Orta Doğu’da Büyük Savaş Çıkarsa
Türkiye Ne Yapacak?
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Orta Doğu
yeniden büyük bir jeopolitik gerilimin içine sürüklenmiş görünüyor. İran ile
İsrail arasındaki tırmanan karşılıklı tehditler, ABD’nin bölgedeki askeri
varlığı ve Suriye ile Irak’taki kırılgan siyasal yapı, bölgede daha geniş çaplı
bir çatışma olasılığının giderek daha fazla tartışılmasına yol açıyor. Böyle
bir senaryoda en çok sorulan sorulardan biri ise şu: Bölgede patlak verebilecek
büyük bir savaş Türkiye’yi doğrudan içine çeker mi?
Türkiye’nin
son yirmi yıldaki güvenlik siyasalarına bakıldığında Ankara’nın genel
stratejisinin büyük bölgesel savaşların doğrudan tarafı olmaktan kaçınmak
olduğu görülür. Türkiye askeri gücünü çoğunlukla sınır güvenliğini sağlamaya
yönelik sınırlı operasyonlar için kullanmış, geniş ölçekli bölgesel
çatışmalarda ise diplomatik denge siyasası izlemeyi tercih etmiştir. Ancak
Orta Doğu’nun siyasal gerçekliği çoğu zaman bu tür dengelerin kolayca
korunamadığını da göstermektedir.
Bölgede
ortaya çıkabilecek geniş çaplı bir savaş Türkiye açısından doğrudan askeri bir
tehditten çok ciddi jeopolitik riskler doğurabilir. Bu risklerin başında ise
Kürt jeopolitiğinin yeniden şekillenmesi olasılığı gelir.
Orta Doğu’daki
büyük savaşlar genellikle devlet otoritelerinin zayıflamasına ve yeni siyasal
oluşumların ortaya çıkmasına yol açar. Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeydoğusu
ve İran’ın batısında yaşayan Kürt nüfus, böyle bir kriz ortamında yeni siyasal
ve askeri devingenlerin merkezine yerleşebilir. İran’ın zayıflaması ya da Irak
ve Suriye’de merkezi otoritenin yeniden sarsılması durumunda Türkiye’nin güney
sınırı boyunca yeni bir jeopolitik kuşağın oluşması olasılığı Ankara açısından
önemli bir güvenlik sorunu olarak algılanacaktır.
Türkiye
açısından ikinci önemli risk Suriye sahasının yeniden büyük güç yarışmasının
merkezine dönüşmesidir. Son on yılda zaten birçok küresel ve bölgesel aktörün karıştığı
Suriye iç savaşı, yeni bir bölgesel çatışma durumunda çok daha karmaşık bir güç
savaşımına sahne olabilir. Böyle bir gelişme Türkiye’nin sınır güvenliği
üzerinde yeni baskılar yaratabileceği gibi yeni göç dalgalarına da yol
açabilir. Suriye’de yaşanabilecek yeni bir kararsızlık dalgasının Türkiye’nin
iç siyasetini ve ekonomik dengelerini doğrudan etkilemesi kaçınılmaz olacaktır.
Üçüncü
önemli risk ise enerji ve ticaret koridorlarının zarar görmesidir. Türkiye’nin
jeopolitik konumu büyük ölçüde enerji ve ticaret geçiş yolları üzerindeki
rolüne dayanır. Basra Körfezi’nden Akdeniz’e uzanan enerji akışının kesintiye
uğraması, petrol ve doğalgaz fiyatlarında ciddi artışlara yol açabilir. Küresel
enerji piyasasında yaşanacak böyle bir sarsıntı Türkiye ekonomisi üzerinde de
önemli baskılar yaratacaktır.
Bütün bu etmenlerin
yanında İsrail’in bölgedeki stratejik rolü de göz ardı edilemez. İsrail uzun
süredir İran’ın bölgesel askeri ağını sınırlamaya yönelik önleyici saldırı
stratejisi izlemektedir. İran ile İsrail arasında doğrudan bir askeri çatışma
ortaya çıkması durumunda bu gerilimin hızla Suriye ve Lübnan alanlarına
yayılması olanaklıdır. Böyle bir genişleme Türkiye’nin doğrudan savaşın tarafı
olmasa bile krizin etkilerinden kaçınmasını zorlaştıracaktır.
Bu tablo
Türkiye’nin bölgesel krizlere yaklaşımındaki temel gerçeği yeniden ortaya
koymaktadır. Ankara’nın stratejik hedefi olabildiğince büyük savaşların dışında
kalmak ve denge siyasasını sürdürmektir. Ancak Orta Doğu’nun tarihsel deneyimi
bize başka bir gerçeği de göstermektedir: Bu coğrafyada patlak veren büyük
savaşlar çoğu zaman sınırların ötesine taşar ve bölgedeki hiçbir ülke gerçekten
savaşın dışında kalamaz.
Dolayısıyla
bugün Türkiye açısından asıl sorun savaşın tarafı olup olmamak değil, olası bir
bölgesel krizin yaratacağı jeopolitik sarsıntılara ne ölçüde hazırlıklı
olunabildiğidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder