Yargının Siyasal İktidar Tarafından
Araçsallaştırılması: Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanması Üzerinden
Kurumsal Dönüşüm
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
YÜRÜTME ÖZETİ
Bu çalışma,
yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununu yalnızca yargı
kararlarının içeriği üzerinden değil, yargıç ve savcıların mesleğe kabulü,
seçilmesi, atanması ve meslek yaşamları boyunca karşılaştıkları kurumsal
süreçler üzerinden incelemektedir. Çalışmanın temel yaklaşımı yargı
bağımsızlığının yalnızca yargıç ve savcıların karar verirken dış müdahalelerden
uzak olmasına değil, aynı zamanda mesleğe giriş ve kariyer süreçlerinin
liyakat, eşitlik, tarafsızlık ve saydamlık ilkelerine uygun biçimde
yürütülmesine bağlı olduğudur.
Araştırmanın
tarihsel ve kurumsal çerçevesi, özellikle 2010 ve 2017 yıllarında
gerçekleştirilen anayasal değişiklikler, Hakimler ve Savcılar Kurulunun (HSK)
yapısı, Adalet Bakanlığının yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi ve mesleğe
kabulündeki rolü ile yazılı sınav ve mülakat süreçleri üzerinden
oluşturulmuştur. Bu çerçevede, mevzuatta öngörülen usullerin biçimsel olarak
uygulanmasının tek başına liyakat ve eşit fırsat güvencesi oluşturup oluşturmadığı
sorgulanmaktadır. Özellikle mülakatların değerlendirme ölçütleri, kararların
gerekçelendirilmesi, süreçlerin denetlenebilirliği ve adaylar arasında eşit işlem
sağlanması, yargı bağımsızlığı açısından önem taşıyan kurumsal göstergeler
olarak ele alınmaktadır.
Çalışmanın
üzerinde durduğu temel sorunlardan biri, yargıç ve savcıların mesleğe kabulünde
mesleksel yeterlilik ve başarı ölçütlerinin yanı sıra siyasal veya ideolojik
yakınlıkların etkili olup olmadığıdır. Bu bağlamda, belirli dönemlerde binlerce
yargıç ve savcının iktidar partisiyle bağlantılı oldukları gerekçesiyle
seçildiği yönündeki savlar da değerlendirme alanına alınmıştır. Ancak bu savların
somut, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir kanıtlarla desteklenmesi
gerekmektedir. Mesleğe kabul edilen kişilerin siyasal görüşleri veya belirli
çevrelerle ilişkileri tek başına kayırmacılığın kanıtı olarak kabul edilemez.
Araştırmanın amacı, kanıtlanmamış savları kesin olgular gibi sunmak değil, bu savların
sınanabilmesini sağlayacak kurumsal mekanizmaları ve kanıt gereksinimlerini
ortaya koymaktır.
Araştırmanın
ikinci önemli boyutunu 2020 yılında yapılan yasal değişiklikle aynı ilde birden
fazla baro kurulmasına olanak tanınması oluşturmaktadır. Çoklu baro
düzenlemesi, resmi gerekçelerde çoğulculuk ve temsil olanaklarının
genişletilmesi çerçevesinde savunulurken eleştiren çevrelerce büyük baroların mesleksel
ve siyasal etkisinin zayıflatılması ve hukuk mesleğinin siyasal veya ideolojik
çizgiler boyunca ayrışması riskiyle ilişkilendirilmiştir. Çalışma, bu iki
yaklaşımı birbirinden ayırarak düzenlemenin hukuksal çerçevesini, siyasal
bağlamını ve kurumsal sonuçlarını incelemektedir. Birden fazla baronun
kurulmasına hukuksal olarak izin verilmiş olması düzenlemenin siyasal
etkilerinin bulunmadığını kendiliğinden göstermediği gibi düzenlemenin belirli
bir siyasal amaçla gerçekleştirildiği savı da ayrıca kanıtlanmalıdır.
Ankara 2
No’lu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir’in Ekim 2026’da baro üyelerinden yaklaşık 70
avukatın yargıç ve savcı olma sürecinde referans olduklarını ve bakanlıklarla
görüştüklerini açıklaması çalışmanın güncel olay incelemesini oluşturmaktadır.
Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklamada söz konusu adayların kendi
başarılarıyla sınavları kazandıklarını ve genç meslektaşlarına destek olmanın mesleksel
sorumlulukları arasında bulunduğunu belirtmesi de değerlendirmeye alınmıştır.
Bu açıklamalar tek başına hukuka aykırı bir işlem yapıldığını veya adaylara
haksız bir üstünlük sağlandığını kanıtlamamaktadır. Bununla birlikte, mesleksel
referans ile kurumsal erişim arasındaki ilişkinin hangi noktada olağan mesleksel
desteğin ötesine geçebileceği ve adaylar arasında eşitliği etkileyip
etkilemediği sorularını gündeme getirmektedir. Dolayısıyla olay, kesin bir yargıdan
çok işe alım süreçlerinin açıklığı ve denetlenebilirliği bakımından incelenmesi
gereken bir örnek olarak ele alınmaktadır.
Araştırmada
nitel tarihsel-kurumsal yaklaşım ve belge incelemesi benimsenmiştir. Mevzuat, resmi
raporlar, uluslararası değerlendirmeler, baroların açıklamaları ve güncel
haberler, kaynakların niteliği ve kanıt değerleri gözetilerek birlikte
değerlendirilmiştir. Resmi belgelerde yer alan bilgiler, uluslararası
kuruluşların değerlendirmeleri, tarafların savları ve araştırmacının
çıkarımları birbirinden ayrılmıştır. Böylece tekil açıklamalardan hareketle
genelleme yapılmasının ve doğrudan nedensellik kanıtlanmadan kurumsal
ilişkilerin kesin sonuçlar olarak sunulmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Çalışmanın
genel değerlendirmesi, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması
riskinin yalnızca belirli kararların içeriğinde değil, yargı mensuplarının
mesleğe girişinden kariyerlerinin ilerleyen aşamalarına kadar uzanan kurumsal
düzenlemelerde de araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıç ve
savcıların seçilmesi ve atanması süreçlerinde biçimsel mevzuata uygunluk,
gerçek anlamda liyakat, tarafsızlık ve eşit fırsat sağlandığının tek başına
yeterli göstergesi değildir. Bununla birlikte, kurumsal dönüşüm savının geçerli
olabilmesi için mevzuat değişiklikleri, uygulamalar ve sonuçlar arasında kanıta
dayalı bir ilişki kurulması zorunludur.
Bu
doğrultuda çalışma yazılı sınav ve mülakat süreçlerinde nesnel ve önceden ilan
edilmiş ölçütlerin güçlendirilmesini, değerlendirmelerin gerekçeli ve
denetlenebilir olmasını, mesleğe kabul kararlarına ilişkin verilerin düzenli
biçimde yayımlanmasını, referans ilişkilerinin adaylar arasında ayrıcalık
yaratıp yaratmadığının incelenmesini ve yargıç-savcıların seçilmesi ile kariyer
süreçlerinde kurumsal güvencelerin artırılmasını önermektedir. Çoklu baro
düzenlemesinin yargı mensuplarının seçilmesi üzerindeki doğrudan etkisi ise
mevcut bilgilerle kesinleştirilemediğinden bu ilişkinin somut verilerle
araştırılması gerektiği vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak
araştırma, yargı bağımsızlığının yalnızca yargılama sırasında müdahalesizlikle
sınırlı olmadığını ve yargı mensuplarının hangi kurumsal süreçlerle seçildiği,
bu süreçlerde eşitliğin nasıl güvence altına alındığı ve kararların ne ölçüde
denetlenebilir olduğu ile yakından ilişkili bulunduğunu savunmaktadır. Bu
nedenle yargının siyasal araçsallaştırılması sorunu yalnızca bireysel
davranışlar veya tartışmalı kararlar üzerinden değil, yargı kurumunun insan
kaynağını oluşturan seçme, kabul, atama ve kariyer mekanizmalarının bütünlüğü
içinde değerlendirilmelidir.
Öz
Bu çalışma,
yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununu yargıç ve
savcıların seçilmesi, mesleğe kabulü, atanması ve mesleksel kariyerlerinin
yönetilmesi süreçleri üzerinden incelemektedir. Araştırmanın temel amacı yargı
bağımsızlığının yalnızca yargısal kararlara müdahale edilmemesiyle değil, yargı
kurumunun insan kaynağını oluşturan mekanizmaların niteliğiyle de ilişkili olduğunu
ortaya koymaktır. Nitel tarihsel-kurumsal araştırma yaklaşımına dayanan
çalışmada mevzuat, kurumsal düzenlemeler, kamuya açık açıklamalar ve ilgili
değerlendirmeler belge incelemesi ve karşılaştırmalı çözümleme yoluyla ele
alınmıştır. İncelemede özellikle 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri
sonrasındaki kurumsal yapı, yazılı sınav ve mülakat sistemi, mesleksel
referansların olası işlevleri ve 2020 yılında getirilen çoklu baro düzenlemesi
üzerinde durulmuştur. Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in bazı
avukatların yargıç ve savcı olma sürecinde referans olduklarına ve Bakanlığın
kendilerine “ayrıcalık” tanıdığına ilişkin açıklaması kurumsal erişim ile seçme
sürecinde eşitlik arasındaki ilişkinin güncel bir örneği olarak
değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, açıklama ve sonrasındaki savunma, tek
başına hukuka aykırı ayrıcalık veya siyasal müdahale kanıtı kabul edilmemiştir.
Çalışma mevzuata biçimsel uygunluk ile uygulamada liyakat, eşitlik ve
tarafsızlığın güvence altına alınması arasındaki ayrımın önemini
vurgulamaktadır. Sonuç olarak, yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi için seçme
ve atama süreçlerinin nesnel, saydam ve denetlenebilir olması gerektiği ve
siyasal müdahale savlarının ise somut ve karşılaştırılabilir kanıtlarla
sınanmasının zorunlu olduğu savunulmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Yargı
bağımsızlığı, yargının siyasal araçsallaştırılması, yargıç ve savcıların
seçimi, liyakat, mülakat, kurumsal erişim, çoklu baro, hukuk devleti.
Abstract
This study examines the political instrumentalization
of the judiciary through the selection, admission, appointment, and career
management of judges and prosecutors. Its central premise is that judicial
independence depends not only on protection against interference in judicial
decisions but also on the institutional mechanisms through which the
judiciary’s human resources are recruited and managed. Drawing on a qualitative
historical-institutional approach, the study examines legislation, institutional
arrangements, public statements, and relevant assessments through document
analysis and comparative inquiry. Particular attention is given to the
institutional changes following the constitutional amendments of 2010 and 2017,
the written examination and interview system, the potential role of
professional references, and the multi-bar arrangement introduced in 2020. The
public statement by the president of Ankara Bar Association No. 2, Gökhan
Ağdemir, concerning professional references for lawyers seeking judicial or
prosecutorial positions and the Ministry’s alleged provision of “privilege” is
examined as a contemporary case raising questions about institutional access
and equality in recruitment. Neither the statement nor the subsequent response
is treated as conclusive evidence of unlawful preferential treatment or
political interference. The study emphasizes the distinction between formal
compliance with legal rules and the effective protection of merit, equality,
and impartiality in practice. It concludes that strengthening judicial
independence requires transparent, objective, and reviewable recruitment and
appointment procedures, while allegations of political interference must be
tested against concrete and comparable evidence.
Keywords: Judicial
independence, political instrumentalization of the judiciary, selection of
judges and prosecutors, merit, interviews, institutional access, multiple bar
associations, rule of law.
GİRİŞ
11 Ekim 2026
tarihinde kamuoyuna yansıyan Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Av. Gökhan
Ağdemir’in yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabulüne ilişkin açıklamaları
Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve yargının siyasal iktidarla ilişkisi bakımından
önemli bir araştırma sorunu ortaya çıkarmıştır. Ağdemir, 5 Ekim 2026 tarihinde
Bengü Türk TV’de katıldığı programda baroya kayıtlı avukatların yargıç ve savcı
olma süreçlerine ilişkin olarak şu ifadeleri kullanmıştır: “Hakim savcı olmak
isteyen arkadaşlarımıza referans oluyoruz. Yaklaşık bizim 2 senelik çalışma
dönemimizde 70 tane baro üyesi avukat arkadaşımızı hakim savcı yaptık. Bizler
referans olduk, bakanlıklarla görüştük. Sağ olsunlar bize o anlamda da bakanlık
bir ayrıcalık tanıdı. Genç meslektaşlarımıza refere ederek onları istedikleri
dalda yetişmelerine sebep olduk.” (Ağdemir’in Bengü Türk TV’deki açıklaması;
bkz. T24, 2026).
Bu açıklama
bir baronun üyelerine mesleksel gelişim ve kariyer olanakları bakımından destek
vermesinin ötesinde yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi ve atanması
süreçlerinde meslek örgütü ile yürütme organı arasında kurulan ilişkinin
niteliğini sorgulamayı gerektirmektedir. Açıklamada üç nokta özellikle dikkati
çekmektedir: Baro başkanının adaylara referans olduğunu belirtmesi, bu amaçla
ilgili bakanlıklarla görüştüklerini açıklaması ve Bakanlığın kendilerine bu
konuda bir “ayrıcalık” tanıdığını ifade etmesi.
Buradaki
temel sorun, baro başkanının meslektaşlarına destek vermesinin tek başına
hukuka aykırı olup olmadığı değildir. Asıl sorun bu desteğin yargıç ve
savcıların mesleğe kabul süreçlerinde nasıl bir işlev gördüğü, Bakanlığın bu
girişimlere hangi çerçevede karşılık verdiği ve benzer olanakların bütün
adaylar bakımından eşit biçimde mevcut olup olmadığıdır. Yargı mensuplarının
seçilmesi ve atanması kişisel ya da kurumsal referansların belirleyici
olamayacağı ve liyakat, eşitlik, nesnellik ve saydamlık ilkelerinin güvence
altında tutulması gereken bir alandır. Bu nedenle açıklamada dile getirilen
ilişkinin hukuksal ve kurumsal niteliğinin açıklığa kavuşturulması önem
taşımaktadır.
Ağdemir’in
açıklamasında yaklaşık iki yıllık görev döneminde 70 baro üyesinin yargıç ve
savcı olduğunu belirtmesi tek başına bu kişilerin liyakat dışı yollarla mesleğe
kabul edildiğini kanıtlamaz. Aynı şekilde, adayların sınavlara katılmış veya
mevzuatta öngörülen aşamalardan geçmiş olmaları da seçme ve değerlendirme
süreçlerinin siyasal veya kurumsal etkilerden bütünüyle bağımsız olduğunu tek
başına göstermez. Bu nedenle araştırmanın odağı söz konusu kişilerin bireysel
nitelikleri hakkında kanıtsız yargılarda bulunmak değil, açıklamada dile
getirilen referans ilişkisinin hangi kurumsal koşullarda ortaya çıktığını ve
seçme ve atama mekanizmaları üzerindeki olası etkilerini incelemek olmalıdır.
Açıklamanın
ortaya çıkardığı daha geniş sorun yargının siyasal iktidar tarafından
araçsallaştırılmasının yalnızca mahkeme kararlarına müdahale edilmesi veya
yargı mensuplarının belirli davalardaki tutumları üzerinden
açıklanamayacağıdır. Yargının bağımsızlığı aynı zamanda yargı örgütünün insan
kaynağının hangi yöntemlerle oluşturulduğuna bağlıdır. Mesleğe kabul, atama,
yükselme, görev yeri değişikliği ve disiplin süreçleri, yargının kendi kurumsal
özerkliğini korumasını sağlayabileceği gibi belirli koşullarda siyasal
iktidarın yargı üzerindeki etkisini artıran mekanizmalara da dönüşebilir.
Bu bağlamda,
Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı’nın açıklaması tekil bir olay olarak ele
alınmamalıdır. Açıklama Türkiye’de yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması
süreçlerinin tarihsel gelişimini, yürütme organının bu süreçlerdeki rolünü ve
meslek örgütleriyle kurulan ilişkilerin niteliğini araştırmak için güncel bir
başlangıç noktası oluşturmaktadır. Araştırmanın amacı bu olaydan hareketle peşin
olarak bir hukuksuzluk veya kayırmacılık yargısına ulaşmak değil, açıklamanın
işaret ettiği kurumsal ilişkinin daha geniş bir tarihsel ve siyasal bağlam
içinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktır.
Demokratik
gerileme her zaman anayasal düzenin veya seçimli kurumların açıkça ortadan
kaldırılmasıyla gerçekleşmez. Demokratik kurumların biçimsel varlığı korunurken
bu kurumların işleyişini belirleyen yetki ilişkileri, karar süreçleri ve
personel siyasaları aşamalı olarak değiştirilebilir. Bu tür dönüşümlerde
hukuksal düzenlemelerin biçimsel olarak yürürlükte kalması, demokratik denge ve
denetim mekanizmalarının etkisizleşmesini engellemeye yetmeyebilir. Yargı
bakımından bu olasılık yargı yönetim organlarının yapısı ve yetkileri ile
yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin kuralların ve
uygulamaların birlikte incelenmesini gerektirir.
Türkiye’de
bu sorunun tarihsel olarak incelenmesi, özellikle Adalet Bakanlığının yargı
yönetimindeki rolü, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) ve daha sonra Hakimler
ve Savcılar Kurulunun (HSK) yapısı ve yetkileri, yargıç ve savcı adaylarının
seçilme usulleri ve mesleğe kabul süreçleri açısından önem taşımaktadır. Bekir
Bozdağ’ın ilk Adalet Bakanlığı döneminden başlayarak bu alanlardaki kurumsal ve
hukuksal değişimlerin izlenmesi yargı ile yürütme arasındaki ilişkinin zaman
içinde nasıl dönüştüğünü ortaya koymak bakımından araştırmanın temel tarihsel
eksenlerinden birini oluşturacaktır. Bununla birlikte, kurumsal dönüşümün
başlangıcını yalnızca tek bir kişiye veya tarihe bağlamak yerine önceki
düzenlemeler ve sonraki değişiklikler arasındaki süreklilik ve kırılmalar da
incelenecektir.
Bu çerçevede
araştırmanın temel önermesi yargının siyasal iktidar tarafından
araçsallaştırılmasının yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin
kurumsal mekanizmalar üzerinden de gelişebileceğidir. Bu önermenin sınanması
için mevzuatın, sınav ve mülakat usullerinin, atama verilerinin, yargı yönetim
organlarının kararlarının ve ilgili dönemlere ait resmi açıklamaların birlikte
değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasal bağlantı savları ile kanıtlanmış
kayırmacılık olayları birbirinden ayrılmalı ve kurumsal uygulamaların yargı
bağımsızlığı üzerindeki etkileri, somut belgeler ve karşılaştırılabilir veriler
üzerinden çözümlenmelidir.
Sonuç olarak
bu çalışma Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı’nın açıklamasını güncel bir çıkış
noktası olarak alarak Türkiye’de yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması
süreçlerinin tarihsel ve kurumsal dönüşümünü incelemeyi amaçlamaktadır. Temel sorun
yalnızca belirli adayların hangi yöntemlerle mesleğe kabul edildiği değil, bu
yöntemlerin yargının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve siyasal iktidarı
denetleme kapasitesine ne ölçüde katkıda bulunduğu veya bu nitelikleri hangi
koşullarda zayıflatabildiğidir. Böylece yargının araçsallaştırılması sorunu
tekil olayların ötesine taşınarak demokratik gerilemenin kurumsal mekanizmaları
çerçevesinde ele alınabilecektir.
Açıklamaya
Gelen Tepkiler ve Ağdemir’in Yanıtı
Ağdemir’in
açıklamalarının kamuoyunda tartışma yaratmasının ardından kendisi 11 Ekim 2026
tarihinde yazılı bir açıklama yayımlayarak eleştirilere yanıt vermiştir.
Ağdemir, konuşmasının öncesinin ve bağlamının göz ardı edildiğini ve belirli
bir bölümünün kesilerek yayımlanması sonucunda kamuoyunda gerçeği yansıtmayan
bir algı oluşturulduğunu ileri sürmüştür. Ağdemir’in savunmasının temelinde
Ankara 2 No’lu Barosunun genç hukukçuların mesleksel gelişimine katkıda bulunma
ve onları mesleğe hazırlama işlevi bulunmaktadır. Baroya bağlı Staj Eğitim
Merkezi’nde eğitim alan genç hukukçuların yargıçlık ve savcılık sınavlarını
kendi başarılarıyla kazandıklarını belirten Ağdemir bu kişilerin mesleksel
yeterliliklerini ve başarılarını ilgili mercilere anlatmayı, onların yanında
durmayı ve gelişimlerini desteklemeyi bir baro başkanının doğal sorumluluğu
olarak tanımlamıştır. Ayrıca açıklamalarının “yargıçlık garantili baro”
biçiminde sunulmasını eleştirmiş ve tartışmanın baro seçimlerine bir hafta kala
gündeme getirilmesinin siyasal amaçlı bir algı oluşturma çabası olduğunu
savunmuştur (Gazete Pencere, 2026). Bu yanıt, araştırmanın kapsamı bakımından
önemlidir. Çünkü tartışma artık yalnızca baro başkanının referans olduğunu ve
Bakanlıkla görüştüğünü açıklamasıyla sınırlı değildir. Bir tarafta mesleksel
eğitim, sınav başarısı ve genç hukukçulara destek verilmesi savunusu ve diğer
tarafta ise referans ilişkilerinin yargıç ve savcıların mesleğe kabul
süreçlerinde ayrıcalıklı bir konum yaratıp yaratmadığı sorusu bulunmaktadır. Ağdemir’in
yanıtı ilk açıklamanın bağlamını ve kendi yaklaşımını ortaya koyan önemli bir
karşı açıklamadır. Bununla birlikte, adayların sınavlarda başarılı olması ile
referans ve Bakanlıkla görüşme ilişkisinin seçme ve atama sürecinde herhangi
bir etkisinin bulunup bulunmaması birbirinden farklı sorunlardır. Sınav
başarısı adayların gerekli yeterlilikleri kazandıklarını gösterebilir. Ancak
referansların değerlendirme sürecindeki rolünü tek başına açıklığa kavuşturmaz.
Benzer biçimde, meslek örgütlerinin üyelerinin mesleksel gelişimini
desteklemesi olağan bir işlev olmakla birlikte bu desteğin yargıç ve savcıların
seçilmesi ve atanması süreçleriyle nasıl ilişkilendirildiği ayrıca
incelenmelidir. Bu nedenle araştırmada ne ilk açıklama tek başına
kayırmacılığın kanıtı olarak kabul edilecek ne de sonraki açıklama kurumsal
sorunu kendiliğinden ortadan kaldıran bir yanıt olarak değerlendirilecektir.
Her iki açıklama birlikte ele alınarak referans ilişkisinin hukuksal dayanağı,
Bakanlığın bu ilişkiye nasıl karşılık verdiği, söz konusu uygulamanın hangi
usuller çerçevesinde yürütüldüğü ve diğer adaylar bakımından eşitlik ilkesinin
nasıl güvence altına alındığı araştırılacaktır. Böylece güncel tartışma kişisel
açıklamalar ve siyasal tepkiler düzeyinde bırakılmayarak yargıç ve savcıların
mesleğe kabulünde liyakat, eşitlik, saydamlık ve yargı bağımsızlığı ilkelerinin
kurumsal olarak nasıl korunduğu sorusuna bağlanacaktır.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Araştırmanın
Amacı
Bu
araştırmanın temel amacı Türkiye’de yargının siyasal iktidar tarafından
araçsallaştırılması sürecini, yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe kabul
edilmesi ve atanmasına ilişkin kurumsal düzenlemeler ve uygulamalar üzerinden
tarihsel olarak çözümlemektir. Araştırma, yargının siyasal iktidarla
ilişkisindeki dönüşümü yalnızca mahkeme kararları, belirli davalar veya yargı
mensuplarının tutumları üzerinden değil, yargı örgütünün insan kaynağını
oluşturan süreçler ve bu süreçleri yöneten kurumsal mekanizmalar üzerinden
incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel hareket noktası yargının
bağımsızlığının yalnızca karar verme aşamasında değil, yargıç ve savcıların
mesleğe kabulünden başlayarak mesleksel yaşamlarının farklı aşamalarında da
güvence altına alınması gerektiğidir. Bu bağlamda seçme ve atama süreçlerinin
hukuksal düzenlemeleri, uygulama biçimleri, karar yetkilerinin dağılımı ve
denetlenebilirliği birlikte değerlendirilecektir. Böylece biçimsel hukuka
uygunluk ile liyakat, eşitlik, tarafsızlık ve kurumsal bağımsızlık arasındaki
ilişkinin somut olarak incelenmesi hedeflenmektedir. Araştırmanın güncel çıkış
noktalarından biri, Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Av. Gökhan Ağdemir’in baro
üyelerinin yargıç ve savcı olma süreçlerinde referans olduklarına,
Bakanlıklarla görüştüklerine ve Bakanlığın kendilerine ayrıcalık tanıdığına
ilişkin açıklamasıdır. Ağdemir’in eleştiriler üzerine yaptığı savunma da bu
çerçevede dikkate alınacaktır. Ancak çalışma söz konusu açıklamaları tek başına
hukuka aykırılık veya kayırmacılık kanıtı olarak değerlendirmeyecek ve
açıklamaların işaret ettiği ilişkileri daha geniş kurumsal ve tarihsel bağlam
içinde araştıracaktır. Bu güncel olaydan hareketle araştırma, özellikle Bekir
Bozdağ’ın ilk Adalet Bakanlığı döneminden başlayarak yargıç ve savcıların
seçilmesi ve atanması sisteminde meydana gelen değişimleri, yürütme organının
ve yargı yönetim kurumlarının rollerini ve bu değişimlerin yargı bağımsızlığı
üzerindeki olası etkilerini inceleyecektir. Gerekli görüldüğünde, dönüşümün
daha önceki kurumsal kökleri de araştırma kapsamına alınacaktır. Son amaç
yargının araçsallaştırılmasının hangi hukuksal, yönetsel ve siyasal
mekanizmalar üzerinden gerçekleşebildiğini ortaya koymak ve bu süreçlerin
Türkiye’de demokratik gerilemeyle ilişkisini kanıta dayalı biçimde
açıklamaktır.
Araştırmanın
Hedefleri
Araştırmanın
temel amacı doğrultusunda aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:
Tarihsel gelişimi ortaya koymak: Türkiye’de yargıç ve savcıların
seçilmesi, mesleğe kabulü ve atanmasına ilişkin sistemin ilgili dönemde
geçirdiği hukuksal ve kurumsal değişimleri kronolojik olarak belirlemek.
Kurumsal yetki ilişkilerini incelemek: Adalet Bakanlığının ve HSK’nın
oluşumu, yetkileri ve uygulamaları üzerinden yürütme organı ile yargı yönetimi
arasındaki ilişkinin dönüşümünü çözümlemek.
Seçme ve atama süreçlerini değerlendirmek: Yazılı sınav, mülakat, aday
değerlendirme, mesleğe kabul ve atama aşamalarında uygulanan ölçütlerin
nesnelliğini, saydamlığını, eşitliğini ve denetlenebilirliğini incelemek.
Referans ilişkilerinin rolünü araştırmak: Baroların, meslek örgütlerinin ve
diğer kurumsal aktörlerin adayların seçilmesi ve atanması süreçlerindeki
rollerini, referans ve kurumsal temasların hukuksal sınırlarını ve olası
etkilerini değerlendirmek.
Güncel olayı kurumsal bağlamına yerleştirmek: Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı’nın
açıklamasını ve sonrasında yaptığı savunmayı birlikte ele alarak mesleksel
destek, adayların bireysel başarısı, kurumsal referans ve ayrıcalıklı erişim
arasındaki ayrımı açıklığa kavuşturmak.
Biçimsel hukuk ile uygulama arasındaki ilişkiyi çözümlemek: Mevzuata uygunluk ile liyakat,
tarafsızlık ve yargı bağımsızlığının güvence altına alınması arasındaki olası
farklılıkları somut belgeler ve doğrulanabilir veriler üzerinden
değerlendirmek.
Siyasal etkinin mekanizmalarını belirlemek: Seçme ve atama süreçlerinde siyasal
yönlendirme veya kayırmacılık bulunduğu savlarını doğrulanabilir kanıtlar ile
yorumları birbirinden ayırarak araştırmak ve kurumsal sonuçları bireysel ait
olma varsayımlarından bağımsız biçimde incelemek.
Demokratik gerilemeyle bağlantıyı açıklamak: Yargıç ve savcıların seçilmesi ve
atanmasına ilişkin kurumsal değişimlerin yargının bağımsızlığına,
tarafsızlığına ve siyasal iktidarı denetleme kapasitesine etkilerini
değerlendirmek.
Araştırma bulgularına dayalı sonuçlar geliştirmek: İncelenen düzenlemeler ve
uygulamalar ışığında yargı bağımsızlığının kurumsal güvencelerini güçlendirmeye
yönelik ve kanıtlarla desteklenen değerlendirmeler ve öneriler ortaya koymak.
Bu hedefler
doğrultusunda araştırma, belirli kişilerin veya grupların siyasal ait olma
duygularıyla hareketle sonuç çıkarmak yerine seçme ve atama sisteminin kurumsal
işleyişine odaklanacaktır. Böylece yargının araçsallaştırılması savı önceden
kabul edilmiş bir sonuç olarak değil, tarihsel belgeler, hukuksal düzenlemeler
ve doğrulanabilir uygulamalar üzerinden sınanacak bir araştırma soruni olarak
ele alınacaktır.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Temel Araştırma
Sorusu
Türkiye’de
yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve mesleksel
ilerlemesine ilişkin kurallar ile uygulamalar siyasal iktidarın yargı
üzerindeki etkisini artırabilecek biçimde nasıl dönüştürülmüştür? Bu dönüşümün,
avukatlık mesleğinin örgütlenmesinde 2020 yılında gerçekleştirilen çoklu baro
düzenlemesiyle ve iktidara yakın olduğu düşünülen mesleksel çevrelerin ayrı
barolar altında örgütlenmesiyle ilişkisi var mıdır?
Alt Araştırma
Soruları
Tarihsel ve kurumsal dönüşüm: Yargıç ve savcıların mesleğe kabulü,
seçilmesi, atanması ve yükseltilmesine ilişkin mevzuat ve uygulamalar,
özellikle 2013 sonrasında hangi değişikliklerden geçmiştir? Bu değişiklikler,
yargının siyasal iktidardan bağımsızlığı ve mesleksel liyakat bakımından ne
gibi sonuçlar doğurmuştur?
Adalet Bakanlığının rolü: Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi, mesleğe
kabulü, atanması ve mesleksel ilerlemesinde Adalet Bakanlığının yetki ve etkisi
tarihsel süreç içinde nasıl değişmiştir? Bu yetkilerin kullanılması, siyasal
tercihlerin mesleğe giriş süreçlerine yansımasına hangi koşullarda olanak
sağlayabilir?
Seçme ve değerlendirme mekanizmaları: Yazılı sınavlar, mülakatlar ve diğer
değerlendirme süreçleri hangi nesnel, ölçülebilir ve denetlenebilir ölçütlere
dayanmaktadır? Bu süreçlerde liyakat, eşitlik, saydamlık ve siyasal tarafsızlık
ilkelerinin uygulamada ne ölçüde güvence altına alındığı gösterilebilir mi?
Siyasal ve ideolojik yakınlık: Yargıç ve savcı adaylarının
seçilmesi ve mesleğe kabulünde siyasal veya ideolojik yakınlığın etkili
olduğuna ilişkin hangi somut kanıtlar bulunmaktadır? Adayların mesleksel
yeterlilikleri ile siyasal çevrelerle ilişkileri arasında ayrım yapılmasını
sağlayacak veriler mevcut mudur?
Referanslar ve kurumsal ilişkiler: Yargıç ve savcı adaylarının mesleğe
kabulünde baro yöneticileri, siyasal aktörler, kamu görevlileri veya diğer
etkili kişiler tarafından sağlanan referanslar ne ölçüde rol oynamaktadır? Mesleksel
yeterlilik hakkında bilgi vermek amacıyla yapılan bir başvuru ile adaylara
ayrıcalık sağlayabilecek bir ilişki ağı arasındaki sınır nasıl belirlenebilir?
Çoklu baro düzenlemesinin ortaya çıkış nedenleri: 2020 yılında kabul edilen çoklu baro
düzenlemesinin resmi gerekçeleri nelerdir? Düzenlemenin hazırlanma ve kabul
edilme süreci, dönemin siyasal koşulları, büyük baroların hukuk devleti ve
yargı bağımsızlığı konularındaki tutumları ve iktidarın bu barolarla ilişkileri
birlikte değerlendirildiğinde hangi amaç ve nedenler ortaya çıkmaktadır?
Baroların siyasal ve ideolojik olarak ayrışması: Çoklu baro düzenlemesi avukatlık
mesleğinin örgütsel yapısını ve baroların temsil gücünü nasıl etkilemiştir?
Düzenleme, avukatların siyasal ve ideolojik yakınlıklarına göre farklı barolar
altında toplanmasını kolaylaştırmış mıdır? Böyle bir ayrışma gerçekleşmişse
bunun mesleksel dayanışma baroların bağımsızlığı ve hukuk devleti adına
yaptıkları açıklamalar üzerindeki sonuçları nelerdir?
İktidara yakın avukatların ayrı barolar altında örgütlenmesi: Ankara ve İstanbul’daki ikinci
baroların kuruluş süreçlerinde hangi gerekçeler öne sürülmüş, kurucular hangi mesleksel
ve kurumsal hedefleri açıklamışlardır? Bu açıklamalar, kurucuların siyasal ve
ideolojik konumları, kuruluş sürecindeki aktörler ve sonraki kurumsal etkinliklerle
birlikte değerlendirildiğinde, ikinci baroların ortaya çıkışında mesleksel gereksinmelerin
yanı sıra siyasal veya ideolojik amaçların da etkili olduğu sonucuna
ulaşılabilir mi?
Çoklu baro düzenlemesi ile yargıç-savcı seçimi arasındaki
ilişki: İkinci
baroların kurulması bu baroların yöneticileri ile Adalet Bakanlığı ve diğer
kamu kurumları arasındaki ilişkilerin niteliğini değiştirmiş midir? Baro
yöneticilerinin adayları ilgili makamlara önermesi veya adaylar lehine
girişimde bulunması yargıç ve savcı seçimi süreçlerinde ayrıcalıklı erişim ya
da farklı işlem olasılığı yaratmış mıdır?
Ankara 2 No’lu Baro Başkanı’nın açıklamalarının anlamı: Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Gökhan
Ağdemir’in yaklaşık iki yıl içinde 70 baro üyesi avukatın yargıç veya savcı
olmasına referans oldukları ve bakanlıklarla görüştükleri yönündeki açıklaması
neyi göstermektedir? Açıklamada geçen Bakanlığın baroya “ayrıcalık” tanıdığı
ifadesi nasıl değerlendirilmelidir? Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklama,
adayların sınav başarısı ve mesleksel yeterliliğine ilişkin savunması ve diğer
belgeler birlikte ele alındığında, olaydan hangi sonuçlar çıkarılabilir ve
hangi sonuçlar ise mevcut kanıtlarla doğrulanamaz?
Biçimsel hukuk kuralları ile uygulama arasındaki ilişki: Seçme ve atama süreçlerinde mevzuata
biçimsel olarak uyulması, liyakat ve eşitliğin güvence altında bulunduğunu
göstermeye yeterli midir? Mevzuata aykırılık saptanmadan da referans ağları,
takdir yetkisi veya kurumsal ilişkiler aracılığıyla adaylar arasında
farklılıklar oluşabilir mi? Bu olasılık hangi verilerle sınanabilir?
Yargı bağımsızlığı ve demokratik hukuk devleti üzerindeki
sonuçlar: Yargıç ve
savcıların seçilmesi ve atanmasında siyasal veya ideolojik yakınlığın etkili
olması ile baroların siyasal çizgiler boyunca ayrışması arasında bir ilişki
saptanırsa bu ilişki yargı bağımsızlığını, savunma mesleğinin özerkliğini, adil
yargılanma hakkını ve demokratik hukuk devletini nasıl etkileyebilir?
Kurumsal güvenceler: Yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve
yükseltilmesinde liyakat ve siyasal tarafsızlığı güçlendirmek, baroların
bağımsızlığını korumak ve meslek örgütleri ile kamu kurumları arasındaki
ilişkilerin ayrıcalık üretmesini önlemek için hangi hukuksal ve kurumsal
güvenceler gereklidir?
Araştırmanın
Temel Çözümleme Ekseni
Bu soruların
birlikte ele alınmasıyla araştırma birbirinden ayrı görünen iki kurumsal
gelişme arasındaki olası bağlantıyı inceleyecektir:
Birinci süreç-Yargının insan kaynağının biçimlendirilmesi: Yargıç ve savcı adaylarının seçimi,
mülakatlar, mesleğe kabul, atama, yükselme ve referans ilişkileri.
İkinci süreç-Savunma mesleğinin kurumsal yapısının
değiştirilmesi: Çoklu
baro düzenlemesi, büyük baroların temsil gücünün değişmesi, ideolojik ayrışma
ve ikinci baroların kuruluşu.
Araştırılacak
Bağlantı
İktidara
yakın olduğu düşünülen mesleksel çevrelerin ayrı barolar altında örgütlenmesi
bu çevrelerin kamu kurumlarına erişimini ve yargıç-savcı adaylarını önerme
olanaklarını farklılaştırmış mıdır? Böyle bir farklılaşma varsa bunun yargı
bağımsızlığı ve liyakat üzerindeki etkisi kanıtlanabilir mi? Burada özellikle
bir ayrımı korumamız gerekir: Çoklu baro düzenlemesinin siyasal amaç taşıdığı
savı ile ikinci baroların yargıç ve savcı adaylarına ayrıcalık sağladığı savı
aynı sav değildir. Birincisi düzenlemenin ortaya çıkış nedenleri ve kurumsal
etkileriyle ve ikincisi ise somut referans, görüşme, seçme ve atama
uygulamalarıyla kanıtlanmalıdır. Araştırmanın gücü bu iki savı peşin olarak
doğru kabul etmesinden değil, aralarındaki ilişkinin varlığını veya yokluğunu
belgeler üzerinden sınamasından gelecektir. Bu nedenle, metnin ilerleyen
bölümlerinde 2020 düzenlemesini yalnızca avukatların daha fazla baro seçeneğine
sahip olmasını sağlayan bir mevzuat değişikliği olarak ele almamalıyız.
Düzenlemenin hangi siyasal ortamda çıkarıldığını, hangi kurumsal güç ilişkilerini
değiştirdiğini, kimlerin bundan yararlanabildiğini ve yargıç-savcı seçimiyle
somut bir bağlantısının bulunup bulunmadığını ayrıntılı biçimde çözümlemeliyiz.
YÖNTEM
Araştırma
Deseni ve Yaklaşımı
Bu
araştırma, Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi ve
atanması süreçlerinin siyasal iktidarla ilişkisini ve avukatlık mesleğinin
kurumsal yapısında meydana gelen değişikliklerle birlikte inceleyen nitel,
tarihsel ve kurumsal bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmada belge
incelemesi, tarihsel karşılaştırma, mevzuat çözümlemesi ve süreç izleme
yöntemlerinden yararlanılacaktır. Araştırmanın temel yaklaşımı yargının siyasal
iktidar tarafından araçsallaştırılması olgusunu yalnızca belirli yargı
kararları üzerinden değerlendirmemektir. Bunun yerine yargının insan kaynağını
oluşturan seçme, değerlendirme, mesleğe kabul, atama ve yükselme mekanizmaları
ile bu mekanizmaların içinde işlediği kurumsal ilişkiler incelenecektir. Bu
çerçevede, 2013 sonrasındaki gelişmeler öncelikli inceleme dönemi olarak ele
alınacak ancak kurumsal değişikliklerin başlangıç koşullarını açıklamak
gerektiğinde daha önceki dönemlere de başvurulacaktır. İnceleme, yalnızca
mevzuat değişikliklerini sıralamakla sınırlı tutulmayacak ve değişikliklerin
hangi koşullarda gerçekleştirildiği, uygulamada nasıl işlediği ve yargı
bağımsızlığı bakımından ne gibi sonuçlar doğurmuş olabileceği üzerinde
duracaktır.
Araştırmanın
temel çözümleme birimleri
Araştırma,
birbirleriyle ilişkili fakat birbirine indirgenemeyecek üç temel kurumsal alan
üzerinden yürütülecektir.
Birinci
alan: Yargının
insan kaynağının oluşturulması. Yargıç ve savcı adaylarının yazılı
sınavları, mülakatları, mesleğe kabulü, atanması, mesleksel ilerlemesi ve bu
süreçlerde rol oynayabilecek referans ilişkileri incelenecektir. Adalet
Bakanlığının, ilgili kurulların ve diğer yetkili kurumların görevleri ile
takdir yetkilerinin kapsamı, ilgili dönemlerin mevzuatı üzerinden
belirlenecektir.
İkinci
alan: Baroların
kurumsal yapısının değiştirilmesi. 2020 yılında 7249 sayılı Kanun’la
getirilen çoklu baro düzenlemesi yalnızca hukuksal bir değişiklik olarak değil,
avukatlık mesleğinin örgütlenme biçimini ve baroların temsil gücünü etkileyen
bir kurumsal dönüşüm olarak incelenecektir. Düzenlemenin resmi gerekçeleri,
yasama süreci, dönemin siyasal koşulları, büyük baroların tutumları ve yeni
baroların kuruluş süreçleri birlikte değerlendirilecektir. Kanun 11 Temmuz
2020’de kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Üçüncü
alan: Barolar ile
yargıç-savcı seçimi arasındaki olası bağlantılar. Baro yöneticilerinin
adayları ilgili makamlara önermesi, kamu kurumlarıyla görüşmesi veya adayların mesleksel
yeterliliklerini aktarması gibi uygulamalar incelenecektir. Burada temel amaç
her türlü mesleksel referansı peşin olarak ayrıcalık veya kayırmacılık olarak
nitelendirmek değil, referansların hangi koşullarda olağan mesleksel destek
olmaktan çıkıp adaylar arasında eşitsiz erişim veya farklı işlem
yaratabileceğini belirlemektir.
Veri Kaynakları
ve Belge İncelemesi
Araştırmanın
temel veri kaynağı kamuya açık ve doğrulanabilir birincil belgelerdir. Bunlar
aşağıdaki gruplarda toplanacaktır:
Mevzuat
ve resmi belgeler:
Anayasa yargıları, Avukatlık Kanunu, yargıç ve savcıların seçilmesi ve
atanmasına ilişkin mevzuat, ilgili yönetmelikler, kanun teklifleri, komisyon
raporları ve yasama tutanakları.
Yargı
kararları: Anayasa
Mahkemesi kararları ve araştırma sorularıyla doğrudan ilgili diğer yargı
kararları. Bu kararlar, hukuksal geçerlilik ve anayasal denetim ile uygulamanın
siyasal veya kurumsal sonuçları arasındaki ayrımı gözeterek incelenecektir.
Kurumsal
açıklamalar: Adalet
Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu, Türkiye Barolar Birliği ve baroların
açıklamaları; baroların kuruluş bildirileri, çalışma raporları ve kamuoyuna
duyurdukları belgeler.
Sınav ve
mesleğe kabul verileri: Erişilebildiği ölçüde sınav sonuçları, mülakat ve değerlendirme
ölçütleri, atama verileri ve ilgili dönemlere ait resmi istatistikler.
Basın
haberleri ve söyleşiler: İlgili kişilerin doğrudan açıklamalarını içeren haberler, televizyon
programları ve söyleşiler. Bu kaynaklar özellikle olayların kronolojisini
kurmak ve araştırılacak savları belirlemek amacıyla kullanılacak ve tek
başlarına savların doğruluğunun kesin kanıtı sayılmayacaktır.
Akademik
araştırmalar ve sivil toplum raporları: Yargı bağımsızlığı, yargı mensuplarının seçimi, baroların
kurumsal özerkliği ve çoklu baro düzenlemesi üzerine yayımlanmış çalışmalar.
Kaynaklar, olabildiğince
birincil belgelerle karşılaştırılacaktır. Örneğin, bir haber metninde yer alan sav
ilgili kişinin tam açıklaması, resmi kayıtlar veya başka bağımsız kaynaklarla
doğrulanmaya çalışılacaktır. Kaynağın bulunamaması veya savın doğrulanamaması
araştırmanın sonuç bölümünde açıkça belirtilecektir.
Tarihsel
ve Karşılaştırmalı İnceleme
Araştırmada,
yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanmasına ilişkin kuralların zaman içindeki
değişimi kronolojik olarak izlenecektir. Bu kapsamda, 2013 sonrasındaki
kurumsal düzenlemeler öncelikli olmakla birlikte, daha önceki düzenlemelerle
karşılaştırma yapılarak değişimin niteliği belirlenmeye çalışılacaktır. Karşılaştırma
şu boyutlarda yürütülecektir:
Seçme ve atama yetkisinin hangi kurumlarda toplandığı ve
zaman içinde nasıl değiştiği.
Yazılı sınav, mülakat ve diğer değerlendirme araçlarının
hukuksal çerçevesi.
Adayların değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerin açıklığı
ve denetlenebilirliği.
Atama ve mesleksel ilerleme kararlarına karşı başvuru ve
denetim olanakları.
Baroların kurumsal yapısı, temsil gücü ve kamu kurumlarıyla
ilişkilerindeki değişimler.
Bu
karşılaştırma, geçmişteki bütün uygulamaların tarafsız olduğu veya sonraki
dönemde bütün uygulamaların siyasal nedenlerle yürütüldüğü varsayımına
dayanmayacaktır. Amaç, değişikliklerin yönünü, kapsamını ve olası etkilerini
somut veriler üzerinden belirlemektir.
Süreç İzleme
ve Nedensellik Çözümlemesi
Araştırmanın
önemli bir bölümünde süreç izleme yaklaşımı kullanılacaktır. Bu yaklaşım,
belirli bir kurumsal değişiklik ile daha sonraki bir uygulama veya sonuç
arasında yalnızca zamansal bir ardışıklık bulunup bulunmadığını değil,
aralarında açıklanabilir bir mekanizma olup olmadığını da araştırır. Özellikle
çoklu baro düzenlemesi bakımından şu sıra izlenecektir:
Düzenlemenin hazırlanmasına ve kabul edilmesine yol açan
siyasal ve kurumsal koşulların belirlenmesi.
Düzenleme için açıklanan resmi gerekçeler ile düzenlemeyi
eleştiren aktörlerin öne sürdüğü kaygıların karşılaştırılması.
Yeni baroların kuruluş süreçleri, kurucuların açıklamaları ve
sonraki kurumsal etkinliklerinin incelenmesi.
Barolar ile kamu kurumları arasındaki ilişkiler hakkında
doğrulanabilir belgelerin toplanması.
Bu ilişkilerin yargıç ve savcı adaylarının seçilmesi veya
atanmasında ayrıcalıklı erişim ya da farklı işlem yaratıp yaratmadığının
araştırılması.
Bu
aşamalarda birbiriyle ilişkili görünen olayların doğrudan nedensel bağ
oluşturduğu varsayılmayacaktır. Örneğin, bir baronun siyasal iktidara ideolojik
açıdan yakın olması, o baronun üyelerinin yargıç veya savcı olarak
kayırıldığını tek başına göstermez. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için seçme
süreçleri, referans ilişkileri ve karar mekanizmaları hakkında ayrıca kanıt
bulunması gerekir.
Savların
ve Karşı Açıklamaların Sınanması
Araştırmanın
temel varsayımı yargı insan kaynağının oluşturulmasında ve baroların kurumsal
yapısında gerçekleşen değişikliklerin siyasal iktidarın kurumsal etkisini
artırabilecek sonuçlar doğurmuş olabileceğidir. Bununla birlikte, bu varsayım
doğrulanması gereken bir araştırma önermesi olarak ele alınacaktır. Bu nedenle
en az üç açıklama karşılaştırılacaktır:
Kurumsal hizmet ve çoğulculuk açıklaması: Çoklu baro düzenlemesinin mesleksel
hizmetleri iyileştirme, temsil olanaklarını artırma ve çoğulculuğu güçlendirme
amacı taşıdığı görüşü.
Siyasal ve ideolojik ayrışma açıklaması: Düzenlemenin, özellikle iktidara
eleştirel yaklaşan büyük baroların temsil gücünü azaltma ve iktidara yakın
avukatların ayrı kurumsal çatılar altında örgütlenmesini kolaylaştırma işlevi
gördüğü görüşü.
Kurumsal erişim ve ayrıcalık açıklaması: Yeni baroların kamu kurumlarıyla
ilişkilerinin, bazı adayların seçilme ve atanma süreçlerine diğer adaylardan
farklı koşullarda erişmesine olanak sağlamış olabileceği görüşü.
Bu
açıklamalar, yalnızca siyasal aktörlerin beyanları üzerinden değil, mevzuatın
içeriği, yasama süreci, kurumsal uygulamalar ve somut olaylara ilişkin belgeler
üzerinden değerlendirilecektir. Anayasa Mahkemesinin 2020 tarihli kararında
çoklu baro düzenlemesinin anayasal açıdan uygun bulunduğu ancak baroların
ideolojik ve siyasal olarak ayrışmasının olası sonuçlarının anayasal denetimin
kapsamı dışında değerlendirildiği görülmektedir. Bu nedenle anayasal uygunluk
kararı düzenlemenin siyasal güdüleri veya uygulamadaki etkileri hakkında tek
başına kesin bir yanıt olarak kullanılmayacaktır.
Ankara 2
No’lu Baro Başkanı’nın referanslar ve Bakanlıkla görüşmeler hakkındaki
açıklaması da bu yöntem çerçevesinde incelenecektir. Açıklamanın içeriği,
sonradan yapılan açıklamalar, ilgili kurumların yanıtları ve erişilebilen somut
veriler birlikte değerlendirilecek ve yalnızca açıklamanın varlığından
hareketle hukuka aykırılık veya kayırmacılık sonucuna varılmayacaktır.
Çözümleme
Ölçütleri
Toplanan
veriler, araştırma sorularıyla uyumlu biçimde aşağıdaki ölçütler çerçevesinde
değerlendirilecektir:
Liyakat: Adayların mesleksel yeterliliklerinin hangi ölçütlerle
değerlendirildiği.
Eşitlik: Benzer durumdaki adayların eşit koşullarda değerlendirilip
değerlendirilmediği.
Saydamlık: Seçme ve atama süreçlerinin ölçütlerinin ve karar
gerekçelerinin ne ölçüde açıklanabildiği.
Hesap verebilirlik ve denetlenebilirlik: Kararlara ilişkin itiraz, inceleme
ve denetim olanaklarının varlığı.
Kurumsal özerklik: Yargı kurumları ve baroların karar alma süreçlerinin
siyasal etkilerden ne ölçüde korunabildiği.
Siyasal tarafsızlık: Siyasal veya ideolojik yakınlığın mesleğe kabul ve atama
kararlarında etkili olduğuna ilişkin somut kanıtların bulunup bulunmadığı.
Nedensel bağlantı: Kurumsal düzenlemeler ile ileri sürülen sonuçlar arasında
belge ve süreçlerle desteklenebilen bir ilişki kurulup kurulamadığı.
Bu ölçütler
mevzuata biçimsel uyum ile uygulamada eşitlik ve tarafsızlığın sağlanması
arasındaki farkı değerlendirmeye yardımcı olacaktır. Bununla birlikte,
verilerin izin vermediği durumlarda ölçütler sayısal bir puanlama sistemine
dönüştürülmeyecek ve nitel bulguların sınırları açıkça gösterilecektir.
Araştırmanın
sınırlılıkları
Araştırmanın
başlıca sınırlılığı yargıç ve savcı adaylarının mülakat değerlendirmeleri,
referans ilişkileri ve atama süreçlerine ilişkin bütün kayıtların kamuya açık
olmayabilmesidir. Bu durum, belirli bir adayın hangi nedenle seçildiğini veya
bir referansın kararı ne ölçüde etkilediğini kesin olarak belirlemeyi
güçleştirebilir. İkinci sınırlılık, siyasal ve ideolojik yakınlığın doğrudan
gözlemlenebilir bir ölçüt olmamasıdır. Bir kişinin siyasal görüşü, tek başına mesleksel
yeterliliği veya tarafsızlığı hakkında yargı vermeye yeterli değildir. Bu
nedenle araştırmada kişilerin varsayılan bağlılıkları yerine doğrulanabilir
kurumsal ilişkiler ve karar süreçleri esas alınacaktır. Üçüncü sınırlılık,
kurumsal düzenlemelerin amaçları ile uygulamada ortaya çıkan sonuçlarının
birbirinden farklı olabilmesidir. Bir düzenlemenin kamuoyuna açıklanan
gerekçesi tek başına gerçek siyasal güdüleri kesin olarak ortaya koymaz ve
eleştirmenlerin ileri sürdüğü amaçlar da ayrıca kanıtlanmalıdır. Bu nedenle
araştırma, resmi gerekçeleri, eleştirileri, kurumsal uygulamaları ve somut
sonuçları birbirinden ayırarak değerlendirecektir.
Yöntemsel
Sonuç
Bu
araştırma, yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırıldığı savını
yalnızca belirli atama kararlarına veya siyasal açıklamalara dayandırmak yerine
kurumsal düzenlemeler, insan kaynağı süreçleri, meslek örgütlerinin dönüşümü ve
somut uygulamalar arasındaki bağlantıları inceleyecektir. Çoklu baro
düzenlemesinin siyasal ve ideolojik güdüleri araştırmanın merkezinde yer
alacaktır. Bununla birlikte, baroların ayrışması ile yargıç ve savcıların
seçilmesi arasındaki ilişkinin varlığı, kapsamı ve sonuçları önceden kabul
edilmeyecek ve erişilebilen belgeler ve kanıtlar üzerinden sınanacaktır.
Böylece araştırmanın sonuçları başlangıçtaki siyasal değerlendirmelerin yinelenmesinden
değil, sistemli ve denetlenebilir bir çözümlemeden üretilecektir.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Yargının Siyasal
İktidar Tarafından Araçsallaştırılması
Yargının
siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması yargı kurumlarının ve yargısal
yetkilerin, hukukun üstünlüğünü ve tarafsız adaletin gerçekleşmesini sağlama
işlevinden uzaklaşarak siyasal iktidarın amaçlarına hizmet edecek biçimde
kullanılmasını ifade eder. Bu olgu, yalnızca belirli yargı kararlarının siyasal
sonuçları üzerinden açıklanamaz. Yargı mensuplarının nasıl seçildiği, hangi
ölçütlerle mesleğe kabul edildiği, kimler tarafından atandığı ve mesleksel
geleceklerinin hangi kurumsal koşullara bağlı olduğu da yargının bağımsızlığını
belirleyen unsurlardır. Bu nedenle yargının araçsallaştırılması araştırmada iki
düzeyde ele alınacaktır. Birinci düzey, yargı kararlarının ve yargısal
işlemlerin siyasal amaçlar doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığıdır. İkinci
düzey ise yargı mensuplarının seçilmesi ve mesleksel konumlarının belirlenmesi
süreçlerinin siyasal iktidarın etkisine açık duruma gelip gelmediğidir. İkinci
düzey özellikle önemlidir. Çünkü yargı mensuplarının mesleğe girişinden
itibaren biçimlenen kurumsal koşullar, ileride verecekleri kararları doğrudan
belirlediği kanıtlanamasa bile, yargının bağımsızlığına ve kamuoyundaki
tarafsızlık algısına ilişkin yapısal sorunlar doğurabilir. Bununla birlikte,
bir yargıç veya savcının siyasal görüşünün bulunması ya da belirli bir siyasal
çevreyle tanışıklığı tek başına tarafsız olmadığını göstermez. Araştırılması
gereken bu tür ilişkilerin seçme, atama ve yükselme süreçlerinde ayrıcalık veya
farklı işlem yaratıp yaratmadığıdır.
Yargı Bağımsızlığı
ve Kurumsal Güvenceler
Yargı
bağımsızlığı yargıç ve savcıların görevlerini yerine getirirken hukuka ve
dosyadaki kanıtlara göre karar verebilmelerini sağlayan kurumsal ve hukuksal
güvenceleri kapsar. Bu bağımsızlık yalnızca yürütme organının belirli bir
davaya doğrudan müdahale etmemesiyle sınırlı değildir. Mesleğe giriş, atama,
yükselme, nakil ve disiplin mekanizmalarının işleyişi de bağımsızlığın maddi
koşulları arasındadır. Bu çerçevede iki farklı bağımsızlık boyutu ayırt
edilmelidir:
Bireysel bağımsızlık: Yargıç veya savcının kararlarını siyasal baskı, kişisel
çıkar, mesleksel yaptırım korkusu ya da ayrıcalık beklentisi altında kalmadan
verebilmesi.
Kurumsal bağımsızlık: Yargının insan kaynağını belirleyen kurumların ve karar alma
süreçlerinin ve denetim mekanizmalarının siyasal iktidarın tek taraflı etkisini
sınırlayacak güvencelere sahip olması.
Bu iki boyut
birbirini tamamlar. Bireysel olarak bağımsız davranan yargıçların bulunması
seçme ve atama sisteminin kurumsal açıdan yeterli güvencelere sahip olduğunu
kendiliğinden göstermez. Benzer şekilde, bağımsızlık güvencelerini içeren bir
mevzuatın varlığı da uygulamanın her durumda tarafsız olduğunu kanıtlamaz. Dolayısıyla
araştırmada mevzuatın biçimsel yapısı ile uygulamanın gerçek işleyişi
birbirinden ayrı incelenecektir. Özellikle Adalet Bakanlığının, Hakimler ve
Savcılar Kurulunun ve diğer ilgili kurumların yetkilerinin tarihsel değişimi
yargı bağımsızlığının kurumsal koşulları açısından değerlendirilecektir.
Kurumsal Ele
Geçirme ve Yürütme Gücünün Genişlemesi
Kurumsal ele
geçirme bir kurumun hukuksal varlığı ve biçimsel görevleri korunurken karar
alma süreçlerinin belirli bir siyasal veya örgütsel gücün etkisine girmesi
olasılığını ifade eder. Bu kavram, bir kurumun resmen ortadan kaldırılmasını
veya açıkça hukuka aykırı biçimde değiştirilmesini gerektirmez. Kurumun
personel yapısı, yönetim mekanizmaları, atama usulleri ve denetim ilişkileri
zaman içinde değiştirilerek de etkisi dönüştürülebilir. Yürütme gücünün
genişlemesi yaklaşımı da siyasal iktidarın mevcut hukuksal ve kurumsal
yetkileri kullanarak kendi hareket alanını artırmasına, bağımsız denetim
mekanizmalarının etkisini azaltmasına veya diğer kurumların kararlarını
etkileyebilecek konuma gelmesine odaklanır. Bu kavramsal çerçeve araştırmamız
açısından iki nedenle önemlidir. Birincisi, yargının siyasal iktidar tarafından
araçsallaştırılması savı yalnızca yargı kararlarının içeriğiyle
sınırlandırılamaz. Yargının insan kaynağını oluşturan süreçlerdeki
değişiklikler de incelenmelidir. İkincisi, kurumsal değişikliklerin mutlaka
açık bir siyasal talimatla gerçekleştirildiğini varsaymak doğru değildir. Bir
düzenlemenin etkisi farklı kurumların yetkilerinin yeniden dağıtılması, takdir
alanlarının genişlemesi veya belirli aktörlerin kurumsal erişim olanaklarının
artması yoluyla da ortaya çıkabilir. Bu nedenle araştırmada kurumsal ele
geçirme kanıtlanmış bir sonuç olarak değil, mevzuat değişiklikleri ve
uygulamalar arasında açıklayıcı bir bağlantı kurulmasını sağlayabilecek
kuramsal bir yaklaşım olarak kullanılacaktır.
Liyakat,
eşitlik ve seçme süreçlerinde biçimsel uygunluk
Liyakat
ilkesi mesleğe kabul ve atama kararlarının adayların bilgi, beceri, mesleksel
yeterlilik ve görevin gerektirdiği niteliklerle ilişkilendirilmesini
gerektirir. Eşitlik ilkesi ise benzer durumdaki adayların nesnel ve haklı bir
neden bulunmadıkça farklı işleme uğratılmamasını öngörür. Bu ilkeler bakımından
temel sorun mevzuata biçimsel olarak uyulması ile süreçlerin maddi açıdan adil
olması arasındaki farktır. Bir seçme veya atama işleminin yürürlükteki usullere
uygun gerçekleştirilmiş olması tek başına bütün adayların eşit koşullarda
değerlendirildiğini göstermez. Örneğin, mülakatlarda kullanılan ölçütlerin
yeterince açık olmaması veya kararların denetlenebilir gerekçelere dayanmaması,
biçimsel kurallara uyulsa bile eşitlik ve liyakat bakımından soru işaretleri
doğurabilir. Bununla birlikte, mülakat yapılması, referans verilmesi veya bir
adayın kamu kurumlarıyla görüşmelerde desteklenmesi de tek başına kayırmacılık
kanıtı değildir. Belirleyici olan bu uygulamaların hangi ölçütlere göre
yürütüldüğü ve adayların değerlendirilmesinde haksız bir farklılık yaratıp
yaratmadığıdır. Araştırmada bu ayrım özellikle yargıç ve savcı adaylarının
seçimi ile Ankara 2 No’lu Baro Başkanı’nın açıklamalarının değerlendirilmesinde
temel alınacaktır.
Çoklu Baro
Düzenlemesi ve Meslek Örgütlerinin Siyasal Ayrışması
Barolar,
avukatların mesleksel çıkarlarını temsil eden kuruluşlar olmanın yanında
savunma hakkının, adil yargılanmanın ve hukuk devletinin korunmasında da işlev
üstlenirler. Bu nedenle baroların kurumsal özerkliği yalnızca avukatların
meslek örgütlenmesiyle ilgili bir konu değildir. Yargı sisteminin denge ve
denetim ilişkileriyle de bağlantılıdır. 2020 yılında kabul edilen 7249 sayılı
Kanun belirli koşulları taşıyan illerde birden fazla baro kurulabilmesine
olanak sağlamıştır. Düzenlemeyi savunanlar çoğulculuk ve mesleksel örgütlenme
seçeneklerinin artırılması gibi gerekçeler ileri sürerken eleştirenler büyük
baroların temsil gücünün azaltılabileceğini ve mesleğin siyasal çizgiler
boyunca ayrışabileceğini belirtmiştir. Human Rights Watch ve
Uluslararası Hukukçular Komisyonu düzenleme henüz kabul edilmeden önce bu
risklere dikkat çekmiştir. Bu tartışmada iki kavramın ayrılması gerekir: Mesleksel
çoğulculuk farklı görüşlere sahip avukatların mesleksel etkinliklerini özgürce
yürütebilmesi ve örgütlenme hakkına sahip olmasıdır. Kurumsal parçalanma ise
aynı mesleği temsil eden yapıların mesleğin ortak çıkarlarını savunma ve kamu
otoritesini denetleme kapasitesini zayıflatabilecek biçimde ayrışmasıdır. Birden
fazla baronun kurulabilmesi tek başına kurumsal parçalanmanın gerçekleştiğini
kanıtlamaz. Bunun için düzenlemenin temsil yapısı üzerindeki etkileri, yeni
baroların kuruluş koşulları, kurumsal etkinlikleri ve diğer barolarla
ilişkileri incelenmelidir. Ancak düzenlemenin ortaya çıktığı siyasal bağlam da
göz ardı edilemez. İnsan hakları ve hukuk devleti konularında eleştirel
açıklamalar yapan büyük baroların iktidarla yaşadığı gerilimler çoklu baro
düzenlemesinin kabul edilme sürecinin anlaşılması açısından önemli bir inceleme
alanıdır. Human Rights Watch 2020'deki değerlendirmesinde düzenlemenin
büyük baroların ulusal düzeydeki temsilini azaltabileceğini ve hukuk mesleğini
siyasal çizgiler boyunca bölebileceğini savunmuştur. Bu değerlendirmeler,
düzenlemenin siyasal güdülerini kesin olarak kanıtlayan yargılar olarak değil,
birincil belgeler ve uygulama verileriyle birlikte sınanması gereken dış gözlem
ve eleştiriler olarak kullanılacaktır.
İdeolojik
Yakınlık, Siyasal Sadakat ve Kurumsal Erişim
Araştırmanın
özgün boyutlarından biri siyasal iktidarla ideolojik yakınlığı bulunduğu
düşünülen meslek çevrelerinin kurumsal erişim olanaklarının incelenmesidir. Burada
üç farklı olgu birbirinden ayrılmalıdır: Bir avukatın veya baro yöneticisinin
belirli siyasal görüşlere sahip olması, bu görüşleri paylaşan kişilerin ayrı
bir meslek örgütü altında toplanması ve bu örgütlenmenin kamu kurumlarıyla
ilişkilerinde ayrıcalıklı erişim veya üyelerine mesleksel üstünlük sağlayan
uygulamalar ortaya çıkarması. İlk iki olgunun varlığı üçüncüsünün
gerçekleştiğini kendiliğinden göstermez. Araştırmanın asıl sorusu ideolojik
yakınlığın kurumsal ilişkilere ve oradan da yargıç-savcı adaylarının seçilmesi
veya atanmasına uzanan somut bir mekanizma oluşturup oluşturmadığıdır. Bu
mekanizmanın varlığını değerlendirebilmek için yalnızca kişilerin
açıklamalarına değil, görüşmelerin niteliğine, kararların nasıl alındığına,
adayların hangi ölçütlerle değerlendirildiğine ve benzer durumdaki adaylara
nasıl davranıldığına ilişkin verilere gereksinme vardır. Bu çerçevede “siyasal
sadakat”, “ideolojik yakınlık” ve “kurumsal erişim” birbirinin yerine
kullanılmayacaktır. Her kavramın farklı bir olguyu ifade ettiği gözetilecek ve
özellikle kişilerin siyasal bağlılıklarından hareketle mesleksel yeterlilikleri
veya tarafsızlıkları hakkında otomatik sonuçlara ulaşılmayacaktır.
Bütünleşik
Kuramsal Yaklaşım
Yukarıdaki
kavramlar birlikte ele alındığında araştırmanın kuramsal çerçevesi birbirine
bağlı üç süreç üzerinden kurulabilir:
Kurumsal kuralların ve yetkilerin dönüşümü: Seçme, mülakat, mesleğe kabul, atama
ve yükselme mekanizmaları ile baroların örgütlenmesine ilişkin mevzuatın
değişimi.
Kurumsal ilişkilerin ve erişim olanaklarının farklılaşması: Takdir yetkileri, referans
ilişkileri, baroların siyasal konumları ve kamu kurumlarıyla ilişkilerinin
uygulamadaki etkileri.
Yargı bağımsızlığı ve savunma mesleği üzerindeki olası
sonuçlar: Liyakat ve
eşitlik güvenceleri, yargının kurumsal özerkliği, baroların denetim işlevi ve
adil yargılanma hakkı bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar.
ÇÖZÜMLEME
Birinci Araştırma
Sorusu: Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanmasına İlişkin Kurumsal Dönüşüm Nasıl
Gerçekleşmiştir?
Bu bölümde
Türkiye’de yargıç ve savcıların mesleğe kabulü, seçilmesi, atanması ve mesleksel
ilerlemesine ilişkin düzenlemeler tarihsel bir bakış açısıyla incelenecektir.
Amaç, yalnızca mevzuat değişikliklerini sıralamak değil, bu değişikliklerin
karar yetkilerini hangi kurumlarda topladığını, yürütmenin etkisini nasıl
değiştirebildiğini ve liyakat ile yargı bağımsızlığı bakımından hangi sonuçları
doğurabileceğini ortaya koymaktır. İncelemede özellikle 2013 sonrasına ağırlık
verilecek ancak bu dönemde ortaya çıkan değişikliklerin önceki kurumsal yapıdan
nasıl ayrıldığını belirlemek için gerekli tarihsel arka plan da ele
alınacaktır. Temel bir ayrımın başlangıçta belirtilmesi gerekir: Yargı
sisteminin hukuksal ve kurumsal yapısında değişiklik yapılması ile bu
değişikliklerin yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması
sonucunu doğurması aynı şey değildir. İlkini mevzuat ve resmi belgelerle
saptamak olanaklıdır. İkincisini değerlendirmek için ise değişikliklerin
uygulamadaki sonuçlarının ve siyasal iktidarla kurulan ilişkilerin ayrıca
incelenmesi gerekir.
2010–2013
dönemi-Kurumsal yapının önceki dönüşümü: Yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması sistemini
değerlendirirken yalnızca 2013 sonrasına odaklanmak değişimin tarihsel arka
planını eksik bırakabilir. Bu nedenle 2010 Anayasa değişikliğiyle HSYK’nın yapısında
gerçekleştirilen değişiklikler de başlangıç noktalarından biri olarak ele
alınmalıdır. 2010 değişikliği, Kurulun oluşumunu ve üyelerinin belirlenme
biçimini yeniden düzenledi. Bu dönemde yapılan değişiklikler yargı yönetiminin
kurumsal yapısını ve temsil mekanizmalarını etkiledi. Bununla birlikte, 2010
düzenlemesinin sonuçlarını yalnızca sonraki siyasal gelişmeler üzerinden
açıklamak doğru değildir. Değişikliğin kendi dönemi içindeki gerekçeleri ve
uygulaması da ayrıca değerlendirilmelidir. Bu tarihsel arka planın araştırmamız
açısından önemi şudur: Yargının kurumsal yapısındaki değişiklikler tek bir
dönemde ortaya çıkmış ve tek bir düzenlemeyle tamamlanmış değildir. Dolayısıyla
2013 sonrasında görülen gelişmeleri daha önce oluşturulmuş kurumsal
mekanizmaların nasıl değiştirildiği ve kullanıldığı sorusuyla birlikte
incelemek gerekir.
2013
sonrası dönem-Siyasal iktidar ile yargı yönetimi arasındaki ilişkinin
incelenmesi: 2013
sonrasındaki dönem yargı yönetiminin siyasal iktidarla ilişkisini incelemek
bakımından önemli bir araştırma alanıdır. Bu dönemde yargı kurumlarının yapısı,
yargı mensuplarının mesleksel konumları ve yargının bağımsızlığı hakkında yoğun
siyasal ve hukuksal tartışmalar yaşanmıştır. Ancak bu dönemin araştırılması
olayların yalnızca kronolojik olarak sıralanmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Her
değişiklik bakımından şu sorular sorulmalıdır: Hangi yasal veya anayasal
düzenleme yapılmıştır? Seçme, atama ve denetleme yetkilerinin dağılımı nasıl
değişmiştir? Değişiklik, karar alma süreçlerinde hangi kurumların rolünü
artırmış veya azaltmıştır? Düzenlemenin uygulamada nasıl sonuçlar doğurduğunu
gösteren somut veriler var mıdır? Bu soruların yanıtları siyasal iktidarın
yargı üzerindeki etkisinin arttığı savını genel bir değerlendirme olmaktan
çıkarıp incelenebilir bir kurumsal soruna dönüştürecektir.
2017
Anayasa değişikliği-HSK’nın yapısının yeniden düzenlenmesi: 2017 anayasa değişikliği, yargı
yönetiminin kurumsal yapısı bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. 6771 sayılı
Kanun’la Anayasa’nın 159. maddesi değiştirilmiş ve “Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu”nun adı “Hakimler ve Savcılar Kurulu” (HSK) olarak değiştirilmiş ve üye
sayısı 22’den 13’e indirilmiştir. Kurulun başkanlığının Adalet Bakanına ait
olması ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının doğal üye olarak yer alması da anayasal
düzenlemede korunmuştur. Bu değişiklikler HSK’nın oluşumu ve yargı
yönetimindeki yetki dağılımı bakımından incelenmelidir. Çünkü HSK, yargısal ve yönetsel
yargı yargıç ve savcılarının mesleğe kabulü, atanması, nakli, yükselmesi ve
disiplin işlemleri gibi temel konularda yetkilidir. Bu nedenle Kurulun oluşum
biçimi, yargının insan kaynağını belirleyen kararların hangi kurumsal yapı
içinde alındığı açısından önem taşır. Burada
iki farklı değerlendirmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, anayasa
değişikliğiyle Kurulun yapısında meydana gelen nesnel ve hukuksal
değişikliktir. Bu değişiklik, anayasa metni ve ilgili mevzuat üzerinden
doğrudan saptanabilir. İkincisi, değişikliğin yargı bağımsızlığı ve siyasal
iktidarın etkisi üzerindeki sonucudur. Bu sonu yalnızca Kurulun yeni yapısına
bakılarak kesin biçimde belirlenemez. Üyelerin seçilme biçimi, kararların
alınma süreci, atama uygulamaları ve yargı mensuplarının mesleksel güvenceleri
hakkında ek kanıtlar gerekir. Dolayısıyla 2017 değişikliği araştırmamızın
önemli bir kurumsal inceleme noktasıdır. Ancak tek başına siyasal
araçsallaştırmanın kanıtı olarak sunulmamalıdır.
Yargıç ve
Savcı Adaylarının Mülakat Sistemi
Yargıç ve
savcı adaylarının seçilmesi bakımından yalnızca HSK’nın yapısını incelemek
yeterli değildir. Adayların mesleğe kabul edilmeden önce hangi sınavlardan
geçtiği, mülakat komisyonlarının nasıl oluşturulduğu ve değerlendirme
ölçütlerinin ne ölçüde nesnel olduğu da araştırılmalıdır. HSK’nın 2022–2026
Stratejik Planında yer alan bilgilere göre 2019 yılında 7188 sayılı Kanun’la
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 9/A maddesindeki mülakat
komisyonunun yapısına ilişkin değişiklik yapılmıştır. Düzenlemeyle HSK Genel
Sekreteri ve Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilen bir kişinin de
komisyonda yer almasını öngören bir yapı oluşturulmuştur.
Hakimler
ve Savcılar Kurulu: Bu
değişiklik, mülakat komisyonunun oluşumunun ve kurumsal temsil yapısının
tarihsel olarak izlenmesi gerektiğini göstermektedir. Ancak komisyonun
bileşiminin değiştirilmesi tek başına adayların siyasal yakınlıklarına göre
seçildiğini kanıtlamaz. Bunun için mülakatlarda hangi soruların ve ölçütlerin
kullanıldığı, değerlendirme sonuçlarının nasıl kaydedildiği ve kararların ne
ölçüde denetlenebildiği incelenmelidir. Bu noktada araştırmanın iki temel
sorusu öne çıkmaktadır: Adayların mesleksel yeterlilikleri, yazılı sınav
sonuçları ve mülakat değerlendirmeleri arasında tutarlı ve denetlenebilir bir
ilişki kurulmuş mudur? Aynı veya benzer yeterlilik düzeyindeki adayların farklı
sonuçlarla karşılaşmasına yol açan ve nesnel ölçütlerle açıklanamayan
uygulamalara ilişkin somut kanıtlar bulunmakta mıdır? Bu soruların
yanıtlanabilmesi için yalnızca mevzuat metinleri değil, olanaklı olduğu ölçüde
aday seçimiyle ilgili istatistikler, resmi açıklamalar ve somut uygulama
örnekleri de gereklidir.
Ara Değerlendirme
Buraya kadar
incelenen kurumsal değişiklikler yargıç ve savcıların seçilmesi ve atanması
süreçlerinin tarihsel olarak değiştiğini ve HSK’nın yapısının ve aday
değerlendirme mekanizmalarının bu dönüşümün önemli parçaları olduğunu
göstermektedir. Bununla birlikte, üç farklı sonuç düzeyini ayırmak gerekir:
Saptanabilen olgu: Mevzuat ve anayasal düzenlemelerle kurumsal yapıda meydana
gelen değişiklikler.
Araştırılması gereken mekanizma: Bu değişikliklerin seçme, atama ve mesleksel
ilerleme süreçlerinde takdir yetkisini, denetimi veya siyasal etki olanaklarını
nasıl değiştirdiği.
Kanıtlanması gereken sonuç: Bu mekanizmaların liyakat, eşitlik ve yargı
bağımsızlığı üzerinde bir zayıflama yaratıp yaratmadığı.
Bu ayrım,
araştırmanın geri kalanında da korunmalıdır. Kurumsal değişikliklerin varlığını
saptamak görece kolaydır. Bu değişikliklerin siyasal araçsallaştırmaya yol
açtığını göstermek ise daha kapsamlı kanıt gerektirir. Bir sonraki bölümde,
ikinci araştırma sorusu çerçevesinde Adalet Bakanlığının ve HSK’nın yetkileri,
bu yetkilerin tarihsel değişimi ve yargıç-savcı adaylarının seçilmesi ile
atanmasındaki kurumsal ilişkiler daha ayrıntılı incelenmelidir.
İkinci Araştırma
Sorusu: Adalet Bakanlığının ve Hakimler ve Savcılar Kurulunun Yetkileri, Yargıç
ve Savcıların Seçilmesi ve Atanması Süreçlerini Nasıl Etkilemektedir?
Yargının
siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması olasılığını incelemek için
yalnızca yargı mensuplarının kararlarına değil, bu kişilerin mesleğe nasıl
alındığına, kimler tarafından atandığına ve mesleksel konumlarının hangi
kurumlarca belirlendiğine de bakılmalıdır. Bu çerçevede Adalet Bakanlığı ile Hakimler
ve Savcılar Kurulunun (HSK) görev ve yetkilerinin ayrıştırılması, araştırmanın
temel adımlarından biridir.
Yetkilerin
Kurumsal Dağılımı
Türkiye’de
yargıç ve savcıların mesleğe alınması ile mesleğe kabul edilmesi, hukuksal
olarak farklı aşamalardır. HSK’nın resmi açıklamalarında da belirtildiği üzere
adayların alımı Adalet Bakanlığının görev alanında bulunurken adaylık eğitimini
tamamlayanların mesleğe kabulü HSK’nın yetkileri arasındadır. HSK ayrıca atama,
nakil, yükselme, disiplin ve denetim gibi konularda yetkilidir. Bu ayrım
önemlidir. Çünkü aday havuzunun oluşturulması ile adayların mesleğe kabul
edilmesi farklı kurumsal süreçlerdir. Bir kurumun adayları seçme sürecindeki
etkisi ile diğer kurumun mesleğe kabul ve atama kararlarındaki yetkisi birlikte
değerlendirilmeden sistemin bütününe ilişkin sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. Bu
nedenle araştırmada aşağıdaki aşamalar ayrı ayrı incelenecektir: Yargıç ve
savcı adaylarının alımına ilişkin koşulların belirlenmesi, yazılı sınav ve
mülakat süreçlerinin yürütülmesi, adaylık ve meslek öncesi eğitimin
düzenlenmesi, mesleğe kabul kararının verilmesi, ilk atama, görev yeri
değişikliği ve mesleksel yükselme kararlarının alınması ve disiplin ve denetim
süreçlerinin işletilmesi. Bu aşamaların her birinde yetkili kurumun kim olduğu
kadar kararların hangi ölçütlere dayandığı ve ne ölçüde denetlenebildiği de
önemlidir.
Adalet
Bakanlığının Aday Alımındaki Rolü
Adalet
Bakanlığının aday alım sürecindeki yetkisi yargının insan kaynağının
oluşturulması bakımından önemli bir inceleme alanıdır. HSK’nın yayımladığı
bilgilere göre aday alım yetkisi Bakanlığa aittir. Adayların meslek öncesi
eğitimleri de Bakanlığın gözetim ve denetimi altında yürütülmektedir. Bu durum,
adayların hangi koşullarda seçildiği sorusunu gündeme getirir. Ancak aday
alımının Bakanlık tarafından yürütülmesi tek başına siyasal müdahale bulunduğunu
göstermez. Esas sorun bu yetkinin nasıl kullanıldığıdır. Örneğin, adayların
seçimi önceden ilan edilmiş ve nesnel ve denetlenebilir ölçütlere dayanıyorsa
kurumsal takdir alanı sınırlanabilir. Buna karşılık mülakat ölçütlerinin
belirsiz olması, değerlendirme gerekçelerinin yeterince açıklanmaması veya
benzer nitelikteki adaylar arasında farklı sonuçlar doğuran uygulamaların
bulunması eşitlik ve liyakat açısından inceleme gerektirir. Bu nedenle
araştırmanın temel sorusu Bakanlığın aday alımındaki yetkisinin varlığından çok
bu yetkinin hangi güvenceler altında kullanıldığı ve uygulamada adaylar
arasında eşitliği sağlayıp sağlamadığıdır.
HSK’nın Mesleğe
Kabul, Atama ve Mesleksel İlerlemedeki Rolü
HSK’nın
görevleri, yargıç ve savcıların mesleksel yaşamlarının önemli bir bölümünü
kapsamaktadır. Kurulun açıklamasında mesleğe kabul, atama, nakil, yükselme,
disiplin, denetim ve görevden uzaklaştırma gibi yetkiler açıkça
belirtilmektedir. Bu yetkilerin genişliği HSK’nın kurumsal yapısını yargı
bağımsızlığı bakımından önemli kılar. Yargıç ve savcıların mesleksel
konumlarını etkileyen kararların hangi kurumsal koşullarda alındığı bağımsızlık
güvencelerinin yalnızca anayasal bir ilke olarak kalıp kalmadığını
değerlendirmek açısından belirleyicidir. Burada özellikle iki konu üzerinde
durulmalıdır. Birincisi, Kurul üyelerinin belirlenme biçimi ve karar alma
düzenidir. Bu yapı, Kurulun siyasal iktidardan bağımsız karar alabilme
kapasitesi bakımından incelenmelidir. İkincisi, Kurulun bireysel kararlarının
dayandığı ölçütlerdir. Atama, nakil, yükselme ve disiplin kararlarının nesnel ölçütlere
dayanması, gerekçelendirilebilir olması ve etkili denetime açık bulunması, keyfi
uygulama riskini sınırlayan güvencelerdir. Bu noktada Kurulun yasal yetkileri
ile bu yetkilerin kullanımı birbirine karıştırılmamalıdır. Yetkilerin geniş
olması tek başına araçsallaştırmayı kanıtlamaz ancak bu yetkilerin nasıl
kullanıldığı araçsallaştırma savının araştırılmasında temel bir veri alanıdır.
Takdir Yetkisi,
Denetlenebilirlik ve Liyakat
Yargıç ve
savcıların seçilmesi ve atanmasında belirli ölçüde takdir yetkisinin bulunması
kendi başına hukuka aykırı değildir. Ancak takdir yetkisinin sınırları, hangi
ölçütlere göre kullanıldığı ve kararların nasıl denetlenebildiği liyakat ve
eşitlik açısından önem taşır. Bu bağlamda üç ölçüt öne çıkmaktadır:
Önceden belirlenmiş ölçütler: Adayların hangi koşullara göre
değerlendirileceğinin açık olması.
Kararların gerekçelendirilebilirliği: Adaylar arasındaki farklı
değerlendirmelerin nesnel nedenlerle açıklanabilmesi.
Etkili denetim: Süreçte hata veya eşitsizlik savı ortaya çıktığında bunun
incelenebileceği hukuksal ve kurumsal mekanizmaların bulunması.
Bu ölçütler,
yalnızca yazılı sınavlar bakımından değil, mülakatlar ve mesleksel ilerleme
kararları bakımından da önemlidir. Araştırma açısından özellikle şu soru önem
taşımaktadır: Adayların yazılı sınav başarıları ile mülakat sonuçları arasında
belirgin farklılıklar varsa bu farklılıklar mesleksel yeterlilikle
ilişkilendirilebilen ölçütlerle açıklanabiliyor mu? Bu soruya yanıt verebilmek
için aday bazındaki veriler değerlendirme formları veya güvenilir toplu
istatistikler gerekir. Bu tür veriler bulunmadan mülakatların siyasal amaçla
kullanıldığı sonucuna kesin biçimde ulaşmak olanaklı değildir.
Kurumsal Yetkiler
ile Siyasal Etki Arasındaki Olası Bağlantı
Adalet
Bakanlığı ile HSK’nın farklı yetkileri yargıç ve savcıların mesleğe girişinden mesleksel
ilerlemesine kadar uzanan bir kurumsal süreç meydana getirir. Bu süreçte
siyasal etki olasılığı araştırılırken yalnızca kurumların biçimsel yetkilerine
bakmak yeterli değildir. Kararların kimler tarafından, hangi ölçütlerle ve
hangi denetim mekanizmaları altında alındığı da belirlenmelidir. Örneğin, bir
adayın mesleğe alınması sırasında kullanılan ölçütlerle daha sonraki atama ve
yükselme kararlarında kullanılan ölçütler arasında tutarlılık bulunup
bulunmadığı incelenebilir. Aynı şekilde, mesleksel başarı ile siyasal yakınlık
arasında ilişki bulunduğu savı ileri sürülüyorsa, bu savı sınayabilecek somut
veriler aranmalıdır. Bu noktada araştırmanın temel yaklaşımı korunmalıdır:
Kurumsal yapı, siyasal etkinin ortaya çıkabileceği kanalları belirlemeye
yardımcı olabilir fakat bu kanalların gerçekten kullanıldığı ve belirli
sonuçlar doğurduğu ayrıca kanıtlanmalıdır.
Ara Değerlendirme
Adalet
Bakanlığının aday alımındaki rolü ile HSK’nın mesleğe kabul, atama, nakil,
yükselme ve disiplin alanlarındaki yetkileri, yargının insan kaynağının
oluşturulmasında farklı fakat birbirini tamamlayan aşamalardır. Bu yetki
dağılımı yargı bağımsızlığını incelemek için gerekli kurumsal çerçeveyi ortaya
koymaktadır. Bununla birlikte, araştırmanın bu aşamasında şu sonuçlar
birbirinden ayrılmalıdır: Yetkilerin hangi kurumlara verildiği mevzuatla
saptanabilir ve bu yetkilerin kullanımındaki nesnellik ve denetlenebilirlik,
uygulama belgeleri ve verilerle incelenmelidir. Siyasal iktidarın adayların
seçilmesi veya mesleksel ilerlemesi üzerinde ayrıcalıklı bir etki kurduğu savı
ise somut kanıtlarla sınanmalıdır. Bir sonraki bölümde, üçüncü araştırma sorusu
kapsamında yazılı sınavların, mülakatların ve diğer değerlendirme
mekanizmalarının nesnelliği, saydamlığı ve eşitlik ilkesi bakımından
incelenmesi gerekir.
Üçüncü Araştırma
Sorusu: Yazılı Sınavlar ve Mülakatlar Liyakat, Eşitlik ve Tarafsızlık İlkelerini
Ne Ölçüde Güvence Altına Almaktadır?
Yargıç ve
savcı adaylarının seçilmesinde yazılı sınavlar ile mülakatlar mesleğe girişin
iki önemli aşamasıdır. Yazılı sınav, adayların hukuk bilgisi ve genel
yeterliliklerini ölçmeyi amaçlarken mülakat, mevzuatta belirtilen bazı kişisel
ve mesleksel niteliklerin değerlendirilmesine olanak sağlar. Ancak bu iki
aşamanın varlığı seçme sürecinin kendiliğinden nesnel ve tarafsız olduğu
anlamına gelmez. Temel sorun sınav ve mülakatların hangi ölçütlere göre
yürütüldüğü, sonuçların nasıl hesaplandığı ve adaylar arasında eşitliği
sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığıdır.
Yazılı Sınavın
Hukuksal Çerçevesi
2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanunu’nun 9/A maddesi yazılı yarışma sınavının Adalet Bakanlığı
ile yapılacak protokol uyarınca Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından
gerçekleştirilmesini düzenlemektedir. Madde sınavın kapsamını, başvuru
koşullarının ilanını ve yazılı sınav ile mülakat puanlarının kesin başarı
sıralamasındaki ağırlığını da belirlemektedir. İlgili düzenlemede yazılı sınav
puanının yüzde 70’i ve mülakat puanının ise yüzde 30’u esas alınmaktadır.
Yazılı sınavın merkezi bir kuruluş tarafından yapılması, sınav sorularının ve
puanlamanın belirli ölçünlere bağlanması bakımından önemli bir güvencedir.
Bununla birlikte, sınavın merkezi olarak uygulanması seçme sürecinin tamamının
nesnel olduğu sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Çünkü yazılı sınavı
izleyen mülakat ve kesin sıralama aşamaları da değerlendirme kapsamı içindedir.
Bu nedenle yazılı sınav bakımından üç ölçüt önem taşımaktadır: Soruların ve
değerlendirme ölçütlerinin önceden belirlenmiş ve mesleğin gerektirdiği
yeterliliklerle uyumlu olması, sınavın bütün adaylara eşit koşullarda
uygulanması ve yazılı sınav sonuçlarının kesin seçim sürecinde nasıl
kullanıldığının açık olması. Bu ölçütler yazılı sınavın tek başına bütün seçme
sürecini belirlemesini zorunlu kılmaz. Ancak yazılı sınavda ölçülen bilgi ve
yeterliliklerin mülakat aşamasında hangi gerekçelerle farklı
değerlendirildiğinin açıklanabilir olması gerekir.
Mülakatın
Niteliği ve Değerlendirme Ölçütleri
2802 sayılı
Kanun’un ilgili maddeleri mülakatta adayların yargılama gücünün, bir konuyu
kavrama, özetleme ve ifade yeteneğinin, genel ve fiziksel görünümünün, davranış
ve tepkilerinin mesleğe uygunluğunun ve liyakatinin, yetenek ve kültürünün,
çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığının değerlendirilmesini
öngörmektedir. Kanun ayrıca bu ölçütlerin puanlandırılmasını ve mülakat kurulu
üyelerinin verdikleri puanların ayrı ayrı tutanağa geçirilmesini
düzenlemektedir. Bu ölçütlerin bir bölümü, yargıçlık ve savcılık gibi yoğun yargılama,
iletişim ve sorumluluk gerektiren meslekler açısından anlamlıdır. Bununla
birlikte, bazı ölçütlerin uygulanması diğerlerine göre daha fazla öznel
değerlendirme içerebilir. Örneğin, bir adayın bir hukuksal sorunu kavrama ve
açıklama yeteneği somut bir soru ve önceden belirlenmiş değerlendirme
ölçütleriyle sınanabilir. Buna karşılık genel görünüm veya mesleğe uygun
davranış gibi ölçütlerin nasıl yorumlandığı yeterince açıklanmadığında benzer
nitelikteki adaylara farklı puan verilmesi olasılığı ortaya çıkabilir. Buradaki
sorun mülakatın zorunlu olarak öznel veya taraflı olması değildir. Sorun,
değerlendirme ölçütlerinin uygulamada ne kadar somutlaştırıldığı ve farklı
değerlendiricilerin benzer durumlarda tutarlı sonuçlara ulaşıp ulaşmadığıdır. Bu
nedenle araştırmada şu sorular üzerinde durulmalıdır: Mülakat ölçütleri
adayların mesleksel yeterliliklerini değerlendirecek açıklıkta mıdır? Kurul
üyelerinin verdikleri puanlar arasında belirgin farklılıklar oluştuğunda bu
farklılıkların gerekçeleri incelenebilmekte midir? Mülakat sonuçlarının yazılı
sınav sonuçlarına göre oluşturduğu sıralama değişiklikleri nesnel değerlendirme
ölçütleriyle açıklanabilmekte midir? Bu soruların yanıtlanması, mülakat
sisteminin hukuksal düzenlemesi ile uygulamadaki işleyişi arasındaki ilişkinin
ortaya konulmasına yardımcı olacaktır.
Mülakat Kurulunun
Oluşumu ve Kurumsal Bağımsızlık
Mülakat
sisteminin nesnelliği yalnızca değerlendirme ölçütlerine değil, değerlendirmeyi
yapan kurulun oluşumuna da bağlıdır. 2802 sayılı Kanun’un ilgili maddelerinde
mülakat kurulunun Adalet Bakanının görevlendireceği bakan yardımcısının
başkanlığında Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel
Genel Müdürleri, HSK Genel Sekreteri ve Türkiye Adalet Akademisi Danışma
Kurulundan seçilen bir üyeden oluşması düzenlenmiştir. Kurulun yapısına ilişkin
değişiklikler ilgili kanun değişiklikleri üzerinden tarihsel olarak
izlenebilir. Kurulun bileşimi değerlendirme sürecinin kurumsal niteliğini
anlamak bakımından önemlidir. Bununla birlikte, üyelerin kamu görevlisi olması
veya yürütme organıyla yönetsel bağlarının bulunması tek başına taraflı karar
verdiklerini göstermez. Kurul üyelerinin mesleksel sorumlulukları,
değerlendirme usulleri, kararların kayda geçirilmesi ve denetlenebilirliği
birlikte ele alınmalıdır. Araştırmanın burada yanıt arayacağı soru kurulun hukuksal
olarak oluşturulmuş olması değil, adayların değerlendirilmesinde kişisel veya
siyasal tercihlerden bağımsız karar verilmesini güvence altına alan
uygulamaların ne ölçüde bulunduğudur.
Yazılı Sınav
ve Mülakat Puanlarının Birlikte Değerlendirilmesi
Yazılı sınav
puanının yüzde 70 ve mülakat puanının yüzde 30 ağırlık taşıması iki
değerlendirme türünün kesin başarı sıralamasına katkısını belirlemektedir. Bu
oran tek başına sistemin adil veya adaletsiz olduğunu göstermez. Mülakatın
ağırlığı, değerlendirme ölçütlerinin açıklığı ve puanlamanın tutarlılığıyla
birlikte incelenmelidir. Örneğin, yazılı sınavda birbirine yakın puanlar alan
adayların mülakat sonuçları nedeniyle farklı sıralamalara yerleşmesi sistemin
doğal bir sonucu olabilir. Bu farklılığın sorun oluşturup oluşturmadığı ise
mülakat puanlarının hangi ölçütlerle verildiğine ve kararların açıklanabilir
olup olmadığına bağlıdır. Bu nedenle araştırmada yalnızca yazılı sınav ile
mülakat arasındaki puan farklarına bakmak yeterli olmayacaktır. Erişilebilen
veriler elverdiği ölçüde puanların dağılımı, sıralama değişiklikleri ve
değerlendirme gerekçeleri birlikte incelenmelidir. Burada önemli bir veri
sınırlılığı vardır: Aday bazındaki yazılı sınav ve mülakat puanları, kurul
üyelerinin ayrı değerlendirmeleri ve gerekçeli kararları kamuya açık değilse,
sistemin bütün adaylar bakımından ne ölçüde tutarlı çalıştığını kesin biçimde belirlemek
olanaklı olmayabilir. Bu durumda araştırma, kanıtlanabilen olgularla sınırlı
kalmalı ve veri eksikliğini açıkça belirtmelidir.
Mülakat
sistemine ilişkin reform önerileri ve mevcut sorunların niteliği
Türkiye
Adalet Akademisinin yargıç ve savcı yardımcılığı sistemine ilişkin raporunda
mülakatın süresi, usulü ve içeriğinin adayların kanunda sayılan özelliklerini
değerlendirmeye elverişli biçimde yapılandırılması gerektiği belirtilmektedir.
Raporda ayrıca değerlendirme sürecinde ilgili uzmanlık alanlarından teknik
destek alınması ve somut olaylar üzerinden yapılandırılmış değerlendirme
yöntemlerinin kullanılması gibi öneriler yer almaktadır. Bu öneriler mülakatın
niteliğinin yalnızca kanunda sayılan ölçütlerle değil, bu ölçütleri uygulamaya
aktaran yöntemlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, bir
kurumun reform önerisinde bulunması, mevcut sistemde mutlaka kayırmacılık
yaşandığını kanıtlamaz. Öneriler, değerlendirme sürecinin daha tutarlı ve
denetlenebilir duruma getirilmesine yönelik kurumsal arayışlar olarak ele
alınmalıdır. Bu bağlamda araştırmanın amacı, mülakat sistemini peşin olarak
taraflı ilan etmek değil, mevcut düzenlemelerin hangi güvenceleri sağladığını
ve hangi alanlarda daha fazla saydamlık veya denetim gereksinimi bulunduğunu
belirlemektir.
Ara Değerlendirme
Yazılı sınav
ve mülakat sistemi yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabulünde farklı
işlevler üstlenmektedir. Yazılı sınav daha ölçünleştirilebilir bir
değerlendirme olanağı sunarken mülakat mesleğin gerektirdiği bazı niteliklerin
değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Ancak mülakatın öznel değerlendirmeye açık
yönleri nedeniyle ölçütlerin somutluğu, puanlamanın tutarlılığı ve kararların
denetlenebilirliği önem kazanmaktadır. Mevcut mevzuat yazılı sınav ve mülakatın
temel çerçevesini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, sistemin uygulamada
eşitlik ve liyakati ne ölçüde güvence altına aldığını belirlemek için daha
ayrıntılı verilere gereksinme vardır. Bu bölümden çıkarılabilecek temel sonuç
şudur: Mülakatın varlığı kayırmacılık kanıtı olmadığı gibi yazılı sınavın
merkezi ve ölçünleştirilmiş olması da seçme sürecinin tamamının tarafsızlığını
tek başına güvence altına almaz. Belirleyici olan bütün aşamaların nesnel,
tutarlı ve denetlenebilir ölçütlerle yürütülüp yürütülmediğidir. Bir sonraki
bölümde, dördüncü araştırma sorusu kapsamında siyasal veya ideolojik yakınlığın
yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde etkili olduğuna ilişkin savlar, somut
kanıtlar ve farklı açıklamalar çerçevesinde incelenecektir.
Dördüncü
Araştırma Sorusu: Siyasal veya İdeolojik Yakınlık, Yargıç ve Savcı Adaylarının
Seçilmesinde Etkili Olmuş mudur?
Bu araştırma
sorusu çalışmanın en önemli ve aynı zamanda kanıtlanması en güç boyutlarından
birini oluşturmaktadır. Çünkü yargının siyasal iktidar tarafından
araçsallaştırılması, yalnızca yargıç ve savcıların verdikleri kararlar
üzerinden değil, yargı mesleğine kimlerin kabul edildiği, adayların hangi
ölçütlerle seçildiği ve mesleğe giriş sürecinde hangi ilişkilerin etkili
olabildiği üzerinden de incelenmelidir. Bununla birlikte, siyasal veya
ideolojik yakınlığın belirli adayların seçilmesinde etkili olduğu savı yalnızca
seçilen kişilerin dünya görüşlerinden, mesleksel geçmişlerinden ya da iktidara
yakın çevrelerle ilişkilerinden hareketle doğrulanamaz. Böyle bir sonuca
ulaşabilmek için seçim sürecinin işleyişine, adaylar arasında farklı işlem
yapılıp yapılmadığına ve kararların hangi ölçütlere dayandırıldığına ilişkin
somut kanıtlara gereksinme vardır. Bu nedenle çözümlemede üç ayrı olgunun
birbirinden ayrılması gerekir:
Siyasal veya ideolojik yakınlık: Adayın belirli bir siyasal
düşünceye, çevreye ya da toplumsal gruba yakın olması.
Kurumsal erişim: Adayın bir baro, dernek, meslek örgütü veya etkili kişiler
aracılığıyla karar vericilere ulaşabilmesi.
Kayırmacılık: Benzer koşullardaki adaylar arasında nesnel ve mesleksel
ölçütlerle açıklanamayan bir farklı işlem yapılması.
Bu üç olgu
birbirleriyle ilişkili olabilir ancak aynı anlama gelmezler. Özellikle kurumsal
erişimin bulunması tek başına kayırmacılığın gerçekleştiğini kanıtlamaz. Buna
karşılık, erişim olanaklarının belirli gruplar lehine sistemli biçimde
farklılaşması ve bu farklılığın seçilme sonuçlarını etkilediğinin gösterilmesi
siyasal araçsallaştırma savını güçlendirebilir.
2013
Sonrası Dönüşüm ve Yargı Kadrolarının Genişletilmesi: Bekir Bozdağ’ın Adalet Bakanlığı
dönemleri bu araştırma bakımından önemli bir inceleme alanıdır. Bunun nedeni,
yalnızca bakanın siyasal kimliği değil, yargı kadrolarının büyütülmesi ve
mesleğe giriş süreçlerinin yeniden düzenlenmesi sırasında ortaya çıkan kurumsal
koşullardır. Adalet Bakanlığının 2015 Etkinlik Raporu o yılki alımların
ölçeğine ilişkin somut veriler sunmaktadır. Rapora göre, yargısal yargı yargıç
ve savcı adaylığı yazılı sınavına 9.133 kişi başvurmuş, yazılı sınavı geçen
3.945 adayın mülakatları yapılmış ve 1.375 kişinin atama işlemleri
başlatılmıştır. Avukatlık mesleğinden geçişlerde de ayrıca alımlar
öngörülmüştür. 2016 yılında ise 15
Temmuz darbe girişiminin ardından yargı mensuplarının meslekten çıkarılması ve
boşalan kadroların doldurulması gündeme gelmiştir. Bekir Bozdağ Kasım 2016’da
yaptığı açıklamada, yıl içinde 4.610 adayın mesleğe kabul edildiğini ve 24 Aralık’ta
3.800 adayın alımına ilişkin sınav yapılacağını bildirmiştir. Bu veriler iki
önemli noktayı ortaya koymaktadır: Yargı kadrolarının genişletilmesi ve çok
sayıda adayın mesleğe kabul edilmesi belgelenebilen olgulardır. Bu sayılar,
mesleğe kabul edilenlerin belirli bir siyasal partiyle bağlantılı olduğunu veya
siyasal referansla seçildiğini göstermez. Dolayısıyla, belirli dönemlerde
binlerce yargıç ve savcının iktidara yakınlık temelinde seçildiği savı toplam
alım sayılarıyla kanıtlanamaz. Bunun için adayların seçim sürecindeki
değerlendirmelerine, mülakat sonuçlarına, seçilme ölçütlerine ve varsa adaylar
arasında farklı işlem yapıldığını gösteren verilere gereksinme vardır. Araştırmada
sınanması gereken temel varsayım, kadroların hızla genişletilmesinin seçme ve
değerlendirme mekanizmalarındaki takdir alanıyla birleştiğinde siyasal veya
ideolojik tercihin etkili olabileceği bir kurumsal ortam yaratıp
yaratmadığıdır. Bu, olası bir mekanizmanın tanımlanmasıdır ve tek başına
belirli bir dönemde böyle bir uygulamanın gerçekleştiğinin kanıtı değildir.
Yazılı
Sınav ile Mülakat Arasındaki Fark: Yargıç ve savcı adaylarının seçiminde yazılı sınavın varlığı
sürecin bütünüyle nesnel olduğu anlamına gelmez. Yazılı sınav, adayların bilgi
düzeylerini ortak bir ölçme aracıyla değerlendirmeye elverişlidir. Mülakat ise
adayın ifade yeteneği, yargılaması ve mesleğe uygunluğu gibi özellikleri
değerlendirmeyi amaçlar ancak değerlendirme ölçütlerinin nasıl uygulandığına
bağlı olarak daha geniş bir takdir alanı yaratabilir. Anayasa Mahkemesinin 2015
tarihli bir bireysel başvuru kararında yargıç adaylığı mülakatında siyasal etki
bulunduğu savı ele alınmıştır. Başvurucu, mülakat kurulunun oluşumu ve
değerlendirme sürecinin siyasal ölçütlere açık olduğunu ileri sürmüştür.
Bununla birlikte Mahkeme somut başvuruda ayrımcılık savını destekleyen yeterli
bulgu ve kanıt sunulmadığı gerekçesiyle ilgili yakınmayı açıkça dayanaktan
yoksun bulmuştur. Bu kararın araştırma açısından anlamı dikkatle
sınırlandırılmalıdır. Karar, yargıç adaylığı mülakatlarının siyasal etkiden
bütünüyle arınmış olduğunu kanıtlamadığı gibi siyasal kayırmacılığın
gerçekleştiğini de doğrulamamaktadır. Kararın gösterdiği olgu böyle bir savın hukuksal
olarak değerlendirilebilmesi için genel kuşkunun ötesine geçilmesi ve somut
olguların ortaya konulması gerektiğidir. Bu nedenle inceleme yalnızca mülakatın
varlığına veya kurulun bileşimine odaklanmamalıdır. Şu göstergeler de
araştırılmalıdır: Yazılı sınavda başarılı olan adaylarla mülakatta başarılı
sayılan adaylar arasındaki oranlar, adayların yazılı sınav puanları ile mülakat
puanları arasındaki ilişkiler, benzer yazılı sınav başarısına sahip adaylar
arasında açıklanamayan puan farklılıkları bulunup bulunmadığı, mülakat
ölçütlerinin önceden belirlenip belirlenmediği ve tutarlı biçimde uygulanıp
uygulanmadığı, adayların değerlendirme sonuçlarına etkili biçimde itiraz
edebilme olanakları ve belirli dönemler veya gruplar bakımından sistemli bir
farklılaşma bulunup bulunmadığı. Bu göstergelerin tamamına ilişkin
karşılaştırılabilir veriler kamuya açık değilse araştırmanın bunu açıkça
belirtmesi gerekir. Verinin bulunmaması kayırmacılığın kanıtı değildir ancak
seçim sisteminin dışarıdan denetlenebilirliği bakımından bir sınırlılık
oluşturabilir.
Siyasal
Referans, Mesleksel Öneri ve Kayırmacılık
11 Ekim
2026’da kamuoyuna yansıyan Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in
açıklaması bu ayrımın güncel bir örneğini oluşturmaktadır. Ağdemir, baronun
yaklaşık iki yıllık çalışma döneminde 70 baro üyesi avukatın yargıç veya savcı
olduğunu, bu süreçte referans olduklarını ve bakanlıklarla görüştüklerini
söylemiş ve Bakanlığın kendilerine bu konuda “ayrıcalık” tanıdığını ifade
etmiştir. Ağdemir’in daha sonra yaptığı açıklamada ise sözlerinin bağlamından
koparıldığını, baronun eğitim merkezinde yetişen adayların sınavları kendi
başarılarıyla geçtiğini ve baro başkanının mesleksel yeterliliği ilgili
makamlara bildirmesinin doğal bir sorumluluk olduğunu savunduğu aktarılmıştır. Bu
iki açıklama birlikte ele alındığında mevcut bilgilerden doğrudan bir
usulsüzlük sonucu çıkarmak olanaklı değildir. Bununla birlikte, araştırılması
gereken kurumsal bir sorun ortaya çıkmaktadır: Bir meslek örgütünün üyeleri
için referans vermesiyle o meslek örgütüne bağlı adaylara diğer adayların sahip
olmadığı bir seçilme üstünlüğü sağlanması arasındaki sınır nerede
başlamaktadır? Bu sorunun yanıtı, referansın varlığından çok referansın seçim
kararını nasıl etkilediğine bağlıdır.
|
Çizelge 1: İrdeleme |
|
|
Durum |
Araştırma açısından anlamı |
|
Adayın mesleksel
yeterliliğinin ilgili makamlara bildirilmesi |
Tek başına
kayırmacılık kanıtı değildir. |
|
Adayın mesleksel
eğitim ve başarı belgelerinin sunulması |
Olağan ve
denetlenebilir bir mesleksel destek etkinliği olabilir. |
|
Referans
veren kurumun diğer adaylardan farklı bir erişim olanağına sahip olması |
Kurumsal
eşitlik açısından incelenmesi gereken bir durumdur. |
|
Referansın
değerlendirme puanını veya seçilme kararını nesnel ölçütlerden bağımsız
biçimde etkilemesi |
Kayırmacılık
savını destekleyebilecek bir bulgudur. |
|
Benzer
nitelikteki adaylara sistemli olarak farklı davranılması |
Ayrımcı
veya siyasal etkili bir seçim mekanizmasına ilişkin daha güçlü kanıt
oluşturabilir. |
Burada
önemli olan, baro başkanının veya başka bir kurum temsilcisinin yetkililerle
görüşmüş olması değildir. Asıl sorun, bu görüşmelerin adayların seçiminde hangi
rolü oynadığı ve aynı olanakların diğer adaylar bakımından da bulunup
bulunmadığıdır.
“Üç
Bin–Dört Bin İktidara Yakın Yargıç ve Savcı” İddiasının Kanıt Durumu
Araştırmanın
bu aşamasında belirli dönemlerde 3.000–4.000 dolayında iktidara yakın yargıç ve
savcının seçildiği veya atandığı yönündeki sav ayrıca ele alınmalıdır. İncelenen
kaynaklar 2015–2016 döneminde yargı kadrolarına yönelik yüksek sayılı alımları
ve mesleğe kabul süreçlerini belgelemektedir. Ancak bu veriler alımlara katılan
veya mesleğe kabul edilen kişilerin siyasal bağlarını göstermemektedir. Bu
nedenle toplam alım sayılarından hareketle belirli sayıda yargıcın AKP
bağlantılı olduğu sonucuna varılamaz. Bu savın sınanabilmesi için en azından şu
tür kanıtlara gereksinme vardır: Seçim sürecine katılan adayların ve mesleğe
kabul edilenlerin dönemlere göre sayıları, yazılı sınav ve mülakat sonuçlarının
karşılaştırılabilir dökümleri, aday seçiminde siyasal referans kullanıldığını
gösteren doğrulanabilir belge, yazışma, tanıklık veya resmi inceleme bulguları,
savlanan siyasal bağlantı ile seçilme sonucu arasında anlamlı bir ilişki
bulunduğunu gösterebilecek bağımsız veriler ve aynı dönemde seçim ölçütlerinin
ve kurumsal uygulamaların değişimini açıklayan mevzuat ve uygulama kayıtları. Özellikle
“iktidara yakınlık” kavramının nasıl tanımlandığı açıklığa kavuşturulmalıdır.
Bir kişinin iktidar partisine oy vermesi, belirli bir düşünceyi benimsemesi,
bir meslek örgütüne üye olması veya bir siyasal çevreyle tanışıklığı bulunması
birbirinden farklı durumlardır. Bunları tek bir kategori altında toplamak
araştırmanın kanıt değerini zayıflatır. Bu aşamada söz konusu sayı, doğrulanmış
bir bulgu olarak değil, kaynağı ve ölçüm yöntemi ortaya konulması gereken bir sav
olarak kayda geçirilmelidir.
Ara
Değerlendirme
Bu araştırma
sorusunun çözümlemesi üç sonuç ortaya koymaktadır. Birincisi, yargı
kadrolarının genişletilmesi ve mesleğe giriş süreçlerinde mülakatın
kullanılması belgelenebilir kurumsal olgulardır. İkincisi, mülakatın varlığı
veya siyasal referans ilişkilerinin bulunması tek başına siyasal kayırmacılığı
kanıtlamaz. Üçüncüsü, seçim süreçlerinin eşitliği ve tarafsızlığı hakkında
güvenilir bir sonuca ulaşmak için yalnızca mevzuatın değil, mevzuatın
uygulanışının ve adaylar arasındaki işlemin de incelenmesi gerekir. Bu nedenle
çalışmanın temel savı belirli sayıda yargıcın siyasal bağlılığı üzerinden
kurulmak yerine siyasal etkilerin yargı mesleğine giriş sürecine hangi kurumsal
kanallar aracılığıyla taşınabileceği ve bu kanalların denetlenebilir olup
olmadığı üzerinden geliştirilmelidir. Bir sonraki bölümde, beşinci araştırma
sorusu kapsamında, siyasal veya mesleksel referansların aday seçiminde nasıl
bir rol oynayabileceği ve referans ilişkilerinin kurumsal eşitlik bakımından
hangi koşullarda sorun oluşturabileceği ele alınacaktır.
Beşinci
Araştırma Sorusu: Referanslar ve Kurumsal İlişkiler, Yargıç ve Savcı
Adaylarının Seçilmesinde Nasıl Bir Rol Oynayabilir?
Yargıç ve
savcıların mesleğe kabulünde referans ilişkilerinin rolü, kişisel bir önerinin
ötesinde, adayların seçim sürecine erişim olanakları ve bu olanakların eşit
dağılıp dağılmadığı bakımından incelenmelidir. Bu çerçevede araştırılması
gereken sorun bir baronun veya meslek örgütünün adaylarını desteklemesinin
meşru olup olmadığıyla sınırlı değildir. Asıl sorun bu desteğin seçim ölçütleri
karşısında ne ölçüde etkili olduğu ve adaylar arasında ayrıcalıklı bir konum
yaratıp yaratmadığıdır.
Referans
İlişkilerinin Üç Farklı İşlevi
Referans
ilişkileri, en az üç farklı işlev görebilir.
Birinci
işlev: Mesleksel
yeterliliğin tanıtılması. Bir baro veya meslek örgütü eğitim programlarına
katılan, mesleksel başarı gösteren ya da belirli bir alanda uzmanlaşan
üyelerinin niteliklerini ilgili kurumlara bildirebilir. Bu tür bir girişim
bütün adaylar için geçerli seçim ölçütlerini değiştirmediği ve seçme yetkisini
etkilemediği sürece kendi başına hukuka veya meslek etiğine aykırı bir davranış
olarak nitelendirilemez.
İkinci
işlev: Kurumsal
erişim sağlanması. Bazı meslek örgütleri siyasal veya yönetsel karar
vericilerle düzenli iletişim kurabilirken diğerleri aynı erişim olanağına sahip
olmayabilir. Bu durum, adayların sınavlara katılma hakkını doğrudan ortadan
kaldırmasa bile karar vericilere ulaşma ve kendilerini tanıtma olanakları
bakımından eşitsizlik yaratabilir. Böyle bir eşitsizliğin seçilme sonuçlarını
etkileyip etkilemediği ayrıca araştırılmalıdır.
Üçüncü
işlev: Seçim
kararına ayrıcalıklı etki. Referansın adayın yeterliliğini bildirmekten
çıkarak değerlendirme puanını, mülakat sonucunu veya mesleğe kabul kararını
etkilemesi daha ciddi bir kurumsal sorun oluşturur. Özellikle bu etkinin nesnel
ölçütlerle açıklanamaması ve belirli siyasal ya da örgütsel çevrelere mensup
adaylar lehine sistemli biçimde ortaya çıkması durumunda kayırmacılık ve
siyasal araçsallaştırma savları güçlenir.
Bu ayrım
önemlidir: İlk işlevin meşru olması, ikinci işlevin eşitsizlik yaratamayacağı
anlamına gelmez ve ikinci işlevin varlığı da üçüncü işlevin gerçekleştiğini
kendiliğinden kanıtlamaz.
Ağdemir
Açıklamasının Kurumsal Açıdan Anlamı
Ankara 2
No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in açıklamasında iki ifade özellikle dikkat
çekmektedir: Baro üyelerine referans olduklarını ve bakanlıklarla
görüştüklerini belirtmesi ayrıca Bakanlığın kendilerine bu konuda “bir
ayrıcalık tanıdığını” söylemesi. Burada 70 avukatın yargıç veya savcı olması
ile bu sonucun nasıl gerçekleştiği birbirinden ayrılmalıdır. Sayı Ağdemir’in
açıklamasında verdiği bilgidir. Bu kişilerin tamamının yalnızca baro referansı
sayesinde seçildiğini gösteren bağımsız bir veri değildir. Ağdemir’in sonraki
açıklamasında sözlerinin bağlamından koparıldığını, baronun eğitim merkezinde
yetişen adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını ve mesleksel
yeterlilikleri ilgili makamlara bildirmenin doğal bir sorumluluk olduğunu
savunması da değerlendirmeye katılmalıdır. Dolayısıyla iki açıklama arasında şu
ayrım yapılabilir:
Doğrulanması
gereken olgu: Baro
yönetiminin üyeleri için referans verdiği ve bakanlıklarla görüştüğü yönündeki
kendi beyanı.
Açıklığa
kavuşturulması gereken husus: Bakanlığın söz konusu referanslara nasıl karşılık verdiği ve
“ayrıcalık” sözcüğünün hangi somut uygulamayı anlattığı.
Henüz
kanıtlanmış sayılamayacak sonuç: Bu girişimlerin adayların sınav ve mülakat sonuçlarını
etkilediği veya diğer adaylara kıyasla haksız bir üstünlük yarattığı savı.
Bu noktada
Adalet Bakanlığının açıklaması, varsa ilgili mevzuat, adayların değerlendirme
süreçleri ve baronun eğitim etkinliklerine ilişkin belgeler belirleyici
olacaktır. Söz konusu görüşmelerin yalnızca mesleksel yeterlilikleri
bildirmekle mi sınırlı kaldığı, yoksa resmi seçim sürecinde ayrıcalıklı bir
etki mi yarattığı bu belgeler olmadan kesinleştirilemez.
Uluslararası
Raporlarda Referans ve Seçim Süreci Sorunu
Türkiye’de
yargıç ve savcıların mesleğe kabulüne ilişkin kaygılar yalnızca güncel baro
tartışmasıyla sınırlı değildir. Human Rights Watch’un 2024 yılında
yayımlanan bir hukuksal müdahale metninde yargıç ve savcı adaylarının mülakat
kurulunun yürütme organıyla ilişkili üyelerden oluşması, seçim süreçlerinin saydamlığı
ve adayların değerlendirilmesinde nesnel ölçütlerin uygulanması konularında
eleştiriler yer almaktadır. Metin ayrıca 2018 yılında bir muhalefet
milletvekilinin, iktidar partisi AKP’de etkili görevler üstlenmiş 100’den fazla
kişinin yargıç ve savcı olarak mesleğe kabul edildiğine ilişkin bir liste
sunduğunu aktarmaktadır. Bu bilgi, araştırma açısından önemlidir ancak kanıt
değeri doğru sınırlandırılmalıdır. Bir siyasal partide görev yapmış kişilerin
yargı mesleğine kabul edilmiş olması tek başına bu kişilerin usulsüz biçimde
seçildiğini göstermez. Bunun için partideki görevlerin niteliği, seçim
sürecindeki puanları, diğer adaylarla karşılaştırmaları ve varsa siyasal
ilişkilerin seçim kararını etkilediğini gösteren bulgular incelenmelidir. Buna
karşılık, uluslararası kuruluşların seçim sistemine ilişkin eleştirileri de
yalnızca tek tek adayların durumuna indirgenemez. Avrupa Komisyonunun Türkiye
hakkındaki 2024 raporunda yargıç ve savcıların seçilmesi, mesleğe kabulü ve
terfilerinin saydam olmadığı, Adalet Bakanlığının yeni yargı mensuplarının
seçim kurullarını denetlediği ve HSK’nın yürütmeden bağımsızlığı konusunda
sorunların sürdüğü belirtilmektedir. Bu tür raporlar, her bir adayın
kayırıldığına ilişkin doğrudan kanıt oluşturmaz. Bununla birlikte, seçim
süreçlerinin bağımsızlığı ve saydamlığı bakımından yapısal sorunlar bulunduğu
yönündeki değerlendirmelerin yalnızca güncel bir siyasal tartışmadan
kaynaklanmadığını gösterir.
Referans
Ağlarının Sistemli Etkiye Dönüşme Koşulları
Referans
ilişkilerinin yargının siyasal araçsallaştırılmasında etkili bir mekanizmaya
dönüşebilmesi için birkaç koşulun bir araya gelmesi gerekir. Birincisi, karar
vericilere erişim olanaklarının adaylar arasında eşit dağılmaması gerekir.
İkincisi, bu erişimin resmi değerlendirme sürecine yansıyabilmesi gerekir.
Üçüncüsü, ortaya çıkan farklı işlemin nesnel ve denetlenebilir ölçütlerle
açıklanamaması gerekir. Dördüncüsü, farklı işlemin bireysel bir olaydan çok
belirli bir çevre lehine yinelenen bir örüntü oluşturduğunun gösterilmesi
gerekir. Bu koşulların tümü kanıtlanmadan referans ilişkilerinden hareketle
siyasal kadrolaşma sonucuna varmak yöntemsel açıdan sakıncalıdır. Ancak
bunların araştırılmasını gereksiz görmek de doğru değildir. Çünkü resmi seçim
ölçütleri korunmuş olsa bile, adayların karar vericilere erişim olanakları sistemli
biçimde farklılaşabilir. Bu nedenle araştırmada aşağıdaki göstergeler özellikle
önem taşımaktadır: Referans veren kuruluşların kimler olduğu ve hangi adaylar
için girişimde bulunduğu, referansın seçim sürecinin hangi aşamasında devreye
girdiği, referans alan ve almayan adayların benzer niteliklere sahip olup
olmadığı, mülakat puanlarında veya mesleğe kabul oranlarında açıklanamayan
farklılıkların bulunup bulunmadığı, ilgili kurumların referans taleplerine
hangi usulle karşılık verdiği ve sürecin bağımsız denetime ve etkili itiraz
mekanizmalarına açık olup olmadığı. Bu göstergeler üzerinden yapılacak
çözümleme siyasal bağlantılar ile seçilme sonuçları arasındaki ilişkiyi
yalnızca varsayımsal düzeyde bırakmaktan çıkarabilir.
Ara
Değerlendirme
Referans
ilişkileri yargıç ve savcı adaylarının seçiminde tek başına hukuka aykırılık
veya kayırmacılık göstergesi değildir. Ancak referansın mesleksel yeterliliği
bildirmekten çıkarak belirli adaylara diğer adayların sahip olmadığı bir üstünlük
sağlaması durumunda eşitlik ve liyakat ilkeleri bakımından ciddi bir sorun
ortaya çıkabilir. Ağdemir’in açıklaması, bu ayrımın somut biçimde
araştırılmasını gerektiren güncel bir örnektir. Uluslararası raporlar ise
Türkiye’de yargı mesleğine giriş ve terfi süreçlerinin saydamlığına ilişkin
daha geniş yapısal kaygılar bulunduğunu göstermektedir. Bununla birlikte,
güncel olay ile geçmişteki uygulamalar arasında doğrudan nedensellik
kurulabilmesi için ayrıca kanıt gerekir. Bir sonraki bölümde, altıncı araştırma
sorusu kapsamında, 2020 yılında getirilen çoklu baro düzenlemesinin
gerekçeleri, siyasal bağlamı ve baroların kurumsal yapısında yarattığı
değişiklikler ele alınacaktır. Bu çözümleme, baroların ayrışması ile yargıç ve
savcıların seçimi arasında doğrudan bir bağ bulunduğunu varsaymadan böyle bir
bağın hangi koşullarda kurulabileceğini araştıracaktır.
Altıncı
Araştırma Sorusu: 2020 Çoklu Baro Düzenlemesinin Gerekçeleri, Siyasal Bağlamı
ve Kurumsal Sonuçları Nelerdir?
Bu bölüm,
araştırmanın temel eksenlerinden birini oluşturmaktadır. Çünkü yargıç ve
savcıların seçilmesi konusundaki tartışma yalnızca Adalet Bakanlığının personel
siyasası veya mülakat uygulamalarıyla sınırlı değildir. Yargı sisteminin
dışında yer almakla birlikte hukuk devletinin korunmasında önemli bir işlev
üstlenen baroların yapısı ve siyasal iktidarla ilişkileri de bu çerçevede
incelenmelidir. Buradaki temel soru şudur: 2020 yılında çoklu baro sistemine
geçilmesi avukatlık mesleğinin örgütlenmesini çoğulculaştırmaya yönelik bir
düzenleme miydi, yoksa mevcut baroların kurumsal gücünü ve siyasal etkisini
azaltan bir sonuç da doğurdu mu? Bu soruya cevap verebilmek için üç düzeyin
birbirinden ayrılması gerekir: Kanunun resmi gerekçeleri ve savunucularının
açıklamaları, düzenlemenin kabul edildiği dönemin siyasal ve kurumsal koşulları
ve düzenlemenin baroların temsili, bağımsızlığı ve yargı sistemiyle ilişkileri
üzerindeki etkileri. Bu düzeylerden herhangi birinin diğerlerinin yerine
geçirilmesi çözümlemeyi eksik bırakacaktır.
Yasal
Düzenleme ve Getirdiği Temel Değişiklik
7249 sayılı
Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 11
Temmuz 2020’de kabul edilmiş ve 15 Temmuz 2020 tarihli ve 31186 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanmıştır. Düzenlemenin en önemli değişikliklerinden biri avukat
sayısının 5.000’i aştığı illerde en az 2.000 avukatın bir araya gelmesiyle yeni
bir baro kurulabilmesine olanak tanınmasıdır. Böylece İstanbul, Ankara ve İzmir
gibi çok sayıda avukatın bulunduğu illerde birden fazla baronun kurulmasının hukuksal
zemini oluşturulmuştur. Düzenleme yalnızca aynı ilde birden fazla baro
kurulmasına izin vermekle kalmamış ve Türkiye Barolar Birliğindeki temsil
sistemini de değiştirmiştir. Bu değişiklik, avukat sayısı çok yüksek olan büyük
baroların Birlik içindeki temsil ağırlığını azaltırken avukat sayısı daha düşük
illerin temsil gücünü artırabilecek bir yapı ortaya çıkarmıştır. İnsan Hakları
İzleme Örgütü ile Uluslararası Hukukçular Komisyonu 2020’de yayımladıkları
değerlendirmelerde bu değişikliğin büyük baroların ulusal düzeydeki etkisini
ciddi biçimde azaltacağını belirtmiştir. Bu nedenle düzenlemenin kurumsal
etkisini yalnızca yeni baroların kurulabilmesi üzerinden değerlendirmek yeterli
değildir. Baroların kendi illerindeki örgütlenme biçimleri kadar ulusal meslek
örgütündeki temsil ve karar alma güçleri de değişmiştir.
Düzenlemenin
Açıklanan Gerekçesi: Çoğulculuk ve Mesleksel Örgütlenme
Çoklu baro
düzenlemesinin savunulmasında öne çıkan yaklaşım avukatların farklı görüş ve
beklentilerini temsil edebilecek farklı meslek örgütlerinin kurulabilmesi ve mesleksel
örgütlenmenin daha çoğulcu kılınmasıydı. Ankara 2 No’lu Barosunun kuruluş
aşamasındaki açıklamalarında da mevcut baro yapısının avukatların mesleksel gereksinmelerini
yeterince karşılamadığı ve yeni bir örgütlenmeye gereksinme duyulduğu
savunulmuştur. Bu yaklaşımın kendi içinde anlaşılabilir bir dayanağı vardır:
Bir meslek örgütünün üyelerinin tamamının görüşlerini temsil edemediği ileri
sürülüyorsa farklı örgütlenme biçimlerinin oluşturulması ilk bakışta
çoğulculuğu artırabilir. Ancak burada örgüt sayısının artması ile mesleksel
temsilin demokratik niteliğinin artması aynı şey değildir. Çoğulculuğun
değerlendirilmesinde şu sorular önemlidir: Yeni örgütlenmeler, avukatların mesleksel
sorunlarını daha etkili biçimde temsil edebilmiş midir? Yeni baroların
kurulması mevcut baroların insan hakları ve hukuk devleti konularındaki etkilerini
güçlendirmiş midir, yoksa bunların kurumsal etkisini azaltmış mıdır? Türkiye
Barolar Birliğindeki temsil düzenlemesi avukat sayısına göre adil temsil
ilkesini korumuş mudur? Yeni sistem avukatların tercihlerini özgürce ifade
etmelerini kolaylaştırmış mıdır, yoksa siyasal veya ideolojik yakınlığa dayalı
ayrışmayı mı özendirmiştir? Bu soruların yanıtları düzenlemenin resmi
gerekçesinden bağımsız olarak uygulamada ortaya çıkan sonuçların incelenmesini
gerektirir.
Siyasal
Bağlam: Büyük Barolar ile Hükümet Arasındaki Gerilim
Düzenlemenin
kabul edildiği siyasal ortam yalnızca teknik bir meslek örgütlenmesi tartışması
olarak görülemez. Human Rights Watch ile Uluslararası Hukukçular
Komisyonunun Temmuz 2020’de yayımladığı değerlendirmeler düzenlemenin büyük
baroların etkisini azaltabileceği ve avukatlık mesleğini siyasal çizgiler
boyunca bölebileceği uyarısında bulunmuştur. Bu kuruluşlara göre, özellikle
İstanbul, Ankara ve İzmir barolarının insan hakları ihlalleri ve hukuk
devletinin gerilemesi konularında hükümete yönelttikleri eleştiriler
düzenlemenin siyasal bağlamını anlamak bakımından önemliydi. Bu değerlendirmeyi
destekleyen tarihsel bağlamda 2019 yılında bazı baroların Cumhurbaşkanlığı ev
sahipliğinde yapılan yargısal yıl açılış törenine katılmaması ve 2020 yılında
Ankara Barosunun Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamalarına yönelik eleştirisi
sonrasında ortaya çıkan gerilimler de yer almaktadır. İnsan Hakları İzleme
Örgütü, bu olayları hükümet ile büyük barolar arasındaki anlaşmazlığın
örnekleri arasında göstermiştir. Bununla birlikte, uluslararası kuruluşların
değerlendirmeleri ile yargısal olarak saptanmış olgular birbirinden
ayrılmalıdır. Bu kuruluşlar, düzenlemenin siyasal amaç taşıdığı ve eleştirel
baroları zayıflatacağı sonucuna ulaşmıştır. Bu, dönemin koşullarına dayanan bir
kurumsal değerlendirmedir ve kanunun kabul edilmesindeki bütün karar
vericilerin öznel niyetlerini tek başına kesin biçimde kanıtlamaz. Bununla
beraber, düzenlemenin zamanlaması, büyük baroların itirazları, hükümet ile
barolar arasındaki açık gerilim ve temsil sistemindeki değişiklikler birlikte
ele alındığında siyasal bağlamın araştırma dışında bırakılması da olanaklı
değildir. Bu çalışmanın sınaması gereken temel varsayım çoklu baro
düzenlemesinin yalnızca mesleksel çoğulculuk amacıyla açıklanamayabileceği ve
aynı zamanda hükümete eleştirel yaklaşan büyük baroların kurumsal gücünü
azaltabilecek bir işlev de görmüş olabileceğidir.
Baroların
Kurumsal Olarak Ayrışması ve İdeolojik Konumlanma
Çoklu baro
düzenlemesiyle birlikte tartışmanın odağı bir ilde birden fazla meslek
örgütünün kurulabilmesinden daha geniş bir soruna kaymıştır: Avukatların
örgütsel bağlılıklarının siyasal veya ideolojik kimliklerle ilişkilendirilmesi.
Ankara 2 No’lu Barosunun kuruluş sürecinde yapılan açıklamalar yeni
örgütlenmenin yalnızca yönetsel bir seçenek olarak sunulmadığını da
göstermektedir. Anadolu Ajansının 21 Ağustos 2020 tarihli haberinde baro
sözcüsü mevcut baro yapısının avukatlığı engellediğini ve avukatların bu yapı
içinde savunmasız kaldığını ileri sürmüştür. Bu tür açıklamalar yeni baronun kuruluş
gerekçelerinin ve kurucularının mevcut meslek örgütlerine yönelik
eleştirilerinin belgelenmesi bakımından önemlidir. Ancak yalnızca bu
açıklamalardan hareketle yeni baronun kesin olarak belirli bir siyasal
iktidarın talebi doğrultusunda kurulduğu sonucuna ulaşmak doğru olmaz. Araştırma
açısından daha açıklayıcı yaklaşım üç ayrı olguyu incelemektir:
Kurumsal ayrışma: Aynı ildeki avukatların farklı barolara kaydolması ve mesleksel
temsilin ayrı örgütler üzerinden yürütülmesi.
İdeolojik konumlanma: Baroların kendilerini belirli siyasal, toplumsal veya
kültürel duyarlılıkla tanımlamaları.
Siyasal iktidarla ilişkilenme: Baroların kamu kurumlarıyla
ilişkilerinde karar vericilere erişimlerinde ve mesleksel etkinliklerinde
farklı olanaklara sahip olup olmamaları.
İlk iki
olgunun varlığı üçüncüsünün de bulunduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Ancak
ideolojik konumlanmanın kurumsal erişim ve kamu kurumlarının tutumları üzerinde
etkili olduğu gösterilebilirse çoklu baro sisteminin siyasal sonuçları daha
somut biçimde değerlendirilebilir. Burada kullanılması gereken kavram yalnızca
“baro sayısının artması” değildir. Baroların kurumsal olarak ayrışması, meslek
örgütlerinin temsil gücü, ortak mesleksel tutum geliştirme kapasitesi ve hukuk
devleti konularında birlikte hareket edebilme olanakları bakımından da
incelenmelidir.
Türkiye
Barolar Birliğinde Temsil ve Kurumsal Güç
Düzenlemenin
etkileri baroların kendi illerindeki etkinlikleriyle sınırlı kalmamıştır.
Türkiye Barolar Birliğindeki temsil düzeninin değiştirilmesi baroların ulusal
düzeydeki karar alma süreçlerine katılımını da etkilemiştir. Human Rights
Watch’un Temmuz 2020 tarihli değerlendirmesi, İstanbul, Ankara ve İzmir
barolarının toplam avukat sayısı bakımından önemli bir ağırlığa sahip olmasına karşın
yeni sistemde Birlik delegeleri arasındaki temsil oranlarının ciddi ölçüde
düşeceği uyarısında bulunmuştur. Kuruluş, bunun özellikle insan hakları ve
hukuk devleti konularında eleştirel tutum sergileyen büyük baroların ulusal
düzeydeki etkisini azaltabileceğini savunmuştur. Bu eleştiri temsil sisteminin
demokratik niteliğine ilişkin daha genel bir sorunu gündeme getirir. Birlikte
her baroya belirli bir asgari temsil olanağı tanımak küçük baroların sesini
duyurabilmesi açısından gerekçelendirilebilir. Buna karşılık avukat sayısı çok
farklı olan baroların temsil ağırlıklarının yeniden dağıtılması, mesleği temsil
eden toplam üye kitlesinin karar süreçlerine ne ölçüde yansıdığı sorusunu
doğurur. Dolayısıyla iki ilke arasındaki ilişki incelenmelidir: Küçük baroların
kurumsal varlığını ve karar süreçlerine katılımını güvence altına almak ve mesleği
temsil eden avukat sayısının ulusal düzeydeki temsilde anlamlı karşılık
bulmasını sağlamak. Bu ilkeler arasında uygun bir denge kurulup kurulmadığı
düzenlemenin demokratik niteliğini değerlendirmek bakımından önemlidir. Ancak
temsil oranlarındaki değişimin tek başına siyasal amaçla gerçekleştirildiğini
kanıtlamadığı da belirtilmelidir. Bunun için düzenlemenin hazırlanma süreci,
savunulan gerekçeler, dönemin siyasal koşulları ve sonraki uygulamalar birlikte
değerlendirilmelidir.
Anayasa
Mahkemesi Kararı: Hukuksal Geçerlilik ile Siyasal Etkinin Ayrılması
Anayasa
Mahkemesi, E.2020/60 sayılı dosyada 1 Ekim 2020 tarihinde verdiği kararla aynı
ilde birden fazla baro kurulmasına olanak tanıyan kuralların Anayasa’ya aykırı
olmadığına karar vermiştir. Karar 10 Aralık 2020 tarihli basın duyurusuyla
kamuoyuna açıklanmıştır. İptal isteminde aynı ilde birden fazla kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşunun oluşturulmasının anayasal açıdan sorunlu
olduğu ve iktidara yakın barolara mensup avukatların yargı karşısında üstün
duruma gelebileceği yönünde itirazlar da dile getirilmiştir. Bu kararın
kapsamını doğru değerlendirmek gerekir. Anayasa Mahkemesinin düzenlemeyi
Anayasa’ya aykırı bulmaması kanunun siyasal etkilerinin bulunmadığına veya
uygulamada eşitsizlik yaratmayacağına ilişkin kapsamlı bir görgül saptama
değildir. Mahkemenin incelediği sorun düzenlemenin anayasal denetim kapsamında
iptal edilmesini gerektiren bir aykırılık taşıyıp taşımadığıdır. Dolayısıyla
iki farklı soru birbirinden ayrılmalıdır: Birincisi hukuksal sorudur. Çoklu
baro kurulmasına olanak tanıyan kanuni düzenleme Anayasa’ya aykırı mıdır? İkincisi
kurumsal ve siyasal sorudur. Düzenleme uygulamada baroların temsil gücünü,
bağımsızlığını ve kamu kurumlarına erişim olanaklarını nasıl etkilemiştir? İlk
soruya verilen yargısal yanı, ikinci sorunun araştırılmasını gereksiz kılmaz.
Aynı şekilde, düzenlemenin siyasal açıdan eleştirilmesi de tek başına onun
hukuka aykırı olduğunu göstermez. Bu ayrım, çalışmanın temel yöntemsel
ilkelerinden biri olmalıdır: Bir düzenlemenin hukuksal olarak geçerli olması
onun bütün siyasal ve kurumsal sonuçlarının olumlu olduğu anlamına gelmez ve
siyasal sonuçlarının eleştirilmesi de kendiliğinden hukuka aykırılık kanıtı
oluşturmaz.
Ara
Değerlendirme
2020 çoklu
baro düzenlemesi Türkiye’de avukatlık mesleğinin örgütlenme biçimini
değiştirmiştir. Kanunun savunulmasında çoğulculuk ve farklı örgütlenme
olanakları öne çıkarılmış ve eleştirilerde ise büyük baroların temsil gücünün
azaltılması, mesleğin siyasal çizgiler boyunca ayrışması ve hukuk devleti
denetiminin zayıflaması olasılıkları vurgulanmıştır. Mevcut belgeler,
düzenlemenin siyasal bir tartışma ortamında kabul edildiğini ve eleştirel
baroların kurumsal etkisi bakımından ciddi kaygılara yol açtığını
göstermektedir. Bununla birlikte, düzenlemenin hazırlanmasındaki bütün
niyetleri kesin biçimde ortaya koymak veya sonraki bütün kurumsal sonuçlarını
tek bir nedene bağlamak için daha geniş kanıtlara gereksinme vardır. Bu nedenle
bölümün temel sonucu çoklu baro düzenlemesinin yargıç ve savcıların seçimini
doğrudan etkilediğinin şimdiden kanıtlandığı değildir. Daha sınırlı ancak
araştırma bakımından önemli sonuç şudur: Baroların kurumsal yapısında ve
siyasal iktidarla ilişkilerinde meydana gelen değişim yargı mesleğine girişte
referans, erişim ve eşit işlem sorunlarının incelenmesi için önemli bir bağlam
oluşturur. Bir sonraki bölümde, yedinci araştırma sorusu kapsamında, baroların
siyasal ve ideolojik çizgiler boyunca ayrışmasının savunma mesleği, hukuk
devleti denetimi ve yargının bağımsızlığı üzerindeki olası sonuçları
incelenecektir.
Yedinci
Araştırma Sorusu: Baroların Siyasal ve İdeolojik Çizgiler Boyunca Ayrışması,
Savunma Mesleğini ve Hukuk Devletini Nasıl Etkileyebilir?
Çoklu baro
düzenlemesinin sonuçlarını değerlendirebilmek için baroların yalnızca
avukatların mesleksel çıkarlarını temsil eden kuruluşlar olmadığı göz önünde
bulundurulmalıdır. Barolar, savunma hakkının korunması, adil yargılanma
güvencelerinin izlenmesi, hukukun üstünlüğüne ilişkin ihlallerin kamuoyuna
duyurulması ve yargı sistemindeki sorunların kurumsal düzeyde dile getirilmesi
bakımından da işlev görür. Bu nedenle baroların kurumsal olarak ayrışması
yalnızca meslek örgütlerinin sayısındaki artış üzerinden değerlendirilemez.
Esas sorun bu ayrışmanın baroların bağımsız hareket etme kapasitesini, ortak mesleksel
tutum geliştirme olanaklarını ve siyasal iktidarı hukuk çerçevesinde denetleme
işlevlerini nasıl etkilediğidir. Bu bölümde sınanacak temel varsayım şudur:
Baroların siyasal veya ideolojik bağlılıklar temelinde ayrışması savunma
mesleğinin ortak kurumsal sesini zayıflatabilir ve hukuk devleti sorunlarına
karşı geliştirilen mesleksel tepkileri parçalı duruma getirebilir. Bununla
birlikte, bu sonuçların düzenlemenin kaçınılmaz etkileri olduğu peşin olarak
kabul edilmemeli ve somut uygulamalar üzerinden değerlendirilmelidir.
Baroların
Mesleksel Temsil İşlevi ile Hukuk Devleti İşlevi
Baroların
temel işlevleri arasında avukatların mesleksel haklarını korumak, mesleksel ölçünleri
geliştirmek ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığını güvence altına almak
bulunmaktadır. Bunun yanında barolar hukukun üstünlüğü ve temel hakların
korunmasıyla ilgili konularda kurumsal açıklamalar yapabilir, davalara müdahil
olma veya hukuksal görüş bildirme gibi hukuksal olarak olanaklı araçları
kullanabilirler. Bu iki işlev birbirini tamamlar. Avukatların mesleksel
bağımsızlığı, savunma hakkının etkili biçimde kullanılabilmesinin koşullarından
biridir. Savunma mesleğinin kurumsal bağımsızlığı zayıfladığında yalnızca
avukatların mesleksel çıkarları değil, bireylerin hak arama olanakları da
bundan etkilenebilir. Ancak baroların hukuk devleti konularında ortak tutum
geliştirmesi bütün baroların her siyasal veya hukuksal konuda aynı görüşü
benimsemesini gerektirmez. Mesleksel çoğulculuk farklı görüşlerin varlığını
doğal olarak içerir. Sorun görüş ayrılıklarının bulunması değil, bu
ayrılıkların kurumsal bağımsızlığı zayıflatan veya siyasal iktidara yakınlık
üzerinden ayrıcalıklı erişim yaratan bir yapıya dönüşüp dönüşmediğidir. Bu
nedenle iki farklı durumun ayrılması gerekir:
Çoğulculuk: Avukatların farklı mesleksel ve düşünsel tercihler
doğrultusunda örgütlenebilmesi.
Kurumsal parçalanma: Farklı örgütlenmelerin ortak mesleksel tutum geliştirme ve
bağımsız denetim kapasitesini zayıflatacak biçimde ayrışması.
Birinci
durum demokratik meslek örgütlenmesini destekleyebilir. İkinci durumun ortaya
çıkıp çıkmadığı ise temsil gücü, kurumsal davranış ve uygulama sonuçları
üzerinden araştırılmalıdır.
Çoklu
Baro Sisteminin Savunma Mesleğinin Ortak Sesine Etkisi
Baroların
kurumsal gücü yalnızca üye sayılarıyla ölçülemez. Bir baronun insan hakları
ihlallerine karşı açıklama yapabilmesi, hukuksal girişimlerde bulunabilmesi ve
kamu kurumlarıyla eşit koşullarda ilişki kurabilmesi de önemlidir. 2020
düzenlemesine karşı çıkan baroların ve uluslararası hukuk kuruluşlarının temel
kaygılarından biri büyük baroların Türkiye Barolar Birliğindeki temsil gücünün
azaltılmasıydı. Nitekim 2024 yılında yayımlanan uluslararası bir ortak
değerlendirmede 7249 sayılı Kanun'un hem çoklu baro kurulmasına olanak tanıması
hem de Birlikteki temsil sistemini değiştirmesi nedeniyle baroların
bağımsızlığını zayıflattığı ileri sürülmüştür. Bu değerlendirme düzenlemenin
etkilerinin iki ayrı düzeyde araştırılması gerektiğini göstermektedir. İlk
düzey, temsilde parçalanmadır. Aynı ildeki avukatların farklı barolara
dağılması avukat sayısı yüksek olan tek bir örgütün temsil ettiği kitlenin
küçülmesine ve ortak mesleksel tutumların daha güç oluşturulmasına yol
açabilir. Bununla birlikte, farklı baroların varlığı her koşulda ortak hareket
etmeyi olanaksızlaştırmaz. Belirleyici olan baroların belirli konularda iş
birliği yapıp yapamadıkları ve ortak kurumsal girişimlerin sürdürülüp
sürdürülemediğidir. İkinci düzey, ulusal düzeyde temsil gücüdür. Bir ildeki
avukatların birden fazla baroya dağılması, Türkiye Barolar Birliğinin karar
alma yapısına yansıyabilir. Bu nedenle çoklu baro sisteminin etkileri
incelenirken yalnızca baroların kendi iç işleyişine değil, ulusal düzeydeki
temsil ve karar süreçlerine de bakılmalıdır. Bu iki düzeydeki değişim özellikle
hukuk devleti ve temel haklar konusunda ortak tutum geliştirilmesini
etkileyebilir. Ancak böyle bir etkinin gerçekten ortaya çıkıp çıkmadığını
belirlemek için 2020 öncesi ve sonrası dönemde baroların ortak açıklamaları, hukuksal
girişimleri ve temsil etkinlikleri karşılaştırılmalıdır.
İdeolojik
Ayrışmanın Kurumsal Bağımsızlık Bakımından Önemi
Bu araştırmada
özellikle üzerinde durulan nokta baroların ayrışmasının yalnızca örgütsel
çoğalma olmadığı ve siyasal iktidara yakın çevrelerin ayrı bir kurumsal yapı
içinde örgütlenmesini de kolaylaştırmış olabileceğidir. Bu varsayım,
araştırmanın önemli bir boyutudur. Ancak kanıtlanabilmesi için yeni baroların
hangi gerekçelerle kurulduğunun yanında kurulduktan sonra nasıl
davrandıklarının ve kamu kurumlarıyla ilişkilerinin de incelenmesi gerekir. Ankara
2 No’lu Barosunun kuruluş sürecinde yapılan açıklamalarda mevcut baroların
ideolojik ve siyasal tutumlarına yönelik eleştiriler dile getirilmiştir. Bu
açıklamalar, yeni baronun kurucularının kendilerini mevcut örgütlenmeden farklı
konumlandırdıklarını göstermektedir. Bununla birlikte, kurucuların açıklamaları
tek başına yeni baronun bütün etkinliklerinin siyasal iktidarın
yönlendirmesiyle gerçekleştiğini kanıtlamaz. Burada üç ayrı kanıt türü
önemlidir:
Kuruluş belgeleri ve beyanları: Yeni örgütlenmenin hangi sorunları
çözmek istediğini ve kendisini nasıl tanımladığını gösterir.
Etkinlik ve karar kayıtları: Baronun uygulamada hangi konulara
öncelik verdiğini, hangi girişimlerde bulunduğunu ve mesleksel bağımsızlığını
nasıl kullandığını ortaya koyabilir.
Kamu kurumlarıyla ilişkiler: Baronun karar vericilere erişimi,
taleplerine verilen karşılıklar ve benzer durumdaki diğer barolarla arasındaki
farklılıklar hakkında bilgi sağlayabilir.
Özellikle
son kategori bu makalenin ana konusu olan yargıç ve savcıların seçimiyle
bağlantı kurulabilmesi bakımından önem taşır. Bir baronun siyasal iktidara
yakın bir çizgide bulunması ile bu yakınlığın üyelerine mesleğe kabul sürecinde
üstünlük sağlaması farklı savlardır. İkinci sav, ayrıca kanıtlanmalıdır.
Uluslararası
Meslek Örgütlerinin Değerlendirmeleri
Türkiye'de
avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin uluslararası değerlendirmeler çoklu
baro düzenlemesini daha geniş bir kurumsal bağlam içinde ele almaktadır. Uluslararası
Barolar Birliği İnsan Hakları Enstitüsü ile “Arrested Lawyers Initiative”
tarafından Şubat 2024'te yayımlanan rapor, Türkiye'de hukuk mesleğinin
bağımsızlığının gerilediğini ve avukatların tutuklama, kovuşturma ve mesleksel etkinlikleriyle
bağlantılı baskılarla karşılaşabildiğini belirtmiştir. Benzer şekilde, 2024
yılında yayımlanan ortak bir uluslararası hukuk kuruluşları değerlendirmesi
büyük baroların insan hakları ve hukuk devleti alanındaki etkinlikleri
nedeniyle hedef alınabildiği ve 2020 düzenlemesinin bu kuruluşların ulusal
düzeydeki etkisini azaltabileceği görüşünü savunmuştur. Bu raporlar, çoklu baro
düzenlemesinin siyasal bağlamı ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin
kaygılar açısından önemlidir. Ancak bunlar, düzenlemenin bütün sonuçlarını tek
başına kanıtlayan deneysel çalışmalar olarak görülmemelidir. Raporlarda yer
alan değerlendirmeler ilgili kuruluşların belge ve gözlemlerine dayanan
kurumsal görüşlerdir ve makalenin bunları diğer belgeler ve uygulama
verileriyle birlikte ele alması gerekir.
Ara
Değerlendirme
Çoklu baro
sisteminin savunma mesleği üzerindeki etkileri yalnızca yeni baroların kurulmuş
olmasıyla açıklanamaz. İncelenmesi gereken asıl sorun bu sistemin baroların
kurumsal bağımsızlığını, ortak mesleksel tutum geliştirme kapasitesini ve hukuk
devleti sorunlarına karşı etkili girişimlerde bulunma olanaklarını nasıl
değiştirdiğidir. Mevcut belgeler, düzenlemenin kabulü sırasında baroların
siyasal çizgiler boyunca ayrışabileceği ve büyük baroların temsil gücünün
azalabileceği yönünde ciddi kaygılar dile getirildiğini göstermektedir.
Uluslararası meslek kuruluşları da sonraki yıllarda avukatlık mesleğinin
bağımsızlığına ilişkin sorunlara dikkat çekmiştir. Bununla birlikte,
düzenlemenin bütün baroları aynı biçimde etkilediği veya her yeni baronun
siyasal iktidarın uzantısı olarak çalıştığı sonucuna ulaşmak için yeterli
dayanak bulunmamaktadır. Böyle bir genelleme farklı baroların gerçek etkilerini
ve kendi içlerindeki çeşitliliği göz ardı eder. Araştırmanın bu aşamasında
varılabilecek sonuç şudur: Baroların kurumsal olarak ayrışması savunma
mesleğinin ortak temsil kapasitesini etkileyebilecek bir değişimdir ve bu
değişimin siyasal araçsallaştırma bakımından anlamı baroların davranışları ve
kamu kurumlarıyla ilişkileri incelenerek belirlenmelidir. Bir sonraki bölümde,
sekizinci araştırma sorusu kapsamında, özellikle yeni kurulan baroların kuruluş
amaçları ile sonraki etkinlikleri arasındaki ilişki ele alınacaktır. Böylece
kuruluş aşamasındaki beyanlarla uygulamada ortaya çıkan kurumsal davranışların
birbirinden ayrılması olanaklı olacaktır.
Sekizinci
Araştırma Sorusu: Yeni Kurulan Baroların Kuruluş Amaçları ile Sonraki Etkinlikleri
Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır?
Bu araştırma
sorusu çoklu baro düzenlemesinin siyasal ve kurumsal sonuçlarını somutlaştırmak
bakımından önemlidir. Bir baronun kuruluş sırasında açıkladığı amaçlar
kurucularının mevcut meslek örgütlenmesine ilişkin değerlendirmeleri ve sonraki
etkinlikleri aynı şey değildir. Kuruluş beyanları örgütün kendisini nasıl
tanımladığını gösterir ve sonraki etkinlikler ise bu tanımın uygulamada ne
ölçüde karşılık bulduğunu ortaya koyabilir. Bu nedenle Ankara 2 No’lu Barosu
örneği incelenirken üç dönem birbirinden ayrılmalıdır: kuruluş başvurusu ve
kurucu açıklamalar, tüzel kişilik kazanılması ve kurumsallaşma ve son olarak
baronun kamu kurumlarıyla ilişkileri ve yargı mesleğine giriş süreçlerine
ilişkin etkinlikleri.
Kuruluş
Aşamasında Açıklanan Amaçlar
Ankara’da
ikinci bir baro kurulmasına yönelik başvuru 21 Ağustos 2020’de kamuoyuna
duyurulmuştur. Kurucular, mevcut baro yapısının avukatlık mesleğini yeterince
temsil etmediğini savunmuş ve meslektaşların “milli, manevi ve mesleksel
hassasiyetlerini” önceleyen bir örgütlenme hedeflediklerini açıklamıştır. Bu
açıklama yeni baronun kuruluş gerekçesini anlamak bakımından önemlidir. Çünkü
kurucular yalnızca mesleksel hizmetlerin iyileştirilmesini değil, mevcut
baroların düşünsel ve siyasal konumlarına ilişkin bir itirazı da dile
getirmişlerdir. Ancak bu noktada iki farklı yorum olanaklıdır. Birinci yorum,
yeni baronun mevcut örgütlenmede yeterince temsil edilmediğini düşünen
avukatlara farklı bir mesleksel alan açtığıdır. İkinci yorum ise bu farklı
örgütlenmenin avukatlık mesleğini siyasal ve ideolojik çizgiler boyunca
ayrıştırabilecek bir yapılanmanın parçası olduğudur. İki yorumun da
değerlendirilmesi gerekir. Kurucuların açıklamalarını doğrudan siyasal
iktidarın talimatıyla hareket edildiğinin kanıtı olarak görmek doğru olmadığı
gibi kuruluşun yalnızca mesleksel hizmetleri iyileştirme amacı taşıdığını
varsaymak da açıklamalardaki ideolojik vurguyu göz ardı eder. Dolayısıyla
kuruluş beyanları baronun siyasal konumlanışını araştırmak için başlangıç
verisidir ancak kesin sonuç değildir.
Kurumsallaşma
ve Öz Tanımlama
Ankara 2
No’lu Barosunun kendi internet sitesindeki bilgilere göre baronun kurucu genel
kurulu 28 Kasım 2021’de gerçekleştirilmiş ve baro tüzel kişilik kazanmıştır.
Baro, kendisini mesleğin itibarını önceleyen, avukatların sorunlarını çözmeyi
hedefleyen, liyakat ve özgürlük ilkelerine önem veren bir kuruluş olarak
tanımlamaktadır. Ayrıca yasama, yürütme ve yargı organlarıyla aynı şehirde
bulunmanın sağladığı olanaklardan yararlanarak meslek ve savunma alanında
kazanımlar elde etmeyi amaçladığını belirtmektedir. Bu öz tanımlama kuruluş
aşamasındaki söylemle birlikte değerlendirildiğinde iki yönlü bir görünüm
ortaya çıkarmaktadır. Bir yandan baro mesleksel eğitim, avukatların
sorunlarının çözümü, liyakat ve hukuk devletine katkı gibi mesleksel amaçlar
açıklamaktadır. Diğer yandan, başkentteki kamu kurumlarıyla kurumsal diyalog
geliştirme olanağını bir üstünlük olarak vurgulamaktadır. Kamu kurumlarıyla
etkili iletişim kurmak tek başına siyasal yakınlık veya kayırmacılık göstergesi
değildir. Meslek örgütlerinin görevlerini yerine getirebilmesi için kamu
kurumlarıyla görüşmesi olağan bir etkinliktir. Bununla birlikte, bu erişimin
diğer barolara kıyasla farklı bir ayrıcalık yaratıp yaratmadığı ve karar
süreçlerinde etkili olup olmadığı araştırılmalıdır. Burada belirleyici soru bir
baronun kamu kurumlarıyla görüşmesi değil, bu görüşmelerin bütün meslek
örgütlerine açık ve eşit koşullarda yürütülüp yürütülmediğidir.
Mesleksel
Eğitim Etkinlikleri ile Yargıç ve Savcı Seçimi Arasındaki Bağ
Ankara 2
No’lu Barosu, stajyer avukatların ve meslek mensuplarının eğitimini temel etkinlik
alanlarından biri olarak tanımlamaktadır. Mesleksel eğitim etkinlikleri
adayların bilgi ve becerilerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Bu
nedenle bir baronun üyelerini yargıçlık ve savcılık sınavlarına hazırlaması
veya mesleksel yeterliliklerini geliştirmesi kendi başına sorunlu bir uygulama
değildir. Ancak eğitim etkinlikleri ile mesleğe kabul kararları arasındaki
sınırın korunması gerekir. Eğitim veren bir kurumun adaylarını desteklemesi
başka, adayların resmi seçim sürecinde ayrıcalıklı işlem görmesi başkadır. Bu
ayrım 11 Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan Gökhan Ağdemir açıklaması bakımından
özellikle önemlidir. Ağdemir, yaklaşık iki yıllık görev döneminde 70 baro
üyesinin yargıç veya savcı olduğunu, referans olduklarını ve bakanlıklarla
görüştüklerini belirtmiş ve Bakanlığın kendilerine “ayrıcalık” tanıdığını ifade
etmiştir. Daha sonra yaptığı açıklamada ise sözlerinin bağlamından
koparıldığını, baronun eğitim merkezinde yetişen adayların sınavları kendi
başarılarıyla kazandığını ve mesleksel yeterliliklerini ilgili makamlara
bildirmenin baro başkanının doğal sorumluluğu olduğunu savunmuştur. Bu
açıklamalar, baronun mesleksel eğitim etkinlikleri ile adayların seçilmesi
arasındaki ilişkinin araştırılmasını gerektirmektedir. Ancak mevcut bilgiler,
70 kişinin tamamının referans sayesinde seçildiğini veya bu kişilere sınav ve
mülakat süreçlerinde haksız üstünlük sağlandığını göstermemektedir. Bu savın
değerlendirilebilmesi için şu bilgiler önem taşır: Söz konusu 70 kişinin hangi
sınavlara ve hangi dönemlerde katıldığı, baro eğitim merkezine katılan
adayların sınav başarısının, benzer koşullardaki diğer adayların başarısıyla
karşılaştırılması, referansların hangi aşamada ve hangi yöntemle iletildiği, referansın
adayların mülakat puanları veya mesleğe kabul kararları üzerinde etkisi bulunup
bulunmadığı ve Bakanlığın söz konusu görüşmelere ilişkin açıklaması ve
uyguladığı usuller. Bu veriler olmadan mesleksel eğitim ile kayırmacılık
arasında doğrudan bir bağ kurmak olanaklı değildir. Bununla birlikte, baro
başkanının kendi anlatımında referans, bakanlıklarla görüşme ve ayrıcalık
kavramlarını bir arada kullanması kurumsal eşitlik açısından açıklığa
kavuşturulması gereken bir durum yaratmaktadır.
Kuruluş
Amaçları ile Sonraki Etkinliklerin Karşılaştırılması
Bir baronun
siyasal araçsallaştırma bağlamındaki rolünü değerlendirmek için yalnızca
kuruluş aşamasındaki açıklamalara dayanmak yeterli değildir. Kuruluş amaçları
ile sonraki etkinlikler arasında karşılaştırma yapılmalıdır. Bu karşılaştırmada
dört ölçüt kullanılabilir:
|
Çizelge 2: Ölçütler |
|
|
İnceleme ölçütü |
Araştırılması gereken olgu |
|
Mesleksel
hizmetler |
Eğitim,
staj, meslek içi gelişim ve avukatların sorunlarının çözümünde hangi etkinliklerin
yürütüldüğü |
|
Hukuk
devleti etkinlikleri |
Temel
haklar, yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma konularında hangi tutumların ve
girişimlerin benimsendiği |
|
Kurumsal
ilişkiler |
Bakanlıklar
ve diğer kamu kurumlarıyla görüşmelerin hangi amaçlarla ve hangi usullerle
yapıldığı |
|
Eşitlik ve
liyakat |
Üyelerin mesleksel
fırsatlara erişiminde nesnel ölçütlerin korunup korunmadığı |
Bu çerçeve
yeni baroların tümünü aynı kategoride değerlendirmekten kaçınmayı sağlar.
Ayrıca kuruluş sırasında açıklanan amaçların uygulamada karşılık bulup
bulmadığını incelemeye olanak verir. Ankara 2 No’lu Barosu örneğinde baronun
eğitim ve mesleksel gelişim etkinlikleri resmi öz tanımlamasında önemli yer
tutmaktadır. Buna karşılık, yargıç ve savcı adaylarına referans verilmesi ve
Bakanlığın ayrıcalık tanıdığı yönündeki açıklama, mesleksel destek ile
ayrıcalıklı erişim arasındaki sınırın ayrıca incelenmesini gerektirmektedir. Burada
araştırmanın sonuç, baronun kuruluş amacının mutlaka siyasal kadrolaşma olduğu
şeklinde kurulamaz. Daha sağlam sonu, kuruluş gerekçeleri, kurumsal ilişkiler
ve sonraki etkinlikler birlikte incelenmeden baronun siyasal işlevi hakkında
kesin bir yargıya varılamayacağıdır.
Ara
Değerlendirme
Ankara 2
No’lu Barosunun kuruluş belgeleri ve kendi açıklamaları, yeni örgütlenmenin mesleksel
hizmetler, eğitim, ulusal ve manevi duyarlılıklar ve kamu kurumlarıyla diyalog
gibi amaçları öne çıkardığını göstermektedir. Güncel açıklamalar ise baronun
üyelerinin yargıç ve savcı olma süreçlerinde referans ve kurumsal görüşmeler
yoluyla rol üstlendiğini ortaya koymaktadır. Bu iki veri grubu arasında
araştırmaya değer bir ilişki vardır ancak bu ilişki tek başına kayırmacılık
kanıtı değildir. Kuruluş amacı ile sonraki etkinlikler arasındaki bağın
niteliği özellikle mesleğe kabul süreçlerinde eşitlik ve liyakat ilkelerinin
nasıl korunduğu üzerinden değerlendirilmelidir. Bu bölümün temel sonucu şudur:
Yeni baroların siyasal işlevini belirlemek için kuruluş beyanlarının ötesine
geçmek ve kurumsal etkinlikleri ve kamu kurumlarıyla ilişkileri karşılaştırmalı
biçimde incelemek gerekir. Bu yaklaşım, hem siyasal kadrolaşma savlarının
kanıtsız biçimde ileri sürülmesini önler hem de olası ayrıcalıklı erişim
mekanizmalarının araştırılmasına olanak verir. Bir sonraki bölümde, dokuzuncu
araştırma sorusu kapsamında, çoklu baro sistemi ile yargıç ve savcıların seçimi
arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki kurulup kurulamayacağı ele
alınacaktır.
Dokuzuncu
Araştırma Sorusu: Çoklu Baro Sistemi ile Yargıç ve Savcıların Seçimi Arasında
Nasıl Bir İlişki Kurulabilir?
Bu bölüm
araştırmanın iki ana eksenini bir araya getirmektedir: yargıç ve savcıların
mesleğe kabul süreçleri ile avukatlık mesleğinin çoklu baro düzenlemesi
sonucunda yeniden örgütlenmesi. Ancak bu iki gelişmenin aynı siyasal dönemde
ortaya çıkması aralarında kendiliğinden nedensel bir ilişki bulunduğunu
göstermez. Çoklu baro sisteminin yargı kadrolarının oluşturulmasıyla
bağlantısını ortaya koyabilmek için baroların kurumsal ilişkilerinin adayların
seçilme süreçlerine hangi yollarla yansıyabildiğinin incelenmesi gerekir. Bu
nedenle temel soru yeni baroların kurulmuş olması değil, baroların bazı
üyelerine yargıçlık ve savcılık mesleğine girişte diğer adaylardan farklı bir
erişim veya değerlendirme olanağı sağlayıp sağlamadığıdır. Bu sorunun
çözümlemesinde üç olası ilişki düzeyi ayırt edilmelidir:
Dolaylı ilişki: Baroların siyasal ve kurumsal konumlanmalarının üyelerinin
kamu kurumlarıyla iletişim olanaklarını farklılaştırması.
İşlemsel ilişki: Baro yöneticilerinin adaylar için referans vermesi
bakanlıklarla görüşmesi veya adayların mesleksel yeterliliklerini ilgili
makamlara bildirmesi.
Sonuç üzerinde etkili ilişki: Bu girişimlerin değerlendirme
sürecinde adaylar arasında ölçülebilir ve nesnel ölçütlerle açıklanamayan
farklılıklar yaratması.
İlk iki
ilişki düzeyinin varlığı, üçüncü düzeyin de gerçekleştiğini kanıtlamaz. Bununla
birlikte, üçüncü düzeyin araştırılabilmesi için ilk iki düzeydeki kurumsal
ilişkilerin belgelenmesi önemlidir.
Çoklu
Baro Düzenlemesinin Olası Etki Mekanizması
Çoklu baro
sistemi ile yargıç ve savcıların seçimi arasında ilişki kurulabilecek en önemli
mekanizma kurumsal erişim olanaklarının farklılaşmasıdır. Bir baronun üyelerine
sınavlara hazırlık, mesleksel eğitim ve kariyer danışmanlığı sağlaması olağan
bir mesleksel etkinliktir. Buna ek olarak ilgili kamu kurumlarıyla görüşmesi ve
üyelerinin mesleksel yeterliliklerini bildirmesi de tek başına usulsüzlük
oluşturmaz. Sorun bu etkinliklerin bazı adaylara resmi seçim ölçütlerinin
dışında veya bunlardan bağımsız bir üstünlük sağlayıp sağlamadığı noktada
ortaya çıkar. Olası mekanizma şöyle açıklanabilir:
Kurumsal ayrışma: Aynı ilde farklı siyasal veya ideolojik konumlanışlara sahip
baroların oluşması.
Erişim olanaklarının farklılaşması: Bazı baroların kamu kurumlarıyla
daha sık veya daha etkili ilişki kurabilmesi.
Referansların seçim sürecine taşınması: Adayların mesleksel
yeterliliklerinin karar vericilere bildirilmesi ve referansların
değerlendirmede nasıl karşılandığı.
Araştırılması gereken sonuç: Adaylar arasında liyakat ve eşitlikle
açıklanamayan bir farklılık meydana gelip gelmediği.
Bu akış
gerçekleştiği kanıtlanmış bir süreci değil, araştırmada sınanması gereken olası
bir etki mekanizmasını göstermektedir. İlk üç aşamanın varlığı, dördüncü
aşamanın gerçekleştiğini tek başına kanıtlamaz. Özellikle adayların mülakat
puanları, seçim sonuçları ve referansların kararlar üzerindeki etkisi
bilinmeden nedensellik kurulamaz.
Ağdemir
Açıklaması: Varsayımın Somut Bir Araştırma Sorununa Dönüşmesi
Ankara 2
No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in açıklaması, bu olası mekanizmanın somut
olarak incelenmesini gerektirmektedir. Açıklamada referans verme, bakanlıklarla
görüşme, 70 baro üyesinin yargıç veya savcı olması ve Bakanlığın baroya
“ayrıcalık” tanıması ifadeleri birlikte yer almaktadır. Açıklamanın ardından
Yargıçlar Sendikası söz konusu referans ve ayrıcalık ilişkisinin hukuksal
dayanağının ve adayların seçilmesindeki rolünün açıklığa kavuşturulmasını
istemiştir. Sendika yargı bağımsızlığının yalnızca karar aşamasında değil,
yargıç ve savcıların mesleğe kabul süreçlerinde de güvence altına alınması
gerektiğini vurgulamıştır. İstanbul Barosu da açıklamaya ilişkin hukuksal
girişimde bulunacağını duyurmuş ve 2020’de çoklu baro düzenlemesine karşı dile
getirdiği kurumsal ayrıcalık ve siyasal ilişkiler yoluyla kadrolaşma
kaygılarını yeniden gündeme getirmiştir. Bu tepkiler açıklamanın yargı
bağımsızlığı bakımından ciddi bir kamuoyu ve kurumsal tartışma doğurduğunu
göstermektedir. Ancak sendika açıklaması veya baronun suç duyurusu kararı savlanan
usulsüzlüğün gerçekleştiğine ilişkin yargısal bir saptama değildir. Araştırma
bakımından önemli olan tartışmanın ortaya çıkmış olması kadar savların hangi
belgelerle açıklığa kavuşturulabileceğidir. Özellikle şu sorular
yanıtlanmalıdır: Baro hangi adaylar için, hangi aşamalarda referans vermiştir? Bakanlıkla
yapılan görüşmelerin konusu ve kapsamı nedir? Referans verilen adayların
mesleğe kabulünde ölçünleştirilmiş sınav ve mülakat usulleri aynen uygulanmış
mıdır? Aynı nitelikteki diğer adaylar da benzer kurumsal destek olanaklarına
sahip olmuş mudur? Bakanlığın “ayrıcalık” olarak nitelendirilen uygulaması mesleksel
eğitim ve iletişim kolaylığıyla mı sınırlıdır, yoksa seçim sonuçlarını
etkileyen bir farklı işlem söz konusu mudur? Bu soruların yanıtı, baronun
siyasal konumundan hareketle verilemez. Savın sınanması seçim sürecine ilişkin
somut bilgilere dayanmalıdır.
Avrupa
Komisyonunun Değerlendirmesi ve Yapısal Bağlam
Avrupa
Komisyonunun 4 Kasım 2025 tarihli Türkiye Raporu yargıç ve savcıların
seçilmesi, mesleğe alınması ve terfilerinde saydamlığı artırma konusunda
ilerleme kaydedilmediğini belirtmektedir. Raporda, Adalet Bakanlığının yeni
yargıç ve savcıların seçim kurullarını denetlemeyi sürdürdüğü de ifade
edilmektedir. Bu değerlendirme yargı mesleğine giriş süreçlerine ilişkin
sorunların yalnızca 2026’da ortaya çıkan baro tartışmasına indirgenemeyeceğini
göstermektedir. Seçim kurullarının yapısı, mülakatların denetlenebilirliği ve
değerlendirme süreçlerinin saydamlığı daha geniş bir kurumsal sorun alanıdır. Bununla
birlikte, Avrupa Komisyonunun değerlendirmesi çoklu baro düzenlemesinin belirli
adayların seçilmesine neden olduğunu göstermemektedir. Rapor, yargıç ve
savcıların seçim sistemine ilişkin yapısal kaygıları destekleyen bir bağlam
sunmaktadır. Çoklu baro ile kadrolaşma arasında doğrudan nedensellik kurmak
için ayrıca kanıt gerekir. Bu ayrım, çalışmanın genel yaklaşımı bakımından
belirleyicidir. Bir yandan referans ilişkilerinin etkisini araştırmak ve diğer
yandan bu ilişkilerin daha geniş bir seçim sistemi içinde nasıl
işleyebileceğini incelemek gerekir.
Nedensellik
Savının Sınanması
Çoklu baro
düzenlemesinin yargıç ve savcıların seçimine etkisini değerlendirmek için
düzenleme öncesi ve sonrası dönemlerin karşılaştırılması yararlı olabilir.
Ancak böyle bir karşılaştırma yalnızca 2020’den sonra yeni baroların kurulması
ve bu baroların üyelerinden bazılarının yargı mesleğine girmesi üzerinden
yapılamaz. Daha güçlü bir değerlendirme için şu tür veriler gereklidir: Farklı
barolara kayıtlı ve aynı koşullardaki adayların mesleğe kabul oranları, adayların
yazılı sınav ve mülakat puanları, baroların adaylar için yaptığı referansların
sayısı ve niteliği, referansların seçim sonuçlarına etkisini gösterebilecek
kayıtlar ve adayların mesleğe kabulünde uygulanan kuralların dönemler
arasındaki değişimi. Bu veriler bulunmadığı takdirde çoklu baro düzenlemesiyle
yargıç ve savcıların seçimi arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak
yöntemsel açıdan olanaklı değildir. Buna karşılık, kurumsal erişim ve referans
ilişkilerinin seçim sürecinde nasıl bir rol oynadığına ilişkin belgelerin
açıklanmasını istemek için nedensellik savının önceden kanıtlanmış olması
gerekmez. Saydamlık ve hesap verebilirlik tam da bu tür kuşkuların nesnel
biçimde incelenebilmesini sağlayan güvencelerdir.
Ara
Değerlendirme
Çoklu baro
sistemi ile yargıç ve savcıların seçimi arasında doğrudan bir nedensellik
ilişkisi mevcut bilgilerle kesin biçimde ortaya konulmuş değildir. Bununla
birlikte, baroların kurumsal olarak ayrışması, kamu kurumlarına erişim
olanakları ve mesleğe giriş sürecinde referans verilmesi arasındaki ilişki
araştırmaya değer bir sorun oluşturmaktadır. Ağdemir’in açıklaması bu sorunu
güncel ve somut duruma getirmiştir. Yargıçlar Sendikasının ve İstanbul
Barosunun tepkileri de açıklamanın mesleğe kabulde eşitlik ve yargı
bağımsızlığı bakımından ciddi sorular doğurduğunu göstermektedir. Ancak bu
tepkiler tek başına kayırmacılığın kanıtı değildir. Avrupa Komisyonunun
değerlendirmesi ise seçim süreçlerinin saydamlığına ilişkin daha geniş yapısal
kaygıları ortaya koymaktadır. Bu bölümün temel sonucu şudur: Çoklu baro
düzenlemesinin siyasal araçsallaştırma bakımından etkisi baroların siyasal
kimliklerinden veya referans ilişkilerinin varlığından değil, bu ilişkilerin
adayların seçilme koşullarını değiştirip değiştirmediğinden hareketle
belirlenmelidir. Bir sonraki bölümde, onuncu araştırma sorusu kapsamında,
Ağdemir’in açıklaması ve ardından yaptığı savunma birlikte değerlendirilerek bu
olaydan hangi sonuçların çıkarılabileceği ve hangilerinin ise mevcut kanıtlarla
henüz doğrulanamayacağı ele alınacaktır.
Onuncu
Araştırma Sorusu: Ağdemir’in Açıklaması ve Sonraki Savunması Birlikte
Değerlendirildiğinde Hangi Sonuçlara Ulaşılabilir?
Ankara 2
No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in baro üyelerinden yaklaşık 70 avukatın
yargıç veya savcı olma sürecinde kendilerinin referans olduğunu, bakanlıklarla
görüştüklerini ve Bakanlığın bu konuda kendilerine bir “ayrıcalık” tanıdığını
açıklaması yargı mensuplarının seçilme ve mesleğe kabul süreçlerinin kurumsal
işleyişi bakımından önemli bir araştırma sorunu ortaya çıkarmıştır. Bununla
birlikte, açıklamanın içerdiği ifadeler ile bu ifadelerden çıkarılabilecek
sonuçları birbirinden ayırmak gerekir. Ağdemir’in açıklaması üç ayrı olguyu
gündeme getirmektedir: Baro başkanının mesleğe girmek isteyen avukatlara
referans olması, bu amaçla ilgili bakanlıklarla görüşmesi ve bu girişimlerin
Bakanlık tarafından bir “ayrıcalık” olarak karşılanması. İlk iki olgu tek
başına değerlendirildiğinde meslek kuruluşlarının üyelerinin mesleksel
gelişimini destekleme ve kamu kurumlarıyla ilişki kurma işlevleri kapsamında
açıklanabilir. Ancak üçüncü ifade diğer ikisinden farklıdır. Çünkü “ayrıcalık”
kavramı yalnızca iletişim kurulmasını değil, benzer durumdaki adaylara
tanınmayan bir olanağın belirli bir gruba sağlanmış olabileceğini de
düşündürmektedir. Buradaki temel sorun referans verilmiş olması değil,
referansın adayların seçilme sürecinde hangi işlevi gördüğü ve diğer adaylarla
aralarında bir farklılık yaratıp yaratmadığıdır.
Açıklamanın
Kanıt Değeri
Ağdemir’in
açıklaması bir baro başkanının yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabul
sürecinde kurumsal temaslarda bulunduğuna ilişkin doğrudan bir beyan
niteliğindedir. Bu nedenle, yalnızca soyut bir sav olarak göz ardı edilmesi
doğru değildir. Açıklama referans ilişkilerinin ve bakanlıklarla kurulan ilişkilerin
seçme sürecindeki yerinin araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bununla
birlikte, açıklama tek başına şu sonuçları kanıtlamaz: Referans verilen 70
adayın yazılı sınav veya mülakat ölçütlerini karşılamadığı, bu adayların diğer
adaylardan farklı veya daha düşük ölçütlerle değerlendirildiği, Bakanlığın
adayların sonuçlarını değiştirdiği ya da seçilmelerini sağladığı, referans
ilişkisinin siyasal veya ideolojik yakınlığa dayandığı ve adayların mesleğe
kabulünde hukuka aykırı bir işlem gerçekleştirildiği. Bu sonuçlardan herhangi
birine ulaşılabilmesi için adayların sınav ve mülakat sonuçları, seçme
sürecinin kayıtları, referansların hangi aşamada ve kimler tarafından
değerlendirildiği ve benzer durumdaki adaylara aynı olanakların tanınıp
tanınmadığı gibi ek kanıtlara gereksinme vardır. Dolayısıyla açıklamanın
bilimsel açıdan taşıdığı değer tek başına bir usulsüzlüğü kanıtlamasından
değil, yargı mensuplarının seçilmesinde kurumsal referansların rolünü görünür duruma
getirmesinden kaynaklanmaktadır.
Ağdemir’in
Sonraki Açıklaması ve Değerlendirme Sınırları
Ağdemir
kendisine yöneltilen eleştiriler üzerine yaptığı sonraki açıklamada sözlerinin
bağlamından koparıldığını belirtmiş, baronun Staj Eğitim Merkezi’nde eğitim
gören adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını, kendisinin ise genç
meslektaşlarını desteklemenin ve mesleksel niteliklerini ilgili kurumlara
bildirmenin baro başkanlığının doğal sorumluluklarından biri olduğunu
savunmuştur. Ayrıca açıklamanın baro seçimlerinden önce belirli bir siyasal
izlenim oluşturmak amacıyla gündeme getirildiğini ileri sürmüştür. Bu savunma
haberleştirilen ilk açıklamayla birlikte değerlendirilmelidir. Ağdemir’in
savunması referansların adayların başarılarının yerine geçtiği savını
reddetmektedir. Ancak bu savunma da tek başına referansların seçme sürecinde
hiçbir farklılık yaratmadığını kanıtlamaz. Aynı şekilde, ilk açıklamada
kullanılan “ayrıcalık” ifadesi de tek başına hukuka aykırı bir işlem
yapıldığını göstermez. Bu nedenle iki açıklama arasında bir tercih yaparak
birini doğru, diğerini yanlış kabul etmek yerine her iki beyanın da
doğrulanabilir unsurlarına yönelmek gerekir. Adayların sınavlarda başarılı
olmuş olması ile seçim sürecinde kurumsal referanslardan yararlanmış olması
mantıksal olarak birbirini dışlayan durumlar değildir. Asıl sorun referansın
başarıya ek olarak bir üstünlük sağlayıp sağlamadığıdır.
Mesleksel
Destek ile Seçme Sürecinde Ayrıcalık Arasındaki Sınır
Meslek
kuruluşlarının üyelerine eğitim vermesi, sınavlara hazırlanmalarını
desteklemesi, mesleksel yetkinliklerini geliştirmesi ve kamu kurumlarıyla
iletişim kurması meşru mesleksel etkinliklerdir. Bu etkinlikler adayların bilgi
ve becerilerini artırarak başarılarını destekleyebilir. Buna karşılık, bir
meslek kuruluşunun referansının adayların seçilme olasılığını diğer adayların
erişemediği bir kanaldan artırması farklı bir kurumsal sorundur. Burada üç
durum birbirinden ayrılmalıdır:
Eğitim ve hazırlık desteği: Adayların sınavlara hazırlanmasına katkıda
bulunulması.
Mesleksel referans: Adayların niteliklerinin ilgili kuruma bildirilmesi, kararın
yürürlükteki nesnel ölçütlerle verilmesi.
Seçme sürecinde farklı işlem: Referansın adaylara diğerlerinden
farklı erişim, değerlendirme veya sonuç üstünlüğü sağlaması.
İlk iki
durumun varlığı, üçüncü durumun da gerçekleştiği anlamına gelmez. Bununla
birlikte, üçüncü durumun bulunup bulunmadığı yalnızca referans verenlerin veya
ilgili kurumların açıklamalarına dayanılarak da belirlenemez. Seçme sürecinin
işleyişini gösteren kayıtların incelenmesi gerekir. Özellikle yargıç ve
savcıların seçilmesinde eşitlik ve liyakat yalnızca sınav puanlarının belirli
bir eşiği aşmasıyla sınırlı değildir. Adayların sürece eşit koşullarda
erişebilmesi, değerlendirme ölçütlerinin nesnel olması ve kararların
denetlenebilir gerekçelere dayanması da önemlidir.
Yargıçlar
Sendikası ve Baroların Tepkilerinin Anlamı
Ağdemir’in
açıklamasının ardından Yargıçlar Sendikası referans ve “ayrıcalık” ifadelerinin
hukuksal dayanağının ve seçme sürecindeki gerçek rolünün açıklığa
kavuşturulması gerektiği yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur. İstanbul
Barosu da konuyla ilgili hukuksal girişimde bulunacağını açıklamıştır. Bu
tepkiler açıklamanın yargı bağımsızlığı ve mesleğe kabul süreçlerinin
tarafsızlığı bakımından neden önemli görüldüğünü göstermektedir. Ancak bir
meslek kuruluşunun suç duyurusunda bulunması veya bir sendikanın inceleme
istemesi ileri sürülen savların doğrulandığı anlamına gelmez. Bunlar kurumsal
kaygıların ve açıklığa kavuşturulması istenen soruların göstergeleridir ve hukuksal
sorumluluk ise somut bulgular ve yetkili makamların değerlendirmesiyle
belirlenebilir. Burada daha geniş bir kurumsal sorun da bulunmaktadır: Yargı
mensuplarının seçilme süreçleri hakkında kamuoyunda güven oluşturulabilmesi
için yalnızca mevzuata uygun hareket edildiğinin belirtilmesi yeterli
olmayabilir. Seçim ölçütlerinin nasıl uygulandığının, adayların hangi esaslarla
değerlendirildiğinin ve kurumsal temasların kararları etkileyip etkilemediğinin
açıklanabilir olması gerekir.
Çoklu Baro
Düzenlemesiyle Bağlantı: Kanıtlanan İlişki ve Araştırılması Gereken Olasılık
Ağdemir’in
açıklamasının Ankara 2 No’lu Barosu başkanından gelmesi konuyu 2020 yılında
kabul edilen çoklu baro düzenlemesiyle ilişkilendirmeyi anlamlı kılmaktadır.
Bununla birlikte, bu bağlantının niteliği dikkatle belirlenmelidir. Çoklu baro
düzenlemesine karşı çıkan çevreler düzenlemenin büyük kentlerdeki baroların
kurumsal ağırlığını azaltabileceğini, avukatlık mesleğini siyasal ve ideolojik
çizgiler boyunca ayrıştırabileceğini ve iktidara yakın çevrelerin ayrı meslek
kuruluşları oluşturmasını kolaylaştırabileceğini ileri sürmüştür. İnsan Hakları
İzleme Örgütü de 2020 yılında, düzenlemenin resmi olarak çoğulculuk ve hizmet
çeşitliliği gerekçeleriyle savunulmasına karşılık eleştirmenlerin bunu hükümeti
eleştiren büyük baroları zayıflatabilecek bir girişim olarak değerlendirdiğini
aktarmıştır. Bu eleştiriler çoklu baro düzenlemesinin siyasal bağlamını
incelemek için önemlidir. Ancak düzenlemenin siyasal amaçla yapıldığı, yeni
baroların fiilen bu amaca hizmet ettiği ve bu baroların referansları yoluyla
yargıç veya savcı adaylarına ayrıcalık sağlandığı savları birbirinden farklı
kanıt gerektiren önermelerdir. Araştırma bakımından asıl soru çoklu baro
düzenlemesinin ardından ortaya çıkan kurumsal ayrışmanın bazı meslek
çevrelerine kamu kurumlarıyla daha kolay veya daha etkili ilişki kurma olanağı
sağlayıp sağlamadığıdır. Bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca baroların
siyasal konumlarına değil, somut temasların niteliğine, seçme sürecindeki
etkilerine ve adaylar arasındaki sonuç farklılıklarına bakılmalıdır. Bu
çerçevede, Ankara 2 No’lu Barosu örneği çoklu baro düzenlemesi ile yargı
mensuplarının seçilmesi arasında doğrudan bir nedensellik bulunduğunu
kanıtlamamaktadır. Bununla birlikte, iki alan arasındaki olası kurumsal
ilişkiyi araştırmaya elverişli bir örnek oluşturmaktadır.
Araştırma
sorusunun ara yanıtı
Mevcut
bilgilerden hareketle dört sonuç çıkarılabilir. Birincisi, baro başkanının
yargıç ve savcı adaylarına referans olması ve bu amaçla bakanlıklarla
görüşmesi, kurumsal ilişkilerin seçme sürecindeki rolünü araştırmayı gerektiren
somut bir olgudur. İkincisi, “ayrıcalık” ifadesi önemli bir açıklama
gerektirmektedir. Bu ifadenin sıradan mesleksel iletişimi mi, kurumsal kolaylık
sağlamayı mı, yoksa adaylar arasında farklı işlem yaratmayı mı anlattığı mevcut
açıklamalardan kesin olarak belirlenememektedir. Üçüncüsü, Ağdemir’in sonraki
savunması dikkate alınmalı ve adayların sınav başarısı ile referans
ilişkilerinin varlığı birbirine karşıt iki açıklama gibi sunulmamalıdır.
Adayların başarılı olması referansların herhangi bir etkisi bulunmadığını
kendiliğinden göstermez. Buna karşılık, referans verilmiş olması da seçme
sürecinin adaletsiz yürütüldüğünü kanıtlamaz. Dördüncüsü, olayın çoklu baro
düzenlemesiyle bağlantısı araştırmaya değer olmakla birlikte mevcut bilgiler bu
düzenlemenin yargıç ve savcıların seçilmesinde ayrıcalık yaratmak amacıyla
kullanıldığını göstermeye yeterli değildir.
Ara
sonuç: Ağdemir’in
açıklaması, yargı mensuplarının seçilmesinde liyakat, eşitlik, saydamlık ve
kurumsal erişim arasındaki ilişkinin incelenmesi için önemli bir başlangıç
noktasıdır. Ancak araştırmanın bilimsel niteliği açıklamayı peşin olarak bir
usulsüzlük itirafı olarak kabul etmekten değil, hangi kurumsal mekanizmaların
işlediğini ve bunların adayların seçilme sonuçlarını etkileyip etkilemediğini
ortaya koymaktan geçmektedir.
Bir sonraki
bölümde, 11. araştırma sorusunda, yasal koşullara biçimsel olarak uyulması,
seçme sürecinde gerçek eşitliği ve liyakati güvence altına almaya yeterli midir
sorusu ele alınacaktır. Bu bölüm makalenin temel savını kurumsal ve hukuksal
açıdan sınayacak ve mevzuata uygunluk ile gerçekleşebilen tarafsızlık
arasındaki ayrımı açıklığa kavuşturacaktır.
On
Birinci Araştırma Sorusu: Yasal Koşullara Biçimsel Olarak Uyulması, Seçme
Sürecinde Gerçek Eşitliği ve Liyakati Güvence Altına Almaya Yeterli midir?
Yargıç ve
savcıların seçilmesinde yasal koşullara uyulması sürecin hukuka uygunluğunun
temel gereklerinden biridir. Bununla birlikte, hukuksal düzenlemelerin biçimsel
olarak uygulanması ile seçme sürecinin gerçekten nesnel, eşitlikçi ve liyakate
dayalı olması aynı şey değildir. Bu ayrım, yargının siyasal iktidar tarafından
araçsallaştırılması savının incelenmesinde belirleyici önemdedir. Bir seçme
sürecinin yürürlükteki mevzuata uygun yürütülmesi adayların önceden belirlenmiş
kurallara göre değerlendirilmesini gerektirir. Ancak kuralların varlığı bu
kuralların uygulamada her adaya eşit biçimde uygulandığını veya değerlendirme
sürecinin siyasal ve kurumsal etkilerden bütünüyle arındırıldığını tek başına
kanıtlamaz. Öte yandan, süreçte takdir yetkisinin bulunması da kendiliğinden keyfilik
veya siyasal müdahale anlamına gelmez. Araştırılması gereken bu yetkinin hangi
ölçütlerle ve hangi güvenceler altında kullanıldığıdır.
Hukuka Uygunluk
ile Liyakatin Birbirinden Ayrılması
Hukuka
uygunluk seçme sürecinin yürürlükteki mevzuatın öngördüğü kurallara ve yetki
sınırlarına uygun yürütülmesini ifade eder. Liyakat ise adayların bilgi,
yetenek, mesleksel yeterlilik, yargılama gücü ve görevin gerektirdiği diğer
nitelikler bakımından değerlendirilmesini gerektirir. Bu iki ölçüt birbiriyle
ilişkilidir ancak birbirinin yerine kullanılamaz. Bir işlem hukuka uygun
görünürken liyakatin ölçülmesinde yetersiz kalabilir. Benzer biçimde, yüksek
sınav puanı alan bir adayın bulunması da seçme sürecinin bütün aşamalarının
eşit ve tarafsız yürütüldüğünü tek başına göstermez. Yargıç ve savcıların
seçilmesinde bu ayrım daha da önemlidir. Çünkü mesleğe kabul edilen kişiler
yalnızca belirli bir kamu görevini üstlenmemekte ve temel hakların korunması,
hukukun uygulanması ve devlet gücünün sınırlandırılması bakımından da
sorumluluk taşımaktadır. Dolayısıyla seçme sürecinin değerlendirilmesinde en az
üç ayrı ölçüt kullanılmalıdır:
Hukuka uygunluk: Mevzuatın öngördüğü usul ve koşullara uyulması.
Liyakat: Adayların mesleksel yeterliliklerinin nesnel ölçütlerle
değerlendirilmesi.
Eşitlik ve tarafsızlık: Adayların siyasal yakınlıkları, kurumsal bağlantıları
veya kişisel ilişkileri nedeniyle haksız üstünlük ya da zayıflık yaşamaması.
Bu
ölçütlerden birinin karşılanması diğerlerinin de karşılandığını göstermeye
yeterli değildir.
Yazılı Sınavın
Nesnelliği ve Mülakatın Takdir Alanı
2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanunu'nun 9/A maddesinde düzenlenen seçme sisteminde yazılı sınav
ve mülakat birlikte yer almaktadır. İlgili düzenlemede yazılı sınav puanının
toplam değerlendirmedeki ağırlığı yüzde 70 ve mülakatın ağırlığı ise yüzde 30
olarak belirlenmiştir. Mülakat, adayların yalnızca bilgi düzeylerinin değil,
mesleğin gerektirdiği bazı kişisel ve mesleksel niteliklerinin de
değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Yazılı sınavın ölçün sorular ve ortak
puanlama esasları üzerinden yürütülmesi adaylar arasında karşılaştırılabilirlik
sağlaması bakımından önemlidir. Ancak yazılı sınavın nesnelliği seçme sürecinin
tamamının nesnel olduğu anlamına gelmez. Mülakat aşamasında ise değerlendirme
ölçütlerinin nasıl tanımlandığı, puanların nasıl verildiği, kurul üyelerinin
değerlendirmelerini hangi gerekçelerle yaptıkları ve bu değerlendirmelerin
sonuca etkisi önem kazanır. Adayın yargılama gücü, ifade yeteneği ve mesleksel
uygunluğu gibi niteliklerin değerlendirilmesi meşru bir amaçtır. Sorun bu
niteliklerin ölçülmesinden değil, ölçme yönteminin yeterince açık, tutarlı ve
denetlenebilir olmamasından doğabilir. Bu nedenle mülakatın varlığını tek
başına siyasal müdahalenin kanıtı saymak doğru değildir. Aynı şekilde,
mülakatın mevzuatta düzenlenmiş olması da olası yanlılık risklerini ortadan
kaldırmaz.
Takdir Yetkisinin
Kullanılması ve Denetlenebilirlik
Kamu
yönetiminde ve yargı mensuplarının seçilmesinde belirli ölçülerde takdir
yetkisi kaçınılmaz olabilir. Ancak takdir yetkisinin varlığı ile keyfi karar
verme arasında ayrım yapılmalıdır. Takdir yetkisi, önceden belirlenmiş amaç ve
ölçütler çerçevesinde farklı durumları değerlendirme olanağı sağlar. Keyfilik
ise kararın nesnel ölçütlerden uzaklaşması, benzer durumların gerekçesiz
biçimde farklı değerlendirilmesi veya yetkinin amaç dışı kullanılması durumunda
gündeme gelir. Bu ayrım bakımından şu sorular önemlidir: Mülakat ve
değerlendirme ölçütleri adaylar tarafından önceden bilinebilir durumda mıdır? Aynı
nitelikleri taşıyan adaylara benzer değerlendirme ölçütleri uygulanmakta mıdır?
Kurul üyelerinin puanları ve değerlendirmeleri kayıt altına alınmakta mıdır? Olağandışı
puan farklılıkları veya değerlendirme sonuçları açıklanabilir ve denetlenebilir
midir? Adayların itiraz ve yargısal başvuru yolları etkili biçimde
kullanılabilmekte midir? Bu soruların yanıtları seçme sürecinin yalnızca
mevzuata uygunluğunu değil, uygulamada ne ölçüde hesap verebilir olduğunu da
ortaya koyabilir.
Siyasal Yakınlık
ile Seçilme Sonucu Arasındaki İlişkinin Sınanması
Yargıç ve
savcı adaylarının siyasal veya ideolojik yakınlıklarının seçilme sonuçlarını
etkileyip etkilemediği yalnızca adayların geçmişleri ya da kişisel bağlantıları
üzerinden belirlenemez. Bir adayın belirli bir siyasal çevreyle ilişkili olması
tek başına liyakatsiz olduğu veya haksız biçimde seçildiği anlamına gelmez.
Aynı şekilde, siyasal bağlantısı bulunmayan bir adayın başarısız olması da
seçme sürecinde ayrımcılık yapıldığını göstermez. Savın sınanabilmesi için
adayların nitelikleri ile değerlendirme sonuçları arasında karşılaştırma
yapılması gerekir. Örneğin, benzer yazılı sınav puanlarına ve mesleksel
özelliklere sahip adayların mülakat puanlarında sistemli farklılıklar bulunup
bulunmadığı incelenebilir. Ancak böyle bir farklılık saptansa bile bunun
siyasal yakınlıktan kaynaklandığı sonucuna ulaşmak için ek kanıt gerekir. Bu
nedenle araştırmada üç ayrı düzey birbirine karıştırılmamalıdır:
Saptanmış olgu: Mevzuatta bir mülakat aşaması ve değerlendirme takdirinin
bulunması.
Araştırılması gereken risk: Takdir yetkisinin nesnel olmayan ölçütlerle
kullanılması olasılığı.
Kanıtlanması gereken sav: Siyasal veya ideolojik yakınlığın belirli adayların
seçilmesinde belirleyici olması.
Bu ayrım,
çalışmanın eleştirel niteliğini zayıflatmaz tersine ulaşılan sonuçların
kanıtlarla desteklenmesini sağlar.
Biçimsel Uygunluk
Neden Yeterli Bir Güvence Değildir?
Bir seçme
sürecinde yasal koşulların biçimsel olarak yerine getirilmesi bazı durumlarda
gerçek eşitliğin değerlendirilmesini güçleştirebilir. Örneğin, bütün adaylar
aynı mülakata alınmış olsa bile değerlendirme ölçütlerinin uygulanışında
tutarsızlıklar bulunabilir. Bütün adaylara aynı puanlama cetveli uygulanmış
olsa bile puanların hangi gerekçelerle verildiği yeterince açıklanamayabilir.
Aynı biçimde, adayların tümü için geçerli görünen bir süreç, bazı adayların
kurumsal ilişkilere daha kolay erişmesi nedeniyle uygulamada farklı sonuçlar
doğurabilir. Bunlar, somut olayda mutlaka gerçekleştiği kabul edilen durumlar
değil, seçme sisteminin incelenmesinde dikkate alınması gereken olası
mekanizmalardır. Yargı bağımsızlığı bakımından önemli olan yalnızca kararların
mevzuatın şekil şartlarına uygun görünmesi değil, seçme sisteminin siyasal
iktidardan bağımsızlığı koruyacak kurumsal güvencelere sahip olmasıdır. Bu
güvenceler, nesnel ölçütler, saydam değerlendirme, kayıtların
denetlenebilirliği, etkili itiraz yolları ve kurumsal müdahaleleri sınırlayan
düzenlemelerle güçlendirilebilir.
Araştırma
Sorusunun Ara Yanıtı
Yasal
koşullara biçimsel olarak uyulması yargıç ve savcıların seçilmesinde gerekli
olmakla birlikte gerçek eşitlik ve liyakati tek başına güvence altına almaya
yeterli değildir. Bunun için kuralların uygulama biçimi, takdir yetkisinin
kullanılması ve adayların eşit koşullarda değerlendirilip değerlendirilmediği
de incelenmelidir. Ancak bu saptama Türkiye'deki seçme süreçlerinin hukuka
aykırı yürütüldüğünü veya siyasal iktidarın belirli adayları doğrudan
seçtirdiğini kendiliğinden kanıtlamaz. Böyle bir sonuca ulaşılabilmesi için
somut uygulamaların ve bunların sonuçlarının belgelenmesi gerekir.
Ara
sonuç: Yargıç ve
savcıların seçilmesinde hukuka uygunluk, liyakat, eşitlik ve tarafsızlık ayrı
ayrı incelenmesi gereken ölçütlerdir. Yargının siyasal araçsallaştırılması olasılığı
özellikle biçimsel olarak hukuka uygun görünen süreçlerde takdir yetkisinin,
kurumsal ilişkilerin ve değerlendirme mekanizmalarının nasıl işlediği
araştırılarak sınanmalıdır.
On İkinci
Araştırma Sorusu: Seçme ve Atama Süreçlerindeki Kurumsal Dönüşümün Yargı
Bağımsızlığı, Savunma Hakkı ve Hukuk Devleti Üzerindeki Olası Sonuçları
Nelerdir?
Bu bölümde,
önceki çözümlemelerde ele alınan seçme sistemi, kurumsal erişim, referans
ilişkileri ve çoklu baro düzenlemesinin olası sonuçları birlikte
değerlendirilecektir. Buradaki amaç kanıtlanmamış bir nedensellik ilişkisini
kesin sonuç gibi sunmak değil, hangi mekanizmaların yargı bağımsızlığı ve hukuk
devleti üzerinde etkili olabileceğini açıklamaktır.
Yargı Bağımsızlığı
Yalnızca Karar Aşamasında Başlamaz
Yargı
bağımsızlığı çoğunlukla yargıçların önlerine gelen uyuşmazlıklarda baskı
altında kalmadan karar verebilmeleri üzerinden tartışılır. Oysa bağımsızlığın
kurumsal temelleri yargı mensuplarının mesleğe alınması ve göreve başlamasıyla
birlikte oluşur. Mesleğe kabul aşamasında liyakat ve tarafsızlığın güçlü
güvencelerle korunması yargı kurumunun uzun vadeli niteliği bakımından
önemlidir. Seçme sürecinin adil yürütüldüğüne ilişkin güvenin zayıflaması henüz
belirli bir yargıç hakkında somut bir müdahale saptanmamış olsa bile kurumun
bağımsızlığına ilişkin kuşkular doğurabilir. Bununla birlikte, seçme
sürecindeki bir eksikliğin her yargıç bakımından aynı sonucu doğuracağı ileri
sürülemez. Mesleğe kabulün hangi mekanizmalarla gerçekleştirildiği ile mesleğe
kabul edilen kişilerin sonraki yargısal davranışları arasında doğrudan ve
otomatik bir ilişki bulunduğu varsayılmamalıdır.
Kurumsal Bağımsızlık
ile Bireysel Bağımsızlık Arasındaki İlişki
Bireysel
yargı bağımsızlığı yargıcın karar verirken hukuka ve dosyadaki kanıtlara
dayanabilmesini ve kurumsal bağımsızlık ise yargı sisteminin siyasal iktidar
karşısındaki özerkliğini koruyan yapısal güvenceleri ifade eder. Seçme, atama,
terfi, nakil ve disiplin mekanizmaları bu iki boyut arasında bağlantı kurar. Bu
mekanizmaların nesnel ve öngörülebilir ölçütlerle yürütülmesi, yargıçların mesleksel
geleceklerini siyasal beklentilere göre düzenlemek zorunda kalabilecekleri
yönündeki kaygıları azaltabilir. Tersine, kararların veya değerlendirmelerin
nesnel ölçütlerden uzaklaştığına ilişkin güvenilir bulgular ortaya çıkarsa
yargıçların mesleksel gelecekleri ile siyasal beklentiler arasında bir ilişki
kurulabileceği endişesi güçlenebilir. Bunun somut yargısal davranışları
etkileyip etkilemediği ise ayrıca araştırılmalıdır.
Savunma Hakkı
ve Baroların Kurumsal Konumu
Baroların
rolü yalnızca avukatların mesleksel çıkarlarını temsil etmekle sınırlı
değildir. Barolar, savunma hakkının korunması, adil yargılanma güvencelerinin
izlenmesi ve hukuk devletine ilişkin sorunların kamuoyuna taşınması bakımından
da işlev üstlenebilir. Bu nedenle çoklu baro düzenlemesinin sonuçları
değerlendirilirken yalnızca baroların sayısındaki artışa bakılması yeterli
değildir. Kurumsal ayrışmanın savunma mesleğinin ortak hareket etme
kapasitesini, mesleksel bağımsızlığı ve hukuksal sorunlar karşısındaki temsil
gücünü nasıl etkilediği de incelenmelidir. Daha fazla baronun kurulabilmesi
bazı avukatlar açısından temsil ve örgütlenme seçeneklerini artırabilir. Ancak
baroların siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışması ortak mesleksel
tutumların oluşturulmasını güçleştirebilir. Bu iki olasılıktan hangisinin ne
ölçüde gerçekleştiği düzenlemenin gerekçelerine veya karşıtlarının öngörülerine
bakılarak değil, uygulamadaki sonuçlar üzerinden değerlendirilmelidir.
Kurumsal Erişim
ve Kamu Güveni
Yargıç ve
savcı adaylarının seçilmesinde bazı meslek çevrelerinin kamu kurumlarıyla daha
yakın ilişki kurabilmesi tek başına hukuka aykırılık oluşturmaz. Ancak bu
ilişkiler belirli adaylara diğer adayların sahip olmadığı olanaklar sağlıyorsa
eşitlik ve tarafsızlık bakımından sorun doğabilir. Burada iki sonuç birbirinden
ayrılmalıdır. İlki, seçme sürecinde gerçekten farklı işlem yapılmış olmasıdır.
İkincisi ise farklı işlem yapıldığına ilişkin kuşkuların kamuoyunda
yaygınlaşmasıdır. Birinci durumun varlığı somut kanıt gerektirir ve ikinci
durum ise açıklamaların, kurumsal güvencelerin ve sürecin saydamlığının
niteliğiyle de ilişkilidir. Yargı bağımsızlığına duyulan güven yalnızca hukuka
aykırı işlemlerin bulunmamasına değil, seçme sürecinin adil olduğunun
anlaşılabilir ve denetlenebilir olmasına da bağlıdır.
Araştırma
Sorusunun Ara Yanıtı
Seçme ve
atama süreçlerindeki kurumsal dönüşüm yargı bağımsızlığını, savunma hakkını ve
hukuk devletini doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyebilecek mekanizmalar
içerebilir. Bununla birlikte, bu etkilerin kapsamı ve yönü her bir mekanizma
bakımından ayrı kanıtlarla ortaya konulmalıdır.
Ara
sonuç: Yargı
bağımsızlığı yalnızca yargıçların kararlarına dışarıdan müdahale edilmemesiyle
güvence altına alınamaz. Mesleğe kabul, atama, terfi ve disiplin süreçlerinin
de nesnel, eşitlikçi ve denetlenebilir olması gerekir. Çoklu baro
düzenlemesinin savunma mesleğinin kurumsal gücüne etkisi ise bu çerçevenin
tamamlayıcı bir boyutudur. Bir sonraki bölümde son araştırma sorusuna yani
kurumsal araçsallaştırma riskini azaltmak için hangi güvencelerin gerekli
olduğuna geçebiliriz.
On Üçüncü
Araştırma Sorusu: Yargıç ve Savcıların Seçilmesi ve Atanmasında Siyasal
Araçsallaştırma Riskini Azaltmak İçin Hangi Kurumsal Güvenceler Gereklidir?
Önceki
bölümlerde yapılan çözümlemeler yargının siyasal araçsallaştırılması sorununun
yalnızca belirli yargı kararları üzerinden ele alınamayacağını göstermektedir.
Yargı bağımsızlığının korunması yargıç ve savcıların mesleğe kabulünden
başlayarak atama, terfi, nakil ve disiplin süreçlerine kadar uzanan kurumsal
mekanizmaların niteliğiyle de ilişkilidir. Bu nedenle çözüm önerilerinin
yalnızca mülakat sisteminin değiştirilmesine veya seçme sürecinin daha saydam duruma
getirilmesine indirgenmesi yeterli değildir. Gereken, siyasal iktidarın yargı
mensuplarının mesleksel kariyerleri üzerindeki olası etkisini sınırlayan ve
liyakati güvence altına alan ve kurumsal kararların denetlenebilirliğini
artıran bütüncül bir yaklaşım geliştirmektir. Burada önerilen güvenceler mevcut
sistemdeki her işlemin sorunlu olduğu varsayımına dayanmamaktadır. Bunlar,
seçme ve atama sisteminin nesnelliğini güçlendirmek ve ortaya çıkabilecek
taraflılık risklerini azaltmak amacıyla değerlendirilmesi gereken kurumsal
önlemlerdir.
Seçme
ölçütlerinin nesnelleştirilmesi: Yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde kullanılan
ölçütlerin açık, önceden belirlenmiş ve olanaklı olduğunca ölçülebilir olması
gerekir. Yazılı sınav, mesleksel bilgi ve yargılama yeteneğinin
değerlendirilmesi bakımından önemli bir araçtır. Ancak mesleğin gerektirdiği
bütün niteliklerin yalnızca yazılı sınavla ölçülmesi olanaklı olmayabilir. Bu
nedenle mülakatın tümüyle kaldırılması veya korunması tartışmasından önce,
mülakatın hangi nitelikleri ölçtüğü ve bunların nasıl değerlendirildiği
üzerinde durulmalıdır. Mesleksel yargılama, hukuksal sorunları çözme yeteneği
ve gerekçeli düşünme kapasitesi gibi özellikler yapılandırılmış sorular ve
ortak değerlendirme ölçütleriyle daha tutarlı biçimde değerlendirilebilir. Bu
çerçevede, mülakat ölçütleri ve puanlama esasları önceden ilan edilmelidir, bütün
adaylara karşılaştırılabilir koşullarda sorular yöneltilmelidir, puanlar,
belirlenmiş ölçütlerle ilişkilendirilerek gerekçelendirilebilmelidir, değerlendirme
kayıtları, kişisel verilerin ve hukuksal olarak korunması gereken bilgilerin
gizliliği gözetilerek denetlenebilir olmalıdır ve adaylar arasındaki olağandışı
puan farklılıklarının incelenmesini sağlayacak yöntemler geliştirilmelidir. Bu
önlemler mülakatı bütünüyle mekanik bir değerlendirmeye dönüştürmeden takdir
yetkisinin keyfi kullanılma riskini azaltabilir.
Değerlendirme
kurullarının bağımsızlığı ve hesap verebilirliği: Seçme sürecinin nesnelliği yalnızca
ölçütlerin niteliğine değil, bu ölçütleri uygulayan kurulların oluşumuna ve
çalışma biçimine de bağlıdır. Değerlendirme kurullarının siyasal
yönlendirmelerden bağımsız hareket edebilmesi, üyelerin görev ve
sorumluluklarının açık biçimde belirlenmesi ve kararların denetlenebilir olması
gerekir. Kurul üyelerinin farklı değerlendirmelerde bulunabilmesi doğal karşılanmalıdır.
Önemli olan bu farklılıkların nesnel ölçütler çerçevesinde açıklanabilir
olmasıdır. Bu bağlamda kurumsal güvenceler şu başlıklarda geliştirilebilir: Kurul
üyelerinin belirlenmesinde liyakat ve kurumsal bağımsızlığı gözeten ölçütlerin
uygulanması, üyelerin görev süreleri ve görevden alınma koşullarının keyfi
müdahaleleri sınırlandıracak biçimde düzenlenmesi, değerlendirmelerin kayıt
altına alınması ve gerektiğinde bağımsız incelemeye açılması, çıkar
çatışmalarının açıklanmasını ve değerlendirme sürecini etkilemesinin
önlenmesini sağlayan kuralların uygulanması ve seçme sisteminin düzenli
aralıklarla bağımsız kurumsal değerlendirmeye uğratılması. Bu önerilerin amacı
belirli bir kurumun yerine başka bir kurum koymak değil, seçme sürecindeki
yetkilerin kullanımını daha açık ve denetlenebilir duruma getirmektir.
Adalet
Bakanlığı ile HSK arasındaki yetki ilişkilerinin incelenmesi: Yargıç ve savcıların mesleğe kabulü,
atanması ve mesleksel kariyerlerinin yönetimi bakımından Adalet Bakanlığı ile HSK
arasındaki yetki ilişkileri özel önem taşımaktadır. Bu ilişkilerin
değerlendirilmesinde iki farklı sorun birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi,
mevzuatın hangi kuruma hangi yetkileri verdiğidir. İkincisi ise bu yetkilerin
uygulamada nasıl kullanıldığıdır. Yetki dağılımının hukuksal olarak belirlenmiş
olması uygulamada siyasal etkilerin bulunmadığını tek başına göstermez. Buna
karşılık, bir kurumun yürütme organıyla ilişkili olması da her işlemin siyasal
talimatla yapıldığı sonucuna götürmez. Bu nedenle yapılması gereken seçme,
atama ve kariyer yönetimi süreçlerinde yetki ve sorumlulukların açıklığını
artırmak ve kararların gerekçelerini denetlenebilir kılmak ve kurumsal müdahale
savlarının incelenmesini sağlayacak etkili yollar oluşturmaktır. Özellikle
yargı mensuplarının mesleksel geleceklerini etkileyen kararların hangi
ölçütlerle alındığının açıklanabilir olması bağımsızlık güvencelerinin yalnızca
biçimsel değil, işlevsel nitelik taşıması bakımından önemlidir.
Referans
ilişkilerinin açık kurallara bağlanması: Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in
açıklamasının gündeme getirdiği sorunlardan biri mesleksel referansların yargıç
ve savcı adaylarının seçilmesindeki yeridir. Meslek kuruluşlarının adayları
desteklemesi ve eğitim etkinlikleri yürütmesi ve adayların mesleksel
niteliklerini kamu kurumlarına bildirmesi kendi başına sorunlu değildir. Ancak
bu ilişkilerin hangi koşullarda kurulabileceği ve seçme sürecinde nasıl
değerlendirileceği açık olmalıdır. Bu çerçevede şu güvenceler
değerlendirilebilir: Adayların mesleksel niteliklerini bildiren yazıların diğer
adaylara tanınan hukuksal güvenceleri ortadan kaldırmaması, referansların sınav
ve değerlendirme ölçütlerinin yerine geçmemesi, adaylar arasında farklı işlem
yaratabilecek kurumsal temasların kayıt altına alınması, değerlendirme
kurullarının mesleksel referanslardan bağımsız biçimde karar verebilmesi ve referansların
seçme sonuçlarını etkilediğine ilişkin somut savların incelenebilmesi. Buradaki
amaç mesleksel dayanışmayı veya kurumlar arası iletişimi yasaklamak değildir.
Amaç bu ilişkilerin seçme sürecinde açıklanmamış ve denetlenemeyen bir üstünlük
kanalına dönüşmesini önlemektir.
Çoklu
baro düzenlemesinin sonuçlarının kurumsal açıdan değerlendirilmesi: 2020 yılında getirilen çoklu baro
düzenlemesinin yargı bağımsızlığı ve savunma mesleği üzerindeki etkileri de bu
kapsamda ele alınmalıdır. Düzenlemenin savunucuları çoğulculuk, temsil
çeşitliliği ve mesleksel hizmetlerin geliştirilmesi üzerinde dururken karşı
çıkanlar büyük baroların kurumsal ağırlığının azaltılabileceği ve avukatlık
mesleğinin siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışabileceği yönünde
kaygılar dile getirmiştir. Bu iki yaklaşım arasındaki uyuşmazlık yalnızca
düzenlemenin kabul edildiği dönemdeki siyasal tartışmalar üzerinden çözülemez. Düzenlemenin
sonuçlarını değerlendirmek için şu göstergeler önemlidir: Baroların ortak mesleksel
ve hukuksal sorunlar karşısındaki tutumları, baroların bağımsız mesleksel etkinliklerini
sürdürebilme kapasitesi, kamu kurumlarıyla ilişkilerde farklı barolar arasında
belirgin bir erişim farkı bulunup bulunmadığı, baroların yargı bağımsızlığı ve
savunma hakkı konularındaki etkinlikleri ve çoklu baro yapısının avukatların
temsili ve mesleksel dayanışması üzerindeki etkileri. Özellikle son yıllarda
farklı baroların yargıç ve savcı adaylarının mesleğe kabul sürecindeki rolleri
araştırılırken baroların siyasal konumları ile seçme sonuçları arasında
doğrudan nedensellik kurulmasından kaçınılmalıdır. Bunun yerine kurumsal ilişkiler,
referans uygulamaları ve adayların sonuçları somut verilerle
karşılaştırılmalıdır.
Saydamlık,
veri erişimi ve bağımsız denetim: Seçme sürecinin nesnelliğini değerlendirmek için gerekli
verilerin bulunmaması yalnızca araştırmacılar bakımından değil, kurumların
hesap verebilirliği bakımından da sorun oluşturabilir. Bununla birlikte, saydamlık
adına adayların kişisel verilerinin sınırsız biçimde açıklanması da doğru
değildir. Gereken, kişisel verilerin korunması ile kamusal denetim arasında
dengeli bir sistem kurulmasıdır. Bu amaçla kişisel bilgileri açığa çıkarmadan
seçme sürecinin genel işleyişini değerlendirmeye olanak veren istatistikler
yayımlanabilir. Örneğin, yazılı sınav ve mülakat puanlarının dağılımları,
başarı eşikleri, değerlendirme ölçütlerinin uygulanmasına ilişkin genel veriler
ve itirazların sonuçları belirli ölçünlerle kamuoyuna açıklanabilir. Ayrıca
seçme sürecinde sistemli farklılıklar bulunup bulunmadığını değerlendirmek
üzere bağımsız inceleme yöntemleri geliştirilebilir. Böyle bir inceleme önceden
belirlenmiş bir siyasal yönlendirme savını doğrulamak için değil, seçme
sisteminin adaletini ve güvenilirliğini nesnel biçimde değerlendirmek için
yapılmalıdır.
Kurumsal
güvencelerin sınırı: Bu
bölümde önerilen önlemler tek başına bütün siyasal etki olasılıklarını ortadan
kaldıracak mekanik çözümler olarak görülmemelidir. Kurumsal güvenceler, ancak
açık kuralların tutarlı uygulanması, bağımsız denetimin etkili olması ve
kararların gerekçelendirilebilirliğiyle birlikte anlam kazanır. Aynı zamanda
yargı bağımsızlığını güçlendirmek adına seçme süreçlerinin bütünüyle kapalı,
denetimsiz veya yalnızca belirli bir meslek grubunun denetiminde yürütülmesi de
uygun bir çözüm değildir. Önemli olan yetkilerin dengeli dağıtılması, mesleksel
yeterliliğin nesnel ölçütlerle değerlendirilmesi ve siyasal iktidar da içinde
olmak üzere hiçbir aktörün seçme sürecini keyfi biçimde yönlendirememesidir.
Araştırma
Sorusunun Ara Yanıtı
Yargıç ve
savcıların seçilmesi ve atanmasında siyasal araçsallaştırma riskini azaltmak
için tek bir önlem yeterli değildir. Nesnel seçme ölçütleri, yapılandırılmış
mülakat, bağımsız değerlendirme kurulları, açık yetki dağılımı, referans
ilişkilerinin denetlenebilirliği, veri erişimi ve etkili başvuru yolları
birlikte değerlendirilmelidir. Çoklu baro düzenlemesinin sonuçları da savunma
mesleğinin bağımsızlığı ve kamu kurumlarına erişim bakımından izlenmelidir.
Ancak bu düzenlemenin yargıç ve savcıların seçilmesinde ayrıcalık yarattığı savı
somut uygulama ve sonuçlarla desteklenmeden kesin bir bulgu olarak
sunulmamalıdır.
Ara
sonuç: Yargı
bağımsızlığının kurumsal güvencesi yalnızca yürürlükteki mevzuatın varlığına
değil, seçme ve atama yetkilerinin nesnel ölçütlerle kullanılmasına, kararların
denetlenebilirliğine ve siyasal ya da kişisel ilişkilerin adaylar arasında
haksız farklılık yaratmasının önlenmesine bağlıdır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu araştırma
yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununu yalnızca
belirli yargı kararları, davalar veya yargıçların tutumları üzerinden değil,
yargı mensuplarının seçilmesi, mesleğe kabulü, atanması ve mesleksel
kariyerlerinin yönetilmesi süreçleri üzerinden incelemiştir. Bu yaklaşımın
temel gerekçesi yargı bağımsızlığının yalnızca yargıçların görevlerini yerine
getirirken dış müdahalelerden korunmasına değil, aynı zamanda yargı kurumunun
insan kaynağını oluşturan mekanizmaların niteliğine de bağlı olmasıdır.
Araştırmanın
hareket noktalarından biri Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’in,
baro üyelerinden yaklaşık 70 avukatın yargıç veya savcı olma sürecinde referans
olduklarını, ilgili bakanlıklarla görüştüklerini ve Bakanlığın kendilerine bu
konuda bir “ayrıcalık” tanıdığını açıklamasıdır. Ağdemir’in daha sonra yaptığı
açıklamada adayların sınavları kendi başarılarıyla kazandığını belirtmesi de
değerlendirmeye alınmıştır. İlk açıklama kurumsal referansların seçme
sürecindeki rolünü gündeme getirirken sonraki savunma bu ilişkilerin hukuka
aykırı bir üstünlük sağladığı savını reddetmektedir. Mevcut bilgiler bu iki
açıklamadan herhangi birini tek başına kesin kanıt kabul etmeye yeterli
değildir.
Bununla
birlikte, olayın önemi yalnızca belirli sayıda adayın mesleğe kabul edilmesiyle
sınırlı değildir. Açıklama, yargı mensuplarının seçilmesinde mesleksel
referansların, kurumsal ilişkilerin ve kamu kurumlarına erişim olanaklarının
nasıl işlediği sorusunu ortaya çıkarmıştır. Yargı bağımsızlığını ilgilendiren
temel sorun, referans verilmiş olması değil, bu ilişkilerin adayların
değerlendirilmesini etkileyip etkilemediği ve bütün adaylara eşit fırsatlar
sunulup sunulmadığıdır.
Yargının Araçsallaştırılması
Sorununun Kurumsal Boyutu
Araştırmanın
ilk önemli sonucu, yargının siyasal araçsallaştırılması olgusunun yalnızca
yargısal kararların içeriğine bakılarak bütünüyle açıklanamayacağıdır. Yargı
mensuplarının hangi ölçütlerle seçildiği, değerlendirme yetkisinin kimler
tarafından kullanıldığı, atama ve terfi süreçlerinin nasıl yürütüldüğü ve mesleksel
geleceği etkileyen kararların ne ölçüde denetlenebildiği, yargı bağımsızlığının
kurumsal koşulları arasında yer almaktadır. Bu bakımdan 2010 anayasa
değişiklikleri, 2013 sonrasındaki gelişmeler ve 2017 anayasa değişikliğiyle
şekillenen kurumsal yapı tarihsel çözümlemenin önemli duraklarını
oluşturmaktadır. Ancak bu dönemler arasındaki değişikliklerin varlığı ile bu
değişikliklerin siyasal araçsallaştırmaya yol açtığı savı birbirinden
ayrılmalıdır. Kurumsal yapıdaki bir değişiklik kendi başına belirli bir siyasal
amacın kanıtı değildir. Böyle bir sonuca ulaşmak için düzenlemelerin içeriği,
hazırlanma süreci, uygulanışı ve ortaya çıkardığı sonuçlar birlikte
değerlendirilmelidir. Bu nedenle çalışmanın temel yaklaşımı hukuksal
düzenlemeleri yalnızca biçimsel açıdan incelemekle yetinmemek ve aynı zamanda
bunların uygulamada hangi olanakları yarattığını ve hangi denetim
mekanizmalarıyla sınırlandırıldığını araştırmaktır.
Seçme ve Mesleğe
Kabul Sisteminde Biçimsel Uygunluk Sorunu
İncelenen
mevzuat yargıç ve savcı adaylarının seçilmesinde yazılı sınav ve mülakat
aşamalarını birlikte öngörmektedir. Yazılı sınavın ölçünleştirilmiş bir
değerlendirme sağlaması önemli bir güvencedir. Mülakat ise adayların mesleksel
yeterliliklerinin farklı yönlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bununla
birlikte, seçme sürecinin hukuksal olarak düzenlenmiş olması uygulamanın her
durumda nesnel ve eşitlikçi yürütüldüğünü tek başına kanıtlamaz. Mülakat
ölçütlerinin uygulanışı, puanlamanın gerekçeleri, değerlendirme kurullarının
işleyişi ve kararların denetlenebilirliği bu bakımdan önem taşımaktadır. Buradan
hareketle iki farklı sonuç çıkarılmalıdır. İlk olarak, seçme sistemindeki
takdir yetkisi, değerlendirme süreçlerinin nesnelliği ve hesap verebilirliği
bakımından incelenmelidir. İkinci olarak, takdir yetkisinin bulunması veya
mülakatın öznel değerlendirmelere açık olması siyasal müdahalenin gerçekleştiğini
kendiliğinden göstermez. Araştırmanın ortaya koyduğu temel gereksinim seçme
sisteminin yalnızca mevzuata uygunluğunun değil, uygulamada eşitlik ve liyakati
ne ölçüde güvence altına aldığının da sınanmasıdır.
Siyasal Yakınlık,
Kurumsal Erişim ve Ayrıcalık Savları
Araştırmada
ele alınan önemli sorunlardan biri siyasal veya ideolojik yakınlık ile yargıç
ve savcı adaylarının seçilme sonuçları arasında ilişki bulunup bulunmadığıdır. Bu
konuda ileri sürülen savların değerlendirilmesinde adayların siyasal
bağlantıları ile mesleksel yeterlilikleri birbirine karıştırılmamalıdır. Bir
kişinin siyasal bir çevreyle ilişkili olması onun liyakatsiz olduğu veya hukuka
aykırı biçimde seçildiği anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir adayın mesleksel
bakımdan başarılı olması da seçme sürecinin bütün aşamalarında eşit işlem
gördüğünü tek başına kanıtlamaz. Bu nedenle araştırmada öne çıkan ayrım siyasal
yakınlık, kurumsal erişim ve seçme sonucunu etkileyen ayrıcalık kavramları
arasındadır. Bunlar birbiriyle ilişkili olabilecek ancak birbirinin yerine
kullanılamayacak olgulardır. Baro başkanlarının referans vermesi veya kamu
kurumlarıyla görüşmesi mesleksel temsil ve dayanışma kapsamında
değerlendirilebilir. Ancak bu ilişkilerin adayların seçilme olasılığını artırıp
artırmadığı, diğer adaylara göre farklı işlem yaratıp yaratmadığı ve
değerlendirme kararlarına etkisi bulunup bulunmadığı somut kanıtlarla ortaya
konulmalıdır. Bu çerçevede Ağdemir’in açıklaması önemli bir araştırma sorusu
doğurmakta fakat tek başına hukuka aykırılığı veya siyasal müdahaleyi
kanıtlamamaktadır.
Çoklu Baro
Düzenlemesi ve Savunma Mesleğinin Kurumsal Ayrışması
Araştırmanın
özgün boyutlarından biri 2020 yılında kabul edilen çoklu baro düzenlemesini
yargıç ve savcıların seçilmesi konusundan bağımsız bir meslek örgütlenmesi
tartışması olarak ele almamasıdır. Düzenleme avukatlık mesleğinin kurumsal
yapısında değişiklik yaratmış ve baroların temsil kapasitesi, bağımsızlığı ve
siyasal iktidarla ilişkileri hakkında yeni tartışmalar doğurmuştur. Düzenlemenin
savunucuları çoğulculuk ve temsil çeşitliliğini öne çıkarırken eleştirenler
büyük baroların kurumsal ağırlığının zayıflatılabileceğini ve avukatlık
mesleğinin siyasal veya ideolojik çizgiler boyunca ayrışabileceğini ileri
sürmüştür. Bu karşıt yaklaşımların değerlendirilmesi yalnızca tarafların
açıklamalarına dayanılarak değil, düzenlemenin uygulanması ve kurumsal
sonuçları incelenerek yapılmalıdır. Burada özellikle üç konu önemlidir. Birincisi,
baroların sayısının artması ile avukatlık mesleğinde gerçek çoğulculuğun
güçlenmesi aynı şey değildir. İkincisi, meslek kuruluşlarının siyasal veya
ideolojik farklılıklar temelinde ayrışması ortak mesleksel tutumların
oluşturulmasını zorlaştırabilir. Üçüncüsü, belirli baroların kamu kurumlarına
erişim bakımından diğerlerinden farklı olanaklara sahip olup olmadığı ayrıca
araştırılmalıdır. Bununla birlikte, çoklu baro düzenlemesinin doğrudan yargıç
ve savcıların seçilmesinde ayrıcalık yaratmak amacıyla kullanıldığı veya böyle
bir sonuç doğurduğu mevcut bulgularla kesinleşmiş değildir. Bu ilişki
araştırmanın doğrulanması gereken varsayımlarından biri olarak kalmaktadır.
Yargı Bağımsızlığı
ve Hukuk Devletinin Kurumsal Güvenceleri
Araştırmanın
genel değerlendirmesi yargı bağımsızlığının yalnızca yargıçların bireysel karar
verme özgürlüğüyle sınırlandırılamayacağını ortaya koymaktadır. Yargı kurumunun
insan kaynağını oluşturan seçme ve mesleğe kabul süreçleri, atama, terfi, nakil
ve disiplin mekanizmaları da bu bağımsızlığın yapısal koşulları arasındadır. Bu
süreçlerde nesnel ölçütlerin uygulanması, değerlendirme yetkisinin
gerekçelendirilebilir olması ve kararların etkili biçimde denetlenebilmesi
önemlidir. Kurumsal referansların ve siyasal ilişkilerin adaylar arasında
haksız farklılıklar yaratmasını önleyecek güvenceler de bu çerçevede
değerlendirilmelidir. Bunun için tek bir önlem yeterli olmayacaktır. Seçme
ölçütlerinin açıklığı, mülakatın yapılandırılması, değerlendirme kurullarının
bağımsızlığı, karar kayıtlarının denetlenebilirliği, etkili itiraz yolları ve
kurumsal yetkilerin dengeli dağılımı birlikte ele alınmalıdır. Bu öneriler
mevcut sistemdeki bütün işlemlerin siyasal müdahaleyle gerçekleştirildiği
varsayımına dayanmamaktadır. Amaç böyle bir müdahalenin gerçekleşmesini
kolaylaştırabilecek kurumsal koşulları belirlemek ve önleyici güvenceleri
güçlendirmektir.
Araştırmanın
Bulguları ve Kanıt Sınırları
Araştırmanın
sonuçları üç düzeyde değerlendirilmelidir.
Birinci düzey: Belgelenmiş kurumsal ve hukuksal olgular. Seçme
sisteminin yazılı sınav ve mülakat aşamalarından oluşması, yargı yönetiminde
farklı kurumların yetki üstlenmesi ve 2020 çoklu baro düzenlemesinin avukatlık
mesleğinin örgütlenmesinde değişiklik yaratması bu kapsamdadır.
İkinci düzey: Araştırılmaya değer kurumsal mekanizmalar. Mülakat
takdirinin nasıl kullanıldığı, mesleksel referansların adaylara farklı erişim olanakları
sağlayıp sağlamadığı, çoklu baro yapısının kamu kurumlarıyla ilişkilerde
farklılık yaratıp yaratmadığı ve seçme süreçlerinin ne ölçüde denetlenebilir
olduğu bu kapsamdadır.
Üçüncü düzey: Ek kanıt gerektiren siyasal müdahale savları. Belirli
sayıda yargıç ve savcının siyasal bağlılıkları nedeniyle seçildiği,
referansların adayların seçilmesinde belirleyici olduğu veya çoklu baro
düzenlemesinin bu tür bir ayrıcalık mekanizması oluşturduğu savları bu
kapsamdadır. Bu son düzeydeki savlar bakımından aday bazında
karşılaştırılabilir veriler, sınav ve mülakat kayıtları, karar gerekçeleri,
kurumsal yazışmalar ve uygulamanın sonuçlarını gösteren belgeler önem
taşımaktadır. Bunlar olmadan belirli bir siyasal müdahale mekanizmasının
varlığı hakkında kesin yargı vermek, araştırmanın kanıt ölçütünü aşacaktır. Bu
ayrım çalışmanın eleştirel yönünü ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, kurumsal
sorunların hangi ölçüde belgelendiğini ve hangi savların henüz doğrulanması
gerektiğini açıkça göstererek çözümlemenin güvenilirliğini artırmaktadır.
Sonuç
Bu araştırma
yargının siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılması sorununun yalnızca
yargısal kararların içeriği üzerinden değil, yargı mensuplarının seçilmesi ve
mesleğe kabulüyle başlayan kurumsal süreçler üzerinden de incelenmesi gerektiği
sonucuna ulaşmıştır. Seçme sisteminin hukuksal düzenlemelere dayanması ve
yazılı sınav gibi ölçünleştirilmiş araçlar içermesi önemlidir. Ancak bu
unsurlar, gerçek eşitlik, liyakat ve tarafsızlığın kendiliğinden güvence altına
alındığını göstermez. Değerlendirme ölçütlerinin uygulanışı, takdir yetkisinin
kullanılması, kurumsal erişim olanakları ve kararların denetlenebilirliği
ayrıca incelenmelidir. Ağdemir’in açıklaması, referans ilişkilerinin bu
süreçteki rolünü gündeme getirmiştir. Ancak ilk açıklama ile sonraki savunma
birlikte değerlendirildiğinde mevcut bilgiler hukuka aykırı ayrıcalık veya
siyasal müdahale sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Açıklamanın asıl
araştırma değeri kurumsal referansların seçme sürecindeki işlevinin ve olası
etkilerinin somut verilerle incelenmesi gereğini ortaya çıkarmasıdır. Çoklu
baro düzenlemesi de bu çerçevede önem taşımaktadır. Düzenlemenin savunma
mesleğinin kurumsal yapısı, baroların bağımsızlığı ve kamu kurumlarına erişim
bakımından ortaya çıkardığı sonuçlar araştırılmalıdır. Bununla birlikte,
baroların siyasal veya ideolojik konumları ile yargıç ve savcıların seçilme
sonuçları arasında doğrudan bir nedensellik kurmak için daha kapsamlı kanıtlara
gereksinme vardır. Sonuç olarak, yargı bağımsızlığının korunması yalnızca
yargıçların kararlarına müdahale edilmesini yasaklamakla sağlanamaz. Yargı
kurumunun insan kaynağını oluşturan seçme, mesleğe kabul, atama ve kariyer
süreçlerinin de nesnel, eşitlikçi, saydam ve denetlenebilir olması gerekir. Bu
güvencelerin varlığı kadar uygulamadaki etkisi de önemlidir.
Çalışmanın
temel sonucu şudur:
Yargının siyasal araçsallaştırılması olasılığını değerlendirmek için yalnızca
yargı kararlarına değil, bu kararları verecek kişilerin hangi kurumsal
süreçlerle seçildiğine ve mesleksel kariyerlerinin hangi güvenceler altında
yürütüldüğüne de bakılmalıdır. Ancak bu yaklaşım, siyasal müdahale savlarını peşin
olarak doğru kabul etmeyi değil, onları doğrulanabilir olgular ve
karşılaştırılabilir kanıtlar üzerinden sınamayı gerektirir. Bu nedenle yargı
bağımsızlığını güçlendirmeye yönelik reformların temel ölçütü yalnızca
mevzuatın biçimsel uygunluğu değil, liyakatin, eşitliğin, tarafsızlığın ve
hesap verebilirliğin uygulamada ne ölçüde güvence altına alındığı olmalıdır.
KAYNAKÇA
A.
Mevzuat ve resmi belgeler
Türkiye
Cumhuriyeti. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Kanun No. 2709, 7 Kasım
1982). Resmi Gazete (Sayı 17863, Mükerrer).
Türkiye
Cumhuriyeti. (1983). Hakimler ve Savcılar Kanunu (Kanun No. 2802, 24 Şubat
1983). Resmi Gazete (Sayı 17971, 26 Şubat 1983).
Türkiye
Cumhuriyeti. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (Kanun No. 5982, 7 Mayıs 2010). Resmi
Gazete (Sayı 27580, 13 Mayıs 2010).
Türkiye
Cumhuriyeti. (2017). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun (Kanun No. 6771, 21 Ocak 2017). Resmi Gazete (Sayı 29976, 11 Şubat
2017). https://resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/02/20170211-1.htm
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2020). Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun (Kanun No. 7249, 11 Temmuz 2020). Resmi Gazete (Sayı
31186, 15 Temmuz 2020). https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D27/Y3/T2/KanunMetni/d6b05e2d-5e37-4781-921c-a4c732ffb1f3.html
Türkiye
Cumhuriyeti. (2024). Hakim ve Savcı Yardımcılığı Yönetmeliği. Resmi Gazete
(Sayı 32539, 7 Mayıs 2024). https://resmigazete.gov.tr/eskiler/2024/05/20240507-1.htm
B. Yargı
kararları
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi. (2020, 10 Aralık). Aynı ilde birden fazla baro
kurulmasına olanak tanıyan kuralların Anayasa’ya aykırı olmadığı (E.2020/60). https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/norm-denetimi-basin-duyurulari/ayni-ilde-birden-fazla-baro-kurulmasina-imkan-taniyan-kurallarin-anayasa-ya-aykiri-olmadigi
C.
Kurumsal raporlar ve uluslararası değerlendirmeler
European
Commission. (2025, November 4). Türkiye report 2025 (SWD(2025) 753 final). https://ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/trkiye-report-2025.pdf
Human Rights
Watch. (2020, July 7). The reform of bar associations in Turkey: Questions and
answers. https://www.hrw.org/news/2020/07/07/reform-bar-associations-turkey-questions-and-answers
T.C. Adalet
Bakanlığı. (2016). 2015 yılı etkinlik raporu. https://rayp.adalet.gov.tr/Resimler/1/dosya/rapor2015.pdf
D. Güncel
açıklamalar ve haber kaynakları
T24 Haber
Merkezi. (2026, 11 Ekim). Ankara 2 No’lu Baro Başkanı Ağdemir: Bakanlık bize
ayrıcalık tanıdı; 70 üyemizi hakim, savcı yaptık. T24. https://t24.com.tr/gundem/ankara-2-nolu-baro-baskani-agdemir-bakanlik-bize-ayricalik-tanidi-70-uyemizi-hkim-savci-yaptik%2C1352529
T24 Haber
Merkezi. (2026, 12 Ekim). Baro Başkanı’nın “Bakanlık ayrıcalık tanıdı; 70
üyemizi hakim, savcı yaptık” sözlerine Yargıçlar Sendikası’ndan tepki. T24. https://t24.com.tr/gundem/ankara-2-nolu-baro-baskaninin-bakanlik-ayricalik-tanidi-70-uyemizi-hkim-savci-yaptik-aciklamasina-yargiclar-sendikasindan-tepki%2C1352645
Gazete
Pencere. (2026, 11 Ekim). Ankara 2 No’lu Barosu Başkanı Gökhan Ağdemir’den yeni
açıklama. https://www.gazetepencere.com/gundem/ankara-2-nolu-baro-baskani-gokhan-agdemirden-yeni-aciklama-718800h
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder