Ulus Devletin Oluşturulmasında ve Göç
ve Yerleşim Siyasaları: 1934 İskan Kanunu ve Toplumsal Uyum Stratejileri
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu’nu Atatürk döneminin ulus devlet oluşturma
stratejisi çerçevesinde incelemekte ve söz konusu yasanın erken Cumhuriyet’in
demografik, kültürel ve kurumsal yapılanmasındaki stratejik işlevini
irdelemektedir. Araştırma, ulus devlet kuramları ve çağdaşlaşma kuramlarından
hareketle İskan Kanunu’nun yalnızca bir göç ve yerleşim düzenlemesi değil, aynı
zamanda Türkiye’nin devlet oluşumu ve ulus yaratma sürecinin önemli bir
bileşeni olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmada, bazı araştırmacıların “asimilasyon”
ve “zorunlu göç” yorumları eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilmiş ve yasanın
uygulamalarının tarihsel belgeler, güvenlik siyasaları ve kalkınma hedefleri
bağlamında yeniden yorumlanması amaçlanmıştır. Elde edilen bulgular İskan
Kanunu’nun ulusal kimlik, güvenlik ve çağdaşlaşma hedeflerini bütünleştirerek
Cumhuriyet’in kurumsal temelini güçlendirdiğini göstermektedir.
Anahtar
Kelimeler: İskan
Kanunu, ulus devlet oluşturma, Atatürk dönemi, nüfus mühendisliği, çağdaşlaşma,
devlet kuruculuğu, göç siyasası
Abstract
This study examines the 1934 Settlement Law (Law No.
2510) within the framework of Atatürk’s nation-building strategy, analyzing its
strategic function in shaping the demographic, cultural, and institutional
structure of the early Turkish Republic. Drawing on nation-state theories and
modernization frameworks, the paper argues that the Settlement Law was not
merely a population regulation policy but a crucial component of Turkey’s State
formation process — the formation and consolidation of the modern state. The
analyses of İsmail Beşikçi and Hamit Bozarslan concerning “assimilation” and
“forced migration” are critically reassessed, emphasizing the need to
contextualize their interpretations within the historical realities of state
security, development, and administrative modernization. The findings reveal
that the Settlement Law integrated the goals of national identity, security,
and modernization, thereby reinforcing the institutional foundations of the
Republic.
Keywords: Settlement
Law, nation-building, Atatürk era, population engineering, modernization, State formation, migration policy
GİRİŞ
Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında ulus devlet oluşturulması yalnızca siyasal
ve hukuksal düzenlemelerle değil, aynı zamanda nüfus siyasaları ve göçmen
yerleştirme stratejileriyle de şekillendirilmiştir. Cumhuriyet’in ilanından
sonra, özellikle 1923-1934 döneminde Türkiye’ye gelen muhacir ve değişim
göçmenleri hem toplumsal hem de ekonomik bütünleşme açısından özel bir önem
taşımıştır. Bu bağlamda, 1934 tarihli 2510 sayılı İskan Kanunu, göçmenlerin
yerleştirilmesi, toplumsal uyumlarının sağlanması ve ulusal bir kimlik
çerçevesinde düzenlenmesi açısından kritik bir araç olmuştur.
Cumhuriyet’in
ilanından sonra, Atatürk’ün liderliğinde yürütülen ulus devlet kurma
çalışmaları, yalnızca siyasal bağımsızlıkla sınırlı kalmamış, aynı zamanda
toplumsal ve kültürel yapının yeniden biçimlendirilmesini hedeflemiştir. Bu
dönemin temel amacı, modern, laik, uyum içinde ve Batı’ya dönük bir ulus
yaratmak olmuştur. Bu bağlamda 1934 tarihli İskân Kanunu, Cumhuriyet’in
toplumsal mühendislik araçlarından biri olarak öne çıkar.
Yasa,
yalnızca göçmenleri belirli bölgelerde yerleştirmekle kalmamış, aynı zamanda ulus
devlet anlayışının temel unsurlarını yansıtarak, “Türk soyundan ve Türk
kültürüne bağlı olanlar” ile diğer nüfus grupları arasında farklılaştırıcı bir
yaklaşım ortaya koymuştur. Bu yaklaşım hem göçmenlerin bütünleşmesini
kolaylaştırmayı hem de ulusal birliği güvence altına almayı hedeflemiştir. Yerleşme
(iskan) siyasası, ulus devlet oluşturmanın araçlarından biri olarak, güvenlik
kaygıları, kültürel uyum ve nüfusun niteliklerini artırma hedeflerini
içermektedir.
Araştırmanın
Amacı ve Hedefi
Bu
araştırmanın amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında, Atatürk dönemi ulus
devlet kurma çalışmaları bağlamında göç siyasalarının ve İskan Kanunu’nun rolünü
akademik olarak değerlendirmektir. Özellikle, göçmenlerin yerleştirilmesi ve
toplumsal uyumlarının sağlanması süreçlerinin, ulusal bir kimliğin
oluşturulması ve güvenlik kaygıları çerçevesinde nasıl şekillendiği
incelenmektedir. Araştırma, göçmen yerleştirme stratejilerinin yalnızca toplumsal
ve ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal boyutlarını da ortaya
koymayı hedeflemektedir.
Araştırmanın
temel hedefleri şunlardır:
1923-1934 döneminde Türkiye’ye gelen göçmen ve değişim
nüfusunun demografik ve toplumsal özelliklerini saptamak.
2510 sayılı İskan Kanunu’nun hukuksal ve yönetsel yapısını,
uygulama biçimlerini ve göçmenlere sağlanan destekleri çözümlemek.
Yerleştirme siyasalarının, ulus devlet oluşturma ve ulusal
kimlik oluşumu üzerindeki etkilerini değerlendirmek.
Atatürk döneminde göç ve yerleştirme siyasalarının güvenlik,
kültürel uyum ve nüfus niteliklerini artırma bağlamında oynadığı rolü ortaya
koymak.
Bu çalışma,
Türkiye’de göç siyasaları ve ulus devlet oluşturma arasındaki ilişkiyi tarihsel
ve kuramsal bir bakış açısıyla anlamayı sağlayarak, yazına hem tarihsel hem de
siyaset bilimi açısından katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
Araştırma
Soruları
Türkiye, 1923-1949 döneminde gelen göçmen ve değişim nüfusunu
hangi ölçütler çerçevesinde sınıflandırmış ve yerleştirmiştir?
Bu ölçütler ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme
hedefleriyle nasıl ilişkilendirilmiştir?
İskan Kanunu ve uygulamaları, Kürtler dışındaki dinsel
azınlıkları (Ermeni, Rum, Yahudi vb.) kapsamakta mıdır ve bu durum ulus devlet kurma
sürecini nasıl etkilemiştir?
Beşikçi ve Bozarsalan gibi araştırmacıların eleştirileri
ışığında, İskan Kanunu uygulamalarının toplumsal adalet, etnik haklar ve
devlet-toplum ilişkileri üzerindeki etkileri nelerdir?
Aleviler üzerindeki etkileri nelerdir?
Araştırma
Yöntemi
Araştırma
Türü: Bu çalışma,
tarihsel ve siyasa çözümlemesi yöntemini birleştiren nitel bir araştırmadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1949 dönemi göç ve yerleşme siyasalarının ulus
devlet oluşturma üzerindeki etkileri tarihsel belgeler, resmi kayıtlar ve
akademik yazın üzerinden incelenecektir.
Veri
Kaynakları:
Birincil
kaynaklar: 2510
Sayılı İskan Kanunu ve ilgili resmi mevzuat, Dahiliye Vekaleti raporları ve
Muhacir kayıtları, Meclis tutanakları ve gazeteler.
İkincil
kaynaklar: İçduygu
(2014), İnan (2016) ve diğer akademik çalışmalar, Beşikçi ve Bozarslan’ın
eleştirel çözümlemeleri.
Veri Çözümlemesi
Yöntemi:
Belge çözümlemesi:
Resmi belgeler ve yasa metinleri incelenerek uygulamanın içerdiği demografik,
kültürel ve toplumsal boyutlar ortaya konacaktır.
Tarihsel
içerik çözümlemesi:
Göçmen yerleşim siyasalarının ulus devlet kurma bağlamında tarihsel süreç
içindeki rolü değerlendirilecektir.
Eleştirel
çözümleme: Beşikçi
ve Bozarslan gibi araştırmacıların görüşleri ışığında, uygulamaların etnik,
kültürel ve toplumsal etkileri tartışılacaktır.
Araştırma
Stratejisi: Göçmen
ve değişim nüfusunun yerleşim alanları ve devlet yardımları niceliksel olarak
incelenecek, ardından uygulamanın ulus devlet oluşturma ve kültürel bütünleşme
üzerindeki etkisi nitel bir değerlendirmeyle yorumlanacaktır. Uygulamaların
farklı etnik ve dinsel gruplar üzerindeki etkisi karşılaştırmalı olarak ele
alınacaktır.
Sınırlılıklar: Belgelerin bazılarına erişim sınırlı
olabilir veya eksik veriler bulunabilir. Çalışma, esas olarak resmi kayıtlar ve
yazın üzerinden yürütülecek ve sözlü tarih veya alan çalışması içermeyecektir.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde ulus devlet oluşturma, göç ve yerleşme siyasaları
ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışmada, konu beş temel kuramsal çerçeve
üzerinden ele alınacaktır.
İlk olarak, ulus
devlet kuramları bağlamında, çağdaş devletlerin sınırları içinde uyumlu (homojen)
bir ulus oluşturmayı hedeflediği vurgulanmaktadır (Anderson, 2016; Gellner,
1983). Türkiye’de 1920-1930’larda uygulanan göç ve yerleşme siyasaları, ulusal
kimliği pekiştirme ve Türk kültürüne bağlı bir toplumsal yapı oluşturma amacı
taşımıştır.
İkinci
olarak, demografik siyasalar ve nüfus mühendisliği kuramı, devletlerin nüfusun
etnik ve kültürel yapısını yasa ve uygulamalar aracılığıyla
şekillendirebileceğini ortaya koyar (Scott, 1998). 2510 sayılı İskan Kanunu
çerçevesinde, Türk soyundan olan ve olmayanların yerleştirilme biçimleri,
Türkiye’de nüfus mühendisliği örneği olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü
olarak, etnik ve dinsel azınlık çalışmaları, devlet siyasalarının azınlık
grupları üzerindeki etkisini çözümler (Mardin, 1991; Karpat, 1985). Bu
yaklaşım, Kürtler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerin yerleşme uygulamalarına konu
olma biçimlerini ve devletin kültürel uyum stratejilerini anlamada kritik öneme
sahiptir.
Dördüncü
olarak, güvenlik ve devlet kaygısı kuramı ulus devletlerin güvenlik kaygıları
nedeniyle nüfus siyasalarını stratejik bir araç olarak kullandığını vurgular
(Buzan, 2007). Türkiye’de göçmenlerin ve azınlıkların belirli bölgelere
yerleştirilmesi, devletin iç güvenliği sağlama ve ulusal bütünlüğü koruma
stratejisinin bir parçası olarak ele alınabilir.
Son olarak,
kültürel bütünleşme kuramı, toplumsal uyum ve bütünleşme süreçlerinin zorlayıcı
değil, kültürel ve toplumsal mekanizmalar aracılığıyla sağlanabileceğini
belirtir (Brubaker, 2004; Hall, 1996). Türkiye’de, göçmenlerin Türk kültürüne bütünleşmesi
hedeflenmiş, ancak uygulamalar bazen zorlayıcı ve sınıflandırıcı bir karakter
göstermiştir.
Bu beş
kuramsal çerçeve, araştırmanın Türkiye Cumhuriyeti’nin yerleşme siyasalarını ulus
devlet kurma bağlamında çözümlenmesine olanak tanımaktadır. Kuramlar hem
tarihsel belgelerin yorumlanmasında hem de devlet siyasalarının mantıksal ve
yapısal çözümlemesinde temel bir dayanak sağlamaktadır.
ÇÖZÜMLEME
2510
Sayılı İskan Kanunu ve Uygulamaları
Türkiye
Cumhuriyeti’nin ulus devlet oluşturma sürecinde 1934’te yürürlüğe giren 2510
sayılı İskan Kanunu, göç ve yerleşim siyasalarının temel yasal çerçevesini
oluşturmuştur. Yasa, hem Türkiye’ye gelen göçmenlerin yerleştirilmesini
düzenlemekte hem de mevcut nüfusun belirli bölgelerde dağılımını stratejik bir
biçimde şekillendirmeyi hedeflemektedir.
Yasa
uyarınca, Türkiye’ye yerleşmek isteyenler Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı
olanlar olarak sınıflandırılmış ve bunların yerleşme yardımı alabilecekleri
hükme bağlanmıştır. Bu kişiler devletin belirlediği alanlara
yerleştirilebileceği gibi, yardım talep etmedikleri takdirde kendi tercih
ettikleri bölgelerde de oturabilmişlerdir. Buna karşılık, Türk ırkından
olmayanlar, yerleşme yardımı istemeseler bile devletin göstereceği yerlerde
yerleşmek zorunda bırakılmış ve yer değiştirme hakları sınırlandırılmıştır.
Kanun,
göçmen ve mülteci siyasalarını etnik ve kültürel sınıflandırma temelinde
uygulamaya koymuş, Türk ulusal kimliğini pekiştirme amacını açıkça ortaya
koymuştur. 1923-1933 döneminde yaklaşık 157.736 aileye, 1934-1949 döneminde ise
62.849 aileye devlet tarafından toprak özgülemesi yapılmış ve bu süreçte hem
konut hem de üretim araçları sağlanmıştır. Bu uygulamalar, göçmenlerin ekonomik
olarak bağımsız ve üretken hale gelmelerini sağlayarak yeni toplumlarıyla bütünleşme
sürecini desteklemiştir.
İskan Kanunu
yalnızca göçmenler için değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Türk kültürüne
bağlı olmayan grupların denetlenmesi ve yönlendirilmesi açısından da kritik bir
araç olmuştur. Yasa, etnik ve kültürel farklılıkların devlet siyasalarıyla
yönetilmesini sağlayarak ulus devletin uyum taşıyan bir nüfus yapısını
oluşturma hedefini desteklemiştir.
1923-1934
döneminde Türkiye’ye gelen göçmenler ve değişim yapılanlar (mübadiller) devlet
tarafından arazi ve konut sağlanarak yerleştirilmişlerdir. 1934’te yürürlüğe
giren 2510 Sayılı İskan Kanunu, göçmenlerin Türk soyundan ve kültürüne bağlı
olup olmamalarına göre sınıflandırılarak yerleştirilmesini düzenlemiş, yerleşme
yardımı talep edenler devletin belirlediği alanlara, talep etmeyenler
istedikleri yerlere yerleşebilmiştir. Yasa, Türk soyundan olmayanların belirli
alanlara yerleştirilmesini ve toplumla bütünleşmesini [1]
edilmesini öngörmüştür. Bu siyasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet kurma
sürecinde göçü bir araç olarak kullanması, nüfusun nitelik ve nicelik olarak
Türkleşmesini sağlamayı hedeflemiştir. Yasa, güvenlik kaygıları ve ulus devlet
ideolojisi çerçevesinde, göçmen kabulü ve yerleştirmeyi hem kolaylaştırıcı hem
de denetleyici bir mekanizma olarak işlev görmüştür.
Sonuç
olarak, 2510 sayılı İskan Kanunu, Türkiye’de ulus devlet oluşturulması,
güvenlik kaygıları ve nüfus mühendisliği bağlamında kapsamlı bir yasal ve hukuksal
uygulama olarak değerlendirilebilir. Yasa, göçmenlerin toplumla bütünleşmesini
sağlarken, ulusal kimliği pekiştirmek ve devletin stratejik nüfus planlamasını yaşama
geçirmek için kullanılan önemli bir araç olmuştur.
2510 Sayılı
Yasa’nın Gerekçesi
Ulus Devlet
Oluşturma: Cumhuriyet’in
kuruluşuyla birlikte Türkiye, uyum taşıyan bir ulusal kimlik oluşturmayı
amaçlamış ve nüfusun etnik ve kültürel olarak birleştirilmesini temel
hedeflerinden biri olarak belirlemiştir. Yasa, göçmenlerin ve yerli nüfusun
Türk soyuna ve kültürüne bağlılık ölçütü çerçevesinde yönlendirilmesini
sağlayarak bu hedefi hukuksal bir zemine oturtmuştur.
Güvenlik
ve Denetim: Yasanın
bir diğer gerekçesi, sınır bölgelerinde ve stratejik alanlarda nüfus dağılımını
düzenleyerek devlet güvenliğini güçlendirmek ve olası iç ve dış tehditlere
karşı önlem almaktır. Yasa, özellikle Türk kültürüne bağlı olmayan grupların
yerleşimini denetim altına alarak devletin güvenlik algısı doğrultusunda nüfus
mühendisliği yapmasını olanaklı kılmıştır.
Göçmenlerin
Bütünleşmesi ve Sosyo-Ekonomik Düzen: Yasa, Türkiye’ye gelen göçmenlerin ekonomik ve toplumsal
olarak bağımsız ve üretken hale gelmelerini sağlayacak düzenlemeler
içermektedir. Aile başına toprak özgülemesi, konut ve üretim araçlarının
sağlanması, göçmenlerin bütünleşmesini kolaylaştırmak amacıyla yürürlüğe
konmuştur.
Niteliksel
ve Niceliksel Nüfus Artırımı: Yasa, ülkenin nüfus yapısını niteliksel olarak Türk kültürüne
bağlı bireylerle güçlendirmek, niceliksel olarak ise ülke genelinde dengeli bir
yerleşim sağlamak için geliştirilmiştir. Bu sayede hem ulusal kimlik
pekiştirilmiş hem de stratejik bölgelerde nüfus denetimi sağlanmıştır.
Özetle, 2510
sayılı Yasa, ulus devlet kurma, güvenlik kaygıları ve göçmenlerin toplumla bütünleşmesi ekseninde ortaya çıkmış ve
Türkiye’nin demografik ve kültürel siyasalarını yönlendiren temel bir araç
olarak gerekçelendirilmiştir.
Yasanın
Çıkarılmasına Yol Açan Temel Etmenler
Yoğun Göç
ve Değişimci Akımı: 1923-1934
yılları arasında Türkiye’ye yaklaşık 648 bin göçmen ve mülteci gelmiş, bu
nüfusun büyük bölümü Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’dan gelmiştir. Bu hızlı
nüfus hareketi, özellikle tarım arazilerinin dağıtımı, konut ve altyapı gereksinmelerini
karşılamada sorunlar yaratmıştır.
Nüfusun
Etnik ve Kültürel Çeşitliliği: Gelen göçmenler arasında farklı etnik ve kültürel kimlikler
(Türk olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olmayanlar) bulunmaktaydı. Devlet, ulus
devlet idealine uygun olarak Türk kültürüne bağlı nüfusu artırmak, Türk olmayan
veya kültürel olarak uyumsuz grupların yerleşimini denetim altında tutmak
istemiştir.
Sınır
Bölgelerinde Güvenlik Kaygıları: Göçmenlerin düzensiz yerleşimi, özellikle sınır bölgelerinde
ve stratejik alanlarda güvenlik açıkları oluşturabilirdi. Yasa, bu bölgelerde
nüfusun devletin gözetiminde planlı bir şekilde yerleştirilmesini amaçlamıştır.
Ekonomik
ve Toplumsal Bütünleşme Sorunları: Gelen göçmenlerin çoğu üretim araçlarından yoksun ve
ekonomik olarak bağımsız duruma gelmeye gereksinme duymaktaydı. Toprak
dağılımı, konut sağlanması ve yerleşme yardımları ile göçmenlerin ekonomik bütünleşmesi
sağlanmak istenmiştir.
Ulusal
Kimlik ve Uyum Sağlama Hedefi: Cumhuriyet’in erken döneminde ulus devlet oluşturulması uyum
taşıyan bir Türk kimliği oluşturma siyasalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu
nedenle, göçmenlerin yerleşimi nitelik ve nicelik açısından ulusal kimliğe
uygun şekilde düzenlenmek zorundaydı.
Ayaklanma
Girişimleri ve Toplumsal Huzursuzluk Endişesi: Türkiye’nin özellikle doğu ve
güneydoğu bölgelerinde Kürtler ve diğer bazı azınlık grupları arasında zaman
zaman yerel direnişler ve ayaklanma girişimleri gözlenmiştir. Devlet, bu tür toplumsal
huzursuzlukları önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla nüfusun planlı
yerleşimini ve “denetimli yerleşme” uygulamalarını bir araç olarak görmüştür. Yasa,
yalnızca göçmenlerin ekonomik ve kültürel bütünleşmesini değil, aynı zamanda siyasal
ve güvenlik risklerini azaltmayı da hedeflemiştir.
Dilsel ve
Kültürel Bütünleşme:
Yasanın bir diğer amacı, Kürt nüfusunun Türkçe öğrenmesi ve günlük yaşamda
kullanması aracılığıyla toplumsal iletişim bağlarını güçlendirmekti. Bu, sadece
eğitim ve ekonomik bütünleşme değil, aynı zamanda ulus devlet kurma sürecinde
ortak bir dilsel ve kültürel çerçevenin oluşturulması yönünde planlı bir siyasa
olarak değerlendirilmiştir. Türkçenin özendirilmesi ve yerleşim planlarıyla
desteklenen bu yaklaşım kültürel uyum ve toplumsal bütünleşmenin güvence altına
alınması amacını taşımaktadır.
Zorunlu
Göç ve Yerleşim Siyasaları: 2510 sayılı Yasa kapsamında bazı gruplar, özellikle Türk olmayan veya
Türk kültürüne bağlı yaşamayanlar, hükümetin belirlediği alanlara zorunlu
olarak yerleştirilmiştir. Bu yerleştirmeler, sadece yersel dağılımı
düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda ulus devlet kurma bağlamında güvenlik ve
kültürel bütünleşme hedeflerini de yansıtmıştır. Zorunlu göç, toplumsal denetim
mekanizması olarak işlev görmüş, ayaklanma riski veya toplumsal uyumsuzluk olasılığı
taşıyan bölgelerde Devlet otoritesinin egemenliğini güçlendirme amacını
taşımıştır. Böylece, zorunlu göç uygulaması hem güvenlik kaygıları hem de
ulusal kimlik ve dilin yaygınlaştırılması hedefleriyle iç içe yürütülmüştür.
Yahudi
Sorunu: İtalya’nın
faşist lideri Benito Mussolini’nin 18 Mart 1934’te yaptığı konuşmada, Asya ve
Afrika’yı İtalya’nın genişleme alanları olarak tanımlaması ve Akdeniz’i ‘bizim
deniz’ (mare nostrum) olarak nitelemesinin ardından Ankara hükümeti bunu
açık bir tehdit olarak algılayarak “en duyarlı bölge” olarak belirledikleri
Trakya’nın olası bir savaş durumunda düşmanla iş birliği yapmayacak Türklerce yerleşilmesini
uygun görmüş ve yerleşmeyi düzenlemek üzere de müfettişlik kadrosu oluşturarak
İbrahim Tali Bey’i bu göreve atamıştır. Trakya’da yoğun olarak yaşayan göçmen
ve gayri Türklerin düzenli olarak yerleşimi, bölgedeki nüfus gruplarının,
yerleşim alanlarının, iş kollarının, ekonominin kimlerin elinde olduğunun saptanması
İbrahim Tali Bey’in Trakya bölgesi ile ilgili ödevleri arasındadır. Tali, yaklaşık
iki ay süren gezileri sonrasında Trakya’da, Türkçe yerine anadilleri olarak
İspanyolca konuşan, Trakya’nın ekonomik yaşamında önemli yer tutan Yahudilerin
bölgedeki durumunu denetlemiş ve araştırmaları sonucunda bölgede yoğun olarak
yerleşmiş bulunan bu ‘yabancı’ unsurların ekonomik yaşamda önemli yer
tuttukları saptandığından ivedilikle bölgeden uzaklaştırılmalarını yahut
Türkleştirilmelerini Ankara hükümetine önermiştir. Tutulan raporlar ışığında
hazırlanan yasa metni ile 14 Haziran 1934 tarihinde İskan Kanunu kabul edilmiştir.
2510
Sayılı İskan Kanunu: Uluslaşma Açısından Temel Maddeler
Madde 1: “İskan
işleri, Türk kültürüne bağlı nüfusun yurt içinde iskanını ve Türk kültürüne
bağlı olmayanların, Türk kültürüne bağlı bir hale getirilmesini veya Türk
kültürüne bağlı olmayanların Türk kültürüne bağlı nüfus arasında eritilmesini
temin eder.” Bu madde, yasanın açık biçimde ulus devlet oluşturma sürecine
hizmet eden kültürel bütünleşme hedefini ortaya koyar.
Madde 2: “Türkiye’de
yerleşmek amacıyla gelmek isteyen Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı
olanlar, İçişleri Bakanlığının emri ile kabul edilirler.” Burada ‘Türk soyundan
ve Türk kültürüne bağlı olanlar’ ifadesiyle göçmen siyasası etnik ve kültürel
niteliklere dayandırılmıştır.
Madde 3: “İskan
işleri üç sınıfa ayrılır: Türk kültürüne bağlı olanların yerleştirilmesi, Türk
kültürüne bağlı olmayanların Türk kültürüne bağlı hale getirilmesi, Türk
kültürüne bağlı olmayanların Türk kültürüne bağlı nüfus arasında eritilmesi.” Bu
madde, kültürel bütünleşme siyasasının üç aşamalı yapısını yansıtır. Özellikle
‘eritme’ kavramı, o dönem için kültürel uyumlaştırma (asimilasyon değil)
anlamında kullanılmıştır.
Madde 7: “Türk
ırkından olmayanlar, hükümetin göstereceği yerlerde otururlar. Hükümetten izin
almadan başka yerlere gidemezler.” Bu madde, göç ve yerleşim üzerinde merkezi
otoritenin denetimini sağlar, aynı zamanda güvenlik ve kültürel denge kurma
amacı taşır.
Madde 11: “Göçmenlere
toprak, hane, tohumluk, ziraat aletleri ve geçici yardım verilir.” Bu düzenleme, göçmenlerin ekonomik olarak
üretken hale getirilmesini ve toplumla bütünleştirilmesini amaçlar.
Bu maddeler,
hem dönemin ulus devlet kurma stratejisini hem de göç, yerleşim, kültür ve dil siyasalarının
nasıl kurumsallaştırıldığını açık biçimde yansıtır.
2510 Sayılı
Yasaya Dayalı Uygulamalar ve Etkinlikler
Göçmen
Kabulü ve Yerleştirme Siyasaları: 1934 sonrası Türkiye’ye gelen göçmenler (özellikle Balkanlar,
Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan ve Kafkasya’dan gelenler) bu yasa
çerçevesinde kabul edilmiştir. İçişleri Bakanlığı (Dahiliye Vekaleti)
göçmenlerin “Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı” olup olmadığını belirlemek
üzere inceleme komisyonları kurmuştur. Uygulama döneminde, 1923-1933 arasında
157.736 aileye (yaklaşık 6,2 milyon dekar) toprak verilmiştir. 1934-1949
arasında 62.849 aileye 2,8 milyon dekar kültür toprağı dağıtılmıştır. Göçmenlere
ev, tohumluk, tarım aletleri, kredi ve geçici yardım sağlanmıştır.
Türk
Kültürüne Bağlılık Esasına Göre Yerleşim: Türkçe konuşan, Türk kültürüne bağlı
göçmenler genellikle verimli tarım alanlarına (Trakya, Batı Anadolu, İç
Anadolu) yerleştirilmiştir. Türk kültürüne bağlı olmayan veya Türkçe bilmeyen
gruplar dil ve kültür bütünleşmesinin sağlanabileceği bölgelere
yönlendirilmiştir. Bu uygulamalarda amaç Türk nüfus yoğunluğunu artırmak, dilsel
ve kültürel uyum sağlamayı güçlendirmek ve bölgeler arasında toplumsal
iletişimi artırmak olmuştur.
Doğu ve
Güneydoğu’daki Yer Değiştirmeler (Zorunlu Yerleştirme): Özellikle Şeyh Sait (1925), Ağrı
(1930) ve Dersim (1937–38) isyanlarından sonra, bu bölgelerde demografik
yeniden düzenlemeler yapılmıştır. 2510 sayılı Yasa, bu bölgelerdeki nüfusun bir
kısmının başka illere yerleştirilmesi için hukuksal dayanak olarak
kullanılmıştır. Amaç, Devlet otoritesini güçlendirmek, bölgesel ayaklanmaları
önlemek, Türkçe’nin ve devlet kurumlarının etkinliğini artırmaktı. Bu
çerçevede, “zorunlu iskan” uygulamaları, yasanın 7. ve 3. maddelerine dayanarak
yürütülmüştür.
Türkçe’nin
Yaygınlaştırılması ve Kültürel Uyum Etkinlikleri: Göçmenlerin ve yer değiştirilen
nüfusun yaşadığı bölgelerde Türkçe kursları açılmış, okullaşma oranı
artırılmış, Halkevleri ve Halkodaları aracılığıyla Türk tarihi, edebiyatı ve
yurttaşlık bilinci öğretilmiştir. Bu kültürel etkinlikler, yasanın “Türk
kültürüne bağlılık” vurgusunun alandaki yansımasıdır.
İskan
Umum Müdürlüğü’nün Kurulması (1935): Yasanın uygulanmasını eş güdümlemek amacıyla İskan Umum
Müdürlüğü kurulmuş ve daha sonra Sağlık v e Sosyal Yardım Bakanlığı’na (Sıhhat
ve İçtimai Muavenet Vekaleti) bağlanmıştır. Görevleri ise göçmen yerleşim
planlarını hazırlamak, toprak dağıtımını denetlemek ve yerleşim alanlarının
sosyo-ekonomik gelişimini izlemekti.
Sınır
Bölgelerinde Güvenlik ve Nüfus Dengesini Sağlama: Yasa, özellikle Trakya, Hatay, Kars,
Ardahan, Iğdır ve Artvin gibi sınır bölgelerinde nüfusun artırılması ve Türk
unsurların güçlendirilmesi için uygulanmıştır. Bu bölgelerde, Türk kültürüne
bağlı göçmenler yerleştirilerek sınır güvenliği ile ulusal kimlik bütünlüğü
aynı anda hedeflenmiştir.
Toprak
Reformu ile Bağlantılı Uygulamalar: Yasa, 1930’ların sonlarında hazırlanan Toprak Kanunu (1945)
ile birlikte düşünülmüştür. Amaç, göçmenleri üretici kılmak ve ekonomik olarak
ulusal kalkınma süreciyle bütünleştirmekti.
Yerleşme
Yardımları ve Toplumsal Bütünleşme: Göçmenlere ve yerleştirilenlere yönelik yardımlar sadece
ekonomik değil, toplumsal uyuma da yöneliktir. Evlerin yerleşim planları,
köylerin konumu, ortak kullanım alanları, okul ve cami gibi kurumlar devlet
tarafından planlanmıştır. Bu sayede hem yerleşim birliği hem de kültürel
bütünlük sağlanmıştır.
Özetle, 2510
sayılı Yasa’nın uygulamaları, yalnızca göçmen yerleştirme siyasası değil, nüfus
mühendisliği, ulus oluşturma, sınır güvenliği, dil ve kültür siyasası
unsurlarını bir araya getiren çok boyutlu bir devlet stratejisi olarak işlev
görmüştür.
İskan
Kanunu’nun Uluslaşma Sürecindeki Yeri ve Önemi
1934 tarihli
Yasa, Cumhuriyet’in ulus devlet oluşturma sürecinin en stratejik
düzenlemelerinden biridir. Bu yasa, yalnızca nüfus hareketlerini düzenleme
amacı taşımamış, aynı zamanda kültürel, dilsel ve ekonomik bütünleşmeyi
hedefleyen kapsamlı bir toplumsal mühendislik aracına dönüşmüştür. Yasanın
dayandığı düşünsel zemin, Osmanlı’nın çok etnik unsurlu ve çok dinli yapısından
tek bir ulusal kimliğe yönelme süreciyle doğrudan ilişkilidir. Atatürk’ün
liderliğinde şekillenen bu süreç, “vatandaşlık bilinci”ni etnik ait olma
duygusunun önüne yerleştiren bir yurttaşlık anlayışını temel almıştır.
Çağdaşlaşma
ve Ulus Devlet Kurma Bağlamı: Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı’dan devralınan dağınık nüfus
yapısını hem kültürel hem de ekonomik anlamda bütünleştirmeyi amaçlamıştır. Bu
hedef, dönemin uluslararası eğilimleriyle de uyumludur. 1920’ler ve 1930’larda
birçok ülke (örneğin İtalya, Almanya, Sovyetler Birliği) kendi ulusal
bütünlüğünü güçlendirmek için iç yerleşme ve nüfus siyasalarına yönelmiştir.
Türkiye’de bu süreç hem güvenlik endişelerinden hem de çağdaşlaşma
hedeflerinden beslenmiştir.
Güvenlik
Kaygıları ve Doğu İsyanlarının Etkisi: İskan Kanunu’nun hazırlanmasında ve uygulanmasında özellikle
1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı ve 1937-38 Dersim olayları belirleyici olmuştur. Bu
ayaklanmalar, Cumhuriyet yönetimine göre sadece bölgesel güvenliği değil,
devletin bütünlüğünü de tehdit etmiştir. Bu nedenle yasa, ülke içinde stratejik
bölgelerde nüfus dağılımını yeniden düzenlemeyi ve farklı etnik-dilsel
toplulukların yoğun olarak bulunduğu alanlarda demografik dengeyi sağlamayı
hedeflemiştir. Bu durum, zorunlu göç uygulamalarını doğurmuş, ancak bunlar “etnik
temizlik” değil, güvenlik temelli nüfus planlaması kapsamında
değerlendirilmiştir.
Dilsel,
Eğitsel ve Kültürel Bütünleşme: Yasanın uygulama ruhunda, Türkçe’nin ortak iletişim dili
olarak benimsenmesi özel bir önem taşımıştır. Eğitim seferberliği, köy
enstitüleri, halkevleri ve okullaşma siyasalarıyla birlikte ele alındığında bu
yaklaşımın temel hedefi kültürel bir ‘asimilasyon’dan çok ulusal kimliğin ortak
değerlerde oluşturulmasıdır. Bu dönemde “Türk” kimliği, etnik değil siyasal bir
üst kimlik olarak tanımlanmış ve bu yönüyle “kapsayıcı bütünleşme” siyasası
olarak yorumlanmıştır.
Ekonomik
Boyut, Kalkınma ve Bölgesel Denge: Yasanın uygulamaları aynı zamanda ekonomik kalkınma siyasalarıyla
yakından ilişkilidir. Ulaşım ağlarının genişletilmesi, yeni yerleşim
alanlarının kurulması ve üretim kaynaklarının yeniden dağıtılması, hem nüfusun
ekonomik etkinliklere katılımını artırmayı hem de bölgeler arası gelişmişlik
farklarını azaltmayı hedeflemiştir. Bu yönüyle İskan Kanunu, bir ‘kalkınma ve çağdaşlaşma
aracı’ olarak işlev görmüştür.
Eleştiriler
ve Karşı Görüşler Üzerine: İsmail Beşikçi, Hamit Bozarslan gibi bazı yazarlar İskan Kanunu’nu etnik
temizlik veya asimilasyon siyasası olarak yorumlamıştır. Ancak bu iddialar,
dönemin belgeleri ve uygulama kapsamı dikkate alındığında yorum düzeyinde
kalmaktadır. Yasanın metninde belirli bir etnik veya dinsel grubu hedef alan
hüküm bulunmamakta, aksine tüm vatandaşlara yönelik “kültürel ve ekonomik
bütünleşme” hedefi ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle söz konusu eleştiriler,
ideolojik bir bakış açısından okunmalı ve dönemin koşullarıyla birlikte
değerlendirilmelidir.
İskan
Kanunu’nun Tarihsel ve Siyasal Önemi: 1934 İskan Kanunu, Cumhuriyet’in erken dönem siyasalarının
hem sosyo-ekonomik hem kültürel bileşenlerini bir araya getiren kapsamlı bir
örnektir. Yasanın son amacı, güvenli ve üretken bir toplumsal düzen oluşturmak
ve vatandaşlık bilinci, dil birliği ve toplumsal dayanışma etrafında şekillenen
çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu yönüyle İskan Kanunu, Atatürk’ün “çağdaş, laik
ve ulusal devlet” vizyonunun uygulanabilir yasal araçlarından biri olarak
değerlendirilmelidir.
Katliam
Yapıldığına İlişkin Somut Bulgu ve Kanıtlar Var mı?
Dersim
(Tunceli) 1937-1938:
Belirtilen dönemde Türk askeri güçleri Dersim bölgesinde geniş çaplı harekatlara
girişmiştir. Çok sayıda köy boşaltılmış, pek çok insan öldürülmüş veya göç
ettirilmiştir. Bu operasyonlar uzun yıllardır tarihçiler ve insan hakları
örgütleri tarafından incelenmektedir. Çağdaş kaynaklar arasında çok farklı kestirimler
vardır. Resmi ve güncel Türkiye kaynaklarında düşük rakamlar (TBMM / hükümet
evraklarına dayalı bazı saptamalar) varken akademik çalışmalar ve yerel hafıza
yüksek sayılardan söz etmektedir. Kestirim aralığı on binlerden, yüzbinlere
kadar uzanmaktadır. Örneğin bazılarının verdiği rakamlar 7 ila 40 bin
civarındadır. Bazı araştırmacılar daha yüksek rakamlar öne sürmektedir. Sayısal
belirsizlik önemlidir. Araştırmacılar, uygulamanın geniş kapsamlı zorunlu
yerleştirmeler, köy boşaltmaları, sivil ölümler ve devlet zor kullanımı
içerdiği konusunda hemfikirdir. Bazı akademisyenler bunu “katliam” ya da
“soykırım” terimleriyle değerlendirirken diğerleri “askeri harekat ve terörle
mücadele” olarak nitelendirmenin daha doğru olduğunu savunmaktadır. Tartışmalar
hem terminolojik hem de siyasal boyut taşımaktadır. Kürt toplumu bu olguyu
“tertele” kavramıyla açıklar. Kürtçe “tertele” (veya “teretele”) sözcüğü,
“kırılma, ezilme, imha edilme, büyük felaket” anlamına gelir. Dersim Kürtleri
(özellikle Zazaca konuşanlar) bu kelimeyi, 1937-38’deki askeri operasyonlarda
yaşanan toplu sürgünler, yakmalar, bombardımanlar ve sivil ölümleri anlatmak
için kullanmışlardır. Halk anlatılarında “Tertele ya Dersimê” (Dersim’in Kırımı
/ Dersim Felaketi) ifadesi yaygındır.
Zilan
Vadisi 13 Temmuz 1930: Ararat/Ağrı isyanlarını bastırma sürecinde, Zilan Vadisi civarında 12-13
Temmuz 1930 tarihlerinde yapılan operasyonlar sonucu çok sayıda (bazı çağdaş
haberler ve tanık ifadelerine göre binlerce, kimi kaynaklar on binlerce) Kürdün
öldürüldüğü ve köylerin yakıldığı bildirilmiştir. Bazı çağdaş gazeteler o dönem
“imha” ifadeleri kullanmıştır. Kanıt türü ise dönemin gazeteleri, konsolosluk
ve dış raporlar ve tanık ifadeleridir. Daha sonra Kürt hafızası ve bazı
araştırmalar bu olayı “katliam” olarak anmaya başlamıştır. Askeri raporlar ve
merkezi belgeler genelde farklı bir dil kullanıp öldürülenlerin sayısını ve
niteliğini küçümseyebilmekte ya da “isyancı” vurgusuna ağırlık verebilmektedir.
Öteki
olaylar ve genel çerçeve: 1920-1940 döneminde “isyan bastırma”, “temizlik harekatı”, “zorunlu iskan/yer
değiştirme” uygulamalarının birbiriyle bağlantılı olduğu, bazı bölgelerde
(Sivas, Diyarbakır, Ağrı, Van vb.) şiddet olaylarının yaşandığı yazında yer
almaktadır. Ancak her olayın kapsamı, eylemci tanımı ve sayı konusunda bir görüş
birlikteliği yoktur.
Sınırlılıklar:
Arşivlerin bir kısmı erişime kapalıdır. Belgeler eksik veya sansürlenmiş
olabilir. Bu nedenlerle sayıların kesinleştirilmesi oldukça güçtür. Bazı çağdaş
belgeler “isyancı” terimiyle sivil ölümlerini meşrulaştırma eğilimindedir. Bu
da tarihçilerin kaynak eleştirisi yapmasını zorunlu kılmaktadır. Sayı
tahminleri (ölüm/yer değiştirme) araştırmacıdan araştırmacıya büyük farklılık
göstermektedir. Bu nedenle hem nicel hem nitel deliller bir arada
değerlendirilmelidir.
1937-38
Dersim operasyonları ve 1930 Zilan olayında devlet kuvvetlerinin operasyonları
sırasında çok sayıda sivilin öldüğü ve kitlesel yer değiştirmelerin yapıldığı
arşiv, çağdaş gazete ve tanık kayıtlarıyla belgelenmiştir.
Mahmut
Akyürekli yüksek lisans tezinde şunları söylemektedir: “1937 – 1938 Dersim
olayları, Cumhuriyet tarihimizin bugüne kadar yaşanmış en büyük iç meselesidir.
Osmanlı Devleti’nde 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat-ı Hayriye)
ile başladığı ademi merkeziyetçilik hareketi ile yeni bir devlet nizamı
inşasına yönelmişti. Bu tarihten sonra devlet otoritesi ile tanışan Dersim aşiretleri,
yüz yıllık bir süre içinde onlarca defa başkaldırı ve asayişi bozucu eylemleri
münasebetiyle tedip ve tenkile uğramış, ıslaha çalışılmıştır. Derebeyleri
takribi dört yüz yılık saltanat ve kazanımlarını kaybetmemek adına sürekli
direniş içinde olmuşlardı. Devlet ise merkezî otoriteyi buraya taşıma gayreti
içinde olunca karşılıklı mücadele Osmanlıdan Cumhuriyet’e miras kalmıştı.
Cumhuriyet’e başlangıçta sıcak bakan Dersim aşiret ağaları, uygulamalarda
kendilerinin bir rolü kalmayacağını görünce devlet otoritesi ve kurumlarını Dersime
sokmama çabası içine girip direnmeye çalıştılar. Genç Cumhuriyet’e karşı
Kürtlerin memnuniyetsizliği, 1925 Şeyh Sait İsyanı ile başlayan: 1926 Koç Uşağı
tedibi, 1926 Zilan ve Ağrı olayları, 1930 Pülümür olayları ve Ağrı İsyanı
şeklinde tezahür etmişti. Cumhuriyet’in kurucuları bu isyan silsilesi şeklinde
devam eden başkaldırılara son vermek istiyorlardı. Dersim derebeylerin
memnuniyetsizliği ile bir hareketlilik içinde olunca Cumhuriyet kurucuları bu
düşüncelerini Tunceli’de uygulama fırsatı buldu. 3. Ordu’nun da katıldığı
askerî harekâtla yapılan tedip ve tenkilde sertliğin yüksek dozu, Kürtlerin1978’e
kadar başka bir başkaldırıya veya eyleme cesaret etmemelerini sağlamış oldu.
İki yıl aralıklarla devam eden askerî harekâtta 11 kişi idam edildi, aşiret
reisleri başta olmak üzere binlerce insan öldü, binlercesi sürgün edildi. Köyler,
tarlalar, meşelikler yakıldı, Tunceli coğrafyasının üçte biri yasak bölge ilan edilip
iskana kapatıldı. Halkın Dersim Tertelesi dediği 1937-1938 olayları, kayıtlara
Dersim isyanı olarak geçti. Tarihimizin en bahtsız ve acı olaylarının açtığı yara
halen ulusal barışımız için tehdit oluşturmaktadır.”
Cumhuriyet Gazetesi
13 Temmuz 1930 tarihli sayısında "Asiler 5 Günde İmha Edildi" başlığı
altında bu olayı "Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok
şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde
inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir”
demektedir.
Bianet’te
2020’de yayınlanan bir haberde şunlar yazılmaktadır: “Doğu Türkiye’deki nehirde
insan kemikleri ortaya çıktı; binlerce kişi 1930’larda öldürülmüştü. 2020’de
hidroelektrik santralin işletmeye girmesiyle Koçköprü Barajı göletindeki su
seviyesinin düşmesi sonucunda, Van’ın Erciş ilçesinde Zilan Nehri kıyılarında
insan kemiklerinin yeniden ortaya çıktığı bildiriliyor.”
2510
sayılı İskan Kanunu, Atatürk’ün ulus devlet inşa sürecinde Türkiye’nin
demografik ve kültürel yapısını şekillendirmede hangi stratejik işlevi
üstlenmiştir?
2510 sayılı İskan
Kanunu, Atatürk’ün ulus devlet oluşturma sürecinde Türkiye’nin demografik ve
kültürel yapısını şekillendirmede stratejik bir araç olarak işlev görmüştür. Yasa
hem nüfusun dağılımını hem de etnik ve kültürel yapıyı yönlendirerek ulusal
bütünlüğü güçlendirmeyi hedeflemiştir. Göçmenlerin ve yerli nüfusun belirli
bölgelere yerleştirilmesiyle demografik denge sağlanmış, Türkçe kullanımı ve
Türk kültürü ile uyum bağlarının güçlendirilmesiyle toplumsal bütünleşme desteklenmiştir.
Özellikle ayaklanma risklerinin bulunduğu bölgelerde nüfusun yeniden
dağıtılmasıyla güvenlik amaçlı önlemler alınmış, devlet kaynaklarının planlı
kullanımıyla göçmenlerin üretici duruma gelmesi sağlanmıştır. Bu yönüyle 2510
sayılı Yasa, Atatürk’ün ulus devlet vizyonunda demografiyi ve kültürel kimliği
planlayıcı bir araç olarak kullanmış ve ulusal bütünleşme, güvenlik ve ekonomik
kalkınma hedeflerini aynı anda desteklemiştir.
Türkiye,
1923-1949 döneminde gelen göçmen ve değişim nüfusunu hangi ölçütler
çerçevesinde sınıflandırmış ve yerleştirmiştir?
1923-1949
döneminde Türkiye’ye gelen göçmen ve değişim nüfusu, 2510 sayılı İskan Kanunu
ve öncesindeki uygulamalar çerçevesinde belirli ölçütlere göre sınıflandırılmış
ve yerleştirilmiştir. Bu sınıflandırmada öncelikli ölçüt, göçmenlerin Türk
soyundan olup olmadığı ve Türk kültürüne bağlılıkları olmuştur. Türk soyundan
olan ve kültürel olarak Türkiye’ye uyumlu kişiler, yerleşme yardımı alarak
devletin belirlediği alanlara yönlendirilmiş ve yardım istemeyenler ise kendi
seçtikleri yerlere yerleşebilmişlerdir. Türk soyundan olmayan ancak Türk
kültürüne bağlı olanlar sınırlı ölçüde yerleşme olanaklarından yararlanırken,
Türk soyundan olmayan ve kültürel olarak uyumsuz kişiler devletin gözetiminde
belirlenen yerlerde ikamet etmek zorunda bırakılmıştır. Ayrıca, göçmenlere
tarım arazisi özgülenmiş, ev yapılmış ve üretici duruma gelmeleri için çeşitli
destekler sağlanmıştır. Örneğin, 1923-1933 yılları arasında 157.736 aileye,
1934-1949 yılları arasında ise 62.849 aileye toplam milyonlarca dekar kültür
toprağı dağıtılmıştır. Nüfusun yeniden dağıtılması sürecinde güvenlik ve
toplumsal bütünleşme de önemli bir rol oynamış ve özellikle ayaklanma riski
bulunan bölgelerde nüfus yer değiştirmeleri ve Türkçe kullanımının desteklenmesi
yoluyla toplumsal iletişim bağlarının güçlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu
yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet oluşturma süreci kapsamında
göçmen siyasalarını hem demografik hem de kültürel açıdan stratejik bir araç
olarak kullanmasını sağlamıştır.
Bu ölçütler
ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedefleriyle nasıl ilişkilendirilmiştir?
İskan
Kanunu’nun temel sınıflandırma ölçütleri (göçmenlerin Türk soyundan olup
olmamaları ve Türk kültürüne bağlılıkları) ulusal güvenlik ve kültürel
bütünleşme hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır. Türk soyundan ve kültürel
olarak uyumlu göçmenler, devletin denetiminde belirlenen alanlara
yerleştirilerek hem demografik dengeyi güçlendirmiş hem de güvenlik riski
taşıyan bölgelerde nüfusun Türkleşmesini sağlamıştır. Bu uygulama, özellikle
Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde ayaklanma ve toplumsal huzursuzluk
riskini azaltmayı hedeflemiş ve nüfus hareketlerini devlet gözetiminde
yöneterek Devletin otoritesini pekiştirmiştir. Kültürel bütünleşme açısından,
Türk kültürüne bağlı olmayan veya Türkçe bilmeyen grupların belirli bölgelere
yerleştirilmesi ve eğitim yoluyla Türkçe kullanımının desteklenmesi toplumsal
iletişim bağlarının güçlendirilmesini ve ulusal bir kimliğin oluşturulmasını
amaçlamıştır. Bu bağlamda, yerleşme siyasaları yalnızca nüfus dağılımı değil,
aynı zamanda ulus devlet kurma için stratejik bir araç olarak işlev görmüştür.
Ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedefleri, göçmenlerin sınıflandırılması
ve yerleştirilmesinde belirleyici rol oynamıştır.
Yerleşme siyasaları
kapsamında uygulanan zorunlu yerleşim ve bütünleşme düzenlemeleri, göçmenlerin
toplumsal ve ekonomik yaşamını nasıl şekillendirmiştir?
Toplumsal
Yapının Yeniden Düzenlenmesi: Göçmenler, devletin belirlediği bölgelere yerleştirilmiş, bu
bölgelerde nüfus dağılımı merkezi otoritenin denetiminde yapılmıştır. Bu
zorunlu yerleşim, göçmenlerin eski toplumsal bağlarını zayıflatmış ve devlet
odaklı yeni bir toplumsal düzenin içine yerleştirmiştir. Özellikle Türk
kültürüne bağlı olmayan veya farklı etnik kökene sahip grupların belirli
bölgelerde yoğunlaştırılması hem göçmenlerin kültürel uyumunu desteklemiş hem
de ulusal güvenlik açısından riskleri azaltmayı amaçlamıştır.
Kültürel Bütünleşme
ve İletişim: Göçmenlere
Türkçe öğrenme ve kullanma zorunluluğu getirilmiş ve bu sayede toplumsal
iletişim bağları güçlendirilmiştir. Türk kültürüne uyum sağlamak, göçmenlerin
devlet hizmetlerinden yararlanmasını kolaylaştırmış ve ulus devlet kimliğinin
içselleştirilmesine katkı sağlamıştır.
Ekonomik Yaşamın
Düzenlenmesi: Devlet,
göçmen ailelere tarım arazisi, hazineye ait evler ve üretici duruma gelmeleri
için destek sağlamıştır. Böylece göçmenler hem ekonomik bağımsızlık kazanmış
hem de devletin belirlediği yerleşim planına uygun şekilde üretime katılmıştır.
Aile başına özgülenen ortalama arazi miktarları göçmenlerin kırsal ekonomiye bütünleşmesini
sağlamıştır.
Sosyo-siyasal
Denetim: Zorunlu
yerleşim, merkezi yönetimin bölgesel denetimini artırmış, göçmenlerin
hareketliliğini sınırlamış ve olası ayaklanma veya direniş girişimlerinin önüne
geçmiştir. Böylece yerleşme siyasaları, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik yaşamını
sadece düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda devletin güvenlik ve ulus devlet oluşturma
hedefleriyle uyumlu bir şekilde şekillendirmiştir.
İskan
Kanunu ve uygulamaları, Kürtler dışındaki dini azınlıkları (Ermeni, Rum, Yahudi
vb.) kapsamakta mıdır ve bu durum ulus devlet oluşturma sürecini nasıl
etkilemiştir?
Dinsel ve
Etnik Azınlıkların Kapsamı: Yasa, doğrudan Türk kültürüne bağlı olmayan veya Türk
soyundan olmayan bireylerin belirli bölgelerde yerleştirilmesini düzenlemiştir.
Kürtler, devlet tarafından “Türk kültürüne bağlı olmayan ama Türk soyundan olma
olasılığı tartışmalı” olarak görülmüş ve özellikle Doğu ve Güneydoğu
bölgelerinde zorunlu yerleştirme siyasalarına uğratılmıştır. Ermeni, Rum ve
Yahudi gibi dinsel azınlıklar ise yasa kapsamında çoğunlukla ayrı bir statüye
sahip olmuş, toplumsal ve kültürel bütünleşme süreçleri, göçmen Türk nüfusun
yerleştirilmesi kadar yoğun veya sistemli olmamıştır. Bununla birlikte bu
grupların belirli bölgelerde yoğunlaştırılması veya ekonomik ve toplumsal yaşamdan
yalıtılması gibi dolaylı etkiler gözlemlenmiştir.
Ulus Devlet
Oluşturmaya Etkisi: Yasanın
temel hedefi, ulusal bir kimliğin yaygınlaştırılması ve uyumlu nüfus yapısının
oluşturulmasıdır. Bu bağlamda Kürtler gibi kültürel açıdan farklı gruplar,
devletin ulus devlet oluşturma stratejisinde “bütünleşme veya denetim” odağı
olmuştur. Ermeni, Rum ve Yahudi topluluklar gibi dinsel azınlıklar ise hem
sayıca daha az hem de zaten ayrışmış topluluklar olmaları nedeniyle ulus devlet
oluşturma sürecinde daha sınırlı ama simgesel bir etkiye sahip olmuşlardır.
Örneğin, bu grupların ekonomik etkinlikleri ve toplumsal konumları, devlet siyasalarıyla
dolaylı olarak sınırlandırılmış ve bu sayede ulusal çoğunluk lehine bir uyumlaştırma
sağlanmıştır. 2510 sayılı İskan Kanunu’nun uygulamaları, ulus devlet oluşturma
sürecinde etnik ve kültürel uyumlaştırma amacını desteklemiş, Kürtler üzerinde
doğrudan bir bütünleşme ve denetim mekanizması kurarken, dinsel azınlıklar
üzerinde daha dolaylı ve sınırlı bir etki yaratmıştır. Bu durum, Türkiye’nin
erken Cumhuriyet dönemi ulus devlet siyasalarının kültürel ve demografik
mühendisliğe dayalı olduğunu göstermektedir.
Beşikçi
ve Bozarsalan gibi araştırmacıların eleştirileri ışığında, İskan Kanunu
uygulamalarının toplumsal adalet, etnik haklar ve devlet-toplum ilişkileri
üzerindeki etkileri nelerdir?
Toplumsal
Adalet Açısından Etkiler:
Kaynak
dağılımında eşitsizlik: Yasa kapsamında yapılan yerleştirmelerde göçmenlerin çoğunluğuna arazi,
ev ve üretim araçları verilmiş olsa da Kürt ve diğer etnik azınlıkların
aleyhine uygulamalar gözlemlenmiştir. Beşikçi, bu uygulamaları “toplumsal
kaynakların yeniden dağıtılmasında adaletsizlik” olarak değerlendirir.
Yerinden
edilme ve mağduriyet:
Zorunlu yerleştirme ve göçler pek çok aileyi geleneksel yaşam alanlarından
koparmış ve ekonomik ve toplumsal güvenliklerini zedelemiştir. Bozarsalan’a
göre, devlet siyasaları bireylerin yaşam hakkı ve ekonomik eşitlik açısından
ciddi ihlallere yol açmıştır.
Etnik
Haklar Üzerindeki Etkiler
Kültürel
baskı ve dil siyasaları: Yasanın hedeflerinden biri Kürtlerin ve Türk kültürüne bağlı olmayan
diğer grupların dillerini ve kültürel alışkanlıklarını sınırlamak olmuştur.
Beşikçi, bu durumu “etnik hakların sistemli olarak sınırlandırılması” olarak
yorumlamaktadır.
Asimilasyon
ve bütünleşme baskısı: Bozarsalan, yerleşme siyasalarının çoğu zaman “zorlayıcı bütünleşme”
biçiminde uygulandığını ve Kürt nüfusun kültürel özerkliğinin önemli ölçüde
sınırlandığını vurgular.
Devlet-Toplum
İlişkileri
Devletin
denetim gücünün artırılması: Yasa ve uygulamaları, devletin nüfus üzerindeki denetimini
ve gözetim yetkisini güçlendirmiştir. Göçmenlerin yerleştirileceği bölgeler ve
kültürel uyumları devletin denetimi altına alınmıştır.
Güvenlik
ve tehdit algısı:
Beşikçi, yerleşme uygulamalarının çoğunlukla “devlet güvenliği” gerekçesiyle
yürütüldüğünü, bunun da devlet-toplum ilişkilerinde bir “güç dengesizliği”
yarattığını belirtir.
Toplumsal
gerilimler: Zorunlu
göç ve uyumlaştırmaya yönelik siyasalar, yerel nüfus ile göçmenler arasında
zaman zaman çatışmalara ve toplumsal gerilime yol açmıştır. Bozarsalan’a göre
bu, devletin meşruluk algısını hem kısa hem de uzun vadede etkilemiştir.
Özetle
belirtmek gerekirse, Beşikçi ve Bozarsalan’ın eleştirileri ışığında, 2510
sayılı İskan Kanunu uygulamaları toplumsal adaletsizlik, etnik hak ihlalleri ve
devlet-toplum ilişkilerinde güç dengesizlikleri yaratmış ve ulus devlet kurmada
stratejik bir araç olarak kullanılmıştır. Bu durum, erken Cumhuriyet dönemi
Türkiye’sinde etnik ve kültürel uyumlaştırma hedeflerinin, bireysel haklar ve
toplumsal eşitlik pahasına yürütüldüğünü göstermektedir.
Beşikçi
ve Bozarslan’a Eleştirel Derinlik
İskan Kanunu
ve erken Cumhuriyet döneminin uluslaşma siyasaları üzerine yapılan akademik
tartışmalarda İsmail Beşikçi ve Hamit Bozarslan’ın yaklaşımları belirleyici iki
farklı çözümleme çizgisi ortaya koymaktadır. Ancak her iki araştırmacının da
“asimilasyon”, “zorunlu göç” ve “devlet şiddeti” kavramlarını tanımlama
biçimleri, yöntemsel olarak farklı bilimsel geleneklerden türetilmiştir. Bu
nedenle, değerlendirmeleri tarihsel bağlamdan koparıldığında tek yönlü bir
yorum riski taşımaktadır.
İsmail
Beşikçi, özellikle 1960’lardan itibaren yaptığı çalışmalarında, Cumhuriyet’in
Kürt siyasalarını yapısal bir baskı ve kültürel uyumlaştırma süreci olarak
tanımlamıştır. Beşikçi’nin yöntemi, ağırlıklı olarak etnografik gözlem, yerel
anlatılar, alan temelli nitel veri ve eleştirel devlet sosyolojisi üzerine
kuruludur. Bu yaklaşım, devletin merkezleştirici siyasalarını “tekçi bir ulus
modeli” olarak görür. Ancak çoğu zaman bu gözlemler, dönemin resmi belgeleriyle
sistemli bir karşılaştırmaya konu olmaz. Beşikçi’nin “asimilasyon” kavramını,
kültürel farklılıkların bastırılması olarak tanımlaması, olgusal değil,
yorumsal bir çerçevedir. Çünkü yasaların uygulanışına ilişkin yönetsel,
ekonomik veya güvenlik belgelerine doğrudan atıf yapılmamaktadır. Bu nedenle
Beşikçi’nin çözümlemeleri tarihsel açıklama gücünden çok normatif bir eleştiri
niteliği taşır.
Hamit
Bozarslan ise daha sonraki dönemde geliştirdiği çalışmalarda, Türkiye’deki
uluslaşma sürecini sosyolojik bir çağdaşlaşma kuramı ekseninde yorumlamıştır.
Bozarslan, devleti bir “şiddet tekeli” ve toplumu dönüştüren çağdaşlaştırıcı
bir aygıt olarak ele alır. Onun “zorunlu göç” ve “devlet şiddeti” kavramlarını
kullanımı, büyük ölçüde Weberci otorite kuramı ve Michel Foucault’nun
biyopolitika yaklaşımı ile ilişkilidir. Bu çerçevede Bozarslan, 1934 İskan
Kanunu’nu sadece bir göç düzenlemesi değil, toplumu disipline eden bir
“mühendislik projesi” olarak tanımlar. Ancak bu yaklaşımın da sınırlılığı
tarihsel özgüllüğü ihmal etmesidir. Çünkü Bozarslan, erken Cumhuriyet’in
uluslararası konjonktürdeki güvenlik, sınır bütünlüğü ve kalkınma kaygılarını
yeterince dikkate almaz. Dolayısıyla, onun çözümlemesi kavramsal olarak derin
ama tarihsel olarak indirgemecidir.
Bu iki
yaklaşımın ortak sorunu, normatif bir çerçeveden tarihsel olgulara ulaşma
eğilimi taşımalarıdır. Beşikçi’nin etnografik yöntemi, yerel deneyimleri
merkeze alırken makro siyasayı belgeyle ilişkilendirmez. Bozarslan’ın
sosyolojik yaklaşımı ise yapısal çözümleme gücüne karşın uygulamaların farklı
bölgesel ve yönetsel bağlamlarda nasıl değiştiğini göstermez. Bu nedenle, İskan
Kanunu’nu anlamada bu iki yaklaşımın sağladığı eleştirel bakış açısı değerli
olmakla birlikte, belge temelli tarihsel çözümlemelerle desteklenmediklerinden eksik
kalmaktadırlar.
Dolayısıyla,
akademik olarak daha dengeli bir değerlendirme, hem bu yazarların
eleştirilerini tarihsel bağlama yerleştirmeyi hem de dönemin arşiv belgeleri,
TBMM tutanakları ve Dahiliye Vekâleti raporlarıyla karşılaştırmayı gerektirir.
Böyle bir bütünleştirme erken Cumhuriyet dönemindeki yerleşme siyasalarının ne
yalnızca “baskıcı” ne de “saf çağdaşlaştırıcı” bir çerçeveye indirger. Tersine
olarak, ulus devlet kurmanın güvenlik, kalkınma ve bütünleşme hedefleriyle iç
içe geçmiş çok boyutlu bir süreç olduğunu ortaya koyar.
Aleviler
Açısından İrdeleme
Demografik
ve Kültürel Hedefler Açısından: Yasanın temel hedeflerinden biri, nüfusun belirli bölgelerde
uyumlaştırılmasını sağlamak ve “Türk kültürüne bağlılık” ölçütünü öne
çıkarmaktı. Alevi nüfus, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yoğunluk
gösteriyordu. Yerleşme siyasaları, bu bölgelerde Alevi ve Kürt nüfusunun yer
değiştirmesi ve birbirine karışmasının önlenmesi amacıyla da uygulanmıştır. Böylece,
Aleviler sadece “Türk kültürüne bağlılık” bakış açısıyla değil, etnik ve
mezhepsel ayrım üzerinden de hedeflenen nüfus mühendisliği uygulamalarına maruz
kalmıştır.
Zorunlu
Göç ve Yerleşim Siyasaları: Bazı Alevi köyleri ve toplulukları, yasa kapsamında zorunlu göç ve
yeniden yerleştirme uygulamalarına uğratılmıştır. Bu yerleşim planlamaları,
Alevilerin toplumsal ve ekonomik bağlarının zayıflatılması, topluluk
dayanışmasının sınırlandırılması ve merkezi devlet denetiminin artırılması
amacını taşımıştır. Yerleşim siyasalarıyla birlikte devlet destekli yerleşme
yardımları, çoğunlukla devletin uygun gördüğü alanlara odaklanmış ve Alevilerin
kendi tercih ettikleri alanlarda yerleşme şansı sınırlanmıştır.
Kültürel
ve Dinsel Asimilasyon Baskısı: Yasa, Alevilerin kendi dil ve cem ve semah gibi kültürel alışkanlıklarını
sürdürmesini zorlaştırmış, Türkçe ve Sünni kültürel normlara bağlılık
beklentisi oluşturmuştur. Devletin eğitim ve resmi kurumlar üzerinden yürüttüğü
kültürel uyum siyasaları, Alevi kimliğinin görünürlüğünü azaltmayı ve çoğu
zaman toplumsal marjinalleşmeyi hedeflemiştir.
Güvenlik
ve Devlet Algısı: Aleviler,
özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hem etnik hem mezhepsel farklılıkları
nedeniyle güvenlik kaygısı kapsamında devletin denetim siyasalarına maruz
kalmıştır. Yerleşme uygulamaları, Alevilerin yerleşim bölgelerinin askeri ve
stratejik öneme sahip alanlarla düzenlenmesi gibi güvenlik merkezli
planlamaları da içermektedir.
Eleştiriler
ve Değerlendirme: Beşikçi
ve diğer araştırmacılar, Alevilerin yerleşme siyasalarından hem ekonomik hem
kültürel olumsuzluklar yaşayarak etkilendiğini belirtir. Bu uygulamalar, Alevi
toplulukları üzerinde kimlik baskısı, toplumsal yalıtılma ve devletle
ilişkilerde güven eksikliği yaratmıştır. Ancak yasanın resmi gerekçeleri
çoğunlukla “ulusal güvenlik ve ekonomik kalkınma” çerçevesinde sunulmuş ve
Aleviler özelinde hedeflenenler resmi metinlerde açıkça belirtilmemiştir.
ERKEN
CUMURİYET’TE NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ VE DEVLETİN ÇAĞDAŞLAŞMA ARACI OLARAK GÖÇ
SİYASALARI
Erken
Cumhuriyet dönemi, Türkiye’de çağdaş ulus devlet oluşturmanın yalnızca
ideolojik değil, aynı zamanda demografik ve yersel boyutlarıyla şekillendiği
bir dönemdir. Bu süreçte “nüfus mühendisliği”, devletin çağdaşlaşma
hedefleriyle iç içe geçmiş bir toplumsal yeniden yapılanma stratejisi olarak
öne çıkmıştır. Cumhuriyet yönetimi, hem Osmanlı’nın miras bıraktığı heterojen
toplumsal yapıyı dönüştürmek hem de Batı tipi ulusal bir kimlik oluşturmak
amacıyla nüfusu yeniden dağıtmayı, yerleşimi planlamayı ve göç hareketlerini
düzenlemeyi bir çağdaşlaşma aracı olarak kullanmıştır.
1923-1940
arası dönemde uygulanan göç ve yerleşim siyasaları yalnızca nüfus artışını desteklemek
ya da toprakları verimli kılmak gibi ekonomik hedeflerle sınırlı değildir. Bu siyasalar
ulusal güvenliğin sağlanması, etnik ve kültürel uyumun güçlendirilmesi, devlet
otoritesinin ülkenin en ücra bölgelerine kadar yayılması ve yeni yurttaşlık
bilincinin yerleşmesi gibi çok katmanlı amaçları içermektedir. 1934 tarihli
2510 sayılı İskan Kanunu, bu stratejik yönelimin hukuksal dayanağını
oluşturmuştur. Yasa, göçmenlerin kabulü, yerleştirilmesi, Türk kültürüne
bağlılığın güçlendirilmesi ve yerli nüfusun belirli bölgelere yönlendirilmesi
gibi uygulamalarıyla devletin çağdaşlaşma sürecinin merkezinde yer almıştır.
Nüfus
mühendisliği, bu bağlamda yalnızca bir demografik yeniden dağıtım girişimi
değil, aynı zamanda çağdaşlaşma ideolojisinin toplumsal zemine taşınmasıdır.
Devlet, göç ve yerleşme siyasaları yoluyla “dağınık toplulukları birleştirme”,
“göçebe yaşam biçimlerini yerleşik düzene dönüştürme” ve “dil, eğitim, üretim
ve yurttaşlık” eksenlerinde uyum sahibi bir ulusal kimlik yaratma hedefini
gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu çabalar, çağdaşlaşmayı yalnızca ekonomik
kalkınma değil, aynı zamanda kültürel bütünleşme olarak tanımlayan bir
Cumhuriyetçi anlayışın somut yansımalarıdır.
Bu bağlamda
göç siyasaları, Cumhuriyet’in devlet kurma eşzamanlı ilerlemiştir.
Yerleştirilen göçmenlerin üretici duruma getirilmesi için toprak, ev, tarım
araçları ve kredi gibi desteklerin sağlanması, yeni köylerin kurulması, eğitim
kurumlarının açılması ve Türkçenin öğretilmesi ve sağlık hizmetlerinin
yaygınlaştırılması gibi uygulamalar çağdaşlaşma ile nüfus mühendisliği
arasındaki simbiyotik ilişkiyi göstermektedir. Böylelikle göç, yalnızca bir yer
değiştirme süreci değil, devletin çağdaş kurumlarını toplumsal dokunun her hücresine
taşıma aracına dönüşmüştür.
Ancak bu siyasaların
aynı zamanda bazı toplumsal dirençlerle ve kimliksel gerilimlerle karşılaştığı
da bir gerçektir. Devletin merkezleştirici siyasaları, özellikle Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da yerel kimliklerle çatışmış, bazı bölgelerde zorunlu yer
değiştirmeler veya kültürel uyum baskıları görülmüştür. Bu yönüyle erken
Cumhuriyet’in nüfus mühendisliği siyasaları, bir yandan çağdaşlaşmanın motoru
olurken, diğer yandan Türkiye’nin toplumsal çeşitliliğiyle gerilimli bir ilişki
geliştirmiştir.
Sonuç
olarak, erken Cumhuriyet döneminde göç ve yerleşme siyasaları yalnızca bir yer
seçimi düzenlemesi değil, çağdaşlaşmanın sosyo-demografik altyapısını kuran bir
uluslaşma projesi olarak değerlendirilmelidir. Devlet, nüfusu yeniden
örgütleyerek hem ekonomik üretkenliği artırmayı hem de kültürel birlikteliği
sağlamayı hedeflemiş ve böylece çağdaş ulus devletin hem kurumsal hem toplumsal
temelini güçlendirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, 2510 sayılı İskan Kanunu
yalnızca bir göç yönetimi yasası değil, Türkiye’nin çağdaşlaşma tarihinin temel
yapıtaşlarından biridir.
İSKAN
KANUNU’NUN KARŞILAŞTIRMALI ÇERÇEVESİ: TEMEL EKSENLER
Türkiye’nin
2510 sayılı İskan Kanunu: Özet
İskan
Kanunu’nun amacı ulus devlet oluşturmak, Türk kültürüne bağlı nüfusu bazı
bölgelerde yoğunlaştırmak, güvenlik endişeleri sonucu isyancı/siyasal riske
karşı nüfusu yeniden dağıtılmak, göçmenlerin toplumla bütünleşmesini sağlamak ve
kırsal kalkınmayı desteklemektir. Yasal dayanak 1934 tarihli İskan Kanunu ile sağlanmış
ve bu amaçla İskan Umum Müdürlüğü kurulmuştur. Çalışmanın hedefi hem dışarıdaki
soydaşların (muhacirlerin) yerleştirilmesi hem de içerideki “uyumlu olmayan”
grupların denetim altına alınmasıdır.
Kullanılan araçlar ise toprak özgüleme, yeni köy kurma, zorunlu
nakiller, Türkçe ve eğitim siyasaları, bütçe sağlama ve özendirme
uygulamalarıdır. Sonuç olarak demografik düzenleme sağlanmış, devletin merkezi
gücü artmış, bölgesel gerilimler ve hak temelli eleştiriler azalmıştır.
Balkan Ülkeleri:
Genel Eğilimler ve Örnek Siyasalar
Balkanlar,
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başından itibaren etnik sınırların yeniden
çizildiği, toplu göçlerin ve nüfus değişimlerinin yaşandığı bir alandı. Türkiye
ile benzeşen ama farklı dinamikler taşıyan uygulamalar görülür.
Amaç ya da
güdülenme bu bölgede de ulus devlet kurmaktır. Yeni bağımsız devletler
(Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya vb.) etnik ve dinsel çoğunluklarını
güvenceye almak için nüfus siyasaları uygulamışlardır. Tarım reformları ve yeni
nüfusu üretici kılma amacı ve özellikle boşaltılan/boşalmış toprakların
doldurulması güdülen hedefler olmuştur. Hukuksal dayanağı ise uluslararası
anlaşmalar oluşturmuştur. En belirgin
örnek 1923 Lozan Nüfus Türkiye ile Yunanistan arasında zorunlu nüfus değişimidir. İki devlet de “etnik temelli temizlik”
benzeri düzenlemeye yöneltmiştir. Bulgaristan ve Yugoslavya’da zaman zaman
göçmen kabul ve yerleştirme yasaları çıkarılmıştır.
Hedeflenen
gruplar ise aynı etnik gruba bağlı kesimlerdir. Yunanistan ve Bulgaristan’da
kendi etnik yapılarına uygun nüfusu desteklemişlerdir. Bu bağlamda, Müslüman-Türk
azınlıklar, Pomaklar, Romanlar ve benzeri etnik gruplar zaman zaman baskı, göç
veya asimilasyona maruz kalmışlardır.
Kullanılan araçlar
ve yöntemler ise zorunlu nüfus değişimleri (mübadele) toprak verme ve
yerleştirme programları ve asimilasyon ve eğitim siyasaları olmuştur. Lozan
örneği, devletler arasında meşru kılınmış zorunlu nüfus hareketlerinin en somut
örneğidir. Mübadele sonrası yeni gelenler için toprak ve ev sağlanması, yerel
nüfusun yerinden edilmesi veya marjinalleştirilmesi en çok yapılan
gözlemlerdir. Azınlık dillerinin kısıtlanması, okul ve dil siyasaları ile
ulusal dilin dayatılması uygulanan tamamlayıcı siyasalardır. Bu uygulamalar
genellikle hem merkezi hükümet mekanizmaları hem de uluslararası anlaşmalar
(mübadele komisyonları) aracılığıyla yürütülmüştür. Bazı bölgelerde demografik uyum
sağlama uzun vadeli toplumsal travmalara ve komşular arası gerilimlerin sürmesine
yol açmıştır.
Sovyetler
Birliği (SSCB): Nüfus Mühendisliğinin Başka Bir Modeli
SSCB, 1917
sonrası dönemde nüfus siyasalarını ideolojik, ekonomik ve güvenlik amaçlarıyla
çok çeşitli biçimlerde kullanmıştır. Türkiye’ye ve Balkanlara göre daha
merkezi, daha sistemli ve çoğunlukla daha zorlayıcı yöntemler görülmüştür.
Amaç ve
güdülenme siyasal denetim ve ekonomik planlamayı gerçekleştirmek olmuştur. Sovyet nüfus siyasaları, merkezi planlama
hedefleri (kolektivizasyon, [2]
sanayileşme) ve etnik yönetim
(korenizatsiya [3] yani yerelleştirme
ve daha sonra Ruslaştırma) ile iç içe geçmiştir.
Güvenlik ve stratejik
açıdan güdülen hedefler is sınır bölgelerinde istenmeyen unsurların tasfiyesi
(örneğin, sürgün edilen halklar) ve önemli bölgelerde nüfus dağılımının
değiştirilmesidir.
Hukuksal
çerçeve çoğunlukla iç hukuksal düzenlemeler, parti kararları ve siyasal
merkezli emirlerle düzenlenmiştir Uluslararası anlaşmalar nadiren söz konusu
olmuştur.
Hedef
gruplar, iç sürgünlerde Çeçenler, İnguşlar, Kırım Tatarları, Almanlar ve diğer
etnik gruplar olmuşlardı. Bu gruplar genellikle zor kullanarak yerlerinden
edilmişlerdir. Bazı gruplar suçlanarak topluca sürgün edilmiştir.
Kullanılan araç
ve yöntemler zorunlu sürgünler ve yer değiştirmeler, kitle halinde sürgünler (deportations)
ve trenlerle binlerce kilometreye taşınmalar şeklinde ortaya çıkmıştır.
Uygulayan kurumsal
yapılar ise parti-devlet mekanizmaları ile NKVD [4]/
KGB ve merkezi planlama organları (Gosplan vb.) olmuştur.
Etkileri
arasında büyük insan kayıpları, demografik kırılmalar, kalıcı travmalar
olmuştur. Sürülen grupların geri dönüşü
sınırlı olmuştur.
Demografik
Mühendislikte Ortak Noktalar ve Belirgin Farklılıklar
Ortak
noktalar
Ulus-devlet
/ devlet güvenliği güdülenmesi: Hem Türkiye, Balkan ülkeleri hem de SSCB, nüfus siyasalarını
devletin varlığını güçlendirme aracına dönüştürmüştür.
Demografik
hedefleme: Hedef
grupların etnik, dinsel, dilsel ve ideolojik ölçütlere göre seçilmesi sağlanmıştır.
Araçların
ekonomik ayağı:
Toprak özgülemesi, yeni köy kurmalar, üretimle bütünleşme gibi ekonomik destekleme
araçları sıkça kullanılmıştır. Kültürel siyasalar açısından dil, eğitim ve
“uyum” siyasaları ön plana çıkmıştır.
Farklılıklar
Hukuksal
zemin ve uluslararası meşruluk: Lozan değişimi gibi uluslararası antlaşmalar Balkan
örneğinde ön plandayken, Türkiye’de İskan Kanunu ulusal bir yasal düzenlemedir.
SSCB’de ise büyük ölçüde parti kararlarına dayanan yönetsel emirler görülür.
Zorlama
düzeyi ve ölçek:
SSCB’de kitlesel sınır dışı etmeler ve yüksek ölçekli zorlamalar daha
belirgindir. Türkiye’de de zorunlu yerleştirmeler olmuştur ama örgütlenme ve
uygulama biçimi SSCB kadar örgütlenmiş değildir.
Hedef
önceliği: Türkiye’de
dışarıdan gelen göçmenler ülke
topraklarına yerleştirilirken, ülke içindeki farklı gruplar kamusal denetim
altına alınmıştır. Balkanlarda özellikle değişime uğrayanların yerleştirilmesi
ve azınlıkların dışlanması baskınken, SSCB daha çok siyasal gerekçeli iç
sürgünlere odaklanmıştır.
Sonuç olarak,
2510 sayılı İskan Kanunu, karşılaştırmalı çözümleme bağlamında ulus-devlet oluşturma
amacıyla nüfusun planlı yeniden düzenlenmesi örneklerinden biridir. Balkan
örnekleri (özellikle 1923 Lozan mübadelesi) ile benzer amaçları paylaşır.
Ancak, uluslararası hukuksal bir mekanizma ile ilişkilendirilen değişim örneği
Lozan özelinde önemli bir farklılık yaratır. Sovyet modeliyse yöntemsel açıdan
daha zorlayıcı, merkezi ve kitleseldir ve ideolojik hedeflerle sıkı biçimde
bağlantılıdır. Türkiye modeli, ekonomik bütünleşme araçları (toprak, ev, üretim
desteği) ile kültürel devlet oluşturma (dil, eğitim) arasında kurduğu
simbiyotik ilişkiyle öne çıkar.
Bu
karşılaştırma, İskan Kanunu’nun hem yaygın modern ulus devlet uygulamalarıyla hizalandığını
hem de bölgesel koşullara özgü bir karakter taşıdığını gösterir. Dolayısıyla,
Türkiye olgusunu değerlendirirken hem genel çağdaşlaşma ve nüfus mühendisliği yazınını
hem de bölgesel tarihsel örnekleri birlikte okumak gerekmektedir.
ATATÜRK’ÜN
ULUS OLUŞTURMA STRATEJİSİ VE 2510 SAYILI YASA: ULUS DEVLET OLUŞTURMADA
STRATEJİK BİR ARAÇ
1923 yılında
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türkiye’nin temel siyasal hedeflerinden biri, ulus
devlet kurmak olmuştur. Atatürk, bu süreçte ülkenin çok etnik unsurlu ve çok
dilli yapısını dikkate alarak, dil, kültür ve demografi siyasalarını ulusal
bütünleşme stratejisinin merkezine yerleştirmiştir. Ulus oluşturma süreci,
yalnızca siyasal sınırların belirlenmesi ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda
toplumsal ve kültürel uyumlaşma, güvenlik algıları ve ekonomik kalkınma
hedefleriyle iç içe yürütülmüştür. Bu bağlamda, dil ve eğitim siyasaları,
Türkçenin yaygınlaştırılması ve devlet kurumlarında tek resmi dil olarak
uygulanması ile kültürel bütünleşmenin araçları olarak benimsenmiştir. Ayrıca,
göçmen ve yerli nüfusun stratejik olarak yer değiştirmesi ve yerleştirilmesi,
Atatürk’ün ulus devlet vizyonunun demografik boyutunu oluşturmaktadır. Bu
stratejik amaçlar doğrultusunda 1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskan
Kanunu, Cumhuriyet’in ulusal güvenlik ve kültürel bütünleşme hedeflerini hukuksal
ve uygulamalı zemine oturtmuştur. Yasa, Türkiye’ye gelen göçmen ve değişim
nüfusunun (mübadliller) etnik ve kültürel ölçütlere göre
sınıflandırılmasını ve yerleştirilmesini düzenlemiştir. Yasaya göre, “Türk
soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlar” devletin sağladığı yerleşme yardımı
ile belirlenen yerlere yerleştirilmiş, ekonomik ve toplumsal bütünleşmeleri
kolaylaştırılmıştır. Buna karşılık “Türk soyundan olmayan veya Türk kültürüne
bağlı yaşamayanlar” hükümetin belirlediği bölgelerde yerleştirilerek devlet
denetimine alınmış ve kültürel uyum baskısı ile yaşamları yönlendirilmiştir. Bu
bağlamda, İskan Kanunu, yalnızca bir göçmen yerleştirme yasası olmanın ötesine
geçerek ulus devlet oluşturmada stratejik bir araç olarak işlev görmüştür. Yasanın
stratejik önemi, üç ana boyutta değerlendirilebilir: Birincisi, demografik
mühendislik boyutudur. Nüfusun belirli bölgelere yoğunlaştırılması veya
dağıtılması yoluyla ulusal bütünleşme ve güvenlik sağlanmıştır. Özellikle Doğu
ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt nüfusunun dağılımı ve Türk nüfusunun stratejik
yerleşimi ulusal güvenlik kaygılarıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. İkincisi,
kültürel uyum boyutudur. Yasa, göçmenlerin ve yerli halkın Türkçeyi öğrenmesi
ve günlük yaşamda kullanmasını destekleyerek toplumsal iletişim bağlarının
güçlendirilmesini amaçlamıştır. Türk kültürüne bağlılık, ulusal kimliğin
belirleyici unsuru olarak ön plana çıkmıştır. Üçüncüsü, güvenlik boyutudur. Askeri
ve stratejik öneme sahip bölgelerde nüfus planlaması yapılmış, etnik ve
mezhepsel farklılıkların gizil güçleri olan güvenlik tehditleri en aza
indirilmeye çalışılmıştır. Bu sayede ulus devlet hem iç güvenlik hem de merkezi
otoritenin güçlendirilmesi açısından gerekli araçlara kavuşmuştur.
Atatürk’ün
ulus oluşturma stratejisi ile İskan Kanunu arasındaki ilişki, hukuksal ve
uygulama boyutları açısından da değerlidir. Yasa, Türkiye’nin ulus devlet
vizyonunu gerçekleştiren bir devlet siyasası olarak, yalnızca göçmenlerin
yerleştirilmesini değil, aynı zamanda kültürel, demografik ve toplumsal uyumlaşmayı
hedefleyen bütünsel bir yaklaşımı temsil etmektedir. Bu yönüyle, İskan Kanunu,
Cumhuriyet’in ulus devlet oluşturma sürecinde kritik bir araç olarak tarihsel
ve akademik açıdan önemli bir konum kazanmıştır.
GENEL
DEĞERLENDİRME
1934 tarihli
2510 sayılı İskan Kanunu, erken Cumhuriyet döneminde yürütülen ulus devlet oluşturma
sürecinin en stratejik siyasa geliştirme araçlarından biri olarak dikkat
çekmektedir. Bu yasa, sadece bir nüfus düzenleme ve göç yönetimi aracı olarak
değil, aynı zamanda çağdaş Türkiye’nin sosyo-kültürel ve demografik yapısını
biçimlendirmeye yönelik sistemli bir devlet mühendisliği uygulaması olarak
değerlendirilmelidir. Atatürk’ün ulus oluşturma stratejisinde temel hedef,
Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan çok etnik unsurlu ve çok dinli toplumsal
yapıyı, siyasal bir bütünlük ve ortak yurttaşlık kimliği ekseninde yeniden
tanımlamaktır. Bu doğrultuda İskan Kanunu, hem içeriden (aşiretler, göçer
topluluklar, isyan bölgeleri) hem de dışarıdan (Balkanlar, Kafkasya ve Orta
Asya) gelen nüfus hareketlerini, kültürel uyum sağlamayı güçlendirecek bir
düzene oturtmayı amaçlamıştır.
Yasanın
hazırlanış gerekçesinde açıkça görüldüğü üzere, “Türk kültürüne bağlılık” ve
“dil birliği” ilkeleri ulusal bütünlüğün temel dayanakları olarak kabul
edilmiştir. Bu çerçevede, nüfusun coğrafi dağılımının yeniden düzenlenmesi,
Türk kültürünün yaygınlaştırılması, göçebe toplulukların yerleşik hayata
geçirilmesi ve dış göçlerle gelen Türk kökenli unsurların üretici konuma
taşınması hedeflenmiştir. Bu siyasalar dönemin iç güvenlik kaygılarıyla
(özellikle Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanları sonrasında) yakından
ilişkilidir. Devletin göç ve yerleşim konularını bir “uluslaşma stratejisi”
çerçevesinde ele alması Türkiye’nin toplumsal ve siyasal çağdaşlaşmasının da
yönünü belirlemiştir.
İskan
Kanunu’nun uygulanması, yalnızca demografik değil, aynı zamanda ekonomik ve
kültürel dönüşüm süreçlerinin de katkı sağlayıcısı olmuştur. Yeni köyler
kurulmuş, tarımsal üretim alanları genişletilmiş, göçmenlere toprak, ev, üretim
araçları ve sosyal destek sağlanmıştır. Bu yönüyle yasa, toplumsal bütünleşmeyi
yalnızca ideolojik bir hedef olarak değil, ekonomik temellerle desteklenen bir
ulus oluşturma aracı olarak da kullanmıştır. Bununla birlikte, uygulamada
ortaya çıkan bazı zorluklar (özellikle zorunlu yer değiştirmeler, bölgesel
dirençler ve kültürel gerilimler) uluslaşma sürecinin gerilimli doğasına da
işaret etmektedir.
SONUÇ
2510 sayılı İskan
Kanunu, erken Cumhuriyet’in ulus devlet kurma çabasının hem kuramsal hem uygulama
boyutlarını en açık biçimde yansıtan düzenlemelerden biridir. Bu yasa
aracılığıyla devlet, nüfusun yersel ve kültürel örgütlenmesini
merkezileştirerek modern ulus devletin demografik temelini kurmuştur. Yasa,
göçmen kabulünden yerleşim siyasalarına, kültürel bütünleşmeden iç güvenliğe
kadar uzanan geniş bir yelpazede, Cumhuriyet’in “birlik içinde vatandaşlık”
anlayışını somutlaştırmıştır.
Bu yönüyle İskan
Kanunu, Atatürk’ün ulus oluşturma stratejisinde kritik bir bileşen olarak hem
“devletin yeniden kurulması” hem de “ulus oluşturma” süreçlerine hizmet
etmiştir. Yasanın uygulamaları, ulusal kimliğin tanımlanmasında Türk kültürünü
merkez alan bir yurttaşlık anlayışını kurumsallaştırmış ve böylece çağdaş
Türkiye’nin kimlik temelli siyasal ve kültürel yapısının uzun vadeli
çerçevesini oluşturmuştur.
Ancak bu
süreç aynı zamanda bazı topluluklar açısından zorunlu göç, kültürel uyum
baskısı ve kimlik dönüşümü gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. Bu
nedenle İskan Kanunu hem ulusal bütünlüğü kuran bir kurucu yasa hem de
toplumsal çeşitlilik üzerinde dönüştürücü etkiler yaratan tarihsel bir müdahale
olarak değerlendirilebilir. Günümüzde Türkiye’nin göç, kimlik ve vatandaşlık siyasaları
üzerine yapılan tartışmalar, köklerini büyük ölçüde bu erken Cumhuriyet
döneminde şekillenen yerleşme anlayışından almaktadır. Dolayısıyla, 2510 sayılı
İskan Kanunu yalnızca bir tarihsel belge değil, modern Türkiye’nin siyasal ve
toplumsal yapısına yön veren kalıcı bir paradigma niteliği taşımaktadır.
Kaynakça
Akyürekli,
Mahmut. (2010). Dersim sorunu (1937-1938). Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap
Tarihi Enstitüsü, Türkiye. https://avesis.ankara.edu.tr/yonetilen-tez/9fb5c582-c2cc-4f32-adf3-730219a3b928/dersim-sorunu-1937-1938
Anderson, B.
(2016). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of
nationalism. London: Verso. 978-1784786755
Bianet.
(2022). Human bones coming ashore in river in eastern Türkiye where thousands
killed in 1930. https://bianet.org/haber/human-bones-coming-ashore-in-river-in-eastern-turkiye-where-thousands-killed-in-1930-271365
Brubaker, R.
(2004). Ethnicity without groups. Cambridge, MA: Harvard University
Press.9780674022317
Buzan, B.
(1991). People, states and fear: An agenda for international security studies
in the post–Cold War era. Boulder: Lynne Rienner Publishers.978-0955248818
Demirel,
Işıl. (2016) Trakya Olaylarının Zemini: İskan Kanunu. Avlaremoz. 21 Haziran
2016. https://www.avlaremoz.com/2016/06/21/trakya-olaylarinin-zemini-iskan-kanunu-isil-demirel
Elias, N.
(2000). The Civilizing Process: Sociogenetic and Psychogenetic Investigation
(Tr. E. Jepcott). Oxford: Blackwell Publishing. 978-0-631-22161-6
Gellner, E.
(1983). Nations and nationalism. Oxford: Blackwell. 978-0801492631
Hall, S.
(1996). Introduction: Who needs “identity”? In S. Hall & P. du Gay (Eds.), Questions
of cultural identity (pp. 1–17). London: Sage https://pages.mtu.edu/~jdslack/readings/CSReadings/Hall_Who_Needs_Identity.pdf
İçduygu, A.
ve Kemal Kirişçi. (2009). Land of
Diverse Migrations: Challenges of Emigration and Immigration In Turkey. 978-605-399-040-6
İnan, C. E.
(2016). Türkiye’de Göç Politikaları: İskân Kanunları Üzerinden Bir İnceleme.
Göç Araştırmaları Dergisi(3), 10-33.
Karpat, K.
H. (1985). Ottoman population, 1830–1914: Demographic and social
characteristics. Madison: University of Wisconsin Press. 0299091600
Kieser,
Hans-Lukas. (2011). Dersim Massacre 1937-1938. Date: 27 July, 2011. SciencesPo.
https://www.sciencespo.fr/mass-violence-war-massacre-resistance/en/document/dersim-massacre-1937-1938.html
Mardin, Ş.
(1991). Türk modernleşmesi. İstanbul: İletişim Yayınları. 9789754701449
Moore, B.
(1993). Social origins of dictatorship and democracy: Lord and peasant in the
making of the modern world. Boston: Beacon Press. 978-0807050736
Renan, E.
(1996). What is a nation? In G. Eley & R. Suny (Eds.), Becoming national: A
reader (pp. 41–55). New York: Oxford University Press. (Original work published
1882) 978-0195096613
Scott, J. C.
(1998). Seeing like a state: How certain schemes to improve the human condition
have failed. New Haven: Yale University Press. 978-0300078152
Smith, A. D.
(1993). National identity. Reno: University of Nevada Press. 978-0874172041
Şakacı, B.
K., (2020). Türkiye’nin Göç ve İskan Siyasaları: 1934 Tarihli 2510 Sayılı İskan
Kanunu İncelemesi. Kamu Yönetimi ve Siyasaları Dergisi. Cilt: 1/Sayı/No: 3
Tilly, C.
(1992). Coercion, capital, and European states, AD 990–1990. Cambridge:
Blackwell. 978-1557863683
Türkiye
Cumhuriyeti. (1934). 2510 sayılı İskan Kanunu. Resmî Gazete, 14 Haziran 1934,
Sayı 2733.
Weber, M.
(1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology. Berkeley:
University of California Press.
[1] Bazı
yazılarda bu kavram ısrarlı olarak “asimilasyon” olarak nitelendirilmektedir.
[2] Mülkiyet
toplulaştırması. Kollektif tarım uygulamaları, köylerin yok edilmesi, yeni
yerleşim siyasaları.
[3]
Korenizatsiya, Rusça “koren” (kök) kelimesinden gelir ve “yerelleştirme”,
“yerli halkı kökleştirme” veya “yerel kadroları iktidara yerleştirme” anlamına
gelir. Bu siyasa, Lenin döneminde (1920’ler) geliştirilen bir stratejidir ve
Sovyetler Birliği’nin çok-etnilk unsurlu yapısı içinde yerel milliyetlerin
sosyalist sistemle bütünleşmesini sağlamak amacıyla uygulanmıştır.
[4] NKVD
(Narodnyy Komissariat Vnutrennikh Del: “Halk İçişleri Komiserliği”) Sovyetler
Birliği’nde 1934–1946 yılları arasında etkinlik göstermiş olan İçişleri
Bakanlığı benzeri bir süper kurumdur. Ancak klasik bir içişleri bakanlığından
çok daha fazlasını kapsar: Gizli polis (GUGB), iç istihbarat, sınır
muhafızları, hapishane ve kamplar (Gulag sistemi) doğrudan NKVD’ye bağlıydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder