Siyasal Söylem, Uluslararası Normlar
ve Güven Erozyonu: ABD’nin Küresel Konumuna İlişkin Bir Değerlendirme
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Uluslararası
ilişkilerde devletlerin konumu yalnızca maddi kapasiteyle değil, aynı zamanda
normatif meşruluk ve söylem uygulamalarıyla da şekillenir. Bu çerçevede siyasal
söylem, devletlerin yalnızca iç kamuoyuna değil, aynı zamanda uluslararası
aktörlere yönelik stratejik bir araç olarak işlev görür. Son yıllarda ABD’nin
dış siyasa söyleminde gözlenen sertleşme, bu bağlamda önemli bir çözümleme
alanı sunmaktadır.
Özellikle
ABD başkanının bazı uluslararası aktörlere yönelik kişisel ve zaman zaman
aşağılayıcı ifadeleri, klasik diplomatik normların dışına çıkan bir söylem
repertuarına işaret etmektedir. Bu durum, yalnızca retorik bir tercih olarak
değerlendirilemez, aksine, devletin uluslararası sistemde nasıl konumlandığını
gösteren daha geniş bir siyasal stratejinin parçasıdır. Zira diplomatik söylem,
yalnızca iletişim değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin simgesel üretimidir.
Bu noktada,
uluslararası sistemde meşruluk kavramı büyük bir öneme sahiptir. Meşruluk,
devletlerin eylemlerinin yalnızca güç kullanımına dayanmadığı, aynı zamanda
kabul gören normlara uygunluk üzerinden değerlendirildiği bir zemini ifade
eder. ABD’nin son dönemde izlediği bazı dış siyasa uygulamaları (ekonomik
yaptırımların genişletilmesi, tek taraflı askeri müdahale eğilimleri ve
müttefiklerle yaşanan gerilimler) bu meşruluk zemininin aşınmasına katkıda
bulunmuştur.
Bu bağlamda
Venezuela, Küba, Grönland tartışmaları ve İran gerilimi gibi örnekler ABD’nin
dış siyasa repertuarında tek taraflılık (unilateralism) eğiliminin
güçlendiğine işaret etmektedir. Bu tür siyasalar, özellikle liberal
uluslararası düzenin temelini oluşturan çok taraflılık ilkesini zayıflatmakta
ve müttefik ilişkilerinde güven erozyonuna yol açmaktadır.
Nitekim İran
meselesi, bu güven erozyonunun somut sonuçlarını ortaya koyan önemli bir
örnektir. ABD’nin askeri veya diplomatik girişimlerine uluslararası desteğin
sınırlı kalması, yalnızca güncel siyasal konjonktürle değil, aynı zamanda uzun
vadeli birikimli güvensizlikle açıklanabilir. Bu durum, uluslararası ilişkiler yazınında
“koalisyon kapasitesinin zayıflaması” olarak değerlendirilebilir.
Bu
çerçevede, ABD’nin dış siyasa söylemi ile uygulamaları arasındaki uyumsuzluk,
normatif gücün aşınmasına yol açmaktadır. Özellikle müttefiklere yönelik
eleştirel ve zaman zaman küçümseyici söylemler, güven temelli ilişkilerin
yeniden üretimini zorlaştırmaktadır. Oysa uluslararası sistemde güven, askeri
güç kadar önemli bir değişkendir ve hatta bazı durumlarda daha belirleyici
olabilir.
Öte yandan,
söz konusu söylem ve siyasa tercihleri, belirli ideolojik yönelimlerle de
ilişkilendirilebilir. Yazında bu tür yaklaşımlar, çoğu zaman
milliyetçi-popülist ya da aşırı sağ eğilimlerle bağlantılı olarak ele
alınmaktadır. Bu ideolojik çerçevede, ulusal çıkarın mutlaklaştırılması ve
uluslararası normların ikincilleştirilmesi söz konusudur. Ancak bu yaklaşım,
uzun vadede devletin uluslararası sistemdeki konumunu zayıflatma gizil gücü
taşımaktadır.
Uluslararası
hukuk açısından değerlendirildiğinde ise, devletlerin davranışlarının yalnızca
güç dengelerine değil, aynı zamanda normatif çerçevelere uygun olması beklenir.
Ancak bazı dış siyasa uygulamaları, bu normatif çerçevenin esnetildiği veya
ihlal edildiği yönünde algılar üretmektedir. Bu durum, uluslararası hukuk
rejiminin zayıflamasına ve sistemin daha öngörülemez hale gelmesine neden
olabilir.
Sonuç
olarak, ABD’nin güncel dış siyasa söylemi ve uygulamaları birlikte
değerlendirildiğinde üç temel dinamik öne çıkmaktadır: Normatif meşruluğun aşınması,
müttefik güveninin zayıflaması ve uluslararası koalisyon kapasitesinin
daralması. Bu devingenler, ABD’nin küresel liderlik kapasitesinde göreli bir
gerilemeye işaret etmektedir. Bu gerileme, doğrudan bir “çöküş” olarak değil,
ancak kademeli bir güven ve etki kaybı süreci olarak okunmalıdır. Dolayısıyla,
günümüzde temel soru şudur: ABD, uluslararası sistemdeki konumunu yeniden nasıl
tanımlayacaktır? Bu yeniden tanımlama sürecinde söylemin rolü ne olacaktır? Ve
en önemlisi, güvenin yeniden kurulması olanaklı mıdır? Bu sorular, yalnızca
ABD’nin değil, aynı zamanda küresel sistemin geleceğini belirleyecek temel
tartışma alanlarını oluşturmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder