Türkiye-Mısır İlişkileri ve Değişen Bölgesel
Güvenlik Dengeleri: Mekke Anlaşması, İran ve ABD-İsrail Etmeni
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma Türkiye-Mısır ilişkilerinin
değişen bölgesel güvenlik dengeleri içindeki gelişimini, Libya, Birleşik Arap
Emirlikleri (BAE), Afrika ve Mekke Anlaşması eksenlerinde incelemektedir.
Çalışmanın temel amacı iki ülke arasındaki diplomatik normalleşmenin bölgesel
çıkar farklılıklarını ne ölçüde azaltabileceğini ve yeni güvenlik
girişimlerinin bu ilişkiler üzerindeki olası etkilerini değerlendirmektir.
Nitel araştırma yaklaşımına dayanan çalışmada biçimsel açıklamalar, diplomatik
belgeler ve güncel gelişmeler karşılaştırmalı siyasal çözümleme ve senaryo
çözümlemesi yoluyla ele alınmaktadır. Çözümleme Türkiye ile Mısır arasındaki
ilişkilerin yalnızca ikili diplomasi çerçevesinde açıklanamayacağını göstermektedir.
Libya’daki siyasal düzen, Türkiye-Libya deniz yetki alanları görüş
birlikteliğine ilişkin uyuşmazlık, BAE’nin bölgesel siyasaları ve Afrika’daki etki
ilişkileri, iki ülkenin iş birliği olanaklarını ve çıkar çatışmalarını birlikte
şekillendirmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan
Mekke Anlaşması ile İran’ın olası katılımı da bölgesel güvenlik düzeninin
geleceği bakımından yeni bir boyut oluşturmaktadır. Bununla birlikte,
diplomatik danışmalara katılım ile karşılıklı savunma yükümlülüğü üstlenmek
arasındaki farkın korunması gerekmektedir. Çalışmanın temel sonucu
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğinin kapsamlı bir stratejik ittifaktan çok,
farklı siyasa alanlarında iş birliği ve uyuşmazlıkların eş zamanlı
yönetilebilmesine bağlı olduğudur.
Anahtar
Kelimeler: Türkiye-Mısır ilişkileri, Mekke
Anlaşması, Libya, Doğu Akdeniz, Birleşik Arap Emirlikleri, Afrika, bölgesel
güvenlik.
Abstract
This study examines the evolution of Türkiye–Egypt relations within
changing regional security dynamics, focusing on Libya, the United Arab
Emirates (UAE), Africa, and the Mecca Joint Defence Agreement. It aims to
assess the extent to which diplomatic normalization can mitigate divergent
regional interests and how emerging security initiatives may affect bilateral
relations. Adopting a qualitative research approach, the study uses comparative
political analysis and scenario analysis to examine official statements,
diplomatic documents, and recent developments. The findings suggest that
Türkiye–Egypt relations cannot be adequately explained through bilateral
diplomacy alone. Political developments in Libya, the dispute over the
Türkiye–Libya maritime delimitation memorandum, the UAE’s regional policies,
and competing forms of influence across Africa simultaneously shape
opportunities for cooperation and areas of disagreement. The Mecca Joint Defence
Agreement signed by Türkiye, Saudi Arabia, and Pakistan, together with the
possibility of Iran’s participation in a broader regional security framework,
adds a further dimension to this changing environment. However, participation
in diplomatic consultations must be distinguished from accession to a
collective defence agreement. The study concludes that the future of
Türkiye–Egypt relations will depend less on the emergence of a comprehensive
strategic alliance than on the ability of both countries to pursue cooperation
in selected policy areas while managing persistent disputes.
Keywords: Türkiye–Egypt relations, Mecca Joint Defence Agreement, Libya, Eastern
Mediterranean, United Arab Emirates, Africa, regional security.
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Mavi Vatan Tartışmasından
Bölgesel Güç Dengelerine
Türkiye ile Mısır arasındaki
ilişkilerin geleceğini değerlendirmek için başlangıç noktası olarak Doğu
Akdeniz’deki deniz yetki alanları anlaşmazlığını ele almak gerekir. Bununla
birlikte, sorunu yalnızca deniz sınırlarının belirlenmesi veya hidrokarbon kaynaklarının
paylaşılması çerçevesinde incelemek iki ülke arasındaki stratejik
farklılaşmanın kapsamını anlamak bakımından yeterli değildir. Mavi Vatan
yaklaşımı Libya’daki siyasal ve askeri gelişmeler, Birleşik Arap
Emirlikleri’nin (BAE) bölgesel siyasaları ve Afrika’daki etki savaşımı daha
geniş bir jeopolitik çözümlemenin birbirine bağlı boyutlarıdır.
Türkiye’nin 2019 yılında Libya’daki
Ulusal Mutabakat Hükûmeti ile imzaladığı deniz yetki alanlarının
sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat bu tartışmanın başlıca dönüm
noktalarından biridir. Ankara açısından söz konusu Mutabakat Türkiye’nin Doğu
Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin savlarını ve Libya ile geliştirdiği
stratejik iş birliğini destekleyen bir düzenlemedir. Mısır ise anlaşmanın kendi
Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ve kıta sahanlığı (KS) haklarını
etkilediğini savunarak başından beri karşı çıkmaktadır. Kahire, 2020 yılında
Yunanistan ile imzaladığı deniz yetki alanları anlaşmasını da kendi hukuksal ve
diplomatik yaklaşımının bir parçası olarak değerlendirmektedir.
Bu ayrışma, Türkiye’nin Mavi Vatan
yaklaşımı ile Mısır’ın Doğu Akdeniz siyasasının karşı karşıya geldiği başlıca
alanı oluşturmaktadır. Ancak anlaşmazlığı yalnızca Türkiye ile Yunanistan
arasındaki deniz yetki alanları uyuşmazlığının bir uzantısı olarak görmek
yanıltıcı olabilir. Mısır, kendi deniz yetki alanlarını ve bölgesel konumunu
korumaya çalışırken Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği ile ortak
tutumlar geliştirmiştir. Dolayısıyla deniz hukuku üzerinden başlayan uyuşmazlık
farklı ülkelerin güvenlik ve enerji siyasalarının kesiştiği çok taraflı bir
soruna dönüşmüştür.
Bu yaklaşımın güncel önemini gösteren
gelişmelerden biri Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin 20 Ekim 2026
tarihinde 2019 tarihli Türkiye-Libya Mutabakatını onaylamasıdır. Mısır bu
kararı tanımadığını açıklamış ve Mutabakatın kendi deniz yetki alanlarını ihlal
ettiği gerekçesiyle uluslararası hukuk uzmanlarıyla bir hukuksal dosya
hazırladığını bildirmiştir. 26 Ekim’de ise Mısır, Yunanistan, Kıbrıs
Cumhuriyeti, BAE, Bahreyn ve Avrupa Birliği Mutabakatın hukuksal geçerliliğini
reddeden ortak bir açıklama yapmıştır.
Bu gelişme Türkiye-Mısır ilişkilerinin
ikili diplomatik görüşmelerin ötesinde daha geniş bir bölgesel çıkarlar ağı
içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte, ortak
açıklamaya katılan ülkelerin aynı saiklerle hareket ettikleri veya Türkiye’ye
karşı bütünleşik bir stratejik blok oluşturdukları varsayılmamalıdır. Ortak
tutum öncelikle belirli bir deniz yetki alanları uyuşmazlığında kesişen
çıkarların göstergesidir.
Libya:
Türkiye-Mısır İlişkilerinin Sınandığı Alan
Libya Türkiye ile Mısır arasındaki
ilişkilerin yalnızca karşı karşıya geldiği değil, aynı zamanda yeniden
tanımlanabileceği bir alan olarak da önem taşımaktadır. Bunun temel nedeni iki
ülkenin geçmişte Libya’daki farklı siyasal ve askeri aktörleri desteklemiş
olmasına karşın zaman içinde bu ülkenin doğusundaki ve batısındaki güç
merkezleriyle ilişkilerini yeniden değerlendirmeye başlamalarıdır. Türkiye,
2019-2020 döneminde Trablus yönetimini Halife Hafter güçlerinin askeri girişimlerine
karşı desteklemiş ve Mısır ise Hafter’in öncülük ettiği doğu Libya
yapılanmasıyla yakın ilişkiler geliştirmiştir. BAE de geçmişte Hafter
güçlerinin başlıca dış destekçileri arasında yer almıştır. Bu durum, Libya’daki
iç çatışmanın yalnızca yerel bir iktidar savaşımı olmadığını ve bölgesel
güçlerin farklı güvenlik ve siyasal önceliklerinin de bu çatışmaya yansıdığını
göstermektedir. Bununla birlikte, son dönemde Türkiye’nin Hafter çevresiyle
ilişkilerini geliştirmesi önceki kutuplaşmanın değişmeye başladığına işaret
etmektedir. Türkiye’nin doğu Libya’daki aktörlerle askeri, siyasal ve ekonomik
ilişkilerini genişletmesi, Ankara’nın Libya siyasasını yalnızca Trablus
yönetimiyle kurduğu ortaklık üzerinden yürütmekten uzaklaştığını
göstermektedir. Temmuz 2026 tarihli bir Al Jazeera değerlendirmesi de bu
değişimi ve Kahire açısından ortaya çıkabilecek sonuçları ele almıştır. Bu
değişimin Türkiye-Mısır ilişkileri bakımından iki yönlü sonucu olabilir. Bir
taraftan, Türkiye’nin doğu Libya ile ilişkilerini geliştirmesi Mısır’ın
geleneksel olarak önem verdiği güvenlik alanında Ankara ile yeni bir eş güdüm
zemini yaratabilir. Diğer taraftan, Türkiye’nin doğu ve batı Libya’daki siyasal
aktörlerle aynı anda ilişki kurması Ankara’nın Libya’nın geleceğinin
belirlenmesindeki etkisini artırabilir. Bu durum, Kahire’nin Libya üzerindeki etkisini
nasıl değerlendireceği ve iki ülkenin Libya’nın siyasal bütünlüğü konusunda
ortak bir yaklaşım geliştirip geliştiremeyeceği sorularını gündeme
getirmektedir. 20 Ekim 2026 tarihli gelişme bu bakımdan özellikle önemlidir:
Doğu Libya’daki Temsilciler Meclisinin Türkiye-Libya deniz yetki alanları Mutabakatını
onaylaması geçmişte Ankara’ya karşı duran bir siyasal merkezin Türkiye ile
ilişkilerini yeniden değerlendirdiğini göstermektedir. Ancak bu karar Türkiye
ile Mısır’ın deniz yetki alanları konusunda uzlaştığı anlamına gelmemektedir.
Tam tersine, Mısır’ın karara karşı çıkması Libya’daki siyasal yakınlaşma ile
Doğu Akdeniz’deki hukuksal anlaşmazlığın aynı anda varlığını sürdürebildiğini
ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Libya’nın geleceğine ilişkin temel sorun
yalnızca hangi dış aktörün daha fazla etki kazanacağı değildir. Asıl sorun,
Türkiye ve Mısır’ın Libya’nın birliği, güvenliği, ekonomik kaynakları ve deniz
yetki alanları konusunda farklılaşan çıkarlarını ortak bir siyasal çerçevede
uzlaştırıp uzlaştıramayacağıdır.
BAE ve Afrika:
İkili İlişkilerin Ötesindeki Güç Savaşımı
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğini
yalnızca Doğu Akdeniz ve Libya üzerinden açıklamak da yeterli değildir. BAE’nin
bölgesel siyasaları ve Afrika’daki artan etkisi bu ilişkilerin daha geniş bir
güç dengesi içinde değerlendirilmesini gerektirmektedir. BAE’nin Afrika siyasasında
ekonomik çıkarlar ile güvenlik ve siyasal etki hedefleri iç içe geçmektedir.
Liman yatırımları, lojistik koridorlar, ticaret ağları ve güvenlik
ortaklıkları, özellikle Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda bu siyasanın önemli
araçlarıdır. Türkiye de aynı coğrafyada ticari ilişkilerini, altyapı
yatırımlarını ve güvenlik iş birliklerini geliştirmektedir. Manchester
University Press tarafından 2026’da yayımlanan Türkiye ve BAE’nin Afrika
Boynuzu’ndaki etkinliklerini inceleyen çalışma iki ülkenin bölgesel varlığının
ekonomik ve güvenlik boyutlarını birlikte ele almaktadır. Bu tablo Türkiye ile
BAE arasındaki ilişkilerin yalnızca ikili diplomatik yakınlaşma üzerinden
değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. İki ülke ekonomik ve savunma
alanlarında iş birliği geliştirebilirken belirli Afrika ülkelerinde liman
erişimi, yerel siyasal ortaklıklar ve güvenlik düzenlemeleri konusunda farklı
tercihler benimseyebilir. Dolayısıyla iş birliği ile etki savaşımı birbirini
dışlayan süreçler değildir. Mısır açısından Afrika’nın önemi ise yalnızca dış siyasa
etkisiyle sınırlı değildir. Libya, Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki
gelişmeler Kahire’nin sınır güvenliği, Nil havzasındaki çıkarları ve deniz
ticaret yollarına erişimiyle doğrudan bağlantılıdır. Türkiye ile BAE’nin bu
alanlardaki siyasaları Mısır’ın hangi ortaklarla, hangi konularda ve hangi
koşullarda iş birliği geliştireceğini etkileyebilir. Bu nedenle makalede BAE’yi
Türkiye’ye karşı hareket eden değişmez bir aktör ve Mısır’ı da BAE’nin
tercihlerini zorunlu olarak izleyen bir ülke olarak ele almamak gerekir.
İncelenmesi gereken üç ülkenin çıkarlarının hangi alanlarda kesiştiği, hangi
alanlarda ayrıştığı ve bu farklılıkların Türkiye-Mısır ilişkilerine nasıl
yansıdığıdır.
Mekke Anlaşması
ve İran: Bölgesel Güvenlik Sorununun Genişlemesi
Türkiye-Mısır ilişkileri Libya ve
Afrika’daki güç savaşımlarının yanı sıra Orta Doğuda yeni bir güvenlik iş
birliği düzeni kurulması olasılığından da etkilenebilir. Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma
Anlaşması bu açıdan incelenmesi gereken gelişmelerden biridir. Anlaşmanın temel
düzenlemesi taraflardan birine yönelik silahlı saldırının bütün taraflara
yönelik saldırı olarak değerlendirilmesidir. Türkiye’de anlaşmanın
onaylanmasına ilişkin süreç Ekim 2026’da parlamentoya taşınmıştır. Anlaşmanın geleceğini önemli ölçüde
etkileyebilecek gelişme ise İran’ın bu oluşuma katılmaya hazır olduğunu
açıklaması ve anlaşmanın imzacı ülkelerinin temsilcilerinin 26 Ekim’de
Tahran’da İranlı yetkililerle görüşmesidir. Reuters’ın haberine göre görüşmelerin
amaçları arasında bölgesel gerilimin azaltılması, diplomatik ilişkilerin
sürdürülmesi ve bölgesel güvenlik mekanizmalarının geliştirilmesi
bulunmaktadır. Ancak bu ilişkiler, İran’ın anlaşmaya resmen katıldığı veya
tarafların ortak savunma yükümlülükleri üzerinde uzlaştığı anlamına
gelmemektedir. İran’ın olası katılımı anlaşmanın niteliğini değiştirebilecek
bir olasılıktır. Anlaşma yalnızca karşılıklı savunma yükümlülükleri içeren
sınırlı bir düzenleme olarak kalabilir. Bunun yanında, saldırmazlık, kriz
yönetimi ve bölgesel çatışmaların önlenmesi gibi konuları kapsayan daha geniş
bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi de gündeme gelebilir. Bu seçenekler
arasında yapılacak tercih, katılımcıların birbirlerine ilişkin tehdit algılarını
ve dış siyasadaki önceliklerini doğrudan ilgilendirmektedir. Mısır bakımından
bu gelişme ayrı bir önem taşımaktadır. Kahire, bir taraftan Suudi Arabistan’la
güvenlik ve ekonomik ilişkilerini sürdürmekte ve diğer taraftan Türkiye ile
Libya ve Doğu Akdeniz konularında görüş ayrılıkları yaşamaktadır. İran’ın da
içinde bulunabileceği bir bölgesel güvenlik mekanizmasının ortaya çıkması
Mısır’ın bu ilişkiler arasındaki dengeyi yeniden değerlendirmesini gerektirebilir.
Bununla birlikte, Mısır’ın böyle bir oluşuma katılması veya katılmaması
yalnızca Türkiye ile ilişkilerine indirgenemez. Nil havzası, Sudan, Kızıldeniz
ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri de hesaba katılmalıdır.
ABD ve İsrail Etmeni:
Yeni Bir Güvenlik Mimarisinin Sınırları
Mekke Anlaşması’nın olası genişlemesi
ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarından bağımsız değerlendirilemez. ABD’nin Orta
Doğudaki güvenlik ortaklıkları ve askeri varlığı bölgesel güvenlik düzeninin
temel unsurlarındandır. İsrail’in İran’a ve İran’la bağlantılı silahlı
aktörlere ilişkin güvenlik kaygıları da bölgesel diplomasi ve savunma siyasalarının
önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. İran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan’la ortak bir güvenlik çerçevesine yaklaşması İran’ın bölgesel konumunu
değiştirebilir ve çatışmaların yönetilmesi için yeni kanallar açabilir. Böyle
bir gelişme ABD’nin mevcut güvenlik ortaklıkları üzerindeki etkisi ve İsrail’in
İran’a yönelik güvenlik yaklaşımı bakımından çeşitli sonuçlar doğurabilir.
Bununla birlikte, ABD ve İsrail’in böyle bir düzenlemeyi mutlaka engellemeye
çalışacaklarını veya anlaşmayı sabote etmek üzere harekete geçeceklerini ileri
sürmek için somut kanıt gerekir. Bu ülkelerin olası tepkileri, doğrulanmış siyasalar
olarak değil, çıkarları ve tercihleri üzerinden incelenmesi gereken seçenekler
olarak ele alınmalıdır. Burada ayrıca önemli bir ayrım bulunmaktadır: Bölgesel
ülkelerin kendi aralarında güvenlik mekanizmaları geliştirmesi zorunlu olarak
ABD’nin bölgeden dışlanması veya İsrail’e karşı bir ittifak kurulması anlamına
gelmez. Bununla birlikte, yeni mekanizmalar mevcut güvenlik ilişkilerini
yeniden tanımlamaya ve bölge ülkelerinin karar alma özerkliğini artırmaya
yönelirse dış aktörlerin yaklaşımı da bu doğrultuda şekillenebilir. Türkiye-Mısır
ilişkileri bakımından sorun bu gelişmelerin hangi koşullarda iki ülke arasında
iş birliğini kolaylaştıracağı ve hangi koşullarda ise mevcut ayrışmaları
derinleştireceğidir. İran’ın olası katılımı, BAE’nin tercihleri, Suudi
Arabistan’ın bölgesel güvenlik yaklaşımı ve ABD ile İsrail’in tutumları bu
sorunun farklı boyutlarını oluşturmaktadır.
Araştırma Sorunsalının
Bütünleştirilmesi
Yukarıdaki gelişmeler Türkiye-Mısır
ilişkilerinin tek bir anlaşmazlık veya ikili diplomatik ilişkiler üzerinden
açıklanamayacağını göstermektedir. İlişkiler Doğu Akdeniz’de deniz yetki
alanlarının sınırlandırılması, Libya’nın siyasal geleceği, BAE’nin bölgesel siyasaları,
Afrika’daki ekonomik ve güvenlik yarışması ve Orta Doğu’da yeni bir güvenlik
mimarisi oluşturulması olasılığının kesiştiği geniş bir alanda
şekillenmektedir. Bu bağlamda araştırmanın temel sorunsalı Türkiye ile Mısır’ın
farklılaşan bölgesel çıkarlarının yeni güvenlik ve iş birliği düzenlemeleri
karşısında nasıl yeniden şekillenebileceğidir. Mekke Anlaşması ve İran’ın olası
katılımı bu sorunun ortaya çıktığı yeni bir bağlam sunmaktadır. Ancak söz
konusu anlaşmanın diğer bütün gelişmeleri açıklayan tek etmen olduğu
varsayılmamalıdır. Bu çalışmanın temel araştırma sorusu şöyle ortaya
konulabilir: Mekke Anlaşması’nın gelişimi ve İran’ın olası katılımı, Libya ve
Afrika’daki bölgesel güç savaşımları ile ABD ve İsrail’in güvenlik siyasaları
bağlamında Türkiye-Mısır ilişkilerini hangi yönlerden etkileyebilir? Bu soruya
yanıt aranırken üç ayrım gözetilecektir: Birincisi, doğrulanmış gelişmeler ile
olası senaryolar birbirinden ayrılacaktır. İkincisi, Türkiye, Mısır, BAE ve
Suudi Arabistan’ın çıkarlarının her konuda örtüştüğü varsayılmayacaktır.
Üçüncüsü, ABD ve İsrail’in olası etkileri önceden belirlenmiş sonuçlar olarak
değil, yeni bölgesel düzenin oluşumunu etkileyebilecek değişkenler olarak
değerlendirilecektir. Bu yaklaşım Türkiye-Mısır ilişkilerini yalnızca
geçmişteki anlaşmazlıkların devamı olarak değil, değişen bölgesel koşullar
içinde yeniden biçimlenebilen bir ilişki olarak incelemeye olanak
sağlayacaktır.
ARAŞTIRMANIN AMAÇ
VE HEDEFLERİ
Araştırmanın Amacı
Bu araştırmanın temel amacı değişen
bölgesel güvenlik dengelerinin Türkiye-Mısır ilişkileri üzerindeki olası
etkilerini Mekke Anlaşması ve İran’ın bu anlaşmaya katılma olasılığı
çerçevesinde incelemektir. Çalışma iki ülke arasındaki ilişkileri yalnızca ikili
diplomatik ilişkiler ve geçmişten devralınan anlaşmazlıklar üzerinden değil,
Doğu Akdeniz’den Libya’ya, oradan Afrika Boynuzu ve Körfez bölgesine uzanan
daha geniş bir jeopolitik bağlam içinde ele almaktadır. Araştırmanın çıkış
noktası Türkiye ile Mısır’ın bölgesel çıkarlarının bazı alanlarda çatışırken
başka alanlarda örtüşebilmesi ve bu durumun yeni güvenlik düzenlemeleri
karşısında farklı sonuçlar doğurabilmesidir. Türkiye’nin Mavi Vatan yaklaşımı
ve Libya siyasası Mısır’ın deniz yetki alanlarına ilişkin tutumu ve Libya’daki
güvenlik öncelikleriyle kesişmektedir. Buna karşılık, bölgesel güvenlik
sorunlarının yönetilmesi, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve çatışmaların
önlenmesi gibi konular iki ülke arasında iş birliği alanları oluşturma olanağına
sahiptir. Mekke Anlaşması’nın bu bağlamdaki önemi yalnızca imzacı ülkeler
arasında savunma iş birliği geliştirmesi değildir. Anlaşmanın gelecekte
genişlemesi ve İran’ın da bu sürece katılması durumunda Orta Doğu’daki güvenlik
ilişkilerinin mevcut ittifakların ötesinde yeniden düzenlenmesi gündeme
gelebilir. Böyle bir gelişmenin Türkiye-Mısır ilişkilerini hangi yönlerden
etkileyebileceği araştırmanın temel inceleme konusudur.
Araştırmanın Hedefleri
Araştırmanın temel amacı doğrultusunda
aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:
Türkiye-Mısır
ilişkilerinin jeopolitik temelini ortaya koymak: Mavi Vatan yaklaşımı, deniz yetki alanları
uyuşmazlığı ve iki ülkenin Doğu Akdeniz siyasalarını birlikte değerlendirmek.
Libya’daki
değişen ilişkileri çözümlemek:
Türkiye’nin Libya’nın doğusundaki aktörlerle ilişkilerini geliştirmesinin
Mısır’ın güvenlik algısı, siyasal etkisi ve iki ülke arasındaki olası
yakınlaşma üzerindeki etkilerini incelemek.
BAE’nin
bölgesel rolünü belirlemek: BAE’nin
Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’la ilişkilerinde iş birliği ve çıkar
ayrışmasının hangi alanlarda ortaya çıktığını değerlendirmek.
Afrika’daki
güç ve etki ilişkilerini incelemek:
Türkiye ve BAE’nin ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarındaki etkinliklerini
Mısır’ın Libya, Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki çıkarlarıyla
bağlantılı olarak ele almak.
Mekke
Anlaşması’nın olası etkilerini değerlendirmek: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan iş
birliğinin bölgesel güvenlik dengeleri bakımından anlamını ve Mısır’ın bu
çerçevedeki seçeneklerini incelemek.
İran’ın
olası katılımının sonuçlarını çözümlemek:
Böyle bir katılımın anlaşmanın niteliğini, bölgesel çatışmaların yönetimini ve
Türkiye-Mısır ilişkilerinin gelişme seçeneklerini nasıl etkileyebileceğini
değerlendirmek.
ABD
ve İsrail’in olası tepkilerini incelemek:
Mevcut güvenlik ilişkileri ve bölgesel çıkarlar çerçevesinde bu aktörlerin yeni
bir güvenlik düzeninin gelişimini hangi araçlarla etkileyebileceğini
araştırmak.
Olası
gelişme senaryolarını oluşturmak:
Türkiye-Mısır ilişkilerinde yakınlaşma, sınırlı iş birliği veya yeni
gerilimlerin ortaya çıkabileceği koşulları belirlemek.
Bu hedefler, araştırmanın yalnızca
mevcut durumun betimlenmesiyle sınırlı kalmamasını ve farklı gelişmeler
arasındaki bağlantıların ve olası sonuçların da incelenmesini sağlayacaktır.
ARAŞTIRMA
SORULARI VE TEMEL VARSAYIM
Temel Araştırma Sorusu
Araştırmanın temel sorusu şöyledir: Mekke
Anlaşması’nın gelişimi ve İran’ın olası katılımı Libya ve Afrika’daki bölgesel
güç savaşımları ile ABD ve İsrail’in güvenlik siyasaları bağlamında
Türkiye-Mısır ilişkilerini hangi yönlerden etkileyebilir? Bu soru, iki ülke
arasındaki ilişkilerin geleceğini tek bir gelişmenin doğrudan sonucu olarak ele
almamaktadır. Bunun yerine, bölgesel ve küresel etmenlerin karşılıklı
etkileşiminin Türkiye-Mısır ilişkilerinde ortaya çıkarabileceği değişimleri
incelemektedir.
Alt Araştırma Soruları
Doğu
Akdeniz: Mavi Vatan yaklaşımı ve Türkiye-Libya
deniz yetki alanları Mutabakatı Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin
gelişmesini hangi hukuksal ve siyasal koşullarda zorlaştırabilir veya yeni bir
uzlaşma arayışını destekleyebilir?
Libya: Türkiye’nin Libya’nın doğusundaki aktörlerle
ilişkilerini geliştirmesi Mısır’ın Libya siyasasını ve Ankara ile ilişkilerini
yeniden değerlendirmesine yol açabilir mi? Libya’nın siyasal bütünlüğü
konusunda iki ülkenin çıkarları hangi ölçüde örtüşmektedir?
BAE: Türkiye ile BAE arasındaki bölgesel yarışma
ve ekonomik-diplomatik iş birliği Mısır’ın Türkiye ve Suudi Arabistan’la
ilişkilerini nasıl etkileyebilir? BAE ile Mısır’ın ortak tutumları hangi
alanlarda kalıcı ve hangi alanlarda konuya özgü nitelik taşımaktadır?
Afrika: Türkiye ve BAE’nin Afrika’daki etkinlikleri
özellikle Libya, Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda Mısır’ın güvenlik ve
dış siyasa öncelikleriyle nasıl kesişmektedir? Bu kesişmeler Türkiye-Mısır
ilişkilerinde hangi yeni iş birliği veya ayrışma alanlarını ortaya çıkarabilir?
Mekke
Anlaşması: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan
arasındaki savunma iş birliği bölgesel güvenlik ilişkilerinde ne tür
değişikliklere yol açabilir? Mısır bu gelişme karşısında hangi diplomatik ve
stratejik seçeneklerle karşılaşabilir?
İran: İran’ın anlaşmaya katılması durumunda ortak
savunma yükümlülükleri ile daha geniş bir bölgesel güvenlik ve çatışma önleme
mekanizması arasında nasıl bir tercih ortaya çıkabilir? Bu iki seçenek
Türkiye-Mısır ilişkileri bakımından hangi farklı sonuçları doğurabilir?
ABD
ve İsrail: ABD ve İsrail’in bölgesel güvenlik
çıkarları anlaşmanın genişlemesini veya yeni bir güvenlik düzeninin kurulmasını
hangi kanallardan etkileyebilir? Bu etkilerin Türkiye ve Mısır’ın dış siyasa
tercihleri üzerindeki olası sonuçları nelerdir?
Bütünleşik
sonuç: Bu etmenlerin birlikte
değerlendirilmesi Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği bakımından hangi gelişme
senaryolarını ortaya çıkarmaktadır?
Temel Varsayım
Araştırmanın temel varsayımı şöyle
ifade edilebilir: Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği, iki ülke arasındaki
mevcut uyuşmazlıkların tek başına belirlediği bir süreç değildir. Libya ve
Afrika’daki güç savaşımları, BAE ve Suudi Arabistan’ın bölgesel tercihleri,
İran’ın olası katılımıyla genişleyebilecek güvenlik iş birliği ve ABD ile
İsrail’in bölgesel siyasaları arasındaki etkileşim bu ilişkilerin gelişme
yönünü etkileyen başlıca etmenlerdir. Bu varsayım söz konusu etmenlerin mutlaka
Türkiye ile Mısır’ı yakınlaştıracağı veya birbirinden uzaklaştıracağı anlamına
gelmemektedir. Aynı gelişme bir konuda iş birliğini kolaylaştırırken başka bir
konuda görüş ayrılıklarını derinleştirebilir. Örneğin Libya’nın siyasal
bütünlüğünün korunması konusunda ortak çıkarlar bulunması deniz yetki alanları
konusunda anlaşmaya varılmasını kendiliğinden sağlamaz. Bu nedenle araştırma
tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak yerine etmenlerin birbirini hangi
koşullarda güçlendirdiğini veya sınırladığını inceleyecektir.
YÖNTEM
Araştırma Yaklaşımı
Çalışmada nitel araştırma yaklaşımı
esas alınacaktır. Araştırmanın konusu devletlerin değişen stratejik tercihleri,
bölgesel iş birliği mekanizmaları ve bu tercihler arasındaki etkileşim
olduğundan yalnızca sayısal göstergeler üzerinden açıklama yapmak yeterli
olmayacaktır. Bu doğrultuda karşılaştırmalı siyasal çözümleme, belge incelemesi
ve senaryo çözümlemesinden yararlanılacaktır. Türkiye, Mısır, BAE, Suudi
Arabistan, İran, ABD ve İsrail’in ilgili siyasaları birbirinden bağımsız ülke
incelemeleri olarak değil, ortak sorun alanları etrafında karşılaştırılacaktır.
Veri Kaynakları
ve Kanıtların Değerlendirilmesi
Araştırmada öncelikle şu kaynak
türlerinden yararlanılacaktır: Devletlerin açıklamaları, anlaşma metinleri ve
diplomatik belgeler, Birleşmiş Milletler ve ilgili uluslararası kuruluşların
belgeleri, deniz yetki alanları, Libya ve bölgesel güvenlik konularındaki
hukuksal belgeler, güvenilir haber kuruluşlarının haberleri, alanında uzman
araştırma kuruluşlarının raporları ve akademik yayınlar. Kaynaklar
değerlendirilirken belgenin yayımlanma tarihi, kurumsal kaynağı, dayandığı
kanıtlar ve olgusal savlarla yorumları birbirinden ayırma biçimi dikkate
alınacaktır.
Özellikle güncel gelişmeler bakımından
üç ayrı kanıt düzeyi gözetilecektir:
Doğrulanmış
olgular: İmzalanmış anlaşmalar, yayımlanmış
açıklamalar ve gerçekleştiği güvenilir kaynaklarla doğrulanabilen diplomatik ilişkiler.
Aktörlerin
beyanları: Devlet yöneticilerinin açıklamaları,
niyet bildirimleri ve belirli gelişmelere ilişkin değerlendirmeleri.
Çözümleme
ve senaryolar: Bu olgulardan
hareketle geliştirilen stratejik çıkarımlar ve geleceğe ilişkin olasılıklar.
Bu ayrım özellikle İran’ın Mekke
Anlaşması’na katılması, ABD ve İsrail’in olası tepkileri ve bölgesel ülkeler
arasında ortak bir güvenlik düzeni kurulması gibi henüz kesinleşmemiş
gelişmelerin değerlendirilmesinde önem taşımaktadır.
Karşılaştırmalı Çözümleme
Karşılaştırmalı çözümleme üç düzeyde
yürütülecektir. İlk düzeyde Türkiye ile Mısır’ın doğrudan karşı karşıya geldiği
alanlar incelenecektir. Mavi Vatan yaklaşımı, deniz yetki alanları ve Libya siyasası
bu düzeyin temel konularıdır. İkinci düzeyde BAE ve Suudi Arabistan başta olmak
üzere bölgesel aktörlerin tercihleri değerlendirilecektir. Bu aşamada aynı
aktörlerin farklı konularda hem iş birliği hem de çıkar çatışması içinde
bulunabilecekleri göz önünde tutulacaktır. Üçüncü düzeyde İran, ABD ve
İsrail’in bölgesel güvenlik siyasaları ele alınacaktır. Bu düzey bölgesel
aktörlerin tercihlerini etkileyen daha geniş güvenlik düzeninin anlaşılmasına
yardımcı olacaktır.
Senaryo Çözümlemesi
Araştırmanın son aşamasında önceki
bölümlerde elde edilen bulgular bir araya getirilerek üç genel senaryo
incelenecektir:
|
Çizelge 1: Senaryolar |
||
|
Senaryo |
Temel koşul |
Türkiye-Mısır ilişkileri açısından
incelenecek sonuç |
|
Sınırlı değişim |
Mekke Anlaşması mevcut çerçevesinde kalır ve İran’la görüşmeler
ortak savunma düzenlemesine dönüşmez. |
Mevcut ikili uyuşmazlıkların ve konu bazlı iş birliğinin devam
etmesi |
|
Bölgesel güvenlik iş birliğinin genişlemesi |
İran’la güvenlik diyaloğu kurumsallaşır ve bölge ülkeleri
arasında yeni mekanizmalar gelişir. |
Mısır’ın konumunu yeniden değerlendirmesi ve Türkiye ile yeni
diplomatik ilişki alanlarının ortaya çıkması |
|
Yarışmanın yoğunlaşması |
Bölgesel krizler, karşılıklı güvensizlik ve dış aktörlerin
farklılaşan siyasaları yeni iş birliği mekanizmalarını sınırlar. |
Libya, Doğu Akdeniz ve Afrika’daki görüş ayrılıklarının daha
belirgin duruma gelmesi |
Bu senaryolar kesin öngörüler veya
gerçekleşme sırasına göre sıralanmış olasılıklar değildir. Her biri belirli
koşullar altında ortaya çıkabilecek gelişmeleri incelemek için oluşturulmuş
çözümleme çerçeveleridir.
Yöntemin Sınırları
Çalışmanın temel sınırlılığı
devletlerin gerçek karar alma süreçlerine ilişkin bütün bilgilerin kamuya açık
olmamasıdır. Açıklamalar devletlerin amaçlarını ve tercihlerini bütünüyle
yansıtmayabilir ve diplomatik ilişkiler de her zaman kalıcı bir uzlaşmaya
dönüşmez. Bu nedenle araştırmada gizli niyetler hakkında kanıtsız hükümler
kurulmayacak ve özellikle sabotaj, ittifak oluşturma veya belirli bir ülkenin
başka bir ülkeyi kuşatma amacı taşıdığı yönündeki savlar ancak somut kanıtlarla
desteklendiğinde olgusal bir değerlendirme olarak kullanılacaktır. Bu yöntemsel
yaklaşım çalışmanın temel amacına uygundur: Türkiye-Mısır ilişkilerinin
geleceğini tek bir gelişmeye bağlamadan bölgesel ve küresel etmenlerin
karşılıklı etkilerini sistemli biçimde çözümlemek.
KAVRAMSAL VE
KURAMSAL ÇERÇEVE
Araştırmanın temel sorunsalı
Türkiye-Mısır ilişkilerini yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik yakınlaşma
veya uzaklaşma üzerinden açıklamanın yetersiz olduğu varsayımına dayanmaktadır.
Libya’daki gelişmeler, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları uyuşmazlığı,
BAE’nin bölgesel siyasaları, Afrika’daki etki ilişkileri ve Mekke Anlaşması’nın
genişleme olasılığı farklı düzeylerde ortaya çıkan ancak birbirleriyle
bağlantılı süreçlerdir. Bu süreçleri birlikte değerlendirebilmek için dört
temel kavramdan yararlanılacaktır: bölgesel güvenlik mimarisi, stratejik
özerklik, bölgesel güç yarışması ve karşılıklı bağımlılık. Bunlara ek olarak,
farklı siyasa alanlarındaki gelişmelerin birbirini etkilemesini açıklamak üzere
konular arası bağlantı yaklaşımından yararlanılacaktır.
Bölgesel Güvenlik
Mimarisi
Bölgesel güvenlik mimarisi belirli bir
coğrafyada devletlerin güvenliklerini sağlamak, tehditleri yönetmek ve
çatışmaları önlemek amacıyla geliştirdikleri kurumların, ittifakların,
anlaşmaların, diplomatik mekanizmaların ve karşılıklı beklentilerin bütününü
ifade eder. Bu mimari yalnızca yazılı anlaşmalardan oluşmaz. Devletlerin
birbirlerine ilişkin tehdit algıları, askeri kapasiteleri, güvenlik güvenceleri
ve kriz dönemlerinde izledikleri davranışlar da bu yapının parçalarıdır. Orta
Doğu’daki güvenlik ilişkileri tek bir ortak kurumsal çerçeveye dayanmamaktadır.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ve ikili güvenlik ortaklıkları, Körfez
ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkileri, Türkiye’nin NATO üyeliği ve bölgesel
savunma iş birlikleri, İran’ın güvenlik siyasaları ve İsrail’in tehdit algıları
farklı düzlemlerde etkinlik gösteren mekanizmalar meydana getirmektedir. Bu
yapı içinde devletler aynı anda birden fazla güvenlik ilişkisine katılabilmekte
ve bazı konularda iş birliği yaparken başka konularda karşı karşıya
gelebilmektedir. Mekke Anlaşması bu bakımdan iki farklı biçimde gelişebilir.
Birinci olasılık, anlaşmanın imzacı ülkeler arasındaki karşılıklı savunma
yükümlülükleriyle sınırlı kalmasıdır. İkinci olasılık ise anlaşma çevresinde
oluşan diplomatik ilişkilerin, saldırmazlık ilkelerinin ve kriz yönetimi
girişimlerinin daha geniş bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşmesidir.
İran’ın olası katılımı bu iki seçenek arasındaki ayrımı özellikle önemli duruma
getirmektedir. İkinci seçeneğin gerçekleşmesi mevcut ittifakların ortadan
kalkmasını gerektirmez. Bununla birlikte, bölge ülkelerinin güvenlik
sorunlarını ele alma biçimlerinde değişiklik meydana getirebilir. Bu nedenle
araştırmada Mekke Anlaşması yalnızca askeri bir düzenleme olarak değil, gelişme
yönüne bağlı olarak bölgesel güvenlik ilişkilerini etkileyebilecek bir süreç
olarak incelenecektir. Türkiye-Mısır ilişkileri bakımından temel soru bu tür
bir değişimin iki ülkenin güvenlik önceliklerini hangi koşullarda birbirine
yaklaştırabileceği veya mevcut farklılıkları nasıl etkileyebileceğidir.
Stratejik Özerklik
Stratejik özerklik bir devletin temel
dış siyasa ve güvenlik kararlarını alırken başka devletlere, ittifaklara veya
dış kaynaklara olan bağımlılığını yönetebilme ve kendi öncelikleri
doğrultusunda hareket edebilme kapasitesini ifade eder. Bu kavram dış
ilişkilerden tamamen bağımsız olmayı değil, bağımlılıkların karar alma
özgürlüğünü ne ölçüde sınırladığını ve devletin farklı seçenekler
geliştirebilme yeteneğini ele alır.
Bu çerçevede Türkiye’nin bölgesel siyasası
NATO üyeliği ve ABD ile güvenlik ilişkileriyle sınırlı değildir. Ankara aynı
zamanda Rusya, Körfez ülkeleri, Afrika devletleri ve farklı bölgesel aktörlerle
ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Bu çeşitlendirme her durumda mevcut
ittifaklardan uzaklaşma anlamına gelmez. Farklı alanlarda seçenek oluşturma ve
pazarlık kapasitesini artırma arayışı olarak da değerlendirilebilir.
Suudi Arabistan açısından da güvenlik
ortaklıklarının çeşitlendirilmesi, kendi bölgesel konumunu güçlendirme ve dış
güvenlik güvencelerine ilişkin seçeneklerini artırma arayışıyla bağlantılı
olabilir. Mekke Anlaşması’nın bu bağlamdaki anlamı yalnızca askeri iş
birliğinin kapsamıyla değil, katılımcıların bölgesel karar alma süreçlerinde
nasıl bir rol üstlenmek istedikleriyle de ilişkilidir.
Mısır açısından stratejik özerklik
farklı dış siyasa ilişkileri arasında denge kurma kapasitesini içerir.
Kahire’nin Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkileri, Türkiye ile yürüttüğü
diplomatik ilişkiler ve ABD ile uzun süredir devam eden güvenlik ilişkileri
birbirinden bağımsız değerlendirilemez. Mısır’ın yeni bir bölgesel güvenlik
düzenine yaklaşımı bu ilişkilerin her birinin sağladığı olanaklar ve doğurduğu
sınırlamalar dikkate alınarak incelenmelidir.
İran’ın Mekke Anlaşması’na katılması durumunda
stratejik özerklik kavramı daha farklı bir boyut kazanacaktır. İran’ın mevcut
güvenlik ilişkileriyle yeni bir bölgesel mekanizmayı bağdaştırabilmesi, diğer
katılımcıların da İran’ı hangi koşullarda ortak güvenlik çerçevesine almaya
hazır olduklarına bağlı olacaktır. Bu nedenle stratejik özerklik yalnızca
bağımsız hareket etme isteğiyle değil, karşılıklı güven ve kurumsal uyum
kapasitesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Bölgesel Güç
Yarışması
Bölgesel güç yarışması devletlerin
kendi güvenliklerini sağlamak, ekonomik çıkarlarını korumak, siyasal etkilerini
genişletmek ve bölgesel kararların alınmasında belirleyici olmak amacıyla
yürüttükleri savaşımları ifade eder. Bu savaşım yalnızca askeri kapasite veya
toprak denetimi üzerinden gerçekleşmez. Diplomatik ilişkiler, ekonomik
yatırımlar, limanlar ve ulaşım koridorları, güvenlik ortaklıkları ve yerel
siyasal aktörlerle kurulan ilişkiler de bölgesel güç kullanımının araçlarıdır. Bu
kavram Türkiye, Mısır, BAE ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin
çözümlenmesi bakımından özellikle önemlidir. Çünkü bu ülkeler aynı coğrafyada etkinlik
göstermekle birlikte bütün konularda aynı önceliklere sahip değildir. Bir
alanda ortak çıkarlar doğrultusunda hareket ederken başka bir alanda farklı
siyasal tercihler benimseyebilirler.
Libya bunun somut örneklerinden
biridir. Türkiye’nin Libya’nın batısındaki yönetimle geliştirdiği ilişkiler,
deniz yetki alanları Mutabakatı ve askeri iş birliğiyle bağlantılıdır. Mısır
açısından Libya doğrudan sınır güvenliği, siyasal kararlılık ve bölgesel etkiyle
ilgili bir ülkedir. BAE’nin Libya siyasası ise geçmişte Hafter güçlerine
verdiği destek ve daha geniş bölgesel güvenlik öncelikleriyle ilişkilidir.
Ancak Türkiye’nin doğu Libya’daki aktörlerle ilişkilerini geliştirmesi bu
geleneksel ayrışmaların değişmez olmadığını göstermektedir.
Afrika’daki gelişmeler de benzer bir
çözümleme gerektirir. Türkiye ve BAE’nin limanlar, lojistik ağlar, ticaret,
yatırımlar ve güvenlik iş birlikleri üzerinden geliştirdikleri ilişkiler,
bölgesel erişim ve etki bakımından yarışma doğurabilir. Bununla birlikte bu
ülkelerin Afrika’daki bütün etkinliklerinin birbirine karşıt olduğu
varsayılamaz. Yarışmanın hangi alanlarda ortaya çıktığı ve hangi alanlarda iş
birliğinin sürdüğü, somut ülke ve siyasa alanları üzerinden incelenmelidir.
Mısır’ın bu yarışma içindeki konumu da
sabit değildir. Kahire, Libya ve Sudan’daki gelişmelerde güvenlik önceliklerini
öne çıkarırken Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Nil havzasında farklı çıkarlarını
gözetmektedir. Dolayısıyla Türkiye-Mısır ilişkilerinin yönü yalnızca iki ülkenin
doğrudan ilişkilerine değil, üçüncü ülkelerin davranışlarına ve bölgesel güç
dağılımındaki değişimlere de bağlıdır.
Bu çerçevede araştırmanın temel
önermelerinden biri şudur: Bölgesel güç yarışması devletler arasındaki
ilişkileri yalnızca ayrıştıran değil, değişen koşullarda yeni uzlaşma alanları
da oluşturabilen bir süreçtir. Bununla birlikte, yakınlaşmanın gerçekleşmesi
için ortak çıkarların varlığı tek başına yeterli değildir ve tarafların bu
çıkarları somut siyasa ve kurumsal düzenlemelere dönüştürebilmesi gerekir.
Karşılıklı Bağımlılık
Karşılıklı bağımlılık iki veya daha
fazla devletin ekonomik, siyasal, güvenlik veya çevresel ilişkilerinin
birbirlerinin kararlarından ve davranışlarından etkilenmesi durumunu ifade
eder. Bu bağımlılık her zaman eşit değildir. Bir devlet diğerine göre daha
fazla kaynak, pazar, güvenlik kapasitesi veya diplomatik erişim sağlayabilir.
Dolayısıyla karşılıklı bağımlılık hem iş birliğini destekleyebilir hem de
taraflardan birinin diğerine baskı uygulayabileceği alanlar yaratabilir.
Türkiye-Mısır ilişkileri bu açıdan çok
boyutlu bir yapıya sahiptir. İki ülkenin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları
konusunda farklılaşması bütün diğer alanlarda iş birliği yapmalarını zorunlu
olarak engellemez. Ticaret, ulaştırma, enerji, turizm ve bölgesel güvenlik gibi
alanlarda ortak çıkarlar oluşabilir. Aynı şekilde ekonomik ilişkilerin
gelişmesi de deniz yetki alanları uyuşmazlığını kendiliğinden çözmez.
Libya’da da benzer bir durum söz
konusudur. Türkiye ile Mısır’ın Libya’nın kararsızlığından kaynaklanan güvenlik
ve ekonomik maliyetleri azaltmakta ortak çıkarları bulunabilir. Ancak bu
ortaklık Libya’nın gelecekteki siyasal yapısı veya Türkiye-Libya deniz yetki
alanları Mutabakatı konusunda otomatik bir uzlaşma yaratmaz.
BAE ve Suudi Arabistan arasındaki
ilişkiler de karşılıklı bağımlılığın tek yönlü olmayan niteliğini
göstermektedir. İki ülke ekonomik ve güvenlik alanlarında ortak çıkarlara sahip
olabilirken Yemen, Sudan, Kızıldeniz ve bölgesel liderlik konularında farklı
tercihler geliştirebilir. Bu farklılıklar Türkiye ve Mısır’ın her iki ülkeyle
ilişkilerini de etkileyebilir.
Mekke Anlaşması bağlamında karşılıklı
bağımlılık katılımcı ülkelerin güvenliklerini birbirine ne ölçüde bağladıkları
sorusunu gündeme getirir. Ortak savunma yükümlülükleri tarafların birine
yönelik saldırının diğerleri açısından da sonuç doğurmasını öngörür. Ancak
böyle bir düzenlemenin sürdürülebilirliği yalnızca metindeki yükümlülüklere
değil, tarafların tehdit algılarının ne ölçüde örtüştüğüne ve kriz zamanlarında
ortak hareket edebilme kapasitelerine bağlıdır.
İran’ın katılımı ise karşılıklı
bağımlılığın kapsamını genişletebilir fakat aynı zamanda taraflar arasında daha
önce var olan güvensizliklerin yeni bir kurumsal çerçeve içinde nasıl
yönetileceği sorununu ortaya çıkarır. Bu nedenle karşılıklı bağımlılık tek
başına barış veya kararlılık sağlayan bir unsur olarak değil hem iş birliği
olanakları hem de kırılganlıklar üreten bir ilişki biçimi olarak ele
alınacaktır.
Konular Arası
Bağlantı ve Jeopolitik Etkileşim
Bu araştırmada son olarak bir siyasa
alanındaki gelişmelerin başka bir alandaki tercihleri etkilemesini açıklayan
konular arası bağlantı yaklaşımından yararlanılacaktır. Devletler çoğu zaman
dış siyasa sorunlarını birbirinden bağımsız değerlendirmez. Bir alandaki iş
birliği başka bir alandaki uyuşmazlığın yönetilmesini kolaylaştırabilir ya da
bir alandaki çatışma da başka bir alandaki uzlaşmayı zorlaştırabilir.
Türkiye-Mısır ilişkilerinde Doğu
Akdeniz ile Libya arasındaki bağlantı bu yaklaşımın açık bir örneğidir.
Türkiye-Libya deniz yetki alanları Mutabakatı Libya’daki siyasal ilişkilerden
ayrı düşünülemez. Aynı şekilde Mısır’ın Libya siyasası, deniz yetki alanları ve
Yunanistan’la geliştirdiği ilişkilerle bağlantılıdır. Bu nedenle yalnızca deniz
hukukuna veya yalnızca Libya’daki siyasal gelişmelere odaklanmak sorunun
bütününü açıklamak bakımından yetersiz kalabilir.
Afrika’daki gelişmeler de aynı
çerçevede ele alınabilir. Türkiye ve BAE’nin Afrika Boynuzu’ndaki ekonomik ve
güvenlik etkinlikleri Kızıldeniz’deki ulaşım ve ticaret güzergâhlarıyla
ilişkilidir. Bu coğrafyadaki gelişmeler Mısır’ın deniz ticareti, Sudan ve Nil
havzasındaki çıkarları bakımından da sonuçlar doğurabilir.
Mekke Anlaşması ise farklı bir
bağlantı alanı yaratmaktadır. Anlaşmanın genişlemesi veya İran’la güvenlik
diyaloğunun kurumsallaşması Suudi Arabistan’ın bölgesel tercihlerini, BAE’nin
güvenlik hesaplarını ve Mısır’ın dış siyasa seçeneklerini etkileyebilir. ABD ve
İsrail’in bu gelişmelere yaklaşımı da söz konusu ülkelerin tercihlerini
biçimlendiren etmenlerden biri olabilir.
Bununla birlikte, konular arası
bağlantı yaklaşımı bütün gelişmeler arasında zorunlu bir nedensellik bulunduğu
anlamına gelmez. Örneğin İran’ın Mekke Anlaşması’na katılması Türkiye ile
Mısır’ın Libya konusunda anlaşacağı sonucunu doğurmaz. Böyle bir katılım, ancak
belirli koşullar altında diplomatik yakınlaşmayı kolaylaştırabilir veya mevcut
farklılıkların yeniden değerlendirilmesine yol açabilir.
Bu nedenle araştırmada bağlantılar üç
ölçüte göre incelenecektir:
Doğrudan
bağlantı: Bir siyasa kararının başka bir alanda
somut ve gözlenebilir sonuç doğurması.
Dolaylı
bağlantı: Bir gelişmenin üçüncü ülkelerin
tercihlerini veya bölgesel güç dağılımını değiştirerek diğer ilişkileri
etkilemesi.
Olası
bağlantı: Henüz gerçekleşmemiş ancak belirli
koşullar altında ortaya çıkabilecek sonuçlar.
Bu ayrım, araştırmanın temel savını
kanıtlanmış olgulardan hareketle geliştirmeye ve geleceğe ilişkin senaryoları
olgusal savlarla karıştırmamaya yardımcı olacaktır.
Kuramsal
Çerçevenin Bütünleştirilmesi
Yukarıda ele alınan kavramlar
araştırmanın farklı boyutlarını birbirine bağlayan bir çerçeve oluşturmaktadır.
Bölgesel güvenlik mimarisi devletlerin hangi kurumlar ve anlaşmalar
aracılığıyla güvenlik ilişkileri geliştirdiklerini; stratejik özerklik bu ilişkiler
içinde ne ölçüde bağımsız karar verebildiklerini; bölgesel güç yarışması etki
ve kaynaklar üzerindeki savaşımları ve karşılıklı bağımlılık ise iş birliği ile
kırılganlıkların aynı ilişkide nasıl bir arada bulunabildiğini açıklamaya
yardımcı olmaktadır. Konular arası bağlantı yaklaşımı da bu süreçlerin Libya,
Afrika, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu güvenliği arasında nasıl etkileşim
kurabildiğini incelemeyi olanaklı kılmaktadır. Bu kavramlar tek başlarına
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğini öngörmek için yeterli değildir. Ancak
birlikte kullanıldıklarında iki ülkenin ilişkilerindeki değişimleri yalnızca
ikili diplomatik ilişkilere bağlamadan daha geniş bölgesel ve küresel koşullar
içinde değerlendirmeye olanak sağlarlar. Böylece araştırmanın kuramsal
çerçevesi şu temel düşünceye dayanmaktadır: Türkiye-Mısır ilişkilerinin gelişme
yönü iki ülkenin doğrudan çıkarlarının yanı sıra bu çıkarların Libya ve
Afrika’daki güç savaşımlarıyla, Körfez ülkelerinin tercihleriyle ve değişen
bölgesel güvenlik düzeniyle nasıl kesiştiğine bağlıdır.
TÜRKİYE-MISIR
İLİŞKİLERİNİN DÖNÜŞÜMÜ VE BÖLGESEL ÇIKARLARIN FARKLILAŞMASI
Türkiye-Mısır ilişkilerini
değerlendirebilmek için iki ülke arasındaki diplomatik yakınlaşma ve
uzaklaşmaları yalnızca ikili ilişkiler çerçevesinde ele almak yeterli değildir.
Bu ilişkiler Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, Libya’daki siyasal düzen,
Körfez ülkeleri arasındaki güç ilişkileri ve Afrika Boynuzu’ndaki etki savaşımlarıyla
birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla ilişkilerin geçirdiği dönüşüm bir
yandan diplomatik normalleşmenin olanaklarını ve diğer yandan da bu
normalleşmeyi sınırlayan yapısal çıkar farklılıklarını ortaya koymaktadır. Bu
bölümün temel savı şudur: Türkiye ile Mısır arasındaki yakınlaşma iki ülkenin
bütün bölgesel sorunlarda aynı görüşe ulaşması anlamına gelmemektedir.
Diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, ekonomik iş birliğinin artırılması ve
bölgesel krizlerin yönetilmesi konusunda ortak çıkarlar bulunabilir. Buna
karşılık Libya’nın geleceği, deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ve
Afrika’daki etki ilişkileri gibi konular iki ülke arasında kalıcı bir stratejik
uzlaşmaya ulaşılmasını güçleştirebilir.
Siyasal Uzaklaşmadan
Diplomatik Normalleşmeye
Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler
özellikle 2013’te Mısır’da yaşanan siyasal değişimden sonra ciddi biçimde
bozulmuştur. Türkiye’nin Mısır’daki yeni yönetimin meşruluğuna yönelik
itirazları ile Mısır yönetiminin Türkiye’nin tutumuna karşı geliştirdiği
siyasal yaklaşım diplomatik ilişkilerin gerilemesine yol açmıştır. Bu ayrışma,
zamanla Doğu Akdeniz ve Libya gibi alanlardaki karşıt siyasalarla birleşerek
ikili ilişkileri daha geniş bir bölgesel yarışmanın parçası durumuna
getirmiştir. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki ilişkilerin bütünüyle
kopması ne ekonomik ilişkilerin ortadan kalkması ne de karşılıklı diplomatik ilişkilerin
tümüyle sona ermesi anlamına gelmiştir. Ticaret ve ekonomik bağlantılar siyasal
anlaşmazlıkların varlığına karşın ilişkilerin yeniden geliştirilmesi için
kullanılabilecek bir zemin oluşturmuştur. 2020’li yıllarda bölgesel güç
dengelerinin değişmesi, ekonomik sorunların ağırlaşması ve çeşitli bölgesel
aktörlerin dış siyasalarını yeniden değerlendirmesi Türkiye-Mısır ilişkilerinin
normalleşmesini kolaylaştıran etmenler arasında yer almıştır. 2023’te
diplomatik ilişkilerin büyükelçilik düzeyine yükseltilmesi ve Cumhurbaşkanları
düzeyindeki ilişkilerin yeniden başlaması bu sürecin önemli göstergeleridir. Ancak
diplomatik normalleşmenin anlamı doğru belirlenmelidir. Normalleşme geçmişteki
anlaşmazlıkların ortadan kalktığını değil, tarafların bu anlaşmazlıkları
yönetmek ve karşılıklı çıkar alanlarını genişletmek için yeniden diplomatik
araçlara başvurduğunu göstermektedir. Bu nedenle ilişkilerin geleceği yapılan
üst düzey görüşmelerin sayısından çok tarafların somut bölgesel sorunlarda ne
ölçüde uzlaşabildiğiyle ölçülmelidir.
Libya:
Normalleşmenin Sınandığı Temel Alan
Türkiye-Mısır ilişkilerindeki
yakınlaşmanın sınırlarını gösteren en önemli alanlardan biri Libya’dır. Çünkü
Libya, iki ülke açısından yalnızca komşu bir Kuzey Afrika ülkesi değil aynı
zamanda Akdeniz’deki deniz yetki alanları, güvenlik çıkarları, ekonomik
bağlantılar ve bölgesel etki bakımından stratejik öneme sahip bir ülkedir. 2019–2020
döneminde Türkiye, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni desteklerken
Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri Halife Hafter’in liderliğindeki doğu
merkezli güçlerle yakın ilişkiler geliştirmiştir. Bu ayrışma Libya’daki iç
siyasal savaşımın bölgesel güç yarışmasıyla birleşmesine yol açmıştır. Bununla
birlikte, son yıllarda Türkiye’nin doğu Libya’daki siyasal aktörlerle de ilişkilerini
geliştirmesi önceki karşıtlıkların aynı biçimde devam etmediğini
göstermektedir. Doğu Libya Temsilciler Meclisinin 20 Ekim 2026’da 2019 tarihli
Türkiye-Libya deniz yetki alanları Mutabakatını onaylaması bu değişimin önemli
bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Söz konusu adım Türkiye’nin yalnızca
Trablus yönetimiyle ilişkilerine dayanan bir Libya siyasası izlemek zorunda
olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak bu gelişmenin Türkiye-Mısır ilişkilerini
kendiliğinden iyileştireceği sonucuna varılamaz. Tam tersine, Libya’nın
doğusundaki siyasal aktörlerin Türkiye ile yakınlaşması Mısır’ın güvenlik ve
deniz yetki alanlarına ilişkin kaygılarını artırabilir. Nitekim Mısır, Libya
Temsilciler Meclisinin onayını kabul etmediğini açıklamış ve Mutabakatın kendi
deniz yetki alanlarına ilişkin haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Kahire
ayrıca uluslararası hukuk uzmanlarıyla hukuksal bir dosya hazırladığını
duyurmuştur. Burada iki ayrı sorunun birbirinden ayrılması gerekir:
Libya’nın
siyasal bütünlüğü: Türkiye ve Mısır
Libya’nın birliğini, kararlılığını ve kurumsal bütünlüğünü destekleme konusunda
ortak bir zemin oluşturabilir.
Libya’nın
deniz yetki alanları üzerindeki eylemleri:
Türkiye-Libya Mutabakatının hukuksal geçerliliği ve Mısır’ın deniz yetki
alanları üzerindeki savları konusunda ciddi bir görüş ayrılığı devam
etmektedir.
Dolayısıyla Libya’da siyasal
bütünleşmenin desteklenmesi ile Türkiye-Libya deniz Mutabakatının kabul
edilmesi aynı şey değildir. Bir ülkenin toprak bütünlüğünü desteklemek o
ülkenin üçüncü devletlerle yaptığı her anlaşmayı onaylamayı gerektirmez. Aynı
biçimde, bir anlaşmaya itiraz etmek de Libya’nın siyasal bütünlüğüne karşı
çıkmak anlamına gelmez. Bu ayrım, Türkiye-Mısır ilişkilerinin çözümlemesinde
belirleyicidir. İki ülke Libya’nın kararlılığı konusunda iş birliği yapabilir
ve buna karşılık deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda
uzlaşamayabilir.
Doğu Akdeniz:
Hukuksal Uyuşmazlık ve Siyasal Hizalanma
Libya sorununun Türkiye-Mısır
ilişkileri üzerindeki etkisi Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları
uyuşmazlığından ayrı düşünülemez. Türkiye-Libya Mutabakatı Ankara açısından
Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin savlarını destekleyen ve Libya
ile stratejik ilişkilerini güçlendiren bir araçtır. Mısır ise Mutabakatın kendi
deniz yetki alanlarını ve kıta sahanlığına ilişkin haklarını ihlal ettiği
görüşündedir. Bu uyuşmazlığın hukuksal boyutu yalnızca iki ülkenin siyasal
açıklamalarına bakılarak çözümlenemez. Deniz yetki alanlarının
sınırlandırılması ilgili kıyıların coğrafi konumu, adaların hukuksal durumu,
kıyıların uzunluğu, hakkaniyet ilkesi ve uygulanabilir uluslararası hukuk
kuralları gibi unsurların birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Bu nedenle
tarafların savları birbirlerinin açıklamalarını yinelemek yerine ilgili
anlaşmalar ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ayrıca incelenmelidir. Bununla
birlikte, uyuşmazlığın siyasal etkileri açıktır. Mısır, Yunanistan ve Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi, Türkiye-Libya Mutabakatına uzun süredir karşı çıkmaktadır.
Ekim 2026’da Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin mutabakatı
onaylamasının ardından Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Birleşik
Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Avrupa Birliği’nin ortak bir açıklamayla anlaşmaya
karşı çıkması sorunun daha geniş bir diplomatik boyut kazandığını göstermiştir.
Bu gelişme iki yönden önemlidir. Birincisi,
Türkiye-Libya Mutabakatı artık yalnızca Türkiye ile Mısır arasındaki ikili bir
uyuşmazlık olarak değerlendirilemez. Anlaşmazlık Doğu Akdeniz’de deniz yetki
alanlarının sınırlandırılması ve bölgesel diplomatik hizalanmaların oluşmasıyla
ilgili daha geniş bir soruna dönüşmüştür. İkincisi, Mısır’ın tutumunu yalnızca
Türkiye karşıtlığıyla açıklamak yetersiz kalır. Kahire’nin kendi deniz yetki
alanlarına ilişkin savları ve Yunanistan ile 2020’de yaptığı deniz yetki
alanları sınırlandırma anlaşması Mısır’ın davranışını etkileyen doğrudan çıkar
unsurlarıdır. Bu nedenle Mısır’ın Türkiye-Libya mutabakatına karşı çıkışı hem
hukuksal bir sav hem de bölgesel güç dengeleri içinde anlam kazanan bir dış siyasa
tercihi olarak ele alınmalıdır. Burada önemli bir duyarlı nokta da
bulunmaktadır: Ortak bir açıklamaya imza atan devletlerin bütün konularda ortak
strateji izlediği sonucuna varılamaz. Mısır, BAE, Yunanistan ve diğer taraflar
bu konuda aynı tutumda buluşabilir ancak Libya’nın geleceği, İran, Körfez
güvenliği ve Afrika’daki siyasal gelişmeler bakımından çıkarları
farklılaşabilir. Belirli bir sorunda ortaya çıkan diplomatik birliktelik kalıcı
ve kapsamlı bir ittifakın kanıtı değildir.
Birleşik Arap
Emirlikleri: Yarışma, İş Birliği ve Değişen Ortaklıklar
Birleşik Arap Emirlikleri
Türkiye-Mısır ilişkilerinin çözümlemesinde bağımsız bir değişken olarak ele
alınmalıdır. BAE’nin bölgesel rolü yalnızca Mısır ile ilişkileri veya Türkiye
ile geçmişte yaşadığı anlaşmazlıklarla sınırlı değildir. Körfez güvenliği Libya,
Afrika Boynuzu, liman ve lojistik yatırımları, ekonomik bağlantılar ve savunma
ilişkileri, BAE’nin bölgesel stratejisinin farklı bileşenlerini
oluşturmaktadır. Türkiye ile BAE arasındaki ilişkiler de zaman içinde
değişmiştir. Geçmişte Libya ve bazı bölgesel siyasal gelişmeler nedeniyle
belirginleşen karşıtlıklar daha sonraki dönemde diplomatik ve ekonomik
ilişkilerin geliştirilmesiyle kısmen yumuşamıştır. Bu değişim iki ülkenin bütün
stratejik çıkarlarının örtüştüğü anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte,
geçmişteki yarışmanın gelecekte de her alanda aynı biçimde süreceğini varsaymak
da doğru değildir. BAE’nin Mısır’la ilişkileri özellikle ekonomik destek ve
bölgesel güvenlik bağlamında önem taşımaktadır. Ancak Mısır ile BAE’nin aynı
olay karşısında benzer tutum almaları iki ülkenin bütün bölgesel konularda aynı
önceliklere sahip olduğunu göstermez. Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler de
tek bir blok varsayımıyla açıklanamayacak ölçüde değişkendir. Ekim 2026’da
BAE’nin Türkiye-Libya deniz yetki alanları Mutabakatına karşı çıkan ortak
açıklamada Mısır ve Yunanistan ile aynı çizgide yer alması bu konuda
çıkarlarının örtüştüğünü göstermektedir. Ancak bu gelişmeden Türkiye ile BAE
arasında genel ve sürekli bir karşıtlık bulunduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Bu çerçevede
üç ayrı ilişki düzeyi birbirinden ayrılmalıdır:
Türkiye-BAE
ilişkileri: Ekonomik ve
diplomatik iş birliğiyle bölgesel etki yarışmasının birlikte bulunabildiği bir
ilişki.
Mısır-BAE
ilişkileri: Ekonomik ve
güvenlik alanlarında yakınlaşmanın yanında bölgesel önceliklerin her zaman
bütünüyle örtüşmesini gerektirmeyen bir ortaklık.
Türkiye-Mısır-BAE
üçgeni: Bazı sorunlarda ortak çıkarların ve
başka sorunlarda ise farklılaşan önceliklerin belirleyici olabildiği değişken
bir ilişki düzeni.
Bu ayrım özellikle Mekke Anlaşması
bağlamında önemlidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında
geliştirilen güvenlik iş birliğinin kapsamı genişlerse BAE’nin bu yapıya nasıl
yaklaşacağı, yalnızca Türkiye ile ilişkilerine göre değil, Suudi Arabistan’la
ilişkileri, İran’a yönelik güvenlik değerlendirmeleri ve kendi bölgesel hareket
alanını koruma isteği bakımından da incelenmelidir.
Afrika:
Türkiye-Mısır İlişkilerinin Genişleyen Coğrafyası
Türkiye-Mısır ilişkilerini yalnızca
Doğu Akdeniz ve Libya üzerinden değerlendirmek iki ülkenin dış siyasa
alanlarını gereğinden fazla daraltır. Afrika hem Türkiye’nin hem Mısır’ın
güvenlik, ekonomi, diplomasi ve bölgesel etki arayışları bakımından giderek
daha fazla önem kazanan bir coğrafyadır. Mısır açısından Afrika öncelikle Nil
havzası, su güvenliği, Sudan’daki gelişmeler, Libya’nın kararlılığı, Kızıldeniz
ve Afrika Boynuzu ile bağlantılıdır. Bu alanlardaki gelişmeler Mısır’ın ulusal
güvenliğini doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyebilir. Dolayısıyla Kahire’nin
Afrika siyasasını yalnızca ekonomik ilişkiler veya diplomatik temsil düzeyi
üzerinden açıklamak olanaklı değildir. Türkiye’nin Afrika siyasası ise
diplomatik temsil ağının genişletilmesi, ticaret ve yatırım ilişkileri, altyapı
projeleri, insancıl yardım, savunma iş birliği ve güvenlik ilişkileri gibi
farklı araçlar üzerinden gelişmiştir. Türkiye’nin Afrika’daki etkisinin artması
bazı ülkelerde ortaklık fırsatları yaratırken bazı alanlarda diğer bölgesel
aktörlerle çıkar farklılaşmasına da yol açabilir. BAE’nin Afrika’daki varlığı
da bu tabloya eklenmelidir. Özellikle limanlar, lojistik ağları, ticari
yatırımlar ve güvenlik ilişkileri, Körfez ülkelerinin Afrika Boynuzu ve
Kızıldeniz çevresindeki etkisini artıran unsurlardır. Bununla birlikte, bu etkinlikleri
tek bir merkezden yönetilen ve her ülkede aynı sonucu hedefleyen bütünleşik bir
strateji olarak değerlendirmek için yeterli kanıt bulunmadıkça dikkatli
davranılmalıdır. Bu çerçevede Afrika Türkiye-Mısır ilişkilerinin üç yönden
değerlendirilmesini gerektirir:
Doğrudan
güvenlik etkisi: Libya, Sudan,
Nil havzası, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmelerin iki ülkenin
güvenlik algılarını etkilemesi.
Bölgesel
etki: Türkiye, Mısır ve BAE’nin diplomatik,
ekonomik ve güvenlik araçları yoluyla farklı ülkelerde etkinlik geliştirmesi.
İş
birliği olasılığı: Devletlerin
ortak çıkarlarının bulunduğu alanlarda, etki yarışmasını sınırlayan ve bölgesel
kararlılığa katkıda bulunan iş birliği düzeneklerinin kurulabilmesi.
Buradaki temel varsayım Afrika’daki
her gelişmenin Türkiye-Mısır ilişkilerini olumsuz etkileyeceği değildir. Asıl sorun
iki ülkenin Afrika’daki etki artışını birbirlerinin güvenliğine yönelik bir
tehdit olarak mı, yoksa karşılıklı çıkarlar çerçevesinde yönetilebilecek bir
gelişme olarak mı değerlendireceğidir. Bu nedenle Türkiye-Mısır ilişkilerinin
geleceği yalnızca Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların çözümüne değil,
Afrika’daki karşılıklı hareket alanlarının nasıl tanımlanacağına da bağlıdır.
Bölgesel Güvenlik
Düzeni Açısından Sonuç
Bu bölümdeki çözümleme Türkiye-Mısır
ilişkilerinin üç farklı düzlemde ilerlediğini göstermektedir. İlk düzlem
diplomatik normalleşme ve ekonomik ilişkiler gibi iş birliğini kolaylaştıran
alanlardan oluşmaktadır. İkinci düzlem Libya ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki
alanları uyuşmazlığı gibi doğrudan çıkar çatışmalarını içermektedir. Üçüncü
düzlem ise BAE’nin bölgesel rolü, Afrika’daki etki ilişkileri ve yeni güvenlik
girişimleri gibi iki ülkenin ikili ilişkilerinin ötesine geçen gelişmelerden
oluşmaktadır. Bu düzlemler birbirinden bağımsız değildir. Örneğin Libya’da
sağlanabilecek bir uzlaşma Türkiye-Mısır ilişkilerini olumlu etkileyebilir
ancak deniz yetki alanları konusundaki görüş ayrılığını kendiliğinden ortadan
kaldırmaz. Benzer biçimde, ekonomik ilişkilerin gelişmesi de iki ülkenin
Afrika’daki bütün çıkarlarını uyumlu kılmaz. Dolayısıyla Türkiye-Mısır
ilişkilerinin geleceğini değerlendirirken tek bir belirleyici unsur aramak
yerine farklı alanlardaki çıkarların birbirini nasıl etkilediğini incelemek
gerekir. Bu bölümün temel sonucu şudur: Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği,
yalnızca ikili diplomatik normalleşmenin başarısına değil, Libya’da siyasal
bütünlük ile deniz yetki alanları uyuşmazlığının birbirinden ayrıştırılmasına,
BAE ile ilişkilerde yarışma ve iş birliğinin birlikte yönetilmesine ve
Afrika’daki bölgesel hareket alanlarının karşılıklı olarak nasıl
değerlendirileceğine bağlıdır. Bir sonraki bölümde bu çerçeveyi Mekke
Anlaşması, İran’ın olası katılımı ve yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin
ortaya çıkma olasılığı üzerinden geliştirmek gerekir. Böylece Türkiye-Mısır
ilişkilerinin yalnızca geçmişteki anlaşmazlıklar çerçevesinde değil, değişen
bölgesel güvenlik düzeni içinde nasıl yeniden şekillenebileceği de
değerlendirilebilir.
MEKKE ANLAŞMASI,
İRAN’IN OLASI KATILIMI VE YENİ BİR BÖLGESEL GÜVENLİK DÜZENİ
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğini
etkileyebilecek gelişmeler yalnızca Doğu Akdeniz’deki uyuşmazlıklar ve
Afrika’daki etki savaşımlarıyla sınırlı değildir. Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması ve İran’ın bu güvenlik girişimine
katılmaya hazır olduğunu açıklaması bölgesel güvenlik düzeninin yeniden
şekillenme olasılığını gündeme getirmiştir. Bu gelişmelerin önemi henüz
kapsamlı bir bölgesel güvenlik sisteminin kurulmuş olmasından
kaynaklanmamaktadır. Asıl önem uzun süredir farklı güvenlik ortaklıkları içinde
hareket eden devletlerin bölgesel sorunları kendi aralarında ele alabilecek
yeni bir mekanizma arayışına girme olasılığıdır. Bununla birlikte, bir güvenlik
anlaşmasının imzalanması ile işlerliği kanıtlanmış bir bölgesel güvenlik
düzeninin ortaya çıkması birbirinden farklıdır. Birincisi hukuksal ve siyasal
bir başlangıçtır ve ikincisi ise ortak tehdit tanımlarının, karar alma
süreçlerinin, yükümlülüklerin ve kriz yönetimi mekanizmalarının zaman içinde
oluşturulmasını gerektirir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması üç ayrı
düzeyde değerlendirilmelidir:
Mevcut
anlaşmanın niteliği: Katılımcı
devletlerin hangi güvenlik yükümlülüklerini üstlendiği.
Genişleme
olasılığı: İran’ın ve başka bölgesel aktörlerin
bu girişime katılmasının koşulları.
Bölgesel
sonuçlar: Böyle bir gelişmenin Türkiye-Mısır
ilişkileri, Körfez güvenliği, Libya ve Afrika üzerindeki olası etkileri.
Mekke
Anlaşması’nın Stratejik Anlamı
Mekke Anlaşması Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan arasındaki güvenlik iş birliğinin daha kurumsal bir
çerçeveye taşınması bakımından önem taşımaktadır. Anlaşmanın temelinde
taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğer taraflar açısından da güvenlik
sorunu olarak ele alınması bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu tür bir hükmün uygulamada
nasıl uygulanacağı, saldırının tanımlanması, ortak karar alma usulleri ve
tarafların karşılık verme yükümlülüklerinin kapsamı gibi ayrıntılara bağlıdır. Dolayısıyla
anlaşmayı otomatik olarak NATO benzeri, bütün koşulları belirlenmiş bir
kolektif savunma sistemi olarak nitelendirmek için hukuksal metnin ve uygulama
mekanizmalarının ayrıntılı biçimde incelenmesi gerekir. Anlaşmanın stratejik
önemi katılımcı ülkelerin birbirinden farklı güvenlik önceliklerine sahip
olmalarına karşın ortak bir güvenlik zemini oluşturmayı denemeleridir. Türkiye
açısından bölgesel hareket alanını genişletmek, Suudi Arabistan açısından
güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmek ve Pakistan açısından ise bölgesel ve
stratejik ortaklıklarını güçlendirmek bu girişimin olası gerekçeleri arasında
değerlendirilebilir. Ancak bunlar tarafların açıkça ilan edilmiş ortak
amaçlarıyla çözümleyici yorumların birbirinden ayrılması koşuluyla ele
alınmalıdır. Bu girişim aynı zamanda daha genel bir soruyu gündeme
getirmektedir: Bölge devletleri güvenliklerini yalnızca bölge dışındaki büyük
güçlerin sağladığı güvencelere mi dayandıracak, yoksa kendi aralarında da
işleyen güvenlik ve kriz yönetimi mekanizmaları oluşturabilecek midir? Bu
sorunun yanıtı anlaşmanın yalnızca askeri kapasite bakımından değil, diplomatik
ve kurumsal kapasite bakımından da değerlendirilmesini gerektirir.
İran’ın Olası Katılımı:
Güvenlik İş Birliğinin Genişlemesi mi, Yeni Bir Güç Dengesi mi?
Mekke Anlaşması’nın geleceğini
etkileyebilecek en önemli sorulardan biri İran’ın bu girişime katılıp
katılmayacağıdır. İran’ın katılım olasılığı anlaşmanın üç ülke arasındaki
savunma iş birliğinin ötesine geçerek daha geniş bir bölgesel güvenlik mekanizmasına
dönüşüp dönüşemeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir. Burada öncelikle iki
kavram birbirinden ayrılmalıdır: diyalog mekanizmasına katılmak ile karşılıklı
savunma yükümlülüğü üstlenmek aynı şey değildir. İran’ın bölgesel güvenlik
görüşmelerine katılması Mekke Anlaşması’na taraf olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde,
İran’ın böyle bir anlaşmaya katılmaya hazır olduğunu açıklaması da hukuksal ve
kurumsal katılımın gerçekleştiğini göstermez. İran’ın olası katılımı üç temel
açıdan önemlidir. Birincisi, güvenlik algılarının değişmesidir. İran’ın
anlaşmaya katılması Tahran’ın uzun süredir tehdit olarak değerlendirdiği bazı
bölgesel güvenlik düzenekleriyle ilişkisinde değişiklik anlamına gelebilir.
Ancak bu değişimin gerçekleşebilmesi için İran’ın güvenlik kaygılarının yanı
sıra Suudi Arabistan ve diğer katılımcıların İran’a ilişkin tehdit
değerlendirmelerinin de ele alınması gerekir. İkincisi, Suudi Arabistan-İran
ilişkilerinin niteliğidir. İki ülke arasında diplomatik ilişkilerin
sürdürülmesi karşılıklı güvensizliğin sona erdiği anlamına gelmez. İran’ın
bölgesel ortaklıkları, Körfez ülkelerinin güvenlik kaygıları ve Yemen gibi
çatışma alanlarındaki gelişmeler kapsamlı bir güvenlik anlaşmasının önündeki
temel sorunlar arasında yer alabilir. Üçüncüsü, bölgesel güvenliğin
kurumsallaşma olasılığıdır. İran’ın katılımı ancak ortak tehditlerin nasıl
tanımlanacağı, anlaşmazlıkların hangi usullerle çözüleceği ve bir tarafın
diğerine karşı güç kullanması durumunda hangi mekanizmaların işletileceği açıklığa
kavuşturulursa kalıcı bir güvenlik düzenine katkı sağlayabilir. Bu koşullar
yerine getirilmeden yapılacak bir genişleme güvenlik iş birliğini güçlendirmek
yerine anlaşma içindeki çelişkileri artırabilir. Çünkü ortak bir güvenlik
örgütlenmesinin başarısı yalnızca katılımcıların sayısına değil, ortak
kuralların işlerliğine ve tarafların bu kurallara uyma iradesine bağlıdır. Bu
nedenle İran’ın olası katılımı kendiliğinden barışın veya bölgesel uzlaşmanın
göstergesi olarak değerlendirilmemelidir. Asıl ölçüt farklı güvenlik
çıkarlarına sahip devletlerin karşılıklı yükümlülükleri uygulanabilir ve
denetlenebilir bir çerçeve içinde tanımlayıp tanımlayamayacaklarıdır.
Mısır’ın Konumu:
Anlaşmanın Dışında mı, Yeni Güvenlik Arayışının İçinde mi?
Mekke Anlaşması’nın Türkiye-Mısır
ilişkileri bakımından önemini belirleyen temel noktalardan biri Mısır’ın
anlaşmanın kurucu tarafları arasında bulunmamasına karşın Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan ile birlikte bölgesel güvenlik görüşmelerine katılmasıdır.
Nitekim dört ülkenin dışişleri bakanları 21 Haziran 2026’da Kahire’de, 21
Eylül’de New York’ta ve 23 Ekim’de İstanbul’da bir araya gelerek bölgesel
güvenlik, çatışmaların sona erdirilmesi ve diplomatik iş birliği konularını ele
almıştır. Ekim ayındaki toplantıda ayrıca İran ile ABD ve İsrail arasındaki
çatışma, Yemen’deki Husi saldırıları ve uluslararası deniz ulaşımının güvenliği
görüşülmüştür. Bu toplantılar Mısır’ın bölgesel güvenlik arayışından uzak
durmadığını göstermektedir. Ancak dört ülkenin oluşturduğu R4 danışma
mekanizması [1]
ile üç ülkenin imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması birbirine
karıştırılmamalıdır. Mevcut bilgiler, Mısır’ın Mekke Anlaşması’na taraf
olduğunu değil, daha geniş bir diplomatik danışma sürecine katıldığını
göstermektedir. Bu ayrım, Mısır’ın stratejik tercihini anlamak bakımından
önemlidir. Kahire, bir yandan Türkiye ve Suudi Arabistan ile bölgesel güvenlik
alanında eşgüdüm sağlayabilir; diğer yandan kendisini belirli bir karşılıklı
savunma yükümlülüğüne bağlamadan hareket alanını korumak isteyebilir. Mısır’ın
böyle bir tercihte bulunmasının olası nedenleri üç başlık altında
değerlendirilebilir:
Stratejik
hareket alanını korumak: Mısır,
farklı bölgesel aktörlerle ilişkilerini sürdürerek tek bir güvenlik düzenine
bağımlı hâle gelmekten kaçınabilir.
Ulusal
güvenlik önceliklerini gözetmek:
Libya, Nil havzası, Sudan, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını
birbirinden farklı araçlarla korumayı tercih edebilir.
Bölgesel
karar süreçlerinde etkin olmak:
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu güvenlik girişimi
gelişirken bu sürecin dışında kalmak yerine görüşmelerde yer almayı yararlı
görebilir.
Bu nedenler, Mısır’ın Mekke
Anlaşması’na gelecekte katılmayacağını kanıtlamaz. Bununla birlikte, katılımın
yalnızca diplomatik yakınlaşmayla açıklanamayacağını ortaya koyar. Bir devletin
güvenlik anlaşmasına katılması, diğer katılımcıların tehdit değerlendirmelerini
ve güvenlik önceliklerini ne ölçüde paylaşabildiğiyle ilgilidir. Mısır’ın
Türkiye ile ilişkilerinde yaşanan normalleşme de bu açıdan önemlidir. İki
ülkenin Şubat 2026’da Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyinin ikinci
toplantısını gerçekleştirmesi ve bölgesel güvenlik konularında eşgüdümü
geliştirme iradesini açıklaması, ilişkilerin yalnızca ikili diplomasiyle
sınırlı kalmadığını göstermektedir. Bununla birlikte, Mısır’ın Türkiye ile
güvenlik alanında daha fazla iş birliği yapması, Libya ve Doğu Akdeniz’deki
bütün anlaşmazlıklarını terk etmesini gerektirmez. Türkiye açısından da Mısır
ile yakınlaşma, Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatından vazgeçmek
anlamına gelmez. Bu nedenle Mısır’ın konumu, Mekke Anlaşması’na katılmak ile
bölgesel güvenlik düzeninin oluşumuna katılmak arasındaki fark üzerinden
değerlendirilmelidir. İkinci seçenek, Mısır’a daha geniş bir diplomatik hareket
alanı sağlayabilir.
Suudi Arabistan,
İran ve Körfez Güvenliğinin Çelişkileri
Mekke Anlaşması’nın genişlemesi, Suudi
Arabistan’ın bölgesel güvenlik siyasası açısından da önemli sonuçlar
doğurabilir. Riyad, Türkiye ve Pakistan ile savunma iş birliğini geliştirirken
İran ile diyalog kanallarını açık tutmak isteyebilir. Bu iki yaklaşım ilk
bakışta birbiriyle çelişkili görünse de devletler açısından caydırıcılık ile
diplomasi her zaman birbirinin alternatifi değildir. Ancak bu iki aracın
birlikte kullanılabilmesi, tarafların belirli sınırlar içinde uzlaşmasına
bağlıdır. Suudi Arabistan, kendisine yönelik saldırıların önlenmesini ve
güvenlik güvencelerinin güçlendirilmesini isterken İran, kendi güvenliğinin ve
bölgesel çıkarlarının dışlanmadığı bir düzen arayabilir. Bu beklentilerin
uzlaştırılması, yalnızca üst düzey görüşmelerle değil, somut güvenlik
mekanizmalarıyla olanaklı olabilir. Ekim 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan’dan üst düzey yetkililerin Tahran’da İranlı yetkililerle görüşmesi, bu
açıdan dikkate değerdir. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, bölgesel iş
birliğinin derinleştirilmesine ve anlaşmazlıkların giderilmesine hazır
olduklarını açıklamıştır. Bununla birlikte, bu açıklama İran’ın Mekke
Anlaşması’na resmen katıldığı anlamına gelmemektedir. Üstelik bölgesel güvenlik
ortamı uzlaşma arayışını zorlaştıran gelişmeler de içermektedir. Ekim ayındaki
R4 açıklamasında Husi saldırılarının kınanması ve Suudi Arabistan’ın
güvenliğine destek verilmesi tarafların bazı tehditler karşısında ortak tutum
alabileceğini göstermektedir. Aynı açıklamada ABD ve İsrail ile İran arasındaki
çatışmanın diplomasi yoluyla sona erdirilmesi gereğine de vurgu yapılmıştır.
Burada iki önemli sonuç ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bölgesel devletler aynı
anda hem savunma iş birliğini güçlendirmeye hem de çatışma riskini azaltmaya
çalışabilir. İkincisi, bu iki hedefin birbiriyle uyumlu olup olmayacağı
kurulacak mekanizmaların niteliğine ve tarafların uygulamalarına bağlıdır. Dolayısıyla
Mekke Anlaşması’nın İran ile ilişkileri nasıl etkileyeceği konusunda iki farklı
olasılık bulunmaktadır. Anlaşma İran’a karşı bir cephe olarak algılanırsa
bölgesel kutuplaşmayı artırabilir. Buna karşılık, caydırıcılığı diplomatik
diyalogla birlikte yürüten ve İran’ın güvenlik kaygılarını da görüşmeye açan
bir yapıya dönüşürse gerilimin azaltılmasına katkıda bulunabilir. Bu iki
olasılık arasında seçim yapılmasını sağlayacak ölçüt anlaşmanın açıklamalarında
kullanılan barışçı ifadelerden çok tarafların somut davranışları ve kriz
anlarında izleyecekleri yöntemler olacaktır.
ABD ve İsrail:
Yeni Bir Bölgesel Güvenlik Düzenine Nasıl Yaklaşabilirler?
Mekke Anlaşması’nın gelişmesi ve
İran’ın olası katılımı ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri açısından da
önem taşımaktadır. Bununla birlikte, iki ülkenin bu gelişmelere aynı
gerekçelerle yaklaşacağını varsaymak doğru değildir. ABD’nin bölgedeki güvenlik
siyasası, askeri ortaklıklar, savunma iş birliği, deniz ulaşımının güvenliği,
İran’ın askeri kapasitesi ve İsrail’in güvenliği gibi farklı unsurları
kapsamaktadır. Bölge devletlerinin kendi aralarında daha etkili güvenlik
mekanizmaları oluşturması Washington açısından hem fırsatlar hem de stratejik
sorunlar doğurabilir. Bir taraftan bölgesel devletlerin güvenlik
sorumluluklarını üstlenmesi ABD’nin doğrudan askeri yükünü azaltabilir. Diğer
taraftan, Washington’ın etkisinin azaldığı ve ABD’nin güvenlik önceliklerinden
bağımsız hareket edebilen bir bölgesel düzenin oluşması Amerikan yönetiminin
bazı stratejik çıkarlarıyla çatışabilir. Bu nedenle ABD’nin yeni güvenlik
girişimine yaklaşımını baştan bütünüyle olumlu veya olumsuz olarak
nitelendirmek yerine girişimin hangi sonuçları doğuracağına bağlı olarak
değerlendirmek gerekir. İsrail açısından ise İran’ın bölgesel güvenlik
görüşmelerine katılması, Tahran’ın uluslararası ve bölgesel konumunun değişmesi
ve Türkiye’nin diplomatik etkinliğinin artması önem taşıyabilir. İran’ın
güvenlik ilişkilerinin genişlemesi İsrail yönetiminin tehdit algılarını ve
bölgesel ortaklıklarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir. Bununla
birlikte, İsrail’in böyle bir gelişmeyi önlemek için belirli bir girişimde
bulunmaya karar verdiğini gösteren somut kanıtlar ortaya konulmadan, sabotaj
veya engelleme etkinliklerini gerçekleşmiş bir olgu gibi sunmak doğru olmaz. Buna
karşılık, yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin dış aktörlerin müdahalesiyle
karşılaşabileceği olasılığı araştırılması gereken meşru bir senaryodur. Bu tür
müdahaleler diplomatik baskı, güvenlik ortaklıklarının yeniden düzenlenmesi,
ekonomik araçların kullanılması veya bölgesel krizlerin tırmanması biçiminde
ortaya çıkabilir. Ancak her bir olasılığın somut kanıtlarla desteklenmesi
gerekir. Burada ayrıca bir ayrım yapmak gerekir: ABD veya İsrail’in bölgesel
gelişmeler üzerinde etkili olmaya çalışması ile yeni bir güvenlik girişimini sistemli
olarak sabote etmeye yönelmesi aynı şey değildir. İkincisi, daha güçlü ve
doğrudan kanıt gerektiren bir savdır. Türkiye-Mısır ilişkileri bakımından asıl
soru iki ülkenin dış aktörlerin siyasalarına karşı ortak bir tutum geliştirip
geliştiremeyeceğidir. Mısır’ın ABD ile güvenlik ilişkileri Türkiye’nin NATO
üyeliği ve iki ülkenin İsrail-Filistin sorununa ilişkin yaklaşımları dikkate
alındığında tam bir stratejik birliktelik kolay görünmemektedir. Bununla
birlikte, çatışmaların yayılmasını önlemek, deniz ulaşımının güvenliğini
sağlamak ve diplomatik çözüm kanallarını açık tutmak gibi konularda ortak
hareket alanları bulunabilir.
Üç Olası Gelişme
Senaryosu
Mekke Anlaşması’nın geleceği ve bunun
Türkiye-Mısır ilişkilerine etkisi, mevcut gelişmelerden hareketle üç temel
senaryo altında değerlendirilebilir.
Senaryo 1 —
Sınırlı savunma iş birliği
Mevcut yapının devamı. Mekke
Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma sanayii,
istihbarat paylaşımı, askeri eğitim ve karşılıklı savunma alanlarında gelişir ancak
daha geniş bir bölgesel güvenlik örgütüne dönüşmez. İran ile görüşmeler sürer
fakat İran anlaşmaya taraf olmaz. Mısır ise R4 gibi diplomatik danışma
mekanizmaları üzerinden sürece katılmayı sürdürür.
Türkiye-Mısır
ilişkilerine etkisi: İki ülkenin
güvenlik alanında görüş alışverişi artabilir. Libya ve Doğu Akdeniz’deki
anlaşmazlıklar ise ayrı başlıklar olarak varlığını korur.
Senaryo 2 — Daha
geniş bölgesel güvenlik ve diyalog düzeni
Koşullu genişleme. Mekke Anlaşması’nın
çevresinde, doğrudan karşılıklı savunma yükümlülüğü üstlenmeyen ülkelerin de
katılabileceği bir diyalog, kriz yönetimi ve güven artırıcı önlemler sistemi
gelişir. İran bu mekanizmaya katılabilir. Mısır ve diğer bölgesel aktörler de
kendi tercihleri doğrultusunda sürece girebilir. Bu senaryoda en önemli gelişme
bütün ülkelerin aynı tehdit algısına sahip olması değil, anlaşmazlıkların
yönetilebileceği ortak kuralların oluşturulmasıdır.
Türkiye-Mısır
ilişkilerine etkisi: Bölgesel
diplomatik iş birliği güçlenebilir. Bununla birlikte, kalıcı yakınlaşma için
Libya ve deniz yetki alanları konularında ayrıca uzlaşma gerekir.
Senaryo 3 —
Kutuplaşmanın derinleşmesi
Risk senaryosu. Bölgesel çatışmaların
genişlemesi, İran ile Suudi Arabistan arasındaki güvensizliğin sürmesi veya dış
aktörlerin karşıt güvenlik ortaklıklarını güçlendirmesi Mekke Anlaşması’nın
daha dar ve karşıtlık temelli bir yapıya dönüşmesine neden olabilir. Böyle bir
durumda İran’ın katılımı zorlaşabilir. Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan ile iş
birliğini sürdürse bile daha bağlayıcı güvenlik yükümlülüklerinden kaçınabilir.
Türkiye-Mısır
ilişkilerine etkisi: İki ülke
arasındaki diplomatik yakınlaşma devam edebilir ancak bölgesel kutuplaşmanın
Libya ve Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkları daha da sertleştirmesi olasılığı
ortaya çıkar.
Bu senaryolar kesin tahminler
değildir. Bunlar, mevcut gelişmelerin hangi koşullar altında farklı sonuçlara
ulaşabileceğini gösteren çözümleme araçlarıdır. Ayrıca birbirlerini bütünüyle
dışlamazlar. Anlaşma savunma alanında sınırlı kalırken çevresinde daha geniş
bir diplomatik diyalog mekanizması gelişebilir.
Ara Değerlendirme
Mekke Anlaşması Türkiye-Mısır
ilişkilerini doğrudan belirleyen bir düzenleme olmaktan çok iki ülkenin içinde
hareket ettiği bölgesel güvenlik ortamını değiştirebilecek bir girişimdir.
İran’ın olası katılımı bu girişimin kapsamını genişletebilir ancak katılımın
gerçekleşmesi bölgesel güvensizliğin sona erdiği anlamına gelmez. Mısır’ın R4 danışma
mekanizmasındaki varlığı Kahire’nin yeni güvenlik arayışlarını tümüyle
dışarıdan izlemediğini göstermektedir. Bununla birlikte, Mısır’ın Mekke
Anlaşması’na katılmaması ikili ve çok taraflı güvenlik ilişkilerini birbirinden
ayırma tercihinin devam edebileceğine işaret etmektedir. ABD ve İsrail’in
yaklaşımı da bu sürecin geleceğini etkileyebilecek değişkenler arasındadır.
Ancak dış aktörlerin girişimi engellemeye çalışacağı varsayımı kanıtlanmış bir
olgu değil, gerçekleşme koşulları ayrıca değerlendirilmesi gereken bir
senaryodur. Sonuç olarak Mekke Anlaşması’nın Türkiye-Mısır ilişkileri
bakımından gerçek önemi yeni bir askeri blok oluşturup oluşturmamasından ibaret
değildir. Daha temel soru ‘bölge devletlerinin güvenliklerini yalnızca
karşılıklı caydırıcılık üzerinden mi tanımlanacaktır, yoksa caydırıcılığı
diplomasi, kriz yönetimi ve karşılıklı güven oluşturma mekanizmalarıyla mı birleştirebileceklerdir’
sorusudur . Bu sorunun yanıtı bir sonraki bölümde ele alınacak olan
Türkiye-Mısır ilişkilerinin Libya, BAE ve Afrika ekseninde hangi somut iş
birliği ve çatışma alanlarına sahip olduğu sorusuna da ışık tutacaktır.
TÜRKİYE-MISIR
İLİŞKLERİNDE İŞ BİRLİĞİ VE ÇALIŞMA ALANLARININ BÜTÜNLEŞİK ÇÖZÜMLEMESİ
Önceki bölümlerde Türkiye-Mısır
ilişkilerinin tarihsel dönüşümü, Libya ve Doğu Akdeniz’deki çıkar
farklılıkları, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgesel rolü, Afrika’daki etki savaşımları
ve Mekke Anlaşması’nın olası etkileri ayrı ayrı ele alındı. Bu bölümde söz
konusu unsurlar bir araya getirilerek temel araştırma sorusuna yanıt
aranacaktır: Türkiye ve Mısır, değişen bölgesel güvenlik dengeleri içinde
kalıcı bir iş birliği geliştirebilir mi; yoksa karşılıklı çıkar farklılıkları
yeni bir yarışma dönemine mi yol açacaktır? Bu sorunun yanıtı, iki ülkeden
birinin diğerine bütünüyle yaklaşacağı veya uzaklaşacağı varsayımına
dayandırılmamalıdır. Daha gerçekçi yaklaşım, iş birliği ve çatışmanın farklı siyasa
alanlarında eş zamanlı olarak var olabileceğini kabul etmektir.
Çıkarların
Örtüştüğü Alanlar
Türkiye ile Mısır’ın bölgesel
öncelikleri bütünüyle aynı değildir. Bununla birlikte, belirli alanlarda ortak
çıkarlar oluşturabilecek koşullar bulunmaktadır. Birinci alan, Libya’da kararlılığın
sağlanmasıdır. Libya’daki siyasal parçalanmanın ve silahlı çatışmaların devam
etmesi yalnızca Libya halkı açısından değil, komşu ülkelerin güvenliği ve
bölgesel ekonomik ilişkiler bakımından da maliyet yaratmaktadır. Türkiye ve
Mısır, Libya’da kalıcı siyasal kurumların oluşturulması, güvenlik ortamının
iyileştirilmesi ve ekonomik etkinliklerin kararlılığa kavuşması konusunda ortak
bir zemin geliştirebilir. Ancak bu ortaklığın kurulabilmesi için Libya’nın
geleceğiyle ilgili iki farklı konunun birbirinden ayrılması gerekir: Libya’nın
siyasal bütünlüğü ve Türkiye-Libya deniz yetki alanları Mutabakatının hukuksal
geçerliliği. İlk konuda uzlaşma sağlanması, ikinci konudaki uyuşmazlığı
kendiliğinden çözmez. İkinci alan, bölgesel çatışmaların yayılmasının
önlenmesidir. İran ile Körfez ülkeleri arasındaki gerilimler, Yemen’deki
çatışmalar, Kızıldeniz’de deniz ulaşımına yönelik tehditler ve İsrail-Filistin
sorunu Türkiye ve Mısır’ın güvenlik hesaplarını etkileyebilecek gelişmelerdir.
Bu konularda diplomatik ilişkilerin artırılması iki ülkenin bütün sorunlarda
aynı görüşü paylaşmasını gerektirmeden ortak hareket etmesine olanak
sağlayabilir. Üçüncü alan, ekonomik iş birliğidir. Türkiye ile Mısır arasındaki
ticaret, yatırım, sanayi üretimi ve ulaştırma bağlantıları siyasal
anlaşmazlıklara karşın sürdürülebilecek ortak çıkarlar yaratmaktadır. Ekonomik
ilişkilerin geliştirilmesi iki ülkenin birbirine ilişkin tehdit algılarını
kendiliğinden ortadan kaldırmasa da diplomatik ilişkilerin kopmasının
maliyetini yükseltebilir. Dördüncü alan, Afrika’daki kararlılıktır. Sudan,
Libya, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmeler Türkiye ve Mısır’ın farklı
yollarla ilişki kurduğu coğrafyalarda karşılıklı etkiler yaratmaktadır. İki
ülke bu bölgelerdeki bütün siyasal aktörlere aynı yaklaşımı benimsemese bile insancıl
krizlerin azaltılması, ekonomik bağlantıların korunması ve bölgesel kararlılığın
desteklenmesi gibi konularda eş güdüm geliştirebilir. Bu dört alan
Türkiye-Mısır ilişkilerinin yalnızca geçmişteki karşıtlıklarla
tanımlanamayacağını göstermektedir. Bununla birlikte, ortak çıkarların
bulunması iş birliğinin kendiliğinden ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Bunun
için karşılıklı güven, kurumsal iletişim ve somut uygulama mekanizmaları
gereklidir.
Çatışma
Olasılığının Sürdüğü Alanlar
İş birliği olanaklarının varlığına
karşın Türkiye-Mısır ilişkilerinde çözülmesi daha güç olan bazı yapısal
sorunlar bulunmaktadır. Bunların başında Doğu Akdeniz’de deniz yetki
alanlarının sınırlandırılması gelmektedir. Türkiye-Libya Mutabakatı Ankara’nın
deniz yetki alanlarına ilişkin yaklaşımında önemli bir yer tutarken Mısır bu Mutabakatın
kendi haklarını ihlal ettiğini savunmaktadır. Bu anlaşmazlık yalnızca teknik
bir harita veya sınırlandırma sorunu değildir. Aynı zamanda bölgesel
ittifakları, enerji siyasalarını ve devletlerin denizlerdeki hareket alanlarını
etkileyen bir siyasal sorundur. İkinci çatışma alanı, Libya’daki siyasal
düzenin geleceğidir. Türkiye’nin doğu Libya’daki aktörlerle ilişkilerini
geliştirmesi geçmişte farklı tarafları destekleyen ülkeler arasındaki
karşıtlıkların yumuşaması için fırsat yaratabilir. Fakat bu yakınlaşma Mısır’ın
Libya üzerindeki güvenlik ve etki kaygılarını ortadan kaldırmaz. Türkiye’nin
Libya’daki etkisinin artması Kahire tarafından iş birliği fırsatı olarak da
stratejik meydan okuma olarak da değerlendirilebilir. Üçüncü alan, BAE ile
ilişkilerin Türkiye-Mısır üçgenine etkisidir. Türkiye ile BAE arasındaki
ekonomik ve diplomatik yakınlaşma, bölgesel yarışmanın sona erdiği anlamına
gelmez. Benzer biçimde, Mısır ile BAE’nin bazı konularda aynı tutumu
benimsemesi iki ülkenin bütün stratejik önceliklerinin örtüştüğünü göstermez.
Bu nedenle üç ülke arasındaki ilişkiler sabit bir ittifak şeması üzerinden
değil, konuya göre değişen çıkarlar çerçevesinde incelenmelidir. Dördüncü alan
ise bölgesel güvenlik düzeninin geleceğidir. Mekke Anlaşması’nın gelişmesi ve
İran’ın olası katılımı Türkiye ile Mısır’ın bölgesel güvenlik alanındaki
tercihlerini etkileyebilir. Ancak iki ülkenin yeni bir güvenlik girişimine aynı
ölçüde yaklaşacağını varsaymak doğru değildir. Türkiye’nin anlaşmanın kurucu
taraflarından biri olması ile Mısır’ın diplomatik danışma mekanizmalarında yer
alması farklı konumlardır. Bu sorunların ortak özelliği yalnızca diplomatik iyi
niyetle çözülemeyecek olmalarıdır. Her biri somut çıkarların, hukuksal savların
ve güvenlik önceliklerinin karşılaştırılmasını gerektirmektedir.
BAE, Suudi
Arabistan ve İran Arasındaki Farklılaşmalar
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğini
etkileyen bölgesel ortam birbirinden ayrılmış ve değişmez bloklardan
oluşmamaktadır. Suudi Arabistan, BAE, İran, Türkiye ve Mısır’ın çıkarları bazı
alanlarda örtüşürken başka alanlarda ayrışabilmektedir. Suudi Arabistan ile BAE
arasındaki ilişkiler bu açıdan açıklayıcıdır. İki ülke güvenlik ve ekonomik
alanlarda yakın ortaklıklar geliştirmiş olmakla birlikte Yemen, Sudan, bölgesel
liderlik ve bazı ekonomik öncelikler konusunda farklı tutumlar sergileyebilir.
Bu farklılaşmalar Körfez ülkelerinin her koşulda tek bir stratejik çizgi
izlediği varsayımını geçersiz kılmaktadır. İran açısından ise bölgesel güvenlik
girişimlerine katılmak bir yandan diplomatik yalnızlığı azaltma ve güvenlik
kaygılarını doğrudan görüşme olanağı yaratabilir ve diğer yandan mevcut
bölgesel ortaklıkların ve tehdit algılarının yeniden değerlendirilmesini
gerektirebilir. Türkiye ve Mısır açısından bu değişkenlik yeni diplomatik
olanaklar kadar belirsizlikler de yaratmaktadır. Bir bölgesel aktörle
geliştirilen iş birliği başka bir aktörle ilişkilerde otomatik olarak karşıtlık
doğurmaz. Bununla birlikte, yeni güvenlik düzenlemeleri mevcut güç dengelerini
değiştirdiğinde taraflar kendi hareket alanlarını korumak için farklı
ortaklıklara yönelebilir. Bu nedenle bölgesel ilişkilerin çözümlemesinde şu
ilke benimsenmelidir: Devletler arasındaki ilişkiler kalıcı dostluk ve
düşmanlık kategorilerinden çok değişen çıkarların ve tehdit algılarının
etkileşimi üzerinden açıklanmalıdır.
Üç Temel Gelişme
Yolu
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği
bakımından üç genel gelişme yolu öne çıkmaktadır.
Denetimli
normalleşme: Türkiye ve Mısır
ekonomik ve diplomatik ilişkileri geliştirirken Libya ve Doğu Akdeniz’deki
uyuşmazlıkları sürdürür. Taraflar bütün sorunları çözemez ancak
anlaşmazlıkların yeni bir kriz yaratmasını önlemeye çalışır. Bu yol kapsamlı
bir stratejik uzlaşmadan çok farklılıkların yönetilmesine dayanır.
İşlevsel bölgesel
ortaklık: Türkiye ve Mısır Libya’da kararlılık,
deniz ulaşımının güvenliği, Afrika’daki krizlerin yönetimi ve bölgesel
diplomatik girişimler gibi belirli konularda ortak mekanizmalar geliştirir.
Deniz yetki alanları uyuşmazlığı devam etse bile diğer alanlardaki iş birliği
genişler. Bu yol bütün çıkarların örtüşmesini değil, ortak çıkarların
kurumsallaştırılmasını gerektirir.
Yeniden bölgesel
kutuplaşma: Libya ve Doğu
Akdeniz’deki anlaşmazlıklar sertleşir, bölgesel güvenlik girişimleri karşıt
bloklar olarak algılanır ve dış aktörlerin yarışması bu ayrışmaları
derinleştirir. Ekonomik ve diplomatik normalleşme sürse bile stratejik
güvensizlik artar. Bu yolun gerçekleşmesi kaçınılmaz değildir ancak
uyuşmazlıkların yönetilememesi durumunda göz önünde bulundurulması gereken bir
risk senaryosudur.
Bu yolların hangisinin gerçekleşeceği
yalnızca Türkiye ve Mısır’ın kararlarına bağlı değildir. Libya’daki siyasal
gelişmeler, İran ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler, BAE’nin bölgesel
tercihleri ve ABD ile İsrail’in güvenlik siyasaları da sonuç üzerinde etkili
olabilir. Bununla birlikte, dış aktörlerin etkisini abartarak Türkiye ve
Mısır’ın kendi tercihlerini ikincil duruma getirmek de doğru olmaz. Her iki
devletin bölgesel gelişmelere nasıl karşılık vereceği kendi ulusal çıkar
tanımlarına ve diplomatik kararlarına bağlıdır.
Araştırmanın
Temel Bulgusu
Bu bölümün ortaya koyduğu temel bulgu
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğinin iki uç seçenekten birine
indirgenemeyeceğidir. İlişkilerin ya kapsamlı bir stratejik ittifaka dönüşeceği
ya da yeniden bütünüyle karşıtlığa sürükleneceği varsayımı mevcut çıkar
çeşitliliğini yeterince açıklamamaktadır. Daha güçlü açıklama iki ülke
arasındaki ilişkilerin farklı siyasa alanlarında farklı biçimlerde
gelişebileceğini kabul etmektir. Ekonomik ilişkiler ilerlerken deniz yetki
alanları uyuşmazlığı sürebilir. Libya’da kararlılık konusunda ortak çıkarlar
oluşurken Türkiye-Libya mutabakatı konusunda görüş ayrılıkları devam edebilir.
Bölgesel güvenlik görüşmelerinde diplomatik eş güdüm sağlanırken taraflar
farklı güvenlik anlaşmalarına bağlı kalabilir. Bu durum, Türkiye-Mısır
ilişkilerinin temel niteliğini konu temelli ve değişken iş birliği kavramıyla
açıklamayı olanaklı kılmaktadır. Buradaki iş birliği bütün sorunların
çözülmesini değil, tarafların ortak çıkarlarını ayrıştırarak belirli alanlarda
birlikte hareket edebilmesini ifade etmektedir. Bu yaklaşım makalenin temel
varsayımını da güçlendirmektedir: Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği yalnızca
ikili diplomatik iradeye değil, Libya ve Doğu Akdeniz’deki çıkar çatışmalarının
yönetilmesine, BAE ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin tercihlerine,
Afrika’daki güç ilişkilerine ve yeni güvenlik girişimlerinin niteliğine
bağlıdır.
TÜRKİYE İÇİN
SİYASA SEÇENEKLERİ VE ÖNERİLER
Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği
yalnızca diplomatik normalleşmenin sürdürülmesine değil, bu normalleşmenin
somut bölgesel sorunlarda sonuç üretip üretememesine bağlıdır. Türkiye
açısından temel sorun Mısır ile ilişkileri geliştirirken Doğu Akdeniz’deki
hukuksal ve stratejik savlarını korumak, Libya’daki etkinliğini sürdürmek ve
Afrika’daki hareket alanını genişletmektir. Bu hedeflerin tümünü aynı anda
gerçekleştirmek kolay değildir. Ancak Türkiye’nin siyasa seçenekleri zorunlu
olarak ya bölgesel etkinliğini korumak ya da komşu ve bölgesel aktörlerle
uzlaşmak biçiminde iki karşıt seçeneğe indirgenmemelidir. Asıl amaç ulusal
çıkarları korurken karşıtlıkların maliyetini azaltabilecek bir diplomatik ve
kurumsal çerçeve geliştirmektir.
Türkiye-Mısır
İlişkilerini Tek Bir Uyuşmazlığın Gölgesinden Çıkarmak
Türkiye’nin ilk önceliği Mısır ile
ilişkilerini yalnızca Libya ve deniz yetki alanları sorunlarına bağlamaktan
kaçınmak olmalıdır. Bu konuların önemi açıktır ancak ikili ilişkilerin bütün
alanlarını belirlemelerine izin verilmesi ekonomik ve diplomatik iş birliğinin
gelişmesini sınırlar. Bu çerçevede Türkiye şu adımları değerlendirebilir:
Ekonomik
ilişkiler, sanayi yatırımları, ticaret ve ulaştırma bağlantıları için belirli
hedefleri ve takvimi bulunan ortak çalışma programları oluşturmak.
Dışişleri
ve ilgili kamu kurumları arasında düzenli ve kurumsallaşmış danışma
mekanizmalarını sürdürmek.
Libya,
Sudan, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu gibi alanlarda ortak çıkarların
belirlenmesine yönelik uzman düzeyinde görüşmeler yapmak.
Çözülemeyen
uyuşmazlıkların diğer iş birliği alanlarını otomatik olarak durdurmasını
önleyecek bir diplomatik yaklaşım geliştirmek.
Bu önerinin temelinde ikili
ilişkilerin bütün sorunlar çözülünceye kadar bekletilmesi yerine çözülebilecek
sorunlarda ilerleme sağlanması düşüncesi bulunmaktadır. Bununla birlikte,
normalleşmenin başarı ölçütü yalnızca yapılan toplantılar veya yayımlanan ortak
açıklamalar olmamalıdır. Somut ekonomik sonuçlar, ortak projeler, düzenli
görüşme mekanizmaları ve kriz anlarında sürdürülebilen iletişim daha anlamlı
göstergelerdir.
Libya Siyasasında
İki Hedefi Birbirinden Ayırmak
Türkiye’nin Libya siyasasında iki
hedefi birlikte gözetmesi gerekir: Libya’nın siyasal bütünlüğünün ve kararlılığının
desteklenmesi ile Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin hukuksal savlarının
korunması. Bu iki hedef birbirini zorunlu olarak dışlamaz. Ancak bunların aynı
hedefmiş gibi sunulması Mısır ile uzlaşma olanaklarını daraltabilir. Türkiye,
Libya’nın doğusundaki aktörlerle geliştirdiği ilişkileri yalnızca ikili etkisini
artırmanın aracı olarak değil, Libya’daki farklı siyasal kesimler arasında
iletişim kurulmasına katkıda bulunabilecek bir olanak olarak değerlendirebilir.
Bunun için doğu ve batı Libya’daki aktörlerin katılımını sağlayan ve ülkenin
kurumsal bütünlüğünü ve siyasal temsilini esas alan süreçler desteklenmelidir. Deniz
yetki alanları konusunda ise Türkiye’nin hukuksal savlarını açıklaması ve
savunması, Mısır’ın itirazlarının diplomatik yollarla ele alınmasına engel
değildir. Taraflar, hukuksal savlarını korurken teknik görüşmeler, uzman
değerlendirmeleri ve gerektiğinde uluslararası hukukun öngördüğü barışçı
uyuşmazlık çözüm yolları üzerinde çalışabilir. Burada Türkiye açısından önemli
olan Libya’nın geleceği konusundaki her uzlaşmayı Türkiye-Libya Mutabakatından
vazgeçmekle eşitlememek aynı şekilde Mutabakatın korunmasını Libya’da kalıcı
siyasal kararlılığın ön koşulu olarak görmemektir.
Öneri: Türkiye, Mısır ile Libya konusunda ayrı
gündemleri bulunan iki kanallı bir diplomatik yaklaşım geliştirmelidir: Birinci
kanal Libya’nın siyasal bütünlüğü, güvenliği ve kurumsal kararlılığı ve ikinci
kanal ise deniz yetki alanları uyuşmazlığının hukuksal ve teknik boyutları
olmalıdır.
BAE ile
İlişkileri Sıfır Toplamlı Yarışmadan Uzaklaştırmak
Türkiye’nin BAE ile ilişkilerinde
ekonomik ve diplomatik iş birliğini sürdürürken bölgesel çıkar farklılıklarını
gerçekçi biçimde değerlendirmesi gerekir. Geçmişteki yarışmanın bütün siyasa
alanlarında devam ettiğini varsaymak mevcut iş birliği olanaklarını küçümsemek
anlamına gelir. Buna karşılık ekonomik yakınlaşmanın stratejik farklılıkları
ortadan kaldırdığını düşünmek de yanıltıcıdır. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşımı
konu temelli bir değerlendirmeye dayanmalıdır. Ekonomik yatırımlar ticaret ve
karşılıklı diplomatik ilişkiler geliştirilebilirken Libya, Afrika Boynuzu ve
deniz ulaşımının güvenliği gibi alanlardaki farklılıklar ayrıca ele
alınmalıdır. Türkiye, Mısır ile BAE arasındaki yakın ilişkileri de kendisine
karşı oluşturulmuş değişmez bir blok olarak değerlendirmemelidir. Benzer
biçimde, Türkiye ile BAE arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, Mısır’ın
Türkiye-Libya mutabakatına ilişkin itirazlarının ortadan kalkacağı anlamına
gelmez.
Öneri: Türkiye, BAE ile ekonomik iş birliğini
bölgesel sorunlardan bütünüyle bağımsızlaştırmaya çalışmak yerine ekonomik
ilişkilerin siyasal uyuşmazlıkları yönetmeye katkıda bulunabileceği bir
diplomatik çerçeve oluşturmalıdır.
Afrika
Siyasasında Eş Güdüm ve Kurumsal Kapasite
Türkiye’nin Afrika’daki diplomatik,
ekonomik ve güvenlik ilişkilerinin genişlemesi bu coğrafyanın dış siyasa
içindeki önemini artırmaktadır. Ancak etkinin artması her ülkede aynı
stratejinin uygulanmasını veya bütün bölgesel aktörlerle yarışmaya girilmesini
gerektirmez. Mısır’ın Nil havzası, Sudan, Libya, Kızıldeniz ve Afrika
Boynuzu’ndaki güvenlik öncelikleri dikkate alınmalıdır. Bu önceliklerin
Türkiye’nin Afrika siyasasından farklılaşması her zaman doğrudan bir çıkar
çatışması anlamına gelmez.
Türkiye şu alanlarda Mısır ile eş güdüm
olanaklarını araştırabilir: Sudan’daki çatışmaların sona erdirilmesi ve insancıl
yardımın ulaştırılması, Libya’nın siyasal bütünlüğü ve güvenlik kurumlarının
yeniden yapılandırılması, Kızıldeniz’de deniz ulaşımının güvenliği ve ticari
akışın korunması, Afrika Boynuzu’nda bölgesel gerilimlerin azaltılması ve ekonomik
kalkınma, altyapı ve ticaret bağlantılarında karşılıklı çıkarların
belirlenmesi. Bu öneriler, iki ülkenin bütün dosyalarda aynı siyasayı
izlemesini gerektirmez. Amaç, farklılıkların çatışmaya dönüşmesini önlemek ve
ortak çıkarların bulunduğu alanlarda işlevsel iş birliği geliştirmektir.
Mekke Anlaşması
Konusunda Ölçülü ve Çok Katmanlı Yaklaşım
Türkiye, Mekke Anlaşması’nın kurucu
taraflarından biri olarak bu girişimin gelişiminde önemli bir konuma sahiptir.
Bununla birlikte, anlaşmanın uzun vadeli başarısı yalnızca askeri iş birliğinin
güçlendirilmesine bağlı değildir. Bölgesel güvenlik düzeninin kararlılık
kazanması diplomatik iletişim ve kriz yönetimi mekanizmalarının
geliştirilmesini de gerektirir. Türkiye açısından üç öneri öne çıkmaktadır. Birincisi,
savunma yükümlülüklerini açık ve uygulanabilir biçimde tanımlamaktır.
Anlaşmanın kapsamı, tarafların hangi koşullarda harekete geçeceği, karar alma
süreçleri ve diğer uluslararası yükümlülüklerle ilişkisi bakımından açıklığa
kavuşturulmalıdır. İkincisi, savunma iş birliğini diplomatik diyalogla
tamamlamaktır. İran’ın olası katılımı konusunda üyelik ile görüşmelere katılım
arasındaki ayrım korunmalı ve bölgesel gerilimlerin azaltılmasına yönelik
diyalog kanalları açık tutulmalıdır. Üçüncüsü, Mısır’ın bölgesel güvenlik
görüşmelerindeki rolünü güçlendirmektir. Mısır’ın Mekke Anlaşması’na taraf
olmadığı gerçeği göz önünde bulundurulmalı ancak Kahire’nin bölgesel güvenlik
konularında danışma süreçlerine katılması özendirilebilir. Türkiye’nin burada
izleyeceği siyasa yeni bir bölgesel güvenlik girişimini yalnızca belirli bir
ülkeye karşı oluşturulmuş bir blok durumuna getirmek yerine caydırıcılık ile
çatışmayı önleme hedeflerini birlikte gözetmelidir.
ABD ve İsrail Etmenini
Gerçekçi Değerlendirmek
Türkiye’nin bölgesel güvenlik
girişimlerinin ABD ve İsrail’in siyasalarından etkilenebileceğini hesaba
katması gerekir. Ancak bu değerlendirme her dış siyasa adımını önceden
belirlenmiş bir engelleme veya sabotaj girişimi olarak yorumlamaya
dayanmamalıdır. Türkiye’nin çıkarlarına uygun yaklaşım dış aktörlerin olası
tepkilerini somut göstergeler üzerinden izlemektir. Diplomatik açıklamalar,
güvenlik ortaklıklarındaki değişiklikler, ekonomik baskı araçları ve bölgesel
krizlere verilen karşılıklar bu göstergeler arasında yer alabilir. ABD’nin
bölgesel güvenlik düzeninin gelişmesine yaklaşımı girişimin Washington’ın
çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğüne bağlı olabilir. İsrail’in yaklaşımı ise
özellikle İran’ın bölgesel konumundaki değişim ve Türkiye’nin diplomatik
etkinliğiyle bağlantılı olarak değerlendirilmelidir. Türkiye, bu olasılıkları
dikkate alırken Mısır ile ortak çıkar alanlarını da gözden kaçırmamalıdır.
Çatışmaların yayılmasını önlemek, deniz ulaşımının güvenliğini korumak ve
diplomatik çözüm kanallarını açık tutmak dış aktörlere ilişkin farklı
değerlendirmelere karşın iki ülkenin iş birliği yapabileceği konulardır.
Öneri: Türkiye, dış aktörlerin olası tepkilerini peşin
olarak düşmanca kabul etmek yerine farklı gelişme senaryolarına dayalı bir risk
değerlendirmesi yapmalı ve Mısır ve diğer bölgesel aktörlerle ortak çıkarların
bulunduğu alanlarda diplomatik eş güdümü geliştirmelidir.
Önceliklendirilmiş
Siyasalar Programı
Yukarıdaki önerilerin uygulanabilir duruma
gelmesi için bunların zaman ve öncelik bakımından ayrıştırılması gerekir.
|
Çizelge 2: Dönemler ve Siyasalar |
||
|
Dönem |
Öncelikli adım |
Beklenen katkı |
|
Kısa vadeli |
Türkiye-Mısır diplomatik danışmaların düzenli sürdürülmesi |
Kriz iletişiminin güçlendirilmesi |
|
Kısa vadeli |
Libya ve deniz yetki alanları dosyalarının ayrı görüşme
başlıkları olarak ele alınması |
Uyuşmazlıkların yönetilebilir duruma getirilmesi |
|
Orta vadeli |
Libya, Sudan ve Kızıldeniz konularında uzman düzeyinde eş güdüm |
Ortak çıkarların belirlenmesi |
|
Orta vadeli |
BAE ile ekonomik iş birliği ve bölgesel diyalog kanallarının
geliştirilmesi |
Yarışmanın maliyetinin azaltılması |
|
Orta vadeli |
Mekke Anlaşması çevresinde diplomatik diyalog ve kriz
yönetiminin güçlendirilmesi |
Güvenlik girişiminin daha kapsayıcı kılınması |
|
Uzun vadeli |
Doğu Akdeniz’de hukuksal ve teknik uyuşmazlık çözümü
seçeneklerinin değerlendirilmesi |
Kalıcı uzlaşma olasılığının artırılması |
Bu program, gerçekleşeceği güvence
altına alınan sonuçları değil, Türkiye’nin değerlendirebileceği siyasa
seçeneklerini göstermektedir. Başarı, yalnızca Türkiye’nin girişimlerine değil,
diğer tarafların tutumlarına ve bölgesel koşullara da bağlıdır.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Türkiye-Mısır ilişkileri Doğu
Akdeniz’den Libya’ya, Körfez güvenliğinden Afrika’ya uzanan geniş bir
coğrafyada değişen güç dengelerinin etkisi altında bulunmaktadır. İki ülke
arasındaki diplomatik normalleşme geçmişteki siyasal karşıtlıkların aşılabileceğini
göstermiştir. Bununla birlikte, normalleşmenin bütün bölgesel anlaşmazlıkları
ortadan kaldırdığı söylenemez. Bu çalışmanın temel sonucu Türkiye-Mısır
ilişkilerinin geleceğinin tek bir sorun veya aktör tarafından
belirlenemeyeceğidir. Libya’daki siyasal düzen, Türkiye-Libya deniz yetki
alanları Mutabakatı, BAE’nin bölgesel tercihleri, Afrika’daki etki ilişkileri
ve Mekke Anlaşması’nın gelişimi birbirleriyle bağlantılı olmakla birlikte ayrı devingenlere
sahiptir.
Temel Sonuçlar
Birinci sonuç: Diplomatik normalleşme ile stratejik uzlaşma
birbirinden farklıdır. Türkiye ve Mısır ekonomik ilişkilerini geliştirebilir ve
bölgesel krizlerde iletişim kurabilir. Ancak bu gelişmeler deniz yetki alanları
veya Libya’nın geleceği gibi konulardaki görüş ayrılıklarını kendiliğinden
ortadan kaldırmaz.
İkinci sonuç: Libya hem çatışma hem de iş birliği alanıdır.
Türkiye’nin doğu Libya’daki aktörlerle ilişkilerini geliştirmesi geçmişteki
bölgesel ayrışmaların yumuşaması için fırsat yaratabilir. Bununla birlikte,
Türkiye-Libya Mutabakatının hukuksal geçerliliğine ilişkin Mısır’ın itirazları
sürmektedir. Bu nedenle Libya’nın siyasal bütünlüğü ile deniz yetki alanları
sorunu ayrı değerlendirilmelidir.
Üçüncü sonuç: BAE’nin bölgesel rolü sabit bir ittifak
modeliyle açıklanamaz. BAE, bazı konularda Türkiye ile iş birliği yaparken
başka konularda farklı bölgesel aktörlerle aynı çizgide yer alabilir. Mısır ile
BAE arasındaki yakınlık da bütün bölgesel sorunlarda ortak strateji izlendiği
anlamına gelmez.
Dördüncü sonuç: Afrika, Türkiye-Mısır ilişkilerinin temel
bileşenlerinden biridir. Libya, Sudan, Nil havzası, Kızıldeniz ve Afrika
Boynuzu’ndaki gelişmeler iki ülkenin güvenlik ve dış siyasa önceliklerini
doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyebilir. Bu nedenle Afrika makalenin
yalnızca coğrafi arka planı değil, bölgesel ilişkilerin gelişimini etkileyen
temel çözümleme alanlarından biridir.
Beşinci sonuç: Mekke Anlaşması yeni olanaklar kadar
belirsizlikler de yaratmaktadır. Anlaşmanın gelişmesi ve İran’ın olası katılımı
bölgesel güvenlik düzeninin yeniden şekillenmesine katkıda bulunabilir. Ancak
İran’ın görüşmelere katılması ile anlaşmaya taraf olması birbirinden farklıdır.
Ayrıca Mısır’ın bölgesel güvenlik danışmalarına katılması Mekke Anlaşması’na
taraf olduğu anlamına gelmez.
Altıncı sonuç: ABD ve İsrail’in etkisi önemlidir ancak
önceden belirlenmiş bir engelleme siyasası varsayılamaz. Yeni bir bölgesel
güvenlik düzeni dış aktörlerin stratejik çıkarlarıyla örtüşmeyebilir. Bununla
birlikte, ABD veya İsrail’in bu tür bir girişimi sistemli biçimde sabote etmeye
karar verdiği savı somut kanıtlarla desteklenmedikçe senaryo düzeyinde
tutulmalıdır.
Temel Araştırma
Sorusunun Yanıtı
Çalışmanın temel araştırma sorusu
şöyleydi: “Mekke Anlaşması’nın gelişimi ve İran’ın olası katılımı, Libya ve
Afrika’daki bölgesel güç savaşımları ile ABD ve İsrail’in güvenlik siyasaları
bağlamında Türkiye-Mısır ilişkilerini hangi yönlerden etkileyebilir?” Bu soruya
verilebilecek yanıt şudur: Mekke Anlaşması Türkiye-Mısır ilişkilerini doğrudan
belirleyen bir düzenleme olmaktan çok iki ülkenin içinde hareket ettiği
bölgesel güvenlik ortamını değiştirebilecek bir girişimdir. İran’ın katılımı
bölgesel güvenlik görüşmelerinin kapsamını genişletebilir ancak bunun kalıcı
bir güvenlik düzenine dönüşmesi karşılıklı yükümlülüklerin açıklığa
kavuşturulmasına ve farklı tehdit algılarının yönetilmesine bağlıdır. Türkiye
ile Mısır bu süreçte aynı kurumsal konuma sahip değildir. Türkiye anlaşmanın
kurucu taraflarından biridir ve Mısır ise bölgesel güvenlik danışmalarında yer
almaktadır. Bu farklılık iki ülkenin güvenlik girişimine ilişkin tercihlerini
de etkileyebilir. Libya ve Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıklar ise bu yeni
güvenlik ortamının ikili ilişkiler üzerindeki etkisini sınırlayabilir.
Dolayısıyla bölgesel güvenlik alanında gelişen diplomatik yakınlaşma
Türkiye-Mısır ilişkilerinde otomatik bir stratejik bütünleşme yaratmayacaktır.
Son Değerlendirme
Türkiye açısından en uygun yaklaşım
bölgesel etkisini korumak ile diplomatik uzlaşma arayışını birbirine karşıt
hedefler olarak görmemektir. Türkiye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki savlarını
savunurken Mısır ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini geliştirebilir. BAE
ile iş birliği alanlarını genişletirken bölgesel çıkar farklılıklarını
yönetebilir. Mekke Anlaşması’nın savunma boyutunu güçlendirirken daha geniş bir
bölgesel diyalog düzeninin oluşmasına katkıda bulunabilir. Bu yaklaşımın
başarısı bütün bölgesel sorunların çözülmesine değil, uyuşmazlıkların
yönetilebilir duruma getirilmesine bağlıdır. Makalenin vardığı temel sonuç
şudur: Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceği yeni bir bölgesel ittifakın ortaya
çıkmasından çok değişen güç dengeleri içinde farklı çıkar alanlarının nasıl
yönetileceğine bağlıdır. Libya, BAE ve Afrika’daki gelişmeler bu sürecin temel
belirleyicileri arasında yer alırken Mekke Anlaşması ve İran’ın olası katılımı
bölgesel güvenlik düzeninin yönünü etkileyebilecek yeni bir boyut
oluşturmaktadır.
Kaynakça
A. Belgeler ve
diplomatik açıklamalar
Republic of Türkiye, Ministry of
Foreign Affairs. (2026, September 22). Joint statement on the consultative
meeting of the foreign ministers of Türkiye, Egypt, Pakistan and Saudi Arabia. https://www.mfa.gov.tr/joint-statement-on-the-consultative-meeting-of-the-foreign-ministers-of-turkiye-egypt-pakistan-and-saudi-arabia-new-york-22-september-2026.en.mfa
Republic of Türkiye, Ministry of
Foreign Affairs. (2023, July 4). Türkiye-Egypt joint declaration. https://www.mfa.gov.tr/no_-164_-turkiye-misir--ortak--aciklamasi.en.mfa
Republic of Türkiye, Ministry of
Foreign Affairs. (2026, February 4). Türkiye-Egypt High-Level Strategic
Cooperation Council: Second meeting. Türkiye Dışişleri Bakanlığının Şubat 2026 etkinlik
kaydı. https://www.mfa.gov.tr/subat2026.tr.mfa
Republic of Türkiye, Ministry of
Foreign Affairs. (2026, August 31). Strategic Political and Defence Committee
of the Makkah Agreement for Joint Defence: Joint statement. https://mofa.gov.pk/press-releases/strategic-political-and-defence-committee-of-the-makkah-agreement-for-joint-defence-joint-statement
Republic of Türkiye, Ministry of
Foreign Affairs. (2026, August 9). Türkiye-Libya maritime delimitation
memorandum: Libya House of Representatives’ approval. https://www.mfa.gov.tr/no_-202_-turkiye-ile-libya-arasindaki-deniz-yetki-alanlarinin-sinirlandirilmasina-iliskin-mutabakat-muhtirasi-hk.tr.mfa
Saudi Arabia, National Platform.
(2026, August 9). Saudi Arabia, Türkiye, and Pakistan issue joint statement of
the Makkah Al-Mukarramah Summit for Joint Defence. https://my.gov.sa/en/news/2835346
Republic of Türkiye, Ministry of
Foreign Affairs. (2026, October 23). Joint statement on the R4 Ministerial
Meeting, İstanbul. https://www.mfa.gov.tr/joint-statement-on-the-r4-ministerial-meeting-istanbul-23-october-2026.en.mfa
B. Güncel haber
ve gelişme kaynakları
Al Jazeera. (2026, October 27). Iran,
Saudi, Türkiye and Pakistan agree to more talks amid Houthi attacks. https://www.aljazeera.com/news/2026/10/27/iran-saudi-turkiye-and-pakistan-agree-to-more-talks-amid-houthi-attacks
Al Jazeera. (2026, October 26).
Officials from Mecca pact states to hold talks in Iran amid regional tensions. https://www.aljazeera.com/news/2026/10/26/officials-from-mecca-pact-states-to-hold-talks-in-iran-amid-regional-tensions
Reuters. (2026, October 22). Greece,
Egypt in talks to extend maritime zone further east. https://www.reuters.com/world/greece-egypt-talks-extend-maritime-zone-further-east-2026-10-22/
Associated Press. (2026, October 20).
Libya approves contentious Turkey deal over Mediterranean waters. https://apnews.com/article/c734515393b2eb9a9b66e69c21467831
State Information Service, Arab
Republic of Egypt. (2026, October 21). Egypt rejects Libya parliament's
ratification of maritime MoU with Turkey. https://sis.gov.eg/en/media-center/news/egypt-rejects-libyan-parliaments-ratification-of-maritime-mou-with-turkey/
C. Akademik arka
plan
Stiftung Wissenschaft und Politik.
(2024). Turkey’s reconciliation efforts in the Middle East: Ambitions and
constraints in a changing regional order. https://www.swp-berlin.org/publications/products/research_papers/2024RP15_Turkey_ReconciliationMiddleEast.pdf
[1] R4
Danışma Mekanizması, Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan dışişleri
bakanlarının bölgesel ve uluslararası gelişmeleri değerlendirmek, ortak
kaygıları görüşmek ve diplomatik eş güdümü geliştirmek amacıyla oluşturdukları
dört taraflı danışma platformudur. Mekanizma, 21 Eylül 2026’da New York’ta ve
23 Ekim 2026’da İstanbul’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları
toplantılarıyla görünürlük kazanmıştır. R4, Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan arasında Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile
aynı şey değildir. Mısır R4 danışma mekanizmasının katılımcısı olmakla birlikte
Mekke Anlaşması’nın tarafı değildir. Dolayısıyla R4 bağlayıcı bir ortak savunma
ittifakından çok bölgesel sorunlar üzerinde siyasal danışma ve diplomatik eş güdüm
sağlayan bir mekanizma olarak değerlendirilmelidir.