silahlı saldırıya karşı kullanılabilir, küçük sınır olayları
silahlı saldırı sayılmaz ve savunma orantılı olmalıdır. Bu karar bugün öz
savunma hukukunun temel referanslarından biri olmak durumundadır.
Toplu (kolektif) öz savunma kavramı
konuya ayrıntı kazandırabilecek önemli bir unsurdur. Uluslararası hukuk ayrıca toplu
öz savunma hakkını da tanımaktadır. Bu durumda saldırıya uğrayan devlet yardım
ister ve diğer devletler onun savunmasına katılabilir. Bu ilke birçok askeri
ittifakın hukuksal temelini oluşturur. Örneğin NATO sistemi bu kavramla
ilişkilidir.
Sonuç olarak, uluslararası hukukta öz
savunma hakkının hukuksal dayanağı üç temel kaynağa dayanır: BM Şartı’nın 51. maddesi,
uluslararası örf ve adet hukuku (özellikle Caroline öğretisi) [2] ve uluslararası
yargı kararları (özellikle ICJ içtihadı). Bu çerçevede öz savunma, uluslararası
sistemde kuvvet kullanma yasağının sınırlı ve denetimli bir istisnası olarak
kabul edilmektedir.
ÖNLEYİCİ ÖZ
SAVUNMA VE ÖN ALICI SAVAŞ KAVRAMLARI
Uluslararası hukukta bugün en çok
tartışılan konu “önleyici öz savunma” (pre-emptive self-defence) ile “ön
alıcı savaş” (preventive war) arasındaki farktır. Bu ayrım özellikle
İran, İsrail ve ABD tartışmalarında çok kritik duruma gelmiştir. Bu iki kavram
çoğu zaman karıştırılır, fakat hukuksal statüleri oldukça farklıdır.
Önleyici öz
savunma (pre-emptive self-defence)
Bu kavram, bir devletin çok yakın ve
kaçınılmaz bir saldırıyı önlemek amacıyla güç kullanması anlamına gelir. Burada
temel koşul saldırının henüz başlamamış olması, fakat kaçınılmaz ve hemen
gerçekleşecek durumda olmasıdır. Bu yaklaşımın kökeni yine klasik Caroline öğretisine
dayanır. Öğretiye göre öz savunma ancak tehdidin acil ve kaçınılmaz olması, başka
hiçbir seçenek olmaması ve savunma ile orantılı olması durumunda kabul
edilebilir. Bazı hukukçular bu tür bir savunmanın uluslararası örf-adet
hukukunda sınırlı biçimde kabul edilebileceğini savunmaktadır.
Ön alıcı savaş (preventive
war)
Bu kavram ise çok daha farklıdır. Burada
bir devlet gelecekte tehlikeli olabilecek bir gücü henüz saldırı niyeti açıkça
ortaya çıkmadan ortadan kaldırmak için savaş başlatır. Yani saldırı yakın
değildir, kesin değildir ve sadece olası bir tehdit olarak görülmektedir. Uluslararası
hukukta bu tür savaşlar genellikle hukuka aykırı güç kullanımı sayılır.
Aradaki temel farklar aşağıdaki
çizelgede gösterilmiştir.
|
Çizelge 1: Farklar |
|
|
Önleyici öz savunma |
Ön alıcı savaş |
|
Saldırı çok yakın |
Saldırı varsayımsal |
|
Savunma amacı |
Stratejik üstünlük |
|
Bazı hukukçularca sınırlı kabul |
Çoğu hukukçuya göre hukuka aykırı |
ULUSLARARASI
HUKUKTA GÜNCEL TARTIŞMALAR
Bu ayrım günümüzde özellikle bazı
krizlerde gündeme gelmektedir. Örneğin, İsrail’in nükleer tehdit gerekçeleri, Amerika
Birleşik Devletleri’nin (ABD) terörle mücadele öğretisi ve İran’ın bölgesel
savunma söylemi bu bağlamda verilebilecek örneklerdir. Bu aktörlerin bazıları
saldırılarını önleyici öz savunma olarak tanımlarken eleştirmenler bunları ön
alıcı savaş olarak nitelendirmektedir. Genel sonuç olarak, uluslararası hukukta
kabul edilen temel ilke gerçek veya çok yakın bir silahlı saldırı varsa öz
savunmanın olanaklı olduğudur. Yalnızca gelecekte oluşabilecek tehditler
gerekçe gösterilerek savaş başlatılması hukuksal olarak geçerli kabul edilmez. Bu
sorunsal uluslararası hukuk açısından oldukça önemli ve aslında iki temel
ilkeye dayanarak değerlendirilmelidir: egemenlik hakkı ve kuvvet kullanma
yasağı.
Kuvvet kullanma
yasağı (BM Şartı)
Çağdaş uluslararası hukukun temel
kuralı BM sisteminde yer alır. Özellikle BM Şartı’nın 2(4) maddesi çok açıktır:
Devletler başka devletlerin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına
karşı güç kullanamaz. Bu nedenle bir devletin başka bir ülkenin topraklarında
bulunan askeri hedeflere tek taraflı olarak saldıracağını ilan etmesi genel
kural olarak uluslararası hukuka aykırı bir tehdit sayılır. Uluslararası
hukukta buna “kuvvet kullanma tehdidi” denir.
Bu kuralın istisnası öz savunmadır. BM
Şartı’nın 51. maddesi ise bu tek önemli istisnayı tanır: öz savunma
hakkı. Bir devlet silahlı saldırıya uğramışsa, saldırı devam ediyorsa veya çok
yakınsa öz savunma hakkı kullanabilir. Bu bağlamda İran’ın olası hukuksal savı
şu olacaktır: ABD üsleri İran’a karşı saldırıların merkezi olabilir. Bu nedenle
İran öz savunma kapsamında bu hedefleri vurabileceğini belirtebilir. Ancak
burada önemli bir sorun vardır: üçüncü devletin egemenliği. ABD üsleri genellikle başka devletlerin
topraklarında bulunur. Örneğin bölgede Irak, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap
Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerde Amerikan üsleri vardır. İran bu üsleri vurursa
sadece ABD’yi değil, o ülkenin egemenliğini de ihlal etmiş olur. Uluslararası
hukukta bu ciddi bir sorundur.
“Komşularımıza saygı duyuyoruz”
ifadesinin hukuksal değeri yoktur ve böyle bir açıklama diplomatik açıdan
retorik bir yumuşatmadır. Ayrıca hukuksal olarak çelişkilidir çünkü başka bir
devletin toprağındaki askeri hedefi vurmak o devletin egemenliğini ihlal eder. Dolayısıyla
bu tür bir ifade hukuksal bir meşruluk sağlamaz.
İsteksiz veya
yetersiz devlet öğretisi
Son yıllarda bazı devletler şu öğretiyi
ileri sürmektedir: “isteksiz veya yetersiz devlet öğretisi” (unable or
unwilling doctrine). Bir devlet kendi topraklarındaki tehditleri
engelleyemiyor veya engellemek istemiyorsa başka bir devlet o hedefi vurabilir.
Bu öğreti özellikle ABD tarafından IŞID operasyonlarında kullanılmıştır. Ancak,
bu öğreti uluslararası hukukta genel kabul görmüş bir kural değildir. Sonuç
olarak, İran liderinin yaptığı türden bir açıklama hukuksal olarak tartışmalı hatta
çoğu hukukçuya göre BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağıyla uyumsuzdur. Ancak
İran bunu öz savunma veya önleyici savunma çerçevesinde gerekçelendirmeye
çalışabilir.
ÜS VURMAK SAVAŞ
İLANI MIDIR?
Bir devlet başka bir ülkedeki ABD
üssünü vurursa bu otomatik olarak o ülkeye savaş ilanı sayılır mı sorusu
günümüzde en çok tartışılan sorulardan birisidir. Uluslararası hukukta bunun yanıtı
düşünüldüğünden daha karmaşıktır. Sorunun yanıtı uluslararası hukukta otomatik
değildir. Yani bir devlet başka bir ülkedeki ABD üssünü vurduğunda bu otomatik
olarak o ülkeye savaş ilanı sayılmaz ancak çoğu durumda silahlı saldırı olarak
değerlendirilir ve ciddi sonuçlar doğurur. Bunu birkaç temel hukuk ilkesiyle
açıklamak olanaklıdır. Birincisi, savaş ilanı artık uluslararası hukukun
merkezi kavramı değildir. Çağdaş uluslararası hukukta “savaş ilanı” kavramı
büyük ölçüde önemini kaybetmiştir. 1945’ten sonra kurulan sistemde esas sorun
savaş ilanı değil, kuvvet kullanımıdır. Bu sistemin temeli yine BM düzeninde
yer alan BM Şartı’dır. Dolayısıyla bugün şu ayrım yapılmaktadır: savaş ilanı (formal
declaration of war) ve silahlı saldırı (armed attack). Bir devlet
savaş ilan etmese bile silahlı saldırı gerçekleştirmiş olabilir. Eğer bir
devlet başka bir ülkenin topraklarındaki ABD’ye ait askeri üsse saldırı
düzenlerse bu durum iki farklı hukuksal ilişki doğurur. ABD açısından bu açık
biçimde silahlı saldırı sayılır. Bu durumda ABD öz savunma hakkını
kullanabilir. Üsse ev sahipliği yapan ülke açısından durum daha karmaşıktır. Saldırının
sadece ABD hedeflerine yönelmesi yoksa o ülkenin altyapısını da etkilemesi önemlidir.
Ancak çoğu hukukçunun görüşüne göre, bir devletin toprağında bulunan askeri
hedefin vurulması o devletin egemenliğinin ihlalidir. Bu nedenle saldırıya
uğrayan devlet de öz savunma hakkı ileri sürebilir.
Saldırı Türkiye, Almanya ve İtalya gibi
bir NATO üyesi ülkeye yapılırsa o zaman kuramsal olarak NATO’nun 5. maddesi
gündeme gelebilir. Bu madde bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış
sayılabilir demektedir. Ancak burada önemli bir nokta vardır: 5. madde otomatik
olarak devreye girmez ve karar siyasal süreç içinde alınır.
2020’de İran Irak’taki ABD üslerine
füze saldırısı düzenlemiştir. Bu saldırı savaş ilanı sayılmadı fakat açık bir
silahlı saldırı olarak değerlendirildi. ABD buna doğrudan geniş çaplı askeri
karşılık vermedi. Bu örnek çağdaş uluslararası ilişkilerde savaş ile saldırı
arasındaki gri alanı gösterir. Sonuç olarak, bir devletin başka bir ülkedeki
ABD üssünü vurması otomatik olarak savaş ilanı sayılmaz ancak silahlı saldırı
olarak kabul edilir ve hem ABD’ye hem de ev sahibi devlete öz savunma hakkı
doğurabilir. Bu nedenle böyle bir saldırı çoğu zaman bölgesel savaş riskini
ciddi biçimde artırır.
ABD’nin
Türkiye’deki üsleri vurulursa Türkiye hukuksal olarak savaşa girmek zorunda
mıdır?
Uluslararası hukuk açısından cevap
oldukça şaşırtıcı ve ilginçtir. Çünkü yaygın kanının aksine Türkiye hukuksal
olarak otomatik olarak savaşa girmek zorunda değildir. İki farklı hukuk alanı durumu
belirler: uluslararası hukuk ve NATO yükümlülükleri.
Uluslararası hukuk açısından Türkiye
topraklarında bulunan bir ABD üssü vurulursa, bu durum Türkiye açısından
egemenlik ihlali anlamına gelir. Uluslararası hukukta bu tür bir saldırı sonucunda
Türkiye öz savunma hakkına sahip olur. Bu hak BM Şartı’nın 51. maddesinde
düzenlenmiştir. Ancak önemli nokta şudur: Öz savunma bir zorunluluk değil, bir
haktır. Türkiye askeri karşılık verebilir, diplomatik protesto ile yetinebilir
ya da uluslararası kurumlara başvurabilir. Dolayısıyla hukuk Türkiye’yi
otomatik savaşa zorlamaz.
NATO açısından ise Türkiye aynı
zamanda bir NATO üyesidir. NATO’nun meşhur 5. maddesi bir üyeye yapılan saldırı
tüm üyelere yapılmış sayılabileceğini öngörür. Ama burada kritik kelime ‘sayılabilir’dir.
5. madde otomatik askeri müdahale emri değildir ve siyasal bir kararla
uygulanır. NATO ülkeleri diplomatik destek, lojistik destek ve askeri destek gibi
farklı düzeylerde katkı verebilir.
Türkiye’de bulunan ABD askeri
tesisleri genellikle ikili anlaşmalarla ve Türk egemenliği altında etkinlik
gösterir. En bilinen örnek İncirlik Hava Üssü’dür. Bu nedenle üs vurulduğunda hedef
ABD olabilir ama saldırı Türkiye topraklarında gerçekleşmiş olur. Bu durum
Türkiye’yi hukuksal olarak doğrudan etkilenen devlet durumuna getirir.
Hukuksal olarak zorunlu olmasa bile uygulamada
Türkiye saldırıyı ulusal güvenlik tehdidi sayar, NATO ile eş güdüm başlar ve askeri
gerilim yükselir. Hukuksal zorunluluk yoktur ama siyasal ve stratejik baskı çok
güçlü olur. Sonuç olarak Türkiye’deki bir ABD üssüne saldırı Türkiye’yi hukuksal
olarak savaşa girmeye zorlamaz ancak egemenlik ihlali sayılır. Türkiye’ye öz savunma
hakkı verir. NATO’nun devreye girme olasılığını doğurur.
ÖZ SAVUNMANIN
KOŞULLARI
Uluslararası hukukta öz savunma (self-defence) hakkı esas olarak BM Şartı’nın 51. maddesinde
düzenlenmiştir. Bu maddeye göre bir devlet silahlı saldırıya uğradığında
saldırı sona erdirilene kadar kendini savunma hakkına sahiptir. Ancak bu hak
sınırsız değildir ve belirli koşullara bağlıdır. Uluslararası hukuk öğretisinde
ve devlet uygulamasında genellikle şu temel koşullar kabul edilir.
Silahlı
saldırının varlığı (armed attack)
Öz savunmanın ilk şartı bir silahlı
saldırının gerçekleşmiş olmasıdır. Bu saldırı başka bir devlet tarafından
yapılabilir ya da o devletin denetimindeki silahlı gruplar tarafından
gerçekleştirilebilir. Uluslararası hukukta her sınır ihlali veya küçük askeri
olay silahlı saldırı sayılmaz. Genellikle füze
veya hava saldırısı, askeri birliklerin sınırı geçmesi ve büyük ölçekli askeri
operasyonlar silahlı saldırı kabul edilir. Bu konuda önemli içtihatlardan biri “Nicaragua
v. United States” kararında ortaya konmuştur. İkinci koşul gereklilik (necessity)
ilkesidir. Öz savunma zorunlu olmalıdır. Saldırıyı durdurmanın başka makul
bir yolu olmamalıdır ve diplomatik veya barışçıl yöntemler yeterli olmamalıdır.
Bu ilke klasik olarak Caroline olayı (1837) ile ortaya konmuş ve daha sonra
uluslararası hukukta yerleşmiştir. Üçüncü koşul orantılılık (proportionality)
ilkesidir. Savunma amacıyla kullanılan güç saldırının niteliğiyle orantılı
olmalıdır. Örneğin küçük bir sınır saldırısına karşı geniş çaplı şehir
bombardımanı orantısız kabul edilebilir. Amaç saldırıyı durdurmak ve güvenliği
yeniden sağlamaktır. Öz savunma cezalandırma veya intikam amacı taşıyamaz.
Dördüncüsü acil olma (immediacy) ilkesidir. Savunma gecikmeden
yapılmalıdır. Bir devlet aylar veya yıllar sonra saldırı düzenliyorsa, bu
genellikle misilleme (reprisal) olarak değerlendirilir ve öz savunma
sayılmaz. Beşincisi, BM GK’ne bildirim ilkesidir. Öz savunma kullanan devlet
bunu derhal BM GK’ne bildirmek zorundadır. Bu bildirim savunma önlemlerinin
geçici olduğunu ve uluslararası barışın korunmasının esas sorumluluğunun GK’de olduğunu
gösterir. Özetle uluslararası hukukta öz savunma için beş temel koşul aranır: Silahlı
saldırı gerçekleşmiş olmalıdır. Gereklilik bulunmalıdır. Orantılılık
korunmalıdır. Acil olmalıdır. BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapılmalıdır.
ÖNLEYİCİ ÖZ
SAVUNMA KAVRAMI
Uluslararası hukukta bugün en çok
tartışılan konu “önleyici öz savunma” (pre-emptive self-defence) sorunudur.
Özellikle İsrail ve ABD bu kavramı sık kullanırken birçok hukukçu bunun BM
sistemini zayıflattığını savunmaktadır. Bu tartışma gerçekten çok ilginçtir. Bu
durum uluslararası hukukta gerçekten karmaşık ve çok tartışılan bir senaryodur.
Çünkü burada üç ayrı aktör vardır: Üsse sahip olan devlet (örneğin ABD), üssün
bulunduğu devlet (ev sahibi devlet) ve saldırıya uğrayan üçüncü devlet. Bu tür
durumlar özellikle Orta Doğu’da sık tartışılır. Bir devletin topraklarında
yabancı bir askeri üs bulunması egemenliğin devri anlamına gelmez. Örneğin, Türkiye,
Katar ve Irak gibi ülkelerde bulunan ABD üsleri hukuksal olarak o devletin
egemenliği altındaki topraklardır. Üs ABD tarafından kullanılır ama toprak
egemenliği ev sahibi devlete aittir.
ABD bir ülkeye saldırı düzenleyebilir
ve bu saldırı ev sahibi ülkedeki bir üsten yapılmış olabilir. Örneğin Irak’taki
bir ABD üssünden İran’a saldırı yapılmış olabilir. Bu durumda uluslararası
hukuk açısından iki farklı soru ortaya çıkar. Birincisi, ev sahibi devletin
sorumlu olup olmayacağıdır. Uluslararası hukukta temel ilke bir devlet kendi
topraklarının başka bir devlete karşı saldırı amacıyla kullanılmasına izin
vermemesidir. Bu ilkeye “özen yükümlülüğü” (due diligence obligation) denir.
Eğer ev sahibi devlet saldırıyı bilerek kabul etmişse veya engelleyebilecek
durumdayken engellememişse o zaman uluslararası sorumluluğu doğabilir.
İkincisi, saldırıya uğrayan devletin ne yapabileceğidir. Saldırıya uğrayan devlet kuramsal olarak üç
farklı sav ileri sürebilir: Birincisi sadece saldırıyı yapan devlete karşı öz savunmadır.
Örneğin ABD saldırırsa hedef ABD olur. İkincisi, üssü de hedef almaktır. Saldırı
o üsten yapıldığı için üs askeri hedef sayılabilir ve bu durumda üs
vurulabilir. Üçüncüsü, ev sahibi devleti de sorumlu tutmaktır. Ev sahibi devlet
saldırıya izin vermişse ve saldırıya katılmışsa o zaman saldırıya uğrayan
devlet ev sahibi devlete karşı da öz savunma savı ileri sürebilir.
Bu nedenlerle İran sürekli olarak şu vurgulamaları
yapmakta ve stratejik söyleminde sık sık “ABD üsleri hedefimizdir, ev sahibi
ülkeler değil” demektedir. Bu söylemin amacı bölge ülkeleriyle doğrudan savaş
görüntüsü vermemek ve saldırıyı ABD ile sınırlı göstermeye çalışmaktır. Uluslararası
hukuk açısından bu ayrım tam olarak temiz ve kabul edilebilir değildir. Çünkü üs yine de başka
bir devletin toprağındadır. Sonuç olarak saldırıyı üsse sahip olan devlet yapar
ama üs başka bir devletin toprağındadır. Bu durumda üs meşru askeri hedef
sayılabilir, ev sahibi devlet sorumluluk tartışmasına dahil olabilir ve egemenlik
ihlali sorunu ortaya çıkar. Bu nedenle bu tür durumlar uluslararası hukukta en
tartışmalı öz savunma olaylarıdır.
İsrail’in 1981’de Irak’taki nükleer
reaktörü vurması uluslararası hukukta öz savunma tartışmasının en ünlü
örneklerinden biridir. Bu olay bugün hukuk kitaplarında tartışılır. Bu örnek
uluslararası hukukta önleyici öz savunma tartışmasının en bilinen örneklerinden
biridir. 7 Haziran 1981’de İsrail savaş uçakları Irak’ın Bağdat yakınındaki
Osirak (Tammuz) nükleer reaktörünü bombalamıştır. [3] İsrail’in
savı Irak’ın bu reaktörü nükleer silah üretmek için kullanacak olmasıydı ve bu
nedenle İsrail gelecekteki bir saldırıyı önlemek zorundaydı. Bu nedenle İsrail
saldırıyı önleyici öz savunma olarak savundu. Saldırıdan sonra BM GK toplandı, 487
sayılı kararı kabul etti ve saldırıyı uluslararası hukuka aykırı egemenlik
ihlali olarak nitelendirdi. Bu kararın önemli bir özelliği vardır: Karar
oybirliğiyle kabul edilmiştir ve ABD de İsrail’i bu konuda desteklememiştir.
Bu olay şu soruyu gündeme getirmiştir:
Bir devlet henüz gerçekleşmemiş ama gelecekte ortaya çıkabilecek bir tehdidi
önlemek için saldırı yapabilir mi? Uluslararası hukukta üç farklı görüş vardır.
Klasik görüş: Çoğu hukukçuya göre ortada gerçek bir silahlı
saldırı yoksa öz savunma kullanılamaz. Bu görüşe göre İsrail’in saldırısı
hukuka aykırıdır.
Önleyici öz savunma
görüşü: Bazı hukukçular ise eğer saldırı
kaçınılmaz ve çok yakınsa devlet kendini savunabilir görüşünü savunmaktadır. Bu
yaklaşımın kökeni 19. yüzyıldaki Caroline öğretisidir.
Ön alıcı saldırı
(preventive war): Bu ise en
tartışmalı görüştür. Buna göre devlet gelecekte tehlike yaratabilecek bir gücü daha
ortaya çıkmadan yok edebilir. Bu görüş çoğu hukukçu tarafından kabul edilmez
olarak değerlendirilmektedir.
Günümüzdeki
tartışmalar
Bu olay bazı konularda referans olarak
kullanılmaktadır: İran’ın nükleer programı, İsrail’in güvenlik öğretisi ve ABD’nin
önleyici saldırı stratejileri. Örneğin İsrail bugün de İran’ın nükleer
tesislerine karşı benzer bir savı kullanabileceğini söylemektedir. Sonuç
olarak, 1981’deki reaktör saldırısı uluslararası hukukta şu gerçeği ortaya
koymuştur: Öz savunma hakkı çok dar yorumlanmaktadır ve gelecekteki tehditlere
karşı yapılan saldırılar genellikle hukuka aykırı kabul edilir. Buna karşın
devletler zaman zaman bu tür operasyonlara başvurabilmektedir.
ABD'nin Irak
Savaş
ABD’nin kitle imha silahları (WMD)
gerekçesiyle Irak’a saldırısı, çağdaş uluslararası hukukta en tartışmalı askeri
müdahalelerden biri olarak kabul edilir. 2003 yılında Amerika Birleşik
Devletleri öncülüğündeki koalisyon güçleri Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a
askeri müdahalede bulundu. Operasyonun adı “2003 Iraq War” idi. ABD
yönetimi saldırıyı üç ana gerekçeyle savundu: Irak’ın kitle imha silahlarına
sahip olduğu savı, Irak’ın terör örgütleriyle bağlantılı olduğu savı ve Saddam
rejiminin uluslararası güvenlik için tehdit oluşturduğu savı. Ancak savaş
sonrasında yapılan araştırmalar Irak’ta etkili kitle imha silahı programının
bulunmadığını ortaya koydu.
Uluslararası hukuk bakımından temel
sorun ABD’nin müdahale için BM GK’nden açık bir askeri yetki almamış olmasıydı.
BM GK savaş öncesinde Irak’ı denetlemek için kararlar almıştı, ancak askeri
müdahale izni veren yeni bir karar çıkmamıştı. Bu nedenle birçok devlet ve
hukukçu müdahaleyi BM Şartı’na aykırı güç kullanımı olarak değerlendirdi. ABD
müdahaleyi hukuksal olarak savunmak için birkaç farklı sav ileri sürdü.
Önleyici öz savunma:
ABD yönetimi Irak’ın kitle imha
silahlarının gelecekte tehdit oluşturabileceğini ileri sürdü. Bu yaklaşım,
özellikle George W. Bush yönetiminin geliştirdiği Bush Öğretisi ile
bağlantılıydı. Bu öğretiye göre tehdit ortaya çıkmadan önce etkisiz duruma
getirilebilirdi. Ancak uluslararası hukukta bu yaklaşım genel kabul
görmemektedir.
Eski BM
kararlarının devamı: ABD ayrıca
Irak’ın daha önce ihlal ettiği BM kararları (özellikle 1991 Körfez Savaşı
sonrası kararlar) askeri müdahaleye dolaylı yetki verdiği anlamına geliyor
savını ileri sürdü. Bu yorum da çoğu hukukçu tarafından kabul edilmedi.
Uluslararası
hukukçuların genel görüşü: Uluslararası
hukuk yazınında yaygın değerlendirmeye göre 2003 Irak savaşı hukuksal açıdan öz
savunma değildir. Örneğin birçok akademisyen ve uluslararası hukuk uzmanı
ortada silahlı saldırı yok, BM yetkisi yok ve öz savunma şartları oluşmamıştır
görüşünü savundu. Dolayısıyla müdahale BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağını
ihlal ediyordu.
Sonuç olarak, 2003 Irak müdahalesi
uluslararası hukuk açısından üç nedenle sorunlu kabul edilmektedir: Silahlı
saldırı yoktu, BM GK yetkisi alınmadı ve kitle imha silahı savı doğru çıkmadı. Bu
nedenle birçok hukukçu ve uluslararası rapor bu savaşı “uluslararası hukuka
aykırı bir güç kullanımı” olarak değerlendirmektedir.
MÜTTEFİKLER VE
VEKİL GÜÇLER
Uluslararası hukukta saldırıya uğrayan
ülkenin müttefikleri veya vekil güçleri de belirli şartlarda öz savunma hakkına
sahiptir. Bu durum, BM Şartı’nın 51. maddesi ve uluslararası örf-adet hukuku
çerçevesinde tanımlanmıştır.
BM Şartı
çerçevesinde toplu öz savunma
BM Şartı’nın 51. maddesi sadece
bireysel öz savunmayı değil, aynı zamanda toplu öz savunmayı da öngörür. Bir
devlet saldırıya uğradığında, diğer devletler onun savunmasına katılabilir. Yani
saldırıya uğrayan devletin müttefikleri saldırıyı durdurmak ve saldırıya
uğrayanın güvenliğini sağlamak amacıyla güç kullanabilir. Örneğin, NATO’nun 5.
maddesi, saldırıya uğrayan üyenin diğer üyelerden askeri destek almasını
sağlayan hukuksal altyapıyı oluşturur.
Toplu öz savunma hakkının
uygulanabilmesi için bazı koşullar vardır. Saldırıya uğrayan devlet talep
etmelidir. Müttefikler, saldırıya uğrayanın rızası olmadan müdahale edemez. Gereklilik
ve orantılılık ilkeleri geçerlidir. Kullanılan güç, saldırının niteliğine
orantılı olmalıdır. BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapılmalıdır. Müdahale
geçici ve savunma amaçlı olduğunu göstermek için bildirilir.
Vekil güçlerin
durumu
Bir devletin saldırıya uğraması
durumunda üçüncü taraf ülkelerin vekil güçleri (proxy forces) da savunma
hakkına sahiptir, ama hak sınırlıdır. Vekil güçler resmi olarak devlete
bağlıysa veya onun adına hareket ediyorsa BM Şartı’nın 51. maddesi kapsamındaki
toplu öz savunma hakkı geçerlidir. Vekil güçler tamamen bağımsızsa kendi
başlarına uluslararası hukuka göre öz savunma hakkını kullanamaz ve yalnızca
kendi devletleri aracılığıyla hareket edebilirler.
Örneğin, NATO müdahalelerinde bir üye
ülke saldırıya uğradığında diğer üyeler toplu savunma hakkını kullanır. Körfez
Savaşı (1990-1991) bunun tipik örneğidir. Kuveyt’in işgali sonrası koalisyon
güçleri, BM Şartı’nın 51. maddesi ve BM GK kararları çerçevesinde müdahale
etti. Vekil güç örneği ise Suriye’de bazı yabancı güçlerin Suriye devletinin
rızasıyla terör örgütlerine karşı operasyon yapmış olmasıdır. Suriye’de vekil
güçler uluslararası hukuk açısından devletin öz savunma hakkını temsil etmişlerdir.
Özetle, saldırıya uğrayan devletin
müttefikleri toplu öz savunma hakkına sahiptir. Müttefiklerin müdahalesi
savunma amaçlı, gerekli ve orantılı olmalıdır. Vekil güçler ancak devlet adına
hareket ettiklerinde öz savunma hakkı kullanabilir.
Uluslararası hukuk açısından, bir
devletin topraklarında bulunan yabancı bir askeri üsse yönelik saldırılar
karmaşık hukuksal ve stratejik sorunlar doğurmaktadır. Bu tür durumlarda üç ana
aktör öne çıkmaktadır: saldırıya uğrayan devlet, üsse ev sahipliği yapan devlet
ve saldırıya uğrayan devletin müttefikleri veya vekil güçleri.
Örneğin, ABD’nin İncirlik Hava
Üssü’nde konuşlu üssüne İran tarafından saldırılması durumunda, uluslararası
hukuk çerçevesinde çeşitli hak ve sorumluluklar ortaya çıkar. Saldırıya uğrayan
devlet olarak ABD, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca bireysel
öz savunma hakkına sahiptir. Bu hak, saldırıyı durdurmak ve kendi güvenliğini
sağlamak amacıyla kuvvet kullanmayı kapsar ve kullanımı gerekli ve orantılı
olmalıdır.
Üssün bulunduğu ülke, Türkiye,
doğrudan saldırıya uğramamış olsa da egemenliği ihlal edilmiştir. Uluslararası
hukukta egemenliğin ihlali, ev sahibi devlete sınırlı öz savunma hakkı tanır.
Türkiye, saldırıyı durdurmak ve egemenliğini korumak amacıyla müdahale
edebilir, ancak bu müdahale sadece savunma niteliğinde olmalı ve saldırıya
orantılı olmalıdır.
Saldırıya uğrayan devletin
müttefikleri veya vekil güçleri de toplu öz savunma çerçevesinde hak sahibi
olabilir. BM Şartı’nın 51. maddesi, saldırıya uğrayan devletin rızası ile diğer
devletlerin müdahalesine izin verir. Bu müdahale savunma amaçlı, gerekli ve
orantılı olmalıdır. Vekil güçlerin öz savunma hakkını kullanabilmesi için,
müdahaleyi resmi olarak saldırıya uğrayan devlet adına yürütmeleri gereklidir.
Aksi durumda bağımsız hareket eden vekil güçlerin eylemleri uluslararası hukuk
açısından öz savunma kapsamında değerlendirilmez.
Sonuç olarak, bir yabancı üssün
bulunduğu topraklara yapılan saldırılar, uluslararası hukuk açısından hem
saldırıyı gerçekleştiren hem de üsse ev sahipliği yapan devletin haklarını ve
yükümlülüklerini gündeme getirir. Bu tür durumlarda kuvvet kullanımı öz savunma
sınırları içinde ve BM’ye bildirim yükümlülüğü çerçevesinde olmalıdır. Senaryo,
uluslararası hukukta nadir ve tartışmalı bir olay olarak değerlendirilmektedir.
Çünkü saldırıyı gerçekleştiren devlet, başka bir devletin toprağını
kullanmakta, ancak ev sahibi doğrudan hedef alınmamaktadır.
İRAN’IN ÖZ
SAVUNMA SAVI VE “ZORUNLU NEDEN” SÖYLEMİ
Son dönemde İranlı yetkililerin
açıklamalarında zaman zaman “zorunlu neden” veya kaçınılmazlık söylemine
başvurulduğu görülmektedir. Bu söylem, İran’ın askeri eylemlerini uluslararası
hukuk açısından meşrulaştırma çabasının bir parçası olarak
değerlendirilmelidir. Uluslararası hukukta güç kullanımı temel olarak BM Şart
ile yasaklanmıştır. Devletlerin başka bir devlete karşı güç kullanması genel
olarak hukuka aykırı kabul edilir. Bu yasağın en önemli istisnası ise öz
savunma hakkıdır. BM Şartı’nın 51. maddesine göre bir devlet silahlı saldırıya
uğradığında, BM GK gerekli önlemleri alana kadar bireysel veya toplu öz savunma
hakkını kullanabilir.
İran’ın açıklamalarında kullanılan
“zorunlu neden” ifadesi teknik olarak uluslararası hukukta yer alan zorunlu
neden (force majeure, mücbir sebep) kavramıyla tam olarak
örtüşmemektedir. “Force majeure” devletin denetimi dışında gelişen ve
yükümlülüğün yerine getirilmesini olanaksız kılan durumları ifade eder. Bu
kavram özellikle Uluslararası Hukuk Komisyonu (International Law Commission)
tarafından hazırlanan “Devletlerin
Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerinden Doğan Sorumluluğu Hakkında Maddeler” (Articles
on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts) içinde
düzenlenmiştir. Ancak “force majeure” genellikle doğal afetler veya karşı
konulamaz olaylar nedeniyle uluslararası yükümlülüğün yerine getirilememesi
durumlarında uygulanır ve askeri güç kullanımını meşrulaştıran bir kavram
değildir. Bu nedenle İran’ın kullandığı “zorunlu neden” söylemi hukuksal açıdan
daha çok zorunluluk durumu veya öz savunma savlarıyla ilişkilendirilebilir.
Uluslararası hukuk öğretisinde “State of Necessity” bir devletin yaşamsal
çıkarlarını korumak amacıyla uluslararası yükümlülüğünü geçici olarak ihlal
etmesini ifade eder. Sonuç olarak İran’ın söylemi üç farklı hukuksal çerçevenin
retorik biçimde iç içe geçirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır: öz savunma
(silahlı saldırıya karşı güç kullanımı), zorunluluk hali (devletin yaşamsal
çıkarlarının korunması) ve zorunlu neden söylemi (kaçınılmazlık vurgusu). Bu
söylem bileşimi İran’ın uluslararası kamuoyunda eylemlerini savunulabilir bir hukuksal
çerçeve içinde sunma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.
İran’ın Öz
Savunma Savı ve Caroline Öğretisi
Uluslararası hukukta öz savunma
hakkının sınırları büyük ölçüde 19. yüzyılda ortaya çıkan “Caroline Affair”
sonrasında şekillenmiştir. Bu olaydan sonra geliştirilen öğreti bir devletin öz
savunma hakkını kullanabilmesi için bazı temel ölçütlerin bulunması gerektiğini
ortaya koymuştur. Bu ölçütler daha sonra uluslararası hukuk öğretisinde
gereklilik (necessity) ve orantılılık (proportionality) ilkeleri
olarak yerleşmiştir.
Caroline öğretisine göre öz savunma
ancak şu durumda meşru sayılır: Tehlike ani, ezici ve kaçınılmaz olmalıdır ve başka
hiçbir çözüm yolu bulunmamalıdır. Bu ölçüt, bir devletin saldırıya kaçınılmaz
bir zorunluluk nedeniyle karşılık verdiğini göstermeyi amaçlar.
Öz savunma kapsamında kullanılan güç saldırıyı
durdurmak için gerekli ölçüyü aşmamalıdır ve misilleme veya cezalandırma
niteliği taşımamalıdır. Dolayısıyla askeri tepkinin amacı saldırıyı ortadan
kaldırmak olmalıdır.
İran’ın Hukuksal
Söylemi Bu Çerçeveye Uygun mu?
İran’ın kullandığı “zorunlu neden”
söylemi aslında Caroline öğretisindeki gereklilik unsuruna göndermede bulunan
bir retorik olarak görülebilir. İran’ın diplomatik söylemi genellikle şu üç
iddiaya dayanmaktadır: İsrail veya ABD tarafından saldırıya uğradığı savı, tepkinin
kaçınılmaz ve zorunlu olduğu savı ve eylemin öz savunma kapsamında
gerçekleştirildiği görüşü. Ancak uluslararası hukuk tartışmalarında asıl sorun
şu sorulardır: Gerçekten silahlı saldırı gerçekleşmiş midir? İran’ın tepkisi
gereklilik ölçütünü karşılamakta mıdır? Kullanılan güç orantılı mıdır? Bu
soruların yanıtı uluslararası hukuk yorumcuları ve devletler arasında ciddi
tartışmalara yol açmaktadır.
Değerlendirilecek olursa, İran’ın
söylemi “zorunlu neden” ifadesi hukuksal bir kavramdan çok siyasal bir
söylemdir Asıl amaç öz savunma çerçevesine yerleşmektir. Caroline öğretisinin
gereklilik ve orantılılık ölçütleri İran’ın eylemlerinin hukuksal
değerlendirilmesinde belirleyici olacaktır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Uluslararası hukukta öz savunma hakkı,
temel olarak BM Şartı’nın 51. maddesi, uluslararası örf-adet hukuku ve yargı
içtihatları çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu hak, devletlerin silahlı saldırıya
karşı kendilerini savunmalarına olanak tanıyan sınırlı ve denetimli bir
istisnadır. Temel koşullar silahlı saldırının varlığı, gereklilik, orantılılık,
acil olma ve BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yükümlülüğüdür.
Önleyici öz savunma ve ön alıcı savaş
kavramları, uluslararası hukukun güncel tartışma alanlarını oluşturmaktadır.
Önleyici öz savunma, çok yakın ve kaçınılmaz bir saldırıyı önlemeyi amaçlarken,
ön alıcı savaş gelecekte oluşabilecek bir tehdidi bertaraf etmeye yöneliktir.
Uluslararası hukuk yalnızca önleyici öz savunmayı sınırlı biçimde kabul
ederken, ön alıcı savaş genellikle hukuka aykırı sayılmaktadır. Bu ayrım, İran,
İsrail ve ABD gibi bölgesel aktörlerin stratejik söylemlerinde kritik öneme
sahiptir.
Yabancı üslerin bulunduğu topraklara
yönelik saldırılar, uluslararası hukukta karmaşık hukuksal ve stratejik
sorunlar doğurur. Saldırı sadece üssü kullanan devlete yönelmiş olsa bile, ev
sahibi devletin egemenliği ihlal edilmiş olur. Bu durum hem üs sahibi devlete
hem de ev sahibi devlete belirli haklar tanır ve uluslararası sistemde olası
çatışma risklerini artırır. Benzer şekilde, saldırıya uğrayan devletin
müttefikleri veya vekil güçleri de toplu öz savunma kapsamında, belirli
koşullar altında müdahale hakkına sahiptir.
Örnek olaylar (İsrail’in Osirak
reaktörü saldırısı, ABD’nin Irak müdahalesi ve İran’ın bölgesel söylemleri)
göstermektedir ki uluslararası hukukta öz savunma hakkı dar ve kesin kurallarla
sınırlandırılmıştır. Devletler zaman zaman bu sınırlamaları esnetmeye çalışsa
da hukuksal geçerlilik, uluslararası kabul görmüş normlara ve içtihatlara
dayanmalıdır.
Sonuç olarak, uluslararası hukukta öz
savunma hakkı egemenlik, kuvvet kullanma yasağı ve uluslararası barış ilkeleri
arasında duyarlı bir dengeyi temsil eder. Yabancı üsler, vekil güçler ve
müttefikler bağlamında yaşanan krizler, bu dengenin sınırlarını sınayan olaylar
olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla, bir devletin başka bir ülkenin
topraklarında bulunan hedeflere saldırması, hukuksal olarak yalnızca çok dar
koşullar altında meşru sayılabilir ve her zaman uluslararası hukuka uygunluğu
tartışmaya açıktır.
Kaynakça
Dinstein, Y. (2021). War, aggression
and self-defence (8th ed.). Cambridge University Press.
Gray, C. (2018). International law and
the use of force (5th ed.). Oxford University Press.
Lauterpacht, H. (2000). The
development of international law by the International Court. Routledge.
Peters, A. (2003). International
Dispute Settlement: A Network of Cooperational Duties, European Journal of
International Law, Volume 14, Issue 1, February 2003, Pages 1–34, https://doi.org/10.1093/ejil/14.1.1
Shaw, M. N. (2017). International law
(8th ed.). Cambridge University Press.
Taulbee, James Larry ve Gerhard von
Glahn. (2012) Law Among Nations: An Introduction to Public International Law.
10th Edition. Pearson.
[1] Nicaragua
v. United States, Uluslararası Adalet Divanı 1986. Öz savunma hakkının silahlı
saldırı koşuluyla sınırlı olduğunu ve küçük çaplı müdahalelerin bu kapsamda
değerlendirilmediğini ortaya koymuştur.
[2] Caroline
Affair (1837), ABD-Britanya diplomatik yazışmaları. Öz savunmanın ‘acil,
kaçınılmaz ve başka seçenek bırakmayan’ koşullara bağlı olduğunu ortaya
koymuştur.
[3] Operation
Opera, 7 Haziran 1981. İsrail tarafından Irak’taki Osirak (Tammuz) nükleer
reaktörüne yapılan hava saldırısı. BM Güvenlik Konseyi’nin 487 sayılı kararıyla
egemenlik ihlali olarak değerlendirildi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder