Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

24 Ekim 2025 Cuma

 

Ulus Devletin Oluşturulmasında ve Göç ve Yerleşim Siyasaları: 1934 İskan Kanunu ve Toplumsal Uyum Stratejileri

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

 

Öz

Bu çalışma, 1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu’nu Atatürk döneminin ulus devlet oluşturma stratejisi çerçevesinde incelemekte ve söz konusu yasanın erken Cumhuriyet’in demografik, kültürel ve kurumsal yapılanmasındaki stratejik işlevini irdelemektedir. Araştırma, ulus devlet kuramları ve çağdaşlaşma kuramlarından hareketle İskan Kanunu’nun yalnızca bir göç ve yerleşim düzenlemesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin devlet oluşumu ve ulus yaratma sürecinin önemli bir bileşeni olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmada, bazı araştırmacıların “asimilasyon” ve “zorunlu göç” yorumları eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilmiş ve yasanın uygulamalarının tarihsel belgeler, güvenlik siyasaları ve kalkınma hedefleri bağlamında yeniden yorumlanması amaçlanmıştır. Elde edilen bulgular İskan Kanunu’nun ulusal kimlik, güvenlik ve çağdaşlaşma hedeflerini bütünleştirerek Cumhuriyet’in kurumsal temelini güçlendirdiğini göstermektedir.

Anahtar Kelimeler: İskan Kanunu, ulus devlet oluşturma, Atatürk dönemi, nüfus mühendisliği, çağdaşlaşma, devlet kuruculuğu, göç siyasası

 

Abstract

This study examines the 1934 Settlement Law (Law No. 2510) within the framework of Atatürk’s nation-building strategy, analyzing its strategic function in shaping the demographic, cultural, and institutional structure of the early Turkish Republic. Drawing on nation-state theories and modernization frameworks, the paper argues that the Settlement Law was not merely a population regulation policy but a crucial component of Turkey’s State formation process — the formation and consolidation of the modern state. The analyses of İsmail Beşikçi and Hamit Bozarslan concerning “assimilation” and “forced migration” are critically reassessed, emphasizing the need to contextualize their interpretations within the historical realities of state security, development, and administrative modernization. The findings reveal that the Settlement Law integrated the goals of national identity, security, and modernization, thereby reinforcing the institutional foundations of the Republic.

Keywords: Settlement Law, nation-building, Atatürk era, population engineering, modernization, State formation, migration policy

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında ulus devlet oluşturulması yalnızca siyasal ve hukuksal düzenlemelerle değil, aynı zamanda nüfus siyasaları ve göçmen yerleştirme stratejileriyle de şekillendirilmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra, özellikle 1923-1934 döneminde Türkiye’ye gelen muhacir ve değişim göçmenleri hem toplumsal hem de ekonomik bütünleşme açısından özel bir önem taşımıştır. Bu bağlamda, 1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu, göçmenlerin yerleştirilmesi, toplumsal uyumlarının sağlanması ve ulusal bir kimlik çerçevesinde düzenlenmesi açısından kritik bir araç olmuştur.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde yürütülen ulus devlet kurma çalışmaları, yalnızca siyasal bağımsızlıkla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumsal ve kültürel yapının yeniden biçimlendirilmesini hedeflemiştir. Bu dönemin temel amacı, modern, laik, uyum içinde ve Batı’ya dönük bir ulus yaratmak olmuştur. Bu bağlamda 1934 tarihli İskân Kanunu, Cumhuriyet’in toplumsal mühendislik araçlarından biri olarak öne çıkar.

Yasa, yalnızca göçmenleri belirli bölgelerde yerleştirmekle kalmamış, aynı zamanda ulus devlet anlayışının temel unsurlarını yansıtarak, “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar” ile diğer nüfus grupları arasında farklılaştırıcı bir yaklaşım ortaya koymuştur. Bu yaklaşım hem göçmenlerin bütünleşmesini kolaylaştırmayı hem de ulusal birliği güvence altına almayı hedeflemiştir. Yerleşme (iskan) siyasası, ulus devlet oluşturmanın araçlarından biri olarak, güvenlik kaygıları, kültürel uyum ve nüfusun niteliklerini artırma hedeflerini içermektedir.

Araştırmanın Amacı ve Hedefi

Bu araştırmanın amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında, Atatürk dönemi ulus devlet kurma çalışmaları bağlamında göç siyasalarının ve İskan Kanunu’nun rolünü akademik olarak değerlendirmektir. Özellikle, göçmenlerin yerleştirilmesi ve toplumsal uyumlarının sağlanması süreçlerinin, ulusal bir kimliğin oluşturulması ve güvenlik kaygıları çerçevesinde nasıl şekillendiği incelenmektedir. Araştırma, göçmen yerleştirme stratejilerinin yalnızca toplumsal ve ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal boyutlarını da ortaya koymayı hedeflemektedir.

Araştırmanın temel hedefleri şunlardır:

1923-1934 döneminde Türkiye’ye gelen göçmen ve değişim nüfusunun demografik ve toplumsal özelliklerini saptamak.

2510 sayılı İskan Kanunu’nun hukuksal ve yönetsel yapısını, uygulama biçimlerini ve göçmenlere sağlanan destekleri çözümlemek.

Yerleştirme siyasalarının, ulus devlet oluşturma ve ulusal kimlik oluşumu üzerindeki etkilerini değerlendirmek.

Atatürk döneminde göç ve yerleştirme siyasalarının güvenlik, kültürel uyum ve nüfus niteliklerini artırma bağlamında oynadığı rolü ortaya koymak.

Bu çalışma, Türkiye’de göç siyasaları ve ulus devlet oluşturma arasındaki ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir bakış açısıyla anlamayı sağlayarak, yazına hem tarihsel hem de siyaset bilimi açısından katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Araştırma Soruları

2510 sayılı İskan Kanunu, Atatürk’ün ulus devlet oluşturma sürecinde Türkiye’nin demografik ve kültürel yapısını şekillendirmede hangi stratejik işlevi üstlenmiştir?

Türkiye, 1923-1949 döneminde gelen göçmen ve değişim nüfusunu hangi ölçütler çerçevesinde sınıflandırmış ve yerleştirmiştir?

Bu ölçütler ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedefleriyle nasıl ilişkilendirilmiştir?

Yerleşme siyasaları kapsamında uygulanan zorunlu yerleşim ve bütünleşme düzenlemeleri, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik yaşamını nasıl şekillendirmiştir?

İskan Kanunu ve uygulamaları, Kürtler dışındaki dinsel azınlıkları (Ermeni, Rum, Yahudi vb.) kapsamakta mıdır ve bu durum ulus devlet kurma sürecini nasıl etkilemiştir?

Beşikçi ve Bozarsalan gibi araştırmacıların eleştirileri ışığında, İskan Kanunu uygulamalarının toplumsal adalet, etnik haklar ve devlet-toplum ilişkileri üzerindeki etkileri nelerdir?

Aleviler üzerindeki etkileri nelerdir?

Araştırma Yöntemi

Araştırma Türü: Bu çalışma, tarihsel ve siyasa çözümlemesi yöntemini birleştiren nitel bir araştırmadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1949 dönemi göç ve yerleşme siyasalarının ulus devlet oluşturma üzerindeki etkileri tarihsel belgeler, resmi kayıtlar ve akademik yazın üzerinden incelenecektir.

Veri Kaynakları:

Birincil kaynaklar: 2510 Sayılı İskan Kanunu ve ilgili resmi mevzuat, Dahiliye Vekaleti raporları ve Muhacir kayıtları, Meclis tutanakları ve gazeteler.

İkincil kaynaklar: İçduygu (2014), İnan (2016) ve diğer akademik çalışmalar, Beşikçi ve Bozarslan’ın eleştirel çözümlemeleri.

Veri Çözümlemesi Yöntemi:

Belge çözümlemesi: Resmi belgeler ve yasa metinleri incelenerek uygulamanın içerdiği demografik, kültürel ve toplumsal boyutlar ortaya konacaktır.

Tarihsel içerik çözümlemesi: Göçmen yerleşim siyasalarının ulus devlet kurma bağlamında tarihsel süreç içindeki rolü değerlendirilecektir.

Eleştirel çözümleme: Beşikçi ve Bozarslan gibi araştırmacıların görüşleri ışığında, uygulamaların etnik, kültürel ve toplumsal etkileri tartışılacaktır.

Araştırma Stratejisi: Göçmen ve değişim nüfusunun yerleşim alanları ve devlet yardımları niceliksel olarak incelenecek, ardından uygulamanın ulus devlet oluşturma ve kültürel bütünleşme üzerindeki etkisi nitel bir değerlendirmeyle yorumlanacaktır. Uygulamaların farklı etnik ve dinsel gruplar üzerindeki etkisi karşılaştırmalı olarak ele alınacaktır.

Sınırlılıklar: Belgelerin bazılarına erişim sınırlı olabilir veya eksik veriler bulunabilir. Çalışma, esas olarak resmi kayıtlar ve yazın üzerinden yürütülecek ve sözlü tarih veya alan çalışması içermeyecektir.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde ulus devlet oluşturma, göç ve yerleşme siyasaları ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışmada, konu beş temel kuramsal çerçeve üzerinden ele alınacaktır.

İlk olarak, ulus devlet kuramları bağlamında, çağdaş devletlerin sınırları içinde uyumlu (homojen) bir ulus oluşturmayı hedeflediği vurgulanmaktadır (Anderson, 2016; Gellner, 1983). Türkiye’de 1920-1930’larda uygulanan göç ve yerleşme siyasaları, ulusal kimliği pekiştirme ve Türk kültürüne bağlı bir toplumsal yapı oluşturma amacı taşımıştır.

İkinci olarak, demografik siyasalar ve nüfus mühendisliği kuramı, devletlerin nüfusun etnik ve kültürel yapısını yasa ve uygulamalar aracılığıyla şekillendirebileceğini ortaya koyar (Scott, 1998). 2510 sayılı İskan Kanunu çerçevesinde, Türk soyundan olan ve olmayanların yerleştirilme biçimleri, Türkiye’de nüfus mühendisliği örneği olarak değerlendirilebilir.

Üçüncü olarak, etnik ve dinsel azınlık çalışmaları, devlet siyasalarının azınlık grupları üzerindeki etkisini çözümler (Mardin, 1991; Karpat, 1985). Bu yaklaşım, Kürtler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerin yerleşme uygulamalarına konu olma biçimlerini ve devletin kültürel uyum stratejilerini anlamada kritik öneme sahiptir.

Dördüncü olarak, güvenlik ve devlet kaygısı kuramı ulus devletlerin güvenlik kaygıları nedeniyle nüfus siyasalarını stratejik bir araç olarak kullandığını vurgular (Buzan, 2007). Türkiye’de göçmenlerin ve azınlıkların belirli bölgelere yerleştirilmesi, devletin iç güvenliği sağlama ve ulusal bütünlüğü koruma stratejisinin bir parçası olarak ele alınabilir.

Son olarak, kültürel bütünleşme kuramı, toplumsal uyum ve bütünleşme süreçlerinin zorlayıcı değil, kültürel ve toplumsal mekanizmalar aracılığıyla sağlanabileceğini belirtir (Brubaker, 2004; Hall, 1996). Türkiye’de, göçmenlerin Türk kültürüne bütünleşmesi hedeflenmiş, ancak uygulamalar bazen zorlayıcı ve sınıflandırıcı bir karakter göstermiştir.

Bu beş kuramsal çerçeve, araştırmanın Türkiye Cumhuriyeti’nin yerleşme siyasalarını ulus devlet kurma bağlamında çözümlenmesine olanak tanımaktadır. Kuramlar hem tarihsel belgelerin yorumlanmasında hem de devlet siyasalarının mantıksal ve yapısal çözümlemesinde temel bir dayanak sağlamaktadır.

ÇÖZÜMLEME

2510 Sayılı İskan Kanunu ve Uygulamaları

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet oluşturma sürecinde 1934’te yürürlüğe giren 2510 sayılı İskan Kanunu, göç ve yerleşim siyasalarının temel yasal çerçevesini oluşturmuştur. Yasa, hem Türkiye’ye gelen göçmenlerin yerleştirilmesini düzenlemekte hem de mevcut nüfusun belirli bölgelerde dağılımını stratejik bir biçimde şekillendirmeyi hedeflemektedir.

Yasa uyarınca, Türkiye’ye yerleşmek isteyenler Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar olarak sınıflandırılmış ve bunların yerleşme yardımı alabilecekleri hükme bağlanmıştır. Bu kişiler devletin belirlediği alanlara yerleştirilebileceği gibi, yardım talep etmedikleri takdirde kendi tercih ettikleri bölgelerde de oturabilmişlerdir. Buna karşılık, Türk ırkından olmayanlar, yerleşme yardımı istemeseler bile devletin göstereceği yerlerde yerleşmek zorunda bırakılmış ve yer değiştirme hakları sınırlandırılmıştır.

Kanun, göçmen ve mülteci siyasalarını etnik ve kültürel sınıflandırma temelinde uygulamaya koymuş, Türk ulusal kimliğini pekiştirme amacını açıkça ortaya koymuştur. 1923-1933 döneminde yaklaşık 157.736 aileye, 1934-1949 döneminde ise 62.849 aileye devlet tarafından toprak özgülemesi yapılmış ve bu süreçte hem konut hem de üretim araçları sağlanmıştır. Bu uygulamalar, göçmenlerin ekonomik olarak bağımsız ve üretken hale gelmelerini sağlayarak yeni toplumlarıyla bütünleşme sürecini desteklemiştir.

İskan Kanunu yalnızca göçmenler için değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Türk kültürüne bağlı olmayan grupların denetlenmesi ve yönlendirilmesi açısından da kritik bir araç olmuştur. Yasa, etnik ve kültürel farklılıkların devlet siyasalarıyla yönetilmesini sağlayarak ulus devletin uyum taşıyan bir nüfus yapısını oluşturma hedefini desteklemiştir.

1923-1934 döneminde Türkiye’ye gelen göçmenler ve değişim yapılanlar (mübadiller) devlet tarafından arazi ve konut sağlanarak yerleştirilmişlerdir. 1934’te yürürlüğe giren 2510 Sayılı İskan Kanunu, göçmenlerin Türk soyundan ve kültürüne bağlı olup olmamalarına göre sınıflandırılarak yerleştirilmesini düzenlemiş, yerleşme yardımı talep edenler devletin belirlediği alanlara, talep etmeyenler istedikleri yerlere yerleşebilmiştir. Yasa, Türk soyundan olmayanların belirli alanlara yerleştirilmesini ve toplumla bütünleşmesini [1] edilmesini öngörmüştür. Bu siyasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet kurma sürecinde göçü bir araç olarak kullanması, nüfusun nitelik ve nicelik olarak Türkleşmesini sağlamayı hedeflemiştir. Yasa, güvenlik kaygıları ve ulus devlet ideolojisi çerçevesinde, göçmen kabulü ve yerleştirmeyi hem kolaylaştırıcı hem de denetleyici bir mekanizma olarak işlev görmüştür.

Sonuç olarak, 2510 sayılı İskan Kanunu, Türkiye’de ulus devlet oluşturulması, güvenlik kaygıları ve nüfus mühendisliği bağlamında kapsamlı bir yasal ve hukuksal uygulama olarak değerlendirilebilir. Yasa, göçmenlerin toplumla bütünleşmesini sağlarken, ulusal kimliği pekiştirmek ve devletin stratejik nüfus planlamasını yaşama geçirmek için kullanılan önemli bir araç olmuştur.

2510 Sayılı Yasa’nın Gerekçesi

Ulus Devlet Oluşturma: Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Türkiye, uyum taşıyan bir ulusal kimlik oluşturmayı amaçlamış ve nüfusun etnik ve kültürel olarak birleştirilmesini temel hedeflerinden biri olarak belirlemiştir. Yasa, göçmenlerin ve yerli nüfusun Türk soyuna ve kültürüne bağlılık ölçütü çerçevesinde yönlendirilmesini sağlayarak bu hedefi hukuksal bir zemine oturtmuştur.

Güvenlik ve Denetim: Yasanın bir diğer gerekçesi, sınır bölgelerinde ve stratejik alanlarda nüfus dağılımını düzenleyerek devlet güvenliğini güçlendirmek ve olası iç ve dış tehditlere karşı önlem almaktır. Yasa, özellikle Türk kültürüne bağlı olmayan grupların yerleşimini denetim altına alarak devletin güvenlik algısı doğrultusunda nüfus mühendisliği yapmasını olanaklı kılmıştır.

Göçmenlerin Bütünleşmesi ve Sosyo-Ekonomik Düzen: Yasa, Türkiye’ye gelen göçmenlerin ekonomik ve toplumsal olarak bağımsız ve üretken hale gelmelerini sağlayacak düzenlemeler içermektedir. Aile başına toprak özgülemesi, konut ve üretim araçlarının sağlanması, göçmenlerin bütünleşmesini kolaylaştırmak amacıyla yürürlüğe konmuştur.

Niteliksel ve Niceliksel Nüfus Artırımı: Yasa, ülkenin nüfus yapısını niteliksel olarak Türk kültürüne bağlı bireylerle güçlendirmek, niceliksel olarak ise ülke genelinde dengeli bir yerleşim sağlamak için geliştirilmiştir. Bu sayede hem ulusal kimlik pekiştirilmiş hem de stratejik bölgelerde nüfus denetimi sağlanmıştır.

Özetle, 2510 sayılı Yasa, ulus devlet kurma, güvenlik kaygıları ve göçmenlerin toplumla  bütünleşmesi ekseninde ortaya çıkmış ve Türkiye’nin demografik ve kültürel siyasalarını yönlendiren temel bir araç olarak gerekçelendirilmiştir.

Yasanın Çıkarılmasına Yol Açan Temel Etmenler

Yoğun Göç ve Değişimci Akımı: 1923-1934 yılları arasında Türkiye’ye yaklaşık 648 bin göçmen ve mülteci gelmiş, bu nüfusun büyük bölümü Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’dan gelmiştir. Bu hızlı nüfus hareketi, özellikle tarım arazilerinin dağıtımı, konut ve altyapı gereksinmelerini karşılamada sorunlar yaratmıştır.

Nüfusun Etnik ve Kültürel Çeşitliliği: Gelen göçmenler arasında farklı etnik ve kültürel kimlikler (Türk olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olmayanlar) bulunmaktaydı. Devlet, ulus devlet idealine uygun olarak Türk kültürüne bağlı nüfusu artırmak, Türk olmayan veya kültürel olarak uyumsuz grupların yerleşimini denetim altında tutmak istemiştir.

Sınır Bölgelerinde Güvenlik Kaygıları: Göçmenlerin düzensiz yerleşimi, özellikle sınır bölgelerinde ve stratejik alanlarda güvenlik açıkları oluşturabilirdi. Yasa, bu bölgelerde nüfusun devletin gözetiminde planlı bir şekilde yerleştirilmesini amaçlamıştır.

Ekonomik ve Toplumsal Bütünleşme Sorunları: Gelen göçmenlerin çoğu üretim araçlarından yoksun ve ekonomik olarak bağımsız duruma gelmeye gereksinme duymaktaydı. Toprak dağılımı, konut sağlanması ve yerleşme yardımları ile göçmenlerin ekonomik bütünleşmesi sağlanmak istenmiştir.

Ulusal Kimlik ve Uyum Sağlama Hedefi: Cumhuriyet’in erken döneminde ulus devlet oluşturulması uyum taşıyan bir Türk kimliği oluşturma siyasalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, göçmenlerin yerleşimi nitelik ve nicelik açısından ulusal kimliğe uygun şekilde düzenlenmek zorundaydı.

Ayaklanma Girişimleri ve Toplumsal Huzursuzluk Endişesi: Türkiye’nin özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde Kürtler ve diğer bazı azınlık grupları arasında zaman zaman yerel direnişler ve ayaklanma girişimleri gözlenmiştir. Devlet, bu tür toplumsal huzursuzlukları önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla nüfusun planlı yerleşimini ve “denetimli yerleşme” uygulamalarını bir araç olarak görmüştür. Yasa, yalnızca göçmenlerin ekonomik ve kültürel bütünleşmesini değil, aynı zamanda siyasal ve güvenlik risklerini azaltmayı da hedeflemiştir.

Dilsel ve Kültürel Bütünleşme: Yasanın bir diğer amacı, Kürt nüfusunun Türkçe öğrenmesi ve günlük yaşamda kullanması aracılığıyla toplumsal iletişim bağlarını güçlendirmekti. Bu, sadece eğitim ve ekonomik bütünleşme değil, aynı zamanda ulus devlet kurma sürecinde ortak bir dilsel ve kültürel çerçevenin oluşturulması yönünde planlı bir siyasa olarak değerlendirilmiştir. Türkçenin özendirilmesi ve yerleşim planlarıyla desteklenen bu yaklaşım kültürel uyum ve toplumsal bütünleşmenin güvence altına alınması amacını taşımaktadır.

Zorunlu Göç ve Yerleşim Siyasaları: 2510 sayılı Yasa kapsamında bazı gruplar, özellikle Türk olmayan veya Türk kültürüne bağlı yaşamayanlar, hükümetin belirlediği alanlara zorunlu olarak yerleştirilmiştir. Bu yerleştirmeler, sadece yersel dağılımı düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda ulus devlet kurma bağlamında güvenlik ve kültürel bütünleşme hedeflerini de yansıtmıştır. Zorunlu göç, toplumsal denetim mekanizması olarak işlev görmüş, ayaklanma riski veya toplumsal uyumsuzluk olasılığı taşıyan bölgelerde Devlet otoritesinin egemenliğini güçlendirme amacını taşımıştır. Böylece, zorunlu göç uygulaması hem güvenlik kaygıları hem de ulusal kimlik ve dilin yaygınlaştırılması hedefleriyle iç içe yürütülmüştür.

Yahudi Sorunu: İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini’nin 18 Mart 1934’te yaptığı konuşmada, Asya ve Afrika’yı İtalya’nın genişleme alanları olarak tanımlaması ve Akdeniz’i ‘bizim deniz’ (mare nostrum) olarak nitelemesinin ardından Ankara hükümeti bunu açık bir tehdit olarak algılayarak “en duyarlı bölge” olarak belirledikleri Trakya’nın olası bir savaş durumunda düşmanla iş birliği yapmayacak Türklerce yerleşilmesini uygun görmüş ve yerleşmeyi düzenlemek üzere de müfettişlik kadrosu oluşturarak İbrahim Tali Bey’i bu göreve atamıştır. Trakya’da yoğun olarak yaşayan göçmen ve gayri Türklerin düzenli olarak yerleşimi, bölgedeki nüfus gruplarının, yerleşim alanlarının, iş kollarının, ekonominin kimlerin elinde olduğunun saptanması İbrahim Tali Bey’in Trakya bölgesi ile ilgili ödevleri arasındadır. Tali, yaklaşık iki ay süren gezileri sonrasında Trakya’da, Türkçe yerine anadilleri olarak İspanyolca konuşan, Trakya’nın ekonomik yaşamında önemli yer tutan Yahudilerin bölgedeki durumunu denetlemiş ve araştırmaları sonucunda bölgede yoğun olarak yerleşmiş bulunan bu ‘yabancı’ unsurların ekonomik yaşamda önemli yer tuttukları saptandığından ivedilikle bölgeden uzaklaştırılmalarını yahut Türkleştirilmelerini Ankara hükümetine önermiştir. Tutulan raporlar ışığında hazırlanan yasa metni ile 14 Haziran 1934 tarihinde İskan Kanunu kabul edilmiştir.

2510 Sayılı İskan Kanunu: Uluslaşma Açısından Temel Maddeler

Madde 1: “İskan işleri, Türk kültürüne bağlı nüfusun yurt içinde iskanını ve Türk kültürüne bağlı olmayanların, Türk kültürüne bağlı bir hale getirilmesini veya Türk kültürüne bağlı olmayanların Türk kültürüne bağlı nüfus arasında eritilmesini temin eder.” Bu madde, yasanın açık biçimde ulus devlet oluşturma sürecine hizmet eden kültürel bütünleşme hedefini ortaya koyar.

Madde 2: “Türkiye’de yerleşmek amacıyla gelmek isteyen Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar, İçişleri Bakanlığının emri ile kabul edilirler.” Burada ‘Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar’ ifadesiyle göçmen siyasası etnik ve kültürel niteliklere dayandırılmıştır.

Madde 3: “İskan işleri üç sınıfa ayrılır: Türk kültürüne bağlı olanların yerleştirilmesi, Türk kültürüne bağlı olmayanların Türk kültürüne bağlı hale getirilmesi, Türk kültürüne bağlı olmayanların Türk kültürüne bağlı nüfus arasında eritilmesi.” Bu madde, kültürel bütünleşme siyasasının üç aşamalı yapısını yansıtır. Özellikle ‘eritme’ kavramı, o dönem için kültürel uyumlaştırma (asimilasyon değil) anlamında kullanılmıştır.

Madde 7: “Türk ırkından olmayanlar, hükümetin göstereceği yerlerde otururlar. Hükümetten izin almadan başka yerlere gidemezler.” Bu madde, göç ve yerleşim üzerinde merkezi otoritenin denetimini sağlar, aynı zamanda güvenlik ve kültürel denge kurma amacı taşır.

Madde 11: “Göçmenlere toprak, hane, tohumluk, ziraat aletleri ve geçici yardım verilir.”  Bu düzenleme, göçmenlerin ekonomik olarak üretken hale getirilmesini ve toplumla bütünleştirilmesini amaçlar.

Bu maddeler, hem dönemin ulus devlet kurma stratejisini hem de göç, yerleşim, kültür ve dil siyasalarının nasıl kurumsallaştırıldığını açık biçimde yansıtır.

2510 Sayılı Yasaya Dayalı Uygulamalar ve Etkinlikler

Göçmen Kabulü ve Yerleştirme Siyasaları: 1934 sonrası Türkiye’ye gelen göçmenler (özellikle Balkanlar, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan ve Kafkasya’dan gelenler) bu yasa çerçevesinde kabul edilmiştir. İçişleri Bakanlığı (Dahiliye Vekaleti) göçmenlerin “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı” olup olmadığını belirlemek üzere inceleme komisyonları kurmuştur. Uygulama döneminde, 1923-1933 arasında 157.736 aileye (yaklaşık 6,2 milyon dekar) toprak verilmiştir. 1934-1949 arasında 62.849 aileye 2,8 milyon dekar kültür toprağı dağıtılmıştır. Göçmenlere ev, tohumluk, tarım aletleri, kredi ve geçici yardım sağlanmıştır.

Türk Kültürüne Bağlılık Esasına Göre Yerleşim: Türkçe konuşan, Türk kültürüne bağlı göçmenler genellikle verimli tarım alanlarına (Trakya, Batı Anadolu, İç Anadolu) yerleştirilmiştir. Türk kültürüne bağlı olmayan veya Türkçe bilmeyen gruplar dil ve kültür bütünleşmesinin sağlanabileceği bölgelere yönlendirilmiştir. Bu uygulamalarda amaç Türk nüfus yoğunluğunu artırmak, dilsel ve kültürel uyum sağlamayı güçlendirmek ve bölgeler arasında toplumsal iletişimi artırmak olmuştur.

Doğu ve Güneydoğu’daki Yer Değiştirmeler (Zorunlu Yerleştirme): Özellikle Şeyh Sait (1925), Ağrı (1930) ve Dersim (1937–38) isyanlarından sonra, bu bölgelerde demografik yeniden düzenlemeler yapılmıştır. 2510 sayılı Yasa, bu bölgelerdeki nüfusun bir kısmının başka illere yerleştirilmesi için hukuksal dayanak olarak kullanılmıştır. Amaç, Devlet otoritesini güçlendirmek, bölgesel ayaklanmaları önlemek, Türkçe’nin ve devlet kurumlarının etkinliğini artırmaktı. Bu çerçevede, “zorunlu iskan” uygulamaları, yasanın 7. ve 3. maddelerine dayanarak yürütülmüştür.

Türkçe’nin Yaygınlaştırılması ve Kültürel Uyum Etkinlikleri: Göçmenlerin ve yer değiştirilen nüfusun yaşadığı bölgelerde Türkçe kursları açılmış, okullaşma oranı artırılmış, Halkevleri ve Halkodaları aracılığıyla Türk tarihi, edebiyatı ve yurttaşlık bilinci öğretilmiştir. Bu kültürel etkinlikler, yasanın “Türk kültürüne bağlılık” vurgusunun alandaki yansımasıdır.

İskan Umum Müdürlüğü’nün Kurulması (1935): Yasanın uygulanmasını eş güdümlemek amacıyla İskan Umum Müdürlüğü kurulmuş ve daha sonra Sağlık v e Sosyal Yardım Bakanlığı’na (Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti) bağlanmıştır. Görevleri ise göçmen yerleşim planlarını hazırlamak, toprak dağıtımını denetlemek ve yerleşim alanlarının sosyo-ekonomik gelişimini izlemekti.

Sınır Bölgelerinde Güvenlik ve Nüfus Dengesini Sağlama: Yasa, özellikle Trakya, Hatay, Kars, Ardahan, Iğdır ve Artvin gibi sınır bölgelerinde nüfusun artırılması ve Türk unsurların güçlendirilmesi için uygulanmıştır. Bu bölgelerde, Türk kültürüne bağlı göçmenler yerleştirilerek sınır güvenliği ile ulusal kimlik bütünlüğü aynı anda hedeflenmiştir.

Toprak Reformu ile Bağlantılı Uygulamalar: Yasa, 1930’ların sonlarında hazırlanan Toprak Kanunu (1945) ile birlikte düşünülmüştür. Amaç, göçmenleri üretici kılmak ve ekonomik olarak ulusal kalkınma süreciyle bütünleştirmekti.

Yerleşme Yardımları ve Toplumsal Bütünleşme: Göçmenlere ve yerleştirilenlere yönelik yardımlar sadece ekonomik değil, toplumsal uyuma da yöneliktir. Evlerin yerleşim planları, köylerin konumu, ortak kullanım alanları, okul ve cami gibi kurumlar devlet tarafından planlanmıştır. Bu sayede hem yerleşim birliği hem de kültürel bütünlük sağlanmıştır.

Özetle, 2510 sayılı Yasa’nın uygulamaları, yalnızca göçmen yerleştirme siyasası değil, nüfus mühendisliği, ulus oluşturma, sınır güvenliği, dil ve kültür siyasası unsurlarını bir araya getiren çok boyutlu bir devlet stratejisi olarak işlev görmüştür.

İskan Kanunu’nun Uluslaşma Sürecindeki Yeri ve Önemi

1934 tarihli Yasa, Cumhuriyet’in ulus devlet oluşturma sürecinin en stratejik düzenlemelerinden biridir. Bu yasa, yalnızca nüfus hareketlerini düzenleme amacı taşımamış, aynı zamanda kültürel, dilsel ve ekonomik bütünleşmeyi hedefleyen kapsamlı bir toplumsal mühendislik aracına dönüşmüştür. Yasanın dayandığı düşünsel zemin, Osmanlı’nın çok etnik unsurlu ve çok dinli yapısından tek bir ulusal kimliğe yönelme süreciyle doğrudan ilişkilidir. Atatürk’ün liderliğinde şekillenen bu süreç, “vatandaşlık bilinci”ni etnik ait olma duygusunun önüne yerleştiren bir yurttaşlık anlayışını temel almıştır.

Çağdaşlaşma ve Ulus Devlet Kurma Bağlamı: Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı’dan devralınan dağınık nüfus yapısını hem kültürel hem de ekonomik anlamda bütünleştirmeyi amaçlamıştır. Bu hedef, dönemin uluslararası eğilimleriyle de uyumludur. 1920’ler ve 1930’larda birçok ülke (örneğin İtalya, Almanya, Sovyetler Birliği) kendi ulusal bütünlüğünü güçlendirmek için iç yerleşme ve nüfus siyasalarına yönelmiştir. Türkiye’de bu süreç hem güvenlik endişelerinden hem de çağdaşlaşma hedeflerinden beslenmiştir.

Güvenlik Kaygıları ve Doğu İsyanlarının Etkisi: İskan Kanunu’nun hazırlanmasında ve uygulanmasında özellikle 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı ve 1937-38 Dersim olayları belirleyici olmuştur. Bu ayaklanmalar, Cumhuriyet yönetimine göre sadece bölgesel güvenliği değil, devletin bütünlüğünü de tehdit etmiştir. Bu nedenle yasa, ülke içinde stratejik bölgelerde nüfus dağılımını yeniden düzenlemeyi ve farklı etnik-dilsel toplulukların yoğun olarak bulunduğu alanlarda demografik dengeyi sağlamayı hedeflemiştir. Bu durum, zorunlu göç uygulamalarını doğurmuş, ancak bunlar “etnik temizlik” değil, güvenlik temelli nüfus planlaması kapsamında değerlendirilmiştir.

Dilsel, Eğitsel ve Kültürel Bütünleşme: Yasanın uygulama ruhunda, Türkçe’nin ortak iletişim dili olarak benimsenmesi özel bir önem taşımıştır. Eğitim seferberliği, köy enstitüleri, halkevleri ve okullaşma siyasalarıyla birlikte ele alındığında bu yaklaşımın temel hedefi kültürel bir ‘asimilasyon’dan çok ulusal kimliğin ortak değerlerde oluşturulmasıdır. Bu dönemde “Türk” kimliği, etnik değil siyasal bir üst kimlik olarak tanımlanmış ve bu yönüyle “kapsayıcı bütünleşme” siyasası olarak yorumlanmıştır.

Ekonomik Boyut, Kalkınma ve Bölgesel Denge: Yasanın uygulamaları aynı zamanda ekonomik kalkınma siyasalarıyla yakından ilişkilidir. Ulaşım ağlarının genişletilmesi, yeni yerleşim alanlarının kurulması ve üretim kaynaklarının yeniden dağıtılması, hem nüfusun ekonomik etkinliklere katılımını artırmayı hem de bölgeler arası gelişmişlik farklarını azaltmayı hedeflemiştir. Bu yönüyle İskan Kanunu, bir ‘kalkınma ve çağdaşlaşma aracı’ olarak işlev görmüştür.

Eleştiriler ve Karşı Görüşler Üzerine: İsmail Beşikçi, Hamit Bozarslan gibi bazı yazarlar İskan Kanunu’nu etnik temizlik veya asimilasyon siyasası olarak yorumlamıştır. Ancak bu iddialar, dönemin belgeleri ve uygulama kapsamı dikkate alındığında yorum düzeyinde kalmaktadır. Yasanın metninde belirli bir etnik veya dinsel grubu hedef alan hüküm bulunmamakta, aksine tüm vatandaşlara yönelik “kültürel ve ekonomik bütünleşme” hedefi ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle söz konusu eleştiriler, ideolojik bir bakış açısından okunmalı ve dönemin koşullarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

İskan Kanunu’nun Tarihsel ve Siyasal Önemi: 1934 İskan Kanunu, Cumhuriyet’in erken dönem siyasalarının hem sosyo-ekonomik hem kültürel bileşenlerini bir araya getiren kapsamlı bir örnektir. Yasanın son amacı, güvenli ve üretken bir toplumsal düzen oluşturmak ve vatandaşlık bilinci, dil birliği ve toplumsal dayanışma etrafında şekillenen çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu yönüyle İskan Kanunu, Atatürk’ün “çağdaş, laik ve ulusal devlet” vizyonunun uygulanabilir yasal araçlarından biri olarak değerlendirilmelidir.

Katliam Yapıldığına İlişkin Somut Bulgu ve Kanıtlar Var mı?

Dersim (Tunceli) 1937-1938: Belirtilen dönemde Türk askeri güçleri Dersim bölgesinde geniş çaplı harekatlara girişmiştir. Çok sayıda köy boşaltılmış, pek çok insan öldürülmüş veya göç ettirilmiştir. Bu operasyonlar uzun yıllardır tarihçiler ve insan hakları örgütleri tarafından incelenmektedir. Çağdaş kaynaklar arasında çok farklı kestirimler vardır. Resmi ve güncel Türkiye kaynaklarında düşük rakamlar (TBMM / hükümet evraklarına dayalı bazı saptamalar) varken akademik çalışmalar ve yerel hafıza yüksek sayılardan söz etmektedir. Kestirim aralığı on binlerden, yüzbinlere kadar uzanmaktadır. Örneğin bazılarının verdiği rakamlar 7 ila 40 bin civarındadır. Bazı araştırmacılar daha yüksek rakamlar öne sürmektedir. Sayısal belirsizlik önemlidir. Araştırmacılar, uygulamanın geniş kapsamlı zorunlu yerleştirmeler, köy boşaltmaları, sivil ölümler ve devlet zor kullanımı içerdiği konusunda hemfikirdir. Bazı akademisyenler bunu “katliam” ya da “soykırım” terimleriyle değerlendirirken diğerleri “askeri harekat ve terörle mücadele” olarak nitelendirmenin daha doğru olduğunu savunmaktadır. Tartışmalar hem terminolojik hem de siyasal boyut taşımaktadır. Kürt toplumu bu olguyu “tertele” kavramıyla açıklar. Kürtçe “tertele” (veya “teretele”) sözcüğü, “kırılma, ezilme, imha edilme, büyük felaket” anlamına gelir. Dersim Kürtleri (özellikle Zazaca konuşanlar) bu kelimeyi, 1937-38’deki askeri operasyonlarda yaşanan toplu sürgünler, yakmalar, bombardımanlar ve sivil ölümleri anlatmak için kullanmışlardır. Halk anlatılarında “Tertele ya Dersimê” (Dersim’in Kırımı / Dersim Felaketi) ifadesi yaygındır.

Zilan Vadisi 13 Temmuz 1930: Ararat/Ağrı isyanlarını bastırma sürecinde, Zilan Vadisi civarında 12-13 Temmuz 1930 tarihlerinde yapılan operasyonlar sonucu çok sayıda (bazı çağdaş haberler ve tanık ifadelerine göre binlerce, kimi kaynaklar on binlerce) Kürdün öldürüldüğü ve köylerin yakıldığı bildirilmiştir. Bazı çağdaş gazeteler o dönem “imha” ifadeleri kullanmıştır. Kanıt türü ise dönemin gazeteleri, konsolosluk ve dış raporlar ve tanık ifadeleridir. Daha sonra Kürt hafızası ve bazı araştırmalar bu olayı “katliam” olarak anmaya başlamıştır. Askeri raporlar ve merkezi belgeler genelde farklı bir dil kullanıp öldürülenlerin sayısını ve niteliğini küçümseyebilmekte ya da “isyancı” vurgusuna ağırlık verebilmektedir.

Öteki olaylar ve genel çerçeve: 1920-1940 döneminde “isyan bastırma”, “temizlik harekatı”, “zorunlu iskan/yer değiştirme” uygulamalarının birbiriyle bağlantılı olduğu, bazı bölgelerde (Sivas, Diyarbakır, Ağrı, Van vb.) şiddet olaylarının yaşandığı yazında yer almaktadır. Ancak her olayın kapsamı, eylemci tanımı ve sayı konusunda bir görüş birlikteliği yoktur.

Sınırlılıklar: Arşivlerin bir kısmı erişime kapalıdır. Belgeler eksik veya sansürlenmiş olabilir. Bu nedenlerle sayıların kesinleştirilmesi oldukça güçtür. Bazı çağdaş belgeler “isyancı” terimiyle sivil ölümlerini meşrulaştırma eğilimindedir. Bu da tarihçilerin kaynak eleştirisi yapmasını zorunlu kılmaktadır. Sayı tahminleri (ölüm/yer değiştirme) araştırmacıdan araştırmacıya büyük farklılık göstermektedir. Bu nedenle hem nicel hem nitel deliller bir arada değerlendirilmelidir.

1937-38 Dersim operasyonları ve 1930 Zilan olayında devlet kuvvetlerinin operasyonları sırasında çok sayıda sivilin öldüğü ve kitlesel yer değiştirmelerin yapıldığı arşiv, çağdaş gazete ve tanık kayıtlarıyla belgelenmiştir.

Mahmut Akyürekli yüksek lisans tezinde şunları söylemektedir: “1937 – 1938 Dersim olayları, Cumhuriyet tarihimizin bugüne kadar yaşanmış en büyük iç meselesidir. Osmanlı Devleti’nde 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat-ı Hayriye) ile başladığı ademi merkeziyetçilik hareketi ile yeni bir devlet nizamı inşasına yönelmişti. Bu tarihten sonra devlet otoritesi ile tanışan Dersim aşiretleri, yüz yıllık bir süre içinde onlarca defa başkaldırı ve asayişi bozucu eylemleri münasebetiyle tedip ve tenkile uğramış, ıslaha çalışılmıştır. Derebeyleri takribi dört yüz yılık saltanat ve kazanımlarını kaybetmemek adına sürekli direniş içinde olmuşlardı. Devlet ise merkezî otoriteyi buraya taşıma gayreti içinde olunca karşılıklı mücadele Osmanlıdan Cumhuriyet’e miras kalmıştı. Cumhuriyet’e başlangıçta sıcak bakan Dersim aşiret ağaları, uygulamalarda kendilerinin bir rolü kalmayacağını görünce devlet otoritesi ve kurumlarını Dersime sokmama çabası içine girip direnmeye çalıştılar. Genç Cumhuriyet’e karşı Kürtlerin memnuniyetsizliği, 1925 Şeyh Sait İsyanı ile başlayan: 1926 Koç Uşağı tedibi, 1926 Zilan ve Ağrı olayları, 1930 Pülümür olayları ve Ağrı İsyanı şeklinde tezahür etmişti. Cumhuriyet’in kurucuları bu isyan silsilesi şeklinde devam eden başkaldırılara son vermek istiyorlardı. Dersim derebeylerin memnuniyetsizliği ile bir hareketlilik içinde olunca Cumhuriyet kurucuları bu düşüncelerini Tunceli’de uygulama fırsatı buldu. 3. Ordu’nun da katıldığı askerî harekâtla yapılan tedip ve tenkilde sertliğin yüksek dozu, Kürtlerin1978’e kadar başka bir başkaldırıya veya eyleme cesaret etmemelerini sağlamış oldu. İki yıl aralıklarla devam eden askerî harekâtta 11 kişi idam edildi, aşiret reisleri başta olmak üzere binlerce insan öldü, binlercesi sürgün edildi. Köyler, tarlalar, meşelikler yakıldı, Tunceli coğrafyasının üçte biri yasak bölge ilan edilip iskana kapatıldı. Halkın Dersim Tertelesi dediği 1937-1938 olayları, kayıtlara Dersim isyanı olarak geçti. Tarihimizin en bahtsız ve acı olaylarının açtığı yara halen ulusal barışımız için tehdit oluşturmaktadır.”

Cumhuriyet Gazetesi 13 Temmuz 1930 tarihli sayısında "Asiler 5 Günde İmha Edildi" başlığı altında bu olayı "Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir” demektedir.

Bianet’te 2020’de yayınlanan bir haberde şunlar yazılmaktadır: “Doğu Türkiye’deki nehirde insan kemikleri ortaya çıktı; binlerce kişi 1930’larda öldürülmüştü. 2020’de hidroelektrik santralin işletmeye girmesiyle Koçköprü Barajı göletindeki su seviyesinin düşmesi sonucunda, Van’ın Erciş ilçesinde Zilan Nehri kıyılarında insan kemiklerinin yeniden ortaya çıktığı bildiriliyor.”

2510 sayılı İskan Kanunu, Atatürk’ün ulus devlet inşa sürecinde Türkiye’nin demografik ve kültürel yapısını şekillendirmede hangi stratejik işlevi üstlenmiştir?

2510 sayılı İskan Kanunu, Atatürk’ün ulus devlet oluşturma sürecinde Türkiye’nin demografik ve kültürel yapısını şekillendirmede stratejik bir araç olarak işlev görmüştür. Yasa hem nüfusun dağılımını hem de etnik ve kültürel yapıyı yönlendirerek ulusal bütünlüğü güçlendirmeyi hedeflemiştir. Göçmenlerin ve yerli nüfusun belirli bölgelere yerleştirilmesiyle demografik denge sağlanmış, Türkçe kullanımı ve Türk kültürü ile uyum bağlarının güçlendirilmesiyle toplumsal bütünleşme desteklenmiştir. Özellikle ayaklanma risklerinin bulunduğu bölgelerde nüfusun yeniden dağıtılmasıyla güvenlik amaçlı önlemler alınmış, devlet kaynaklarının planlı kullanımıyla göçmenlerin üretici duruma gelmesi sağlanmıştır. Bu yönüyle 2510 sayılı Yasa, Atatürk’ün ulus devlet vizyonunda demografiyi ve kültürel kimliği planlayıcı bir araç olarak kullanmış ve ulusal bütünleşme, güvenlik ve ekonomik kalkınma hedeflerini aynı anda desteklemiştir.

Türkiye, 1923-1949 döneminde gelen göçmen ve değişim nüfusunu hangi ölçütler çerçevesinde sınıflandırmış ve yerleştirmiştir?

1923-1949 döneminde Türkiye’ye gelen göçmen ve değişim nüfusu, 2510 sayılı İskan Kanunu ve öncesindeki uygulamalar çerçevesinde belirli ölçütlere göre sınıflandırılmış ve yerleştirilmiştir. Bu sınıflandırmada öncelikli ölçüt, göçmenlerin Türk soyundan olup olmadığı ve Türk kültürüne bağlılıkları olmuştur. Türk soyundan olan ve kültürel olarak Türkiye’ye uyumlu kişiler, yerleşme yardımı alarak devletin belirlediği alanlara yönlendirilmiş ve yardım istemeyenler ise kendi seçtikleri yerlere yerleşebilmişlerdir. Türk soyundan olmayan ancak Türk kültürüne bağlı olanlar sınırlı ölçüde yerleşme olanaklarından yararlanırken, Türk soyundan olmayan ve kültürel olarak uyumsuz kişiler devletin gözetiminde belirlenen yerlerde ikamet etmek zorunda bırakılmıştır. Ayrıca, göçmenlere tarım arazisi özgülenmiş, ev yapılmış ve üretici duruma gelmeleri için çeşitli destekler sağlanmıştır. Örneğin, 1923-1933 yılları arasında 157.736 aileye, 1934-1949 yılları arasında ise 62.849 aileye toplam milyonlarca dekar kültür toprağı dağıtılmıştır. Nüfusun yeniden dağıtılması sürecinde güvenlik ve toplumsal bütünleşme de önemli bir rol oynamış ve özellikle ayaklanma riski bulunan bölgelerde nüfus yer değiştirmeleri ve Türkçe kullanımının desteklenmesi yoluyla toplumsal iletişim bağlarının güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet oluşturma süreci kapsamında göçmen siyasalarını hem demografik hem de kültürel açıdan stratejik bir araç olarak kullanmasını sağlamıştır.

Bu ölçütler ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedefleriyle nasıl ilişkilendirilmiştir?

İskan Kanunu’nun temel sınıflandırma ölçütleri (göçmenlerin Türk soyundan olup olmamaları ve Türk kültürüne bağlılıkları) ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır. Türk soyundan ve kültürel olarak uyumlu göçmenler, devletin denetiminde belirlenen alanlara yerleştirilerek hem demografik dengeyi güçlendirmiş hem de güvenlik riski taşıyan bölgelerde nüfusun Türkleşmesini sağlamıştır. Bu uygulama, özellikle Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde ayaklanma ve toplumsal huzursuzluk riskini azaltmayı hedeflemiş ve nüfus hareketlerini devlet gözetiminde yöneterek Devletin otoritesini pekiştirmiştir. Kültürel bütünleşme açısından, Türk kültürüne bağlı olmayan veya Türkçe bilmeyen grupların belirli bölgelere yerleştirilmesi ve eğitim yoluyla Türkçe kullanımının desteklenmesi toplumsal iletişim bağlarının güçlendirilmesini ve ulusal bir kimliğin oluşturulmasını amaçlamıştır. Bu bağlamda, yerleşme siyasaları yalnızca nüfus dağılımı değil, aynı zamanda ulus devlet kurma için stratejik bir araç olarak işlev görmüştür. Ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedefleri, göçmenlerin sınıflandırılması ve yerleştirilmesinde belirleyici rol oynamıştır.

Yerleşme siyasaları kapsamında uygulanan zorunlu yerleşim ve bütünleşme düzenlemeleri, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik yaşamını nasıl şekillendirmiştir?

Toplumsal Yapının Yeniden Düzenlenmesi: Göçmenler, devletin belirlediği bölgelere yerleştirilmiş, bu bölgelerde nüfus dağılımı merkezi otoritenin denetiminde yapılmıştır. Bu zorunlu yerleşim, göçmenlerin eski toplumsal bağlarını zayıflatmış ve devlet odaklı yeni bir toplumsal düzenin içine yerleştirmiştir. Özellikle Türk kültürüne bağlı olmayan veya farklı etnik kökene sahip grupların belirli bölgelerde yoğunlaştırılması hem göçmenlerin kültürel uyumunu desteklemiş hem de ulusal güvenlik açısından riskleri azaltmayı amaçlamıştır.

Kültürel Bütünleşme ve İletişim: Göçmenlere Türkçe öğrenme ve kullanma zorunluluğu getirilmiş ve bu sayede toplumsal iletişim bağları güçlendirilmiştir. Türk kültürüne uyum sağlamak, göçmenlerin devlet hizmetlerinden yararlanmasını kolaylaştırmış ve ulus devlet kimliğinin içselleştirilmesine katkı sağlamıştır.

Ekonomik Yaşamın Düzenlenmesi: Devlet, göçmen ailelere tarım arazisi, hazineye ait evler ve üretici duruma gelmeleri için destek sağlamıştır. Böylece göçmenler hem ekonomik bağımsızlık kazanmış hem de devletin belirlediği yerleşim planına uygun şekilde üretime katılmıştır. Aile başına özgülenen ortalama arazi miktarları göçmenlerin kırsal ekonomiye bütünleşmesini sağlamıştır.

Sosyo-siyasal Denetim: Zorunlu yerleşim, merkezi yönetimin bölgesel denetimini artırmış, göçmenlerin hareketliliğini sınırlamış ve olası ayaklanma veya direniş girişimlerinin önüne geçmiştir. Böylece yerleşme siyasaları, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik yaşamını sadece düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda devletin güvenlik ve ulus devlet oluşturma hedefleriyle uyumlu bir şekilde şekillendirmiştir.

İskan Kanunu ve uygulamaları, Kürtler dışındaki dini azınlıkları (Ermeni, Rum, Yahudi vb.) kapsamakta mıdır ve bu durum ulus devlet oluşturma sürecini nasıl etkilemiştir?

Dinsel ve Etnik Azınlıkların Kapsamı: Yasa, doğrudan Türk kültürüne bağlı olmayan veya Türk soyundan olmayan bireylerin belirli bölgelerde yerleştirilmesini düzenlemiştir. Kürtler, devlet tarafından “Türk kültürüne bağlı olmayan ama Türk soyundan olma olasılığı tartışmalı” olarak görülmüş ve özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde zorunlu yerleştirme siyasalarına uğratılmıştır. Ermeni, Rum ve Yahudi gibi dinsel azınlıklar ise yasa kapsamında çoğunlukla ayrı bir statüye sahip olmuş, toplumsal ve kültürel bütünleşme süreçleri, göçmen Türk nüfusun yerleştirilmesi kadar yoğun veya sistemli olmamıştır. Bununla birlikte bu grupların belirli bölgelerde yoğunlaştırılması veya ekonomik ve toplumsal yaşamdan yalıtılması gibi dolaylı etkiler gözlemlenmiştir.

Ulus Devlet Oluşturmaya Etkisi: Yasanın temel hedefi, ulusal bir kimliğin yaygınlaştırılması ve uyumlu nüfus yapısının oluşturulmasıdır. Bu bağlamda Kürtler gibi kültürel açıdan farklı gruplar, devletin ulus devlet oluşturma stratejisinde “bütünleşme veya denetim” odağı olmuştur. Ermeni, Rum ve Yahudi topluluklar gibi dinsel azınlıklar ise hem sayıca daha az hem de zaten ayrışmış topluluklar olmaları nedeniyle ulus devlet oluşturma sürecinde daha sınırlı ama simgesel bir etkiye sahip olmuşlardır. Örneğin, bu grupların ekonomik etkinlikleri ve toplumsal konumları, devlet siyasalarıyla dolaylı olarak sınırlandırılmış ve bu sayede ulusal çoğunluk lehine bir uyumlaştırma sağlanmıştır. 2510 sayılı İskan Kanunu’nun uygulamaları, ulus devlet oluşturma sürecinde etnik ve kültürel uyumlaştırma amacını desteklemiş, Kürtler üzerinde doğrudan bir bütünleşme ve denetim mekanizması kurarken, dinsel azınlıklar üzerinde daha dolaylı ve sınırlı bir etki yaratmıştır. Bu durum, Türkiye’nin erken Cumhuriyet dönemi ulus devlet siyasalarının kültürel ve demografik mühendisliğe dayalı olduğunu göstermektedir.

Beşikçi ve Bozarsalan gibi araştırmacıların eleştirileri ışığında, İskan Kanunu uygulamalarının toplumsal adalet, etnik haklar ve devlet-toplum ilişkileri üzerindeki etkileri nelerdir?

Toplumsal Adalet Açısından Etkiler:

Kaynak dağılımında eşitsizlik: Yasa kapsamında yapılan yerleştirmelerde göçmenlerin çoğunluğuna arazi, ev ve üretim araçları verilmiş olsa da Kürt ve diğer etnik azınlıkların aleyhine uygulamalar gözlemlenmiştir. Beşikçi, bu uygulamaları “toplumsal kaynakların yeniden dağıtılmasında adaletsizlik” olarak değerlendirir.

Yerinden edilme ve mağduriyet: Zorunlu yerleştirme ve göçler pek çok aileyi geleneksel yaşam alanlarından koparmış ve ekonomik ve toplumsal güvenliklerini zedelemiştir. Bozarsalan’a göre, devlet siyasaları bireylerin yaşam hakkı ve ekonomik eşitlik açısından ciddi ihlallere yol açmıştır.

Etnik Haklar Üzerindeki Etkiler

Kültürel baskı ve dil siyasaları: Yasanın hedeflerinden biri Kürtlerin ve Türk kültürüne bağlı olmayan diğer grupların dillerini ve kültürel alışkanlıklarını sınırlamak olmuştur. Beşikçi, bu durumu “etnik hakların sistemli olarak sınırlandırılması” olarak yorumlamaktadır.

Asimilasyon ve bütünleşme baskısı: Bozarsalan, yerleşme siyasalarının çoğu zaman “zorlayıcı bütünleşme” biçiminde uygulandığını ve Kürt nüfusun kültürel özerkliğinin önemli ölçüde sınırlandığını vurgular.

Devlet-Toplum İlişkileri

Devletin denetim gücünün artırılması: Yasa ve uygulamaları, devletin nüfus üzerindeki denetimini ve gözetim yetkisini güçlendirmiştir. Göçmenlerin yerleştirileceği bölgeler ve kültürel uyumları devletin denetimi altına alınmıştır.

Güvenlik ve tehdit algısı: Beşikçi, yerleşme uygulamalarının çoğunlukla “devlet güvenliği” gerekçesiyle yürütüldüğünü, bunun da devlet-toplum ilişkilerinde bir “güç dengesizliği” yarattığını belirtir.

Toplumsal gerilimler: Zorunlu göç ve uyumlaştırmaya yönelik siyasalar, yerel nüfus ile göçmenler arasında zaman zaman çatışmalara ve toplumsal gerilime yol açmıştır. Bozarsalan’a göre bu, devletin meşruluk algısını hem kısa hem de uzun vadede etkilemiştir.

Özetle belirtmek gerekirse, Beşikçi ve Bozarsalan’ın eleştirileri ışığında, 2510 sayılı İskan Kanunu uygulamaları toplumsal adaletsizlik, etnik hak ihlalleri ve devlet-toplum ilişkilerinde güç dengesizlikleri yaratmış ve ulus devlet kurmada stratejik bir araç olarak kullanılmıştır. Bu durum, erken Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde etnik ve kültürel uyumlaştırma hedeflerinin, bireysel haklar ve toplumsal eşitlik pahasına yürütüldüğünü göstermektedir.

Beşikçi ve Bozarslan’a Eleştirel Derinlik

İskan Kanunu ve erken Cumhuriyet döneminin uluslaşma siyasaları üzerine yapılan akademik tartışmalarda İsmail Beşikçi ve Hamit Bozarslan’ın yaklaşımları belirleyici iki farklı çözümleme çizgisi ortaya koymaktadır. Ancak her iki araştırmacının da “asimilasyon”, “zorunlu göç” ve “devlet şiddeti” kavramlarını tanımlama biçimleri, yöntemsel olarak farklı bilimsel geleneklerden türetilmiştir. Bu nedenle, değerlendirmeleri tarihsel bağlamdan koparıldığında tek yönlü bir yorum riski taşımaktadır.

İsmail Beşikçi, özellikle 1960’lardan itibaren yaptığı çalışmalarında, Cumhuriyet’in Kürt siyasalarını yapısal bir baskı ve kültürel uyumlaştırma süreci olarak tanımlamıştır. Beşikçi’nin yöntemi, ağırlıklı olarak etnografik gözlem, yerel anlatılar, alan temelli nitel veri ve eleştirel devlet sosyolojisi üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, devletin merkezleştirici siyasalarını “tekçi bir ulus modeli” olarak görür. Ancak çoğu zaman bu gözlemler, dönemin resmi belgeleriyle sistemli bir karşılaştırmaya konu olmaz. Beşikçi’nin “asimilasyon” kavramını, kültürel farklılıkların bastırılması olarak tanımlaması, olgusal değil, yorumsal bir çerçevedir. Çünkü yasaların uygulanışına ilişkin yönetsel, ekonomik veya güvenlik belgelerine doğrudan atıf yapılmamaktadır. Bu nedenle Beşikçi’nin çözümlemeleri tarihsel açıklama gücünden çok normatif bir eleştiri niteliği taşır.

Hamit Bozarslan ise daha sonraki dönemde geliştirdiği çalışmalarda, Türkiye’deki uluslaşma sürecini sosyolojik bir çağdaşlaşma kuramı ekseninde yorumlamıştır. Bozarslan, devleti bir “şiddet tekeli” ve toplumu dönüştüren çağdaşlaştırıcı bir aygıt olarak ele alır. Onun “zorunlu göç” ve “devlet şiddeti” kavramlarını kullanımı, büyük ölçüde Weberci otorite kuramı ve Michel Foucault’nun biyopolitika yaklaşımı ile ilişkilidir. Bu çerçevede Bozarslan, 1934 İskan Kanunu’nu sadece bir göç düzenlemesi değil, toplumu disipline eden bir “mühendislik projesi” olarak tanımlar. Ancak bu yaklaşımın da sınırlılığı tarihsel özgüllüğü ihmal etmesidir. Çünkü Bozarslan, erken Cumhuriyet’in uluslararası konjonktürdeki güvenlik, sınır bütünlüğü ve kalkınma kaygılarını yeterince dikkate almaz. Dolayısıyla, onun çözümlemesi kavramsal olarak derin ama tarihsel olarak indirgemecidir.

Bu iki yaklaşımın ortak sorunu, normatif bir çerçeveden tarihsel olgulara ulaşma eğilimi taşımalarıdır. Beşikçi’nin etnografik yöntemi, yerel deneyimleri merkeze alırken makro siyasayı belgeyle ilişkilendirmez. Bozarslan’ın sosyolojik yaklaşımı ise yapısal çözümleme gücüne karşın uygulamaların farklı bölgesel ve yönetsel bağlamlarda nasıl değiştiğini göstermez. Bu nedenle, İskan Kanunu’nu anlamada bu iki yaklaşımın sağladığı eleştirel bakış açısı değerli olmakla birlikte, belge temelli tarihsel çözümlemelerle desteklenmediklerinden eksik kalmaktadırlar.

Dolayısıyla, akademik olarak daha dengeli bir değerlendirme, hem bu yazarların eleştirilerini tarihsel bağlama yerleştirmeyi hem de dönemin arşiv belgeleri, TBMM tutanakları ve Dahiliye Vekâleti raporlarıyla karşılaştırmayı gerektirir. Böyle bir bütünleştirme erken Cumhuriyet dönemindeki yerleşme siyasalarının ne yalnızca “baskıcı” ne de “saf çağdaşlaştırıcı” bir çerçeveye indirger. Tersine olarak, ulus devlet kurmanın güvenlik, kalkınma ve bütünleşme hedefleriyle iç içe geçmiş çok boyutlu bir süreç olduğunu ortaya koyar.

Aleviler Açısından İrdeleme

Demografik ve Kültürel Hedefler Açısından: Yasanın temel hedeflerinden biri, nüfusun belirli bölgelerde uyumlaştırılmasını sağlamak ve “Türk kültürüne bağlılık” ölçütünü öne çıkarmaktı. Alevi nüfus, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yoğunluk gösteriyordu. Yerleşme siyasaları, bu bölgelerde Alevi ve Kürt nüfusunun yer değiştirmesi ve birbirine karışmasının önlenmesi amacıyla da uygulanmıştır. Böylece, Aleviler sadece “Türk kültürüne bağlılık” bakış açısıyla değil, etnik ve mezhepsel ayrım üzerinden de hedeflenen nüfus mühendisliği uygulamalarına maruz kalmıştır.

Zorunlu Göç ve Yerleşim Siyasaları: Bazı Alevi köyleri ve toplulukları, yasa kapsamında zorunlu göç ve yeniden yerleştirme uygulamalarına uğratılmıştır. Bu yerleşim planlamaları, Alevilerin toplumsal ve ekonomik bağlarının zayıflatılması, topluluk dayanışmasının sınırlandırılması ve merkezi devlet denetiminin artırılması amacını taşımıştır. Yerleşim siyasalarıyla birlikte devlet destekli yerleşme yardımları, çoğunlukla devletin uygun gördüğü alanlara odaklanmış ve Alevilerin kendi tercih ettikleri alanlarda yerleşme şansı sınırlanmıştır.

Kültürel ve Dinsel Asimilasyon Baskısı: Yasa, Alevilerin kendi dil ve cem ve semah gibi kültürel alışkanlıklarını sürdürmesini zorlaştırmış, Türkçe ve Sünni kültürel normlara bağlılık beklentisi oluşturmuştur. Devletin eğitim ve resmi kurumlar üzerinden yürüttüğü kültürel uyum siyasaları, Alevi kimliğinin görünürlüğünü azaltmayı ve çoğu zaman toplumsal marjinalleşmeyi hedeflemiştir.

Güvenlik ve Devlet Algısı: Aleviler, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hem etnik hem mezhepsel farklılıkları nedeniyle güvenlik kaygısı kapsamında devletin denetim siyasalarına maruz kalmıştır. Yerleşme uygulamaları, Alevilerin yerleşim bölgelerinin askeri ve stratejik öneme sahip alanlarla düzenlenmesi gibi güvenlik merkezli planlamaları da içermektedir.

Eleştiriler ve Değerlendirme: Beşikçi ve diğer araştırmacılar, Alevilerin yerleşme siyasalarından hem ekonomik hem kültürel olumsuzluklar yaşayarak etkilendiğini belirtir. Bu uygulamalar, Alevi toplulukları üzerinde kimlik baskısı, toplumsal yalıtılma ve devletle ilişkilerde güven eksikliği yaratmıştır. Ancak yasanın resmi gerekçeleri çoğunlukla “ulusal güvenlik ve ekonomik kalkınma” çerçevesinde sunulmuş ve Aleviler özelinde hedeflenenler resmi metinlerde açıkça belirtilmemiştir.

ERKEN CUMURİYET’TE NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ VE DEVLETİN ÇAĞDAŞLAŞMA ARACI OLARAK GÖÇ SİYASALARI

Erken Cumhuriyet dönemi, Türkiye’de çağdaş ulus devlet oluşturmanın yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda demografik ve yersel boyutlarıyla şekillendiği bir dönemdir. Bu süreçte “nüfus mühendisliği”, devletin çağdaşlaşma hedefleriyle iç içe geçmiş bir toplumsal yeniden yapılanma stratejisi olarak öne çıkmıştır. Cumhuriyet yönetimi, hem Osmanlı’nın miras bıraktığı heterojen toplumsal yapıyı dönüştürmek hem de Batı tipi ulusal bir kimlik oluşturmak amacıyla nüfusu yeniden dağıtmayı, yerleşimi planlamayı ve göç hareketlerini düzenlemeyi bir çağdaşlaşma aracı olarak kullanmıştır.

1923-1940 arası dönemde uygulanan göç ve yerleşim siyasaları yalnızca nüfus artışını desteklemek ya da toprakları verimli kılmak gibi ekonomik hedeflerle sınırlı değildir. Bu siyasalar ulusal güvenliğin sağlanması, etnik ve kültürel uyumun güçlendirilmesi, devlet otoritesinin ülkenin en ücra bölgelerine kadar yayılması ve yeni yurttaşlık bilincinin yerleşmesi gibi çok katmanlı amaçları içermektedir. 1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu, bu stratejik yönelimin hukuksal dayanağını oluşturmuştur. Yasa, göçmenlerin kabulü, yerleştirilmesi, Türk kültürüne bağlılığın güçlendirilmesi ve yerli nüfusun belirli bölgelere yönlendirilmesi gibi uygulamalarıyla devletin çağdaşlaşma sürecinin merkezinde yer almıştır.

Nüfus mühendisliği, bu bağlamda yalnızca bir demografik yeniden dağıtım girişimi değil, aynı zamanda çağdaşlaşma ideolojisinin toplumsal zemine taşınmasıdır. Devlet, göç ve yerleşme siyasaları yoluyla “dağınık toplulukları birleştirme”, “göçebe yaşam biçimlerini yerleşik düzene dönüştürme” ve “dil, eğitim, üretim ve yurttaşlık” eksenlerinde uyum sahibi bir ulusal kimlik yaratma hedefini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu çabalar, çağdaşlaşmayı yalnızca ekonomik kalkınma değil, aynı zamanda kültürel bütünleşme olarak tanımlayan bir Cumhuriyetçi anlayışın somut yansımalarıdır.

Bu bağlamda göç siyasaları, Cumhuriyet’in devlet kurma eşzamanlı ilerlemiştir. Yerleştirilen göçmenlerin üretici duruma getirilmesi için toprak, ev, tarım araçları ve kredi gibi desteklerin sağlanması, yeni köylerin kurulması, eğitim kurumlarının açılması ve Türkçenin öğretilmesi ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi uygulamalar çağdaşlaşma ile nüfus mühendisliği arasındaki simbiyotik ilişkiyi göstermektedir. Böylelikle göç, yalnızca bir yer değiştirme süreci değil, devletin çağdaş kurumlarını toplumsal dokunun her hücresine taşıma aracına dönüşmüştür.

Ancak bu siyasaların aynı zamanda bazı toplumsal dirençlerle ve kimliksel gerilimlerle karşılaştığı da bir gerçektir. Devletin merkezleştirici siyasaları, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yerel kimliklerle çatışmış, bazı bölgelerde zorunlu yer değiştirmeler veya kültürel uyum baskıları görülmüştür. Bu yönüyle erken Cumhuriyet’in nüfus mühendisliği siyasaları, bir yandan çağdaşlaşmanın motoru olurken, diğer yandan Türkiye’nin toplumsal çeşitliliğiyle gerilimli bir ilişki geliştirmiştir.

Sonuç olarak, erken Cumhuriyet döneminde göç ve yerleşme siyasaları yalnızca bir yer seçimi düzenlemesi değil, çağdaşlaşmanın sosyo-demografik altyapısını kuran bir uluslaşma projesi olarak değerlendirilmelidir. Devlet, nüfusu yeniden örgütleyerek hem ekonomik üretkenliği artırmayı hem de kültürel birlikteliği sağlamayı hedeflemiş ve böylece çağdaş ulus devletin hem kurumsal hem toplumsal temelini güçlendirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, 2510 sayılı İskan Kanunu yalnızca bir göç yönetimi yasası değil, Türkiye’nin çağdaşlaşma tarihinin temel yapıtaşlarından biridir.

İSKAN KANUNU’NUN KARŞILAŞTIRMALI ÇERÇEVESİ: TEMEL EKSENLER

Türkiye’nin 2510 sayılı İskan Kanunu: Özet

İskan Kanunu’nun amacı ulus devlet oluşturmak, Türk kültürüne bağlı nüfusu bazı bölgelerde yoğunlaştırmak, güvenlik endişeleri sonucu isyancı/siyasal riske karşı nüfusu yeniden dağıtılmak, göçmenlerin toplumla bütünleşmesini sağlamak ve kırsal kalkınmayı desteklemektir. Yasal dayanak 1934 tarihli İskan Kanunu ile sağlanmış ve bu amaçla İskan Umum Müdürlüğü kurulmuştur. Çalışmanın hedefi hem dışarıdaki soydaşların (muhacirlerin) yerleştirilmesi hem de içerideki “uyumlu olmayan” grupların denetim altına alınmasıdır.  Kullanılan araçlar ise toprak özgüleme, yeni köy kurma, zorunlu nakiller, Türkçe ve eğitim siyasaları, bütçe sağlama ve özendirme uygulamalarıdır. Sonuç olarak demografik düzenleme sağlanmış, devletin merkezi gücü artmış, bölgesel gerilimler ve hak temelli eleştiriler azalmıştır.

Balkan Ülkeleri: Genel Eğilimler ve Örnek Siyasalar

Balkanlar, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başından itibaren etnik sınırların yeniden çizildiği, toplu göçlerin ve nüfus değişimlerinin yaşandığı bir alandı. Türkiye ile benzeşen ama farklı dinamikler taşıyan uygulamalar görülür.

Amaç ya da güdülenme bu bölgede de ulus devlet kurmaktır. Yeni bağımsız devletler (Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya vb.) etnik ve dinsel çoğunluklarını güvenceye almak için nüfus siyasaları uygulamışlardır. Tarım reformları ve yeni nüfusu üretici kılma amacı ve özellikle boşaltılan/boşalmış toprakların doldurulması güdülen hedefler olmuştur. Hukuksal dayanağı ise uluslararası anlaşmalar oluşturmuştur.  En belirgin örnek 1923 Lozan Nüfus Türkiye ile Yunanistan arasında zorunlu nüfus değişimidir.  İki devlet de “etnik temelli temizlik” benzeri düzenlemeye yöneltmiştir. Bulgaristan ve Yugoslavya’da zaman zaman göçmen kabul ve yerleştirme yasaları çıkarılmıştır.

Hedeflenen gruplar ise aynı etnik gruba bağlı kesimlerdir. Yunanistan ve Bulgaristan’da kendi etnik yapılarına uygun nüfusu desteklemişlerdir. Bu bağlamda, Müslüman-Türk azınlıklar, Pomaklar, Romanlar ve benzeri etnik gruplar zaman zaman baskı, göç veya asimilasyona maruz kalmışlardır.

Kullanılan araçlar ve yöntemler ise zorunlu nüfus değişimleri (mübadele) toprak verme ve yerleştirme programları ve asimilasyon ve eğitim siyasaları olmuştur. Lozan örneği, devletler arasında meşru kılınmış zorunlu nüfus hareketlerinin en somut örneğidir. Mübadele sonrası yeni gelenler için toprak ve ev sağlanması, yerel nüfusun yerinden edilmesi veya marjinalleştirilmesi en çok yapılan gözlemlerdir. Azınlık dillerinin kısıtlanması, okul ve dil siyasaları ile ulusal dilin dayatılması uygulanan tamamlayıcı siyasalardır. Bu uygulamalar genellikle hem merkezi hükümet mekanizmaları hem de uluslararası anlaşmalar (mübadele komisyonları) aracılığıyla yürütülmüştür. Bazı bölgelerde demografik uyum sağlama uzun vadeli toplumsal travmalara ve komşular arası gerilimlerin sürmesine yol açmıştır.

Sovyetler Birliği (SSCB): Nüfus Mühendisliğinin Başka Bir Modeli

SSCB, 1917 sonrası dönemde nüfus siyasalarını ideolojik, ekonomik ve güvenlik amaçlarıyla çok çeşitli biçimlerde kullanmıştır. Türkiye’ye ve Balkanlara göre daha merkezi, daha sistemli ve çoğunlukla daha zorlayıcı yöntemler görülmüştür.

Amaç ve güdülenme siyasal denetim ve ekonomik planlamayı gerçekleştirmek olmuştur.  Sovyet nüfus siyasaları, merkezi planlama hedefleri (kolektivizasyon, [2]  sanayileşme) ve etnik yönetim (korenizatsiya [3] yani yerelleştirme ve daha sonra Ruslaştırma) ile iç içe geçmiştir.

Güvenlik ve stratejik açıdan güdülen hedefler is sınır bölgelerinde istenmeyen unsurların tasfiyesi (örneğin, sürgün edilen halklar) ve önemli bölgelerde nüfus dağılımının değiştirilmesidir.

Hukuksal çerçeve çoğunlukla iç hukuksal düzenlemeler, parti kararları ve siyasal merkezli emirlerle düzenlenmiştir Uluslararası anlaşmalar nadiren söz konusu olmuştur.

Hedef gruplar, iç sürgünlerde Çeçenler, İnguşlar, Kırım Tatarları, Almanlar ve diğer etnik gruplar olmuşlardı. Bu gruplar genellikle zor kullanarak yerlerinden edilmişlerdir. Bazı gruplar suçlanarak topluca sürgün edilmiştir.

Kullanılan araç ve yöntemler zorunlu sürgünler ve yer değiştirmeler, kitle halinde sürgünler (deportations) ve trenlerle binlerce kilometreye taşınmalar şeklinde ortaya çıkmıştır.

Uygulayan kurumsal yapılar ise parti-devlet mekanizmaları ile NKVD [4]/ KGB ve merkezi planlama organları (Gosplan vb.) olmuştur.

Etkileri arasında büyük insan kayıpları, demografik kırılmalar, kalıcı travmalar olmuştur.  Sürülen grupların geri dönüşü sınırlı olmuştur.

Demografik Mühendislikte Ortak Noktalar ve Belirgin Farklılıklar

Ortak noktalar

Ulus-devlet / devlet güvenliği güdülenmesi: Hem Türkiye, Balkan ülkeleri hem de SSCB, nüfus siyasalarını devletin varlığını güçlendirme aracına dönüştürmüştür.

Demografik hedefleme: Hedef grupların etnik, dinsel, dilsel ve ideolojik ölçütlere göre seçilmesi sağlanmıştır.

Araçların ekonomik ayağı: Toprak özgülemesi, yeni köy kurmalar, üretimle bütünleşme gibi ekonomik destekleme araçları sıkça kullanılmıştır. Kültürel siyasalar açısından dil, eğitim ve “uyum” siyasaları ön plana çıkmıştır.

Farklılıklar

Hukuksal zemin ve uluslararası meşruluk: Lozan değişimi gibi uluslararası antlaşmalar Balkan örneğinde ön plandayken, Türkiye’de İskan Kanunu ulusal bir yasal düzenlemedir. SSCB’de ise büyük ölçüde parti kararlarına dayanan yönetsel emirler görülür.

Zorlama düzeyi ve ölçek: SSCB’de kitlesel sınır dışı etmeler ve yüksek ölçekli zorlamalar daha belirgindir. Türkiye’de de zorunlu yerleştirmeler olmuştur ama örgütlenme ve uygulama biçimi SSCB kadar örgütlenmiş değildir.

Hedef önceliği: Türkiye’de dışarıdan  gelen göçmenler ülke topraklarına yerleştirilirken, ülke içindeki farklı gruplar kamusal denetim altına alınmıştır. Balkanlarda özellikle değişime uğrayanların yerleştirilmesi ve azınlıkların dışlanması baskınken, SSCB daha çok siyasal gerekçeli iç sürgünlere odaklanmıştır.

Sonuç olarak, 2510 sayılı İskan Kanunu, karşılaştırmalı çözümleme bağlamında ulus-devlet oluşturma amacıyla nüfusun planlı yeniden düzenlenmesi örneklerinden biridir. Balkan örnekleri (özellikle 1923 Lozan mübadelesi) ile benzer amaçları paylaşır. Ancak, uluslararası hukuksal bir mekanizma ile ilişkilendirilen değişim örneği Lozan özelinde önemli bir farklılık yaratır. Sovyet modeliyse yöntemsel açıdan daha zorlayıcı, merkezi ve kitleseldir ve ideolojik hedeflerle sıkı biçimde bağlantılıdır. Türkiye modeli, ekonomik bütünleşme araçları (toprak, ev, üretim desteği) ile kültürel devlet oluşturma (dil, eğitim) arasında kurduğu simbiyotik ilişkiyle öne çıkar.

Bu karşılaştırma, İskan Kanunu’nun hem yaygın modern ulus devlet uygulamalarıyla hizalandığını hem de bölgesel koşullara özgü bir karakter taşıdığını gösterir. Dolayısıyla, Türkiye olgusunu değerlendirirken hem genel çağdaşlaşma ve nüfus mühendisliği yazınını hem de bölgesel tarihsel örnekleri birlikte okumak gerekmektedir.

ATATÜRK’ÜN ULUS OLUŞTURMA STRATEJİSİ VE 2510 SAYILI YASA: ULUS DEVLET OLUŞTURMADA STRATEJİK BİR ARAÇ

1923 yılında Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türkiye’nin temel siyasal hedeflerinden biri, ulus devlet kurmak olmuştur. Atatürk, bu süreçte ülkenin çok etnik unsurlu ve çok dilli yapısını dikkate alarak, dil, kültür ve demografi siyasalarını ulusal bütünleşme stratejisinin merkezine yerleştirmiştir. Ulus oluşturma süreci, yalnızca siyasal sınırların belirlenmesi ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumsal ve kültürel uyumlaşma, güvenlik algıları ve ekonomik kalkınma hedefleriyle iç içe yürütülmüştür. Bu bağlamda, dil ve eğitim siyasaları, Türkçenin yaygınlaştırılması ve devlet kurumlarında tek resmi dil olarak uygulanması ile kültürel bütünleşmenin araçları olarak benimsenmiştir. Ayrıca, göçmen ve yerli nüfusun stratejik olarak yer değiştirmesi ve yerleştirilmesi, Atatürk’ün ulus devlet vizyonunun demografik boyutunu oluşturmaktadır. Bu stratejik amaçlar doğrultusunda 1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskan Kanunu, Cumhuriyet’in ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedeflerini hukuksal ve uygulamalı zemine oturtmuştur. Yasa, Türkiye’ye gelen göçmen ve değişim nüfusunun (mübadliller) etnik ve kültürel ölçütlere göre sınıflandırılmasını ve yerleştirilmesini düzenlemiştir. Yasaya göre, “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar” devletin sağladığı yerleşme yardımı ile belirlenen yerlere yerleştirilmiş, ekonomik ve toplumsal bütünleşmeleri kolaylaştırılmıştır. Buna karşılık “Türk soyundan olmayan veya Türk kültürüne bağlı yaşamayanlar” hükümetin belirlediği bölgelerde yerleştirilerek devlet denetimine alınmış ve kültürel uyum baskısı ile yaşamları yönlendirilmiştir. Bu bağlamda, İskan Kanunu, yalnızca bir göçmen yerleştirme yasası olmanın ötesine geçerek ulus devlet oluşturmada stratejik bir araç olarak işlev görmüştür. Yasanın stratejik önemi, üç ana boyutta değerlendirilebilir: Birincisi, demografik mühendislik boyutudur. Nüfusun belirli bölgelere yoğunlaştırılması veya dağıtılması yoluyla ulusal bütünleşme ve güvenlik sağlanmıştır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt nüfusunun dağılımı ve Türk nüfusunun stratejik yerleşimi ulusal güvenlik kaygılarıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. İkincisi, kültürel uyum boyutudur. Yasa, göçmenlerin ve yerli halkın Türkçeyi öğrenmesi ve günlük yaşamda kullanmasını destekleyerek toplumsal iletişim bağlarının güçlendirilmesini amaçlamıştır. Türk kültürüne bağlılık, ulusal kimliğin belirleyici unsuru olarak ön plana çıkmıştır. Üçüncüsü, güvenlik boyutudur. Askeri ve stratejik öneme sahip bölgelerde nüfus planlaması yapılmış, etnik ve mezhepsel farklılıkların gizil güçleri olan güvenlik tehditleri en aza indirilmeye çalışılmıştır. Bu sayede ulus devlet hem iç güvenlik hem de merkezi otoritenin güçlendirilmesi açısından gerekli araçlara kavuşmuştur.

Atatürk’ün ulus oluşturma stratejisi ile İskan Kanunu arasındaki ilişki, hukuksal ve uygulama boyutları açısından da değerlidir. Yasa, Türkiye’nin ulus devlet vizyonunu gerçekleştiren bir devlet siyasası olarak, yalnızca göçmenlerin yerleştirilmesini değil, aynı zamanda kültürel, demografik ve toplumsal uyumlaşmayı hedefleyen bütünsel bir yaklaşımı temsil etmektedir. Bu yönüyle, İskan Kanunu, Cumhuriyet’in ulus devlet oluşturma sürecinde kritik bir araç olarak tarihsel ve akademik açıdan önemli bir konum kazanmıştır.

GENEL DEĞERLENDİRME

1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu, erken Cumhuriyet döneminde yürütülen ulus devlet oluşturma sürecinin en stratejik siyasa geliştirme araçlarından biri olarak dikkat çekmektedir. Bu yasa, sadece bir nüfus düzenleme ve göç yönetimi aracı olarak değil, aynı zamanda çağdaş Türkiye’nin sosyo-kültürel ve demografik yapısını biçimlendirmeye yönelik sistemli bir devlet mühendisliği uygulaması olarak değerlendirilmelidir. Atatürk’ün ulus oluşturma stratejisinde temel hedef, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan çok etnik unsurlu ve çok dinli toplumsal yapıyı, siyasal bir bütünlük ve ortak yurttaşlık kimliği ekseninde yeniden tanımlamaktır. Bu doğrultuda İskan Kanunu, hem içeriden (aşiretler, göçer topluluklar, isyan bölgeleri) hem de dışarıdan (Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya) gelen nüfus hareketlerini, kültürel uyum sağlamayı güçlendirecek bir düzene oturtmayı amaçlamıştır.

Yasanın hazırlanış gerekçesinde açıkça görüldüğü üzere, “Türk kültürüne bağlılık” ve “dil birliği” ilkeleri ulusal bütünlüğün temel dayanakları olarak kabul edilmiştir. Bu çerçevede, nüfusun coğrafi dağılımının yeniden düzenlenmesi, Türk kültürünün yaygınlaştırılması, göçebe toplulukların yerleşik hayata geçirilmesi ve dış göçlerle gelen Türk kökenli unsurların üretici konuma taşınması hedeflenmiştir. Bu siyasalar dönemin iç güvenlik kaygılarıyla (özellikle Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanları sonrasında) yakından ilişkilidir. Devletin göç ve yerleşim konularını bir “uluslaşma stratejisi” çerçevesinde ele alması Türkiye’nin toplumsal ve siyasal çağdaşlaşmasının da yönünü belirlemiştir.

İskan Kanunu’nun uygulanması, yalnızca demografik değil, aynı zamanda ekonomik ve kültürel dönüşüm süreçlerinin de katkı sağlayıcısı olmuştur. Yeni köyler kurulmuş, tarımsal üretim alanları genişletilmiş, göçmenlere toprak, ev, üretim araçları ve sosyal destek sağlanmıştır. Bu yönüyle yasa, toplumsal bütünleşmeyi yalnızca ideolojik bir hedef olarak değil, ekonomik temellerle desteklenen bir ulus oluşturma aracı olarak da kullanmıştır. Bununla birlikte, uygulamada ortaya çıkan bazı zorluklar (özellikle zorunlu yer değiştirmeler, bölgesel dirençler ve kültürel gerilimler) uluslaşma sürecinin gerilimli doğasına da işaret etmektedir.

SONUÇ

2510 sayılı İskan Kanunu, erken Cumhuriyet’in ulus devlet kurma çabasının hem kuramsal hem uygulama boyutlarını en açık biçimde yansıtan düzenlemelerden biridir. Bu yasa aracılığıyla devlet, nüfusun yersel ve kültürel örgütlenmesini merkezileştirerek modern ulus devletin demografik temelini kurmuştur. Yasa, göçmen kabulünden yerleşim siyasalarına, kültürel bütünleşmeden iç güvenliğe kadar uzanan geniş bir yelpazede, Cumhuriyet’in “birlik içinde vatandaşlık” anlayışını somutlaştırmıştır.

Bu yönüyle İskan Kanunu, Atatürk’ün ulus oluşturma stratejisinde kritik bir bileşen olarak hem “devletin yeniden kurulması” hem de “ulus oluşturma” süreçlerine hizmet etmiştir. Yasanın uygulamaları, ulusal kimliğin tanımlanmasında Türk kültürünü merkez alan bir yurttaşlık anlayışını kurumsallaştırmış ve böylece çağdaş Türkiye’nin kimlik temelli siyasal ve kültürel yapısının uzun vadeli çerçevesini oluşturmuştur.

Ancak bu süreç aynı zamanda bazı topluluklar açısından zorunlu göç, kültürel uyum baskısı ve kimlik dönüşümü gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. Bu nedenle İskan Kanunu hem ulusal bütünlüğü kuran bir kurucu yasa hem de toplumsal çeşitlilik üzerinde dönüştürücü etkiler yaratan tarihsel bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Günümüzde Türkiye’nin göç, kimlik ve vatandaşlık siyasaları üzerine yapılan tartışmalar, köklerini büyük ölçüde bu erken Cumhuriyet döneminde şekillenen yerleşme anlayışından almaktadır. Dolayısıyla, 2510 sayılı İskan Kanunu yalnızca bir tarihsel belge değil, modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısına yön veren kalıcı bir paradigma niteliği taşımaktadır.


 

Kaynakça

 

Akyürekli, Mahmut. (2010). Dersim sorunu (1937-1938). Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Türkiye. https://avesis.ankara.edu.tr/yonetilen-tez/9fb5c582-c2cc-4f32-adf3-730219a3b928/dersim-sorunu-1937-1938

Anderson, B. (2016). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism. London: Verso. 978-1784786755

Bianet. (2022). Human bones coming ashore in river in eastern Türkiye where thousands killed in 1930. https://bianet.org/haber/human-bones-coming-ashore-in-river-in-eastern-turkiye-where-thousands-killed-in-1930-271365

Brubaker, R. (2004). Ethnicity without groups. Cambridge, MA: Harvard University Press.9780674022317

Buzan, B. (1991). People, states and fear: An agenda for international security studies in the post–Cold War era. Boulder: Lynne Rienner Publishers.978-0955248818

Demirel, Işıl. (2016) Trakya Olaylarının Zemini: İskan Kanunu. Avlaremoz. 21 Haziran 2016. https://www.avlaremoz.com/2016/06/21/trakya-olaylarinin-zemini-iskan-kanunu-isil-demirel

Elias, N. (2000). The Civilizing Process: Sociogenetic and Psychogenetic Investigation (Tr. E. Jepcott). Oxford: Blackwell Publishing. 978-0-631-22161-6

Gellner, E. (1983). Nations and nationalism. Oxford: Blackwell. 978-0801492631

Hall, S. (1996). Introduction: Who needs “identity”? In S. Hall & P. du Gay (Eds.), Questions of cultural identity (pp. 1–17). London: Sage https://pages.mtu.edu/~jdslack/readings/CSReadings/Hall_Who_Needs_Identity.pdf

İçduygu, A. ve Kemal Kirişçi. (2009).  Land of Diverse Migrations: Challenges of Emigration and Immigration In Turkey. 978-605-399-040-6

İnan, C. E. (2016). Türkiye’de Göç Politikaları: İskân Kanunları Üzerinden Bir İnceleme. Göç Araştırmaları Dergisi(3), 10-33. 

Karpat, K. H. (1985). Ottoman population, 1830–1914: Demographic and social characteristics. Madison: University of Wisconsin Press. 0299091600

Kieser, Hans-Lukas. (2011). Dersim Massacre 1937-1938. Date: 27 July, 2011. SciencesPo. https://www.sciencespo.fr/mass-violence-war-massacre-resistance/en/document/dersim-massacre-1937-1938.html

Mardin, Ş. (1991). Türk modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları. 9789754701449

Moore, B. (1993). Social origins of dictatorship and democracy: Lord and peasant in the making of the modern world. Boston: Beacon Press. ‎ 978-0807050736

Renan, E. (1996). What is a nation? In G. Eley & R. Suny (Eds.), Becoming national: A reader (pp. 41–55). New York: Oxford University Press. (Original work published 1882) 978-0195096613

Scott, J. C. (1998). Seeing like a state: How certain schemes to improve the human condition have failed. New Haven: Yale University Press. 978-0300078152

Smith, A. D. (1993). National identity. Reno: University of Nevada Press. 978-0874172041

Şakacı, B. K., (2020). Türkiye’nin Göç ve İskan Siyasaları: 1934 Tarihli 2510 Sayılı İskan Kanunu İncelemesi. Kamu Yönetimi ve Siyasaları Dergisi. Cilt: 1/Sayı/No: 3

Tilly, C. (1992). Coercion, capital, and European states, AD 990–1990. Cambridge: Blackwell. 978-1557863683

Türkiye Cumhuriyeti. (1934). 2510 sayılı İskan Kanunu. Resmî Gazete, 14 Haziran 1934, Sayı 2733.

Weber, M. (1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology. Berkeley: University of California Press.

 



[1] Bazı yazılarda bu kavram ısrarlı olarak “asimilasyon” olarak nitelendirilmektedir.

[2] Mülkiyet toplulaştırması. Kollektif tarım uygulamaları, köylerin yok edilmesi, yeni yerleşim siyasaları.

[3] Korenizatsiya, Rusça “koren” (kök) kelimesinden gelir ve “yerelleştirme”, “yerli halkı kökleştirme” veya “yerel kadroları iktidara yerleştirme” anlamına gelir. Bu siyasa, Lenin döneminde (1920’ler) geliştirilen bir stratejidir ve Sovyetler Birliği’nin çok-etnilk unsurlu yapısı içinde yerel milliyetlerin sosyalist sistemle bütünleşmesini sağlamak amacıyla uygulanmıştır.

[4] NKVD (Narodnyy Komissariat Vnutrennikh Del: “Halk İçişleri Komiserliği”) Sovyetler Birliği’nde 1934–1946 yılları arasında etkinlik göstermiş olan İçişleri Bakanlığı benzeri bir süper kurumdur. Ancak klasik bir içişleri bakanlığından çok daha fazlasını kapsar: Gizli polis (GUGB), iç istihbarat, sınır muhafızları, hapishane ve kamplar (Gulag sistemi) doğrudan NKVD’ye bağlıydı.

Hiç yorum yok: