Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

13 Ekim 2026 Salı

 

Yargının Siyasal İktidar Tarafından Araçsallaştırılması: Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanması Üzerinden Kurumsal Dönüşüm

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

YÜRÜTME ÖZETİ

Bu çalışma, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununu yalnızca yargı kararlarının içeriği üzerinden değil, yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve meslek yaşamları boyunca karşılaştıkları kurumsal süreçler üzerinden incelemektedir. Çalışmanın temel yaklaşımı yargı bağımsızlığının yalnızca yargıç ve savcıların karar verirken dış müdahalelerden uzak olmasına değil, aynı zamanda mesleğe giriş ve kariyer süreçlerinin liyakat, eşitlik, tarafsızlık ve saydamlık ilkelerine uygun biçimde yürütülmesine bağlı olduğudur.

Araştırmanın tarihsel ve kurumsal çerçevesi, özellikle 2010 ve 2017 yıllarında gerçekleştirilen anayasal değişiklikler, Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) yapısı, Adalet Bakanlığının yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi ve mesleğe kabulündeki rolü ile yazılı sınav ve mülakat süreçleri üzerinden oluşturulmuştur. Bu çerçevede, mevzuatta öngörülen usullerin biçimsel olarak uygulanmasının tek başına liyakat ve eşit fırsat güvencesi oluşturup oluşturmadığı sorgulanmaktadır. Özellikle mülakatların değerlendirme ölçütleri, kararların gerekçelendirilmesi, süreçlerin denetlenebilirliği ve adaylar arasında eşit işlem sağlanması, yargı bağımsızlığı açısından önem taşıyan kurumsal göstergeler olarak ele alınmaktadır.

Çalışmanın üzerinde durduğu temel sorunlardan biri, yargıç ve savcıların mesleğe kabulünde mesleksel yeterlilik ve başarı ölçütlerinin yanı sıra siyasal veya ideolojik yakınlıkların etkili olup olmadığıdır. Bu bağlamda, belirli dönemlerde binlerce yargıç ve savcının iktidar partisiyle bağlantılı oldukları gerekçesiyle seçildiği yönündeki savlar da değerlendirme alanına alınmıştır. Ancak bu savların somut, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir kanıtlarla desteklenmesi gerekmektedir. Mesleğe kabul edilen kişilerin siyasal görüşleri veya belirli çevrelerle ilişkileri tek başına kayırmacılığın kanıtı olarak kabul edilemez. Araştırmanın amacı, kanıtlanmamış savları kesin olgular gibi sunmak değil, bu savların sınanabilmesini sağlayacak kurumsal mekanizmaları ve kanıt gereksinimlerini ortaya koymaktır.

Araştırmanın ikinci önemli boyutunu 2020 yılında yapılan yasal değişiklikle aynı ilde birden fazla baro kurulmasına olanak tanınması oluşturmaktadır. Çoklu baro düzenlemesi, resmi gerekçelerde çoğulculuk ve temsil olanaklarının genişletilmesi çerçevesinde savunulurken eleştiren çevrelerce büyük baroların mesleksel ve siyasal etkisinin zayıflatılması ve hukuk mesleğinin siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışması riskiyle ilişkilendirilmiştir. Çalışma, bu iki yaklaşımı birbirinden ayırarak düzenlemenin hukuksal çerçevesini, siyasal bağlamını ve kurumsal sonuçlarını incelemektedir. Birden fazla baronun kurulmasına hukuksal olarak izin verilmiş olması düzenlemenin siyasal etkilerinin bulunmadığını kendiliğinden göstermediği gibi düzenlemenin belirli bir siyasal amaçla gerçekleştirildiği savı da ayrıca kanıtlanmalıdır.

Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir’in Ekim 2026’da baro üyelerinden yaklaşık 70 avukatın yargıç ve savcı olma sürecinde referans olduklarını ve bakanlıklarla görüştüklerini açıklaması çalışmanın güncel olay incelemesini oluşturmaktadır. Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklamada söz konusu adayların kendi başarılarıyla sınavları kazandıklarını ve genç meslektaşlarına destek olmanın mesleksel sorumlulukları arasında bulunduğunu belirtmesi de değerlendirmeye alınmıştır. Bu açıklamalar tek başına hukuka aykırı bir işlem yapıldığını veya adaylara haksız bir üstünlük sağlandığını kanıtlamamaktadır. Bununla birlikte, mesleksel referans ile kurumsal erişim arasındaki ilişkinin hangi noktada olağan mesleksel desteğin ötesine geçebileceği ve adaylar arasında eşitliği etkileyip etkilemediği sorularını gündeme getirmektedir. Dolayısıyla olay, kesin bir yargıdan çok işe alım süreçlerinin açıklığı ve denetlenebilirliği bakımından incelenmesi gereken bir örnek olarak ele alınmaktadır.

Araştırmada nitel tarihsel-kurumsal yaklaşım ve belge incelemesi benimsenmiştir. Mevzuat, resmi raporlar, uluslararası değerlendirmeler, baroların açıklamaları ve güncel haberler, kaynakların niteliği ve kanıt değerleri gözetilerek birlikte değerlendirilmiştir. Resmi belgelerde yer alan bilgiler, uluslararası kuruluşların değerlendirmeleri, tarafların savları ve araştırmacının çıkarımları birbirinden ayrılmıştır. Böylece tekil açıklamalardan hareketle genelleme yapılmasının ve doğrudan nedensellik kanıtlanmadan kurumsal ilişkilerin kesin sonuçlar olarak sunulmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Çalışmanın genel değerlendirmesi, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması riskinin yalnızca belirli kararların içeriğinde değil, yargı mensuplarının mesleğe girişinden kariyerlerinin ilerleyen aşamalarına kadar uzanan kurumsal düzenlemelerde de araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması süreçlerinde biçimsel mevzuata uygunluk, gerçek anlamda liyakat, tarafsızlık ve eşit fırsat sağlandığının tek başına yeterli göstergesi değildir. Bununla birlikte, kurumsal dönüşüm savının geçerli olabilmesi için mevzuat değişiklikleri, uygulamalar ve sonuçlar arasında kanıta dayalı bir ilişki kurulması zorunludur.

Bu doğrultuda çalışma yazılı sınav ve mülakat süreçlerinde nesnel ve önceden ilan edilmiş ölçütlerin güçlendirilmesini, değerlendirmelerin gerekçeli ve denetlenebilir olmasını, mesleğe kabul kararlarına ilişkin verilerin düzenli biçimde yayımlanmasını, referans ilişkilerinin adaylar arasında ayrıcalık yaratıp yaratmadığının incelenmesini ve yargıç-savcıların seçilmesi ile kariyer süreçlerinde kurumsal güvencelerin artırılmasını önermektedir. Çoklu baro düzenlemesinin yargı mensuplarının seçilmesi üzerindeki doğrudan etkisi ise mevcut bilgilerle kesinleştirilemediğinden bu ilişkinin somut verilerle araştırılması gerektiği vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak araştırma, yargı bağımsızlığının yalnızca yargılama sırasında müdahalesizlikle sınırlı olmadığını ve yargı mensuplarının hangi kurumsal süreçlerle seçildiği, bu süreçlerde eşitliğin nasıl güvence altına alındığı ve kararların ne ölçüde denetlenebilir olduğu ile yakından ilişkili bulunduğunu savunmaktadır. Bu nedenle yargının siyasal araçsallaştırılması sorunu yalnızca bireysel davranışlar veya tartışmalı kararlar üzerinden değil, yargı kurumunun insan kaynağını oluşturan seçme, kabul, atama ve kariyer mekanizmalarının bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir.


 

Öz

Bu çalışma, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununu yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe kabulü, atanması ve mesleksel kariyerlerinin yönetilmesi süreçleri üzerinden incelemektedir. Araştırmanın temel amacı yargı bağımsızlığının yalnızca yargısal kararlara müdahale edilmemesiyle değil, yargı kurumunun insan kaynağını oluşturan mekanizmaların niteliğiyle de ilişkili olduğunu ortaya koymaktır. Nitel tarihsel-kurumsal araştırma yaklaşımına dayanan çalışmada mevzuat, kurumsal düzenlemeler, kamuya açık açıklamalar ve ilgili değerlendirmeler belge incelemesi ve karşılaştırmalı çözümleme yoluyla ele alınmıştır. İncelemede özellikle 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri sonrasındaki kurumsal yapı, yazılı sınav ve mülakat sistemi, mesleksel referansların olası işlevleri ve 2020 yılında getirilen çoklu baro düzenlemesi üzerinde durulmuştur. Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in bazı avukatların yargıç ve savcı olma sürecinde referans olduklarına ve Bakanlığın kendilerine “ayrıcalık” tanıdığına ilişkin açıklaması kurumsal erişim ile seçme sürecinde eşitlik arasındaki ilişkinin güncel bir örneği olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, açıklama ve sonrasındaki savunma, tek başına hukuka aykırı ayrıcalık veya siyasal müdahale kanıtı kabul edilmemiştir. Çalışma mevzuata biçimsel uygunluk ile uygulamada liyakat, eşitlik ve tarafsızlığın güvence altına alınması arasındaki ayrımın önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi için seçme ve atama süreçlerinin nesnel, saydam ve denetlenebilir olması gerektiği ve siyasal müdahale savlarının ise somut ve karşılaştırılabilir kanıtlarla sınanmasının zorunlu olduğu savunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Yargı bağımsızlığı, yargının siyasal araçsallaştırılması, yargıç ve savcıların seçimi, liyakat, mülakat, kurumsal erişim, çoklu baro, hukuk devleti.

 

 

Abstract

This study examines the political instrumentalization of the judiciary through the selection, admission, appointment, and career management of judges and prosecutors. Its central premise is that judicial independence depends not only on protection against interference in judicial decisions but also on the institutional mechanisms through which the judiciary’s human resources are recruited and managed. Drawing on a qualitative historical-institutional approach, the study examines legislation, institutional arrangements, public statements, and relevant assessments through document analysis and comparative inquiry. Particular attention is given to the institutional changes following the constitutional amendments of 2010 and 2017, the written examination and interview system, the potential role of professional references, and the multi-bar arrangement introduced in 2020. The public statement by the president of Ankara Bar Association No. 2, Gökhan Ağdemir, concerning professional references for lawyers seeking judicial or prosecutorial positions and the Ministry’s alleged provision of “privilege” is examined as a contemporary case raising questions about institutional access and equality in recruitment. Neither the statement nor the subsequent response is treated as conclusive evidence of unlawful preferential treatment or political interference. The study emphasizes the distinction between formal compliance with legal rules and the effective protection of merit, equality, and impartiality in practice. It concludes that strengthening judicial independence requires transparent, objective, and reviewable recruitment and appointment procedures, while allegations of political interference must be tested against concrete and comparable evidence.

Keywords: Judicial independence, political instrumentalization of the judiciary, selection of judges and prosecutors, merit, interviews, institutional access, multiple bar associations, rule of law.


 

GİRİŞ

11 Ekim 2026 tarihinde kamuoyuna yansıyan Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Av. Gökhan Ağdemir’in yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabulüne ilişkin açıklamaları Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve yargının siyasal iktidarla ilişkisi bakımından önemli bir araştırma sorunu ortaya çıkarmıştır. Ağdemir, 5 Ekim 2026 tarihinde Bengü Türk TV’de katıldığı programda baroya kayıtlı avukatların yargıç ve savcı olma süreçlerine ilişkin olarak şu ifadeleri kullanmıştır: “Hakim savcı olmak isteyen arkadaşlarımıza referans oluyoruz. Yaklaşık bizim 2 senelik çalışma dönemimizde 70 tane baro üyesi avukat arkadaşımızı hakim savcı yaptık. Bizler referans olduk, bakanlıklarla görüştük. Sağ olsunlar bize o anlamda da bakanlık bir ayrıcalık tanıdı. Genç meslektaşlarımıza refere ederek onları istedikleri dalda yetişmelerine sebep olduk.” (Ağdemir’in Bengü Türk TV’deki açıklaması; bkz. T24, 2026).

Bu açıklama bir baronun üyelerine mesleksel gelişim ve kariyer olanakları bakımından destek vermesinin ötesinde yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi ve atanması süreçlerinde meslek örgütü ile yürütme organı arasında kurulan ilişkinin niteliğini sorgulamayı gerektirmektedir. Açıklamada üç nokta özellikle dikkati çekmektedir: Baro başkanının adaylara referans olduğunu belirtmesi, bu amaçla ilgili bakanlıklarla görüştüklerini açıklaması ve Bakanlığın kendilerine bu konuda bir “ayrıcalık” tanıdığını ifade etmesi.

Buradaki temel sorun, baro başkanının meslektaşlarına destek vermesinin tek başına hukuka aykırı olup olmadığı değildir. Asıl sorun bu desteğin yargıç ve savcıların mesleğe kabul süreçlerinde nasıl bir işlev gördüğü, Bakanlığın bu girişimlere hangi çerçevede karşılık verdiği ve benzer olanakların bütün adaylar bakımından eşit biçimde mevcut olup olmadığıdır. Yargı mensuplarının seçilmesi ve atanması kişisel ya da kurumsal referansların belirleyici olamayacağı ve liyakat, eşitlik, nesnellik ve saydamlık ilkelerinin güvence altında tutulması gereken bir alandır. Bu nedenle açıklamada dile getirilen ilişkinin hukuksal ve kurumsal niteliğinin açıklığa kavuşturulması önem taşımaktadır.

Ağdemir’in açıklamasında yaklaşık iki yıllık görev döneminde 70 baro üyesinin yargıç ve savcı olduğunu belirtmesi tek başına bu kişilerin liyakat dışı yollarla mesleğe kabul edildiğini kanıtlamaz. Aynı şekilde, adayların sınavlara katılmış veya mevzuatta öngörülen aşamalardan geçmiş olmaları da seçme ve değerlendirme süreçlerinin siyasal veya kurumsal etkilerden bütünüyle bağımsız olduğunu tek başına göstermez. Bu nedenle araştırmanın odağı söz konusu kişilerin bireysel nitelikleri hakkında kanıtsız yargılarda bulunmak değil, açıklamada dile getirilen referans ilişkisinin hangi kurumsal koşullarda ortaya çıktığını ve seçme ve atama mekanizmaları üzerindeki olası etkilerini incelemek olmalıdır.

Açıklamanın ortaya çıkardığı daha geniş sorun yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılmasının yalnızca mahkeme kararlarına müdahale edilmesi veya yargı mensuplarının belirli davalardaki tutumları üzerinden açıklanamayacağıdır. Yargının bağımsızlığı aynı zamanda yargı örgütünün insan kaynağının hangi yöntemlerle oluşturulduğuna bağlıdır. Mesleğe kabul, atama, yükselme, görev yeri değişikliği ve disiplin süreçleri, yargının kendi kurumsal özerkliğini korumasını sağlayabileceği gibi belirli koşullarda siyasal iktidarın yargı üzerindeki etkisini artıran mekanizmalara da dönüşebilir.

Bu bağlamda, Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı’nın açıklaması tekil bir olay olarak ele alınmamalıdır. Açıklama Türkiye’de yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması süreçlerinin tarihsel gelişimini, yürütme organının bu süreçlerdeki rolünü ve meslek örgütleriyle kurulan ilişkilerin niteliğini araştırmak için güncel bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Araştırmanın amacı bu olaydan hareketle peşin olarak bir hukuksuzluk veya kayırmacılık yargısına ulaşmak değil, açıklamanın işaret ettiği kurumsal ilişkinin daha geniş bir tarihsel ve siyasal bağlam içinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktır.

Demokratik gerileme her zaman anayasal düzenin veya seçimli kurumların açıkça ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmez. Demokratik kurumların biçimsel varlığı korunurken bu kurumların işleyişini belirleyen yetki ilişkileri, karar süreçleri ve personel siyasaları aşamalı olarak değiştirilebilir. Bu tür dönüşümlerde hukuksal düzenlemelerin biçimsel olarak yürürlükte kalması, demokratik denge ve denetim mekanizmalarının etkisizleşmesini engellemeye yetmeyebilir. Yargı bakımından bu olasılık yargı yönetim organlarının yapısı ve yetkileri ile yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin kuralların ve uygulamaların birlikte incelenmesini gerektirir.

Türkiye’de bu sorunun tarihsel olarak incelenmesi, özellikle Adalet Bakanlığının yargı yönetimindeki rolü, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) ve daha sonra Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) yapısı ve yetkileri, yargıç ve savcı adaylarının seçilme usulleri ve mesleğe kabul süreçleri açısından önem taşımaktadır. Bekir Bozdağ’ın ilk Adalet Bakanlığı döneminden başlayarak bu alanlardaki kurumsal ve hukuksal değişimlerin izlenmesi yargı ile yürütme arasındaki ilişkinin zaman içinde nasıl dönüştüğünü ortaya koymak bakımından araştırmanın temel tarihsel eksenlerinden birini oluşturacaktır. Bununla birlikte, kurumsal dönüşümün başlangıcını yalnızca tek bir kişiye veya tarihe bağlamak yerine önceki düzenlemeler ve sonraki değişiklikler arasındaki süreklilik ve kırılmalar da incelenecektir.

Bu çerçevede araştırmanın temel önermesi yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılmasının yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin kurumsal mekanizmalar üzerinden de gelişebileceğidir. Bu önermenin sınanması için mevzuatın, sınav ve mülakat usullerinin, atama verilerinin, yargı yönetim organlarının kararlarının ve ilgili dönemlere ait resmi açıklamaların birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasal bağlantı savları ile kanıtlanmış kayırmacılık olayları birbirinden ayrılmalı ve kurumsal uygulamaların yargı bağımsızlığı üzerindeki etkileri, somut belgeler ve karşılaştırılabilir veriler üzerinden çözümlenmelidir.

Sonuç olarak bu çalışma Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı’nın açıklamasını güncel bir çıkış noktası olarak alarak Türkiye’de yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması süreçlerinin tarihsel ve kurumsal dönüşümünü incelemeyi amaçlamaktadır. Temel sorun yalnızca belirli adayların hangi yöntemlerle mesleğe kabul edildiği değil, bu yöntemlerin yargının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve siyasal iktidarı denetleme kapasitesine ne ölçüde katkıda bulunduğu veya bu nitelikleri hangi koşullarda zayıflatabildiğidir. Böylece yargının araçsallaştırılması sorunu tekil olayların ötesine taşınarak demokratik gerilemenin kurumsal mekanizmaları çerçevesinde ele alınabilecektir.

Açıklamaya Gelen Tepkiler ve Ağdemir’in Yanıtı

Ağdemir’in açıklamalarının kamuoyunda tartışma yaratmasının ardından kendisi 11 Ekim 2026 tarihinde yazılı bir açıklama yayımlayarak eleştirilere yanıt vermiştir. Ağdemir, konuşmasının öncesinin ve bağlamının göz ardı edildiğini ve belirli bir bölümünün kesilerek yayımlanması sonucunda kamuoyunda gerçeği yansıtmayan bir algı oluşturulduğunu ileri sürmüştür. Ağdemir’in savunmasının temelinde Ankara 2 No’lu Barosunun genç hukukçuların mesleksel gelişimine katkıda bulunma ve onları mesleğe hazırlama işlevi bulunmaktadır. Baroya bağlı Staj Eğitim Merkezi’nde eğitim alan genç hukukçuların yargıçlık ve savcılık sınavlarını kendi başarılarıyla kazandıklarını belirten Ağdemir bu kişilerin mesleksel yeterliliklerini ve başarılarını ilgili mercilere anlatmayı, onların yanında durmayı ve gelişimlerini desteklemeyi bir baro başkanının doğal sorumluluğu olarak tanımlamıştır. Ayrıca açıklamalarının “yargıçlık garantili baro” biçiminde sunulmasını eleştirmiş ve tartışmanın baro seçimlerine bir hafta kala gündeme getirilmesinin siyasal amaçlı bir algı oluşturma çabası olduğunu savunmuştur (Gazete Pencere, 2026). Bu yanıt, araştırmanın kapsamı bakımından önemlidir. Çünkü tartışma artık yalnızca baro başkanının referans olduğunu ve Bakanlıkla görüştüğünü açıklamasıyla sınırlı değildir. Bir tarafta mesleksel eğitim, sınav başarısı ve genç hukukçulara destek verilmesi savunusu ve diğer tarafta ise referans ilişkilerinin yargıç ve savcıların mesleğe kabul süreçlerinde ayrıcalıklı bir konum yaratıp yaratmadığı sorusu bulunmaktadır. Ağdemir’in yanıtı ilk açıklamanın bağlamını ve kendi yaklaşımını ortaya koyan önemli bir karşı açıklamadır. Bununla birlikte, adayların sınavlarda başarılı olması ile referans ve Bakanlıkla görüşme ilişkisinin seçme ve atama sürecinde herhangi bir etkisinin bulunup bulunmaması birbirinden farklı sorunlardır. Sınav başarısı adayların gerekli yeterlilikleri kazandıklarını gösterebilir. Ancak referansların değerlendirme sürecindeki rolünü tek başına açıklığa kavuşturmaz. Benzer biçimde, meslek örgütlerinin üyelerinin mesleksel gelişimini desteklemesi olağan bir işlev olmakla birlikte bu desteğin yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması süreçleriyle nasıl ilişkilendirildiği ayrıca incelenmelidir. Bu nedenle araştırmada ne ilk açıklama tek başına kayırmacılığın kanıtı olarak kabul edilecek ne de sonraki açıklama kurumsal sorunu kendiliğinden ortadan kaldıran bir yanıt olarak değerlendirilecektir. Her iki açıklama birlikte ele alınarak referans ilişkisinin hukuksal dayanağı, Bakanlığın bu ilişkiye nasıl karşılık verdiği, söz konusu uygulamanın hangi usuller çerçevesinde yürütüldüğü ve diğer adaylar bakımından eşitlik ilkesinin nasıl güvence altına alındığı araştırılacaktır. Böylece güncel tartışma kişisel açıklamalar ve siyasal tepkiler düzeyinde bırakılmayarak yargıç ve savcıların mesleğe kabulünde liyakat, eşitlik, saydamlık ve yargı bağımsızlığı ilkelerinin kurumsal olarak nasıl korunduğu sorusuna bağlanacaktır.

AMAÇ VE HEDEFLER

Araştırmanın Amacı

Bu araştırmanın temel amacı Türkiye’de yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sürecini, yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe kabul edilmesi ve atanmasına ilişkin kurumsal düzenlemeler ve uygulamalar üzerinden tarihsel olarak çözümlemektir. Araştırma, yargının siyasal iktidarla ilişkisindeki dönüşümü yalnızca mahkeme kararları, belirli davalar veya yargı mensuplarının tutumları üzerinden değil, yargı örgütünün insan kaynağını oluşturan süreçler ve bu süreçleri yöneten kurumsal mekanizmalar üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel hareket noktası yargının bağımsızlığının yalnızca karar verme aşamasında değil, yargıç ve savcıların mesleğe kabulünden başlayarak mesleksel yaşamlarının farklı aşamalarında da güvence altına alınması gerektiğidir. Bu bağlamda seçme ve atama süreçlerinin hukuksal düzenlemeleri, uygulama biçimleri, karar yetkilerinin dağılımı ve denetlenebilirliği birlikte değerlendirilecektir. Böylece biçimsel hukuka uygunluk ile liyakat, eşitlik, tarafsızlık ve kurumsal bağımsızlık arasındaki ilişkinin somut olarak incelenmesi hedeflenmektedir. Araştırmanın güncel çıkış noktalarından biri, Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Av. Gökhan Ağdemir’in baro üyelerinin yargıç ve savcı olma süreçlerinde referans olduklarına, Bakanlıklarla görüştüklerine ve Bakanlığın kendilerine ayrıcalık tanıdığına ilişkin açıklamasıdır. Ağdemir’in eleştiriler üzerine yaptığı savunma da bu çerçevede dikkate alınacaktır. Ancak çalışma söz konusu açıklamaları tek başına hukuka aykırılık veya kayırmacılık kanıtı olarak değerlendirmeyecek ve açıklamaların işaret ettiği ilişkileri daha geniş kurumsal ve tarihsel bağlam içinde araştıracaktır. Bu güncel olaydan hareketle araştırma, özellikle Bekir Bozdağ’ın ilk Adalet Bakanlığı döneminden başlayarak yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması sisteminde meydana gelen değişimleri, yürütme organının ve yargı yönetim kurumlarının rollerini ve bu değişimlerin yargı bağımsızlığı üzerindeki olası etkilerini inceleyecektir. Gerekli görüldüğünde, dönüşümün daha önceki kurumsal kökleri de araştırma kapsamına alınacaktır. Son amaç yargının araçsallaştırılmasının hangi hukuksal, yönetsel ve siyasal mekanizmalar üzerinden gerçekleşebildiğini ortaya koymak ve bu süreçlerin Türkiye’de demokratik gerilemeyle ilişkisini kanıta dayalı biçimde açıklamaktır.

Araştırmanın Hedefleri

Araştırmanın temel amacı doğrultusunda aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:

Tarihsel gelişimi ortaya koymak: Türkiye’de yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe kabulü ve atanmasına ilişkin sistemin ilgili dönemde geçirdiği hukuksal ve kurumsal değişimleri kronolojik olarak belirlemek.

Kurumsal yetki ilişkilerini incelemek: Adalet Bakanlığının ve HSK’nın oluşumu, yetkileri ve uygulamaları üzerinden yürütme organı ile yargı yönetimi arasındaki ilişkinin dönüşümünü çözümlemek.

Seçme ve atama süreçlerini değerlendirmek: Yazılı sınav, mülakat, aday değerlendirme, mesleğe kabul ve atama aşamalarında uygulanan ölçütlerin nesnelliğini, saydamlığını, eşitliğini ve denetlenebilirliğini incelemek.

Referans ilişkilerinin rolünü araştırmak: Baroların, meslek örgütlerinin ve diğer kurumsal aktörlerin adayların seçilmesi ve atanması süreçlerindeki rollerini, referans ve kurumsal temasların hukuksal sınırlarını ve olası etkilerini değerlendirmek.

Güncel olayı kurumsal bağlamına yerleştirmek: Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı’nın açıklamasını ve sonrasında yaptığı savunmayı birlikte ele alarak mesleksel destek, adayların bireysel başarısı, kurumsal referans ve ayrıcalıklı erişim arasındaki ayrımı açıklığa kavuşturmak.

Biçimsel hukuk ile uygulama arasındaki ilişkiyi çözümlemek: Mevzuata uygunluk ile liyakat, tarafsızlık ve yargı bağımsızlığının güvence altına alınması arasındaki olası farklılıkları somut belgeler ve doğrulanabilir veriler üzerinden değerlendirmek.

Siyasal etkinin mekanizmalarını belirlemek: Seçme ve atama süreçlerinde siyasal yönlendirme veya kayırmacılık bulunduğu savlarını doğrulanabilir kanıtlar ile yorumları birbirinden ayırarak araştırmak ve kurumsal sonuçları bireysel ait olma varsayımlarından bağımsız biçimde incelemek.

Demokratik gerilemeyle bağlantıyı açıklamak: Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin kurumsal değişimlerin yargının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve siyasal iktidarı denetleme kapasitesine etkilerini değerlendirmek.

Araştırma bulgularına dayalı sonuçlar geliştirmek: İncelenen düzenlemeler ve uygulamalar ışığında yargı bağımsızlığının kurumsal güvencelerini güçlendirmeye yönelik ve kanıtlarla desteklenen değerlendirmeler ve öneriler ortaya koymak.

Bu hedefler doğrultusunda araştırma, belirli kişilerin veya grupların siyasal ait olma duygularıyla hareketle sonuç çıkarmak yerine seçme ve atama sisteminin kurumsal işleyişine odaklanacaktır. Böylece yargının araçsallaştırılması savı önceden kabul edilmiş bir sonuç olarak değil, tarihsel belgeler, hukuksal düzenlemeler ve doğrulanabilir uygulamalar üzerinden sınanacak bir araştırma soruni olarak ele alınacaktır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Temel Araştırma Sorusu

Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve mesleksel ilerlemesine ilişkin kurallar ile uygulamalar siyasal iktidarın yargı üzerindeki etkisini artırabilecek biçimde nasıl dönüştürülmüştür? Bu dönüşümün, avukatlık mesleğinin örgütlenmesinde 2020 yılında gerçekleştirilen çoklu baro düzenlemesiyle ve iktidara yakın olduğu düşünülen mesleksel çevrelerin ayrı barolar altında örgütlenmesiyle ilişkisi var mıdır?

Alt Araştırma Soruları

Tarihsel ve kurumsal dönüşüm: Yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve yükseltilmesine ilişkin mevzuat ve uygulamalar, özellikle 2013 sonrasında hangi değişikliklerden geçmiştir? Bu değişiklikler, yargının siyasal iktidardan bağımsızlığı ve mesleksel liyakat bakımından ne gibi sonuçlar doğurmuştur?

Adalet Bakanlığının rolü: Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi, mesleğe kabulü, atanması ve mesleksel ilerlemesinde Adalet Bakanlığının yetki ve etkisi tarihsel süreç içinde nasıl değişmiştir? Bu yetkilerin kullanılması, siyasal tercihlerin mesleğe giriş süreçlerine yansımasına hangi koşullarda olanak sağlayabilir?

Seçme ve değerlendirme mekanizmaları: Yazılı sınavlar, mülakatlar ve diğer değerlendirme süreçleri hangi nesnel, ölçülebilir ve denetlenebilir ölçütlere dayanmaktadır? Bu süreçlerde liyakat, eşitlik, saydamlık ve siyasal tarafsızlık ilkelerinin uygulamada ne ölçüde güvence altına alındığı gösterilebilir mi?

Siyasal ve ideolojik yakınlık: Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi ve mesleğe kabulünde siyasal veya ideolojik yakınlığın etkili olduğuna ilişkin hangi somut kanıtlar bulunmaktadır? Adayların mesleksel yeterlilikleri ile siyasal çevrelerle ilişkileri arasında ayrım yapılmasını sağlayacak veriler mevcut mudur?

Referanslar ve kurumsal ilişkiler: Yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabulünde baro yöneticileri, siyasal aktörler, kamu görevlileri veya diğer etkili kişiler tarafından sağlanan referanslar ne ölçüde rol oynamaktadır? Mesleksel yeterlilik hakkında bilgi vermek amacıyla yapılan bir başvuru ile adaylara ayrıcalık sağlayabilecek bir ilişki ağı arasındaki sınır nasıl belirlenebilir?

Çoklu baro düzenlemesinin ortaya çıkış nedenleri: 2020 yılında kabul edilen çoklu baro düzenlemesinin resmi gerekçeleri nelerdir? Düzenlemenin hazırlanma ve kabul edilme süreci, dönemin siyasal koşulları, büyük baroların hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı konularındaki tutumları ve iktidarın bu barolarla ilişkileri birlikte değerlendirildiğinde hangi amaç ve nedenler ortaya çıkmaktadır?

Baroların siyasal ve ideolojik olarak ayrışması: Çoklu baro düzenlemesi avukatlık mesleğinin örgütsel yapısını ve baroların temsil gücünü nasıl etkilemiştir? Düzenleme, avukatların siyasal ve ideolojik yakınlıklarına göre farklı barolar altında toplanmasını kolaylaştırmış mıdır? Böyle bir ayrışma gerçekleşmişse bunun mesleksel dayanışma baroların bağımsızlığı ve hukuk devleti adına yaptıkları açıklamalar üzerindeki sonuçları nelerdir?

İktidara yakın avukatların ayrı barolar altında örgütlenmesi: Ankara ve İstanbul’daki ikinci baroların kuruluş süreçlerinde hangi gerekçeler öne sürülmüş, kurucular hangi mesleksel ve kurumsal hedefleri açıklamışlardır? Bu açıklamalar, kurucuların siyasal ve ideolojik konumları, kuruluş sürecindeki aktörler ve sonraki kurumsal etkinliklerle birlikte değerlendirildiğinde, ikinci baroların ortaya çıkışında mesleksel gereksinmelerin yanı sıra siyasal veya ideolojik amaçların da etkili olduğu sonucuna ulaşılabilir mi?

Çoklu baro düzenlemesi ile yargıç-savcı seçimi arasındaki ilişki: İkinci baroların kurulması bu baroların yöneticileri ile Adalet Bakanlığı ve diğer kamu kurumları arasındaki ilişkilerin niteliğini değiştirmiş midir? Baro yöneticilerinin adayları ilgili makamlara önermesi veya adaylar lehine girişimde bulunması yargıç ve savcı seçimi süreçlerinde ayrıcalıklı erişim ya da farklı işlem olasılığı yaratmış mıdır?

Ankara 2 No’lu Baro Başkanı’nın açıklamalarının anlamı: Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir’in yaklaşık iki yıl içinde 70 baro üyesi avukatın yargıç veya savcı olmasına referans oldukları ve bakanlıklarla görüştükleri yönündeki açıklaması neyi göstermektedir? Açıklamada geçen Bakanlığın baroya “ayrıcalık” tanıdığı ifadesi nasıl değerlendirilmelidir? Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklama, adayların sınav başarısı ve mesleksel yeterliliğine ilişkin savunması ve diğer belgeler birlikte ele alındığında, olaydan hangi sonuçlar çıkarılabilir ve hangi sonuçlar ise mevcut kanıtlarla doğrulanamaz?

Biçimsel hukuk kuralları ile uygulama arasındaki ilişki: Seçme ve atama süreçlerinde mevzuata biçimsel olarak uyulması, liyakat ve eşitliğin güvence altında bulunduğunu göstermeye yeterli midir? Mevzuata aykırılık saptanmadan da referans ağları, takdir yetkisi veya kurumsal ilişkiler aracılığıyla adaylar arasında farklılıklar oluşabilir mi? Bu olasılık hangi verilerle sınanabilir?

Yargı bağımsızlığı ve demokratik hukuk devleti üzerindeki sonuçlar: Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasında siyasal veya ideolojik yakınlığın etkili olması ile baroların siyasal çizgiler boyunca ayrışması arasında bir ilişki saptanırsa bu ilişki yargı bağımsızlığını, savunma mesleğinin özerkliğini, adil yargılanma hakkını ve demokratik hukuk devletini nasıl etkileyebilir?

Kurumsal güvenceler: Yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve yükseltilmesinde liyakat ve siyasal tarafsızlığı güçlendirmek, baroların bağımsızlığını korumak ve meslek örgütleri ile kamu kurumları arasındaki ilişkilerin ayrıcalık üretmesini önlemek için hangi hukuksal ve kurumsal güvenceler gereklidir?

Araştırmanın Temel Çözümleme Ekseni

Bu soruların birlikte ele alınmasıyla araştırma birbirinden ayrı görünen iki kurumsal gelişme arasındaki olası bağlantıyı inceleyecektir:

Birinci süreç-Yargının insan kaynağının biçimlendirilmesi: Yargıç ve savcı adaylarının seçimi, mülakatlar, mesleğe kabul, atama, yükselme ve referans ilişkileri.

İkinci süreç-Savunma mesleğinin kurumsal yapısının değiştirilmesi: Çoklu baro düzenlemesi, büyük baroların temsil gücünün değişmesi, ideolojik ayrışma ve ikinci baroların kuruluşu.

Araştırılacak Bağlantı

İktidara yakın olduğu düşünülen mesleksel çevrelerin ayrı barolar altında örgütlenmesi bu çevrelerin kamu kurumlarına erişimini ve yargıç-savcı adaylarını önerme olanaklarını farklılaştırmış mıdır? Böyle bir farklılaşma varsa bunun yargı bağımsızlığı ve liyakat üzerindeki etkisi kanıtlanabilir mi? Burada özellikle bir ayrımı korumamız gerekir: Çoklu baro düzenlemesinin siyasal amaç taşıdığı savı ile ikinci baroların yargıç ve savcı adaylarına ayrıcalık sağladığı savı aynı sav değildir. Birincisi düzenlemenin ortaya çıkış nedenleri ve kurumsal etkileriyle ve ikincisi ise somut referans, görüşme, seçme ve atama uygulamalarıyla kanıtlanmalıdır. Araştırmanın gücü bu iki savı peşin olarak doğru kabul etmesinden değil, aralarındaki ilişkinin varlığını veya yokluğunu belgeler üzerinden sınamasından gelecektir. Bu nedenle, metnin ilerleyen bölümlerinde 2020 düzenlemesini yalnızca avukatların daha fazla baro seçeneğine sahip olmasını sağlayan bir mevzuat değişikliği olarak ele almamalıyız. Düzenlemenin hangi siyasal ortamda çıkarıldığını, hangi kurumsal güç ilişkilerini değiştirdiğini, kimlerin bundan yararlanabildiğini ve yargıç-savcı seçimiyle somut bir bağlantısının bulunup bulunmadığını ayrıntılı biçimde çözümlemeliyiz.

YÖNTEM

Araştırma Deseni ve Yaklaşımı

Bu araştırma, Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi ve atanması süreçlerinin siyasal iktidarla ilişkisini ve avukatlık mesleğinin kurumsal yapısında meydana gelen değişikliklerle birlikte inceleyen nitel, tarihsel ve kurumsal bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmada belge incelemesi, tarihsel karşılaştırma, mevzuat çözümlemesi ve süreç izleme yöntemlerinden yararlanılacaktır. Araştırmanın temel yaklaşımı yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması olgusunu yalnızca belirli yargı kararları üzerinden değerlendirmemektir. Bunun yerine yargının insan kaynağını oluşturan seçme, değerlendirme, mesleğe kabul, atama ve yükselme mekanizmaları ile bu mekanizmaların içinde işlediği kurumsal ilişkiler incelenecektir. Bu çerçevede, 2013 sonrasındaki gelişmeler öncelikli inceleme dönemi olarak ele alınacak ancak kurumsal değişikliklerin başlangıç koşullarını açıklamak gerektiğinde daha önceki dönemlere de başvurulacaktır. İnceleme, yalnızca mevzuat değişikliklerini sıralamakla sınırlı tutulmayacak ve değişikliklerin hangi koşullarda gerçekleştirildiği, uygulamada nasıl işlediği ve yargı bağımsızlığı bakımından ne gibi sonuçlar doğurmuş olabileceği üzerinde duracaktır.

Araştırmanın temel çözümleme birimleri

Araştırma, birbirleriyle ilişkili fakat birbirine indirgenemeyecek üç temel kurumsal alan üzerinden yürütülecektir.

Birinci alan: Yargının insan kaynağının oluşturulması. Yargıç ve savcı adaylarının yazılı sınavları, mülakatları, mesleğe kabulü, atanması, mesleksel ilerlemesi ve bu süreçlerde rol oynayabilecek referans ilişkileri incelenecektir. Adalet Bakanlığının, ilgili kurulların ve diğer yetkili kurumların görevleri ile takdir yetkilerinin kapsamı, ilgili dönemlerin mevzuatı üzerinden belirlenecektir.

İkinci alan: Baroların kurumsal yapısının değiştirilmesi. 2020 yılında 7249 sayılı Kanun’la getirilen çoklu baro düzenlemesi yalnızca hukuksal bir değişiklik olarak değil, avukatlık mesleğinin örgütlenme biçimini ve baroların temsil gücünü etkileyen bir kurumsal dönüşüm olarak incelenecektir. Düzenlemenin resmi gerekçeleri, yasama süreci, dönemin siyasal koşulları, büyük baroların tutumları ve yeni baroların kuruluş süreçleri birlikte değerlendirilecektir. Kanun 11 Temmuz 2020’de kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Üçüncü alan: Barolar ile yargıç-savcı seçimi arasındaki olası bağlantılar. Baro yöneticilerinin adayları ilgili makamlara önermesi, kamu kurumlarıyla görüşmesi veya adayların mesleksel yeterliliklerini aktarması gibi uygulamalar incelenecektir. Burada temel amaç her türlü mesleksel referansı peşin olarak ayrıcalık veya kayırmacılık olarak nitelendirmek değil, referansların hangi koşullarda olağan mesleksel destek olmaktan çıkıp adaylar arasında eşitsiz erişim veya farklı işlem yaratabileceğini belirlemektir.

Veri Kaynakları ve Belge İncelemesi

Araştırmanın temel veri kaynağı kamuya açık ve doğrulanabilir birincil belgelerdir. Bunlar aşağıdaki gruplarda toplanacaktır:

Mevzuat ve resmi belgeler: Anayasa yargıları, Avukatlık Kanunu, yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin mevzuat, ilgili yönetmelikler, kanun teklifleri, komisyon raporları ve yasama tutanakları.

Yargı kararları: Anayasa Mahkemesi kararları ve araştırma sorularıyla doğrudan ilgili diğer yargı kararları. Bu kararlar, hukuksal geçerlilik ve anayasal denetim ile uygulamanın siyasal veya kurumsal sonuçları arasındaki ayrımı gözeterek incelenecektir.

Kurumsal açıklamalar: Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu, Türkiye Barolar Birliği ve baroların açıklamaları; baroların kuruluş bildirileri, çalışma raporları ve kamuoyuna duyurdukları belgeler.

Sınav ve mesleğe kabul verileri: Erişilebildiği ölçüde sınav sonuçları, mülakat ve değerlendirme ölçütleri, atama verileri ve ilgili dönemlere ait resmi istatistikler.

Basın haberleri ve söyleşiler: İlgili kişilerin doğrudan açıklamalarını içeren haberler, televizyon programları ve söyleşiler. Bu kaynaklar özellikle olayların kronolojisini kurmak ve araştırılacak savları belirlemek amacıyla kullanılacak ve tek başlarına savların doğruluğunun kesin kanıtı sayılmayacaktır.

Akademik araştırmalar ve sivil toplum raporları: Yargı bağımsızlığı, yargı mensuplarının seçimi, baroların kurumsal özerkliği ve çoklu baro düzenlemesi üzerine yayımlanmış çalışmalar.

Kaynaklar, olabildiğince birincil belgelerle karşılaştırılacaktır. Örneğin, bir haber metninde yer alan sav ilgili kişinin tam açıklaması, resmi kayıtlar veya başka bağımsız kaynaklarla doğrulanmaya çalışılacaktır. Kaynağın bulunamaması veya savın doğrulanamaması araştırmanın sonuç bölümünde açıkça belirtilecektir.

Tarihsel ve Karşılaştırmalı İnceleme

Araştırmada, yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin kuralların zaman içindeki değişimi kronolojik olarak izlenecektir. Bu kapsamda, 2013 sonrasındaki kurumsal düzenlemeler öncelikli olmakla birlikte, daha önceki düzenlemelerle karşılaştırma yapılarak değişimin niteliği belirlenmeye çalışılacaktır. Karşılaştırma şu boyutlarda yürütülecektir:

Seçme ve atama yetkisinin hangi kurumlarda toplandığı ve zaman içinde nasıl değiştiği.

Yazılı sınav, mülakat ve diğer değerlendirme araçlarının hukuksal çerçevesi.

Adayların değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerin açıklığı ve denetlenebilirliği.

Atama ve mesleksel ilerleme kararlarına karşı başvuru ve denetim olanakları.

Baroların kurumsal yapısı, temsil gücü ve kamu kurumlarıyla ilişkilerindeki değişimler.

Bu karşılaştırma, geçmişteki bütün uygulamaların tarafsız olduğu veya sonraki dönemde bütün uygulamaların siyasal nedenlerle yürütüldüğü varsayımına dayanmayacaktır. Amaç, değişikliklerin yönünü, kapsamını ve olası etkilerini somut veriler üzerinden belirlemektir.

Süreç İzleme ve Nedensellik Çözümlemesi

Araştırmanın önemli bir bölümünde süreç izleme yaklaşımı kullanılacaktır. Bu yaklaşım, belirli bir kurumsal değişiklik ile daha sonraki bir uygulama veya sonuç arasında yalnızca zamansal bir ardışıklık bulunup bulunmadığını değil, aralarında açıklanabilir bir mekanizma olup olmadığını da araştırır. Özellikle çoklu baro düzenlemesi bakımından şu sıra izlenecektir:

Düzenlemenin hazırlanmasına ve kabul edilmesine yol açan siyasal ve kurumsal koşulların belirlenmesi.

Düzenleme için açıklanan resmi gerekçeler ile düzenlemeyi eleştiren aktörlerin öne sürdüğü kaygıların karşılaştırılması.

Yeni baroların kuruluş süreçleri, kurucuların açıklamaları ve sonraki kurumsal etkinliklerinin incelenmesi.

Barolar ile kamu kurumları arasındaki ilişkiler hakkında doğrulanabilir belgelerin toplanması.

Bu ilişkilerin yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi veya atanmasında ayrıcalıklı erişim ya da farklı işlem yaratıp yaratmadığının araştırılması.

Bu aşamalarda birbiriyle ilişkili görünen olayların doğrudan nedensel bağ oluşturduğu varsayılmayacaktır. Örneğin, bir baronun siyasal iktidara ideolojik açıdan yakın olması, o baronun üyelerinin yargıç veya savcı olarak kayırıldığını tek başına göstermez. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için seçme süreçleri, referans ilişkileri ve karar mekanizmaları hakkında ayrıca kanıt bulunması gerekir.

Savların ve Karşı Açıklamaların Sınanması

Araştırmanın temel varsayımı yargı insan kaynağının oluşturulmasında ve baroların kurumsal yapısında gerçekleşen değişikliklerin siyasal iktidarın kurumsal etkisini artırabilecek sonuçlar doğurmuş olabileceğidir. Bununla birlikte, bu varsayım doğrulanması gereken bir araştırma önermesi olarak ele alınacaktır. Bu nedenle en az üç açıklama karşılaştırılacaktır:

Kurumsal hizmet ve çoğulculuk açıklaması: Çoklu baro düzenlemesinin mesleksel hizmetleri iyileştirme, temsil olanaklarını artırma ve çoğulculuğu güçlendirme amacı taşıdığı görüşü.

Siyasal ve ideolojik ayrışma açıklaması: Düzenlemenin, özellikle iktidara eleştirel yaklaşan büyük baroların temsil gücünü azaltma ve iktidara yakın avukatların ayrı kurumsal çatılar altında örgütlenmesini kolaylaştırma işlevi gördüğü görüşü.

Kurumsal erişim ve ayrıcalık açıklaması: Yeni baroların kamu kurumlarıyla ilişkilerinin, bazı adayların seçilme ve atanma süreçlerine diğer adaylardan farklı koşullarda erişmesine olanak sağlamış olabileceği görüşü.

Bu açıklamalar, yalnızca siyasal aktörlerin beyanları üzerinden değil, mevzuatın içeriği, yasama süreci, kurumsal uygulamalar ve somut olaylara ilişkin belgeler üzerinden değerlendirilecektir. Anayasa Mahkemesinin 2020 tarihli kararında çoklu baro düzenlemesinin anayasal açıdan uygun bulunduğu ancak baroların ideolojik ve siyasal olarak ayrışmasının olası sonuçlarının anayasal denetimin kapsamı dışında değerlendirildiği görülmektedir. Bu nedenle anayasal uygunluk kararı düzenlemenin siyasal güdüleri veya uygulamadaki etkileri hakkında tek başına kesin bir yanıt olarak kullanılmayacaktır.

Ankara 2 No’lu Baro Başkanı’nın referanslar ve Bakanlıkla görüşmeler hakkındaki açıklaması da bu yöntem çerçevesinde incelenecektir. Açıklamanın içeriği, sonradan yapılan açıklamalar, ilgili kurumların yanıtları ve erişilebilen somut veriler birlikte değerlendirilecek ve yalnızca açıklamanın varlığından hareketle hukuka aykırılık veya kayırmacılık sonucuna varılmayacaktır.

Çözümleme Ölçütleri

Toplanan veriler, araştırma sorularıyla uyumlu biçimde aşağıdaki ölçütler çerçevesinde değerlendirilecektir:

Liyakat: Adayların mesleksel yeterliliklerinin hangi ölçütlerle değerlendirildiği.

Eşitlik: Benzer durumdaki adayların eşit koşullarda değerlendirilip değerlendirilmediği.

Saydamlık: Seçme ve atama süreçlerinin ölçütlerinin ve karar gerekçelerinin ne ölçüde açıklanabildiği.

Hesap verebilirlik ve denetlenebilirlik: Kararlara ilişkin itiraz, inceleme ve denetim olanaklarının varlığı.

Kurumsal özerklik: Yargı kurumları ve baroların karar alma süreçlerinin siyasal etkilerden ne ölçüde korunabildiği.

Siyasal tarafsızlık: Siyasal veya ideolojik yakınlığın mesleğe kabul ve atama kararlarında etkili olduğuna ilişkin somut kanıtların bulunup bulunmadığı.

Nedensel bağlantı: Kurumsal düzenlemeler ile ileri sürülen sonuçlar arasında belge ve süreçlerle desteklenebilen bir ilişki kurulup kurulamadığı.

Bu ölçütler mevzuata biçimsel uyum ile uygulamada eşitlik ve tarafsızlığın sağlanması arasındaki farkı değerlendirmeye yardımcı olacaktır. Bununla birlikte, verilerin izin vermediği durumlarda ölçütler sayısal bir puanlama sistemine dönüştürülmeyecek ve nitel bulguların sınırları açıkça gösterilecektir.

Araştırmanın sınırlılıkları

Araştırmanın başlıca sınırlılığı yargıç ve savcı adaylarının mülakat değerlendirmeleri, referans ilişkileri ve atama süreçlerine ilişkin bütün kayıtların kamuya açık olmayabilmesidir. Bu durum, belirli bir adayın hangi nedenle seçildiğini veya bir referansın kararı ne ölçüde etkilediğini kesin olarak belirlemeyi güçleştirebilir. İkinci sınırlılık, siyasal ve ideolojik yakınlığın doğrudan gözlemlenebilir bir ölçüt olmamasıdır. Bir kişinin siyasal görüşü, tek başına mesleksel yeterliliği veya tarafsızlığı hakkında yargı vermeye yeterli değildir. Bu nedenle araştırmada kişilerin varsayılan bağlılıkları yerine doğrulanabilir kurumsal ilişkiler ve karar süreçleri esas alınacaktır. Üçüncü sınırlılık, kurumsal düzenlemelerin amaçları ile uygulamada ortaya çıkan sonuçlarının birbirinden farklı olabilmesidir. Bir düzenlemenin kamuoyuna açıklanan gerekçesi tek başına gerçek siyasal güdüleri kesin olarak ortaya koymaz ve eleştirmenlerin ileri sürdüğü amaçlar da ayrıca kanıtlanmalıdır. Bu nedenle araştırma, resmi gerekçeleri, eleştirileri, kurumsal uygulamaları ve somut sonuçları birbirinden ayırarak değerlendirecektir.

Yöntemsel Sonuç

Bu araştırma, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırıldığı savını yalnızca belirli atama kararlarına veya siyasal açıklamalara dayandırmak yerine kurumsal düzenlemeler, insan kaynağı süreçleri, meslek örgütlerinin dönüşümü ve somut uygulamalar arasındaki bağlantıları inceleyecektir. Çoklu baro düzenlemesinin siyasal ve ideolojik güdüleri araştırmanın merkezinde yer alacaktır. Bununla birlikte, baroların ayrışması ile yargıç ve savcıların seçilmesi arasındaki ilişkinin varlığı, kapsamı ve sonuçları önceden kabul edilmeyecek ve erişilebilen belgeler ve kanıtlar üzerinden sınanacaktır. Böylece araştırmanın sonuçları başlangıçtaki siyasal değerlendirmelerin yinelenmesinden değil, sistemli ve denetlenebilir bir çözümlemeden üretilecektir.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Yargının Siyasal İktidar Tarafından Araçsallaştırılması

Yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması yargı kurumlarının ve yargısal yetkilerin, hukukun üstünlüğünü ve tarafsız adaletin gerçekleşmesini sağlama işlevinden uzaklaşarak siyasal iktidarın amaçlarına hizmet edecek biçimde kullanılmasını ifade eder. Bu olgu, yalnızca belirli yargı kararlarının siyasal sonuçları üzerinden açıklanamaz. Yargı mensuplarının nasıl seçildiği, hangi ölçütlerle mesleğe kabul edildiği, kimler tarafından atandığı ve mesleksel geleceklerinin hangi kurumsal koşullara bağlı olduğu da yargının bağımsızlığını belirleyen unsurlardır. Bu nedenle yargının araçsallaştırılması araştırmada iki düzeyde ele alınacaktır. Birinci düzey, yargı kararlarının ve yargısal işlemlerin siyasal amaçlar doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığıdır. İkinci düzey ise yargı mensuplarının seçilmesi ve mesleksel konumlarının belirlenmesi süreçlerinin siyasal iktidarın etkisine açık duruma gelip gelmediğidir. İkinci düzey özellikle önemlidir. Çünkü yargı mensuplarının mesleğe girişinden itibaren biçimlenen kurumsal koşullar, ileride verecekleri kararları doğrudan belirlediği kanıtlanamasa bile, yargının bağımsızlığına ve kamuoyundaki tarafsızlık algısına ilişkin yapısal sorunlar doğurabilir. Bununla birlikte, bir yargıç veya savcının siyasal görüşünün bulunması ya da belirli bir siyasal çevreyle tanışıklığı tek başına tarafsız olmadığını göstermez. Araştırılması gereken bu tür ilişkilerin seçme, atama ve yükselme süreçlerinde ayrıcalık veya farklı işlem yaratıp yaratmadığıdır.

Yargı Bağımsızlığı ve Kurumsal Güvenceler

Yargı bağımsızlığı yargıç ve savcıların görevlerini yerine getirirken hukuka ve dosyadaki kanıtlara göre karar verebilmelerini sağlayan kurumsal ve hukuksal güvenceleri kapsar. Bu bağımsızlık yalnızca yürütme organının belirli bir davaya doğrudan müdahale etmemesiyle sınırlı değildir. Mesleğe giriş, atama, yükselme, nakil ve disiplin mekanizmalarının işleyişi de bağımsızlığın maddi koşulları arasındadır. Bu çerçevede iki farklı bağımsızlık boyutu ayırt edilmelidir:

Bireysel bağımsızlık: Yargıç veya savcının kararlarını siyasal baskı, kişisel çıkar, mesleksel yaptırım korkusu ya da ayrıcalık beklentisi altında kalmadan verebilmesi.

Kurumsal bağımsızlık: Yargının insan kaynağını belirleyen kurumların ve karar alma süreçlerinin ve denetim mekanizmalarının siyasal iktidarın tek taraflı etkisini sınırlayacak güvencelere sahip olması.

Bu iki boyut birbirini tamamlar. Bireysel olarak bağımsız davranan yargıçların bulunması seçme ve atama sisteminin kurumsal açıdan yeterli güvencelere sahip olduğunu kendiliğinden göstermez. Benzer şekilde, bağımsızlık güvencelerini içeren bir mevzuatın varlığı da uygulamanın her durumda tarafsız olduğunu kanıtlamaz. Dolayısıyla araştırmada mevzuatın biçimsel yapısı ile uygulamanın gerçek işleyişi birbirinden ayrı incelenecektir. Özellikle Adalet Bakanlığının, Hakimler ve Savcılar Kurulunun ve diğer ilgili kurumların yetkilerinin tarihsel değişimi yargı bağımsızlığının kurumsal koşulları açısından değerlendirilecektir.

Kurumsal Ele Geçirme ve Yürütme Gücünün Genişlemesi

Kurumsal ele geçirme bir kurumun hukuksal varlığı ve biçimsel görevleri korunurken karar alma süreçlerinin belirli bir siyasal veya örgütsel gücün etkisine girmesi olasılığını ifade eder. Bu kavram, bir kurumun resmen ortadan kaldırılmasını veya açıkça hukuka aykırı biçimde değiştirilmesini gerektirmez. Kurumun personel yapısı, yönetim mekanizmaları, atama usulleri ve denetim ilişkileri zaman içinde değiştirilerek de etkisi dönüştürülebilir. Yürütme gücünün genişlemesi yaklaşımı da siyasal iktidarın mevcut hukuksal ve kurumsal yetkileri kullanarak kendi hareket alanını artırmasına, bağımsız denetim mekanizmalarının etkisini azaltmasına veya diğer kurumların kararlarını etkileyebilecek konuma gelmesine odaklanır. Bu kavramsal çerçeve araştırmamız açısından iki nedenle önemlidir. Birincisi, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması savı yalnızca yargı kararlarının içeriğiyle sınırlandırılamaz. Yargının insan kaynağını oluşturan süreçlerdeki değişiklikler de incelenmelidir. İkincisi, kurumsal değişikliklerin mutlaka açık bir siyasal talimatla gerçekleştirildiğini varsaymak doğru değildir. Bir düzenlemenin etkisi farklı kurumların yetkilerinin yeniden dağıtılması, takdir alanlarının genişlemesi veya belirli aktörlerin kurumsal erişim olanaklarının artması yoluyla da ortaya çıkabilir. Bu nedenle araştırmada kurumsal ele geçirme kanıtlanmış bir sonuç olarak değil, mevzuat değişiklikleri ve uygulamalar arasında açıklayıcı bir bağlantı kurulmasını sağlayabilecek kuramsal bir yaklaşım olarak kullanılacaktır.

Liyakat, eşitlik ve seçme süreçlerinde biçimsel uygunluk

Liyakat ilkesi mesleğe kabul ve atama kararlarının adayların bilgi, beceri, mesleksel yeterlilik ve görevin gerektirdiği niteliklerle ilişkilendirilmesini gerektirir. Eşitlik ilkesi ise benzer durumdaki adayların nesnel ve haklı bir neden bulunmadıkça farklı işleme uğratılmamasını öngörür. Bu ilkeler bakımından temel sorun mevzuata biçimsel olarak uyulması ile süreçlerin maddi açıdan adil olması arasındaki farktır. Bir seçme veya atama işleminin yürürlükteki usullere uygun gerçekleştirilmiş olması tek başına bütün adayların eşit koşullarda değerlendirildiğini göstermez. Örneğin, mülakatlarda kullanılan ölçütlerin yeterince açık olmaması veya kararların denetlenebilir gerekçelere dayanmaması, biçimsel kurallara uyulsa bile eşitlik ve liyakat bakımından soru işaretleri doğurabilir. Bununla birlikte, mülakat yapılması, referans verilmesi veya bir adayın kamu kurumlarıyla görüşmelerde desteklenmesi de tek başına kayırmacılık kanıtı değildir. Belirleyici olan bu uygulamaların hangi ölçütlere göre yürütüldüğü ve adayların değerlendirilmesinde haksız bir farklılık yaratıp yaratmadığıdır. Araştırmada bu ayrım özellikle yargıç ve savcı adaylarının seçimi ile Ankara 2 No’lu Baro Başkanı’nın açıklamalarının değerlendirilmesinde temel alınacaktır.

Çoklu Baro Düzenlemesi ve Meslek Örgütlerinin Siyasal Ayrışması

Barolar, avukatların mesleksel çıkarlarını temsil eden kuruluşlar olmanın yanında savunma hakkının, adil yargılanmanın ve hukuk devletinin korunmasında da işlev üstlenirler. Bu nedenle baroların kurumsal özerkliği yalnızca avukatların meslek örgütlenmesiyle ilgili bir konu değildir. Yargı sisteminin denge ve denetim ilişkileriyle de bağlantılıdır. 2020 yılında kabul edilen 7249 sayılı Kanun belirli koşulları taşıyan illerde birden fazla baro kurulabilmesine olanak sağlamıştır. Düzenlemeyi savunanlar çoğulculuk ve mesleksel örgütlenme seçeneklerinin artırılması gibi gerekçeler ileri sürerken eleştirenler büyük baroların temsil gücünün azaltılabileceğini ve mesleğin siyasal çizgiler boyunca ayrışabileceğini belirtmiştir. Human Rights Watch ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu düzenleme henüz kabul edilmeden önce bu risklere dikkat çekmiştir. Bu tartışmada iki kavramın ayrılması gerekir: Mesleksel çoğulculuk farklı görüşlere sahip avukatların mesleksel etkinliklerini özgürce yürütebilmesi ve örgütlenme hakkına sahip olmasıdır. Kurumsal parçalanma ise aynı mesleği temsil eden yapıların mesleğin ortak çıkarlarını savunma ve kamu otoritesini denetleme kapasitesini zayıflatabilecek biçimde ayrışmasıdır. Birden fazla baronun kurulabilmesi tek başına kurumsal parçalanmanın gerçekleştiğini kanıtlamaz. Bunun için düzenlemenin temsil yapısı üzerindeki etkileri, yeni baroların kuruluş koşulları, kurumsal etkinlikleri ve diğer barolarla ilişkileri incelenmelidir. Ancak düzenlemenin ortaya çıktığı siyasal bağlam da göz ardı edilemez. İnsan hakları ve hukuk devleti konularında eleştirel açıklamalar yapan büyük baroların iktidarla yaşadığı gerilimler çoklu baro düzenlemesinin kabul edilme sürecinin anlaşılması açısından önemli bir inceleme alanıdır. Human Rights Watch 2020'deki değerlendirmesinde düzenlemenin büyük baroların ulusal düzeydeki temsilini azaltabileceğini ve hukuk mesleğini siyasal çizgiler boyunca bölebileceğini savunmuştur. Bu değerlendirmeler, düzenlemenin siyasal güdülerini kesin olarak kanıtlayan yargılar olarak değil, birincil belgeler ve uygulama verileriyle birlikte sınanması gereken dış gözlem ve eleştiriler olarak kullanılacaktır.

İdeolojik Yakınlık, Siyasal Sadakat ve Kurumsal Erişim

Araştırmanın özgün boyutlarından biri siyasal iktidarla ideolojik yakınlığı bulunduğu düşünülen meslek çevrelerinin kurumsal erişim olanaklarının incelenmesidir. Burada üç farklı olgu birbirinden ayrılmalıdır: Bir avukatın veya baro yöneticisinin belirli siyasal görüşlere sahip olması, bu görüşleri paylaşan kişilerin ayrı bir meslek örgütü altında toplanması ve bu örgütlenmenin kamu kurumlarıyla ilişkilerinde ayrıcalıklı erişim veya üyelerine mesleksel üstünlük sağlayan uygulamalar ortaya çıkarması. İlk iki olgunun varlığı üçüncüsünün gerçekleştiğini kendiliğinden göstermez. Araştırmanın asıl sorusu ideolojik yakınlığın kurumsal ilişkilere ve oradan da yargıç-savcı adaylarının seçilmesi veya atanmasına uzanan somut bir mekanizma oluşturup oluşturmadığıdır. Bu mekanizmanın varlığını değerlendirebilmek için yalnızca kişilerin açıklamalarına değil, görüşmelerin niteliğine, kararların nasıl alındığına, adayların hangi ölçütlerle değerlendirildiğine ve benzer durumdaki adaylara nasıl davranıldığına ilişkin verilere gereksinme vardır. Bu çerçevede “siyasal sadakat”, “ideolojik yakınlık” ve “kurumsal erişim” birbirinin yerine kullanılmayacaktır. Her kavramın farklı bir olguyu ifade ettiği gözetilecek ve özellikle kişilerin siyasal bağlılıklarından hareketle mesleksel yeterlilikleri veya tarafsızlıkları hakkında otomatik sonuçlara ulaşılmayacaktır.

Bütünleşik Kuramsal Yaklaşım

Yukarıdaki kavramlar birlikte ele alındığında araştırmanın kuramsal çerçevesi birbirine bağlı üç süreç üzerinden kurulabilir:

Kurumsal kuralların ve yetkilerin dönüşümü: Seçme, mülakat, mesleğe kabul, atama ve yükselme mekanizmaları ile baroların örgütlenmesine ilişkin mevzuatın değişimi.

Kurumsal ilişkilerin ve erişim olanaklarının farklılaşması: Takdir yetkileri, referans ilişkileri, baroların siyasal konumları ve kamu kurumlarıyla ilişkilerinin uygulamadaki etkileri.

Yargı bağımsızlığı ve savunma mesleği üzerindeki olası sonuçlar: Liyakat ve eşitlik güvenceleri, yargının kurumsal özerkliği, baroların denetim işlevi ve adil yargılanma hakkı bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar.

ÇÖZÜMLEME

Birinci Araştırma Sorusu: Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanmasına İlişkin Kurumsal Dönüşüm Nasıl Gerçekleşmiştir?

Bu bölümde Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve mesleksel ilerlemesine ilişkin düzenlemeler tarihsel bir bakış açısıyla incelenecektir. Amaç, yalnızca mevzuat değişikliklerini sıralamak değil, bu değişikliklerin karar yetkilerini hangi kurumlarda topladığını, yürütmenin etkisini nasıl değiştirebildiğini ve liyakat ile yargı bağımsızlığı bakımından hangi sonuçları doğurabileceğini ortaya koymaktır. İncelemede özellikle 2013 sonrasına ağırlık verilecek ancak bu dönemde ortaya çıkan değişikliklerin önceki kurumsal yapıdan nasıl ayrıldığını belirlemek için gerekli tarihsel arka plan da ele alınacaktır. Temel bir ayrımın başlangıçta belirtilmesi gerekir: Yargı sisteminin hukuksal ve kurumsal yapısında değişiklik yapılması ile bu değişikliklerin yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sonucunu doğurması aynı şey değildir. İlkini mevzuat ve resmi belgelerle saptamak olanaklıdır. İkincisini değerlendirmek için ise değişikliklerin uygulamadaki sonuçlarının ve siyasal iktidarla kurulan ilişkilerin ayrıca incelenmesi gerekir.

2010–2013 dönemi-Kurumsal yapının önceki dönüşümü: Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması sistemini değerlendirirken yalnızca 2013 sonrasına odaklanmak değişimin tarihsel arka planını eksik bırakabilir. Bu nedenle 2010 Anayasa değişikliğiyle HSYK’nın yapısında gerçekleştirilen değişiklikler de başlangıç noktalarından biri olarak ele alınmalıdır. 2010 değişikliği, Kurulun oluşumunu ve üyelerinin belirlenme biçimini yeniden düzenledi. Bu dönemde yapılan değişiklikler yargı yönetiminin kurumsal yapısını ve temsil mekanizmalarını etkiledi. Bununla birlikte, 2010 düzenlemesinin sonuçlarını yalnızca sonraki siyasal gelişmeler üzerinden açıklamak doğru değildir. Değişikliğin kendi dönemi içindeki gerekçeleri ve uygulaması da ayrıca değerlendirilmelidir. Bu tarihsel arka planın araştırmamız açısından önemi şudur: Yargının kurumsal yapısındaki değişiklikler tek bir dönemde ortaya çıkmış ve tek bir düzenlemeyle tamamlanmış değildir. Dolayısıyla 2013 sonrasında görülen gelişmeleri daha önce oluşturulmuş kurumsal mekanizmaların nasıl değiştirildiği ve kullanıldığı sorusuyla birlikte incelemek gerekir.

2013 sonrası dönem-Siyasal iktidar ile yargı yönetimi arasındaki ilişkinin incelenmesi: 2013 sonrasındaki dönem yargı yönetiminin siyasal iktidarla ilişkisini incelemek bakımından önemli bir araştırma alanıdır. Bu dönemde yargı kurumlarının yapısı, yargı mensuplarının mesleksel konumları ve yargının bağımsızlığı hakkında yoğun siyasal ve hukuksal tartışmalar yaşanmıştır. Ancak bu dönemin araştırılması olayların yalnızca kronolojik olarak sıralanmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Her değişiklik bakımından şu sorular sorulmalıdır: Hangi yasal veya anayasal düzenleme yapılmıştır? Seçme, atama ve denetleme yetkilerinin dağılımı nasıl değişmiştir? Değişiklik, karar alma süreçlerinde hangi kurumların rolünü artırmış veya azaltmıştır? Düzenlemenin uygulamada nasıl sonuçlar doğurduğunu gösteren somut veriler var mıdır? Bu soruların yanıtları siyasal iktidarın yargı üzerindeki etkisinin arttığı savını genel bir değerlendirme olmaktan çıkarıp incelenebilir bir kurumsal soruna dönüştürecektir.

2017 Anayasa değişikliği-HSK’nın yapısının yeniden düzenlenmesi: 2017 anayasa değişikliği, yargı yönetiminin kurumsal yapısı bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. 6771 sayılı Kanun’la Anayasa’nın 159. maddesi değiştirilmiş ve “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”nun adı “Hakimler ve Savcılar Kurulu” (HSK) olarak değiştirilmiş ve üye sayısı 22’den 13’e indirilmiştir. Kurulun başkanlığının Adalet Bakanına ait olması ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının doğal üye olarak yer alması da anayasal düzenlemede korunmuştur. Bu değişiklikler HSK’nın oluşumu ve yargı yönetimindeki yetki dağılımı bakımından incelenmelidir. Çünkü HSK, yargısal ve yönetsel yargı yargıç ve savcılarının mesleğe kabulü, atanması, nakli, yükselmesi ve disiplin işlemleri gibi temel konularda yetkilidir. Bu nedenle Kurulun oluşum biçimi, yargının insan kaynağını belirleyen kararların hangi kurumsal yapı içinde alındığı açısından önem taşır.  Burada iki farklı değerlendirmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, anayasa değişikliğiyle Kurulun yapısında meydana gelen nesnel ve hukuksal değişikliktir. Bu değişiklik, anayasa metni ve ilgili mevzuat üzerinden doğrudan saptanabilir. İkincisi, değişikliğin yargı bağımsızlığı ve siyasal iktidarın etkisi üzerindeki sonucudur. Bu sonu yalnızca Kurulun yeni yapısına bakılarak kesin biçimde belirlenemez. Üyelerin seçilme biçimi, kararların alınma süreci, atama uygulamaları ve yargı mensuplarının mesleksel güvenceleri hakkında ek kanıtlar gerekir. Dolayısıyla 2017 değişikliği araştırmamızın önemli bir kurumsal inceleme noktasıdır. Ancak tek başına siyasal araçsallaştırmanın kanıtı olarak sunulmamalıdır.

Yargıç ve Savcı Adaylarının Mülakat Sistemi

Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi bakımından yalnızca HSK’nın yapısını incelemek yeterli değildir. Adayların mesleğe kabul edilmeden önce hangi sınavlardan geçtiği, mülakat komisyonlarının nasıl oluşturulduğu ve değerlendirme ölçütlerinin ne ölçüde nesnel olduğu da araştırılmalıdır. HSK’nın 2022–2026 Stratejik Planında yer alan bilgilere göre 2019 yılında 7188 sayılı Kanun’la 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 9/A maddesindeki mülakat komisyonunun yapısına ilişkin değişiklik yapılmıştır. Düzenlemeyle HSK Genel Sekreteri ve Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilen bir kişinin de komisyonda yer almasını öngören bir yapı oluşturulmuştur.

Hakimler ve Savcılar Kurulu: Bu değişiklik, mülakat komisyonunun oluşumunun ve kurumsal temsil yapısının tarihsel olarak izlenmesi gerektiğini göstermektedir. Ancak komisyonun bileşiminin değiştirilmesi tek başına adayların siyasal yakınlıklarına göre seçildiğini kanıtlamaz. Bunun için mülakatlarda hangi soruların ve ölçütlerin kullanıldığı, değerlendirme sonuçlarının nasıl kaydedildiği ve kararların ne ölçüde denetlenebildiği incelenmelidir. Bu noktada araştırmanın iki temel sorusu öne çıkmaktadır: Adayların mesleksel yeterlilikleri, yazılı sınav sonuçları ve mülakat değerlendirmeleri arasında tutarlı ve denetlenebilir bir ilişki kurulmuş mudur? Aynı veya benzer yeterlilik düzeyindeki adayların farklı sonuçlarla karşılaşmasına yol açan ve nesnel ölçütlerle açıklanamayan uygulamalara ilişkin somut kanıtlar bulunmakta mıdır? Bu soruların yanıtlanabilmesi için yalnızca mevzuat metinleri değil, olanaklı olduğu ölçüde aday seçimiyle ilgili istatistikler, resmi açıklamalar ve somut uygulama örnekleri de gereklidir.

Ara Değerlendirme

Buraya kadar incelenen kurumsal değişiklikler yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması süreçlerinin tarihsel olarak değiştiğini ve HSK’nın yapısının ve aday değerlendirme mekanizmalarının bu dönüşümün önemli parçaları olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, üç farklı sonuç düzeyini ayırmak gerekir:

Saptanabilen olgu: Mevzuat ve anayasal düzenlemelerle kurumsal yapıda meydana gelen değişiklikler.

Araştırılması gereken mekanizma: Bu değişikliklerin seçme, atama ve mesleksel ilerleme süreçlerinde takdir yetkisini, denetimi veya siyasal etki olanaklarını nasıl değiştirdiği.

Kanıtlanması gereken sonuç: Bu mekanizmaların liyakat, eşitlik ve yargı bağımsızlığı üzerinde bir zayıflama yaratıp yaratmadığı.

Bu ayrım, araştırmanın geri kalanında da korunmalıdır. Kurumsal değişikliklerin varlığını saptamak görece kolaydır. Bu değişikliklerin siyasal araçsallaştırmaya yol açtığını göstermek ise daha kapsamlı kanıt gerektirir. Bir sonraki bölümde, ikinci araştırma sorusu çerçevesinde Adalet Bakanlığının ve HSK’nın yetkileri, bu yetkilerin tarihsel değişimi ve yargıç-savcı adaylarının seçilmesi ile atanmasındaki kurumsal ilişkiler daha ayrıntılı incelenmelidir.

İkinci Araştırma Sorusu: Adalet Bakanlığının ve Hakimler ve Savcılar Kurulunun Yetkileri, Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanması Süreçlerini Nasıl Etkilemektedir?

Yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması olasılığını incelemek için yalnızca yargı mensuplarının kararlarına değil, bu kişilerin mesleğe nasıl alındığına, kimler tarafından atandığına ve mesleksel konumlarının hangi kurumlarca belirlendiğine de bakılmalıdır. Bu çerçevede Adalet Bakanlığı ile Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) görev ve yetkilerinin ayrıştırılması, araştırmanın temel adımlarından biridir.

Yetkilerin Kurumsal Dağılımı

Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe alınması ile mesleğe kabul edilmesi, hukuksal olarak farklı aşamalardır. HSK’nın resmi açıklamalarında da belirtildiği üzere adayların alımı Adalet Bakanlığının görev alanında bulunurken adaylık eğitimini tamamlayanların mesleğe kabulü HSK’nın yetkileri arasındadır. HSK ayrıca atama, nakil, yükselme, disiplin ve denetim gibi konularda yetkilidir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü aday havuzunun oluşturulması ile adayların mesleğe kabul edilmesi farklı kurumsal süreçlerdir. Bir kurumun adayları seçme sürecindeki etkisi ile diğer kurumun mesleğe kabul ve atama kararlarındaki yetkisi birlikte değerlendirilmeden sistemin bütününe ilişkin sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. Bu nedenle araştırmada aşağıdaki aşamalar ayrı ayrı incelenecektir: Yargıç ve savcı adaylarının alımına ilişkin koşulların belirlenmesi, yazılı sınav ve mülakat süreçlerinin yürütülmesi, adaylık ve meslek öncesi eğitimin düzenlenmesi, mesleğe kabul kararının verilmesi, ilk atama, görev yeri değişikliği ve mesleksel yükselme kararlarının alınması ve disiplin ve denetim süreçlerinin işletilmesi. Bu aşamaların her birinde yetkili kurumun kim olduğu kadar kararların hangi ölçütlere dayandığı ve ne ölçüde denetlenebildiği de önemlidir.

Adalet Bakanlığının Aday Alımındaki Rolü

Adalet Bakanlığının aday alım sürecindeki yetkisi yargının insan kaynağının oluşturulması bakımından önemli bir inceleme alanıdır. HSK’nın yayımladığı bilgilere göre aday alım yetkisi Bakanlığa aittir. Adayların meslek öncesi eğitimleri de Bakanlığın gözetim ve denetimi altında yürütülmektedir. Bu durum, adayların hangi koşullarda seçildiği sorusunu gündeme getirir. Ancak aday alımının Bakanlık tarafından yürütülmesi tek başına siyasal müdahale bulunduğunu göstermez. Esas sorun bu yetkinin nasıl kullanıldığıdır. Örneğin, adayların seçimi önceden ilan edilmiş ve nesnel ve denetlenebilir ölçütlere dayanıyorsa kurumsal takdir alanı sınırlanabilir. Buna karşılık mülakat ölçütlerinin belirsiz olması, değerlendirme gerekçelerinin yeterince açıklanmaması veya benzer nitelikteki adaylar arasında farklı sonuçlar doğuran uygulamaların bulunması eşitlik ve liyakat açısından inceleme gerektirir. Bu nedenle araştırmanın temel sorusu Bakanlığın aday alımındaki yetkisinin varlığından çok bu yetkinin hangi güvenceler altında kullanıldığı ve uygulamada adaylar arasında eşitliği sağlayıp sağlamadığıdır.

HSK’nın Mesleğe Kabul, Atama ve Mesleksel İlerlemedeki Rolü

HSK’nın görevleri, yargıç ve savcıların mesleksel yaşamlarının önemli bir bölümünü kapsamaktadır. Kurulun açıklamasında mesleğe kabul, atama, nakil, yükselme, disiplin, denetim ve görevden uzaklaştırma gibi yetkiler açıkça belirtilmektedir. Bu yetkilerin genişliği HSK’nın kurumsal yapısını yargı bağımsızlığı bakımından önemli kılar. Yargıç ve savcıların mesleksel konumlarını etkileyen kararların hangi kurumsal koşullarda alındığı bağımsızlık güvencelerinin yalnızca anayasal bir ilke olarak kalıp kalmadığını değerlendirmek açısından belirleyicidir. Burada özellikle iki konu üzerinde durulmalıdır. Birincisi, Kurul üyelerinin belirlenme biçimi ve karar alma düzenidir. Bu yapı, Kurulun siyasal iktidardan bağımsız karar alabilme kapasitesi bakımından incelenmelidir. İkincisi, Kurulun bireysel kararlarının dayandığı ölçütlerdir. Atama, nakil, yükselme ve disiplin kararlarının nesnel ölçütlere dayanması, gerekçelendirilebilir olması ve etkili denetime açık bulunması, keyfi uygulama riskini sınırlayan güvencelerdir. Bu noktada Kurulun yasal yetkileri ile bu yetkilerin kullanımı birbirine karıştırılmamalıdır. Yetkilerin geniş olması tek başına araçsallaştırmayı kanıtlamaz ancak bu yetkilerin nasıl kullanıldığı araçsallaştırma savının araştırılmasında temel bir veri alanıdır.

Takdir Yetkisi, Denetlenebilirlik ve Liyakat

Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasında belirli ölçüde takdir yetkisinin bulunması kendi başına hukuka aykırı değildir. Ancak takdir yetkisinin sınırları, hangi ölçütlere göre kullanıldığı ve kararların nasıl denetlenebildiği liyakat ve eşitlik açısından önem taşır. Bu bağlamda üç ölçüt öne çıkmaktadır:

Önceden belirlenmiş ölçütler: Adayların hangi koşullara göre değerlendirileceğinin açık olması.

Kararların gerekçelendirilebilirliği: Adaylar arasındaki farklı değerlendirmelerin nesnel nedenlerle açıklanabilmesi.

Etkili denetim: Süreçte hata veya eşitsizlik savı ortaya çıktığında bunun incelenebileceği hukuksal ve kurumsal mekanizmaların bulunması.

Bu ölçütler, yalnızca yazılı sınavlar bakımından değil, mülakatlar ve mesleksel ilerleme kararları bakımından da önemlidir. Araştırma açısından özellikle şu soru önem taşımaktadır: Adayların yazılı sınav başarıları ile mülakat sonuçları arasında belirgin farklılıklar varsa bu farklılıklar mesleksel yeterlilikle ilişkilendirilebilen ölçütlerle açıklanabiliyor mu? Bu soruya yanıt verebilmek için aday bazındaki veriler değerlendirme formları veya güvenilir toplu istatistikler gerekir. Bu tür veriler bulunmadan mülakatların siyasal amaçla kullanıldığı sonucuna kesin biçimde ulaşmak olanaklı değildir.

Kurumsal Yetkiler ile Siyasal Etki Arasındaki Olası Bağlantı

Adalet Bakanlığı ile HSK’nın farklı yetkileri yargıç ve savcıların mesleğe girişinden mesleksel ilerlemesine kadar uzanan bir kurumsal süreç meydana getirir. Bu süreçte siyasal etki olasılığı araştırılırken yalnızca kurumların biçimsel yetkilerine bakmak yeterli değildir. Kararların kimler tarafından, hangi ölçütlerle ve hangi denetim mekanizmaları altında alındığı da belirlenmelidir. Örneğin, bir adayın mesleğe alınması sırasında kullanılan ölçütlerle daha sonraki atama ve yükselme kararlarında kullanılan ölçütler arasında tutarlılık bulunup bulunmadığı incelenebilir. Aynı şekilde, mesleksel başarı ile siyasal yakınlık arasında ilişki bulunduğu savı ileri sürülüyorsa, bu savı sınayabilecek somut veriler aranmalıdır. Bu noktada araştırmanın temel yaklaşımı korunmalıdır: Kurumsal yapı, siyasal etkinin ortaya çıkabileceği kanalları belirlemeye yardımcı olabilir fakat bu kanalların gerçekten kullanıldığı ve belirli sonuçlar doğurduğu ayrıca kanıtlanmalıdır.

Ara Değerlendirme

Adalet Bakanlığının aday alımındaki rolü ile HSK’nın mesleğe kabul, atama, nakil, yükselme ve disiplin alanlarındaki yetkileri, yargının insan kaynağının oluşturulmasında farklı fakat birbirini tamamlayan aşamalardır. Bu yetki dağılımı yargı bağımsızlığını incelemek için gerekli kurumsal çerçeveyi ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, araştırmanın bu aşamasında şu sonuçlar birbirinden ayrılmalıdır: Yetkilerin hangi kurumlara verildiği mevzuatla saptanabilir ve bu yetkilerin kullanımındaki nesnellik ve denetlenebilirlik, uygulama belgeleri ve verilerle incelenmelidir. Siyasal iktidarın adayların seçilmesi veya mesleksel ilerlemesi üzerinde ayrıcalıklı bir etki kurduğu savı ise somut kanıtlarla sınanmalıdır. Bir sonraki bölümde, üçüncü araştırma sorusu kapsamında yazılı sınavların, mülakatların ve diğer değerlendirme mekanizmalarının nesnelliği, saydamlığı ve eşitlik ilkesi bakımından incelenmesi gerekir.

Üçüncü Araştırma Sorusu: Yazılı Sınavlar ve Mülakatlar Liyakat, Eşitlik ve Tarafsızlık İlkelerini Ne Ölçüde Güvence Altına Almaktadır?

Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde yazılı sınavlar ile mülakatlar mesleğe girişin iki önemli aşamasıdır. Yazılı sınav, adayların hukuk bilgisi ve genel yeterliliklerini ölçmeyi amaçlarken mülakat, mevzuatta belirtilen bazı kişisel ve mesleksel niteliklerin değerlendirilmesine olanak sağlar. Ancak bu iki aşamanın varlığı seçme sürecinin kendiliğinden nesnel ve tarafsız olduğu anlamına gelmez. Temel sorun sınav ve mülakatların hangi ölçütlere göre yürütüldüğü, sonuçların nasıl hesaplandığı ve adaylar arasında eşitliği sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığıdır.

Yazılı Sınavın Hukuksal Çerçevesi

2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 9/A maddesi yazılı yarışma sınavının Adalet Bakanlığı ile yapılacak protokol uyarınca Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından gerçekleştirilmesini düzenlemektedir. Madde sınavın kapsamını, başvuru koşullarının ilanını ve yazılı sınav ile mülakat puanlarının kesin başarı sıralamasındaki ağırlığını da belirlemektedir. İlgili düzenlemede yazılı sınav puanının yüzde 70’i ve mülakat puanının ise yüzde 30’u esas alınmaktadır. Yazılı sınavın merkezi bir kuruluş tarafından yapılması, sınav sorularının ve puanlamanın belirli ölçünlere bağlanması bakımından önemli bir güvencedir. Bununla birlikte, sınavın merkezi olarak uygulanması seçme sürecinin tamamının nesnel olduğu sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Çünkü yazılı sınavı izleyen mülakat ve kesin sıralama aşamaları da değerlendirme kapsamı içindedir. Bu nedenle yazılı sınav bakımından üç ölçüt önem taşımaktadır: Soruların ve değerlendirme ölçütlerinin önceden belirlenmiş ve mesleğin gerektirdiği yeterliliklerle uyumlu olması, sınavın bütün adaylara eşit koşullarda uygulanması ve yazılı sınav sonuçlarının kesin seçim sürecinde nasıl kullanıldığının açık olması. Bu ölçütler yazılı sınavın tek başına bütün seçme sürecini belirlemesini zorunlu kılmaz. Ancak yazılı sınavda ölçülen bilgi ve yeterliliklerin mülakat aşamasında hangi gerekçelerle farklı değerlendirildiğinin açıklanabilir olması gerekir.

Mülakatın Niteliği ve Değerlendirme Ölçütleri

2802 sayılı Kanun’un ilgili maddeleri mülakatta adayların yargılama gücünün, bir konuyu kavrama, özetleme ve ifade yeteneğinin, genel ve fiziksel görünümünün, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğunun ve liyakatinin, yetenek ve kültürünün, çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığının değerlendirilmesini öngörmektedir. Kanun ayrıca bu ölçütlerin puanlandırılmasını ve mülakat kurulu üyelerinin verdikleri puanların ayrı ayrı tutanağa geçirilmesini düzenlemektedir. Bu ölçütlerin bir bölümü, yargıçlık ve savcılık gibi yoğun yargılama, iletişim ve sorumluluk gerektiren meslekler açısından anlamlıdır. Bununla birlikte, bazı ölçütlerin uygulanması diğerlerine göre daha fazla öznel değerlendirme içerebilir. Örneğin, bir adayın bir hukuksal sorunu kavrama ve açıklama yeteneği somut bir soru ve önceden belirlenmiş değerlendirme ölçütleriyle sınanabilir. Buna karşılık genel görünüm veya mesleğe uygun davranış gibi ölçütlerin nasıl yorumlandığı yeterince açıklanmadığında benzer nitelikteki adaylara farklı puan verilmesi olasılığı ortaya çıkabilir. Buradaki sorun mülakatın zorunlu olarak öznel veya taraflı olması değildir. Sorun, değerlendirme ölçütlerinin uygulamada ne kadar somutlaştırıldığı ve farklı değerlendiricilerin benzer durumlarda tutarlı sonuçlara ulaşıp ulaşmadığıdır. Bu nedenle araştırmada şu sorular üzerinde durulmalıdır: Mülakat ölçütleri adayların mesleksel yeterliliklerini değerlendirecek açıklıkta mıdır? Kurul üyelerinin verdikleri puanlar arasında belirgin farklılıklar oluştuğunda bu farklılıkların gerekçeleri incelenebilmekte midir? Mülakat sonuçlarının yazılı sınav sonuçlarına göre oluşturduğu sıralama değişiklikleri nesnel değerlendirme ölçütleriyle açıklanabilmekte midir? Bu soruların yanıtlanması, mülakat sisteminin hukuksal düzenlemesi ile uygulamadaki işleyişi arasındaki ilişkinin ortaya konulmasına yardımcı olacaktır.

Mülakat Kurulunun Oluşumu ve Kurumsal Bağımsızlık

Mülakat sisteminin nesnelliği yalnızca değerlendirme ölçütlerine değil, değerlendirmeyi yapan kurulun oluşumuna da bağlıdır. 2802 sayılı Kanun’un ilgili maddelerinde mülakat kurulunun Adalet Bakanının görevlendireceği bakan yardımcısının başkanlığında Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri, HSK Genel Sekreteri ve Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilen bir üyeden oluşması düzenlenmiştir. Kurulun yapısına ilişkin değişiklikler ilgili kanun değişiklikleri üzerinden tarihsel olarak izlenebilir. Kurulun bileşimi değerlendirme sürecinin kurumsal niteliğini anlamak bakımından önemlidir. Bununla birlikte, üyelerin kamu görevlisi olması veya yürütme organıyla yönetsel bağlarının bulunması tek başına taraflı karar verdiklerini göstermez. Kurul üyelerinin mesleksel sorumlulukları, değerlendirme usulleri, kararların kayda geçirilmesi ve denetlenebilirliği birlikte ele alınmalıdır. Araştırmanın burada yanıt arayacağı soru kurulun hukuksal olarak oluşturulmuş olması değil, adayların değerlendirilmesinde kişisel veya siyasal tercihlerden bağımsız karar verilmesini güvence altına alan uygulamaların ne ölçüde bulunduğudur.

Yazılı Sınav ve Mülakat Puanlarının Birlikte Değerlendirilmesi

Yazılı sınav puanının yüzde 70 ve mülakat puanının yüzde 30 ağırlık taşıması iki değerlendirme türünün kesin başarı sıralamasına katkısını belirlemektedir. Bu oran tek başına sistemin adil veya adaletsiz olduğunu göstermez. Mülakatın ağırlığı, değerlendirme ölçütlerinin açıklığı ve puanlamanın tutarlılığıyla birlikte incelenmelidir. Örneğin, yazılı sınavda birbirine yakın puanlar alan adayların mülakat sonuçları nedeniyle farklı sıralamalara yerleşmesi sistemin doğal bir sonucu olabilir. Bu farklılığın sorun oluşturup oluşturmadığı ise mülakat puanlarının hangi ölçütlerle verildiğine ve kararların açıklanabilir olup olmadığına bağlıdır. Bu nedenle araştırmada yalnızca yazılı sınav ile mülakat arasındaki puan farklarına bakmak yeterli olmayacaktır. Erişilebilen veriler elverdiği ölçüde puanların dağılımı, sıralama değişiklikleri ve değerlendirme gerekçeleri birlikte incelenmelidir. Burada önemli bir veri sınırlılığı vardır: Aday bazındaki yazılı sınav ve mülakat puanları, kurul üyelerinin ayrı değerlendirmeleri ve gerekçeli kararları kamuya açık değilse, sistemin bütün adaylar bakımından ne ölçüde tutarlı çalıştığını kesin biçimde belirlemek olanaklı olmayabilir. Bu durumda araştırma, kanıtlanabilen olgularla sınırlı kalmalı ve veri eksikliğini açıkça belirtmelidir.

Mülakat sistemine ilişkin reform önerileri ve mevcut sorunların niteliği

Türkiye Adalet Akademisinin yargıç ve savcı yardımcılığı sistemine ilişkin raporunda mülakatın süresi, usulü ve içeriğinin adayların kanunda sayılan özelliklerini değerlendirmeye elverişli biçimde yapılandırılması gerektiği belirtilmektedir. Raporda ayrıca değerlendirme sürecinde ilgili uzmanlık alanlarından teknik destek alınması ve somut olaylar üzerinden yapılandırılmış değerlendirme yöntemlerinin kullanılması gibi öneriler yer almaktadır. Bu öneriler mülakatın niteliğinin yalnızca kanunda sayılan ölçütlerle değil, bu ölçütleri uygulamaya aktaran yöntemlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, bir kurumun reform önerisinde bulunması, mevcut sistemde mutlaka kayırmacılık yaşandığını kanıtlamaz. Öneriler, değerlendirme sürecinin daha tutarlı ve denetlenebilir duruma getirilmesine yönelik kurumsal arayışlar olarak ele alınmalıdır. Bu bağlamda araştırmanın amacı, mülakat sistemini peşin olarak taraflı ilan etmek değil, mevcut düzenlemelerin hangi güvenceleri sağladığını ve hangi alanlarda daha fazla saydamlık veya denetim gereksinimi bulunduğunu belirlemektir.

Ara Değerlendirme

Yazılı sınav ve mülakat sistemi yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabulünde farklı işlevler üstlenmektedir. Yazılı sınav daha ölçünleştirilebilir bir değerlendirme olanağı sunarken mülakat mesleğin gerektirdiği bazı niteliklerin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Ancak mülakatın öznel değerlendirmeye açık yönleri nedeniyle ölçütlerin somutluğu, puanlamanın tutarlılığı ve kararların denetlenebilirliği önem kazanmaktadır. Mevcut mevzuat yazılı sınav ve mülakatın temel çerçevesini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, sistemin uygulamada eşitlik ve liyakati ne ölçüde güvence altına aldığını belirlemek için daha ayrıntılı verilere gereksinme vardır. Bu bölümden çıkarılabilecek temel sonuç şudur: Mülakatın varlığı kayırmacılık kanıtı olmadığı gibi yazılı sınavın merkezi ve ölçünleştirilmiş olması da seçme sürecinin tamamının tarafsızlığını tek başına güvence altına almaz. Belirleyici olan bütün aşamaların nesnel, tutarlı ve denetlenebilir ölçütlerle yürütülüp yürütülmediğidir. Bir sonraki bölümde, dördüncü araştırma sorusu kapsamında siyasal veya ideolojik yakınlığın yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde etkili olduğuna ilişkin savlar, somut kanıtlar ve farklı açıklamalar çerçevesinde incelenecektir.

Dördüncü Araştırma Sorusu: Siyasal veya İdeolojik Yakınlık, Yargıç ve Savcı Adaylarının Seçilmesinde Etkili Olmuş mudur?

Bu araştırma sorusu çalışmanın en önemli ve aynı zamanda kanıtlanması en güç boyutlarından birini oluşturmaktadır. Çünkü yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması, yalnızca yargıç ve savcıların verdikleri kararlar üzerinden değil, yargı mesleğine kimlerin kabul edildiği, adayların hangi ölçütlerle seçildiği ve mesleğe giriş sürecinde hangi ilişkilerin etkili olabildiği üzerinden de incelenmelidir. Bununla birlikte, siyasal veya ideolojik yakınlığın belirli adayların seçilmesinde etkili olduğu savı yalnızca seçilen kişilerin dünya görüşlerinden, mesleksel geçmişlerinden ya da iktidara yakın çevrelerle ilişkilerinden hareketle doğrulanamaz. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için seçim sürecinin işleyişine, adaylar arasında farklı işlem yapılıp yapılmadığına ve kararların hangi ölçütlere dayandırıldığına ilişkin somut kanıtlara gereksinme vardır. Bu nedenle çözümlemede üç ayrı olgunun birbirinden ayrılması gerekir:

Siyasal veya ideolojik yakınlık: Adayın belirli bir siyasal düşünceye, çevreye ya da toplumsal gruba yakın olması.

Kurumsal erişim: Adayın bir baro, dernek, meslek örgütü veya etkili kişiler aracılığıyla karar vericilere ulaşabilmesi.

Kayırmacılık: Benzer koşullardaki adaylar arasında nesnel ve mesleksel ölçütlerle açıklanamayan bir farklı işlem yapılması.

Bu üç olgu birbirleriyle ilişkili olabilir ancak aynı anlama gelmezler. Özellikle kurumsal erişimin bulunması tek başına kayırmacılığın gerçekleştiğini kanıtlamaz. Buna karşılık, erişim olanaklarının belirli gruplar lehine sistemli biçimde farklılaşması ve bu farklılığın seçilme sonuçlarını etkilediğinin gösterilmesi siyasal araçsallaştırma savını güçlendirebilir.

2013 Sonrası Dönüşüm ve Yargı Kadrolarının Genişletilmesi: Bekir Bozdağ’ın Adalet Bakanlığı dönemleri bu araştırma bakımından önemli bir inceleme alanıdır. Bunun nedeni, yalnızca bakanın siyasal kimliği değil, yargı kadrolarının büyütülmesi ve mesleğe giriş süreçlerinin yeniden düzenlenmesi sırasında ortaya çıkan kurumsal koşullardır. Adalet Bakanlığının 2015 Etkinlik Raporu o yılki alımların ölçeğine ilişkin somut veriler sunmaktadır. Rapora göre, yargısal yargı yargıç ve savcı adaylığı yazılı sınavına 9.133 kişi başvurmuş, yazılı sınavı geçen 3.945 adayın mülakatları yapılmış ve 1.375 kişinin atama işlemleri başlatılmıştır. Avukatlık mesleğinden geçişlerde de ayrıca alımlar öngörülmüştür.  2016 yılında ise 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yargı mensuplarının meslekten çıkarılması ve boşalan kadroların doldurulması gündeme gelmiştir. Bekir Bozdağ Kasım 2016’da yaptığı açıklamada, yıl içinde 4.610 adayın mesleğe kabul edildiğini ve 24 Aralık’ta 3.800 adayın alımına ilişkin sınav yapılacağını bildirmiştir. Bu veriler iki önemli noktayı ortaya koymaktadır: Yargı kadrolarının genişletilmesi ve çok sayıda adayın mesleğe kabul edilmesi belgelenebilen olgulardır. Bu sayılar, mesleğe kabul edilenlerin belirli bir siyasal partiyle bağlantılı olduğunu veya siyasal referansla seçildiğini göstermez. Dolayısıyla, belirli dönemlerde binlerce yargıç ve savcının iktidara yakınlık temelinde seçildiği savı toplam alım sayılarıyla kanıtlanamaz. Bunun için adayların seçim sürecindeki değerlendirmelerine, mülakat sonuçlarına, seçilme ölçütlerine ve varsa adaylar arasında farklı işlem yapıldığını gösteren verilere gereksinme vardır. Araştırmada sınanması gereken temel varsayım, kadroların hızla genişletilmesinin seçme ve değerlendirme mekanizmalarındaki takdir alanıyla birleştiğinde siyasal veya ideolojik tercihin etkili olabileceği bir kurumsal ortam yaratıp yaratmadığıdır. Bu, olası bir mekanizmanın tanımlanmasıdır ve tek başına belirli bir dönemde böyle bir uygulamanın gerçekleştiğinin kanıtı değildir.

Yazılı Sınav ile Mülakat Arasındaki Fark: Yargıç ve savcı adaylarının seçiminde yazılı sınavın varlığı sürecin bütünüyle nesnel olduğu anlamına gelmez. Yazılı sınav, adayların bilgi düzeylerini ortak bir ölçme aracıyla değerlendirmeye elverişlidir. Mülakat ise adayın ifade yeteneği, yargılaması ve mesleğe uygunluğu gibi özellikleri değerlendirmeyi amaçlar ancak değerlendirme ölçütlerinin nasıl uygulandığına bağlı olarak daha geniş bir takdir alanı yaratabilir. Anayasa Mahkemesinin 2015 tarihli bir bireysel başvuru kararında yargıç adaylığı mülakatında siyasal etki bulunduğu savı ele alınmıştır. Başvurucu, mülakat kurulunun oluşumu ve değerlendirme sürecinin siyasal ölçütlere açık olduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte Mahkeme somut başvuruda ayrımcılık savını destekleyen yeterli bulgu ve kanıt sunulmadığı gerekçesiyle ilgili yakınmayı açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur. Bu kararın araştırma açısından anlamı dikkatle sınırlandırılmalıdır. Karar, yargıç adaylığı mülakatlarının siyasal etkiden bütünüyle arınmış olduğunu kanıtlamadığı gibi siyasal kayırmacılığın gerçekleştiğini de doğrulamamaktadır. Kararın gösterdiği olgu böyle bir savın hukuksal olarak değerlendirilebilmesi için genel kuşkunun ötesine geçilmesi ve somut olguların ortaya konulması gerektiğidir. Bu nedenle inceleme yalnızca mülakatın varlığına veya kurulun bileşimine odaklanmamalıdır. Şu göstergeler de araştırılmalıdır: Yazılı sınavda başarılı olan adaylarla mülakatta başarılı sayılan adaylar arasındaki oranlar, adayların yazılı sınav puanları ile mülakat puanları arasındaki ilişkiler, benzer yazılı sınav başarısına sahip adaylar arasında açıklanamayan puan farklılıkları bulunup bulunmadığı, mülakat ölçütlerinin önceden belirlenip belirlenmediği ve tutarlı biçimde uygulanıp uygulanmadığı, adayların değerlendirme sonuçlarına etkili biçimde itiraz edebilme olanakları ve belirli dönemler veya gruplar bakımından sistemli bir farklılaşma bulunup bulunmadığı. Bu göstergelerin tamamına ilişkin karşılaştırılabilir veriler kamuya açık değilse araştırmanın bunu açıkça belirtmesi gerekir. Verinin bulunmaması kayırmacılığın kanıtı değildir ancak seçim sisteminin dışarıdan denetlenebilirliği bakımından bir sınırlılık oluşturabilir.

Siyasal Referans, Mesleksel Öneri ve Kayırmacılık

11 Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in açıklaması bu ayrımın güncel bir örneğini oluşturmaktadır. Ağdemir, baronun yaklaşık iki yıllık çalışma döneminde 70 baro üyesi avukatın yargıç veya savcı olduğunu, bu süreçte referans olduklarını ve bakanlıklarla görüştüklerini söylemiş ve Bakanlığın kendilerine bu konuda “ayrıcalık” tanıdığını ifade etmiştir. Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklamada ise sözlerinin bağlamından koparıldığını, baronun eğitim merkezinde yetişen adayların sınavları kendi başarılarıyla geçtiğini ve baro başkanının mesleksel yeterliliği ilgili makamlara bildirmesinin doğal bir sorumluluk olduğunu savunduğu aktarılmıştır. Bu iki açıklama birlikte ele alındığında mevcut bilgilerden doğrudan bir usulsüzlük sonucu çıkarmak olanaklı değildir. Bununla birlikte, araştırılması gereken kurumsal bir sorun ortaya çıkmaktadır: Bir meslek örgütünün üyeleri için referans vermesiyle o meslek örgütüne bağlı adaylara diğer adayların sahip olmadığı bir seçilme üstünlüğü sağlanması arasındaki sınır nerede başlamaktadır? Bu sorunun yanıtı, referansın varlığından çok referansın seçim kararını nasıl etkilediğine bağlıdır.

Çizelge 1:

İrdeleme

Durum

Araştırma açısından anlamı

Adayın mesleksel yeterliliğinin ilgili makamlara bildirilmesi

Tek başına kayırmacılık kanıtı değildir.

Adayın mesleksel eğitim ve başarı belgelerinin sunulması

Olağan ve denetlenebilir bir mesleksel destek etkinliği olabilir.

Referans veren kurumun diğer adaylardan farklı bir erişim olanağına sahip olması

Kurumsal eşitlik açısından incelenmesi gereken bir durumdur.

Referansın değerlendirme puanını veya seçilme kararını nesnel ölçütlerden bağımsız biçimde etkilemesi

Kayırmacılık savını destekleyebilecek bir bulgudur.

Benzer nitelikteki adaylara sistemli olarak farklı davranılması

Ayrımcı veya siyasal etkili bir seçim mekanizmasına ilişkin daha güçlü kanıt oluşturabilir.

 

Burada önemli olan, baro başkanının veya başka bir kurum temsilcisinin yetkililerle görüşmüş olması değildir. Asıl sorun, bu görüşmelerin adayların seçiminde hangi rolü oynadığı ve aynı olanakların diğer adaylar bakımından da bulunup bulunmadığıdır.

“Üç Bin–Dört Bin İktidara Yakın Yargıç ve Savcı” İddiasının Kanıt Durumu

Araştırmanın bu aşamasında belirli dönemlerde 3.000–4.000 dolayında iktidara yakın yargıç ve savcının seçildiği veya atandığı yönündeki sav ayrıca ele alınmalıdır. İncelenen kaynaklar 2015–2016 döneminde yargı kadrolarına yönelik yüksek sayılı alımları ve mesleğe kabul süreçlerini belgelemektedir. Ancak bu veriler alımlara katılan veya mesleğe kabul edilen kişilerin siyasal bağlarını göstermemektedir. Bu nedenle toplam alım sayılarından hareketle belirli sayıda yargıcın AKP bağlantılı olduğu sonucuna varılamaz. Bu savın sınanabilmesi için en azından şu tür kanıtlara gereksinme vardır: Seçim sürecine katılan adayların ve mesleğe kabul edilenlerin dönemlere göre sayıları, yazılı sınav ve mülakat sonuçlarının karşılaştırılabilir dökümleri, aday seçiminde siyasal referans kullanıldığını gösteren doğrulanabilir belge, yazışma, tanıklık veya resmi inceleme bulguları, savlanan siyasal bağlantı ile seçilme sonucu arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu gösterebilecek bağımsız veriler ve aynı dönemde seçim ölçütlerinin ve kurumsal uygulamaların değişimini açıklayan mevzuat ve uygulama kayıtları. Özellikle “iktidara yakınlık” kavramının nasıl tanımlandığı açıklığa kavuşturulmalıdır. Bir kişinin iktidar partisine oy vermesi, belirli bir düşünceyi benimsemesi, bir meslek örgütüne üye olması veya bir siyasal çevreyle tanışıklığı bulunması birbirinden farklı durumlardır. Bunları tek bir kategori altında toplamak araştırmanın kanıt değerini zayıflatır. Bu aşamada söz konusu sayı, doğrulanmış bir bulgu olarak değil, kaynağı ve ölçüm yöntemi ortaya konulması gereken bir sav olarak kayda geçirilmelidir.

Ara Değerlendirme

Bu araştırma sorusunun çözümlemesi üç sonuç ortaya koymaktadır. Birincisi, yargı kadrolarının genişletilmesi ve mesleğe giriş süreçlerinde mülakatın kullanılması belgelenebilir kurumsal olgulardır. İkincisi, mülakatın varlığı veya siyasal referans ilişkilerinin bulunması tek başına siyasal kayırmacılığı kanıtlamaz. Üçüncüsü, seçim süreçlerinin eşitliği ve tarafsızlığı hakkında güvenilir bir sonuca ulaşmak için yalnızca mevzuatın değil, mevzuatın uygulanışının ve adaylar arasındaki işlemin de incelenmesi gerekir. Bu nedenle çalışmanın temel savı belirli sayıda yargıcın siyasal bağlılığı üzerinden kurulmak yerine siyasal etkilerin yargı mesleğine giriş sürecine hangi kurumsal kanallar aracılığıyla taşınabileceği ve bu kanalların denetlenebilir olup olmadığı üzerinden geliştirilmelidir. Bir sonraki bölümde, beşinci araştırma sorusu kapsamında, siyasal veya mesleksel referansların aday seçiminde nasıl bir rol oynayabileceği ve referans ilişkilerinin kurumsal eşitlik bakımından hangi koşullarda sorun oluşturabileceği ele alınacaktır.

Beşinci Araştırma Sorusu: Referanslar ve Kurumsal İlişkiler, Yargıç ve Savcı Adaylarının Seçilmesinde Nasıl Bir Rol Oynayabilir?

Yargıç ve savcıların mesleğe kabulünde referans ilişkilerinin rolü, kişisel bir önerinin ötesinde, adayların seçim sürecine erişim olanakları ve bu olanakların eşit dağılıp dağılmadığı bakımından incelenmelidir. Bu çerçevede araştırılması gereken sorun bir baronun veya meslek örgütünün adaylarını desteklemesinin meşru olup olmadığıyla sınırlı değildir. Asıl sorun bu desteğin seçim ölçütleri karşısında ne ölçüde etkili olduğu ve adaylar arasında ayrıcalıklı bir konum yaratıp yaratmadığıdır.

Referans İlişkilerinin Üç Farklı İşlevi

Referans ilişkileri, en az üç farklı işlev görebilir.

Birinci işlev: Mesleksel yeterliliğin tanıtılması. Bir baro veya meslek örgütü eğitim programlarına katılan, mesleksel başarı gösteren ya da belirli bir alanda uzmanlaşan üyelerinin niteliklerini ilgili kurumlara bildirebilir. Bu tür bir girişim bütün adaylar için geçerli seçim ölçütlerini değiştirmediği ve seçme yetkisini etkilemediği sürece kendi başına hukuka veya meslek etiğine aykırı bir davranış olarak nitelendirilemez.

İkinci işlev: Kurumsal erişim sağlanması. Bazı meslek örgütleri siyasal veya yönetsel karar vericilerle düzenli iletişim kurabilirken diğerleri aynı erişim olanağına sahip olmayabilir. Bu durum, adayların sınavlara katılma hakkını doğrudan ortadan kaldırmasa bile karar vericilere ulaşma ve kendilerini tanıtma olanakları bakımından eşitsizlik yaratabilir. Böyle bir eşitsizliğin seçilme sonuçlarını etkileyip etkilemediği ayrıca araştırılmalıdır.

Üçüncü işlev: Seçim kararına ayrıcalıklı etki. Referansın adayın yeterliliğini bildirmekten çıkarak değerlendirme puanını, mülakat sonucunu veya mesleğe kabul kararını etkilemesi daha ciddi bir kurumsal sorun oluşturur. Özellikle bu etkinin nesnel ölçütlerle açıklanamaması ve belirli siyasal ya da örgütsel çevrelere mensup adaylar lehine sistemli biçimde ortaya çıkması durumunda kayırmacılık ve siyasal araçsallaştırma savları güçlenir.

Bu ayrım önemlidir: İlk işlevin meşru olması, ikinci işlevin eşitsizlik yaratamayacağı anlamına gelmez ve ikinci işlevin varlığı da üçüncü işlevin gerçekleştiğini kendiliğinden kanıtlamaz.

Ağdemir Açıklamasının Kurumsal Açıdan Anlamı

Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in açıklamasında iki ifade özellikle dikkat çekmektedir: Baro üyelerine referans olduklarını ve bakanlıklarla görüştüklerini belirtmesi ayrıca Bakanlığın kendilerine bu konuda “bir ayrıcalık tanıdığını” söylemesi. Burada 70 avukatın yargıç veya savcı olması ile bu sonucun nasıl gerçekleştiği birbirinden ayrılmalıdır. Sayı Ağdemir’in açıklamasında verdiği bilgidir. Bu kişilerin tamamının yalnızca baro referansı sayesinde seçildiğini gösteren bağımsız bir veri değildir. Ağdemir’in sonraki açıklamasında sözlerinin bağlamından koparıldığını, baronun eğitim merkezinde yetişen adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını ve mesleksel yeterlilikleri ilgili makamlara bildirmenin doğal bir sorumluluk olduğunu savunması da değerlendirmeye katılmalıdır. Dolayısıyla iki açıklama arasında şu ayrım yapılabilir:

Doğrulanması gereken olgu: Baro yönetiminin üyeleri için referans verdiği ve bakanlıklarla görüştüğü yönündeki kendi beyanı.

Açıklığa kavuşturulması gereken husus: Bakanlığın söz konusu referanslara nasıl karşılık verdiği ve “ayrıcalık” sözcüğünün hangi somut uygulamayı anlattığı.

Henüz kanıtlanmış sayılamayacak sonuç: Bu girişimlerin adayların sınav ve mülakat sonuçlarını etkilediği veya diğer adaylara kıyasla haksız bir üstünlük yarattığı savı.

Bu noktada Adalet Bakanlığının açıklaması, varsa ilgili mevzuat, adayların değerlendirme süreçleri ve baronun eğitim etkinliklerine ilişkin belgeler belirleyici olacaktır. Söz konusu görüşmelerin yalnızca mesleksel yeterlilikleri bildirmekle mi sınırlı kaldığı, yoksa resmi seçim sürecinde ayrıcalıklı bir etki mi yarattığı bu belgeler olmadan kesinleştirilemez.

Uluslararası Raporlarda Referans ve Seçim Süreci Sorunu

Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe kabulüne ilişkin kaygılar yalnızca güncel baro tartışmasıyla sınırlı değildir. Human Rights Watch’un 2024 yılında yayımlanan bir hukuksal müdahale metninde yargıç ve savcı adaylarının mülakat kurulunun yürütme organıyla ilişkili üyelerden oluşması, seçim süreçlerinin saydamlığı ve adayların değerlendirilmesinde nesnel ölçütlerin uygulanması konularında eleştiriler yer almaktadır. Metin ayrıca 2018 yılında bir muhalefet milletvekilinin, iktidar partisi AKP’de etkili görevler üstlenmiş 100’den fazla kişinin yargıç ve savcı olarak mesleğe kabul edildiğine ilişkin bir liste sunduğunu aktarmaktadır. Bu bilgi, araştırma açısından önemlidir ancak kanıt değeri doğru sınırlandırılmalıdır. Bir siyasal partide görev yapmış kişilerin yargı mesleğine kabul edilmiş olması tek başına bu kişilerin usulsüz biçimde seçildiğini göstermez. Bunun için partideki görevlerin niteliği, seçim sürecindeki puanları, diğer adaylarla karşılaştırmaları ve varsa siyasal ilişkilerin seçim kararını etkilediğini gösteren bulgular incelenmelidir. Buna karşılık, uluslararası kuruluşların seçim sistemine ilişkin eleştirileri de yalnızca tek tek adayların durumuna indirgenemez. Avrupa Komisyonunun Türkiye hakkındaki 2024 raporunda yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe kabulü ve terfilerinin saydam olmadığı, Adalet Bakanlığının yeni yargı mensuplarının seçim kurullarını denetlediği ve HSK’nın yürütmeden bağımsızlığı konusunda sorunların sürdüğü belirtilmektedir. Bu tür raporlar, her bir adayın kayırıldığına ilişkin doğrudan kanıt oluşturmaz. Bununla birlikte, seçim süreçlerinin bağımsızlığı ve saydamlığı bakımından yapısal sorunlar bulunduğu yönündeki değerlendirmelerin yalnızca güncel bir siyasal tartışmadan kaynaklanmadığını gösterir.

Referans Ağlarının Sistemli Etkiye Dönüşme Koşulları

Referans ilişkilerinin yargının siyasal araçsallaştırılmasında etkili bir mekanizmaya dönüşebilmesi için birkaç koşulun bir araya gelmesi gerekir. Birincisi, karar vericilere erişim olanaklarının adaylar arasında eşit dağılmaması gerekir. İkincisi, bu erişimin resmi değerlendirme sürecine yansıyabilmesi gerekir. Üçüncüsü, ortaya çıkan farklı işlemin nesnel ve denetlenebilir ölçütlerle açıklanamaması gerekir. Dördüncüsü, farklı işlemin bireysel bir olaydan çok belirli bir çevre lehine yinelenen bir örüntü oluşturduğunun gösterilmesi gerekir. Bu koşulların tümü kanıtlanmadan referans ilişkilerinden hareketle siyasal kadrolaşma sonucuna varmak yöntemsel açıdan sakıncalıdır. Ancak bunların araştırılmasını gereksiz görmek de doğru değildir. Çünkü resmi seçim ölçütleri korunmuş olsa bile, adayların karar vericilere erişim olanakları sistemli biçimde farklılaşabilir. Bu nedenle araştırmada aşağıdaki göstergeler özellikle önem taşımaktadır: Referans veren kuruluşların kimler olduğu ve hangi adaylar için girişimde bulunduğu, referansın seçim sürecinin hangi aşamasında devreye girdiği, referans alan ve almayan adayların benzer niteliklere sahip olup olmadığı, mülakat puanlarında veya mesleğe kabul oranlarında açıklanamayan farklılıkların bulunup bulunmadığı, ilgili kurumların referans taleplerine hangi usulle karşılık verdiği ve sürecin bağımsız denetime ve etkili itiraz mekanizmalarına açık olup olmadığı. Bu göstergeler üzerinden yapılacak çözümleme siyasal bağlantılar ile seçilme sonuçları arasındaki ilişkiyi yalnızca varsayımsal düzeyde bırakmaktan çıkarabilir.

Ara Değerlendirme

Referans ilişkileri yargıç ve savcı adaylarının seçiminde tek başına hukuka aykırılık veya kayırmacılık göstergesi değildir. Ancak referansın mesleksel yeterliliği bildirmekten çıkarak belirli adaylara diğer adayların sahip olmadığı bir üstünlük sağlaması durumunda eşitlik ve liyakat ilkeleri bakımından ciddi bir sorun ortaya çıkabilir. Ağdemir’in açıklaması, bu ayrımın somut biçimde araştırılmasını gerektiren güncel bir örnektir. Uluslararası raporlar ise Türkiye’de yargı mesleğine giriş ve terfi süreçlerinin saydamlığına ilişkin daha geniş yapısal kaygılar bulunduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, güncel olay ile geçmişteki uygulamalar arasında doğrudan nedensellik kurulabilmesi için ayrıca kanıt gerekir. Bir sonraki bölümde, altıncı araştırma sorusu kapsamında, 2020 yılında getirilen çoklu baro düzenlemesinin gerekçeleri, siyasal bağlamı ve baroların kurumsal yapısında yarattığı değişiklikler ele alınacaktır. Bu çözümleme, baroların ayrışması ile yargıç ve savcıların seçimi arasında doğrudan bir bağ bulunduğunu varsaymadan böyle bir bağın hangi koşullarda kurulabileceğini araştıracaktır.

Altıncı Araştırma Sorusu: 2020 Çoklu Baro Düzenlemesinin Gerekçeleri, Siyasal Bağlamı ve Kurumsal Sonuçları Nelerdir?

Bu bölüm, araştırmanın temel eksenlerinden birini oluşturmaktadır. Çünkü yargıç ve savcıların seçilmesi konusundaki tartışma yalnızca Adalet Bakanlığının personel siyasası veya mülakat uygulamalarıyla sınırlı değildir. Yargı sisteminin dışında yer almakla birlikte hukuk devletinin korunmasında önemli bir işlev üstlenen baroların yapısı ve siyasal iktidarla ilişkileri de bu çerçevede incelenmelidir. Buradaki temel soru şudur: 2020 yılında çoklu baro sistemine geçilmesi avukatlık mesleğinin örgütlenmesini çoğulculaştırmaya yönelik bir düzenleme miydi, yoksa mevcut baroların kurumsal gücünü ve siyasal etkisini azaltan bir sonuç da doğurdu mu? Bu soruya cevap verebilmek için üç düzeyin birbirinden ayrılması gerekir: Kanunun resmi gerekçeleri ve savunucularının açıklamaları, düzenlemenin kabul edildiği dönemin siyasal ve kurumsal koşulları ve düzenlemenin baroların temsili, bağımsızlığı ve yargı sistemiyle ilişkileri üzerindeki etkileri. Bu düzeylerden herhangi birinin diğerlerinin yerine geçirilmesi çözümlemeyi eksik bırakacaktır.

Yasal Düzenleme ve Getirdiği Temel Değişiklik

7249 sayılı Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 11 Temmuz 2020’de kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2020 tarihli ve 31186 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Düzenlemenin en önemli değişikliklerinden biri avukat sayısının 5.000’i aştığı illerde en az 2.000 avukatın bir araya gelmesiyle yeni bir baro kurulabilmesine olanak tanınmasıdır. Böylece İstanbul, Ankara ve İzmir gibi çok sayıda avukatın bulunduğu illerde birden fazla baronun kurulmasının hukuksal zemini oluşturulmuştur. Düzenleme yalnızca aynı ilde birden fazla baro kurulmasına izin vermekle kalmamış ve Türkiye Barolar Birliğindeki temsil sistemini de değiştirmiştir. Bu değişiklik, avukat sayısı çok yüksek olan büyük baroların Birlik içindeki temsil ağırlığını azaltırken avukat sayısı daha düşük illerin temsil gücünü artırabilecek bir yapı ortaya çıkarmıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü ile Uluslararası Hukukçular Komisyonu 2020’de yayımladıkları değerlendirmelerde bu değişikliğin büyük baroların ulusal düzeydeki etkisini ciddi biçimde azaltacağını belirtmiştir. Bu nedenle düzenlemenin kurumsal etkisini yalnızca yeni baroların kurulabilmesi üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Baroların kendi illerindeki örgütlenme biçimleri kadar ulusal meslek örgütündeki temsil ve karar alma güçleri de değişmiştir.

Düzenlemenin Açıklanan Gerekçesi: Çoğulculuk ve Mesleksel Örgütlenme

Çoklu baro düzenlemesinin savunulmasında öne çıkan yaklaşım avukatların farklı görüş ve beklentilerini temsil edebilecek farklı meslek örgütlerinin kurulabilmesi ve mesleksel örgütlenmenin daha çoğulcu kılınmasıydı. Ankara 2 No’lu Barosunun kuruluş aşamasındaki açıklamalarında da mevcut baro yapısının avukatların mesleksel gereksinmelerini yeterince karşılamadığı ve yeni bir örgütlenmeye gereksinme duyulduğu savunulmuştur. Bu yaklaşımın kendi içinde anlaşılabilir bir dayanağı vardır: Bir meslek örgütünün üyelerinin tamamının görüşlerini temsil edemediği ileri sürülüyorsa farklı örgütlenme biçimlerinin oluşturulması ilk bakışta çoğulculuğu artırabilir. Ancak burada örgüt sayısının artması ile mesleksel temsilin demokratik niteliğinin artması aynı şey değildir. Çoğulculuğun değerlendirilmesinde şu sorular önemlidir: Yeni örgütlenmeler, avukatların mesleksel sorunlarını daha etkili biçimde temsil edebilmiş midir? Yeni baroların kurulması mevcut baroların insan hakları ve hukuk devleti konularındaki etkilerini güçlendirmiş midir, yoksa bunların kurumsal etkisini azaltmış mıdır? Türkiye Barolar Birliğindeki temsil düzenlemesi avukat sayısına göre adil temsil ilkesini korumuş mudur? Yeni sistem avukatların tercihlerini özgürce ifade etmelerini kolaylaştırmış mıdır, yoksa siyasal veya ideolojik yakınlığa dayalı ayrışmayı mı özendirmiştir? Bu soruların yanıtları düzenlemenin resmi gerekçesinden bağımsız olarak uygulamada ortaya çıkan sonuçların incelenmesini gerektirir.

Siyasal Bağlam: Büyük Barolar ile Hükümet Arasındaki Gerilim

Düzenlemenin kabul edildiği siyasal ortam yalnızca teknik bir meslek örgütlenmesi tartışması olarak görülemez. Human Rights Watch ile Uluslararası Hukukçular Komisyonunun Temmuz 2020’de yayımladığı değerlendirmeler düzenlemenin büyük baroların etkisini azaltabileceği ve avukatlık mesleğini siyasal çizgiler boyunca bölebileceği uyarısında bulunmuştur. Bu kuruluşlara göre, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir barolarının insan hakları ihlalleri ve hukuk devletinin gerilemesi konularında hükümete yönelttikleri eleştiriler düzenlemenin siyasal bağlamını anlamak bakımından önemliydi. Bu değerlendirmeyi destekleyen tarihsel bağlamda 2019 yılında bazı baroların Cumhurbaşkanlığı ev sahipliğinde yapılan yargısal yıl açılış törenine katılmaması ve 2020 yılında Ankara Barosunun Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamalarına yönelik eleştirisi sonrasında ortaya çıkan gerilimler de yer almaktadır. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bu olayları hükümet ile büyük barolar arasındaki anlaşmazlığın örnekleri arasında göstermiştir. Bununla birlikte, uluslararası kuruluşların değerlendirmeleri ile yargısal olarak saptanmış olgular birbirinden ayrılmalıdır. Bu kuruluşlar, düzenlemenin siyasal amaç taşıdığı ve eleştirel baroları zayıflatacağı sonucuna ulaşmıştır. Bu, dönemin koşullarına dayanan bir kurumsal değerlendirmedir ve kanunun kabul edilmesindeki bütün karar vericilerin öznel niyetlerini tek başına kesin biçimde kanıtlamaz. Bununla beraber, düzenlemenin zamanlaması, büyük baroların itirazları, hükümet ile barolar arasındaki açık gerilim ve temsil sistemindeki değişiklikler birlikte ele alındığında siyasal bağlamın araştırma dışında bırakılması da olanaklı değildir. Bu çalışmanın sınaması gereken temel varsayım çoklu baro düzenlemesinin yalnızca mesleksel çoğulculuk amacıyla açıklanamayabileceği ve aynı zamanda hükümete eleştirel yaklaşan büyük baroların kurumsal gücünü azaltabilecek bir işlev de görmüş olabileceğidir.

Baroların Kurumsal Olarak Ayrışması ve İdeolojik Konumlanma

Çoklu baro düzenlemesiyle birlikte tartışmanın odağı bir ilde birden fazla meslek örgütünün kurulabilmesinden daha geniş bir soruna kaymıştır: Avukatların örgütsel bağlılıklarının siyasal veya ideolojik kimliklerle ilişkilendirilmesi. Ankara 2 No’lu Barosunun kuruluş sürecinde yapılan açıklamalar yeni örgütlenmenin yalnızca yönetsel bir seçenek olarak sunulmadığını da göstermektedir. Anadolu Ajansının 21 Ağustos 2020 tarihli haberinde baro sözcüsü mevcut baro yapısının avukatlığı engellediğini ve avukatların bu yapı içinde savunmasız kaldığını ileri sürmüştür. Bu tür açıklamalar yeni baronun kuruluş gerekçelerinin ve kurucularının mevcut meslek örgütlerine yönelik eleştirilerinin belgelenmesi bakımından önemlidir. Ancak yalnızca bu açıklamalardan hareketle yeni baronun kesin olarak belirli bir siyasal iktidarın talebi doğrultusunda kurulduğu sonucuna ulaşmak doğru olmaz. Araştırma açısından daha açıklayıcı yaklaşım üç ayrı olguyu incelemektir:

Kurumsal ayrışma: Aynı ildeki avukatların farklı barolara kaydolması ve mesleksel temsilin ayrı örgütler üzerinden yürütülmesi.

İdeolojik konumlanma: Baroların kendilerini belirli siyasal, toplumsal veya kültürel duyarlılıkla tanımlamaları.

Siyasal iktidarla ilişkilenme: Baroların kamu kurumlarıyla ilişkilerinde karar vericilere erişimlerinde ve mesleksel etkinliklerinde farklı olanaklara sahip olup olmamaları.

İlk iki olgunun varlığı üçüncüsünün de bulunduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Ancak ideolojik konumlanmanın kurumsal erişim ve kamu kurumlarının tutumları üzerinde etkili olduğu gösterilebilirse çoklu baro sisteminin siyasal sonuçları daha somut biçimde değerlendirilebilir. Burada kullanılması gereken kavram yalnızca “baro sayısının artması” değildir. Baroların kurumsal olarak ayrışması, meslek örgütlerinin temsil gücü, ortak mesleksel tutum geliştirme kapasitesi ve hukuk devleti konularında birlikte hareket edebilme olanakları bakımından da incelenmelidir.

Türkiye Barolar Birliğinde Temsil ve Kurumsal Güç

Düzenlemenin etkileri baroların kendi illerindeki etkinlikleriyle sınırlı kalmamıştır. Türkiye Barolar Birliğindeki temsil düzeninin değiştirilmesi baroların ulusal düzeydeki karar alma süreçlerine katılımını da etkilemiştir. Human Rights Watch’un Temmuz 2020 tarihli değerlendirmesi, İstanbul, Ankara ve İzmir barolarının toplam avukat sayısı bakımından önemli bir ağırlığa sahip olmasına karşın yeni sistemde Birlik delegeleri arasındaki temsil oranlarının ciddi ölçüde düşeceği uyarısında bulunmuştur. Kuruluş, bunun özellikle insan hakları ve hukuk devleti konularında eleştirel tutum sergileyen büyük baroların ulusal düzeydeki etkisini azaltabileceğini savunmuştur. Bu eleştiri temsil sisteminin demokratik niteliğine ilişkin daha genel bir sorunu gündeme getirir. Birlikte her baroya belirli bir asgari temsil olanağı tanımak küçük baroların sesini duyurabilmesi açısından gerekçelendirilebilir. Buna karşılık avukat sayısı çok farklı olan baroların temsil ağırlıklarının yeniden dağıtılması, mesleği temsil eden toplam üye kitlesinin karar süreçlerine ne ölçüde yansıdığı sorusunu doğurur. Dolayısıyla iki ilke arasındaki ilişki incelenmelidir: Küçük baroların kurumsal varlığını ve karar süreçlerine katılımını güvence altına almak ve mesleği temsil eden avukat sayısının ulusal düzeydeki temsilde anlamlı karşılık bulmasını sağlamak. Bu ilkeler arasında uygun bir denge kurulup kurulmadığı düzenlemenin demokratik niteliğini değerlendirmek bakımından önemlidir. Ancak temsil oranlarındaki değişimin tek başına siyasal amaçla gerçekleştirildiğini kanıtlamadığı da belirtilmelidir. Bunun için düzenlemenin hazırlanma süreci, savunulan gerekçeler, dönemin siyasal koşulları ve sonraki uygulamalar birlikte değerlendirilmelidir.

Anayasa Mahkemesi Kararı: Hukuksal Geçerlilik ile Siyasal Etkinin Ayrılması

Anayasa Mahkemesi, E.2020/60 sayılı dosyada 1 Ekim 2020 tarihinde verdiği kararla aynı ilde birden fazla baro kurulmasına olanak tanıyan kuralların Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermiştir. Karar 10 Aralık 2020 tarihli basın duyurusuyla kamuoyuna açıklanmıştır. İptal isteminde aynı ilde birden fazla kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun oluşturulmasının anayasal açıdan sorunlu olduğu ve iktidara yakın barolara mensup avukatların yargı karşısında üstün duruma gelebileceği yönünde itirazlar da dile getirilmiştir. Bu kararın kapsamını doğru değerlendirmek gerekir. Anayasa Mahkemesinin düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmaması kanunun siyasal etkilerinin bulunmadığına veya uygulamada eşitsizlik yaratmayacağına ilişkin kapsamlı bir görgül saptama değildir. Mahkemenin incelediği sorun düzenlemenin anayasal denetim kapsamında iptal edilmesini gerektiren bir aykırılık taşıyıp taşımadığıdır. Dolayısıyla iki farklı soru birbirinden ayrılmalıdır: Birincisi hukuksal sorudur. Çoklu baro kurulmasına olanak tanıyan kanuni düzenleme Anayasa’ya aykırı mıdır? İkincisi kurumsal ve siyasal sorudur. Düzenleme uygulamada baroların temsil gücünü, bağımsızlığını ve kamu kurumlarına erişim olanaklarını nasıl etkilemiştir? İlk soruya verilen yargısal yanı, ikinci sorunun araştırılmasını gereksiz kılmaz. Aynı şekilde, düzenlemenin siyasal açıdan eleştirilmesi de tek başına onun hukuka aykırı olduğunu göstermez. Bu ayrım, çalışmanın temel yöntemsel ilkelerinden biri olmalıdır: Bir düzenlemenin hukuksal olarak geçerli olması onun bütün siyasal ve kurumsal sonuçlarının olumlu olduğu anlamına gelmez ve siyasal sonuçlarının eleştirilmesi de kendiliğinden hukuka aykırılık kanıtı oluşturmaz.

Ara Değerlendirme

2020 çoklu baro düzenlemesi Türkiye’de avukatlık mesleğinin örgütlenme biçimini değiştirmiştir. Kanunun savunulmasında çoğulculuk ve farklı örgütlenme olanakları öne çıkarılmış ve eleştirilerde ise büyük baroların temsil gücünün azaltılması, mesleğin siyasal çizgiler boyunca ayrışması ve hukuk devleti denetiminin zayıflaması olasılıkları vurgulanmıştır. Mevcut belgeler, düzenlemenin siyasal bir tartışma ortamında kabul edildiğini ve eleştirel baroların kurumsal etkisi bakımından ciddi kaygılara yol açtığını göstermektedir. Bununla birlikte, düzenlemenin hazırlanmasındaki bütün niyetleri kesin biçimde ortaya koymak veya sonraki bütün kurumsal sonuçlarını tek bir nedene bağlamak için daha geniş kanıtlara gereksinme vardır. Bu nedenle bölümün temel sonucu çoklu baro düzenlemesinin yargıç ve savcıların seçimini doğrudan etkilediğinin şimdiden kanıtlandığı değildir. Daha sınırlı ancak araştırma bakımından önemli sonuç şudur: Baroların kurumsal yapısında ve siyasal iktidarla ilişkilerinde meydana gelen değişim yargı mesleğine girişte referans, erişim ve eşit işlem sorunlarının incelenmesi için önemli bir bağlam oluşturur. Bir sonraki bölümde, yedinci araştırma sorusu kapsamında, baroların siyasal ve ideolojik çizgiler boyunca ayrışmasının savunma mesleği, hukuk devleti denetimi ve yargının bağımsızlığı üzerindeki olası sonuçları incelenecektir.

Yedinci Araştırma Sorusu: Baroların Siyasal ve İdeolojik Çizgiler Boyunca Ayrışması, Savunma Mesleğini ve Hukuk Devletini Nasıl Etkileyebilir?

Çoklu baro düzenlemesinin sonuçlarını değerlendirebilmek için baroların yalnızca avukatların mesleksel çıkarlarını temsil eden kuruluşlar olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Barolar, savunma hakkının korunması, adil yargılanma güvencelerinin izlenmesi, hukukun üstünlüğüne ilişkin ihlallerin kamuoyuna duyurulması ve yargı sistemindeki sorunların kurumsal düzeyde dile getirilmesi bakımından da işlev görür. Bu nedenle baroların kurumsal olarak ayrışması yalnızca meslek örgütlerinin sayısındaki artış üzerinden değerlendirilemez. Esas sorun bu ayrışmanın baroların bağımsız hareket etme kapasitesini, ortak mesleksel tutum geliştirme olanaklarını ve siyasal iktidarı hukuk çerçevesinde denetleme işlevlerini nasıl etkilediğidir. Bu bölümde sınanacak temel varsayım şudur: Baroların siyasal veya ideolojik bağlılıklar temelinde ayrışması savunma mesleğinin ortak kurumsal sesini zayıflatabilir ve hukuk devleti sorunlarına karşı geliştirilen mesleksel tepkileri parçalı duruma getirebilir. Bununla birlikte, bu sonuçların düzenlemenin kaçınılmaz etkileri olduğu peşin olarak kabul edilmemeli ve somut uygulamalar üzerinden değerlendirilmelidir.

Baroların Mesleksel Temsil İşlevi ile Hukuk Devleti İşlevi

Baroların temel işlevleri arasında avukatların mesleksel haklarını korumak, mesleksel ölçünleri geliştirmek ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığını güvence altına almak bulunmaktadır. Bunun yanında barolar hukukun üstünlüğü ve temel hakların korunmasıyla ilgili konularda kurumsal açıklamalar yapabilir, davalara müdahil olma veya hukuksal görüş bildirme gibi hukuksal olarak olanaklı araçları kullanabilirler. Bu iki işlev birbirini tamamlar. Avukatların mesleksel bağımsızlığı, savunma hakkının etkili biçimde kullanılabilmesinin koşullarından biridir. Savunma mesleğinin kurumsal bağımsızlığı zayıfladığında yalnızca avukatların mesleksel çıkarları değil, bireylerin hak arama olanakları da bundan etkilenebilir. Ancak baroların hukuk devleti konularında ortak tutum geliştirmesi bütün baroların her siyasal veya hukuksal konuda aynı görüşü benimsemesini gerektirmez. Mesleksel çoğulculuk farklı görüşlerin varlığını doğal olarak içerir. Sorun görüş ayrılıklarının bulunması değil, bu ayrılıkların kurumsal bağımsızlığı zayıflatan veya siyasal iktidara yakınlık üzerinden ayrıcalıklı erişim yaratan bir yapıya dönüşüp dönüşmediğidir. Bu nedenle iki farklı durumun ayrılması gerekir:

Çoğulculuk: Avukatların farklı mesleksel ve düşünsel tercihler doğrultusunda örgütlenebilmesi.

Kurumsal parçalanma: Farklı örgütlenmelerin ortak mesleksel tutum geliştirme ve bağımsız denetim kapasitesini zayıflatacak biçimde ayrışması.

Birinci durum demokratik meslek örgütlenmesini destekleyebilir. İkinci durumun ortaya çıkıp çıkmadığı ise temsil gücü, kurumsal davranış ve uygulama sonuçları üzerinden araştırılmalıdır.

Çoklu Baro Sisteminin Savunma Mesleğinin Ortak Sesine Etkisi

Baroların kurumsal gücü yalnızca üye sayılarıyla ölçülemez. Bir baronun insan hakları ihlallerine karşı açıklama yapabilmesi, hukuksal girişimlerde bulunabilmesi ve kamu kurumlarıyla eşit koşullarda ilişki kurabilmesi de önemlidir. 2020 düzenlemesine karşı çıkan baroların ve uluslararası hukuk kuruluşlarının temel kaygılarından biri büyük baroların Türkiye Barolar Birliğindeki temsil gücünün azaltılmasıydı. Nitekim 2024 yılında yayımlanan uluslararası bir ortak değerlendirmede 7249 sayılı Kanun'un hem çoklu baro kurulmasına olanak tanıması hem de Birlikteki temsil sistemini değiştirmesi nedeniyle baroların bağımsızlığını zayıflattığı ileri sürülmüştür. Bu değerlendirme düzenlemenin etkilerinin iki ayrı düzeyde araştırılması gerektiğini göstermektedir. İlk düzey, temsilde parçalanmadır. Aynı ildeki avukatların farklı barolara dağılması avukat sayısı yüksek olan tek bir örgütün temsil ettiği kitlenin küçülmesine ve ortak mesleksel tutumların daha güç oluşturulmasına yol açabilir. Bununla birlikte, farklı baroların varlığı her koşulda ortak hareket etmeyi olanaksızlaştırmaz. Belirleyici olan baroların belirli konularda iş birliği yapıp yapamadıkları ve ortak kurumsal girişimlerin sürdürülüp sürdürülemediğidir. İkinci düzey, ulusal düzeyde temsil gücüdür. Bir ildeki avukatların birden fazla baroya dağılması, Türkiye Barolar Birliğinin karar alma yapısına yansıyabilir. Bu nedenle çoklu baro sisteminin etkileri incelenirken yalnızca baroların kendi iç işleyişine değil, ulusal düzeydeki temsil ve karar süreçlerine de bakılmalıdır. Bu iki düzeydeki değişim özellikle hukuk devleti ve temel haklar konusunda ortak tutum geliştirilmesini etkileyebilir. Ancak böyle bir etkinin gerçekten ortaya çıkıp çıkmadığını belirlemek için 2020 öncesi ve sonrası dönemde baroların ortak açıklamaları, hukuksal girişimleri ve temsil etkinlikleri karşılaştırılmalıdır.

İdeolojik Ayrışmanın Kurumsal Bağımsızlık Bakımından Önemi

Bu araştırmada özellikle üzerinde durulan nokta baroların ayrışmasının yalnızca örgütsel çoğalma olmadığı ve siyasal iktidara yakın çevrelerin ayrı bir kurumsal yapı içinde örgütlenmesini de kolaylaştırmış olabileceğidir. Bu varsayım, araştırmanın önemli bir boyutudur. Ancak kanıtlanabilmesi için yeni baroların hangi gerekçelerle kurulduğunun yanında kurulduktan sonra nasıl davrandıklarının ve kamu kurumlarıyla ilişkilerinin de incelenmesi gerekir. Ankara 2 No’lu Barosunun kuruluş sürecinde yapılan açıklamalarda mevcut baroların ideolojik ve siyasal tutumlarına yönelik eleştiriler dile getirilmiştir. Bu açıklamalar, yeni baronun kurucularının kendilerini mevcut örgütlenmeden farklı konumlandırdıklarını göstermektedir. Bununla birlikte, kurucuların açıklamaları tek başına yeni baronun bütün etkinliklerinin siyasal iktidarın yönlendirmesiyle gerçekleştiğini kanıtlamaz. Burada üç ayrı kanıt türü önemlidir:

Kuruluş belgeleri ve beyanları: Yeni örgütlenmenin hangi sorunları çözmek istediğini ve kendisini nasıl tanımladığını gösterir.

Etkinlik ve karar kayıtları: Baronun uygulamada hangi konulara öncelik verdiğini, hangi girişimlerde bulunduğunu ve mesleksel bağımsızlığını nasıl kullandığını ortaya koyabilir.

Kamu kurumlarıyla ilişkiler: Baronun karar vericilere erişimi, taleplerine verilen karşılıklar ve benzer durumdaki diğer barolarla arasındaki farklılıklar hakkında bilgi sağlayabilir.

Özellikle son kategori bu makalenin ana konusu olan yargıç ve savcıların seçimiyle bağlantı kurulabilmesi bakımından önem taşır. Bir baronun siyasal iktidara yakın bir çizgide bulunması ile bu yakınlığın üyelerine mesleğe kabul sürecinde üstünlük sağlaması farklı savlardır. İkinci sav, ayrıca kanıtlanmalıdır.

Uluslararası Meslek Örgütlerinin Değerlendirmeleri

Türkiye'de avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin uluslararası değerlendirmeler çoklu baro düzenlemesini daha geniş bir kurumsal bağlam içinde ele almaktadır. Uluslararası Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü ile “Arrested Lawyers Initiative” tarafından Şubat 2024'te yayımlanan rapor, Türkiye'de hukuk mesleğinin bağımsızlığının gerilediğini ve avukatların tutuklama, kovuşturma ve mesleksel etkinlikleriyle bağlantılı baskılarla karşılaşabildiğini belirtmiştir. Benzer şekilde, 2024 yılında yayımlanan ortak bir uluslararası hukuk kuruluşları değerlendirmesi büyük baroların insan hakları ve hukuk devleti alanındaki etkinlikleri nedeniyle hedef alınabildiği ve 2020 düzenlemesinin bu kuruluşların ulusal düzeydeki etkisini azaltabileceği görüşünü savunmuştur. Bu raporlar, çoklu baro düzenlemesinin siyasal bağlamı ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin kaygılar açısından önemlidir. Ancak bunlar, düzenlemenin bütün sonuçlarını tek başına kanıtlayan deneysel çalışmalar olarak görülmemelidir. Raporlarda yer alan değerlendirmeler ilgili kuruluşların belge ve gözlemlerine dayanan kurumsal görüşlerdir ve makalenin bunları diğer belgeler ve uygulama verileriyle birlikte ele alması gerekir.

Ara Değerlendirme

Çoklu baro sisteminin savunma mesleği üzerindeki etkileri yalnızca yeni baroların kurulmuş olmasıyla açıklanamaz. İncelenmesi gereken asıl sorun bu sistemin baroların kurumsal bağımsızlığını, ortak mesleksel tutum geliştirme kapasitesini ve hukuk devleti sorunlarına karşı etkili girişimlerde bulunma olanaklarını nasıl değiştirdiğidir. Mevcut belgeler, düzenlemenin kabulü sırasında baroların siyasal çizgiler boyunca ayrışabileceği ve büyük baroların temsil gücünün azalabileceği yönünde ciddi kaygılar dile getirildiğini göstermektedir. Uluslararası meslek kuruluşları da sonraki yıllarda avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin sorunlara dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, düzenlemenin bütün baroları aynı biçimde etkilediği veya her yeni baronun siyasal iktidarın uzantısı olarak çalıştığı sonucuna ulaşmak için yeterli dayanak bulunmamaktadır. Böyle bir genelleme farklı baroların gerçek etkilerini ve kendi içlerindeki çeşitliliği göz ardı eder. Araştırmanın bu aşamasında varılabilecek sonuç şudur: Baroların kurumsal olarak ayrışması savunma mesleğinin ortak temsil kapasitesini etkileyebilecek bir değişimdir ve bu değişimin siyasal araçsallaştırma bakımından anlamı baroların davranışları ve kamu kurumlarıyla ilişkileri incelenerek belirlenmelidir. Bir sonraki bölümde, sekizinci araştırma sorusu kapsamında, özellikle yeni kurulan baroların kuruluş amaçları ile sonraki etkinlikleri arasındaki ilişki ele alınacaktır. Böylece kuruluş aşamasındaki beyanlarla uygulamada ortaya çıkan kurumsal davranışların birbirinden ayrılması olanaklı olacaktır.

Sekizinci Araştırma Sorusu: Yeni Kurulan Baroların Kuruluş Amaçları ile Sonraki Etkinlikleri Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır?

Bu araştırma sorusu çoklu baro düzenlemesinin siyasal ve kurumsal sonuçlarını somutlaştırmak bakımından önemlidir. Bir baronun kuruluş sırasında açıkladığı amaçlar kurucularının mevcut meslek örgütlenmesine ilişkin değerlendirmeleri ve sonraki etkinlikleri aynı şey değildir. Kuruluş beyanları örgütün kendisini nasıl tanımladığını gösterir ve sonraki etkinlikler ise bu tanımın uygulamada ne ölçüde karşılık bulduğunu ortaya koyabilir. Bu nedenle Ankara 2 No’lu Barosu örneği incelenirken üç dönem birbirinden ayrılmalıdır: kuruluş başvurusu ve kurucu açıklamalar, tüzel kişilik kazanılması ve kurumsallaşma ve son olarak baronun kamu kurumlarıyla ilişkileri ve yargı mesleğine giriş süreçlerine ilişkin etkinlikleri.

Kuruluş Aşamasında Açıklanan Amaçlar

Ankara’da ikinci bir baro kurulmasına yönelik başvuru 21 Ağustos 2020’de kamuoyuna duyurulmuştur. Kurucular, mevcut baro yapısının avukatlık mesleğini yeterince temsil etmediğini savunmuş ve meslektaşların “milli, manevi ve mesleksel hassasiyetlerini” önceleyen bir örgütlenme hedeflediklerini açıklamıştır. Bu açıklama yeni baronun kuruluş gerekçesini anlamak bakımından önemlidir. Çünkü kurucular yalnızca mesleksel hizmetlerin iyileştirilmesini değil, mevcut baroların düşünsel ve siyasal konumlarına ilişkin bir itirazı da dile getirmişlerdir. Ancak bu noktada iki farklı yorum olanaklıdır. Birinci yorum, yeni baronun mevcut örgütlenmede yeterince temsil edilmediğini düşünen avukatlara farklı bir mesleksel alan açtığıdır. İkinci yorum ise bu farklı örgütlenmenin avukatlık mesleğini siyasal ve ideolojik çizgiler boyunca ayrıştırabilecek bir yapılanmanın parçası olduğudur. İki yorumun da değerlendirilmesi gerekir. Kurucuların açıklamalarını doğrudan siyasal iktidarın talimatıyla hareket edildiğinin kanıtı olarak görmek doğru olmadığı gibi kuruluşun yalnızca mesleksel hizmetleri iyileştirme amacı taşıdığını varsaymak da açıklamalardaki ideolojik vurguyu göz ardı eder. Dolayısıyla kuruluş beyanları baronun siyasal konumlanışını araştırmak için başlangıç verisidir ancak kesin sonuç değildir.

Kurumsallaşma ve Öz Tanımlama

Ankara 2 No’lu Barosunun kendi internet sitesindeki bilgilere göre baronun kurucu genel kurulu 28 Kasım 2021’de gerçekleştirilmiş ve baro tüzel kişilik kazanmıştır. Baro, kendisini mesleğin itibarını önceleyen, avukatların sorunlarını çözmeyi hedefleyen, liyakat ve özgürlük ilkelerine önem veren bir kuruluş olarak tanımlamaktadır. Ayrıca yasama, yürütme ve yargı organlarıyla aynı şehirde bulunmanın sağladığı olanaklardan yararlanarak meslek ve savunma alanında kazanımlar elde etmeyi amaçladığını belirtmektedir. Bu öz tanımlama kuruluş aşamasındaki söylemle birlikte değerlendirildiğinde iki yönlü bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Bir yandan baro mesleksel eğitim, avukatların sorunlarının çözümü, liyakat ve hukuk devletine katkı gibi mesleksel amaçlar açıklamaktadır. Diğer yandan, başkentteki kamu kurumlarıyla kurumsal diyalog geliştirme olanağını bir üstünlük olarak vurgulamaktadır. Kamu kurumlarıyla etkili iletişim kurmak tek başına siyasal yakınlık veya kayırmacılık göstergesi değildir. Meslek örgütlerinin görevlerini yerine getirebilmesi için kamu kurumlarıyla görüşmesi olağan bir etkinliktir. Bununla birlikte, bu erişimin diğer barolara kıyasla farklı bir ayrıcalık yaratıp yaratmadığı ve karar süreçlerinde etkili olup olmadığı araştırılmalıdır. Burada belirleyici soru bir baronun kamu kurumlarıyla görüşmesi değil, bu görüşmelerin bütün meslek örgütlerine açık ve eşit koşullarda yürütülüp yürütülmediğidir.

Mesleksel Eğitim Etkinlikleri ile Yargıç ve Savcı Seçimi Arasındaki Bağ

Ankara 2 No’lu Barosu, stajyer avukatların ve meslek mensuplarının eğitimini temel etkinlik alanlarından biri olarak tanımlamaktadır. Mesleksel eğitim etkinlikleri adayların bilgi ve becerilerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Bu nedenle bir baronun üyelerini yargıçlık ve savcılık sınavlarına hazırlaması veya mesleksel yeterliliklerini geliştirmesi kendi başına sorunlu bir uygulama değildir. Ancak eğitim etkinlikleri ile mesleğe kabul kararları arasındaki sınırın korunması gerekir. Eğitim veren bir kurumun adaylarını desteklemesi başka, adayların resmi seçim sürecinde ayrıcalıklı işlem görmesi başkadır. Bu ayrım 11 Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan Gökhan Ağdemir açıklaması bakımından özellikle önemlidir. Ağdemir, yaklaşık iki yıllık görev döneminde 70 baro üyesinin yargıç veya savcı olduğunu, referans olduklarını ve bakanlıklarla görüştüklerini belirtmiş ve Bakanlığın kendilerine “ayrıcalık” tanıdığını ifade etmiştir. Daha sonra yaptığı açıklamada ise sözlerinin bağlamından koparıldığını, baronun eğitim merkezinde yetişen adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını ve mesleksel yeterliliklerini ilgili makamlara bildirmenin baro başkanının doğal sorumluluğu olduğunu savunmuştur. Bu açıklamalar, baronun mesleksel eğitim etkinlikleri ile adayların seçilmesi arasındaki ilişkinin araştırılmasını gerektirmektedir. Ancak mevcut bilgiler, 70 kişinin tamamının referans sayesinde seçildiğini veya bu kişilere sınav ve mülakat süreçlerinde haksız üstünlük sağlandığını göstermemektedir. Bu savın değerlendirilebilmesi için şu bilgiler önem taşır: Söz konusu 70 kişinin hangi sınavlara ve hangi dönemlerde katıldığı, baro eğitim merkezine katılan adayların sınav başarısının, benzer koşullardaki diğer adayların başarısıyla karşılaştırılması, referansların hangi aşamada ve hangi yöntemle iletildiği, referansın adayların mülakat puanları veya mesleğe kabul kararları üzerinde etkisi bulunup bulunmadığı ve Bakanlığın söz konusu görüşmelere ilişkin açıklaması ve uyguladığı usuller. Bu veriler olmadan mesleksel eğitim ile kayırmacılık arasında doğrudan bir bağ kurmak olanaklı değildir. Bununla birlikte, baro başkanının kendi anlatımında referans, bakanlıklarla görüşme ve ayrıcalık kavramlarını bir arada kullanması kurumsal eşitlik açısından açıklığa kavuşturulması gereken bir durum yaratmaktadır.

Kuruluş Amaçları ile Sonraki Etkinliklerin Karşılaştırılması

Bir baronun siyasal araçsallaştırma bağlamındaki rolünü değerlendirmek için yalnızca kuruluş aşamasındaki açıklamalara dayanmak yeterli değildir. Kuruluş amaçları ile sonraki etkinlikler arasında karşılaştırma yapılmalıdır. Bu karşılaştırmada dört ölçüt kullanılabilir:

Çizelge 2:

Ölçütler

İnceleme ölçütü

Araştırılması gereken olgu

Mesleksel hizmetler

Eğitim, staj, meslek içi gelişim ve avukatların sorunlarının çözümünde hangi etkinliklerin yürütüldüğü

Hukuk devleti etkinlikleri

Temel haklar, yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma konularında hangi tutumların ve girişimlerin benimsendiği

Kurumsal ilişkiler

Bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarıyla görüşmelerin hangi amaçlarla ve hangi usullerle yapıldığı

Eşitlik ve liyakat

Üyelerin mesleksel fırsatlara erişiminde nesnel ölçütlerin korunup korunmadığı

 

Bu çerçeve yeni baroların tümünü aynı kategoride değerlendirmekten kaçınmayı sağlar. Ayrıca kuruluş sırasında açıklanan amaçların uygulamada karşılık bulup bulmadığını incelemeye olanak verir. Ankara 2 No’lu Barosu örneğinde baronun eğitim ve mesleksel gelişim etkinlikleri resmi öz tanımlamasında önemli yer tutmaktadır. Buna karşılık, yargıç ve savcı adaylarına referans verilmesi ve Bakanlığın ayrıcalık tanıdığı yönündeki açıklama, mesleksel destek ile ayrıcalıklı erişim arasındaki sınırın ayrıca incelenmesini gerektirmektedir. Burada araştırmanın sonuç, baronun kuruluş amacının mutlaka siyasal kadrolaşma olduğu şeklinde kurulamaz. Daha sağlam sonu, kuruluş gerekçeleri, kurumsal ilişkiler ve sonraki etkinlikler birlikte incelenmeden baronun siyasal işlevi hakkında kesin bir yargıya varılamayacağıdır.

Ara Değerlendirme

Ankara 2 No’lu Barosunun kuruluş belgeleri ve kendi açıklamaları, yeni örgütlenmenin mesleksel hizmetler, eğitim, ulusal ve manevi duyarlılıklar ve kamu kurumlarıyla diyalog gibi amaçları öne çıkardığını göstermektedir. Güncel açıklamalar ise baronun üyelerinin yargıç ve savcı olma süreçlerinde referans ve kurumsal görüşmeler yoluyla rol üstlendiğini ortaya koymaktadır. Bu iki veri grubu arasında araştırmaya değer bir ilişki vardır ancak bu ilişki tek başına kayırmacılık kanıtı değildir. Kuruluş amacı ile sonraki etkinlikler arasındaki bağın niteliği özellikle mesleğe kabul süreçlerinde eşitlik ve liyakat ilkelerinin nasıl korunduğu üzerinden değerlendirilmelidir. Bu bölümün temel sonucu şudur: Yeni baroların siyasal işlevini belirlemek için kuruluş beyanlarının ötesine geçmek ve kurumsal etkinlikleri ve kamu kurumlarıyla ilişkileri karşılaştırmalı biçimde incelemek gerekir. Bu yaklaşım, hem siyasal kadrolaşma savlarının kanıtsız biçimde ileri sürülmesini önler hem de olası ayrıcalıklı erişim mekanizmalarının araştırılmasına olanak verir. Bir sonraki bölümde, dokuzuncu araştırma sorusu kapsamında, çoklu baro sistemi ile yargıç ve savcıların seçimi arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki kurulup kurulamayacağı ele alınacaktır.

Dokuzuncu Araştırma Sorusu: Çoklu Baro Sistemi ile Yargıç ve Savcıların Seçimi Arasında Nasıl Bir İlişki Kurulabilir?

Bu bölüm araştırmanın iki ana eksenini bir araya getirmektedir: yargıç ve savcıların mesleğe kabul süreçleri ile avukatlık mesleğinin çoklu baro düzenlemesi sonucunda yeniden örgütlenmesi. Ancak bu iki gelişmenin aynı siyasal dönemde ortaya çıkması aralarında kendiliğinden nedensel bir ilişki bulunduğunu göstermez. Çoklu baro sisteminin yargı kadrolarının oluşturulmasıyla bağlantısını ortaya koyabilmek için baroların kurumsal ilişkilerinin adayların seçilme süreçlerine hangi yollarla yansıyabildiğinin incelenmesi gerekir. Bu nedenle temel soru yeni baroların kurulmuş olması değil, baroların bazı üyelerine yargıçlık ve savcılık mesleğine girişte diğer adaylardan farklı bir erişim veya değerlendirme olanağı sağlayıp sağlamadığıdır. Bu sorunun çözümlemesinde üç olası ilişki düzeyi ayırt edilmelidir:

Dolaylı ilişki: Baroların siyasal ve kurumsal konumlanmalarının üyelerinin kamu kurumlarıyla iletişim olanaklarını farklılaştırması.

İşlemsel ilişki: Baro yöneticilerinin adaylar için referans vermesi bakanlıklarla görüşmesi veya adayların mesleksel yeterliliklerini ilgili makamlara bildirmesi.

Sonuç üzerinde etkili ilişki: Bu girişimlerin değerlendirme sürecinde adaylar arasında ölçülebilir ve nesnel ölçütlerle açıklanamayan farklılıklar yaratması.

İlk iki ilişki düzeyinin varlığı, üçüncü düzeyin de gerçekleştiğini kanıtlamaz. Bununla birlikte, üçüncü düzeyin araştırılabilmesi için ilk iki düzeydeki kurumsal ilişkilerin belgelenmesi önemlidir.

Çoklu Baro Düzenlemesinin Olası Etki Mekanizması

Çoklu baro sistemi ile yargıç ve savcıların seçimi arasında ilişki kurulabilecek en önemli mekanizma kurumsal erişim olanaklarının farklılaşmasıdır. Bir baronun üyelerine sınavlara hazırlık, mesleksel eğitim ve kariyer danışmanlığı sağlaması olağan bir mesleksel etkinliktir. Buna ek olarak ilgili kamu kurumlarıyla görüşmesi ve üyelerinin mesleksel yeterliliklerini bildirmesi de tek başına usulsüzlük oluşturmaz. Sorun bu etkinliklerin bazı adaylara resmi seçim ölçütlerinin dışında veya bunlardan bağımsız bir üstünlük sağlayıp sağlamadığı noktada ortaya çıkar. Olası mekanizma şöyle açıklanabilir:

Kurumsal ayrışma: Aynı ilde farklı siyasal veya ideolojik konumlanışlara sahip baroların oluşması.

Erişim olanaklarının farklılaşması: Bazı baroların kamu kurumlarıyla daha sık veya daha etkili ilişki kurabilmesi.

Referansların seçim sürecine taşınması: Adayların mesleksel yeterliliklerinin karar vericilere bildirilmesi ve referansların değerlendirmede nasıl karşılandığı.

Araştırılması gereken sonuç: Adaylar arasında liyakat ve eşitlikle açıklanamayan bir farklılık meydana gelip gelmediği.

Bu akış gerçekleştiği kanıtlanmış bir süreci değil, araştırmada sınanması gereken olası bir etki mekanizmasını göstermektedir. İlk üç aşamanın varlığı, dördüncü aşamanın gerçekleştiğini tek başına kanıtlamaz. Özellikle adayların mülakat puanları, seçim sonuçları ve referansların kararlar üzerindeki etkisi bilinmeden nedensellik kurulamaz.

Ağdemir Açıklaması: Varsayımın Somut Bir Araştırma Sorununa Dönüşmesi

Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in açıklaması, bu olası mekanizmanın somut olarak incelenmesini gerektirmektedir. Açıklamada referans verme, bakanlıklarla görüşme, 70 baro üyesinin yargıç veya savcı olması ve Bakanlığın baroya “ayrıcalık” tanıması ifadeleri birlikte yer almaktadır. Açıklamanın ardından Yargıçlar Sendikası söz konusu referans ve ayrıcalık ilişkisinin hukuksal dayanağının ve adayların seçilmesindeki rolünün açıklığa kavuşturulmasını istemiştir. Sendika yargı bağımsızlığının yalnızca karar aşamasında değil, yargıç ve savcıların mesleğe kabul süreçlerinde de güvence altına alınması gerektiğini vurgulamıştır. İstanbul Barosu da açıklamaya ilişkin hukuksal girişimde bulunacağını duyurmuş ve 2020’de çoklu baro düzenlemesine karşı dile getirdiği kurumsal ayrıcalık ve siyasal ilişkiler yoluyla kadrolaşma kaygılarını yeniden gündeme getirmiştir. Bu tepkiler açıklamanın yargı bağımsızlığı bakımından ciddi bir kamuoyu ve kurumsal tartışma doğurduğunu göstermektedir. Ancak sendika açıklaması veya baronun suç duyurusu kararı savlanan usulsüzlüğün gerçekleştiğine ilişkin yargısal bir saptama değildir. Araştırma bakımından önemli olan tartışmanın ortaya çıkmış olması kadar savların hangi belgelerle açıklığa kavuşturulabileceğidir. Özellikle şu sorular yanıtlanmalıdır: Baro hangi adaylar için, hangi aşamalarda referans vermiştir? Bakanlıkla yapılan görüşmelerin konusu ve kapsamı nedir? Referans verilen adayların mesleğe kabulünde ölçünleştirilmiş sınav ve mülakat usulleri aynen uygulanmış mıdır? Aynı nitelikteki diğer adaylar da benzer kurumsal destek olanaklarına sahip olmuş mudur? Bakanlığın “ayrıcalık” olarak nitelendirilen uygulaması mesleksel eğitim ve iletişim kolaylığıyla mı sınırlıdır, yoksa seçim sonuçlarını etkileyen bir farklı işlem söz konusu mudur? Bu soruların yanıtı, baronun siyasal konumundan hareketle verilemez. Savın sınanması seçim sürecine ilişkin somut bilgilere dayanmalıdır.

Avrupa Komisyonunun Değerlendirmesi ve Yapısal Bağlam

Avrupa Komisyonunun 4 Kasım 2025 tarihli Türkiye Raporu yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe alınması ve terfilerinde saydamlığı artırma konusunda ilerleme kaydedilmediğini belirtmektedir. Raporda, Adalet Bakanlığının yeni yargıç ve savcıların seçim kurullarını denetlemeyi sürdürdüğü de ifade edilmektedir. Bu değerlendirme yargı mesleğine giriş süreçlerine ilişkin sorunların yalnızca 2026’da ortaya çıkan baro tartışmasına indirgenemeyeceğini göstermektedir. Seçim kurullarının yapısı, mülakatların denetlenebilirliği ve değerlendirme süreçlerinin saydamlığı daha geniş bir kurumsal sorun alanıdır. Bununla birlikte, Avrupa Komisyonunun değerlendirmesi çoklu baro düzenlemesinin belirli adayların seçilmesine neden olduğunu göstermemektedir. Rapor, yargıç ve savcıların seçim sistemine ilişkin yapısal kaygıları destekleyen bir bağlam sunmaktadır. Çoklu baro ile kadrolaşma arasında doğrudan nedensellik kurmak için ayrıca kanıt gerekir. Bu ayrım, çalışmanın genel yaklaşımı bakımından belirleyicidir. Bir yandan referans ilişkilerinin etkisini araştırmak ve diğer yandan bu ilişkilerin daha geniş bir seçim sistemi içinde nasıl işleyebileceğini incelemek gerekir.

Nedensellik Savının Sınanması

Çoklu baro düzenlemesinin yargıç ve savcıların seçimine etkisini değerlendirmek için düzenleme öncesi ve sonrası dönemlerin karşılaştırılması yararlı olabilir. Ancak böyle bir karşılaştırma yalnızca 2020’den sonra yeni baroların kurulması ve bu baroların üyelerinden bazılarının yargı mesleğine girmesi üzerinden yapılamaz. Daha güçlü bir değerlendirme için şu tür veriler gereklidir: Farklı barolara kayıtlı ve aynı koşullardaki adayların mesleğe kabul oranları, adayların yazılı sınav ve mülakat puanları, baroların adaylar için yaptığı referansların sayısı ve niteliği, referansların seçim sonuçlarına etkisini gösterebilecek kayıtlar ve adayların mesleğe kabulünde uygulanan kuralların dönemler arasındaki değişimi. Bu veriler bulunmadığı takdirde çoklu baro düzenlemesiyle yargıç ve savcıların seçimi arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak yöntemsel açıdan olanaklı değildir. Buna karşılık, kurumsal erişim ve referans ilişkilerinin seçim sürecinde nasıl bir rol oynadığına ilişkin belgelerin açıklanmasını istemek için nedensellik savının önceden kanıtlanmış olması gerekmez. Saydamlık ve hesap verebilirlik tam da bu tür kuşkuların nesnel biçimde incelenebilmesini sağlayan güvencelerdir.

Ara Değerlendirme

Çoklu baro sistemi ile yargıç ve savcıların seçimi arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi mevcut bilgilerle kesin biçimde ortaya konulmuş değildir. Bununla birlikte, baroların kurumsal olarak ayrışması, kamu kurumlarına erişim olanakları ve mesleğe giriş sürecinde referans verilmesi arasındaki ilişki araştırmaya değer bir sorun oluşturmaktadır. Ağdemir’in açıklaması bu sorunu güncel ve somut duruma getirmiştir. Yargıçlar Sendikasının ve İstanbul Barosunun tepkileri de açıklamanın mesleğe kabulde eşitlik ve yargı bağımsızlığı bakımından ciddi sorular doğurduğunu göstermektedir. Ancak bu tepkiler tek başına kayırmacılığın kanıtı değildir. Avrupa Komisyonunun değerlendirmesi ise seçim süreçlerinin saydamlığına ilişkin daha geniş yapısal kaygıları ortaya koymaktadır. Bu bölümün temel sonucu şudur: Çoklu baro düzenlemesinin siyasal araçsallaştırma bakımından etkisi baroların siyasal kimliklerinden veya referans ilişkilerinin varlığından değil, bu ilişkilerin adayların seçilme koşullarını değiştirip değiştirmediğinden hareketle belirlenmelidir. Bir sonraki bölümde, onuncu araştırma sorusu kapsamında, Ağdemir’in açıklaması ve ardından yaptığı savunma birlikte değerlendirilerek bu olaydan hangi sonuçların çıkarılabileceği ve hangilerinin ise mevcut kanıtlarla henüz doğrulanamayacağı ele alınacaktır.

Onuncu Araştırma Sorusu: Ağdemir’in Açıklaması ve Sonraki Savunması Birlikte Değerlendirildiğinde Hangi Sonuçlara Ulaşılabilir?

Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in baro üyelerinden yaklaşık 70 avukatın yargıç veya savcı olma sürecinde kendilerinin referans olduğunu, bakanlıklarla görüştüklerini ve Bakanlığın bu konuda kendilerine bir “ayrıcalık” tanıdığını açıklaması yargı mensuplarının seçilme ve mesleğe kabul süreçlerinin kurumsal işleyişi bakımından önemli bir araştırma sorunu ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte, açıklamanın içerdiği ifadeler ile bu ifadelerden çıkarılabilecek sonuçları birbirinden ayırmak gerekir. Ağdemir’in açıklaması üç ayrı olguyu gündeme getirmektedir: Baro başkanının mesleğe girmek isteyen avukatlara referans olması, bu amaçla ilgili bakanlıklarla görüşmesi ve bu girişimlerin Bakanlık tarafından bir “ayrıcalık” olarak karşılanması. İlk iki olgu tek başına değerlendirildiğinde meslek kuruluşlarının üyelerinin mesleksel gelişimini destekleme ve kamu kurumlarıyla ilişki kurma işlevleri kapsamında açıklanabilir. Ancak üçüncü ifade diğer ikisinden farklıdır. Çünkü “ayrıcalık” kavramı yalnızca iletişim kurulmasını değil, benzer durumdaki adaylara tanınmayan bir olanağın belirli bir gruba sağlanmış olabileceğini de düşündürmektedir. Buradaki temel sorun referans verilmiş olması değil, referansın adayların seçilme sürecinde hangi işlevi gördüğü ve diğer adaylarla aralarında bir farklılık yaratıp yaratmadığıdır.

Açıklamanın Kanıt Değeri

Ağdemir’in açıklaması bir baro başkanının yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabul sürecinde kurumsal temaslarda bulunduğuna ilişkin doğrudan bir beyan niteliğindedir. Bu nedenle, yalnızca soyut bir sav olarak göz ardı edilmesi doğru değildir. Açıklama referans ilişkilerinin ve bakanlıklarla kurulan ilişkilerin seçme sürecindeki yerinin araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bununla birlikte, açıklama tek başına şu sonuçları kanıtlamaz: Referans verilen 70 adayın yazılı sınav veya mülakat ölçütlerini karşılamadığı, bu adayların diğer adaylardan farklı veya daha düşük ölçütlerle değerlendirildiği, Bakanlığın adayların sonuçlarını değiştirdiği ya da seçilmelerini sağladığı, referans ilişkisinin siyasal veya ideolojik yakınlığa dayandığı ve adayların mesleğe kabulünde hukuka aykırı bir işlem gerçekleştirildiği. Bu sonuçlardan herhangi birine ulaşılabilmesi için adayların sınav ve mülakat sonuçları, seçme sürecinin kayıtları, referansların hangi aşamada ve kimler tarafından değerlendirildiği ve benzer durumdaki adaylara aynı olanakların tanınıp tanınmadığı gibi ek kanıtlara gereksinme vardır. Dolayısıyla açıklamanın bilimsel açıdan taşıdığı değer tek başına bir usulsüzlüğü kanıtlamasından değil, yargı mensuplarının seçilmesinde kurumsal referansların rolünü görünür duruma getirmesinden kaynaklanmaktadır.

Ağdemir’in Sonraki Açıklaması ve Değerlendirme Sınırları

Ağdemir kendisine yöneltilen eleştiriler üzerine yaptığı sonraki açıklamada sözlerinin bağlamından koparıldığını belirtmiş, baronun Staj Eğitim Merkezi’nde eğitim gören adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını, kendisinin ise genç meslektaşlarını desteklemenin ve mesleksel niteliklerini ilgili kurumlara bildirmenin baro başkanlığının doğal sorumluluklarından biri olduğunu savunmuştur. Ayrıca açıklamanın baro seçimlerinden önce belirli bir siyasal izlenim oluşturmak amacıyla gündeme getirildiğini ileri sürmüştür. Bu savunma haberleştirilen ilk açıklamayla birlikte değerlendirilmelidir. Ağdemir’in savunması referansların adayların başarılarının yerine geçtiği savını reddetmektedir. Ancak bu savunma da tek başına referansların seçme sürecinde hiçbir farklılık yaratmadığını kanıtlamaz. Aynı şekilde, ilk açıklamada kullanılan “ayrıcalık” ifadesi de tek başına hukuka aykırı bir işlem yapıldığını göstermez. Bu nedenle iki açıklama arasında bir tercih yaparak birini doğru, diğerini yanlış kabul etmek yerine her iki beyanın da doğrulanabilir unsurlarına yönelmek gerekir. Adayların sınavlarda başarılı olmuş olması ile seçim sürecinde kurumsal referanslardan yararlanmış olması mantıksal olarak birbirini dışlayan durumlar değildir. Asıl sorun referansın başarıya ek olarak bir üstünlük sağlayıp sağlamadığıdır.

Mesleksel Destek ile Seçme Sürecinde Ayrıcalık Arasındaki Sınır

Meslek kuruluşlarının üyelerine eğitim vermesi, sınavlara hazırlanmalarını desteklemesi, mesleksel yetkinliklerini geliştirmesi ve kamu kurumlarıyla iletişim kurması meşru mesleksel etkinliklerdir. Bu etkinlikler adayların bilgi ve becerilerini artırarak başarılarını destekleyebilir. Buna karşılık, bir meslek kuruluşunun referansının adayların seçilme olasılığını diğer adayların erişemediği bir kanaldan artırması farklı bir kurumsal sorundur. Burada üç durum birbirinden ayrılmalıdır:

Eğitim ve hazırlık desteği: Adayların sınavlara hazırlanmasına katkıda bulunulması.

Mesleksel referans: Adayların niteliklerinin ilgili kuruma bildirilmesi, kararın yürürlükteki nesnel ölçütlerle verilmesi.

Seçme sürecinde farklı işlem: Referansın adaylara diğerlerinden farklı erişim, değerlendirme veya sonuç üstünlüğü sağlaması.

İlk iki durumun varlığı, üçüncü durumun da gerçekleştiği anlamına gelmez. Bununla birlikte, üçüncü durumun bulunup bulunmadığı yalnızca referans verenlerin veya ilgili kurumların açıklamalarına dayanılarak da belirlenemez. Seçme sürecinin işleyişini gösteren kayıtların incelenmesi gerekir. Özellikle yargıç ve savcıların seçilmesinde eşitlik ve liyakat yalnızca sınav puanlarının belirli bir eşiği aşmasıyla sınırlı değildir. Adayların sürece eşit koşullarda erişebilmesi, değerlendirme ölçütlerinin nesnel olması ve kararların denetlenebilir gerekçelere dayanması da önemlidir.

Yargıçlar Sendikası ve Baroların Tepkilerinin Anlamı

Ağdemir’in açıklamasının ardından Yargıçlar Sendikası referans ve “ayrıcalık” ifadelerinin hukuksal dayanağının ve seçme sürecindeki gerçek rolünün açıklığa kavuşturulması gerektiği yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur. İstanbul Barosu da konuyla ilgili hukuksal girişimde bulunacağını açıklamıştır. Bu tepkiler açıklamanın yargı bağımsızlığı ve mesleğe kabul süreçlerinin tarafsızlığı bakımından neden önemli görüldüğünü göstermektedir. Ancak bir meslek kuruluşunun suç duyurusunda bulunması veya bir sendikanın inceleme istemesi ileri sürülen savların doğrulandığı anlamına gelmez. Bunlar kurumsal kaygıların ve açıklığa kavuşturulması istenen soruların göstergeleridir ve hukuksal sorumluluk ise somut bulgular ve yetkili makamların değerlendirmesiyle belirlenebilir. Burada daha geniş bir kurumsal sorun da bulunmaktadır: Yargı mensuplarının seçilme süreçleri hakkında kamuoyunda güven oluşturulabilmesi için yalnızca mevzuata uygun hareket edildiğinin belirtilmesi yeterli olmayabilir. Seçim ölçütlerinin nasıl uygulandığının, adayların hangi esaslarla değerlendirildiğinin ve kurumsal temasların kararları etkileyip etkilemediğinin açıklanabilir olması gerekir.

Çoklu Baro Düzenlemesiyle Bağlantı: Kanıtlanan İlişki ve Araştırılması Gereken Olasılık

Ağdemir’in açıklamasının Ankara 2 No’lu Barosu başkanından gelmesi konuyu 2020 yılında kabul edilen çoklu baro düzenlemesiyle ilişkilendirmeyi anlamlı kılmaktadır. Bununla birlikte, bu bağlantının niteliği dikkatle belirlenmelidir. Çoklu baro düzenlemesine karşı çıkan çevreler düzenlemenin büyük kentlerdeki baroların kurumsal ağırlığını azaltabileceğini, avukatlık mesleğini siyasal ve ideolojik çizgiler boyunca ayrıştırabileceğini ve iktidara yakın çevrelerin ayrı meslek kuruluşları oluşturmasını kolaylaştırabileceğini ileri sürmüştür. İnsan Hakları İzleme Örgütü de 2020 yılında, düzenlemenin resmi olarak çoğulculuk ve hizmet çeşitliliği gerekçeleriyle savunulmasına karşılık eleştirmenlerin bunu hükümeti eleştiren büyük baroları zayıflatabilecek bir girişim olarak değerlendirdiğini aktarmıştır. Bu eleştiriler çoklu baro düzenlemesinin siyasal bağlamını incelemek için önemlidir. Ancak düzenlemenin siyasal amaçla yapıldığı, yeni baroların fiilen bu amaca hizmet ettiği ve bu baroların referansları yoluyla yargıç veya savcı adaylarına ayrıcalık sağlandığı savları birbirinden farklı kanıt gerektiren önermelerdir. Araştırma bakımından asıl soru çoklu baro düzenlemesinin ardından ortaya çıkan kurumsal ayrışmanın bazı meslek çevrelerine kamu kurumlarıyla daha kolay veya daha etkili ilişki kurma olanağı sağlayıp sağlamadığıdır. Bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca baroların siyasal konumlarına değil, somut temasların niteliğine, seçme sürecindeki etkilerine ve adaylar arasındaki sonuç farklılıklarına bakılmalıdır. Bu çerçevede, Ankara 2 No’lu Barosu örneği çoklu baro düzenlemesi ile yargı mensuplarının seçilmesi arasında doğrudan bir nedensellik bulunduğunu kanıtlamamaktadır. Bununla birlikte, iki alan arasındaki olası kurumsal ilişkiyi araştırmaya elverişli bir örnek oluşturmaktadır.

Araştırma sorusunun ara yanıtı

Mevcut bilgilerden hareketle dört sonuç çıkarılabilir. Birincisi, baro başkanının yargıç ve savcı adaylarına referans olması ve bu amaçla bakanlıklarla görüşmesi, kurumsal ilişkilerin seçme sürecindeki rolünü araştırmayı gerektiren somut bir olgudur. İkincisi, “ayrıcalık” ifadesi önemli bir açıklama gerektirmektedir. Bu ifadenin sıradan mesleksel iletişimi mi, kurumsal kolaylık sağlamayı mı, yoksa adaylar arasında farklı işlem yaratmayı mı anlattığı mevcut açıklamalardan kesin olarak belirlenememektedir. Üçüncüsü, Ağdemir’in sonraki savunması dikkate alınmalı ve adayların sınav başarısı ile referans ilişkilerinin varlığı birbirine karşıt iki açıklama gibi sunulmamalıdır. Adayların başarılı olması referansların herhangi bir etkisi bulunmadığını kendiliğinden göstermez. Buna karşılık, referans verilmiş olması da seçme sürecinin adaletsiz yürütüldüğünü kanıtlamaz. Dördüncüsü, olayın çoklu baro düzenlemesiyle bağlantısı araştırmaya değer olmakla birlikte mevcut bilgiler bu düzenlemenin yargıç ve savcıların seçilmesinde ayrıcalık yaratmak amacıyla kullanıldığını göstermeye yeterli değildir.

Ara sonuç: Ağdemir’in açıklaması, yargı mensuplarının seçilmesinde liyakat, eşitlik, saydamlık ve kurumsal erişim arasındaki ilişkinin incelenmesi için önemli bir başlangıç noktasıdır. Ancak araştırmanın bilimsel niteliği açıklamayı peşin olarak bir usulsüzlük itirafı olarak kabul etmekten değil, hangi kurumsal mekanizmaların işlediğini ve bunların adayların seçilme sonuçlarını etkileyip etkilemediğini ortaya koymaktan geçmektedir.

Bir sonraki bölümde, 11. araştırma sorusunda, yasal koşullara biçimsel olarak uyulması, seçme sürecinde gerçek eşitliği ve liyakati güvence altına almaya yeterli midir sorusu ele alınacaktır. Bu bölüm makalenin temel savını kurumsal ve hukuksal açıdan sınayacak ve mevzuata uygunluk ile gerçekleşebilen tarafsızlık arasındaki ayrımı açıklığa kavuşturacaktır.

On Birinci Araştırma Sorusu: Yasal Koşullara Biçimsel Olarak Uyulması, Seçme Sürecinde Gerçek Eşitliği ve Liyakati Güvence Altına Almaya Yeterli midir?

Yargıç ve savcıların seçilmesinde yasal koşullara uyulması sürecin hukuka uygunluğunun temel gereklerinden biridir. Bununla birlikte, hukuksal düzenlemelerin biçimsel olarak uygulanması ile seçme sürecinin gerçekten nesnel, eşitlikçi ve liyakate dayalı olması aynı şey değildir. Bu ayrım, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması savının incelenmesinde belirleyici önemdedir. Bir seçme sürecinin yürürlükteki mevzuata uygun yürütülmesi adayların önceden belirlenmiş kurallara göre değerlendirilmesini gerektirir. Ancak kuralların varlığı bu kuralların uygulamada her adaya eşit biçimde uygulandığını veya değerlendirme sürecinin siyasal ve kurumsal etkilerden bütünüyle arındırıldığını tek başına kanıtlamaz. Öte yandan, süreçte takdir yetkisinin bulunması da kendiliğinden keyfilik veya siyasal müdahale anlamına gelmez. Araştırılması gereken bu yetkinin hangi ölçütlerle ve hangi güvenceler altında kullanıldığıdır.

Hukuka Uygunluk ile Liyakatin Birbirinden Ayrılması

Hukuka uygunluk seçme sürecinin yürürlükteki mevzuatın öngördüğü kurallara ve yetki sınırlarına uygun yürütülmesini ifade eder. Liyakat ise adayların bilgi, yetenek, mesleksel yeterlilik, yargılama gücü ve görevin gerektirdiği diğer nitelikler bakımından değerlendirilmesini gerektirir. Bu iki ölçüt birbiriyle ilişkilidir ancak birbirinin yerine kullanılamaz. Bir işlem hukuka uygun görünürken liyakatin ölçülmesinde yetersiz kalabilir. Benzer biçimde, yüksek sınav puanı alan bir adayın bulunması da seçme sürecinin bütün aşamalarının eşit ve tarafsız yürütüldüğünü tek başına göstermez. Yargıç ve savcıların seçilmesinde bu ayrım daha da önemlidir. Çünkü mesleğe kabul edilen kişiler yalnızca belirli bir kamu görevini üstlenmemekte ve temel hakların korunması, hukukun uygulanması ve devlet gücünün sınırlandırılması bakımından da sorumluluk taşımaktadır. Dolayısıyla seçme sürecinin değerlendirilmesinde en az üç ayrı ölçüt kullanılmalıdır:

Hukuka uygunluk: Mevzuatın öngördüğü usul ve koşullara uyulması.

Liyakat: Adayların mesleksel yeterliliklerinin nesnel ölçütlerle değerlendirilmesi.

Eşitlik ve tarafsızlık: Adayların siyasal yakınlıkları, kurumsal bağlantıları veya kişisel ilişkileri nedeniyle haksız üstünlük ya da zayıflık yaşamaması.

Bu ölçütlerden birinin karşılanması diğerlerinin de karşılandığını göstermeye yeterli değildir.

Yazılı Sınavın Nesnelliği ve Mülakatın Takdir Alanı

2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun 9/A maddesinde düzenlenen seçme sisteminde yazılı sınav ve mülakat birlikte yer almaktadır. İlgili düzenlemede yazılı sınav puanının toplam değerlendirmedeki ağırlığı yüzde 70 ve mülakatın ağırlığı ise yüzde 30 olarak belirlenmiştir. Mülakat, adayların yalnızca bilgi düzeylerinin değil, mesleğin gerektirdiği bazı kişisel ve mesleksel niteliklerinin de değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Yazılı sınavın ölçün sorular ve ortak puanlama esasları üzerinden yürütülmesi adaylar arasında karşılaştırılabilirlik sağlaması bakımından önemlidir. Ancak yazılı sınavın nesnelliği seçme sürecinin tamamının nesnel olduğu anlamına gelmez. Mülakat aşamasında ise değerlendirme ölçütlerinin nasıl tanımlandığı, puanların nasıl verildiği, kurul üyelerinin değerlendirmelerini hangi gerekçelerle yaptıkları ve bu değerlendirmelerin sonuca etkisi önem kazanır. Adayın yargılama gücü, ifade yeteneği ve mesleksel uygunluğu gibi niteliklerin değerlendirilmesi meşru bir amaçtır. Sorun bu niteliklerin ölçülmesinden değil, ölçme yönteminin yeterince açık, tutarlı ve denetlenebilir olmamasından doğabilir. Bu nedenle mülakatın varlığını tek başına siyasal müdahalenin kanıtı saymak doğru değildir. Aynı şekilde, mülakatın mevzuatta düzenlenmiş olması da olası yanlılık risklerini ortadan kaldırmaz.

Takdir Yetkisinin Kullanılması ve Denetlenebilirlik

Kamu yönetiminde ve yargı mensuplarının seçilmesinde belirli ölçülerde takdir yetkisi kaçınılmaz olabilir. Ancak takdir yetkisinin varlığı ile keyfi karar verme arasında ayrım yapılmalıdır. Takdir yetkisi, önceden belirlenmiş amaç ve ölçütler çerçevesinde farklı durumları değerlendirme olanağı sağlar. Keyfilik ise kararın nesnel ölçütlerden uzaklaşması, benzer durumların gerekçesiz biçimde farklı değerlendirilmesi veya yetkinin amaç dışı kullanılması durumunda gündeme gelir. Bu ayrım bakımından şu sorular önemlidir: Mülakat ve değerlendirme ölçütleri adaylar tarafından önceden bilinebilir durumda mıdır? Aynı nitelikleri taşıyan adaylara benzer değerlendirme ölçütleri uygulanmakta mıdır? Kurul üyelerinin puanları ve değerlendirmeleri kayıt altına alınmakta mıdır? Olağandışı puan farklılıkları veya değerlendirme sonuçları açıklanabilir ve denetlenebilir midir? Adayların itiraz ve yargısal başvuru yolları etkili biçimde kullanılabilmekte midir? Bu soruların yanıtları seçme sürecinin yalnızca mevzuata uygunluğunu değil, uygulamada ne ölçüde hesap verebilir olduğunu da ortaya koyabilir.

Siyasal Yakınlık ile Seçilme Sonucu Arasındaki İlişkinin Sınanması

Yargıç ve savcı adaylarının siyasal veya ideolojik yakınlıklarının seçilme sonuçlarını etkileyip etkilemediği yalnızca adayların geçmişleri ya da kişisel bağlantıları üzerinden belirlenemez. Bir adayın belirli bir siyasal çevreyle ilişkili olması tek başına liyakatsiz olduğu veya haksız biçimde seçildiği anlamına gelmez. Aynı şekilde, siyasal bağlantısı bulunmayan bir adayın başarısız olması da seçme sürecinde ayrımcılık yapıldığını göstermez. Savın sınanabilmesi için adayların nitelikleri ile değerlendirme sonuçları arasında karşılaştırma yapılması gerekir. Örneğin, benzer yazılı sınav puanlarına ve mesleksel özelliklere sahip adayların mülakat puanlarında sistemli farklılıklar bulunup bulunmadığı incelenebilir. Ancak böyle bir farklılık saptansa bile bunun siyasal yakınlıktan kaynaklandığı sonucuna ulaşmak için ek kanıt gerekir. Bu nedenle araştırmada üç ayrı düzey birbirine karıştırılmamalıdır:

Saptanmış olgu: Mevzuatta bir mülakat aşaması ve değerlendirme takdirinin bulunması.

Araştırılması gereken risk: Takdir yetkisinin nesnel olmayan ölçütlerle kullanılması olasılığı.

Kanıtlanması gereken sav: Siyasal veya ideolojik yakınlığın belirli adayların seçilmesinde belirleyici olması.

Bu ayrım, çalışmanın eleştirel niteliğini zayıflatmaz tersine ulaşılan sonuçların kanıtlarla desteklenmesini sağlar.

Biçimsel Uygunluk Neden Yeterli Bir Güvence Değildir?

Bir seçme sürecinde yasal koşulların biçimsel olarak yerine getirilmesi bazı durumlarda gerçek eşitliğin değerlendirilmesini güçleştirebilir. Örneğin, bütün adaylar aynı mülakata alınmış olsa bile değerlendirme ölçütlerinin uygulanışında tutarsızlıklar bulunabilir. Bütün adaylara aynı puanlama cetveli uygulanmış olsa bile puanların hangi gerekçelerle verildiği yeterince açıklanamayabilir. Aynı biçimde, adayların tümü için geçerli görünen bir süreç, bazı adayların kurumsal ilişkilere daha kolay erişmesi nedeniyle uygulamada farklı sonuçlar doğurabilir. Bunlar, somut olayda mutlaka gerçekleştiği kabul edilen durumlar değil, seçme sisteminin incelenmesinde dikkate alınması gereken olası mekanizmalardır. Yargı bağımsızlığı bakımından önemli olan yalnızca kararların mevzuatın şekil şartlarına uygun görünmesi değil, seçme sisteminin siyasal iktidardan bağımsızlığı koruyacak kurumsal güvencelere sahip olmasıdır. Bu güvenceler, nesnel ölçütler, saydam değerlendirme, kayıtların denetlenebilirliği, etkili itiraz yolları ve kurumsal müdahaleleri sınırlayan düzenlemelerle güçlendirilebilir.

Araştırma Sorusunun Ara Yanıtı

Yasal koşullara biçimsel olarak uyulması yargıç ve savcıların seçilmesinde gerekli olmakla birlikte gerçek eşitlik ve liyakati tek başına güvence altına almaya yeterli değildir. Bunun için kuralların uygulama biçimi, takdir yetkisinin kullanılması ve adayların eşit koşullarda değerlendirilip değerlendirilmediği de incelenmelidir. Ancak bu saptama Türkiye'deki seçme süreçlerinin hukuka aykırı yürütüldüğünü veya siyasal iktidarın belirli adayları doğrudan seçtirdiğini kendiliğinden kanıtlamaz. Böyle bir sonuca ulaşılabilmesi için somut uygulamaların ve bunların sonuçlarının belgelenmesi gerekir.

Ara sonuç: Yargıç ve savcıların seçilmesinde hukuka uygunluk, liyakat, eşitlik ve tarafsızlık ayrı ayrı incelenmesi gereken ölçütlerdir. Yargının siyasal araçsallaştırılması olasılığı özellikle biçimsel olarak hukuka uygun görünen süreçlerde takdir yetkisinin, kurumsal ilişkilerin ve değerlendirme mekanizmalarının nasıl işlediği araştırılarak sınanmalıdır.

On İkinci Araştırma Sorusu: Seçme ve Atama Süreçlerindeki Kurumsal Dönüşümün Yargı Bağımsızlığı, Savunma Hakkı ve Hukuk Devleti Üzerindeki Olası Sonuçları Nelerdir?

Bu bölümde, önceki çözümlemelerde ele alınan seçme sistemi, kurumsal erişim, referans ilişkileri ve çoklu baro düzenlemesinin olası sonuçları birlikte değerlendirilecektir. Buradaki amaç kanıtlanmamış bir nedensellik ilişkisini kesin sonuç gibi sunmak değil, hangi mekanizmaların yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti üzerinde etkili olabileceğini açıklamaktır.

Yargı Bağımsızlığı Yalnızca Karar Aşamasında Başlamaz

Yargı bağımsızlığı çoğunlukla yargıçların önlerine gelen uyuşmazlıklarda baskı altında kalmadan karar verebilmeleri üzerinden tartışılır. Oysa bağımsızlığın kurumsal temelleri yargı mensuplarının mesleğe alınması ve göreve başlamasıyla birlikte oluşur. Mesleğe kabul aşamasında liyakat ve tarafsızlığın güçlü güvencelerle korunması yargı kurumunun uzun vadeli niteliği bakımından önemlidir. Seçme sürecinin adil yürütüldüğüne ilişkin güvenin zayıflaması henüz belirli bir yargıç hakkında somut bir müdahale saptanmamış olsa bile kurumun bağımsızlığına ilişkin kuşkular doğurabilir. Bununla birlikte, seçme sürecindeki bir eksikliğin her yargıç bakımından aynı sonucu doğuracağı ileri sürülemez. Mesleğe kabulün hangi mekanizmalarla gerçekleştirildiği ile mesleğe kabul edilen kişilerin sonraki yargısal davranışları arasında doğrudan ve otomatik bir ilişki bulunduğu varsayılmamalıdır.

Kurumsal Bağımsızlık ile Bireysel Bağımsızlık Arasındaki İlişki

Bireysel yargı bağımsızlığı yargıcın karar verirken hukuka ve dosyadaki kanıtlara dayanabilmesini ve kurumsal bağımsızlık ise yargı sisteminin siyasal iktidar karşısındaki özerkliğini koruyan yapısal güvenceleri ifade eder. Seçme, atama, terfi, nakil ve disiplin mekanizmaları bu iki boyut arasında bağlantı kurar. Bu mekanizmaların nesnel ve öngörülebilir ölçütlerle yürütülmesi, yargıçların mesleksel geleceklerini siyasal beklentilere göre düzenlemek zorunda kalabilecekleri yönündeki kaygıları azaltabilir. Tersine, kararların veya değerlendirmelerin nesnel ölçütlerden uzaklaştığına ilişkin güvenilir bulgular ortaya çıkarsa yargıçların mesleksel gelecekleri ile siyasal beklentiler arasında bir ilişki kurulabileceği endişesi güçlenebilir. Bunun somut yargısal davranışları etkileyip etkilemediği ise ayrıca araştırılmalıdır.

Savunma Hakkı ve Baroların Kurumsal Konumu

Baroların rolü yalnızca avukatların mesleksel çıkarlarını temsil etmekle sınırlı değildir. Barolar, savunma hakkının korunması, adil yargılanma güvencelerinin izlenmesi ve hukuk devletine ilişkin sorunların kamuoyuna taşınması bakımından da işlev üstlenebilir. Bu nedenle çoklu baro düzenlemesinin sonuçları değerlendirilirken yalnızca baroların sayısındaki artışa bakılması yeterli değildir. Kurumsal ayrışmanın savunma mesleğinin ortak hareket etme kapasitesini, mesleksel bağımsızlığı ve hukuksal sorunlar karşısındaki temsil gücünü nasıl etkilediği de incelenmelidir. Daha fazla baronun kurulabilmesi bazı avukatlar açısından temsil ve örgütlenme seçeneklerini artırabilir. Ancak baroların siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışması ortak mesleksel tutumların oluşturulmasını güçleştirebilir. Bu iki olasılıktan hangisinin ne ölçüde gerçekleştiği düzenlemenin gerekçelerine veya karşıtlarının öngörülerine bakılarak değil, uygulamadaki sonuçlar üzerinden değerlendirilmelidir.

Kurumsal Erişim ve Kamu Güveni

Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde bazı meslek çevrelerinin kamu kurumlarıyla daha yakın ilişki kurabilmesi tek başına hukuka aykırılık oluşturmaz. Ancak bu ilişkiler belirli adaylara diğer adayların sahip olmadığı olanaklar sağlıyorsa eşitlik ve tarafsızlık bakımından sorun doğabilir. Burada iki sonuç birbirinden ayrılmalıdır. İlki, seçme sürecinde gerçekten farklı işlem yapılmış olmasıdır. İkincisi ise farklı işlem yapıldığına ilişkin kuşkuların kamuoyunda yaygınlaşmasıdır. Birinci durumun varlığı somut kanıt gerektirir ve ikinci durum ise açıklamaların, kurumsal güvencelerin ve sürecin saydamlığının niteliğiyle de ilişkilidir. Yargı bağımsızlığına duyulan güven yalnızca hukuka aykırı işlemlerin bulunmamasına değil, seçme sürecinin adil olduğunun anlaşılabilir ve denetlenebilir olmasına da bağlıdır.

Araştırma Sorusunun Ara Yanıtı

Seçme ve atama süreçlerindeki kurumsal dönüşüm yargı bağımsızlığını, savunma hakkını ve hukuk devletini doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyebilecek mekanizmalar içerebilir. Bununla birlikte, bu etkilerin kapsamı ve yönü her bir mekanizma bakımından ayrı kanıtlarla ortaya konulmalıdır.

Ara sonuç: Yargı bağımsızlığı yalnızca yargıçların kararlarına dışarıdan müdahale edilmemesiyle güvence altına alınamaz. Mesleğe kabul, atama, terfi ve disiplin süreçlerinin de nesnel, eşitlikçi ve denetlenebilir olması gerekir. Çoklu baro düzenlemesinin savunma mesleğinin kurumsal gücüne etkisi ise bu çerçevenin tamamlayıcı bir boyutudur. Bir sonraki bölümde son araştırma sorusuna yani kurumsal araçsallaştırma riskini azaltmak için hangi güvencelerin gerekli olduğuna geçebiliriz.

On Üçüncü Araştırma Sorusu: Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanmasında Siyasal Araçsallaştırma Riskini Azaltmak İçin Hangi Kurumsal Güvenceler Gereklidir?

Önceki bölümlerde yapılan çözümlemeler yargının siyasal araçsallaştırılması sorununun yalnızca belirli yargı kararları üzerinden ele alınamayacağını göstermektedir. Yargı bağımsızlığının korunması yargıç ve savcıların mesleğe kabulünden başlayarak atama, terfi, nakil ve disiplin süreçlerine kadar uzanan kurumsal mekanizmaların niteliğiyle de ilişkilidir. Bu nedenle çözüm önerilerinin yalnızca mülakat sisteminin değiştirilmesine veya seçme sürecinin daha saydam duruma getirilmesine indirgenmesi yeterli değildir. Gereken, siyasal iktidarın yargı mensuplarının mesleksel kariyerleri üzerindeki olası etkisini sınırlayan ve liyakati güvence altına alan ve kurumsal kararların denetlenebilirliğini artıran bütüncül bir yaklaşım geliştirmektir. Burada önerilen güvenceler mevcut sistemdeki her işlemin sorunlu olduğu varsayımına dayanmamaktadır. Bunlar, seçme ve atama sisteminin nesnelliğini güçlendirmek ve ortaya çıkabilecek taraflılık risklerini azaltmak amacıyla değerlendirilmesi gereken kurumsal önlemlerdir.

Seçme ölçütlerinin nesnelleştirilmesi: Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde kullanılan ölçütlerin açık, önceden belirlenmiş ve olanaklı olduğunca ölçülebilir olması gerekir. Yazılı sınav, mesleksel bilgi ve yargılama yeteneğinin değerlendirilmesi bakımından önemli bir araçtır. Ancak mesleğin gerektirdiği bütün niteliklerin yalnızca yazılı sınavla ölçülmesi olanaklı olmayabilir. Bu nedenle mülakatın tümüyle kaldırılması veya korunması tartışmasından önce, mülakatın hangi nitelikleri ölçtüğü ve bunların nasıl değerlendirildiği üzerinde durulmalıdır. Mesleksel yargılama, hukuksal sorunları çözme yeteneği ve gerekçeli düşünme kapasitesi gibi özellikler yapılandırılmış sorular ve ortak değerlendirme ölçütleriyle daha tutarlı biçimde değerlendirilebilir. Bu çerçevede, mülakat ölçütleri ve puanlama esasları önceden ilan edilmelidir, bütün adaylara karşılaştırılabilir koşullarda sorular yöneltilmelidir, puanlar, belirlenmiş ölçütlerle ilişkilendirilerek gerekçelendirilebilmelidir, değerlendirme kayıtları, kişisel verilerin ve hukuksal olarak korunması gereken bilgilerin gizliliği gözetilerek denetlenebilir olmalıdır ve adaylar arasındaki olağandışı puan farklılıklarının incelenmesini sağlayacak yöntemler geliştirilmelidir. Bu önlemler mülakatı bütünüyle mekanik bir değerlendirmeye dönüştürmeden takdir yetkisinin keyfi kullanılma riskini azaltabilir.

Değerlendirme kurullarının bağımsızlığı ve hesap verebilirliği: Seçme sürecinin nesnelliği yalnızca ölçütlerin niteliğine değil, bu ölçütleri uygulayan kurulların oluşumuna ve çalışma biçimine de bağlıdır. Değerlendirme kurullarının siyasal yönlendirmelerden bağımsız hareket edebilmesi, üyelerin görev ve sorumluluklarının açık biçimde belirlenmesi ve kararların denetlenebilir olması gerekir. Kurul üyelerinin farklı değerlendirmelerde bulunabilmesi doğal karşılanmalıdır. Önemli olan bu farklılıkların nesnel ölçütler çerçevesinde açıklanabilir olmasıdır. Bu bağlamda kurumsal güvenceler şu başlıklarda geliştirilebilir: Kurul üyelerinin belirlenmesinde liyakat ve kurumsal bağımsızlığı gözeten ölçütlerin uygulanması, üyelerin görev süreleri ve görevden alınma koşullarının keyfi müdahaleleri sınırlandıracak biçimde düzenlenmesi, değerlendirmelerin kayıt altına alınması ve gerektiğinde bağımsız incelemeye açılması, çıkar çatışmalarının açıklanmasını ve değerlendirme sürecini etkilemesinin önlenmesini sağlayan kuralların uygulanması ve seçme sisteminin düzenli aralıklarla bağımsız kurumsal değerlendirmeye uğratılması. Bu önerilerin amacı belirli bir kurumun yerine başka bir kurum koymak değil, seçme sürecindeki yetkilerin kullanımını daha açık ve denetlenebilir duruma getirmektir.

Adalet Bakanlığı ile HSK arasındaki yetki ilişkilerinin incelenmesi: Yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, atanması ve mesleksel kariyerlerinin yönetimi bakımından Adalet Bakanlığı ile HSK arasındaki yetki ilişkileri özel önem taşımaktadır. Bu ilişkilerin değerlendirilmesinde iki farklı sorun birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, mevzuatın hangi kuruma hangi yetkileri verdiğidir. İkincisi ise bu yetkilerin uygulamada nasıl kullanıldığıdır. Yetki dağılımının hukuksal olarak belirlenmiş olması uygulamada siyasal etkilerin bulunmadığını tek başına göstermez. Buna karşılık, bir kurumun yürütme organıyla ilişkili olması da her işlemin siyasal talimatla yapıldığı sonucuna götürmez. Bu nedenle yapılması gereken seçme, atama ve kariyer yönetimi süreçlerinde yetki ve sorumlulukların açıklığını artırmak ve kararların gerekçelerini denetlenebilir kılmak ve kurumsal müdahale savlarının incelenmesini sağlayacak etkili yollar oluşturmaktır. Özellikle yargı mensuplarının mesleksel geleceklerini etkileyen kararların hangi ölçütlerle alındığının açıklanabilir olması bağımsızlık güvencelerinin yalnızca biçimsel değil, işlevsel nitelik taşıması bakımından önemlidir.

Referans ilişkilerinin açık kurallara bağlanması: Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in açıklamasının gündeme getirdiği sorunlardan biri mesleksel referansların yargıç ve savcı adaylarının seçilmesindeki yeridir. Meslek kuruluşlarının adayları desteklemesi ve eğitim etkinlikleri yürütmesi ve adayların mesleksel niteliklerini kamu kurumlarına bildirmesi kendi başına sorunlu değildir. Ancak bu ilişkilerin hangi koşullarda kurulabileceği ve seçme sürecinde nasıl değerlendirileceği açık olmalıdır. Bu çerçevede şu güvenceler değerlendirilebilir: Adayların mesleksel niteliklerini bildiren yazıların diğer adaylara tanınan hukuksal güvenceleri ortadan kaldırmaması, referansların sınav ve değerlendirme ölçütlerinin yerine geçmemesi, adaylar arasında farklı işlem yaratabilecek kurumsal temasların kayıt altına alınması, değerlendirme kurullarının mesleksel referanslardan bağımsız biçimde karar verebilmesi ve referansların seçme sonuçlarını etkilediğine ilişkin somut savların incelenebilmesi. Buradaki amaç mesleksel dayanışmayı veya kurumlar arası iletişimi yasaklamak değildir. Amaç bu ilişkilerin seçme sürecinde açıklanmamış ve denetlenemeyen bir üstünlük kanalına dönüşmesini önlemektir.

Çoklu baro düzenlemesinin sonuçlarının kurumsal açıdan değerlendirilmesi: 2020 yılında getirilen çoklu baro düzenlemesinin yargı bağımsızlığı ve savunma mesleği üzerindeki etkileri de bu kapsamda ele alınmalıdır. Düzenlemenin savunucuları çoğulculuk, temsil çeşitliliği ve mesleksel hizmetlerin geliştirilmesi üzerinde dururken karşı çıkanlar büyük baroların kurumsal ağırlığının azaltılabileceği ve avukatlık mesleğinin siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışabileceği yönünde kaygılar dile getirmiştir. Bu iki yaklaşım arasındaki uyuşmazlık yalnızca düzenlemenin kabul edildiği dönemdeki siyasal tartışmalar üzerinden çözülemez. Düzenlemenin sonuçlarını değerlendirmek için şu göstergeler önemlidir: Baroların ortak mesleksel ve hukuksal sorunlar karşısındaki tutumları, baroların bağımsız mesleksel etkinliklerini sürdürebilme kapasitesi, kamu kurumlarıyla ilişkilerde farklı barolar arasında belirgin bir erişim farkı bulunup bulunmadığı, baroların yargı bağımsızlığı ve savunma hakkı konularındaki etkinlikleri ve çoklu baro yapısının avukatların temsili ve mesleksel dayanışması üzerindeki etkileri. Özellikle son yıllarda farklı baroların yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabul sürecindeki rolleri araştırılırken baroların siyasal konumları ile seçme sonuçları arasında doğrudan nedensellik kurulmasından kaçınılmalıdır. Bunun yerine kurumsal ilişkiler, referans uygulamaları ve adayların sonuçları somut verilerle karşılaştırılmalıdır.

Saydamlık, veri erişimi ve bağımsız denetim: Seçme sürecinin nesnelliğini değerlendirmek için gerekli verilerin bulunmaması yalnızca araştırmacılar bakımından değil, kurumların hesap verebilirliği bakımından da sorun oluşturabilir. Bununla birlikte, saydamlık adına adayların kişisel verilerinin sınırsız biçimde açıklanması da doğru değildir. Gereken, kişisel verilerin korunması ile kamusal denetim arasında dengeli bir sistem kurulmasıdır. Bu amaçla kişisel bilgileri açığa çıkarmadan seçme sürecinin genel işleyişini değerlendirmeye olanak veren istatistikler yayımlanabilir. Örneğin, yazılı sınav ve mülakat puanlarının dağılımları, başarı eşikleri, değerlendirme ölçütlerinin uygulanmasına ilişkin genel veriler ve itirazların sonuçları belirli ölçünlerle kamuoyuna açıklanabilir. Ayrıca seçme sürecinde sistemli farklılıklar bulunup bulunmadığını değerlendirmek üzere bağımsız inceleme yöntemleri geliştirilebilir. Böyle bir inceleme önceden belirlenmiş bir siyasal yönlendirme savını doğrulamak için değil, seçme sisteminin adaletini ve güvenilirliğini nesnel biçimde değerlendirmek için yapılmalıdır.

Kurumsal güvencelerin sınırı: Bu bölümde önerilen önlemler tek başına bütün siyasal etki olasılıklarını ortadan kaldıracak mekanik çözümler olarak görülmemelidir. Kurumsal güvenceler, ancak açık kuralların tutarlı uygulanması, bağımsız denetimin etkili olması ve kararların gerekçelendirilebilirliğiyle birlikte anlam kazanır. Aynı zamanda yargı bağımsızlığını güçlendirmek adına seçme süreçlerinin bütünüyle kapalı, denetimsiz veya yalnızca belirli bir meslek grubunun denetiminde yürütülmesi de uygun bir çözüm değildir. Önemli olan yetkilerin dengeli dağıtılması, mesleksel yeterliliğin nesnel ölçütlerle değerlendirilmesi ve siyasal iktidar da içinde olmak üzere hiçbir aktörün seçme sürecini keyfi biçimde yönlendirememesidir.

Araştırma Sorusunun Ara Yanıtı

Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasında siyasal araçsallaştırma riskini azaltmak için tek bir önlem yeterli değildir. Nesnel seçme ölçütleri, yapılandırılmış mülakat, bağımsız değerlendirme kurulları, açık yetki dağılımı, referans ilişkilerinin denetlenebilirliği, veri erişimi ve etkili başvuru yolları birlikte değerlendirilmelidir. Çoklu baro düzenlemesinin sonuçları da savunma mesleğinin bağımsızlığı ve kamu kurumlarına erişim bakımından izlenmelidir. Ancak bu düzenlemenin yargıç ve savcıların seçilmesinde ayrıcalık yarattığı savı somut uygulama ve sonuçlarla desteklenmeden kesin bir bulgu olarak sunulmamalıdır.

Ara sonuç: Yargı bağımsızlığının kurumsal güvencesi yalnızca yürürlükteki mevzuatın varlığına değil, seçme ve atama yetkilerinin nesnel ölçütlerle kullanılmasına, kararların denetlenebilirliğine ve siyasal ya da kişisel ilişkilerin adaylar arasında haksız farklılık yaratmasının önlenmesine bağlıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu araştırma yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununu yalnızca belirli yargı kararları, davalar veya yargıçların tutumları üzerinden değil, yargı mensuplarının seçilmesi, mesleğe kabulü, atanması ve mesleksel kariyerlerinin yönetilmesi süreçleri üzerinden incelemiştir. Bu yaklaşımın temel gerekçesi yargı bağımsızlığının yalnızca yargıçların görevlerini yerine getirirken dış müdahalelerden korunmasına değil, aynı zamanda yargı kurumunun insan kaynağını oluşturan mekanizmaların niteliğine de bağlı olmasıdır.

Araştırmanın hareket noktalarından biri Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in, baro üyelerinden yaklaşık 70 avukatın yargıç veya savcı olma sürecinde referans olduklarını, ilgili bakanlıklarla görüştüklerini ve Bakanlığın kendilerine bu konuda bir “ayrıcalık” tanıdığını açıklamasıdır. Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklamada adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını belirtmesi de değerlendirmeye alınmıştır. İlk açıklama kurumsal referansların seçme sürecindeki rolünü gündeme getirirken sonraki savunma bu ilişkilerin hukuka aykırı bir üstünlük sağladığı savını reddetmektedir. Mevcut bilgiler bu iki açıklamadan herhangi birini tek başına kesin kanıt kabul etmeye yeterli değildir.

Bununla birlikte, olayın önemi yalnızca belirli sayıda adayın mesleğe kabul edilmesiyle sınırlı değildir. Açıklama, yargı mensuplarının seçilmesinde mesleksel referansların, kurumsal ilişkilerin ve kamu kurumlarına erişim olanaklarının nasıl işlediği sorusunu ortaya çıkarmıştır. Yargı bağımsızlığını ilgilendiren temel sorun, referans verilmiş olması değil, bu ilişkilerin adayların değerlendirilmesini etkileyip etkilemediği ve bütün adaylara eşit fırsatlar sunulup sunulmadığıdır.

Yargının Araçsallaştırılması Sorununun Kurumsal Boyutu

Araştırmanın ilk önemli sonucu, yargının siyasal araçsallaştırılması olgusunun yalnızca yargısal kararların içeriğine bakılarak bütünüyle açıklanamayacağıdır. Yargı mensuplarının hangi ölçütlerle seçildiği, değerlendirme yetkisinin kimler tarafından kullanıldığı, atama ve terfi süreçlerinin nasıl yürütüldüğü ve mesleksel geleceği etkileyen kararların ne ölçüde denetlenebildiği, yargı bağımsızlığının kurumsal koşulları arasında yer almaktadır. Bu bakımdan 2010 anayasa değişiklikleri, 2013 sonrasındaki gelişmeler ve 2017 anayasa değişikliğiyle şekillenen kurumsal yapı tarihsel çözümlemenin önemli duraklarını oluşturmaktadır. Ancak bu dönemler arasındaki değişikliklerin varlığı ile bu değişikliklerin siyasal araçsallaştırmaya yol açtığı savı birbirinden ayrılmalıdır. Kurumsal yapıdaki bir değişiklik kendi başına belirli bir siyasal amacın kanıtı değildir. Böyle bir sonuca ulaşmak için düzenlemelerin içeriği, hazırlanma süreci, uygulanışı ve ortaya çıkardığı sonuçlar birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle çalışmanın temel yaklaşımı hukuksal düzenlemeleri yalnızca biçimsel açıdan incelemekle yetinmemek ve aynı zamanda bunların uygulamada hangi olanakları yarattığını ve hangi denetim mekanizmalarıyla sınırlandırıldığını araştırmaktır.

Seçme ve Mesleğe Kabul Sisteminde Biçimsel Uygunluk Sorunu

İncelenen mevzuat yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde yazılı sınav ve mülakat aşamalarını birlikte öngörmektedir. Yazılı sınavın ölçünleştirilmiş bir değerlendirme sağlaması önemli bir güvencedir. Mülakat ise adayların mesleksel yeterliliklerinin farklı yönlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte, seçme sürecinin hukuksal olarak düzenlenmiş olması uygulamanın her durumda nesnel ve eşitlikçi yürütüldüğünü tek başına kanıtlamaz. Mülakat ölçütlerinin uygulanışı, puanlamanın gerekçeleri, değerlendirme kurullarının işleyişi ve kararların denetlenebilirliği bu bakımdan önem taşımaktadır. Buradan hareketle iki farklı sonuç çıkarılmalıdır. İlk olarak, seçme sistemindeki takdir yetkisi, değerlendirme süreçlerinin nesnelliği ve hesap verebilirliği bakımından incelenmelidir. İkinci olarak, takdir yetkisinin bulunması veya mülakatın öznel değerlendirmelere açık olması siyasal müdahalenin gerçekleştiğini kendiliğinden göstermez. Araştırmanın ortaya koyduğu temel gereksinim seçme sisteminin yalnızca mevzuata uygunluğunun değil, uygulamada eşitlik ve liyakati ne ölçüde güvence altına aldığının da sınanmasıdır.

Siyasal Yakınlık, Kurumsal Erişim ve Ayrıcalık Savları

Araştırmada ele alınan önemli sorunlardan biri siyasal veya ideolojik yakınlık ile yargıç ve savcı adaylarının seçilme sonuçları arasında ilişki bulunup bulunmadığıdır. Bu konuda ileri sürülen savların değerlendirilmesinde adayların siyasal bağlantıları ile mesleksel yeterlilikleri birbirine karıştırılmamalıdır. Bir kişinin siyasal bir çevreyle ilişkili olması onun liyakatsiz olduğu veya hukuka aykırı biçimde seçildiği anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir adayın mesleksel bakımdan başarılı olması da seçme sürecinin bütün aşamalarında eşit işlem gördüğünü tek başına kanıtlamaz. Bu nedenle araştırmada öne çıkan ayrım siyasal yakınlık, kurumsal erişim ve seçme sonucunu etkileyen ayrıcalık kavramları arasındadır. Bunlar birbiriyle ilişkili olabilecek ancak birbirinin yerine kullanılamayacak olgulardır. Baro başkanlarının referans vermesi veya kamu kurumlarıyla görüşmesi mesleksel temsil ve dayanışma kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bu ilişkilerin adayların seçilme olasılığını artırıp artırmadığı, diğer adaylara göre farklı işlem yaratıp yaratmadığı ve değerlendirme kararlarına etkisi bulunup bulunmadığı somut kanıtlarla ortaya konulmalıdır. Bu çerçevede Ağdemir’in açıklaması önemli bir araştırma sorusu doğurmakta fakat tek başına hukuka aykırılığı veya siyasal müdahaleyi kanıtlamamaktadır.

Çoklu Baro Düzenlemesi ve Savunma Mesleğinin Kurumsal Ayrışması

Araştırmanın özgün boyutlarından biri 2020 yılında kabul edilen çoklu baro düzenlemesini yargıç ve savcıların seçilmesi konusundan bağımsız bir meslek örgütlenmesi tartışması olarak ele almamasıdır. Düzenleme avukatlık mesleğinin kurumsal yapısında değişiklik yaratmış ve baroların temsil kapasitesi, bağımsızlığı ve siyasal iktidarla ilişkileri hakkında yeni tartışmalar doğurmuştur. Düzenlemenin savunucuları çoğulculuk ve temsil çeşitliliğini öne çıkarırken eleştirenler büyük baroların kurumsal ağırlığının zayıflatılabileceğini ve avukatlık mesleğinin siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışabileceğini ileri sürmüştür. Bu karşıt yaklaşımların değerlendirilmesi yalnızca tarafların açıklamalarına dayanılarak değil, düzenlemenin uygulanması ve kurumsal sonuçları incelenerek yapılmalıdır. Burada özellikle üç konu önemlidir. Birincisi, baroların sayısının artması ile avukatlık mesleğinde gerçek çoğulculuğun güçlenmesi aynı şey değildir. İkincisi, meslek kuruluşlarının siyasal veya ideolojik farklılıklar temelinde ayrışması ortak mesleksel tutumların oluşturulmasını zorlaştırabilir. Üçüncüsü, belirli baroların kamu kurumlarına erişim bakımından diğerlerinden farklı olanaklara sahip olup olmadığı ayrıca araştırılmalıdır. Bununla birlikte, çoklu baro düzenlemesinin doğrudan yargıç ve savcıların seçilmesinde ayrıcalık yaratmak amacıyla kullanıldığı veya böyle bir sonuç doğurduğu mevcut bulgularla kesinleşmiş değildir. Bu ilişki araştırmanın doğrulanması gereken varsayımlarından biri olarak kalmaktadır.

Yargı Bağımsızlığı ve Hukuk Devletinin Kurumsal Güvenceleri

Araştırmanın genel değerlendirmesi yargı bağımsızlığının yalnızca yargıçların bireysel karar verme özgürlüğüyle sınırlandırılamayacağını ortaya koymaktadır. Yargı kurumunun insan kaynağını oluşturan seçme ve mesleğe kabul süreçleri, atama, terfi, nakil ve disiplin mekanizmaları da bu bağımsızlığın yapısal koşulları arasındadır. Bu süreçlerde nesnel ölçütlerin uygulanması, değerlendirme yetkisinin gerekçelendirilebilir olması ve kararların etkili biçimde denetlenebilmesi önemlidir. Kurumsal referansların ve siyasal ilişkilerin adaylar arasında haksız farklılıklar yaratmasını önleyecek güvenceler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun için tek bir önlem yeterli olmayacaktır. Seçme ölçütlerinin açıklığı, mülakatın yapılandırılması, değerlendirme kurullarının bağımsızlığı, karar kayıtlarının denetlenebilirliği, etkili itiraz yolları ve kurumsal yetkilerin dengeli dağılımı birlikte ele alınmalıdır. Bu öneriler mevcut sistemdeki bütün işlemlerin siyasal müdahaleyle gerçekleştirildiği varsayımına dayanmamaktadır. Amaç böyle bir müdahalenin gerçekleşmesini kolaylaştırabilecek kurumsal koşulları belirlemek ve önleyici güvenceleri güçlendirmektir.

Araştırmanın Bulguları ve Kanıt Sınırları

Araştırmanın sonuçları üç düzeyde değerlendirilmelidir.

Birinci düzey: Belgelenmiş kurumsal ve hukuksal olgular. Seçme sisteminin yazılı sınav ve mülakat aşamalarından oluşması, yargı yönetiminde farklı kurumların yetki üstlenmesi ve 2020 çoklu baro düzenlemesinin avukatlık mesleğinin örgütlenmesinde değişiklik yaratması bu kapsamdadır.

İkinci düzey: Araştırılmaya değer kurumsal mekanizmalar. Mülakat takdirinin nasıl kullanıldığı, mesleksel referansların adaylara farklı erişim olanakları sağlayıp sağlamadığı, çoklu baro yapısının kamu kurumlarıyla ilişkilerde farklılık yaratıp yaratmadığı ve seçme süreçlerinin ne ölçüde denetlenebilir olduğu bu kapsamdadır.

Üçüncü düzey: Ek kanıt gerektiren siyasal müdahale savları. Belirli sayıda yargıç ve savcının siyasal bağlılıkları nedeniyle seçildiği, referansların adayların seçilmesinde belirleyici olduğu veya çoklu baro düzenlemesinin bu tür bir ayrıcalık mekanizması oluşturduğu savları bu kapsamdadır. Bu son düzeydeki savlar bakımından aday bazında karşılaştırılabilir veriler, sınav ve mülakat kayıtları, karar gerekçeleri, kurumsal yazışmalar ve uygulamanın sonuçlarını gösteren belgeler önem taşımaktadır. Bunlar olmadan belirli bir siyasal müdahale mekanizmasının varlığı hakkında kesin yargı vermek, araştırmanın kanıt ölçütünü aşacaktır. Bu ayrım çalışmanın eleştirel yönünü ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, kurumsal sorunların hangi ölçüde belgelendiğini ve hangi savların henüz doğrulanması gerektiğini açıkça göstererek çözümlemenin güvenilirliğini artırmaktadır.

Sonuç

Bu araştırma yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununun yalnızca yargısal kararların içeriği üzerinden değil, yargı mensuplarının seçilmesi ve mesleğe kabulüyle başlayan kurumsal süreçler üzerinden de incelenmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Seçme sisteminin hukuksal düzenlemelere dayanması ve yazılı sınav gibi ölçünleştirilmiş araçlar içermesi önemlidir. Ancak bu unsurlar, gerçek eşitlik, liyakat ve tarafsızlığın kendiliğinden güvence altına alındığını göstermez. Değerlendirme ölçütlerinin uygulanışı, takdir yetkisinin kullanılması, kurumsal erişim olanakları ve kararların denetlenebilirliği ayrıca incelenmelidir. Ağdemir’in açıklaması, referans ilişkilerinin bu süreçteki rolünü gündeme getirmiştir. Ancak ilk açıklama ile sonraki savunma birlikte değerlendirildiğinde mevcut bilgiler hukuka aykırı ayrıcalık veya siyasal müdahale sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Açıklamanın asıl araştırma değeri kurumsal referansların seçme sürecindeki işlevinin ve olası etkilerinin somut verilerle incelenmesi gereğini ortaya çıkarmasıdır. Çoklu baro düzenlemesi de bu çerçevede önem taşımaktadır. Düzenlemenin savunma mesleğinin kurumsal yapısı, baroların bağımsızlığı ve kamu kurumlarına erişim bakımından ortaya çıkardığı sonuçlar araştırılmalıdır. Bununla birlikte, baroların siyasal veya ideolojik konumları ile yargıç ve savcıların seçilme sonuçları arasında doğrudan bir nedensellik kurmak için daha kapsamlı kanıtlara gereksinme vardır. Sonuç olarak, yargı bağımsızlığının korunması yalnızca yargıçların kararlarına müdahale edilmesini yasaklamakla sağlanamaz. Yargı kurumunun insan kaynağını oluşturan seçme, mesleğe kabul, atama ve kariyer süreçlerinin de nesnel, eşitlikçi, saydam ve denetlenebilir olması gerekir. Bu güvencelerin varlığı kadar uygulamadaki etkisi de önemlidir.

Çalışmanın temel sonucu şudur: Yargının siyasal araçsallaştırılması olasılığını değerlendirmek için yalnızca yargı kararlarına değil, bu kararları verecek kişilerin hangi kurumsal süreçlerle seçildiğine ve mesleksel kariyerlerinin hangi güvenceler altında yürütüldüğüne de bakılmalıdır. Ancak bu yaklaşım, siyasal müdahale savlarını peşin olarak doğru kabul etmeyi değil, onları doğrulanabilir olgular ve karşılaştırılabilir kanıtlar üzerinden sınamayı gerektirir. Bu nedenle yargı bağımsızlığını güçlendirmeye yönelik reformların temel ölçütü yalnızca mevzuatın biçimsel uygunluğu değil, liyakatin, eşitliğin, tarafsızlığın ve hesap verebilirliğin uygulamada ne ölçüde güvence altına alındığı olmalıdır.

 

 

 


 

KAYNAKÇA

A. Mevzuat ve resmi belgeler

Türkiye Cumhuriyeti. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Kanun No. 2709, 7 Kasım 1982). Resmi Gazete (Sayı 17863, Mükerrer).

Türkiye Cumhuriyeti. (1983). Hakimler ve Savcılar Kanunu (Kanun No. 2802, 24 Şubat 1983). Resmi Gazete (Sayı 17971, 26 Şubat 1983).

Türkiye Cumhuriyeti. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (Kanun No. 5982, 7 Mayıs 2010). Resmi Gazete (Sayı 27580, 13 Mayıs 2010).

Türkiye Cumhuriyeti. (2017). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun No. 6771, 21 Ocak 2017). Resmi Gazete (Sayı 29976, 11 Şubat 2017). https://resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/02/20170211-1.htm

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2020). Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun No. 7249, 11 Temmuz 2020). Resmi Gazete (Sayı 31186, 15 Temmuz 2020).  https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D27/Y3/T2/KanunMetni/d6b05e2d-5e37-4781-921c-a4c732ffb1f3.html

Türkiye Cumhuriyeti. (2024). Hakim ve Savcı Yardımcılığı Yönetmeliği. Resmi Gazete (Sayı 32539, 7 Mayıs 2024).  https://resmigazete.gov.tr/eskiler/2024/05/20240507-1.htm

B. Yargı kararları

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi. (2020, 10 Aralık). Aynı ilde birden fazla baro kurulmasına olanak tanıyan kuralların Anayasa’ya aykırı olmadığı (E.2020/60).  https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/norm-denetimi-basin-duyurulari/ayni-ilde-birden-fazla-baro-kurulmasina-imkan-taniyan-kurallarin-anayasa-ya-aykiri-olmadigi

C. Kurumsal raporlar ve uluslararası değerlendirmeler

European Commission. (2025, November 4). Türkiye report 2025 (SWD(2025) 753 final).  https://ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/trkiye-report-2025.pdf

Human Rights Watch. (2020, July 7). The reform of bar associations in Turkey: Questions and answers. https://www.hrw.org/news/2020/07/07/reform-bar-associations-turkey-questions-and-answers

T.C. Adalet Bakanlığı. (2016). 2015 yılı etkinlik raporu. https://rayp.adalet.gov.tr/Resimler/1/dosya/rapor2015.pdf

D. Güncel açıklamalar ve haber kaynakları

T24 Haber Merkezi. (2026, 11 Ekim). Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Ağdemir: Bakanlık bize ayrıcalık tanıdı; 70 üyemizi hakim, savcı yaptık. T24. https://t24.com.tr/gundem/ankara-2-nolu-baro-baskani-agdemir-bakanlik-bize-ayricalik-tanidi-70-uyemizi-hkim-savci-yaptik%2C1352529

T24 Haber Merkezi. (2026, 12 Ekim). Baro Başkanı’nın “Bakanlık ayrıcalık tanıdı; 70 üyemizi hakim, savcı yaptık” sözlerine Yargıçlar Sendikası’ndan tepki. T24.  https://t24.com.tr/gundem/ankara-2-nolu-baro-baskaninin-bakanlik-ayricalik-tanidi-70-uyemizi-hkim-savci-yaptik-aciklamasina-yargiclar-sendikasindan-tepki%2C1352645

Gazete Pencere. (2026, 11 Ekim). Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’den yeni açıklama. https://www.gazetepencere.com/gundem/ankara-2-nolu-baro-baskani-gokhan-agdemirden-yeni-aciklama-718800h

 

 

Hiç yorum yok: