İran Krizi VI: ABD–İran–İsrail
Üçgeninde Çatışmanın Mantığı, Stratejik Uyumsuzluk ve Diplomatik Kilitlenme
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
Amerika Birleşik Devletleri, İran ve İsrail arasında şekillenen çatışma ve
diplomasi süreçlerini klasik güç dengesi yaklaşımlarının ötesine geçerek
“stratejik uyumsuzluk” kavramı çerçevesinde çözümlemektedir. Makale, söz konusu
üç aktörün benimsediği zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik ve asimetrik
direnç stratejilerinin yalnızca alandaki çatışma devingenlerini değil, aynı
zamanda görüşe süreçlerinin neden kalıcı bir uzlaşmaya evrilemediğini
belirlediğini ileri sürmektedir. Nitel araştırma yöntemine dayanan çalışma
durum çözümlemesi, belge incelemesi ve süreç izleme tekniklerini kullanarak
tarafların stratejik davranışlarını karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Çözümleme
bulguları tarafların her birinin kendi içinde akılcı hareket etmesine karşın bu
akılcı yaklaşımların bir araya geldiğinde yapısal bir kilitlenme ürettiğini
göstermektedir. Bu kilitlenme, çatışmanın sürekliliğini sağlayan mekanizmaları
beslemekte ve diplomatik çözüm olasılığını sınırlamaktadır. Sonuç olarak
çalışma, Orta Doğu’daki söz konusu çatışmanın çözümünün, güç dengesi
değişiminden çok stratejik uyumun sağlanmasına bağlı olduğunu savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Stratejik
uyumsuzluk, zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik, asimetrik savaş, Orta Doğu,
ABD, İran, İsrail, çatışma devingenleri, görüşme süreçleri
Abstract
This study analyzes the conflict and diplomatic
processes among the United States, Iran, and Israel through the concept of
“strategic incompatibility,” moving beyond classical balance of power
approaches. It argues that the coercive diplomacy of the United States, the
preventive security doctrine of Israel, and Iran’s strategy of asymmetric
resistance not only shape the dynamics of conflict on the ground but also
explain why negotiations fail to produce lasting agreements. Based on a
qualitative research design, the study employs case analysis, document
analysis, and process tracing to comparatively examine the strategic behavior
of the actors. The findings demonstrate that although each actor behaves
rationally within its own strategic framework, the interaction of these
rationalities produces a structural deadlock. This deadlock both sustains the
continuity of conflict and limits the prospects for durable diplomatic
solutions. The study concludes that resolving the conflict depends not on
shifts in the balance of power but on the development of strategic alignment
among the actors.
Keywords: Strategic
incompatibility, coercive diplomacy, preventive security, asymmetric warfare,
Middle East, United States, Iran, Israel, conflict dynamics, negotiation
processes
GİRİŞ
Orta Doğu,
uzun süredir devam eden çatışmaların, kırılgan dengelerin ve başarısız
diplomatik girişimlerin iç içe geçtiği bir jeopolitik alan olarak dikkat
çekmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İran ve İsrail
arasında şekillenen çok katmanlı rekabet, bölgesel kararsızlığın en belirleyici
eksenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu üç aktör arasındaki gerilim, yalnızca
güç dengesi veya askeri kapasite farklılıklarıyla açıklanamayacak ölçüde
karmaşık bir nitelik taşımaktadır. Nitekim taraflar arasında zaman zaman görüşme
girişimleri ortaya çıkmasına karşın kalıcı bir uzlaşma zemininin oluşamaması
çatışmanın yapısal özelliklerine ilişkin daha derin bir çözümlemeyi gerekli
kılmaktadır.
Bu çalışma söz konusu çıkmazın temel nedeninin güç asimetrisi
ya da klasik güvenlik ikilemi olmadığını, aksine aktörlerin benimsediği
stratejik yaklaşımlar arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını ileri
sürmektedir. ABD’nin zorlayıcı diplomasiye dayanan baskı ve görüşmeyi eş
zamanlı yürüten yaklaşımı, İsrail’in önleyici ve bozucu güvenlik öğretisi ile
İran’ın zamana yayılan, asimetrik ve direnç temelli stratejisiyle keskin
biçimde ayrışmaktadır. Bu farklı stratejik mantıklar, yalnızca alandaki çatışma
devingenlerini değil, aynı zamanda diplomatik süreçlerin işleyişini de doğrudan
etkilemektedir.
Bu bağlamda
makale ABD–İran–İsrail üçgeninde ortaya çıkan çatışma ve görüşme süreçlerini,
“stratejik uyumsuzluk” kavramı çerçevesinde çözümlemeyi amaçlamaktadır.
Çalışmanın temel varsayımı tarafların akılcı davranmalarına karşın bu akılcılıkların
farklı yönelimlere sahip olması nedeniyle ortak bir uzlaşma zemininin
üretilemediğidir. Başka bir ifadeyle, taraflar aynı masada bulunmalarına karşın
farklı “stratejik menüler” üzerinden hareket etmekte ve bu durum görüşme
süreçlerini yapısal olarak kilitlemektedir.
Bu
doğrultuda makale üç temel soruya yanıt aramaktadır: (i) ABD, İran ve İsrail’in
stratejik yaklaşımları hangi mantıklar üzerine kurulmaktadır? (ii) Bu
stratejiler arasındaki uyumsuzluk görüşme süreçlerini nasıl tıkamaktadır? ve
(iii) bu yapısal kilitlenme, çatışmanın sürekliliğini hangi mekanizmalar
üzerinden yeniden üretmektedir? Bu sorulara yanıt verirken çalışma, aktörlerin
resmi siyasa belgeleri, görüşme önerileri ve alandaki davranış kalıplarını
birlikte değerlendirerek bütüncül bir çözümleme sunmayı hedeflemektedir.
Sonuç olarak
bu makale, Orta Doğu’daki çatışmanın yalnızca güç dengesi veya güvenlik
kaygılarıyla değil, birbirleriyle uyuşmayan stratejik akılların etkileşimi
üzerinden anlaşılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım hem mevcut
diplomatik çıkmazı açıklamakta hem de olası çözüm yollarının neden sınırlı
kaldığını ortaya koymaktadır.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı, ABD, İran ve İsrail arasındaki çatışma ve görüşme
süreçlerini, klasik güç dengesi ve güvenlik ikilemi yaklaşımlarının ötesine
geçerek, stratejik uyumsuzluk kavramı çerçevesinde çözümlemektir. Bu bağlamda
makale söz konusu üç aktörün benimsediği farklı stratejik mantıkların yalnızca alandaki
çatışma devingenlerini değil, aynı zamanda diplomatik süreçlerin neden kalıcı
bir uzlaşmaya evrilemediğini de belirlediğini ortaya koymayı hedeflemektedir.
Çalışmanın
bir diğer amacı, çok aktörlü çatışma ortamlarında akılcı davranışın otomatik
olarak uzlaşma üretmediğini, aksine farklı akılcılık biçimlerinin bir araya
gelmesinin yapısal bir kilitlenme yaratabileceğini göstermektir. Bu yönüyle
makale, uluslararası ilişkiler yazınında çoğu zaman ihmal edilen “akılcılıklar
arası uyumsuzluk” sorununa kavramsal bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışmanın özgün hedefleri şu şekilde sıralanabilir:
ABD, İran ve İsrail’in çatışma ve görüşme süreçlerindeki
stratejik yaklaşımlarını sistemli biçimde çözümlemek,
Bu aktörlerin benimsediği stratejiler arasındaki örtüşme ve
ayrışma noktalarını ortaya koymak,
Stratejik uyumsuzluğun görüşme süreçlerinde nasıl bir
kilitlenme mekanizması ürettiğini açıklamak,
Taraflar arasında ortaya çıkan görüşme metinleri ve siyasa
önerileri üzerinden uzlaşma olasılığını değerlendirmek,
Çatışmanın sürekliliğini sağlayan yapısal devingenleri ortaya
koyarak olası çözüm senaryolarının neden sınırlı kaldığını tartışmak.
Sonuç olarak
bu çalışma, ABD–İran–İsrail üçgeninde gözlemlenen çatışma ve diplomasi
süreçlerini yalnızca betimlemekle kalmayıp, bu süreçlerin arkasındaki stratejik
mantıkları çözümleyerek hem akademik yazına hem de siyasa yapım süreçlerine çözümleyici
bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
ABD, İran ve İsrail arasındaki çatışma ve görüşme süreçlerini “stratejik
uyumsuzluk” çerçevesinde çözümlemek amacıyla aşağıdaki temel araştırma
sorularına yanıt aramaktadır:
Ana
Araştırma Sorusu
ABD–İran–İsrail üçgeninde çatışma ve diplomasi süreçleri
neden kalıcı bir uzlaşma üretememekte ve hangi koşullar altında yapısal bir
kilitlenmeye dönüşmektedir?
Alt
Araştırma Soruları
Bu üç aktörün benimsediği stratejik yaklaşımlar hangi akılcılık
ve güvenlik algıları üzerine oturmaktadır?
ABD’nin zorlayıcı diplomasi stratejisi, İsrail’in önleyici
güvenlik öğretisi ve İran’ın asimetrik direnç stratejisi arasındaki temel
farklılıklar nelerdir?
Bu stratejik farklılıklar, görüşme süreçlerinde nasıl bir
örtüşme eksikliği ve karşılıklı güvensizlik üretmektedir?
Tarafların sunduğu görüşme metinleri (örneğin ABD’nin çok
maddeli önerileri ve İran’ın karşı önerileri) stratejik uyumsuzluğu hangi somut
alanlarda görünür kılmaktadır?
İsrail’in “bozucu aktör” (spoiler) rolü, görüşme
süreçlerinin başarısını nasıl etkilemektedir?
Çatışmanın vekil aktörler ve bölgesel yayılma üzerinden
sürdürülmesi doğrudan uzlaşma olasılığını nasıl zayıflatmaktadır?
Taraflar arasında ortaya çıkan “karşılıklı zarar eşiği” (mutually
hurting stalemate) neden kalıcı bir barışa değil, düşük yoğunluklu
süreklileşmiş çatışmaya yol açmaktadır?
Mevcut stratejik uyumsuzluk koşullarında taraflar arasında
sınırlı veya geçici bir uzlaşma olanaklı mıdır? Eğer olanaklı ise bu uzlaşma
hangi alanlarla sınırlı kalacaktır?
Bu sorular,
çalışmanın yalnızca çatışmayı betimlemekle kalmayıp çatışmanın arkasındaki
stratejik mantıkları çözümleyerek neden kalıcı bir diplomatik çözüm
üretilemediğini açıklamasına olanak tanımaktadır.
YÖNTEM
Bu çalışma,
Uluslararası İlişkiler disiplininde nitel araştırma yaklaşımına dayanan,
keşfedici ve çözümleyici bir çözümleme sunmaktadır. Araştırma, ABD–İran–İsrail
üçgeninde ortaya çıkan çatışma ve diplomasi süreçlerini stratejik uyumsuzluk
kavramı çerçevesinde incelemeyi amaçladığından yöntemsel olarak durum çalışması
(case study) ve karşılaştırmalı çözümleme tekniklerini birlikte
kullanmaktadır.
Çalışmada
tekil bir olaydan çok belirli bir zaman diliminde ortaya çıkan çok katmanlı
etkileşimler ele alınmakta ve bu bağlamda söz konusu üç aktörün stratejik
davranışları bütüncül bir olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım,
karmaşık ve çok aktörlü çatışma devingenlerinin derinlemesine anlaşılmasına olanak
tanımaktadır.
Veri toplama
sürecinde açık kaynaklara dayalı belge çözümleme (document analysis)
yöntemi benimsenmiştir. Bu kapsamda, ABD ve İran tarafından sunulan görüşme
metinleri, resmi açıklamalar, siyasa belgeleri ve uluslararası kuruluş
raporları incelenmiştir. Ayrıca, İsrail’in güvenlik öğretisini yansıtan söylem
ve uygulamalar da çözümlenerek aktörlerin stratejik yönelimleri karşılaştırmalı
olarak değerlendirilmiştir.
Çözümleme
sürecinde, aktörlerin stratejik yaklaşımlarını sınıflandırmak ve karşılaştırmak
amacıyla çözümleyici çerçeveleme (analytical framework) yöntemi
kullanılmıştır. Bu çerçevede, her bir aktörün stratejisi belirli kategoriler
altında (zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik, asimetrik direnç)
kavramsallaştırılmış ve bu stratejiler arasındaki örtüşme ve ayrışma noktaları sistemli
biçimde ortaya konmuştur. Ayrıca, görüşme metinleri üzerinden yapılan içerik
çözümlemesi ile tarafların talepleri arasındaki uyum ve çatışma alanları
belirlenmiştir.
Çalışmanın
bir diğer yöntemsel bileşeni, süreç izleme (process tracing) yaklaşımıdır.
Bu yöntem aracılığıyla taraflar arasındaki etkileşimlerin zaman içinde nasıl
geliştiği, görüşme girişimlerinin hangi aşamalarda tıkandığı ve çatışmanın
nasıl süreklilik kazandığı çözümlenmiştir. Böylece yalnızca durağan bir tablo
değil, devingen bir süreç ortaya konulmuştur.
Son olarak,
çalışmanın sınırlılıkları da göz önünde bulundurulmalıdır. Araştırma, büyük
ölçüde açık kaynaklara ve resmi açıklamalara dayandığından karar alma
süreçlerinin tüm boyutlarına erişim olanaklı olmamaktadır. Ayrıca, devam eden
bir çatışma ortamının çözümlenmesi ve bulguların belirli ölçüde zamana bağlı
olmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte, kullanılan yöntemsel yaklaşım
mevcut veriler üzerinden güvenilir ve çözümleyici açıdan tutarlı sonuçlara
ulaşmayı olanaklı kılmaktadır.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Bu çalışma,
Uluslararası İlişkiler yazınında yer alan klasik güç dengesi ve güvenlik
ikilemi yaklaşımlarının ötesine geçerek çok aktörlü çatışmalarda ortaya çıkan
stratejik uyumsuzluk olgusunu açıklamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda kuramsal
çerçeve, üç temel eksen üzerine kurulmaktadır: zorlayıcı diplomasi, önleyici
güvenlik öğretisi ve asimetrik direnç stratejisi. Bu üç yaklaşım, sırasıyla ABD,
İsrail ve İran’ın stratejik davranış kalıplarını anlamak için çözümleyici
araçlar sunmaktadır.
İlk olarak,
zorlayıcı diplomasi (coercive diplomacy) yaklaşımı bir aktörün karşı
tarafı istenen davranış değişikliğine zorlamak amacıyla askeri tehdit ve
ekonomik yaptırımları diplomatik görüşmeyle birlikte kullanmasını ifade
etmektedir. Bu yaklaşım, özellikle ABD’nin İran’a yönelik siyasalarında
belirginleşmektedir. Zorlayıcı diplomasi akılcı aktör varsayımına dayanmakta ve
maliyet artırımı yoluyla karşı tarafın tercihlerini değiştirmeyi
hedeflemektedir. Ancak bu yaklaşım, karşı tarafın maliyet algısının farklı
olması durumunda sınırlı etki üretmekte ve beklenen sonuçları vermemektedir.
İkinci
olarak, önleyici güvenlik öğretisi bir aktörün olası tehditleri gerçekleşmeden
önce ortadan kaldırmayı amaçlayan stratejik yaklaşımını ifade etmektedir. Bu
çerçevede İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini ve bölgesel etkisini varoluşsal
bir tehdit olarak değerlendirmekte ve bu tehdidi sınırlamak için önleyici ve
çoğu zaman tek taraflı müdahalelere başvurmaktadır. Bu yaklaşım, klasik
caydırıcılık kuramından farklı olarak tehdidin ortaya çıkmasını beklemeden
harekete geçmeyi meşru görmektedir. Dolayısıyla, diplomatik süreçlerin
işleyişini zayıflatabilecek bir “bozucu aktör” (spoiler) davranışını da
beraberinde getirebilmektedir.
Üçüncü
olarak, asimetrik direnç stratejisi, daha zayıf konumdaki bir aktörün doğrudan
çatışma yerine dolaylı, yayılmış ve zamana yayılan yöntemlerle rakibine karşı
koymasını ifade etmektedir. İran’ın benimsediği bu strateji, vekil aktörler,
bölgesel ağlar ve sınırlı askeri kapasitenin etkili kullanımı üzerinden
şekillenmektedir. Bu yaklaşım, doğrudan savaş maliyetlerini en aza indirirken
çatışmayı süreklileştiren bir yapı üretmektedir. Aynı zamanda karşı tarafın
kesin bir zafer elde etmesini zorlaştırarak görüşme süreçlerinde farklı bir güç
dengesi yaratmaktadır.
Bu üç
stratejik yaklaşımın bir arada değerlendirilmesi çalışmanın temel kavramsal
katkısını oluşturan stratejik uyumsuzluk kavramını ortaya çıkarmaktadır.
Stratejik uyumsuzluk, aktörlerin akılcı davranmalarına karşın farklı hedefler,
araçlar ve zaman ufukları nedeniyle ortak bir uzlaşma zemini oluşturamaması
durumunu ifade etmektedir. Bu bağlamda, her bir aktör kendi stratejik mantığı
içinde tutarlı hareket etmekte, ancak bu mantıklar bir araya geldiğinde sistem
düzeyinde bir kilitlenme ortaya çıkmaktadır.
Bu çözümleme,
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ve Michel Foucault’nun iktidar
ilişkilerine ilişkin yaklaşımıyla da ilişkilendirilebilir. Gramsci’ye göre
hegemonya yalnızca zor kullanımıyla değil, rıza üretimiyle de sürdürülürken,
Foucault iktidarın çok katmanlı ve yayılmış doğasına dikkat çekmektedir. Bu açıdan
bakıldığında, ABD’nin zorlayıcı diplomasi stratejisi hegemonik düzen kurma
çabası olarak okunabilirken, İran’ın asimetrik direnci bu hegemonik yapıya
karşı geliştirilen bir karşı-iktidar uygulaması olarak değerlendirilebilir.
İsrail’in önleyici güvenlik yaklaşımı ise bu iki yapı arasında güvenlik odaklı
bir ara konum oluşturmaktadır.
Sonuç olarak
bu kuramsal çerçeve, çatışmayı yalnızca güç savaşımı olarak değil, farklı
stratejik akılların etkileşimi olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır. Bu
yaklaşım, neden akılcı aktörlerin bir araya geldiği görüşme süreçlerinin dahi
kalıcı bir uzlaşma üretemediğini açıklamak açısından önemli bir çözümleyici
zemin sunmaktadır.
MEVCUT
KOŞULLAR
ABD’nin 15
maddelik ateş kes planı ile İran’ın bu plana karşılık önerdiği 5 maddelik talebi
aşağıdaki karşılaştırmalı çizelgede gösterilmiştir.
|
Çizelge 1: Tarafların karşılıklı
istemleri |
|||
|
# |
ABD Maddesi / Hedefi |
İran’ın Resmi Tepkisi /
Talebi |
Çözümleyici Bilgi /
Kırılma Noktası |
|
1 |
Nükleer etkinlikleri sınırlamak |
- |
Örtüşme yok, İran caydırıcılık istiyor; kırılma
yüksek |
|
2 |
Bölgesel askeri etkinliklerin kısıtlanması |
Tüm cephelerde savaşın sona ermesi; direniş
gruplarının durdurulması |
ABD vekil güçleri sınırlamak istiyor; İran tüm
çatışmaları eş zamanlı bitirmek istiyor, stratejik çatışma |
|
3 |
Yaptırımların aşamalı kaldırılması |
Tazminat ve savaş zararlarının güvence altına
alınması |
Mali ve diplomatik yükümlülükler ABD için kırılma
maddesi |
|
4 |
Hürmüz Boğazı ve deniz yolları güvenliği |
Hürmüz Boğazı egemenliğinin tanınması |
ABD serbest geçişi garanti etmek ister; çakışma
yüksek |
|
5 |
Güvence mekanizmaları (denetim, geri çekilme
opsiyonu) |
Geleceğe dönük güvence (savaşın yeniden çıkmayacağı
koşullar) |
Tarafların farklı güvence anlayışı, önemli kırılma |
|
6 |
Sivil ve askeri hedeflerin korunması |
- |
Kısıtlı örtüşme |
|
7 |
Bölgesel müttefiklerin güvenliği |
- |
Olası sürtüşme, ABD’nin İsrail güvenliği önceliği |
|
8 |
İstihbarat paylaşımı ve denetim mekanizmaları |
- |
Uzlaşma düşük |
|
9 |
Silah transferlerinin sınırlandırılması |
- |
Bölgesel güç dengesi kırılma noktası |
|
10 |
Barış ve ateşkes protokolleri |
- |
Kısmi örtüşme |
|
11 |
Savaş tazminatı veya hasarların giderimi |
Tazminat ve savaş zararlarının güvence altına
alınması |
Ortak alan, ama ABD mali yükümlülükten kaçabilir,
çatışma |
|
12 |
Enerji güvenliği (petrol ve gaz akışı) |
Hürmüz Boğazı egemenliği |
Çakışma net |
|
13 |
Bölgesel krizlerin hızlı çözümü |
- |
Diplomatik sürtüşme riski |
|
14 |
Taraflar arası iletişim ve kriz yönetimi |
- |
Kısıtlı örtüşme |
|
15 |
İzleme ve raporlama mekanizmaları |
- |
Uzlaşma düşük |
Özetlenecek
olursa, en yüksek çatışma olasılığı yukarıdaki 2, 4, 5 ve 12. Maddelerde ortaya
çıkmaktadır. Ortak veya kısmi örtüşme ise 10 ve 11. Maddelerde görülmektedir. ABD
ve İran için en duyarlı maddeler Hürmüz Boğazı, geleceğe dönük güvence, tüm
cephelerde ateşkes, tazminat konularıdır. Bu çizelge tarafların açıklamaları
sonrasında görüşme sürecinin hangi maddelerde kritik kırılmalara açık olduğunu
göstermektedir.
KÜRESEL
EKONOMİK KALDIRAÇ MEKANİZMASI
Orta Doğu’daki
çatışmanın sürekliliğini sağlayan yeni ve önemli bir mekanizma enerji yolları
ve küresel ticaret akışları üzerinden kurulan ekonomik baskıdır. Bu bağlamda
Hürmüz Boğazı, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte stratejik bir düğüm
noktası işlevi görmektedir. İran’ın bu boğaz üzerindeki denetim kapasitesini
bir baskı aracı olarak kullanması küresel enerji arzını tehdit etmekte, petrol
fiyatları üzerinden uluslararası ekonomiyi etkilemekte ve ABD ve müttefikleri
üzerinde dolaylı baskı oluşturmaktadır. Bu mekanizma, çatışmayı klasik askeri
sınırların ötesine taşıyarak küresel sistemsel sonuçlar üreten bir yapıya
dönüştürmektedir. Böylece çatışma, yalnızca taraflar arasında değil, küresel
ekonomi üzerinden tüm uluslararası sistemi etkileyen bir nitelik kazanmaktadır.
BÖLGE
ÜLKELERİNİN SAVAŞA KATILMA OLASILIKLARI
İran
tarafından yasal savunma öğretisi çerçevesinde ve topraklarında ABD üssü
bulunması gerekçesiyle saldırıya uğrayan öteki bölge ülkelerinin savaşa girme
olasılıkları aşağıda ana çizgileriyle değerlendirilmiştir.
İsrail: Hizbullah üzerinden kuzeyden gelen baskı
altındadır. Gazze ve diğer hatlardan da dolaylı saldırılar gelmektedir. İsrail esasen
etkili olarak savaşın içindedir.
Suudi
Arabistan: Husiler
üzerinden İran saldırıları sürmektedir. Petrol tesislerine yönelik önemli
saldırılarla karşı karşıyadır. Son dönemde İran ile yumuşama sürecine girmiştir
ve savaşa girme olasılığı düşük görülmektedir.
Birleşik
Arap Emirlikleri: Husi
saldırılarıyla dolaylı hedef olmuştur. Ekonomik kırılganlık ve ticari duyarlılık
nedeniyle savaştan kaçınmak eğilimindedir.
Irak: İran yanlısı milisler Irak’ta
etkilidir. Irak “saldırıya uğrayan” değil, alan ülke konumundadır. Devlet
olarak savaşa girmesi olasılığı çok düşüktür.
Özetle, bu
ülkelerin savaşa katılma olasılığı düşüktür. Asimetrik savaş yapısı
sürmektedir. İran doğrudan değil, vekillerle hareket etmektedir. Bu durum “resmi
savaş ilanı”nı zorlaştırmaktadır. Ayrıca savaşın maliyeti çok yüksektir. Enerji
altyapısı ve su arıtma tesisleri risk altındadır. Bu ülkelerin ekonomileri kırılgandır.
ABD bu ülkelere güvenlik şemsiyesi sağlamaktadır. Bu güvenlik şemsiyesi bu ülkelerin
doğrudan savaşa girmesine gerek bırakmamaktadır.
Ancak, doğrudan
İran saldırısı gerçekleşirse ve füze veya hava saldırısı açıkça İran’dan
gelirse, enerji altyapısına, petrol tesislerine ve limanlara büyük zarar
verilirse ve ekonomik varlıkları tehdit edilirse askeri tepki meşruluk kazanır.
Ayrıca, ABD açık çağrı yaparsa ve “koalisyon kuruyorum” derse Körfez ülkeleri
sınırlı katılım gösterebilir.
İran savaşı
“yayarak” yürütmekte diğerleri ise savaşı “sınırlandırarak” yönetmek istiyor. Bu
yüzden saldırıya uğrayan ülkeler tam savaşa girmeyeceklerdir ancak lojistik,
istihbarat ve savunma desteği verebileceklerdir. Orta Doğu’da İran tarafından
dolaylı saldırıya uğrayan ülkelerin tam ölçekli savaşa katılmaları olasılığı
oldukça düşüktür ancak örtük şekilde savaşın parçası olabilirler.
İRAN’IN
KARŞI KOŞULLARI
İran,
ABD’nin 15 maddelik planına karşı verdiği yanıtta esas olarak aşağıdaki
konuları karşı sav olarak öne sürmüştür.
Saldırıların
ve suikastların tamamen durması: İran, savaşın bitmesi için tarafların tüm askeri eylemlerini (özellikle
İran’a veya İranlı yetkililere yönelik saldırı ve suikastları) kesin olarak
sonlandırmasını şart koşmaktadır.
Gelecekte
askeri saldırı olmaması için güvence: İran, sadece ateşkesi değil, gelecekte yeniden saldırıya
maruz kalmayacağına ilişkin somut ve bağlayıcı güvenceler istemektedir. Bu, ABD
ve diğer tarafların bir daha İran’a saldırmayacağına ilişkin diplomatik/yasal
güvence taleplerini kapsamaktadır.
Tazminat
ve savaş zararlarının karşılanması: İran, bugüne kadar yaşanan çatışma ve yıkımlar nedeniyle
tazminat ve savaş zararı ödemesi talep etmektedir.
Tüm
cephelerde savaşın sona ermesi: İran, sadece ABD ile değil, bölgedeki tüm taraflarla savaşın
eş zamanlı olarak durdurulmasını istemektedir.
Hürmüz
Boğazı üzerinde egemenliğin tanınması: İran stratejik önemdeki Hürmüz Boğazı üzerindeki sahiplik ve
egemenlik hakkının uluslararası düzeyde tanınmasını talep etmektedir. Bu talep,
deniz trafiği ve enerji güvenliği açısından kritik bir madde olarak öne çıkmaktadır.
Bu koşullar
ABD’nin önerdiği 15 maddelik planla niteliksel olarak örtüşmemektedir. Çünkü İran,
sadece çatışmayı durdurmak değil, sonrasında kendi güvenliğini ve statüsünü güvence
altına almak istemektedir. Askeri saldırı yasağı ve geleceğe dönük güvenceler
talep etmektedir. Tazminat istemektedir. Bu talep klasik ateşkes/çatışma
sonlandırma önerilerinin ötesinde bir taleptir. Stratejik denetimin tanınması
gibi egemenlikle ilgili bir koşul eklemektedir. Bu maddeler, çok daha
maksimalist ve siyasal içerikli beklentiler içermekte ve yalnızca çatışmayı
durdurmanın ötesine geçen siyasal kazanımlar öngörmektedir.
Son
gelişmeler, İran’ın asimetrik direnç stratejisinin yeni bir aşamaya evrildiğini
göstermektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığı yönündeki açıklama,
İran’ın yalnızca bölgesel değil, küresel ekonomik sistem üzerinde de doğrudan
baskı kurma kapasitesine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hamle, İran’ın
stratejik araç setini genişlettiğini ve çatışmayı coğrafi olarak yaymadan
etkisini küreselleştirebildiğini göstermektedir. Böylece İran, doğrudan askeri
çatışmaya girmeksizin rakip aktörlerin maliyet hesaplarını dönüştüren güçlü bir
kaldıraç elde etmektedir.
Değerlendirilecek
olursa, İran’ın önerisinin içeriği, özellikle “güvenceler” ve “savaş tazminatı”
gibi maddeler, ABD ve bölgesel aktörlerin kolayca kabul edebileceği türden talepler
değildir. Bu durum sürecin eşik görüşme ortamına girdiğini, ancak uzlaşma
zemininin daraldığını ve iki taraf arasında derin güvensizlik olduğunu göstermektedir.
ÇÖZÜMLEME:
ABD–İRAN–İSRAİL ÜÇGENİNDE STRATEJİK MANTIKLAR VE ÇATIŞMA DEVİNGENLERİ
ABD–İran–İsrail
üçgeninde şekillenen çatışma, klasik anlamda iki taraflı bir savaşımdan çok, üç
farklı stratejik mantığın eş zamanlı etkileşimiyle belirlenmektedir. Bu durum,
çatışmanın yalnızca askeri kapasite ya da güç dengesi üzerinden değil,
aktörlerin benimsediği stratejik yaklaşımların karşılıklı etkileşimi üzerinden çözümlenmesini
zorunlu kılmaktadır.
ABD:
Zorlayıcı Diplomasi ve Denetimli Gerilim
ABD’nin
İran’a yönelik stratejisi, zorlayıcı diplomasi ile denetimli gerilim arasında
bir denge kurma çabasına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, ekonomik yaptırımlar,
askeri caydırıcılık ve diplomatik görüşmelerin eş zamanlı kullanımını
içermektedir. ABD’nin temel amacı İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak, bölgesel
etkisini daraltmak ancak tam ölçekli bir savaştan kaçınmaktır. Bu bağlamda ABD
çatışmayı sonlandırmak değil, yönetilebilir bir düzeyde tutmak istemektedir. Bu
strateji, kısa vadede esneklik sağlasa da uzun vadede İran’ın davranışlarını
köklü biçimde değiştirme konusunda sınırlı kalmaktadır.
İsrail:
Önleyici Güvenlik ve Sürekli Müdahale
İsrail
açısından İran varoluşsal bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu nedenle
İsrail’in stratejisi, tehditlerin ortaya çıkmasını beklemek yerine, onları
erken aşamada ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu yaklaşım nükleer tesislere
yönelik sabotaj, bölgesel İran varlığına karşı askeri operasyonlar, liderlerin
öldürülmesi ve diplomatik süreçleri sınırlayan müdahaleler şeklinde
somutlaşmaktadır. İsrail’in temel varsayımı İran’ın kapasitesi
sınırlandırılmazsa ileride denetlenemez bir tehdit ortaya çıkar şeklindedir. Bu
nedenle İsrail görüşme süreçlerini desteklemekten çok gerektiğinde bozucu bir
aktör (spoiler) olarak hareket etmektedir.
İran:
Stratejik Sabır ve Asimetrik Direnç
İran’ın
stratejisi, doğrudan çatışmadan kaçınarak, zamana yayılan ve çok katmanlı bir
direnç oluşturmayı hedeflemektedir. Bu stratejinin temel unsurları vekil
aktörler üzerinden dolaylı güç kullanımı, nükleer kapasiteyi “eşik düzeyde”
tutma ve ekonomik yaptırımlara karşı dayanıklılık geliştirmedir. İran’ın temel
varsayımı ABD uzun süreli baskıyı sürdüremez ve İsrail ise tek başına
belirleyici olamaz şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle İran çatışmayı
kazanmak yerine sürdürmeyi ve dengelemeyi hedeflemektedir.
Stratejik
Uyumsuzluk ve Kilitlenme Mekanizması
Bu üç
strateji bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: ABD baskı kurar ama
savaştan kaçınır, İsrail sürekli müdahale eder ve risk yükseltir ve İran geri
çekilmez ve zamana oynar. Bu yapı, klasik bir denge değil, kilitlenmiş bir
etkileşim modeli üretmektedir. Bu kilitlenmenin temel nedenleri zaman
ufuklarının farklı olması, tehdit algılarının örtüşmemesi ve araçların
(diplomasi, askeri güç, vekil aktörler) uyumsuz kullanımıdır. Sonuç olarak taraflar aynı süreci farklı
şekilde tanımlamakta, aynı çözüm önerilerini farklı şekilde değerlendirmekte ve
ortak bir uzlaşma zemini oluşturamamaktadır
Görüşme
Metinleri Üzerinden Somutlaşan Uyumsuzluk
ABD’nin çok
maddeli önerileri ile İran’ın sınırlı ama sert koşullar içeren karşı önerileri
bu stratejik uyumsuzluğu açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle şu
alanlarda belirgin çatışma vardır: Nükleer programın kapsamı, yaptırımların
kaldırılma biçimi, güvence mekanizmaları, Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim ve tüm
bölgesel cephelerde ateşkes talebi gibi. Bu durum, görüşme sürecinin teknik
değil, yapısal bir çıkmaz içinde olduğunu göstermektedir. Bu çözümleme,
ABD–İran–İsrail üçgeninde çatışmanın sürekliliğinin temel nedeninin güç dengesi
değil, birbirleriyle uyumsuz stratejik mantıkların etkileşimi olduğunu ortaya
koymaktadır. Tarafların her biri kendi içinde akılcı hareket etmekte, ancak bu akılcılıkların
bir araya gelmesi, sistem düzeyinde akılcı olmayan bir sonuç üretmektedir:
süreklileşmiş çatışma ve kilitlenmiş diplomasi.
ÇATIŞMANIN
SÜRDÜRÜLME MEKANİZMALARI
ABD–İran–İsrail
üçgeninde ortaya çıkan çatışma, klasik savaş devingenlerinden farklı olarak,
belirli bir sonuca ulaşmaktan çok süreklilik üreten bir yapıya sahiptir. Bu
durum, çatışmanın yalnızca çözülememesiyle değil, aynı zamanda belirli
mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretilmesiyle açıklanabilir.
Düşük
Yoğunluklu Süreklileşmiş Çatışma: Taraflar, tam ölçekli savaştan kaçınırken çatışmayı tamamen
sonlandırmamaktadır. Bunun yerine sınırlı askeri operasyonlar, hedefli
saldırılar ve dolaylı müdahaleler üzerinden denetimli gerilim sürdürülmektedir.
Bu durum “Ne savaş ne barış” olarak tanımlanabilecek bir ara durum üretmektedir.
Bu yapı, özellikle ABD’nin denetimli gerilim stratejisi ile uyumludur.
Vekil
Aktörler Üzerinden Yayılma: İran’ın benimsediği asimetrik strateji çatışmayı doğrudan
olmaktan çıkarıp bölgesel olarak yayılmış bir duruma getirmektedir. Bu kapsamda
Hizbullah, Husiler ve Irak’taki milis yapılar gibi aktörler çatışmanın taşıyıcı
unsurları durumuna gelmektedir. Bu durumun sonucu çatışmanın coğrafi sınırları
genişlemesi, sorumluluğun belirsizleşmesi ve doğrudan savaş eşiğinin aşılmamasıdır.
Caydırıcılık
ve Eşik Stratejileri: Taraflar, doğrudan savaşı önlemek için belirli eşikler oluşturmuşlardır. İran
nükleer eşiği aşmaz ama yakınında kalır. İsrail doğrudan savaş açmaz ama
sürekli müdahale eder. ABD savaş başlatmaz ama baskıyı sürdürür. Bu durum, bir
“denge” değil, kırılgan bir caydırıcılık alanı üretir.
Güvensizlik
ve Geri Dönüş Riski: Görüşme süreçlerinin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden
biri tarafların birbirine güvenmemesi ve anlaşmaların kalıcılığına inanmamasıdır.
Özellikle İran gelecekte anlaşmanın bozulmasından endişe etmektedir. ABD ise İran’ın
yükümlülükleri ihlal edebileceğini düşünmektedir. Bu durum her uzlaşmayı geçici
ve kırılgan duruma getirmektedir.
“Spoiler”
Etkisi ve Sürekli Sabotaj Riski: İsrail, güvenlik kaygıları nedeniyle zayıf bulduğu
anlaşmaları kabul etmemekte ve alanda dengeyi değiştirecek müdahalelerde bulunmaktadır.
Bu durum görüşme sürecini kırılganlaştırmakta ve taraflar arasında güven
oluşmasını engellemektedir.
İç
Siyaset ve Rejim Güvenliği: Her üç aktör için de iç politika belirleyicidir: İran için rejim
güvenliği önceliklidir. İsrail için güvenlik söylemi iç siyasette merkezi
konumdadır. ABD için seçim döngüsü ve kamuoyu baskısı önemlidir. Bu etmenler uzlaşmayı
akılcı olmaktan çıkarıp siyasal açıdan maliyetli duruma getirmektedir.
Bu
mekanizmalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan yapı şudur: Çatışma, tarafların
çözmekte başarısız olduğu bir sorun değil, mevcut stratejiler tarafından
sürekli yeniden üretilen bir süreçtir. Dolayısıyla çatışma “bitmez” çünkü onu
sürdüren mekanizmalar etkili olarak işlemeye devam eder.
Şekil 1: Çatışma süreci ve döngüsü
OLASI
SENARYOLAR, GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
ABD–İran–İsrail
üçgeninde şekillenen çatışma devingenleri mevcut stratejik uyumsuzluk koşulları
altında kısa vadede kapsamlı ve kalıcı bir barış anlaşmasının ortaya çıkma olasılığının
oldukça sınırlı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, tarafların stratejik
davranış kalıpları ve mevcut görüşme girişimleri dikkate alındığında belirli
senaryoların öne çıktığı görülmektedir.
Hürmüz
Boğazı’nın kapatıldığına ilişkin olarak İran tarafından yapılan açıklama,
ABD–İran–İsrail üçgeninde daha önce tanımlanan senaryoların olasılık dağılımını
önemli ölçüde değiştirmektedir. Bu gelişme, çatışmanın düşük yoğunluklu ve
yönetilebilir bir gerilim düzeyinde tutulmasını zorlaştırmakta, buna karşılık
bölgesel tırmanma ve küresel etkilerin belirginleştiği bir kriz dinamiğini öne
çıkarmaktadır. Daha önce en olası senaryo olarak değerlendirilen sınırlı
uzlaşma olasılığı tümüyle ortadan kalkmamakla birlikte, tarafların pazarlık konumlarının
sertleşmesi nedeniyle daha zor gerçekleşebilir duruma gelmiştir. Özellikle
İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim kapasitesini açık biçimde stratejik
bir kaldıraç olarak kullanması görüşme sürecinde güç asimetrisini kısmen
dengelemekte, ancak aynı zamanda uzlaşmanın maliyetini de yükseltmektedir.
Buna
karşılık, donmuş çatışma senaryosunun sürdürülebilirliği zayıflamıştır. Zira
enerji arz güvenliğini doğrudan etkileyen bir müdahale statükonun korunmasına
dayalı denetimli gerilim stratejisini işlevsiz kılmaktadır. Bu durum,
çatışmanın belirli bir eşikte sabitlenmesi yerine, yeni gerilim alanları
üzerinden yeniden tanımlanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla mevcut gelişme,
çatışmanın “ne savaş ne barış” şeklinde dengede tutulduğu ara formu aşındırarak
daha oynak ve öngörülemez bir sürece işaret etmektedir.
En dikkat
çekici değişim ise bölgesel tırmanma senaryosunun olasılığındaki artıştır.
Hürmüz Boğazı’nın devre dışı kalması, yalnızca ilgili tarafların değil, enerji
akışına bağımlı tüm aktörlerin güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemektedir. Bu
durum, çatışmayı dar bir jeopolitik çerçeveden çıkararak, daha geniş bir
güvenlik ve ekonomi eksenine taşımaktadır. Ancak bu genişleme, bölge
ülkelerinin doğrudan savaşa katılımını otomatik olarak beraberinde
getirmemektedir. Aksine, söz konusu aktörler açısından temel eğilim, doğrudan
askeri angajmandan kaçınarak, deniz güvenliği, lojistik destek ve üs kullanımı
gibi dolaylı katkılar üzerinden süreçte yer almaktır.
Bu bağlamda,
Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölge devletlerinin davranışları, doğrudan
çatışma katılımı ile stratejik uzaklık arasında bir denge arayışı olarak
şekillenmektedir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi enerji
ihracatına bağımlı aktörler açısından Hürmüz Boğazı’nın işlevsiz duruma gelmesi
ekonomik açıdan ciddi riskler doğurmakla birlikte, bu durumun doğrudan askeri
müdahaleye dönüşmesi olasılığı sınırlı kalmaktadır. Daha olası olan, bu
aktörlerin uluslararası deniz güvenliği girişimlerine destek vermesi ve
müttefikleriyle eş güdüm içinde hareket etmesidir. Benzer şekilde, Irak gibi
kırılgan devletlerde çatışmanın devletler arası düzeyde değil, vekil aktörler
üzerinden yoğunlaşması beklenmektedir.
Bu
çerçevede, uluslararası kamuoyunda yapılan değerlendirmeler de mevcut güç
dengesine ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. Örneğin The Economist dergisinin
28 Mart 2026 tarihli sayısında kapağa taşıdığı “Avantaj İran’da” (Advantage
Iran) başlığı, çatışmanın seyrine ilişkin dikkat çekici bir yorum ortaya
koymaktadır. Derginin değerlendirmesine göre, Orta Doğu’da son dönemde artan
gerilim, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile İran’ın buna verdiği
karşılıklar üzerinden tırmanırken, yaklaşık bir aylık askeri baskının beklenen
stratejik sonuçları üretmediği görülmektedir. Kapakta yer alan görsel anlatım
ve başlık, İran’ın çatışma devingenleri içerisinde göreli bir üstünlük elde
ettiğine işaret etmektedir. Bu değerlendirme, bu çalışmada ileri sürülen
stratejik uyumsuzluk savını destekler niteliktedir. Zira tarafların uyguladığı
baskı stratejilerinin İran’ın davranışlarını köklü biçimde değiştirmemesi,
aksine İran’ın asimetrik araçlar üzerinden dengeleyici kapasitesini
koruyabildiğini göstermektedir. Bu durum, çatışmanın kısa vadede kesin bir
askeri sonuç üretmekten çok karşılıklı maliyetlerin arttığı ancak stratejik konumların
köklü biçimde değişmediği bir dengeye işaret ettiğini ortaya koymaktadır.
Bu itibarla,
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, çatışmanın doğasını dönüştürerek onu düşük
yoğunluklu bölgesel bir gerilim olmaktan çıkarıp, küresel ekonomik etkiler
üreten çok katmanlı bir kriz alanına dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, bölge
ülkelerinin doğrudan savaşa katılım olasılığını sınırlı tutarken, çatışmanın
dolaylı ve çok boyutlu biçimde genişlemesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle
mevcut gelişme, çatışmanın kapsamını genişleten ancak aktörlerin doğrudan savaş
eşiğini aşmasını zorunlu kılmayan bir ara evre olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
Bu çalışma,
ABD–İran–İsrail üçgeninde şekillenen çatışma ve diplomasi süreçlerinin, klasik
güç dengesi yaklaşımlarıyla tam olarak açıklanamayacağını ortaya koymuştur. Çözümleme,
söz konusu çatışmanın temelinde, aktörler arasındaki güç farklılıklarından çok
stratejik yaklaşımlar arasındaki uyumsuzluğun belirleyici olduğunu
göstermektedir.
ABD’nin
zorlayıcı diplomasiye dayanan baskı stratejisi, İsrail’in önleyici ve
müdahaleci güvenlik yaklaşımı ve İran’ın asimetrik direnç ve stratejik sabır
üzerine kurulu siyasası, her biri kendi içinde akılcı olmakla birlikte,
birlikte ele alındığında yapısal bir uyumsuzluk üretmektedir. Bu uyumsuzluk,
yalnızca görüşme süreçlerini tıkamakla kalmamakta ve aynı zamanda çatışmanın
sürekliliğini sağlayan bir mekanizma olarak işlev görmektedir.
Bu bağlamda,
taraflar arasında kalıcı bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için yalnızca teknik görüşme
başlıklarının değil, aynı zamanda bu başlıkları şekillendiren stratejik anlayışların
da dönüşmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, mevcut koşullar altında ortaya
çıkabilecek anlaşmaların sınırlı, geçici ve kırılgan olması kaçınılmazdır.
İran’ın
Hürmüz Boğazı üzerinden geliştirdiği stratejik kaldıraç bu çalışmada ortaya
konulan stratejik uyumsuzluk savını daha da pekiştirmektedir. Bu gelişme, söz
konusu uyumsuzluğun yalnızca diplomatik süreçleri kilitlemekle kalmadığını,
aynı zamanda küresel ekonomik düzen üzerinde doğrudan etkiler üreten bir yapıya
dönüştüğünü göstermektedir. Dolayısıyla ABD–İran–İsrail üçgeninde ortaya çıkan
çatışma artık yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil, küresel ölçekte
sonuçlar doğuran yapısal bir kriz olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak
bu makale, Orta Doğu’daki söz konusu çatışmanın çözümünün, tarafların askeri
kapasitelerinin dengelenmesinden çok stratejik uyumun oluşturulmasına bağlı
olduğunu savunmaktadır. Bu saptama hem akademik yazın açısından yeni bir çözümleme
bakış açısı sunmakta hem de siyasa yapıcılar için önemli çıkarımlar
içermektedir. Bu çalışma, çatışmanın çözülmemesinin bir başarısızlık değil,
mevcut stratejik yapıların akılcı bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Son
gelişmeler, özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden ortaya çıkan kriz, bu çalışmada
ileri sürülen stratejik uyumsuzluk savının kapsamını daha da genişletmektedir.
Bu durum, söz konusu uyumsuzluğun yalnızca diplomatik süreçleri kilitlemekle
kalmadığını, aynı zamanda küresel ekonomik sistem üzerinde doğrudan etkiler
üreten bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir. Dolayısıyla ABD–İran–İsrail
üçgeninde şekillenen çatışma, artık yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu
olarak değil, uluslararası sistemin işleyişini etkileyen çok katmanlı bir kriz
alanı olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda çatışmanın çözümü, yalnızca
taraflar arası diplomatik uzlaşmaya değil, aynı zamanda küresel ekonomik ve
güvenlik mimarisinin yeniden dengelenmesine bağlı duruma gelmiştir. Hürmüz Boğazı üzerinden ortaya çıkan
kriz, çatışmanın geniş kapsamlı bir savaşa evrilme riskini artırmakla birlikte,
tarafların karşı karşıya olduğu yüksek maliyetler ve stratejik sınırlamalar
nedeniyle bu riskin otomatik olarak gerçekleşeceğini göstermemektedir. Aksine
mevcut durum, daha yüksek yoğunluklu ancak yine de belirli sınırlar içinde
tutulan bir “denetimli tırmanma” devingenine işaret etmektedir.
Olası Normalleşme
Süresi
Bölgenin ne
zaman “normalleşeceği” sorusu, mevcut çatışma devingenleri dikkate alındığında,
klasik anlamda bir kararlılığın ne ölçüde olanaklı olduğu tartışmasını da
beraberinde getirmektedir. Mevcut koşullar altında kısa vadede (0-12 ay) bir
normalleşme beklemek gerçekçi görünmemektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı
etrafında yoğunlaşan gerilim, enerji güvenliği ve küresel ekonomik kararlılığı
doğrudan etkileyerek çatışmayı bölgesel sınırların ötesine taşımıştır. Bu
durum, ABD, İran ve İsrail arasındaki karşılıklı güvensizliği derinleştirmekte
ve krizlerin kısa aralıklarla yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır.
Dolayısıyla kısa vadede bölgesel düzenin temel özelliği, yüksek gerilim ve
belirsizlik içinde yineleyen kriz döngüleri olacaktır.
Orta vadede
(1-3 yıl) ise çatışmanın tümüyle ortadan kalkmasından çok tarafların karşılıklı
sınırları ve maliyetleri daha net biçimde öğrendiği bir “denge arayışı”
sürecine girilmesi olasıdır. Bu süreçte taraflar, doğrudan çatışmanın
maliyetlerini deneyimledikçe, hangi eylemlerin kabul edilebilir olduğu ve hangi
eşiklerin aşılmaması gerektiği konusunda örtük bir görüş birlikteliği
geliştirebilir. Bu durum, açık bir barış düzeni üretmemekle birlikte,
çatışmanın daha öngörülebilir ve yönetilebilir bir çerçeveye oturmasına yol
açabilir. Ancak bu tür bir denge, klasik anlamda bir normalleşme değil, daha
ziyade “kararlı gerilim” olarak tanımlanabilecek bir ara formdur.
Uzun vadede (3-10
yıl) gerçek bir normalleşmenin sağlanabilmesi ise belirli yapısal koşulların
gerçekleşmesine bağlıdır. Bunlar arasında tarafların stratejik yaklaşımlarında
köklü değişimler, bölgesel ölçekte kapsayıcı bir güvenlik mimarisinin
oluşturulması ve ilgili aktörlerin iç siyasal önceliklerinde dönüşüm yer
almaktadır. Bu tür değişimler gerçekleşmediği sürece, mevcut çatışma devingenlerinin
farklı yoğunluklarda devam etmesi beklenmelidir. Bu bağlamda bölgenin “normale
dönmesi”, çatışmanın tümüyle sona ermesinden çok çatışmanın belirli kurallar ve
sınırlar içinde öngörülebilir duruma gelmesi anlamına gelecektir.
Kaynakça
Allison, G.
(1971). Essence of decision: Explaining the Cuban missile crisis. Little,
Brown.
Art, R. J., ve
Waltz, K. N. (Eds.). (2009). The use of force: Military power and international
politics (7th ed.). Rowman ve Littlefield.
Byman, D.
(2011). A high price: The triumphs and failures of Israeli counterterrorism.
Oxford University Press.
Fearon, J.
D. (1995). Rationalist explanations for war. International Organization, 49(3),
379–414.
Freedman, L.
(2013). Strategy: A history. Oxford University Press.
George, A.
L. (1991). Forceful persuasion: Coercive diplomacy as an alternative to war.
United States Institute of Peace Press.
Gause, F. G.
(2014). The international relations of the Persian Gulf. Cambridge University
Press.
Gramsci, A.
(1971). Selections from the prison notebooks. International Publishers.
Jervis, R.
(1978). Cooperation under the security dilemma. World Politics, 30(2), 167–214.
Katzman, K.
(2020). Iran’s foreign and defense policies. Congressional Research Service.
Mearsheimer,
J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton.
Posen, B. R.
(2014). Restraint: A new foundation for U.S. grand strategy. Cornell University
Press.
Takeyh, R.
(2009). Guardians of the revolution: Iran and the world in the age of the
ayatollahs. Oxford University Press.
The
Economist. (Mar 28th 2026). Advantage Iran. https://www.economist.com/weeklyedition/2026-03-28
Walt, S. M.
(1987). The origins of alliances. Cornell University Press.
Waltz, K. N.
(1979). Theory of international politics. McGraw-Hill.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder