Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

9 Mart 2026 Pazartesi

 

Dinsel İdeoloji, Uluslararası Hukuk ve Etik Bakış Açısı: ABD-İsrail-Filistin ve İran Çatışmalarının İncelemesi

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu makale, Orta Doğu’daki İsrail–Filistin çatışması ve İran ile yaşanan gerilimleri dinsel ideoloji, siyasal söylem ve uluslararası hukuk bağlamında incelemektedir. Çalışma özellikle Evanjelik Hristiyanlık ile Yahudi dinsel-milliyetçi söylemleri arasındaki ideolojik yakınlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bölgesel siyasetinde nasıl bir rol oynadığını çözümlemektedir. “Seçilmiş halk”, “vaat edilmiş topraklar” ve “kutsal görev” gibi teolojik kavramların siyasal söylem içinde nasıl kullanıldığı ve bu söylemin savaş, güvenlik siyasaları ve uluslararası ilişkiler üzerindeki etkileri tartışılmaktadır. Makalede ayrıca Gazze’de yaşanan insancıl kriz ve İran ile artan askeri gerilim uluslararası hukuk ve adil savaş kuramı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Çalışma, dinsel ve ideolojik söylemlerin devletlerin savaş siyasalarını meşrulaştırma süreçlerinde önemli bir rol oynayabildiğini, ancak bu söylemlerin uluslararası hukuk ve etik ilkeler açısından meşru bir gerekçe oluşturmadığını ileri sürmektedir.

Anahtar Kelimeler: Dinsel ideoloji, Siyonizm, Evanjelizm, İsrail-Filistin çatışması, İran, uluslararası hukuk, adil savaş kuramı, Orta Doğu siyaseti

 

ABSTRACT

This article analyzes the conflicts in the Middle East, particularly the Israel–Palestine conflict and tensions with Iran, within the framework of religious ideology, political discourse, and international law. The study focuses on the ideological convergence between Evangelical Christianity and Jewish religious-nationalist narratives and examines how this convergence influences the regional policies of the United States and Israel. The article discusses how theological concepts such as “chosen people,” “promised land,” and “divine mission” are incorporated into political discourse and how these narratives shape war, security policies, and international relations. The humanitarian crisis in Gaza and the escalating tensions with Iran are also evaluated within the frameworks of international law and Just War Theory. The study argues that while religious and ideological narratives can play a significant role in legitimizing state policies and military actions, they do not constitute legitimate justification under international law and ethical standards.

Keywords: Religious ideology, Zionism, Evangelicalism, Israel–Palestine conflict, Iran, international law, Just War Theory, Middle East politics

GİRİŞ

Dünya özellikle son yıllarda Orta Doğu’daki gelişmeleri büyük bir endişe ile izlemektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in toprak kazanmaya yönelik askeri saldırıları ve İsrail’in bölgedeki güçlü tekil devletleri kendi güvenliğine ve geleceğine tehdit olarak gördüğü ve bu nedenle önleyici saldırı öğretisini uygulama alanına koyduğunu belirten açıklamaları sadece bölge barışını değil, Dünya barışını da yakından tehdit etmektedir. Gazze’de meydan gelen ve 70.000’den fazla insanın öldürülmesi ve ABD İsrail koalisyonunun İran’a karşı giriştiği saldırı ve İran’ın İsrail yanında Körfez ülkelerindeki ABD askeri tesislerine başlattığı füze ve dron saldırıları bölge barışını ve Dünya barışını büyük bir tehdit ile karşı karşıya bırakmıştır.

Bölgedeki savaşların bilinen ve savunulan gerekçeleri Hamas birliklerinin İsrail’e saldırısı ve İran’ın nükleer enerji/silah için uranyum zenginleştirme çalışmalarında ileri bir aşamaya gelmesi idi. Ama bu gelişmelere karşı verilen ABD-İsrail yanıtları uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan orantılı olmak ilkesinin çok gerisine düşmüştür ve soykırım, rejimi devirme, ülke lider kadrosunu ortadan kaldırma, yeni lideri ölümle tehdit etme ve ülkenin toplumsal, ekonomik ve askeri alt yapısının topyekün yok etme aşamasına evrilmiştir. Masum ilkokul kız öğrencilerinin ve sivil toplulukların İran’da ve Gazze’de hedef alınması durumun acilliğini ve ciddiliğini açıkça otaya koymaya başlamıştır. Gazze kenti bir bütün olarak ortadan kaldırılmıştır. Bölgede İkinci Dünya Savaşı’nda bile yaşanmayan facialar ve toplu katliamlar yaşanmaktadır.

Bu olaylar tüm siyaset bilimcileri gibi beni de yakından endişelendirmekte ve trajedilerin nedenlerini anlamaya zorlamaktadır. Neden? Niçin? Nereye kadar? Bu bağlamda savaşa karar veren yönetimlerin ve yöneticilerin kararlarının gerisinde yatan nedenlerin ve ruhsal durumlarının anlaşılması önem taşımaktadır. Savaşların ekonomik, toplumsal, siyasal, güvenlik ve jeopolitik pek çok nedeni olabilir. Ancak tüm bu etmenlerin ötesinde karar verme durumunda olanların bireysel inanç ve duygularının da alınan kararlarda etkili olabileceği gerçeği gözden uzak tutulmamalıdır.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri eylemleri bazı yorumlarda vaat edilmiş topraklar ve kutsal din savaşı bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Bu makale, söz konusu çatışmaları ideolojik, siyasal, hukuksal ve etik boyutlarıyla çözümleyerek bu söylemin çatışmanın meşrulaştırılmasında nasıl rol oynadığını incelemek istemektedir.

Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump’ın dinsel inancı olan Presbiteryen Evangelist inanç ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun tutucu Yahudilik inancı arasındaki ortak noktaların açıklığa kavuşturulması önem taşımaktadır. Hemen belirtmek isterim ki bu satırların yazarı teolojik eğitim almamıştır ve teolog değildir. Bir siyaset bilimcisidir ve siyaset bilimi bakış açısıyla bu sorulara yanıt aramaktadır.

 EVANJELİST VE JUDAİSTİK DİNSEL İNANÇLARIN ORTAK NOKTALARI

Evangelizm (özellikle Evanjelik Protestanlık) ile Yahudilik arasında teolojik ve tarihsel olarak bazı ortak referans noktaları vardır. Ancak bu ortaklıklar çoğu zaman aynı inançtan kaynaklanmaz, daha çok aynı kutsal metin geleneğini paylaşmalarından doğar. Başlıca ortak noktalar şöyle özetlenebilir:

Eski Ahit/Tanah’ın Ortak Kutsal Metin Olarak Kabulü

En temel ortaklık kutsal metin geleneğidir. Yahudilikte kutsal metin Tanah’tır.  Tanah, ‘Tevrat, Peygamberler, Yazılar’ demektir. Evanjelikler ise İncil’i iki bölümden oluşan bir kitap olarak görürler: Eski Ahit (Old Testament), Yeni Ahit (New Testament). Evanjelikler Eski Ahit’i Tanrı’nın vahyi olarak kabul eder. Bu nedenle Tevrat’taki birçok anlatı İsrail kavmi, peygamberler ve Tanrı ile yapılan ahit (sözleşme, covenant) her iki gelenekte de önemlidir. Ancak Yahudiler Yeni Ahit’i kabul etmezler.

İsrail Halkının Tanrı Tarafından Seçilmiş Halk Olduğu Fikri

Her iki gelenekte de İsrail kavminin özel bir konumu olduğu fikri bulunur. Yahudilikte Tanrı ile “seçilmiş halk” (chosen people) ilişkisi vardır. Evanjelik teolojinin önemli bir bölümünde Tanrı’nın planında İsrail ve Yahudiler merkezi rol oynar. Bu nedenle özellikle ABD’deki birçok Evanjelik grup İsrail devletini güçlü biçimde destekler. İsrail’in varlığını teolojik bir gereklilik olarak görür. Bu yaklaşım çoğu zaman “Hristiyan Siyonizmi” (Christian Zionism) olarak adlandırılır.

Mesih (Mesihçilik) Beklentisi

Her iki gelenekte de Mesih kavramı vardır fakat yorumları farklıdır. Yahudilik inancına göre Mesih henüz gelmemiştir. Gelecekte bir Yahudi lider veya kral olarak gelecektir. Evanjelikler ise Mesih’in İsa (Jesus) olduğuna inanırlar. İsa’nın ikinci kez geleceği (Second Coming) inancı vardır. Bu nedenle her iki gelenekte de tarihsel bir kurtuluş beklentisi bulunur.

Kıyamet ve Son Zaman (Apokaliptik) Düşüncesi

Evanjelik teolojinin önemli bir kısmında son zaman (End Times) senaryoları güçlüdür. Özellikle bazı Evanjelik yorumlarda Yahudilerin İsrail’de toplanması Kudüs’ün merkezi rolü, Kıyamet’ten önceki son büyük savaş olan Armageddon savaşı gibi unsurlar Tanrı’nın planının parçaları sayılır. Bu nedenle İsrail’in siyasal varlığı teolojik bir işaret olarak yorumlanır.

Metin Merkezli Din Anlayışı

Her iki gelenekte de kutsal metnin merkezi rolü vardır. Yahudilikte Tevrat yorum geleneği (Talmud, Midraş) ve Evanjeliklerin “Scripture alone” (Sola Scriptura) yaklaşımı. Sola Scriptura (“yalnızca Kutsal Yazı”), Protestan reform hareketi döneminde özellikle Martin Luther tarafından savunulan ve Hristiyan inancı ile uygulamalarında son otoritenin yalnızca İncil olduğunu ileri süren teolojik ilkedir. Bu anlayışa göre kilise geleneği ve ruhban otoritesi bağlayıcı değildir. Katolik ve Ortodoks kiliseleri ise vahyin kaynağını Kutsal Yazı ile birlikte kilise geleneğinde de görür.  Bu nedenle metin yorumları literal, yani kelimesi kelimesine, okuma kutsal metnin toplumsal yaşamı düzenlemesi her iki gelenekte de güçlüdür.

Özetle ortak noktalar Eski Ahit ve Tanah’ın kutsal metin olması, İsrail halkına özel rol verilmesi, Mesih kavramı, tarihsel kurtuluş ya da son zaman düşüncesi ve metin merkezli dinsel geleneklerdir. Önemli fark ise Evanjelik teolojinin İsrail’e verdiği destek çoğu zaman Yahudilikle teolojik bir birlikten değil, kendi kıyamet (eschatology) [1] senaryolarından kaynaklanır. Bu nedenle bazı Yahudi düşünürler Evanjelik desteği stratejik ama teolojik olarak sorunlu görür.

Seçilmiş İnsan/Topluluk Kavramı Ne Demektir?

“Seçilmiş insan” veya “seçilmiş halk/topluluk” (Chosen People) kavramı, Tanrı’nın belirli bir insan grubunu özel bir görev, sorumluluk veya misyon için seçtiği inancını ifade eder. Bu kavram özellikle Yahudi teolojisinde ortaya çıkmış ve daha sonra bazı Hristiyan yorumlarında farklı biçimlerde kullanılmıştır.

Yahudilikte “Seçilmiş Halk” Kavramı: Yahudilikte “seçilmiş halk” kavramı İsrailoğulları için kullanılır. Temeli Tevrat’ta Tanrı ile İsrail halkı arasında yapılan ahit (covenant) düşüncesine dayanır. Başlıca anlamlarına göre, seçilmişlerin özel görevi Tanrı’nın yasalarını dünyada uygulamak ve yaşatmaktır. Ahlaksal sorumlulukları ise Tanrısal buyruklara uyarak örnek bir toplum olmaktır. Kutsal metnin taşıyıcılığı bir başka önemli misyondur. Tanrı’nın vahyinin korunması ve sonraki kuşaklara aktarılması gerekir. Önemli bir nokta şudur: Yahudi teolojisinde bu kavram ırksal üstünlük anlamına gelmez. Daha çok sorumluluk ve yükümlülük olarak yorumlanır. Yahudi düşünürler bunu genellikle şöyle açıklar: “Seçilmiş olmak ayrıcalık değil, daha ağır sorumluluk demektir.”

Hristiyanlıkta Kavramın Yorumu: Hristiyanlık bu kavramı farklı biçimde yorumlamıştır. Birçok Hristiyan yorumuna göre Eski Ahit’te seçilmiş halk İsrail’di. Yeni Ahit’te ise İsa’ya inananlar Tanrı’nın yeni halkını oluşturur. Bu nedenle bazı Hristiyan teolojilerinde “Tanrı’nın halkı” artık etnik değil, iman temelinde oluşur. Ancak bazı Evanjelik yorumlar Yahudilerin hala Tanrı’nın planında özel bir rolü olduğunu savunurlar.

Sosyolojik ve Siyasal Boyutu: Bu kavram tarih boyunca bazen dinsel sınırın ötesine geçerek siyasal anlamlar kazanmıştır. Örneğin Siyonizm içinde Yahudi halkının tarihsel kaderi ile ilişkilendirilmiştir. ABD’de bazı Evanjelik akımlar İsrail’i Tanrı’nın planının parçası olarak görürler. Bazı toplumlar kendi tarihlerini “tanrısal misyon” fikriyle yorumlamıştır. Kısacası “seçilmiş topluluk” kavramı Tanrı tarafından özel bir görev için seçildiğine inanılan halk anlamına gelir. Yahudilikte bu halk İsrailoğullarıdır. Hristiyanlıkta ise çoğu yorumda inananlar topluluğuna genişletilmiştir. Temel anlamı üstünlükten çok sorumluluk ve misyon fikridir.

Seçilmiş İnsan/Halk ile Seçilmemiş Arasındaki Fark

“Seçilmiş insan/halk” ile “seçilmemiş olanlar” arasındaki fark, teolojik olarak statüden çok rol ve sorumluluk farkı olarak açıklanır. Ancak tarih boyunca bu kavram bazen dinsel, sosyolojik ve siyasal ayrışmalara da yol açmıştır. Konuyu üç düzeyde açıklamak olanaklıdır.

Teolojik Fark (Görev ve Sorumluluk): Yahudi teolojisine göre farkın temel anlamı sorumluluk farklılığıdır. Seçilmiş halk (İsrailoğulları) Tanrı ile özel bir ahit (covenant) yapmıştır. Tevrat’ın hükümlerine uymakla yükümlüdür. Tanrısal yasayı koruma ve yaşatma sorumluluğu vardır. Seçilmemiş halklar (diğer uluslar) aynı dinsel yasalarla bağlı değildir. Yahudi teolojisine göre onların uyması gereken daha genel ahlaksal kurallar vardır. Örneğin “Nuh yasaları” gibi. [2] Bu nedenle klasik Yahudi düşüncesinde fark ayrıcalık değil daha ağır yükümlülük anlamına gelir.

Dinsel Kimlik Farkı

Teolojik sistem içinde bazı uygulama farklılıkları oluşur. Seçilmiş halkın yükümlülükleri Şabat kuralları [3], Koşer (helal benzeri) gıda kuralları, dinsel bayramlar, sünnet (brit milah) ve Tevrat hükümlerine bağlı yaşamdır. Seçilmemiş olanlar bu dinsel kurallarla bağlı değildir. Dolayısıyla fark dinsel yaşam biçiminde ortaya çıkar.

Tarihsel ve Siyasal Yorumlar

Tarih boyunca bu kavram farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Bazı yorumlarda kültürel kimlik bilinci, tarihsel dayanışma, dinsel kader anlayışı oluşturmuştur. Bazı aşırı yorumlarda ise üstünlük savlarına dışlayıcı yaklaşımlara da zemin hazırladığı görülmüştür. Ancak klasik Yahudi teolojisi bunu üstünlük olarak değil görev olarak tanımlar.

Çizelge 1:

 

Seçilmiş Halk ve Seçilmemiş Halk Kıyaslaması

Seçilmiş Halk

Seçilmemiş Halk

Tanrı ile özel ahit

Evrensel insan topluluğu

Tevrat hükümleriyle bağlı

Bu dinsel yasalarla bağlı değil

Daha fazla dinsel sorumluluk

Daha genel ahlaksal sorumluluk

Dinsel kimlik ve gelenek

Evrensel insanlık

 

Siyaset bilim kuramında “seçilmiş halk” fikri yalnızca Yahudilikte kalmamıştır. Örneğin Amerikan Puritan geleneği kendisini “yeni İsrail” olarak görmüştür. Bazı milliyetçi ideolojiler de benzer “tarihsel misyon” söylemi kullanmıştır.

Seçilmişlik kavramı insanlar ve topluluklar arasında hiyerarşi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bir anlamda üstün ırk kavramını andırmaktadır. İlk bakışta “seçilmiş halk” kavramı topluluklar arasında bir hiyerarşi varmış gibi görünmektedir. Ancak burada iki farklı düzeyi ayırmak gerekir: klasik teolojik anlam ile siyasal ve ideolojik yorumlar.

Teolojik Anlam- Görev Hiyerarşisi, İnsan Hiyerarşisi Değildir: Yahudi teolojisinde “seçilmiş halk” kavramı insanların değer bakımından üstünlüğünü ifade etmez. Klasik yoruma göre Tanrı İsrail halkını bir görev için seçmiştir. Bu görev Tevrat yasalarını uygulamak ve taşımaktır. Dolayısıyla, daha fazla sorumluluk ve daha fazla dinsel yükümlülük vardır. Birçok Yahudi düşünür bunu “seçilmişlik ayrıcalık değil, yükümlülüktür” şeklinde açıklar. Bu nedenle klasik teoloji açısından insanlığın değeri bakımından hiyerarşi yoktur ve sadece dinsel görev farklılığı vardır.

Tarihsel Yorumlarda Hiyerarşi Eğilimi: Ancak tarih boyunca bazı yorumlarda bu kavram dinsel ayrıcalık, kültürel üstünlük ve tarihsel kader fikriyle ilişkilendirilmiştir. Bu durum sadece Yahudilikte değil birçok toplumda görülür. Örneğin, Orta Çağ Hristiyanlığında “Tanrı’nın halkı” söylemi, Puritan Amerika’nın kendini “Yeni İsrail” olarak görmesi ve bazı milliyetçi ideolojilerde “tarihsel misyon” fikri bu bağlamda ele alınabilir.

“Üstün Irk” Kavramı Farklı Bir Şeydir: “Üstün ırk” kavramı aslında çağdaş bir ideolojik kavramdır ve teolojik bir kavram değildir. En bilinen örneği Nazizm’dir. Nazizm’de Aryan ırkının üstün olduğu savlanır. Bu, biyolojik ve ırksal bir hiyerarşidir. Bu düşünce Holokost’a yol açmıştır. Bu nedenle çağdaş siyaset kuramında ırksal üstünlük ideolojileri ciddi biçimde reddedilir.

Çizelge 2:

 

Kavramların Anlamı

Dinsel

Siyasal

Seçilmiş halk (teolojik)

Tanrısal görev ve sorumluluk

Dinsel yorumların bazıları

Kültürel/tarihsel ayrıcalık algısı

Üstün ırk ideolojisi

Biyolojik ve siyasal hiyerarşi

 

Yukarıdaki çizelgede açıklandığı üzere seçilmişlik ile üstün ırk aynı kavram değildir.

ÜSTÜN OLANLAR İNANÇLARINI ÜSTÜN OLMAYANLARA NASIL KABUL ETTİRİR?

Bu soru aslında din sosyolojisi ve siyaset biliminin klasik sorularından biridir. Tarihte bunun birkaç temel yolu görülür. Bunlar genellikle zor, çıkar, kültürel etki ve ideolojik meşruluk mekanizmalarıdır.

Siyasal ve Askeri Güç: Tarihte en eski yöntemlerden biri siyasal ve askeri güçtür. Bir topluluk güçlü olduğunda fetihler yapabilir, kendi kurumlarını kurabilir ve kendi dinsel veya ideolojisini yayabilir. Örnekler Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı resmi din yapması ve İmparatorlukların kendi dinsel kurumlarını kurması sömürgecilik döneminde misyoner etkinlikleridir. Ancak çağdaş dönemde sadece zor kullanarak inanç değiştirmek genellikle sürdürülebilir olmaz.

Ekonomik ve Toplumsal Özendirmeler: Bir diğer yöntem özendirme mekanizmalarıdır. Tarih boyunca eğitim kurumları, ticaret ağları, yardım etkinlikleri ve toplumsal hizmetler yoluyla inançlar yayılmıştır. Örneğin, misyoner okulları, yardım kuruluşları ve ticaret ağları üzerinden kültürel etkileşim bu arada sayılabilir. Bu yöntem zor kullanmadan kültürel dönüşüm yaratır.

Kültürel ve Entelektüel Etki: İnançların yayılmasının en güçlü yollarından biri kültürel hegemonyadır. Bu süreçte eğitim, yazın ve felsefe, medya ve sanat kullanılır. Toplum zamanla o inancı doğal ve meşru görmeye başlar. Bu durum toplumsal kuramda genellikle hegemonya kavramıyla açıklanır.

Meşruluk ve Anlam Üretimi: İnançların yayılması çoğu zaman insanların şu sorularına cevap vermesiyle gerçekleşir: yaşamın anlamı nedir, ölümden sonra ne olur, adalet nasıl sağlanır ve toplum nasıl düzenlenmelidir. Bir inanç sistemi bu sorulara ikna edici cevaplar verirse insanlar onu benimseyebilir.

Özetle, tarihte inançların yayılması dört temel mekanizma ile gerçekleşmiştir: güç ve fetih, ekonomik ve toplumsal teşvik, kültürel ve entelektüel etki ve meşruluk ve anlam üretimi. Genellikle bu mekanizmalar birlikte çalışır.

İnsan Öldürme Hak ve Meşru Bir Yöntem midir?

Bu soruya dikkatli yaklaşmak gerekir. Tarihsel olarak bazı aktörler inançlarını yaymak veya korumak için şiddet ve hatta öldürmeyi kullanmışlardır. Ancak bu durum öldürmenin meşru veya hak olduğu anlamına gelmez. Çağdaş hukuk, etik ve uluslararası düzen bu tür uygulamaları büyük ölçüde reddeder.

Tarihsel Gerçek: Şiddet Kullanılmıştır

Tarih boyunca bazı dönemlerde dinsel savaşlar, zorla din değiştirme, mezhep çatışmaları görülmüştür. Örneğin, Haçlı Seferleri ve Otuz Yıl Savaşı gibi. Bu tür çatışmalarda din, siyaset ve güç savaşımları iç içe geçmiştir. Ancak tarihsel olarak yaşanmış olması normatif olarak doğru olduğu anlamına gelmez.

Çağdaş Hukuk: Öldürme Hak Değildir

Çağdaş dünyada temel ilke şudur: insanların yaşam hakkı vardır ve inanç zorla kabul ettirilemez. Bu ilke Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi gibi uluslararası belgelerde yer alır. Bu belgeye göre herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir ve kimse inancı nedeniyle öldürülemez veya zorlanamaz.

Dinlerin Kendi İçindeki Yaklaşım

Büyük dinlerin çoğu da zorla inancı kabul ettirmeyi kuramsal olarak reddeder. Örneğin Yahudilik misyoner bir din değildir. Hristiyanlıkta çağdaş yorumlar zorla dönüşümü reddeder. İslam’da klasik ilke “dinde zorlama yoktur” şeklinde ifade edilir. Tarihsel uygulamalar ile dinsel öğretinin ideal ilkeleri her zaman aynı olmamıştır.

Sosyolojik Gerçek

Siyaset bilimi açısından şiddet bazen iktidar kurma aracı bazen korku üretme yöntemi olmuştur. Ama uzun vadede kalıcı inanç üretmez. İnançlar genellikle kültürel kabul, toplumsal rıza, eğitim ve sosyalleşme yollarıyla kalıcı olur. Sonuç olarak tarihte bazı gruplar inançlarını yaymak için şiddet kullanmıştır. Ancak çağdaş etik ve hukuk açısından öldürme bir hak veya meşru yöntem değildir. İnançların kalıcı yayılması genellikle zorla değil, toplumsal kabul ve kültürel etkiyle gerçekleşir.

Yahudilik bağlamında ele alındığında sorun biraz farklıdır. Çünkü Yahudilik tarihsel olarak misyoner bir din değildir. Yahudilikte temel amaç başka halkları Yahudiliğe geçirmek değildir. Bu nedenle “inancı zorla kabul ettirme” sorunu Yahudi teolojisinde merkezi bir yer tutmaz.

Yahudilikte Misyonerlik Yoktur: Yahudilikte temel anlayış Yahudi olmayanların Yahudi olması gerekmez şeklindedir. Tanrı ile ilişki kurmak için Yahudi olmak zorunlu değildir. Bu nedenle Yahudilik etkili bir din yayma siyasası izlemez ve başkalarını dine davet eden misyonerlik geleneği yoktur. Bir kişi Yahudi olmak isterse kabul edilebilir, ancak süreç uzun ve zor olabilir.

Yahudi Olmayanlar İçin Ahlaksal Kurallar: Klasik Yahudi düşüncesinde insanlık iki kategori olarak düşünülür: İsrail halkı, diğer halklar. Ancak diğer halklar “aşağı” görülmez. Onlar için de evrensel ahlak kuralları vardır. Bunlar genellikle Nuh yasaları olarak bilinir. Bu yasalar temel olarak şunları içerir: cinayet yasağı, hırsızlık yasağı, adalet sistemi kurma ve putperestliğin reddi gibi temel etik ilkeler. Yahudi teolojisine göre bu kurallara uyan kişiler Tanrı katında kabul edilebilir.

Tarihsel Gerçek Yahudiler Çoğu Zaman Güç Sahibi Değildi: Yahudiliğin tarihsel gelişimi de önemlidir. Yahudiler uzun süre diaspora durumunda yaşamışlardır. Çoğu zaman siyasal güç sahibi olmamışlardır. Birçok imparatorluk altında azınlık olarak yaşamışlardır. Bu nedenle Yahudilikte din yayma veya zorla kabul ettirme geleneği tarihsel olarak da gelişmemiştir.

Seçilmişlik Anlayışının Yorumu: Yahudi düşüncesinde “seçilmiş halk” Tanrı’nın yasalarını taşıma sorumluluğu ve dinsel gelenekleri koruma görevi anlamına gelir. Yani seçilmişlik evrensel bir üstünlük savı değil özel bir dinsel görev olarak yorumlanır. Kısaca, Yahudilikte başkalarını Yahudiliğe zorla geçirme anlayışı yoktur ve öldürerek inanç kabul ettirme gibi bir teoloji yoktur. Yahudi olmayanların da Tanrı ile ilişki kurabileceği kabul edilir. Bu nedenle Yahudilik, tarihsel olarak misyoner olmayan dinlerden biri olarak görülür.

VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR NASIL ELDE EDİLECEK?

“Vaat edilmiş topraklar” sorunu Yahudi teolojisi, tarih ve çağdaş siyaset arasında çok tartışmalı bir konudur. Sorunun yanıtı, hangi Yahudi yorumundan söz edildiğine bağlıdır. Çünkü Yahudilik içinde bu konuda farklı görüşler vardır. Yahudi kutsal metinlerinde Tanrı’nın Hz. İbrahim’e, onun soyundan gelenlere Kenan diyarını (Canaan) vaat ettiği anlatılır. Bu anlatı özellikle Tekvin (Genesis), Çıkış (Exodus) ve Yeşu (Joshua) metinlerinde yer alır. Tevrat anlatısına göre İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra Kenan bölgesine girer orada yerleşir. Bu anlatı dinsel tarih niteliğindedir.

Geleneksel Yahudi Yorumu: Klasik Yahudi düşüncesinde önemli bir görüş vardır: Yahudiler Tanrı izin vermeden siyasal egemenlik kurmamalıdır. Mesih gelmeden önce Yahudi devleti kurmak doğru değildir. Bu yaklaşımı savunan bazı Ortodoks Yahudi grupları bugün bile vardır. Onlara göre vaat edilen topraklar Mesih döneminde gerçekleşecektir.

Çağdaş Siyonist Yorum: Siyonizm, Yahudilerin tarihsel vatanına dönmesini savunan siyasal bir harekettir. Öncülerinden biri Theodor Herzl’dir. Bu harekete göre Yahudiler Avrupa’daki antisemitizmden kurtulmak için Filistin’de bir devlet kurmalıdır. Sonuçta İsrail Devleti’nin kuruluşu gerçekleşmiştir. Ancak bu süreç aynı zamanda Filistin sorununun ve Arap–İsrail çatışmasını doğurmuştur.

Günümüzde Üç Farklı Yaklaşım: Bugün Yahudi dünyasında “vaat edilmiş topraklar” konusunda üç ana yaklaşım vardır: Birincisi, dinsel-Mesihçi yaklaşımdır. Tanrı’nın vaadi Mesih zamanında gerçekleşecektir. İkincisi Siyonist yaklaşımdır. Yahudiler tarihsel vatanlarına dönerek devlet kurmalıdır. Üçüncüsü, evrensel/liberal yaklaşımdır. Dinsel vaat çağdaş siyaset için doğrudan bir hak oluşturmaz.

Özetle, “Vaat edilmiş topraklar nasıl elde edilecek?” sorusunun tek yanıtı yoktur. Yahudi düşüncesinde üç farklı cevap vardır: Mesih geldiğinde Tanrı tarafından, siyasal hareket yoluyla (Siyonizm) veya dinsel anlatının çağdaş siyasetten ayrı görülmesi.

GÜNCEL SİYASAL SÖYLEMLERİN TEOLOJİK ARKA PLANI

İsrail Başbakanı Netanyahu ve ABD’nin İsrail elçisi Mike Huckabee de İsrail’in Nil Nehri’nden Fırat Nehrine kadar olan coğrafyayı kapsayan “vaat edilmiş toprakları” almak ve ele geçirmek hakkına sahip olduğunu söylemektedir. Bazı İsrailli siyasetçiler ve bazı ABD’li siyasal figürler zaman zaman “vaat edilmiş topraklar” söylemine atıf yaparak İsrail’in tarihsel veya dinsel bir hakka sahip olduğunu ifade edebilmektedirler. Örneğin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu farklı konuşmalarında İsrail halkının tarihsel ve kutsal bağını vurgulamıştır. Benzer şekilde bazı ABD’li siyasetçiler ve İsrail yanlısı dinsel-siyasal çevreler de bu söylemi kullanmıştır. Ancak burada üç farklı düzeyi ayırmak gerekir: dinsel söylem, siyasal söylem ve uluslararası hukuk.

Dinsel/Teolojik Söylem: Yahudi kutsal metinlerinde Tanrı’nın İbrahim’in soyuna Kenan diyarını vaat ettiği anlatılır. Bu nedenle bazı dinsel veya ideolojik yorumlarda Yahudilerin bu topraklar üzerinde ilahi bir hakkı olduğu ileri sürülür. Bu görüş özellikle dinsel Siyonist çevrelerde güçlüdür.

Siyasal Söylem: Çağdaş siyasetçiler bazen dinsel anlatıları ulusal kimliği güçlendirmek için kullanmaktadırlar. Benjamin Netanyahu gibi liderlerin söyleminde Yahudilerin 3000 yıllık tarihsel bağı ve Kudüs ve İsrail topraklarının Yahudi halkının vatanı olduğu sık görülen vurgulardır. Bu tür ifadeler çoğu zaman siyasal seferberlik ve tarihsel meşruluk üretme amacı taşır. Ancak İsrail toplumunun içinde bile bu konuda tam bir görüş birliği yoktur. İsrail’de laik kesimler, liberal Yahudiler ve bazı Ortodoks gruplar “vaat edilmiş toprakların siyasal hak oluşturup oluşturmadığı” konusunda farklı düşünmektedirler.

Uluslararası Hukuk Açısından: Çağdaş uluslararası sistemde devletlerin hakları dinsel metinlere değil, uluslararası anlaşmalara ve hukuka dayanır. Bu bağlamda temel referanslar Birleşmiş Milletler (BM) kararları, sınır anlaşmaları, uluslararası hukuktur. Uluslararası hukuk açısından dinsel vaatler toprak egemenliği için hukuksal gerekçe sayılmaz ve egemenlik genellikle tanınma, anlaşmalar ve savaş sonrası düzenlemeler ile belirlenir. Sonuç olarak, “İsrail vaat edilmiş toprakları alma hakkına sahiptir” ifadesi bazı dinsel veya ideolojik yorumların görüşüdür. Bazı siyasetçiler tarafından siyasal söylem olarak kullanılabilir. Ancak uluslararası hukuk açısından bu, tek başına bir hak oluşturmaz. Bu nedenle konu bugün Orta Doğu’daki en tartışmalı sorunlardan biri olmaya devam etmektedir. İsrail hükümeti bu hedefi devlet projesi yapmıştır ve ABD’de Trump yönetimi tüm gücüyle bu projeye destek vermektedir.

Bu sorunsal uluslararası siyasette gerçekten tartışılan bir konu olmakla birlikte birkaç önemli ayrım yapmak gerekmektedir: İsrail hükümetinin resmi siyasaları ve ideolojik söylemleri ile uluslararası hukuk aynı şey değildir.

İsrail’deki mevcut siyasal söylem: İsrail siyasetinde özellikle sağ ve dinsel-milliyetçi partiler, Yahudi halkının tarihsel ve dinsel haklarını güçlü biçimde vurgularlar. Bu bağlamda Benjamin Netanyahu ve bazı koalisyon ortakları (özellikle dinsel Siyonist partiler) sıklıkla şu savları dile getirir: “Yahudilerin İsrail topraklarıyla binlerce yıllık bağı, Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesi gerektiği ve bazı bölgelerin İsrail’in güvenliği ve tarihi için önemli olduğu”. Ancak İsrail içinde de bu siyasalar çok tartışmalıdır. Ülkede liberal ve merkez partiler, barış yanlısı hareketler ve bazı akademik çevreler bu yaklaşımı eleştirirler.

ABD’deki destek (özellikle Trump dönemi): ABD’de bazı yönetimler İsrail’e daha güçlü destek vermiştir. Örneğin Donald Trump döneminde birkaç önemli karar alınmıştır: Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve İsrail’in bazı siyasalarına güçlü diplomatik destek. Bu siyasalar hem stratejik ittifak hem de ABD iç siyasetindeki bazı grupların (özellikle Evanjelik seçmen tabanı ve İsrail yanlısı lobiler) etkisiyle açıklanır. Nitekim, Trump İran ile savaşın sona ermesine Netanyahu ile ortak karar vereceklerini söylemiştir.

Uluslararası sistemdeki tartışma: Uluslararası toplumda bu konular oldukça tartışmalıdır. Örneğin, BM, birçok Avrupa devleti ve çeşitli uluslararası hukuk uzmanları yerleşim siyasaları ve toprak sorunu konusunda farklı görüşler dile getirir. Bu nedenle Orta Doğu’daki sınırlar, Filistin sorunu, yerleşim siyasaları küresel diplomasinin en karmaşık konularından biri olmaya devam etmektedir. Özetle, İsrail’de bazı siyasal çevreler tarihsel/dinsel hak söylemini güçlü biçimde kullanmaktadır.  Bu süreçte ahlaksal veya hukuksal sınırlar değil, güç, strateji ve ideoloji belirleyici olmaktadır.

Dinsel ve ideolojik meşruluk: İsrail’de özellikle dinsel Siyonistler “vaat edilmiş topraklar” söylemini siyasal hedefleri meşrulaştırmak için kullanmaktadır. Söylem toplumsal bütünleşme işlevi görmektedir: Halkı ortak bir tarih ve kutsal bağ üzerinden güdülendirmek, yerleşim siyasalarının ideolojik arka planını güçlendirmek ve özellikle ABD’de Evanjelik çevreler üzerinden dış destek ve diplomatik bağ kurmak. Bu bağlamda söylem “Bu topraklar Tanrı tarafından Yahudilere vaat edildi, dolayısıyla onları alma ve tutma hakkımız vardır” savını ima etmektedir.

Siyasal güç kullanımı: Bu söylem yalnızca sözde kalmamakta ve devlet projeleriyle yaşama geçirilmektedir: Yerleşim alanlarının genişletilmesi, askeri ve güvenlik siyasalarının bu toprakları koruma üzerine şekillendirilmesi ve ABD desteğiyle diplomatik manevralar. Yani dinsel söylem, siyasal güç ve stratejik destek bir araya gelerek “hak savını” uygulamaya dökmektedir.

Toplumsal ve psikolojik etki: Bu kavram İsrail kamuoyunda ve bazı dış çevrelerde güdülenme ve meşruluk üretmektedir. İnsanlar, tarihsel ve dinsel bağlar üzerinden moral ve ideolojik ikna ile harekete geçirilmek istenmektedir. Bu söylem, savaş veya çatışma gibi yöntemlerle birleştiğinde, “bu toprakları elde etmek meşru ve doğal” algısı yaratmaktadır. Özetle, hukuku bir kenara bırakırsak, söz konusu edilen teolojik sav Tanrı vaat etmiş ise bu bir ideolojik haktır inancını yaratmaktadır. Siyasal sav açısından Devlet gücü ile uygulama stratejik olarak hakkın elde edilmesi olarak görülmektedir. Toplumsal psikoloji açısından halkı ve destekçileri ikna etme moral hak elde etmek anlamına gelmektedir. Bu bağlamlarda süreç tümüyle güç ve inanç üzerinden meşruluk üretme üzerine kuruludur ve hukuk veya uluslararası normlar ikinci planda kalmaktadır.

Dinsel Siyonist söylem bağlamında bazı çevreler, Yahudi halkının “vaat edilmiş topraklar” üzerindeki savını Tanrı’dan gelen bir hak olarak görmekte ve bunu savunmak için savaş veya şiddeti meşru görmektedirler.

Dinsel/teolojik meşruluk: “Vaat edilmiş topraklar” kavramı Tevrat’a dayanır. Bazı yorumlarda bu toprakların Yahudilere Tanrı tarafından verildiği kabul edilir. Bu söylem, siyasal ve askeri eylemleri meşrulaştıran ideolojik bir çerçeve oluşturur. Örneğin, bazı dinsel Siyonist liderler, İsrail’in yerleşim ve güvenlik siyasalarını “Tanrısal görev” olarak ifade etmektedirler.

Savaş ve şiddetin Tanrısal hak olarak görülmesi: Bu bağlamda, “toprakları korumak veya almak” Tanrı’nın iradesiyle uyumlu bir görev olarak sunulmaktadır. Bu nedenle bazı çevrelerde yerleşim genişletmek, askeri operasyonlar yapmak ve gerekirse şiddet kullanmak “haklı ve meşru bir eylem” olarak görülmektedir. Bu bağlamda, ahlaksal veya hukuksal ölçütler değil, dinsel-ideolojik meşruluk ön plana çıkmaktadır.

Psikolojik ve toplumsal etkisi: Bu tür bir söylem, topluluk içinde moral ve güdülenme yaratmaktadır. Kitleler, yaptıkları eylemi sadece siyasal değil, Tanrı’nın emri ve kutsal görev olarak algılamaktadır. Bu, şiddeti ve savaşı haklı kılma mekanizmasıdır. Özetle, üstün halk söylemi Tanrı’nın seçtiği halk bir kutsal göreve sahiptir anlamına gelmektedir. Bu yaklaşımın dinsel meşruluğu ise “Vaat edilmiş toprakları almak ve savunmak Tanrı hakkıdır” inancına dayanmaktadır. Bu yaklaşımın sonucu savaş ve şiddetin tanrısal görev çerçevesinde meşru görülmekte olmasıdır.

GAZZE VE İRAN

Bu söylemi Filistin ve Gazze sorunluyla Iran savaşına uygulamak ve sonuçlarını ortaya çıkarmak gerekmektedir. Dinselideolojik söylemin FilistinGazze sorunu ile İran’a açılan savaş bağlamında nasıl etkiler doğurduğunu değerlendirmek çok önemlidir.

Dinselideolojik söylem nasıl kullanılıyor? Bazı liderler ve çevreler, bu çatışmayı “kutsal savaşım” veya “tanrısal kader” üzerinden meşrulaştırmaya çalışmaktadır.  Bazı ABD’li çevrelerde, savaşın “Tanrı’nın ilahi planının parçası” olduğunu söyleyen dinsel çerçeveli yönlendirmeler yapıldığı savlanmaktadır. Bu yaklaşım çatışmanın psikolojik güdülenmesini değiştirmektedir. Bazı askeri ve siyasal figürler İran’la çatışmayı ‘günahkar’ ile ‘kutsal’ arasındaki son savaş gibi tanımlamaktadırlar.  Bu yaklaşım olayları daha “metafiziksel” bir zemine çekmektedir. Bu söylem uygulamada “Savaş, sıradan bir siyasal veya stratejik çıkar savaşımı değil, kutsal bir görevin icrası” gibi algı üretmektedir. Bu hem savaş kararlarını hem de ulusal kamuoyunu seferber etmeyi kolaylaştırmaktadır.

İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonlarında bazı liderler, çatışmayı “özgürlük ya da güvenlik” söylemlerinden öte, kutsal tarihsel bağ üzerinden anlatmaya çalışmıştır. Bu, çatışmayı daha “haklı” bir zemine çekme çabası olarak okunmaktadır. Sadece siyasal değil yersel ve tarihsel hak savı, yani “burası tarihsel evimiz” savı üzerinden de meşruluk üretme çabası mevcuttur. Bu tarz anlatılar, Gazze’de yaşanan dramatik insancıl sonuçları anlamlandırma çabası ile birlikte kullanılmaktadır. Özellikle çatışmalar uzun sürdüğünde söylem daha duygusal ve metafizik içerik kazanmaktadır.  Bu söylem haklı olmak algısını güçlendirmektedir.  Siyasal karar alma süreçlerinde seçeneğin İslamcı terör veya kutsal görevi sürdürmek gibi ikiliklere indirgenme riski doğmaktadır.

Yalnızca Filistin sorunu değil, İran’a yönelik ve giderek genişleyen çatışma da dinsel referanslarla bezenmiş durumdadır. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonları, bazı askeri ve siyasal çevrelerde “kutsal son zamanlar senaryosu” ile ilişkilendirildiği savlanmaktadır. Bu çatışmanın siyasal ve stratejik nedenleri (örneğin nükleer program ve bölgesel hegemonya yarışması) varken dinsel bir efsane ve kıyamet teması ile yeniden çerçevelenmeye çalışılmaktadır. Bu söylem, sonuç olarak savaşın stratejik mantığını bulanıklaştırmakta ve dinsel metaforlar üzerinden meşruluk üretmeye çalışmaktadır.

Söylemin sonuçları nedir? Birinci sonucu algı ve güdülenme yaratmasıdır. Savaşın ahlaksal çerçevesi dinsel bir çerçeveye oturtulduğunda insanlar savaşın ne olduğu konusunda daha duygusal ve ideolojik bir okuma yaparlar. Bu da normalde siyasal çıkar ve güvenlik gerekçeleri ile tartışılan bir konuya tümüyle başka bir anlam kazandırmaktadır. İkincisi, siyasal ve jeopolitik sonuçlardır. Siyasal sonuç bu söylemlerin hem iç kamuoyu hem de dış destek üretme bakımından kullanabilmesidir. Örneğin İran – İsrail düşmanlığı sadece stratejik değil, tarihsel ve ideolojik bir biçimde de tartışılmaktadır. Üçüncüsü, insancıl etkilerdir. Yeni savaşın Gazze gibi zaten kırılgan bölgeleri daha da zorlayacağı ve temel insancıl malzemelerinin çok ciddi şekilde kesilmesiyle de açıkça görülmektedir.

Dinsel-ideolojik anlatılar, yalnızca inançla ilgili bir tema değildir. Savaşın güdülenmesini, algısını ve meşruluğunu güçlendirmek için bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu söylem savaşı daha “kutsal görev” gibi göstermeye çalışmaktadır. Böylece çatışmanın reddedilmesini zorlaştırmakta ve kamuoyu üzerinde ideolojik bir baskı yaratmaktadır. Bu sonuçlar, sadece Filistin veya Gazze özelinde değil, aynı zamanda İran’a yönelik savaş söyleminde de benzer bir çerçeve üretmiştir. Trump ve Evanjelik çevrelerin İsrailFilistin ve İran bağlamındaki rolüne odaklanmak gerekmektedir.

TRUMP’IN EVANJELİK TABANI VE İSRAİL

ABD’de Evanjelik Hristiyanlar İsrail’i kutsal bir görev olarak destekleme eğilimindedir. Trump yönetimi bu desteği stratejik ve siyasal bir güç olarak kullanmaktadır. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması, İsrail’in güvenlik ve yerleşim siyasalarının güçlü desteklenmesi verilebilecek önemli örneklerdir. Bu, Trump’ın Evanjelik tabanını güdülendirmek ve seçmen desteğini artırmak için kritik bir adım olmaktadır.

Teolojik Çerçeve ve Jeopolitik Bağ: Evanjelik Hristiyanlar arasında yaygın bir inanç Yahudilerin İsrail’de toprak sahibi olması Tanrı’nın planının bir parçası olduğudur. Bu inanç, Orta Doğu siyasetine İsrail’in güvenliğini sağlamak bir “kutsal görev”, İran’a karşı askeri veya stratejik eylemler bile Tanrı’nın planı çerçevesinde meşru olduğu şeklinde yansımaktadır. Bu durum, ABD siyasetinde dinsel söylem ile uluslararası operasyonları birbirine bağlayan bir stratejik-ideolojik zemin oluşturmaktadır.

Siyasal etkiler: Trump-Evangelizm bağlantısı uygulamada ABD’nin İsrail siyasasında daha sert duruş, Orta Doğu’daki çatışmalara ideolojik meşruluk sağlama ve savaş ve şiddeti Tanrı iradesi üzerinden normalleştirme anlamına gelmektedir. ABD’de seçmen seferberliği bağlamında Evanjelik topluluk, Trump’ı bu siyasalar üzerinden desteklemektedir.

Orta Doğu algısı: Filistin ve Gazze bağlamında bu söylem, İsrail’in operasyonlarını daha meşru gösterme aracı olarak kullanılmaktadır. İran’a karşı da savaş söylemleri kutsal bir görev veya kıyamet senaryosu üzerinden çerçevelenmektedir. Bu durum, siyasal ve askeri kararları ideolojik olarak güdülendirmekte ve çatışmanın şiddetini artırabilmektedir. Özetle, Trump’ın Evanjelik destekçileri, İsrail’i Tanrısal görev alanı olarak görmektedir. Bu görüş, İsrail’in Filistin siyasaları ve İran’a karşı askeri stratejiler için ideolojik bir meşruluk sağlamaktadır. Böylece savaş ve şiddet, siyasal ve dinsel söylem üzerinden normalleştirilmektedir.

İsrail’in “vaat edilmiş topraklar” söylemi ve Trump dönemindeki Evanjelik desteği, sadece iç siyasayı değil, uluslararası siyaseti de şekillendirmektedir. Uluslararası ilişkilerde bunun iki temel sonucu görülmektedir: Birincisi, müttefikler arası güven ve dayanışma ile ilgilidir. ABD’nin güçlü desteği, İsrail’e stratejik bir tampon ve diplomatik güç sağlamaktadır. ABD, Orta Doğu’daki rakip güçlere ve özellikle İran’a karşı İsrail’i bir öncü karakol olarak konumlandırmaktadır. İkincisi düşman algısı ve kutuplaşma yaratmakla ilgilidir. İran ve bazı Arap ülkeleri, İsrail’in siyasalarını ideolojik ve dinsel bir yayılmacılık olarak algılamaktadır. Bu da çatışmayı sadece sınır veya güvenlik sorunu değil, uygarlık ve inanç savaşı gibi yorumlamaya zorlamaktadır. Sonuç olarak, Orta Doğu’da stratejik kutuplaşma ve güvenlik ikilemleri derinleşmektedir.

İsrail bu söylemi askeri ve diplomatik araçlarla pekiştirmektedir. Gazze ve Batı Şeria’da yerleşim siyasaları, İran’a yönelik casusluk ve sınır operasyonları, ABD’de lobicilik ve diplomatik destek kullanımı bu amaçla kullanılmaktadır. ABD, özellikle Trump dönemi, İsrail’in siyasalarını ideolojik olarak sahiplendiğini göstermek, Orta Doğu’daki İran karşıtı stratejisini kutsal bir çerçeveye oturtmak ve seçmen ve uluslararası destek üretmek gibi sonuçlara odaklanmış görünmektedir.

İsrail ve ABD ortaklığı güçlü ittifak ve ideolojik güdülenmeyle desteklenmiş ortaklık olarak algılanmaktadır. İran ve bölgesel müttefikler ise stratejik dengeyi korumaya çalışmaktadır. Batı söylemlerine karşı ideolojik karşıtlık geliştirilmektedir. Bu durum, çatışmayı sadece askeri değil, psikolojik ve diplomatik bir savaş alanına taşımaktadır.

Dinsel söylem, devletlerin eylemlerini “kutsal görev” olarak çerçevelendirmektedir. Bu da karar vericilerin şiddeti normalleştirebilmesine, müttefikler için güdülenme kaynağı olmaya ve rakipler için ideolojik karşıtlık yaratmaya ve kutuplaşmanın derinleştirilmesine yol açmaktadır. Özetle, dinsel-ideolojik çerçeve, sadece İsrail ve ABD için değil, tüm bölge için uluslararası siyaset ve çatışma devingenliklerini yeniden şekillendirmektedir.

Olası Sonuçlar

Bölgesel güvenlik ve kararsızlık: İsrail’in “vaat edilmiş topraklar” söylemi ve TrumpEvanjelik destekli stratejisi, İran ve bölgesel Arap aktörleriyle çatışmayı keskinleştirmektedir. Olası sonuçlar daha sık ve yoğun sınır çatışmaları, İran-İsrail karşıtlığının militarize olması, silahlanma yarışının hızlanması ve bölgesel güvenlik kurumlarının güvensizleşmesidir.

Uluslararası ilişkilerde kutuplaşma: ABDİsrail ittifakı güçlü bir blok oluştururken, İran ve müttefikleri karşı blok kurmaktadır. Olası sonuçları küresel diplomatik gerilimlerin artması, Orta Doğu krizleri uluslararası siyasalara taşınması ve BM ve diğer uluslararası örgütlerde bloklaşmaların daha belirgin duruma gelmesidir.

İnsancıl ve toplumsal sonuçlar: Gazze, Batı Şeria gibi bölgelerde ve İran’da çatışmaların yoğunlaşmaktadır.  Sivillerin ölümü ve yaralanması, temel gereksinimlerin kesintiye uğraması (su, gıda, yakıt), mültecilerin ve iç göçün artması ve bölge halkında psikolojik travma ve radikalleşme sorunun boyutlarını ortaya koymaktadır. Bu durum, bölgede uzun vadede siyasal ve toplumsal kutuplaşmayı beslemektedir.

Stratejik ve siyasal sonuçlar: İsrail’in genişleyen yerleşim siyasaları ve İran’a yönelik operasyonları, bölgesel güç dengelerini kalıcı olarak değiştirebilir. Olası sonuçları bölgesel aktörler arasında yeni ittifaklar ortaya çıkabilmesi, ABD’nin Orta Doğu’daki rolü daha ideolojik temelli duruma gelebilmesi ve Rusya, Çin ve Avrupa Birliği (AB) gibi diğer büyük güçlerin bölgeye farklı stratejik açılardan müdahil olabilmesidir.

Dinsel-ideolojik söylemin etkisi: Savaş ve şiddet tanrısal görev olarak çerçevelendiği sürece diplomasi ve görüşme olasılığı azalır ve karar alıcılar için çatışmayı durdurmak ahlaksal veya siyasal bir zorunluluk olmaktan çıkar. Bu, uzun süreli ve çözülmesi zor bir kriz yaratır. Özetle, bu siyasetin olası sonuçlarını tek cümleyle özetlersek dinsel ve ideolojik temelli stratejik söylem, bölgesel çatışmayı derinleştirir, insancıl krizi ağırlaştırır, uluslararası kutuplaşmayı artırır ve diplomatik çözüm olasılığını azaltır.

SAVAŞ, SOYKIRIM VE 70.000 CİNAYET

Sayı ve kavramlar aslında bu tür ideolojik-siyasal çerçevenin en uç ve trajik sonuçlarını ifade etmektedir.

Savaş ve cinayet: Dinsel ve ideolojik söylem, çatışmayı “Tanrı’nın iradesi” veya “kutsal görev” olarak sunmaktadır. Bu söylem hem devlet liderlerinin hem de toplulukların şiddeti meşru görmesine yol açmaktadır. Tarih ve günümüzdeki örneklerde Filistin-Gazze çatışmalarında yoğun sivil ölümler ve bombardımanlar, İsrail’in bazı operasyonlarında sivil kayıplar, evlerin yıkılması ve altyapının hedef alınması, İran’a yönelik askeri planlamalarda da olası kitlesel kayıplar ve hedeflenen saldırılar ortaya çıkmıştır. Savaşın acı bilançosu 70.000 veya benzeri sayılar, kitle öldürmeler ve sivillerin hedef alınması ile ilişkilendirilmektedir. Bu tür kayıplar çoğu zaman ideolojik ve stratejik meşruluk ile örtülmeye çalışılmaktadır.

Soykırım ve ideolojik meşruluk: Şiddet etnik, dinsel veya ulusal kimlik üzerinden meşrulaştırılırsa, sonuç olarak bazı kesimler soykırım boyutunda eylemleri haklı görebilir. Örneğin “Seçilmiş halk” söylemi, “Vaat edilmiş topraklar” savı ve “Tanrısal görev” vurgusu birleştiğinde, öteki grup için öldürme ve yerinden etme hakkı olduğu algısı yaratabilir. Tarihsel ve güncel örnekler, söylemin doğrudan kitlesel şiddete dönüştüğünü göstermektedir. Özetle, dinsel söylem şiddete ve kitlesel cinayetlere yol açmaktadır. Dinsel-ideolojik sav ise “Topraklar Tanrı tarafından vaat edildi” inancının sempatizanlar arsında güçlenmesi sonucunu doğurmaktadır. Siyasal strateji “Toprakları almak ve korumak kutsal görevdir” şeklinde gelişirken uygulamadaki sonuç savaş, sivil ölümler ve kitlesel şiddet, soykırım ve etnik temizlik riskleri olmaktadır. Bu zincir, Filistin ve Gazze özelinde de İran bağlamında olası bir genişletilmiş çatışmada de geçerlidir.

ULUSLARARASI HUKUK

Uluslararası hukuk ve savaş: Çağdaş uluslararası hukuk, özellikle Cenevre Sözleşmeleri ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kuralları, savaşta sivil kayıpları, saldırı yöntemlerini ve işgal edilen toprakların statüsünü düzenlemektedir. Temel ilkeler şunlardır. Ayrım (Distinction): Savaşta siviller ile savaşan güçleri ayırmak zorunludur. Orantılılık (Proportionality): Askeri hedefe ulaşmak için kullanılacak güç, sivil kayıpları orantısız şekilde artırmamalıdır. Gerekçeli zorunluluk (Military necessity): Sadece askeri hedefler meşru saldırı hedefidir. Dinsel veya ideolojik hak savları uluslararası hukukta hiçbir şekilde meşruluk sağlamaz.

İsrail ve Filistin bağlamı: İsrail’in Gazze ve Batı Şeria operasyonları, uluslararası hukuk çerçevesinde tartışmalıdır. Saptanan sorunlar sivillerin yoğun şekilde hedef alınması, yerleşimlerin uluslararası hukuk tarafından yasaklanmış bölgelerde genişletilmesi ve askeri operasyonların orantılılık ve ayrım ilkelerine uygunluk düzeyidir. Bu durumlar, uluslararası toplumun büyük bölümünde eleştiri ve dava konusu olmaktadır.

İran bağlamı: İsrail veya ABD İran’a karşı geniş çaplı askeri operasyonlar yaparsa uluslararası savaş hukukuna aykırılık riski artar. Sivil ölümler, altyapı hedeflerinin yıkımı, nükleer tesisler gibi kritik hedefler uluslararası hukuka göre savaş suçu oluşturabilir. UCM veya BM Güvenlik Konseyi üzerinden uluslararası soruşturmalar gündeme gelebilir.

Uluslararası tepkiler

BM ve uluslararası toplum: Sivillere yönelik kitlesel şiddeti kınar. İşgal ve yerleşim siyasalarını yasadışı olarak tanımlar. Devletler, yaptırımlar veya diplomatik baskı uygulayabilir. Hukuk, savaşın ideolojik ve dinsel gerekçelerinden bağımsız olarak uygulanabilir.

Özetle, dinsel ve ideolojik hak savları uluslararası hukukta hiçbir meşruluk yaratmaz. Savaş ve şiddet, uluslararası normlara göre değerlendirilecek ve ihlaller suç oluşturacaktır. Filistin, Gazze ve İran bağlamında sivillere yönelik eylemler uluslararası savaş hukuku ihlali olabilir. Yerleşim siyasaları ve toprağın zorla ele geçirilmesi işgal ve savaş suçu olarak kabul edilir.

Adil Savaş Kuramının Temel İlkeleri

“Adil savaş” kavramı, etik ve felsefi bir çerçevede savaşın meşruluğunu sorgular. Temel iki boyutu vardır: Birincisi, savaşın başlatılmasının meşruluğudur. (Jus ad bellum) Savaş, ancak aşağıdaki koşullarda ahlaksal olarak haklıdır: Meşru otorite ilkesine göre, savaş, yetkili bir devlet veya hükümet tarafından başlatılmalıdır. Doğru neden saldırıya karşı savunma ve insan haklarının korunması gibi haklı gerekçeler olmalıdır. Niyet ve amaç ise barışın yeniden sağlanması ve adaletin korunması olmalıdır. Savaş, hedeflerine ulaşabilir olmalıdır. Savaşın sonuçları, hedeflenen iyilikle karşılaştırıldığında kabul edilebilir olmalıdır. Diplomasi ve görüşme yolları tükenmiş olmalıdır. İkincisi savaşın yürütülmesinin meşruluğu (jus in bello) sağlanmalıdır. Savaş sırasında davranışlar da ahlaksal ve etik kurallara uymalıdır. Siviller hedef alınamaz ve sadece savaşan güçler hedef alınabilir. Kullanılan güç, askeri hedefle orantılı olmalıdır. Gereksiz acı ve yıkım yaratmaktan kaçınılmalıdır.

Filistin/Gazze bağlamında adil savaş: Filistin/Gazze İsrail’in bazı operasyonları, sivillerin yoğun şekilde öldürülmesi ve altyapının tahribi nedeniyle jus in bello açısından ciddi eleştirilere açıktır. Dinsel veya ideolojik gerekçeler “adil savaş” ölçütlerini karşılamamaktadır.

İran bağlamı: İsrail veya ABD, İran’a büyük çaplı bir saldırı yaparsa, jus ad bellum ölçütleri doğru neden, son çare ve orantılılık tartışmalı olur. “Tanrısal görev” veya “kutsal plan” söylemleri adil savaş ölçütleri açısından geçerli değildir ve etik meşruluğu sağlamaz.

Özetle, adil savaş, sadece güç kullanımı değil, ahlaksal ve etik çerçeveye dayanır. Dinsel veya ideolojik savlar savaşın ahlaksal meşruluğunu sağlamaz. Güncel çatışmalarda Filistin/Gazze operasyonları ve İran’a yönelik olası askeri eylemler bu ölçütler açısından ciddi ahlaksal ve hukuksal sorunlar barındırmaktadır.

“Dinselideolojik söylem”, “uluslararası hukuk” ve “adil savaş” çerçeveleri arasındaki farkları netleştirmek yararlı olacaktır. Bu, tartışmanın ve makalenin temel mantığını anlamak için kritik önemdedir.

Dinselideolojik söylemde temel odak noktası Tanrı’nın iradesi, kutsal görev ve seçilmiş halk kavramlarıdır. Meşruluk kaynağı ise dinsel metinler, kutsal tarih ve teolojik inançtır. Sonuç algısı olarak savaş ve şiddet bile tanrısal hak ve görev olarak görülür. Ahlaksal ve hukuksal sınırlamalar genellikle göz ardı edilir. En iyi örnek İsrail’in “vaat edilmiş topraklar” söylemi ve Trump döneminde Evanjelik desteğiyle meşrulaştırılan stratejidir. Özetle, şiddet ideolojik ve kutsal gerekçe ile haklılaştırılır ve hukuk ve etik ikinci planda kalır.

Uluslararası hukukta, temel odak savaşın meşruluğu ve savaş sırasında davranışların kurallarıdır. Meşruluk kaynağı Cenevre Sözleşmeleri, BM kararları, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) mevzuatıdır. Sonuç algısı olarak sivillere zarar vermek ve işgal ve yerleşim etkinlikleri suç oluşturur. Güç ve ideoloji değil, yazılı uluslararası normlar ve hukuksal yaptırımlar belirleyicidir. En iyi örnek İsrail’in Gazze operasyonları veya olası İran saldırıları, sivillere yönelik aşırı güç kullanımıdır. Özetle, savaşta “haklılık” hukuksal ölçütlere bağlıdır ve dinsel ve ideolojik gerekçeler kabul edilmez.

Adil savaşta temel odak noktası savaşın etik ve ahlaksal boyutudur. Meşruluk kaynağı felsefi ve ahlaksal ilkelerdir. Savaş ancak doğru neden, son çare, orantılılık ve sivillere zarar vermemek şartıyla meşrudur. Ne güç ne ideoloji ne de din “adaleti” ortadan kaldırmaz. En iyi örnek İsrail’in Gazze operasyonları ve İran’a yönelik eylemlerdir. Özetle, savaşın ahlaksal meşruluğu esas alınır. Din veya güç kullanımı bu ölçütleri geçersiz kılamaz.

Çizelge 3:

 

Özet Tablo

Boyut

Meşruluk Kaynağı

Sınır/Ölçüt

Savaş ve Şiddet Algısı

Örnek

Dinselİdeolojik Söylem

Tanrı, kutsal metin

Ahlak ve hukuk ikinci planda

Tanrısal görev  haklılık yaratır

İsrail’in vaat edilmiş topraklar savı

Uluslararası Hukuk

Yazılı uluslararası norm

Sivillere zarar, işgal yasağı

Hukuka aykırılık suç oluşturur

Gazze operasyonları, olası İran saldırısı

Adil Savaş (Just War)

Etik ve ahlaksal ilkeler

Orantılılık, son çare, ayrım

Sadece doğru koşullarda haklı

Savaşın etik ölçütleri uygulanmazsa meşru değil

 

Kısacası, dinsel söylem şiddeti kutsal görev olarak meşrulaştırır. Uluslararası hukuk şiddeti kurallara göre sınırlar ve ihlalleri suç olarak kabul eder. Adil savaş ise şiddeti etik ve ahlaksal çerçevede değerlendirir. Savaş ahlaksız ise meşru değildir.

Filistin/Gazze ve İran Çatışma Zinciri

Dinselİdeolojik Söylem: Kaynak “Seçilmiş halk”, “Vaat edilmiş topraklar” ve tanrısal görevdir. Algı olarak savaş ve şiddet tanrısal hak olarak görülmektedir. Örnek: İsrail’in Gazze operasyonlarında dinsel Siyonist söylemler ve Trump döneminde Evanjelik desteğiyle meşrulaştırılan stratejidir. Şiddet normalleşmekte ve toplumsal destek artmaktadır.

Siyasal ve Stratejik Kararlar: Kaynak Devlet siyasaları, stratejik ittifaklar ve ABD desteğidir. İsrail’in toprak siyasaları İran’a yönelik askeri planlar meşru ve gerekli olarak sunulmaktadır. Örnek ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, yerleşimlerin genişletilmesi, İran’a karşı casusluk ve sınır operasyonlarıdır.  Bölgesel güç dengeleri ve müttefiklik ilişkileri bu yolla şekillenmektedir.

Çatışma ve Şiddet: Kaynak askeri operasyonlar ve savaş eylemleridir. Dinsel ve siyasal söylem operasyonları haklı göstermektedir. Örnek Gazze’de bombardıman ve evlerin yıkımı, İran’a yönelik olası saldırılarda kitlesel sivil kayıplardır. Sivillerin ölümü, altyapının tahribi ve mülteci krizleridir.

Uluslararası Hukuk: Kaynak Cenevre Sözleşmeleri, BM kararları, Uluslararası Ceza Mahkemesi mevzuatıdır. Yaratılan algı dinsel veya ideolojik hak savları hukukta geçerli değildir.  Örnek Gazze’de sivillerin yoğun hedef alınması savaş suçudur ve işgal edilen bölgelerde yerleşim genişletmek uluslararası hukukun ihlalidir. Etkisi uluslararası kınama, yaptırımlar ve diplomatik baskıdır.

Adil Savaş (Etik): Kaynak Jus ad bellum (savaşın başlatılmasının haklılığı) ve jus in bello (savaşın yürütülmesinin haklılığı). Savaşın ahlaksal meşruluğu ölçütlerine göre değerlendirilmektedir. Örnek sivillere zarar verilmişse adil savaş ölçütleri ihlal edilmiştir ve son çare ve orantılılık gözetilmemişse etik olarak meşru değildir.

İnsancıl ve Bölgesel Sonuçlar: Kaynak çatışmaların toplumsal ve insancıl etkileridir. Algı savaşın sonuçlarının doğrudan sivil halkı etkilediğidir. Örnek 70.000 veya daha fazla sivil ölümler, temel altyapının yıkımı (su, elektrik, sağlık), göç ve psikolojik travmalardır. Bölgesel kararsızlık, köktencileşme ve uluslararası tepkiler yaratılan etkilerdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şekil 1: Döngü

KIYAMET VE ARMAGEDDON KAVRAMLARI

Kavramsal Tanım

Kıyamet (End Times) Hristiyan teolojisinde Dünya tarihinin sonu, Tanrı’nın son yargısı ve insanlık tarihinin tamamlanması demektir. Özellikleri doğal ve toplumsal felaketler, büyük savaşlar ve kaos, adaletin ve Tanrı’nın iradesinin gerçekleşmesidir.

Armageddon ise Kutsal Kitapta (Vahiy Kitabı) geçen özel bir savaştır. İyi ile kötü arasındaki son savaştır. Bazı Evanjelik yorumcular İsrail’in rolünü bu son savaşta kritik olarak görmektedir. İran ve Arap ülkeleri “kötü güçler” olarak çerçevelenebilmektedir.

Trump ve Evanjelik taban arasında yaygın bir inanç İsrail’in topraklarının savunmasının kıyamet senaryosunun ön koşulu olduğudur. Orta Doğu’daki savaşlar, Armageddon’un sahneye konması olarak yorumlanabilmektedir. Bu inanç savaş ve şiddeti dinsel bir zorunluluk ve Tanrısal planın parçası olarak göstermektedir. ABD dış siyasasının bazı kararlarını dinsel güdülenmeyle meşrulaştırmaktadır.

Filistin ve Gazze bağlamında İsrail’in yerleşim siyasaları ve askeri operasyonları “Tanrısal görev” ve “Armageddon öncesi düzenleme” söylemleri ile bazı çevrelerde desteklenmektedir. İran Evanjelik yazında “kötü güçler” olarak görülmektedir. Olası çatışmalar kıyamet senaryosunun bir parçası olarak çerçevelenebilmektedir. Bu yaklaşım şiddeti ideolojik olarak normalleştirmekte ve diplomatik çözüm olasılığını azaltmaktadır.

Özetle, kıyamet insanlık tarihinin sonu, Tanrısal yargının gelmesi ve Armageddon kıyamet öncesi son savaş ve iyi ile kötü arasındaki savaşımdır. İsrail-Filistin ve İran çatışmaları bağlamında Evanjelik Hristiyan ve bazı İsrailli söylemlerde Armageddon’un sahneye konması olarak yorumlanabilmektedir. Bu yorum, savaş ve şiddeti meşru ve hatta kaçınılmaz göstermektedir. Dinselideolojik söylem ile siyasal strateji birleştiğinde, bu kıyamet ve Armageddon kavramları çatışmayı “Tanrısal zorunluluk” gibi çerçevelendirmektedir.

 

İslam

İslam’da da kıyamet ve kıyamet öncesi savaş ve sıkıntı kavramları vardır, ama Hristiyan Armageddon anlayışıyla bazı farklılıklar taşır. İslam’da kıyamet, dünya yaşamının sonu ve Allah’ın insanları hesaba çekeceği gün olarak tanımlanır. Özellikleri tüm canlılar ölümle yüzleşir. İnsanlar yaptıkları iyi ve kötü işlere göre değerlendirilir. Doğal felaketler ve kozmik olaylar kıyamet alametleri arasında sayılır. Kıyamet alametleri (Ashrāt al-Qiyāmah) büyük savaşlar ve fitneler, devrimsel toplumsal ve doğal felaketler ve Mehdi’nin çıkışı ve Deccal’in fitnesidir.

İslam’da “Armageddon” kelimesi yoktur, ancak bazı kavramlar benzer temayı işler: “Yecüc ve Mecüc” (Gog ve Magog) gibi figürler büyük kaos ve savaş getirecek kıyamet öncesi fitne güçleridir. Deccal’in çıkışı kötülük simgesi ve kıyamet öncesi savaşımdır. Mehdi’nin gelişi iyi ile kötü arasındaki son savaşıma önderlik eder. Yani, Hristiyan Armageddon’un işlevi (iyi ile kötü arasındaki son savaş) İslam’da farklı figürler ve simgeler üzerinden işlenir.

Çizelge 4:

 

Farklar

Özellik

Hristiyan (Evanjelik)

İslam (Şii ve Sünni yorumlar)

Kıyamet

Son gün, Tanrı’nın yargısı

Son gün, Allah’ın yargısı

Armageddon

İsrail merkezli son savaş

Yecüc-Mecüc, Deccal ve Mehdi savaşımı

Toprak ve halk vurgusu

İsrail’in kutsal toprakları

Evrensel, belirli bir halkla sınırlı değil

Savaşın meşruluğu

Tanrısal görev, kutsal savaş

Savaş ve fitne geçici, ahlaksal sınırlandırılmış, Tanrı’nın planı var

Kullanım

Siyasal ve ideolojik meşruluk

Etik ve eskatolojik ders, siyasal meşruluk sınırlı

 

Özetle, İslam’da kıyamet ve kıyamet öncesi savaş kavramları vardır ama Armageddon gibi belirli bir toprak ve halk merkezli savaş fikri yoktur. Vurgu daha çok ahlak, adalet ve evrensel kaos üzerinedir. Savaş veya şiddet Tanrı planı çerçevesinde etik ve ölçülü olmalıdır.

Çizelge 5:

 

Orta Doğu Çatışma Zinciri: İdeoloji, Siyaset, Hukuk, Etik ve İnsancıl Sonuçlar

Adım

Kaynak / Çerçeve

Temel Algı / Güdülenme

Örnek

Sonuç / Etki

1. Dinsel-İdeolojik Söylem

Seçilmiş halk, kutsal toprak, Tanrısal görev

Savaş ve şiddet tanrısal hak

İsrail’in Gazze operasyonları, Trump-Evanjelik desteği

Şiddet normalleşir, toplumsal destek artar

2. Siyasal ve Stratejik Kararlar

Devlet siyasası, ittifaklar, ABD desteği

Toprak siyasaları ve askeri eylemler meşru

ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, yerleşim genişletme, İran operasyonları

Bölgesel güç dengeleri şekillenir

3. Çatışma ve Şiddet

Askeri operasyonlar

Dinsel ve siyasal söylem ile haklı gösterilir

Gazze bombardımanları, olası İran saldırıları

Siviller ölür, altyapı tahrip olur, göç ve travma artar

4. Uluslararası Hukuk

Cenevre Sözleşmeleri, BM kararları, UCM

Dinsel/ideolojik hak savları geçersiz

Sivillere zarar, işgal, yerleşim ihlalleri

Uluslararası kınama, yaptırımlar, diplomatik baskı

5. Adil Savaş (Etik)

Jus ad bellum ve jus in bello

Savaş ancak etik ölçütlere uygunsa haklı

Orantısız saldırılar ve sivillere zarar

Savaş ahlaksal açıdan sorgulanır; meşru değil

6. Kıyamet / Armageddon Bakış açısı

Hristiyan (Armageddon) ve İslami (Yecüc-Mecüc, Deccal, Mehdi)

Hristiyan söylemde savaş Tanrısal zorunluluk; İslam’da etik ve ahlaksal sınırlar

İsrail-Filistin ve İran çatışmalarında dinsel-meşruluk söylemleri

Savaş ideolojik olarak normalleşir; etik ve hukuksal sınırlar ihlal edilir

7. İnsancıl ve Bölgesel Sonuç

Sivil kayıplar, altyapı tahribi, göç

Savaşın doğrudan etkisi

70.000 veya daha fazla sivil ölümü, sağlık, su, elektrik krizleri

Bölgesel kararsızlık, köktencileşme, uluslararası tepkiler

 

EVANJELİK-SİYONİST İDEOLOJİK YAKINLAŞMA VE ORTA DOĞU JEOPOLİTİĞİNE ETKİLERİ

ABD–İsrail Stratejik İttifakının Güçlenmesi: Evanjelik Hristiyanlık özellikle ABD’de güçlü bir siyasal tabana sahiptir. Evanjelik teoloji, İsrail devletinin varlığını ve güçlenmesini Tanrısal planın bir parçası olarak yorumlar. Bu nedenle ABD’de bazı siyasal çevrelerde İsrail’e verilen destek yalnızca stratejik değil, aynı zamanda dinsel bir güdülenme taşımaktadır. Bunun sonucu olarak İsrail’e askeri ve diplomatik destek artmakta ve Orta Doğu siyasalarında İsrail merkezli strateji güçlenmektedir. Bölgesel çatışmaların çözümünde denge yerine taraflılık algısı oluşabilmektedir

İran ile Gerilimin Artması: Evanjelik eskatolojide (kıyamet teolojisi) bazı yorumlar İran’ı son çatışmanın aktörlerinden biri olarak görmektedir. Bu nedenle İran, İsrail için stratejik tehdit olarak çerçevelenmektedir. ABD ve İsrail siyasalarında askeri caydırıcılık ve baskı artabilmektedir. Bölgesel vekalet savaşları (proxy wars) yoğunlaşabilmektedir

Filistin Sorunun Daha Karmaşık Duruma Gelmesi: Evanjelik–Siyonist ittifak Filistin sorununu da etkilemektedir. İsrail yerleşim siyasalarına verilen siyasal destek artabilir. Kudüs’ün statüsü gibi konular dinsel söylemlerle daha sert şekilde savunulabilir. Barış görüşmeleri zorlaşabilir.

Arap Dünyasında İdeolojik Tepki: Bu ittifak bölge ülkelerinde farklı tepkiler yaratmaktadır. Bazı Arap ülkelerinde Batı karşıtı ve İsrail karşıtı söylemi güçlenmektedir. Köktenci ideolojiler için propaganda malzemesi oluşabilmektedir. Bölgesel bloklaşma derinleşebilmektedir.

Bölgesel Güvenlik Mimarisinin Değişmesi: Evanjelik–Siyonist yakınlaşma aynı zamanda yeni ittifaklarının oluşmasına da yol açmıştır. Örneğin, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme anlaşmaları, İran karşıtı güvenlik blokları oluşması ve ABD’nin bölgesel askeri varlığının yeniden şekillenmesi bu arada sayılabilecek etmenlerdir.

Özetle, Evanjelik Hristiyanlık ile dinsel Siyonizm arasındaki ideolojik yakınlaşmada dinsel söylem siyasal desteğe ve askeri stratejide bölgesel güç dengesi değişimine neden olmaktadır. Bu durum yalnızca İsrail ve ABD siyasalarını değil, aynı zamanda İran, Filistin, Körfez ülkeleri ve Arap dünyası gibi aktörlerin güvenlik ve siyaset stratejilerini doğrudan etkilemektedir.

BOP = VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR DENKLEMİ

BOP yani “Büyük Orta Doğu Projesi” (Greater Middle East Project) demektir. 2000’li yıllarda özellikle ABD tarafından dile getirilen bir stratejik çerçevedir. Amaçları Orta Doğu’da siyasal reformlar gerçekleştirmek ve demokrasiyi geliştirmek, ekonomik bütünleşme sağlamak, terörizmle savaşmak ve bölgesel kararlılığı sağlamak olarak saptanmıştır. Bu proje Irak savaşından sonra daha çok tartışılmaya başlanmıştır.

Vaat edilmiş topraklar kavramı Yahudi dinsel geleneğinde yer alır. Genellikle şu bölgeyi ifade ettiği kabul edilir: İsrail, Batı Şeria ve Gazze. Bazı yorumlara göre çevredeki daha geniş coğrafyalar da kapsam içindedir. Ancak bu kavram teolojik bir kavramdır ve resmi uluslararası siyasa belgesi değildir.

Bazı akademisyenler, gazeteciler ve siyasal yorumcular şu savı tartışmaktadır: BOP’un jeopolitik hedefleri ile İsrail’in stratejik çıkarları arasında örtüşmeler olabilir. Bu tartışmalar genellikle şu noktalara dayanır: Orta Doğu’daki bazı devletlerin zayıflatılması veya yeniden yapılandırılması, İsrail’in bölgesel güvenliğinin güçlenmesi ve ABD–İsrail stratejik ittifakının rolü. Ancak bu görüşler evrensel akademik uzlaşı değildir ve farklı yorumlar vardır.

Bazı eleştirel çözümlemelerde, BOP’un jeopolitik hedefleri ile İsrail’in güvenlik ve stratejik çıkarları arasında örtüşmeler bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu çerçevede bazı yorumcular, projenin bölgesel güç dengelerini İsrail lehine yeniden şekillendirdiğini savunmaktadır.

 

Şekil 2: Döngü

 

EVANJELİK ESKATOLOJİ VE ABD’NİN ORTA DOĞU SİYASASI

ABD dış siyasasının Orta Doğu’ya yönelik stratejileri yalnızca jeopolitik ve ekonomik etmenlerle değil, bazı durumlarda dinsel ve ideolojik güdülenmeyle de ilişkilendirilmiştir. Özellikle Amerikan Evanjelik hareketi içinde yaygın olan eskatolojik inançlar, İsrail devletinin varlığını ve güçlenmesini Tanrısal planın bir parçası olarak yorumlamaktadır. Bu teolojik bakış açısına göre İsrail’in korunması ve bölgesel gücünün sürdürülmesi kıyamet öncesi süreçte gerçekleşmesi beklenen olaylarla bağlantılıdır.

Evanjelik teolojide önemli yer tutan Armageddon anlatısı, iyi ile kötü güçler arasındaki son savaşın Orta Doğu’da gerçekleşeceğini öngörür. Bu anlatı bazı Evanjelik çevrelerde İsrail’i Tanrısal planın merkezinde konumlandırır. Bu nedenle ABD’de geniş bir Evanjelik seçmen tabanı, İsrail’e güçlü siyasal ve askeri destek verilmesini yalnızca stratejik değil, aynı zamanda dinsel bir sorumluluk olarak görmektedir.

Bu ideolojik çerçeve özellikle bazı Amerikan yönetimleri döneminde dış siyasa tartışmalarını etkilemiştir. Evanjelik hareketin siyasal etkisi, ABD’nin İsrail’e verdiği diplomatik ve askeri desteğin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi bazı kararlar, bu bağlamda hem stratejik hem de ideolojik etmenlerin birleştiği siyasalar olarak değerlendirilmiştir.

Bununla birlikte akademik yazında bu ilişkinin doğrudan belirleyici olup olmadığı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar ABD dış siyasasını esas olarak jeopolitik çıkarlar ve güvenlik stratejileri üzerinden açıklarken, diğerleri Evanjelik ideolojinin özellikle kamuoyu ve siyasal destek oluşturma süreçlerinde önemli rol oynadığını savunmaktadır. Bu nedenle Evanjelik eskatoloji ile ABD Orta Doğu siyasası arasındaki ilişki, tek boyutlu değil, çok katmanlı bir çözümleme gerektirmektedir.

Sonuç olarak Evanjelik teoloji, özellikle İsrail’e yönelik güçlü destek söylemleri aracılığıyla ABD iç siyasetinde ve kamuoyunda etkili olmuş ve bu durum Orta Doğu siyasalarının algılanma ve meşrulaştırılma biçimlerini etkilemiştir. Bu ideolojik arka planın anlaşılması, bölgesel çatışmaların yalnızca stratejik değil aynı zamanda dinsel ve kültürel boyutlarını da değerlendirmeyi olanaklı kılar.

MESİHÇİ SİYONİZM, İSRAİL GÜVENLİK ÖĞRETİSİ VE BÖLGESEL STRATEJİ

İsrail siyasetinde özellikle son otuz yılda güç kazanan akımlardan biri dinsel veya Mesihçi Siyonizm olarak adlandırılan ideolojik yaklaşımdır. Bu düşünceye göre İsrail devletinin varlığı yalnızca siyasal bir oluşum değil, aynı zamanda Yahudi kutsal tarihinin ve Tanrısal planın bir parçası olarak görülmektedir. Bu yaklaşımda “vaat edilmiş topraklar” kavramı merkezi bir rol oynar ve İsrail’in güvenliği ile toprak bütünlüğü kutsal bir sorumluluk olarak yorumlanabilir.

Bu ideolojik çerçeve İsrail iç siyasetinde bazı partiler ve hareketler tarafından güçlü biçimde savunulmaktadır. Özellikle dinsel milliyetçi çevrelerde Batı Şeria ve Kudüs’ün statüsü, yalnızca güvenlik veya diplomasi sorunu olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve teolojik bir hak olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, yerleşim siyasaları ve bölgesel stratejiler konusunda sert tutumların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir.

Bazı siyaset bilimciler İsrail’in güvenlik stratejisini açıklarken zaman zaman “Netanyahu öğretisi” olarak adlandırılan bir yaklaşımdan söz ederler. Bu bakış açısına göre İsrail’in temel güvenlik siyasası üç unsur üzerine kuruludur: Askeri üstünlüğün korunması, bölgesel tehditlerin erken aşamada caydırılması ve İsrail devletinin güvenliği için stratejik ittifakların güçlendirilmesi. Bu çerçevede İran, İsrail için önemli bir stratejik tehdit olarak görülmekte ve nükleer kapasite geliştirmesi İsrail güvenliği açısından kritik bir risk olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle İsrail dış siyasasında İran konusu merkezi bir yer tutmaktadır.

Dinsel milliyetçi söylemler ile güvenlik stratejilerinin birleşmesi, İsrail’in bazı siyasalarının hem jeopolitik hem de ideolojik gerekçelerle savunulmasına yol açabilmektedir. Aynı zamanda bu söylem ABD’deki Evanjelik hareket ile ideolojik bir yakınlık yaratmakta ve İsrail’e verilen uluslararası desteğin bazı kesimlerde güçlenmesini sağlamaktadır.

Bununla birlikte akademik yazında İsrail siyasalarının yalnızca dinsel güdülerle açıklanamayacağı da vurgulanmaktadır. İsrail’in güvenlik siyasaları aynı zamanda bölgesel güç dengeleri, askeri tehdit algıları ve uluslararası ilişkiler devingenleri tarafından şekillendirilmektedir. Bu nedenle Mesihçi Siyonizm ve güvenlik öğretileri arasındaki ilişki hem ideolojik hem de stratejik etmenleri birlikte ele alan çok boyutlu bir çözümleme gerektirir.

ORTA DOĞU’DA KIYAMET JEOPOLİTİĞİ

Son yıllarda Orta Doğu’da yaşanan bazı çatışmalar, yalnızca stratejik ve güvenlik temelli değil, aynı zamanda kıyamet söylemleri ile şekillenen ideolojik bir zemine de oturmuştur. Bu bağlamda, bazı analistler “Apocalyptic Geopolitics” kavramını kullanarak, dinsel-eskatolojik inançların bölgesel siyasaları nasıl etkilediğini açıklamaktadır.

Evanjelik Hristiyanlıkta Armageddon inancı, iyi ve kötü güçler arasındaki son savaşın Orta Doğu’da gerçekleşeceğini öngörür. Bu söylem, özellikle İsrail’i Tanrısal planın merkezinde konumlandırmakta ve ABD’deki bazı siyasal çevrelerin İsrail’e verdiği desteği meşrulaştırmaktadır. Bu durum yalnızca politik bir bağlamda değil, aynı zamanda askeri ve diplomatik karar alma süreçlerinde de kendini gösterir.

Benzer şekilde, Mesihçi Siyonizm İsrail’deki dinsel milliyetçi çevrelerde, özellikle Netanyahu liderliğindeki stratejik öğretide bölgesel tehditlerin dinsel ve ideolojik bir bakış açısıyla değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu bakış açısı İran, Filistin ve bazı Arap ülkeleri ile olan ilişkilerde sert ve önleyici siyasaları meşrulaştırıcı bir araç olarak işlev görmektedir.

Böylece ortaya çıkan tablo, klasik jeopolitik çözümlemelerin ötesine geçer. Savaş ve diplomasi kararları artık sadece askeri veya ekonomik hesaplamalara değil, ideolojik ve eskatolojik güdülerle de bağlıdır. Bu durum, çatışmaların çözümünü daha karmaşık duruma getirirken, aynı zamanda bölgesel kararsızlığı artırmaktadır.

Sonuç olarak, Orta Doğu’da kıyamet jeopolitiği, dinsel söylem, ideoloji, ulusal güvenlik ve uluslararası destek unsurlarının bir araya gelmesiyle ortaya çıkan çok katmanlı bir etki zinciri olarak anlaşılabilir. Bu yaklaşım, İsrail-Filistin ve İran bağlamındaki çatışmaları değerlendirirken yalnızca klasik güvenlik çözümlemelerinin yeterli olmadığını göstermektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Orta Doğu’da yaşanan İsrail-Filistin çatışması ile İran’a yönelik gerilimin yalnızca jeopolitik veya güvenlik temelli nedenlerle açıklanamayacağını göstermektedir. Çatışmanın arka planında dinsel ideolojiler, tarihsel anlatılar ve siyasal söylemler de önemli rol oynamaktadır. Özellikle “seçilmiş halk”, “vaat edilmiş topraklar” ve “tanrısal görev” gibi teolojik kavramların siyasal söylem içinde kullanılması, çatışmaların meşrulaştırılmasında etkili olabilmektedir.

ABD’deki bazı Evangelik çevrelerin İsrail’e verdiği güçlü destek ile İsrail’deki dinsel-milliyetçi siyasal söylemler arasında ideolojik bir yakınlaşma olduğu görülmektedir. Bu yakınlaşma, özellikle Kudüs’ün statüsü, yerleşim siyasaları ve İran’a yönelik güvenlik stratejileri gibi konularda belirgin duruma gelmektedir. Dinsel referansların siyasal stratejiyle birleşmesi, çatışmaların yalnızca güvenlik veya diplomasi düzeyinde değil, aynı zamanda ideolojik ve kimlik temelli bir zeminde de algılanmasına yol açmaktadır.

Bununla birlikte uluslararası hukuk açısından dinsel veya ideolojik gerekçeler devletlerin toprak kazanma, askeri müdahale veya şiddet kullanma eylemlerine meşruluk kazandırmamaktadır. Cenevre Sözleşmeleri ve diğer uluslararası normlar sivillerin korunmasını, orantılı güç kullanımını ve işgal altındaki topraklarda hukuki düzenlemelere uyulmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Gazze’de yaşanan insani kriz ve bölgedeki askeri operasyonlar uluslararası hukuk ve adil savaş kuramı açısından ciddi tartışmalar yaratmaktadır.

Sonuç olarak, Orta Doğu’daki çatışmaların anlaşılabilmesi için yalnızca stratejik ve jeopolitik faktörler değil, aynı zamanda dinsel ideolojiler, siyasal söylemler ve toplumsal psikoloji de birlikte değerlendirilmelidir. Dinsel söylemin savaş ve şiddeti meşrulaştıran bir araç olarak kullanılması, diplomatik çözüm olasılıklarını zayıflatmakta ve bölgesel kararsızlığı derinleştirmektedir. Kalıcı barışın sağlanabilmesi ise uluslararası hukuka, insan haklarına ve diplomatik çözüm mekanizmalarına dayanan çok taraflı bir yaklaşımı gerektirmektedir.


 

Kaynakça

 

Armstrong, K. (2014). Fields of blood: Religion and the history of violence. New York, NY: Alfred A. Knopf.

Chomsky, N., ve Pappé, I. (2015). On Palestine. Chicago, IL: Haymarket Books.

Finkelstein, N. G. (2018). Gaza: An inquest into its martyrdom. Oakland, CA: University of California Press.

International Criminal Court. (1998). Rome statute of the International Criminal Court. The Hague.

Juergensmeyer, M. (2017). Terror in the mind of God: The global rise of religious violence (4th ed.). Berkeley, CA: University of California Press.

Mearsheimer, J. J., ve Walt, S. M. (2007). The Israel lobby and U.S. foreign policy. New York, NY: Farrar, Straus and Giroux.

Pappe, I. (2006). The ethnic cleansing of Palestine. Oxford, UK: Oneworld Publications.

Spector, S. (2009). Evangelicals and Israel: The story of American Christian Zionism. Oxford, UK: Oxford University Press.

United Nations General Assembly. (1948). Universal declaration of human rights. New York.

United Nations Security Council. (1967). Resolution 242. United Nations.

United Nations Security Council. (1973). Resolution 338. United Nations.

United Nations. (1949). Geneva conventions relative to the protection of civilian persons in time of war. Geneva.

Walt, S. M. (2018). The hell of good intentions: America's foreign policy elite and the decline of U.S. primacy. New York, NY: Farrar, Straus and Giroux.

Weber, T. P. (2004). On the road to Armageddon: How evangelicals became Israel's best friend. Grand Rapids, MI: Baker Academic.



[1] Eschatology (Eskatoloji): Dinlerde dünyanın sonu, kıyamet, ahiret ve son kurtuluş ile ilgili öğretileri inceleyen teolojik alandır.

[2] Nuh Yasaları (Noahide Laws), Yahudi geleneğinde bütün insanlık için geçerli kabul edilen yedi temel ahlaksal ve hukuksal kuraldan oluşur. Hahami yazında göre bu kurallar tufandan sonra Nuh’un soyuna verilmiş evrensel ilkeler olarak görülür ve özellikle Talmud’da sistemleştirilmiştir. Bu kurallara uyan Yahudi olmayanlar Yahudi teolojisinde “doğru uluslar” olarak kabul edilir.

[3] Şabat, Yahudi inancında Tanrı’nın yaratılışının tamamlanmasının ardından ayrılan kutsal gün olup, çalışma ve dünyasal etkinliklerden uzaklaşmayı gerektirir.

Hiç yorum yok: