Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

22 Ekim 2025 Çarşamba

 

Kuzey Kıbrıs Seçimi: Seçmenin Oy Tercihlerindeki Köktenci Değişimin Nedenleri

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçmenlerin oy verme kalıplarında gözlemlenen köklü değişimi ve bu değişimin altında yatan toplumsal, siyasal ve ideolojik nedenleri incelemektedir. Araştırma, Türkiye’nin KKTC üzerindeki ekonomik, dinsel ve siyasal etkilerinin uzun vadede seçmen davranışlarını nasıl dönüştürdüğünü, özellikle de “Türkiyeleşme” sürecinin yarattığı gerilimlerin seçmen tercihlerine nasıl yansıdığını çözümlemektedir. Bulgular, Kıbrıslı Türk seçmenin 2025 seçimlerinde dış müdahalelere, dinselleşmeye ve yolsuzluklara tepki olarak laiklik, kimliksel özerklik ve demokratik temsil ilkeleri doğrultusunda yeniden konumlandığını göstermektedir. Seçmen davranışındaki bu yön değişimi, yalnızca bir siyasal tercih değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal bilinçte yaşanan derin bir dönüşümün göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Seçmen davranışı, Türkiyeleşme, hegemonya, habitus, karşı-hegemonik refleks, demokratik dönüşüm

 

Abstract

This study examines the radical change observed in voting patterns during the 2025 presidential elections in the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC) and explores the underlying social, political, and ideological factors behind this shift. It analyzes how Turkey’s long-term economic, religious, and political influence has shaped voter behavior and how the tensions created by the process of “Turkification” have been reflected in electoral preferences. The findings indicate that Turkish Cypriot voters, in response to external intervention, religious imposition, and corruption, realigned their political choices in favor of secularism, identity-based autonomy, and democratic representation. This transformation in voting behavior is interpreted not merely as an electoral change but as evidence of a profound shift in social and political consciousness.

Key Words: Voting behavior, Turkification, hegemony, habitus, counter-hegemonic reflex, democratic transformation

GİRİŞ

1974 müdahalesinin ardından Türkiye’nin askeri, siyasal ve ekonomik etkisi altına giren Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), bugün uluslararası sistemde tanınmayan, ancak Ankara tarafından yönetimsel olarak yönlendirilen bir yarı özerk Devlet niteliği taşımaktadır. Son yıllarda ise bu yönlendirme yalnızca diplomatik ya da ekonomik düzlemde kalmamış, toplumsal ve kültürel alanlara da derinlemesine etki yaratmıştır. Türkiye’deki iktidar bloğunun (özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ittifakının) Kıbrıs siyasasında benimsediği “dinsel-milliyetçi yeniden yapılandırma” anlayışı KKTC’deki siyasal denklemi kökten değiştirmiştir.

2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ankara’nın açık biçimde desteklediği Ersin Tatar’ın kampanyası, Türk hükümetine yakın medya, bürokrasi, dinsel cemaatler ve mafyatik yapılar tarafından yürütülmüştür. Ancak bu müdahaleci strateji beklenen etkiyi yaratmamış ve Kıbrıslı Türk seçmenlerin önemli bir bölümü, Türkiye merkezli baskıcı siyasalara tepki göstermiştir. Dolayısıyla söz konusu seçim yalnızca yerel bir siyasal yarışma değil, aynı zamanda laik yaşam biçemini, demokratik özerklik arayışını ve toplumsal kimliğini koruma mücadelesini de yansıtan bir kırılma noktası olmuştur.

KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde partilerin oy dağılımı şu şekilde idi:

 

Çizelge 1:

KKTC’de Partilerin Oy Oranı

PARTİ

ORAN- %

Ulusal Birlik Partisi (UBP)

39,54

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP)

32,04

Demokrat Parti (DP)

7,41

Halkın Partisi (HP)

6,68

Yeniden Doğuş Partisi (YDP)

6,39

 

Seçimde CTP adayı Tufan Erhürman yüzde 62,76 oranında oy alırken, UBP adayı Ersin Tatar ise yüzde 35,81 oranında oy aldı. Bu sonuç, CTP’nin oy oranını yüzde 32’den yüzce 63’e çıkardığını ve UBP yüzde 40 olan oyunun yüzde 36’ya düştüğünü göstermektedir. Siyaset bilimi açısından önemli olan oy kalıplarındaki bu köktenci değişimi nedenlerini ortaya koymaktır.

Bu bağlamda, Kuzey Kıbrıs’ın “görünmeyen yüzü” kavramı, yalnızca bir metafor değil, aynı zamanda bir siyasal anatomi çalışmasının da temel kavramsal çerçevesidir. Görünür yüz, yani diplomatik söylemler, “iki devletli çözüm” siyasası ve milliyetçi retorik, arka planda işleyen çok katmanlı güç ağlarını perdelemektedir. Bu ağlar, dinsel cemaatlerden mafya yapılanmalarına, rant ekonomisinden medya yönlendirmesine uzanan bir yelpazede Ankara’nın bölgesel çıkarlarıyla uyumlu bir şekilde işlemektedir.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye’deki iktidar bloğunun Kuzey Kıbrıs’taki siyasal, toplumsal ve ekonomik alanlarda kurmaya çalıştığı hegemonik yapıyı çözümlemektir. Bu hegemonya arayışı, yalnızca Ankara merkezli bir dış siyasa uygulaması olarak değil, aynı zamanda ideolojik, ekonomik ve kültürel düzeylerde yürütülen çok katmanlı bir dönüşüm projesi olarak ele alınmaktadır.

Çalışmanın hedefleri dört ana eksende toplanmaktadır:

Tarikatlaşma ve din temelli ideolojik yayılma: Türkiye’deki dinsel cemaat ve tarikat ağlarının Kuzey Kıbrıs’a taşınma süreçleri, eğitim kurumları ve dinsel yurtlar üzerinden yürütülen etkinlikleri, laik ve bilimsel eğitim anlayışı üzerindeki etkileri çözümlenmektedir. Bu bağlamda, Ankara’nın “makbul Müslüman” tipi yaratma siyasası ile KKTC’deki toplumsal dönüşüm arasındaki ilişki irdelenmektedir.

Mafya, kara para ve rant ekonomisinin yaygınlaşması: KKTC’nin uluslararası yalıtımı, kara para aklama, yasa dışı kumar ve emlak rantı gibi etkinliklerin merkez üssü haline gelmesine neden olmuştur. Çalışma, bu süreçlerin Türkiye’deki siyasal ve ekonomik yapılarla bağlantısını, özellikle mafya ve derin devlet ilişkileri üzerinden açıklamayı amaçlamaktadır.

Demografik mühendislik ve siyasal yönlendirme süreçleri: 1974’ten bu yana Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a taşınan nüfusun siyasal dengeyi nasıl değiştirdiği ve seçmen davranışlarını ve kimlik siyasalarını nasıl etkilediği değerlendirilmektedir. Bu nüfus siyasalarının, Kıbrıslı Türklerin özerklik ve kimlik arayışını nasıl baskıladığı ele alınmaktadır.

Toplumsal tepki ve karşı-hegemonik refleksin yükselişi: Kıbrıslı Türk seçmenlerin, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden itibaren Ankara merkezli müdahalelere karşı sandıkta verdikleri tepki laiklik, kimlik ve özerklik savunusunun bir ifadesi olarak değerlendirilmektedir. Bu hedef, seçmen davranışlarını salt siyasal bir yönelim değil, aynı zamanda toplumsal bir “ret bildirimi” ve demokratik direnç formu olarak açıklamayı amaçlamaktadır.

Bu dört eksen, Türkiye’nin “yumuşak güç” stratejisinin ideolojik ve sosyoekonomik ayaklarını oluşturmaktadır. Böylelikle makale, Kuzey Kıbrıs’ta laik-demokratik toplum yapısının aşındırılmasını, toplumsal çözülme ve siyasal bağımlılık ekseninde incelemektedir. Son hedef, Kıbrıs’ın kuzeyinde gelişen bu yapısal dönüşümün bölgesel siyaset, demokratik özerklik ve toplumsal direniş üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır.

Araştırma Soruları

Bu araştırma, KKTC’de Türkiye merkezli siyasal, ekonomik ve kültürel müdahalelerin toplum üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik olarak aşağıdaki temel sorular etrafında şekillenmektedir:

Siyasal düzlemde:

Türkiye’nin 1974 sonrasında geliştirdiği “koruyucu-veli” statüsü AKP-MHP iktidar bloğu döneminde nasıl bir hegemonik dönüşüm geçirmiştir?

Kuzey Kıbrıs’taki toplumsal, ekonomik ve siyasal çürümeyi ortaya koyan etmenler nelerdir?

Bu etmenler son seçimlerde seçmenin oy vermesini ne şekilde etkilemiştir?

Ankara’nın Kuzey Kıbrıs’taki seçim süreçlerine müdahaleleri yerel siyasal irade ve seçmen davranışlarını nasıl etkilemiştir?

Toplumsal ve ideolojik düzlemde:

Tarikat ve dinsel cemaatlerin KKTC’deki örgütlenme biçimleri, laik yaşam biçemi ve toplumsal kimlik üzerinde ne tür bir dönüşüm yaratmaktadır?

Türkiye’nin “makbul Müslüman” modeli, Kıbrıslı Türklerin seküler kimliğiyle hangi noktalarda çatışmaktadır?

Ekonomik ve yapısal düzlemde:

Mafya, kara para ve rant ekonomisinin KKTC’de kurumsallaşması hangi siyasal mekanizmalarla olanaklı duruma gelmiştir?

Türkiye kaynaklı ekonomik bağımlılık, KKTC’deki kamu yönetimi, hukuk sistemi ve toplumsal güven üzerinde nasıl bir etki yaratmaktadır?

Toplumsal tepki ve demokratik direnç bağlamında:

Kıbrıslı Türk seçmenler, Ankara merkezli müdahalelere karşı nasıl bir karşı-hegemonik refleks geliştirmiştir?

2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs toplumunda laik-demokratik değerlerin yeniden tanımlanması bakımından nasıl bir kırılma noktası oluşturmuştur?

Bu soruların yanıtı, çalışmanın temel varsayımını sınamaya yöneliktir: Türkiye’nin KKTC üzerindeki çok katmanlı müdahaleleri, yalnızca bir dış siyasa stratejisi değil, aynı zamanda dinsel ideoloji, ekonomik rant ve demografik mühendislik üzerinden yürütülen bir toplum mühendisliği projesidir. Ancak bu proje, Kıbrıslı Türk toplumunda sandığa ve sokağa yansıyan güçlü bir laik, özerk ve kimlik temelli karşı direniş doğurmuştur.

Yöntem

Bu araştırma, nitel bir yöntem yaklaşımıyla tasarlanmıştır. Çalışmanın amacı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Türkiye merkezli siyasal, ekonomik ve ideolojik müdahalelerin toplumsal sonuçlarını çok boyutlu biçimde çözümlemektir. Bu doğrultuda araştırmada, belgesel tarama (doküman çözümlemesi) ve nitel içerik çözümlemesi yöntemleri birlikte kullanılmıştır.

Araştırma yaklaşımı: Bu çalışma, eleştirel-sosyolojik bir çerçeveye dayanmaktadır. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs üzerindeki siyasalarının incelenmesinde, Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramı ve Pierre Bourdieu’nun “simgesel iktidar” yaklaşımı kuramsal zemin olarak alınmıştır. Böylelikle, siyasal iktidarın yalnızca zor araçlarıyla değil, kültürel, ekonomik ve dinsel mekanizmalar yoluyla da yeniden üretildiği varsayılmaktadır.

Veri toplama tekniği: Veriler, 2017–2025 dönemine ait basın haberleri, röportajlar, raporlar, akademik makaleler, uluslararası kuruluşların değerlendirmeleri ve yerel medya kaynaklarından derlenmiştir. Özellikle “Kıbrıs Gazetesi”, “Bugün Kıbrıs”, “Yenidüzen”, “BirGün”, “Halk TV”, “VOA Türkçe” ve “Global Initiative Against Transnational Organized Crime” raporları birincil veri kaynağı olarak kullanılmıştır. Ayrıca, 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin kamuoyu verileri, siyasal demeçler ve sivil toplum açıklamaları da çözümleme kapsamına alınmıştır.

Veri çözümleme yöntemi: Toplanan dokümanlar, nitel içerik çözümlemesi yöntemiyle çözümlenmiştir. Bu süreçte, dinsel yapılanmalar, mafya-rant ilişkileri, demografik mühendislik ve seçmen davranışları gibi temalar altında sınıflandırma yapılmış, ana temalar olarak Türkiye’nin “yumuşak güç” stratejisi, hegemonya üretimi ve toplumsal direniş kavramlarıyla ilişkilendirilmiş ve belgelerdeki yinelenen söylemler, güç ilişkileri ve normatif çerçeveler üzerinden yorumlanarak anlam çözümlemesi yapılmıştır.

Geçerlik ve güvenilirlik: Araştırma, farklı kaynak türlerinden (resmi belgeler, basın haberleri, akademik çalışmalar, röportajlar) elde edilen verilerin üçgenleme (triangulation) yöntemiyle doğrulanması esasına dayanmaktadır. Bu sayede tekil kaynak yanlılıkları en aza indirilmiştir. Çözümleme sürecinde ideolojik önyargılardan kaçınılmış ve veriler karşılaştırmalı tarihsel bakış açısı içinde değerlendirilmiştir.

Sınırlılıklar: KKTC’nin uluslararası alanda devlet olarak tanınmamış olması ve bilgi erişimindeki kısıtlılık, resmi istatistiklerin yetersizliği ve medya üzerindeki baskılar, araştırmanın temel sınırlılıklarını oluşturmaktadır. Buna karşın, farklı dönemlere ait belge ve tanıklıkların karşılaştırmalı çözümlemesi, bu sınırlılıkların etkisini azaltmıştır.

Sonuç olarak yöntem, yalnızca bir veri toplama aracı değil, aynı zamanda hegemonik ilişkilerin yapısal çözümlemesini olanaklı kılan eleştirel bir çerçeve sunmaktadır. Böylelikle çalışma, Kuzey Kıbrıs’taki siyasal ve toplumsal dönüşümü açıklarken, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç stratejisinin iç dinamiklerini de sorgulamaktadır.

KUZEY KIBRIS: BÜYÜTEÇLE BAKMAK VE AYRINTILARI GÖRMEK

KKTC’de okuma ve yazma oranı yüzde 99’dur. KKTC vatandaşlarının yüzde 70’si üniversite mezunudur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dünyada yaşanılabilir ülkeler sıralamasında 24’üncü sırada bulunmaktadır. Kıbrıslı Türkler yüzü Avrupa’ya dönük, laikliği ve demokrasiyi benimsemiş küçük bir toplumdur. Belki de dünyadaki en çağdaş Türk toplumudur. Hukukun ve adaletin işlediği, huzurlu, kararlık ve refah içinde bir ülkede yaşamak istemektedirler. Örgütlü suç örgütlerinin değil emeğiyle ve namusuyla çalışan insanların yaşadığı bir ortam özlenmektedir.

MÜZE SOYGUNU VE KUTLU ADALI OLAYI

Kuzey Kıbrıs’a ilişkin gerçeklerin anlatılmasına göreli olarak daha eski bir olayla başlamak yerinde olacaktır: “St. Barnabas Kilisesi”ne silahlı baskın yapılmıştır. Maskeli ve silahlı kişiler ikon müzesindeki üç nöbetçiyi saf dışı edip bir odaya kilitlemişlerdir. Trilyonlarca liralık ikonaların korunduğu müzeden nelerin çalındığı bilinmemektedir. İkon müzesi dışında bulunan St. Barnabas'ın mezarı da kazılmıştır.  Bu haberin üzerinden uzun zaman geçmesine karşın hiçbir açıklama yapılmamıştır. Dönemin KKTC Başbakanı Hakkı Atun, olay gerçekleştikten günler sonra bu olayın bir askeri operasyon olduğunu söyleyince halkın ve basının şüpheleri iyice büyümüştür. Yenidüzen Gazetesi yazarı Kutlu Adalı'nın konuyla ilgili soru işaretlerini yazdığı ve öldürülmesine yol açan yazı bazı gerçekleri ortaya koyması bakımından önemlidir. Silahlı baskın olayı 14 Mart 1996 Perşembe günü gece saat 19:00'dan saat 23:00'e kadar tam dört saat sürmüştür. Kilit altında tutulan bekçiler saat 23:00'te serbest bırakılmışlardır. Üç bekçiden birinin sağlık durumunun kötü olduğu daha sonra anlaşılmıştır. Baskını yapanlar 12-15 kişidir ve 4 sivil araçla gelmişlerdir. İkisi beyaz Renault Toros, biri kırmızı Isuzu Jeep, ötekisi Vitara markadır. Baskın olayı polise ve ilgililere ertesi gün sabah 9:00'da bildirilmiştir. Soygun sırasında kullanılan bu Toroslardan birinin Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın KKTC'deki uzantısı olan Sivil Savunma Teşkilatı'na ait olduğu kuşkusu yaygındır. Sonradan AİHM davasında bu gerçek itiraf edilmiştir. Türkiye'de Hürriyet Gazetesi'nde çıkan bir haberde yer alan bilgiler ürperticidir. İleri sürülen sava göre, 20 Temmuz 1974 Harekatı'nda bir Binbaşı Rumların evinden, kilisesinden, bankasından, kuyumcusundan ganimet olarak toplanan altın, gümüş, elmas, pırlanta gibi mücevherleri St. Barnabas'ın mezarının olduğu mağaraya gömdürmüş ve savaş bitince gelip almayı amaçlamıştır. Bu arada Binbaşı generalliğe yükselip emekli olmuştur. Aradan 21 yıl geçtikten sonra Kıbrıs'ta bulunan güvendiği kişilere durumu anlatmış ve bu silahlı baskın operasyonunu gerçekleştirilmiştir. Söylentilere göre, baskını yapanlar mücevherleri alıp aynı gece uçakla Türkiye'ye kaçmışlardır. Adalı 6 Temmuz'da, Lefkoşa'da sol şakağından vurularak infaz edilmiştir.

RANT PAYLAŞIMIN BAŞLAMASI VE KAYNAĞI

2025 seçim sonucu sadece bir yerel siyasal tercih değildir.  Yaşam biçemi ve devlet-sivil toplum arasındaki dengeler bakımından bir başkaldırı ya da en azından direnme niteliği kazanmıştır. Kıbrıslı Türkler, ülkelerinin Türkiye’deki örgütlü suç örgütlerinin arka bahçesi durumuna geldiğini ve bu nedenle de adada huzur ve güvenliklerinin kalmadığını görmektedirler. Beklentilerin tersine oluşan dönüşüm ise belirli çıkar gruplarının etkisiyle ortaya çıkan plansız kentleşme kararları, yetersiz denetim mekanizmaları ve hukuksal boşlukların göz ardı edilmesi gibi uygulanan yanlış siyasaların sonucudur. Bu siyasalar sadece doğal çevrenin yıkımına yol açmakla kalmamış aynı zamanda ekonomik kaynakların verimsiz kullanımına ve toplum içinde eşitsizliklerin artmasına katkıda bulunmuştur. Kuzey Kıbrıs ekonomisinin önemli bir itici gücü haline gelen inşaat sektörü kalkınma modelinden çok spekülatif kazanç ve denetimsiz etkinliklere dayalı bir rant ekonomisine evrilmiştir.

KKTC’nin hızla bozulan toplumsal yapısını ve artan suç oranlarını denetlemek için köklü reform gereksinimi giderek artmaktadır. Saydam bir yönetim anlayışı, uluslararası ölçünlerde denetim mekanizmaları ve toplumsal güvenliğe öncelik veren bir strateji olmadan sorunların çözülmesi olanaklı görülmemektedir. Hükümetin etkili bir liderlik göstermemesi durumunda süreç ülkenin uzun vadeli kararlılığını olumsuz yönde etkileyecektir.

Süreç içinde kırılma noktasını 1974’den sonra Güneye göç eden Rumların Kuzeyde bıraktığı mal varlığının ganimet anlayışıyla paylaşılması olgusudur. Bu olgu Kuzeyde önemli bir rant kaynağı yarattı.

80’li ve 90’lı yıllarda uluslararası yalıtıma karşın KKTC Türkiye’nin desteğiyle adanın kuzeyinde bir devlet durumuna geldi. Savaş ganimetlerinin paylaşımından ve tüketilmesinden sonra Kıbrıs’ın kuzeyinde gece kulüpleri ve kumarhanelerde çarkları dönen bir yapı ortaya çıktı. Söz konusu yapının sürdürülmesini, Kıbrıs’ta görevli askerler, milliyetçi Kıbrıslı unsurlar, siyasetçiler ve diplomatlar üstlendi. Bu derin toplumsal yapıların oluşmasında 1980 ve 1997 darbelerinde boy gösteren ve isimleri 80’lerde ve 90’larda Türkiye’nin doğusundaki insan hakları ihlallerine karışan komutanların da katkısı vardır.

TARİKATLAR, SİYASAL YÖNLENDİRMELER VE SÜNNİLEŞME BASKILARI

Tarikatlar Türkiye’den KKTC'ye de sıçramış bulunmaktadır. Dinsel tarikatlar zincirine yenileri eklenmektedir. Süleymancılar tarikatına ait “Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği” adanın dört bir yanını sarmıştır. Süleymancılar pek çok öğrenci yurdu açmışlardır. Bu tarikatlar özellikle Türkiye’den göç eden yoksul ailelere 'Siz işe gidiyorsunuz, biz çocuklarınıza bakacağız' diyerek çocukları toplamaktadır. Çocuklara dinsel eğitim verilmekte ve hurafe niteliğindeki bilgilerle çocukların beyni yıkanmaktadır. Yurtlarda ve eğitim çalışmalarında şeriata dayalı eğitim ve öğretim programı uygulanmaktadır. Bu etkinlikler hemen her semte yerleşmiş durumdadır. Kendilerini “MİHR” tarikatı temsilcisi olarak tanıtanlar katılımcılara günahlarından arınmak için “el öpmeleri” gerektiğini söylemektedir. İlkokullarda başörtüsünü serbest bırakan yönetmelik değişikliği seçmenlerde olumsuz etki yaratmıştır. Tarikatların hedefinde Kuzey Kıbrıs'ta okuyan Türk ve yabancı öğrenciler de vardır. Türkiye'ye benzer yapılarda örgütlenmelerle çalışmalarını sürdüren tarikat yurtları kamu kaynaklarını kullanmakta ve İskele, Lefke, Mağusa, Lefkoşa, Girne ve Alsancak’ta kaçak olarak çalışmaktadır. Tarikatlarda, Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'taki büyükelçiliğine bağlı Din İşleri Müşavirlikleri tarafından atanan görevliler tarafından ders verilmektedir. Bu yurtların kaçak ve ruhsatsız binalarda çalışmasının tek hukuksal kaynağının elçilikten aldıkları görevlendirme ve izin yazısı olduğu ileri sürülmektedir. Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin devre dışı bırakılarak Eğitim Bakanlığı'nın doğrudan büyükelçiliğin talimatları doğrultusunda çalışması seçmenlerin tepkisini toplamıştır. Yurtlarda fıkıh, kelam, hadis, Arapça gibi dersler üzerinden Sünni İslam çizgisinde şeriat dersleri verilmektedir. Kuzey Kıbrıs'ta yaşama geçirilmek istenen "İlahiyat Kolejleri" ile külliye biçeminde ilk öğretimden üniversiteye kadar şeriat yasalarına göre eğitim verecekleri okullar planlamaktadırlar. Hedef bilimsel, laik, demokratik eğitimden uzaklaşmak, bağnaz, dogmatik eğitimle sorgulamayan, biat eden ve kolay yönetilebilen toplum modeli yaratmaktır. 2025 seçimi öncesinde AKP’li eski bakanlar Hulusi Akar ve Süleyman Soylu, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici adaya gidip mevcut Devleti Başkanı lehinde çalışmışlardır. Alman Milli takımı futbolcusu Mesut Özil Tatar lehine propaganda yapmıştır. “Cübbeli Ahmet” lakaplı Mahmut Ünlü “Ersin Tatar’ın kazanması için dua etmemiz lazım” diyerek video çekip yayınlamıştır. Adadaki muhtarlar Ankara’ya davet edilip Tatar’ı desteklemeleri istenmiştir.  Sonuçta, Türkiye’nin destek verdiği aday seçimi kaybetmiştir. Ancak, bu girişimler Kıbrıslı seçmende seçimlerin tarafsızlığı ve adilliği konusunda tepki yaratmıştır. AKP-tarikat ikilisinin KKTC’deki etkinlikleri halkta karşılık bulmamıştır. AKP ve tarikat ikilisinin KKTC’deki etkinliklerinin halkta karşılık bulamadığı ve hatta tepki yarattığı seçim sonuçlarıyla ortaya çıkmıştır. Kıbrıs'ın kuzeyinin odağında tarikatların olduğu yeni bir süreç gelişmektedir. Kıbrıslı Türklere tutucu Sünni İslam anlayışı ile 'makbul Müslüman' elbisesi giydirilmeye çalışılmaktadır. Bu amacı benimseyenler birincil sorumluluklarının ‘dinsel bütün görünmeyenleri’ adam etmek olduğuna inanmakta ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırmaktadırlar. Elçilik yerel halkın gereksinme duymadığı İlahiyat Koleji gibi eğitim kurumlarının açılması için çaba harcamaktadır. Bu kolejlerin ilki olan “Hala Sultan İlahiyat Koleji” Lefkoşa’da açılmıştır. İkincisinin Mağusa’da açılması planlanmaktadır. Bu gelişmeler üzerine Kuzey Kıbrıs Anayasa Mahkemesi ilgili yasal düzenlemeyi iptal ederek tarikat ve cemaatlere okul kapılarını kapatmıştır. KKTC’de disiplin tüzüğü değişikliğiyle okulları tarikat ve cemaatlere açma girişimi, öğretmen sendikalarının öncülüğünde yürütülen kararlı mücadeleyle engellenmiştir.

Kıbrıs’ta Yahudilik de geliştirilmek istenmektedir. “Chabad-Lubavitch” tarikatının KKTC’deki varlığı, Annan Planı sonrasında KKTC’de aniden binlerce inşaatın yapılmaya başlanması ve çoğu Yahudi olan Rusya-Ukrayna-İran-İngiliz vatandaşlarının KKTC’ye akın etmesi ile fark edilmiştir. Yahudilere konut satışı için reklam yapan ve Yahudileri “Kuzey Kıbrıs’tan” konut almaya ikna etmek için paylaşımlar yapan kişi bizzat KKTC’nin Baş Hahamı olmuştur. İsrailli inşaat şirketlerinin yaptıkları konutları pazarlayan emlakçıların başında ise İsrail’de merkezi bulunan CHABAD’çı emlakçılar bulunmaktadır. Bunlar İsrail’deki reklamlarında KKTC’deki CHABAD merkezi ile etkinliklerinin reklamını da yapmaktadırlar. CHABAD, 14 Temmuz 2007’de yaptığı toplantıda “YAHUDİLİĞİ KIBRIS’A GETİRME (BRINGING JUDAISM TO CYPRUS)” kararı almıştır. Yoğun misyonerlik hareketi ile Yahudiler arasında hızla yayılan “Aşkenaz” kökenli “Chabad” tarikatı, ılımlı Yahudiler tarafından kökten dinci, Yahudi kültür, gelenek, tarih ve din anlayışına yabancı ve baskıcı bir Yahudilik anlayışı olarak nitelenmektedir.

ELÇİLİK ETMENİ

Ersin Tatar’ın ödünsüz Ankara merkezli siyasası seçmeni farklı seçeneklere yöneltmiştir. Yandaş, yetersiz ve liyakatsiz Türk büyükelçileri toplumda infial yaratmıştır. Kariyer diplomat olmayan bir görevlinin gizli Falyalı cinayetinin şantaj kasetlerini elde etmek için elçi olarak atanması büyük sorunlar yaratmıştır. Elçinin kasetleri ele geçirmesi, MİT’e teslim etmesi ancak bazılarını kendisinde saklaması diplomatik skandalı çok büyütmüştür.

KKTC, batı tarafından Türkiye'nin işgali altındaki topraklar olarak tanımladığı bir bölge olarak yaşamını sürdürmektedir. Türkiye son dönemlerde Kıbrıs siyasalarını keskinleştirmiştir. KKTC uluslararası hukuk ve siyaset çerçevesinde bir çözümsüzlük içine girmiştir. İlerleme yoktur. İstenilen ülke 50 yıldır bir türlü kurulamamıştır. Türkiye'de sertleşen siyasal ortamın bedeli KKTC’ye de yansımaktadır. İnsanların üzerindeki siyasal ve ekonomik baskılar kılcal damarlara kadar hissedilmektedir.

Türkiye eski Devlet Başkanı Mustafa Akıncı ile ters düşmüştür ve Akıncı'yı devirmek için akla gelmeyen bir ismi cumhurbaşkanı yapmıştır: Ersin Tatar. Tatar, ödünsüz Türkiye yanlısıdır. Koalisyon kurulan küçük sağ partiler Türkiye istemediği takdirde hemen koalisyondan çekilmektedir. Karşıt sesler hemen 'vatan haini', 'Rumcu' ve 'Rum tohumu' ilan edilmektedir. Toplumda bir inançsızlık ve umutsuzluk oluşmuştur. 'Türkiye istemezse olmaz' duygusu KKTC’de kök salmıştır. Bu duygunun oluşmasında Türkiye’den Kıbrıs'a taşınan nüfusun etkisi büyüktür. Türkiye'nin 74'ten beri buraya taşıdığı nüfus burada kritik birçok şeyi değiştirmiştir. Kıbrıslı Türkler bir denge için bir yere kadar bunu hoş görebilmiştir. Ama 90'lardan sonra bilinçli bir şekilde buraya taşınan nüfus, artık buranın siyasal iradesini elinden almaya dönük şekilde projelendirilmektedir. Rumlardan kalan mallara 'ganimet' gibi bu insanlar yerleştirilmiştir. Türkiye’de ekonomik durumları iyi olmadığı için adaya gelenlere toprak verilmiştir. Gerçek ortaya çıkacak endişesiyle Adada nüfus sayımı yapılmamaktadır.

BAŞÖRTÜSÜ DAYATMASI

Kıbrıs’ta okullarda ‘başörtüsü serbestliği’ on binleri sokağa dökmüştür. Öğretmenlerin öncülüğünde çok sayıda sendika, sivil toplum örgütü ve siyasal parti ‘Geçit Yok’ sloganıyla eylem yapmıştır. Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası’nın (KTOEÖS) başvurusu üzerine, KKTC Anayasa Mahkemesi’nde Bakanlar Kurulu’nun Nisan 2025 ayında aldığı kararla değiştirilen liselerde öğrencilerin başörtülü eğitim görebilmesinin önünü açan Milli Eğitim Bakanlığı "Disiplin Tüzüğü"nün 2'ye karşı 3 oyla Anayasa'ya aykırı olduğuna hükmedilerek iptali kararlaştırılmıştır. Yaşanan tartışmalar, aynı zamanda Kuzey Kıbrıs'taki derin sosyolojik kırılmaları ve Türkiye-KKTC ilişkilerini yeniden gündeme taşıdı. Kriz, yalnızca başörtüsü sorunu üzerinden değil, bir "dayatma" algısı üzerinden tartışılmaya devam etmektedir. Tepkiler, genellikle üç ana noktada yoğunlaşıyor: Türkiye'den gelen "dayatma" algısı, KKTC hükümetinin süreci yönetememesi ve uygulamanın Kıbrıs kültürüne ve sosyolojisine uygun olmaması. 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Türkiye'nin Ersin Tatar'ı desteklemesiyle başlayan "Türkiye'nin dayatması" tartışmaları Kıbrıs Türk toplumunda bu tür müdahalelere yönelik geniş bir tepkiyi körüklemiştir. Kıbrıs Türk kamuoyu, yönetimsel kararların yerli aktörler tarafından değil, deniz aşırı ortamlarda alındığına inanmaktadır. Bu konuda eleştiriler ve kaygı düzeyi yükselmektedir. Sorun, Türkiye'nin kendisi değil, sadece yönetsel kısımdaki duyarlılıkları gözetmediği noktasındadır. Bu durum tepki yaratmaktadır. Dayatmanın son yıllarda giderek arttığına inanılmaktadır.

YOKSULLUK

Ekonomik ambargolarla boğuşan KKTC’de 4.5 milyar liraya yeni “Cumhurbaşkanlığı Sarayı” yapılması ekonomik sıkıntı çeken Kıbrıslıların hoşuna gitmemiştir. KKTC Maliye Bakanlığı’nın Ağustos 2024 verilerine göre, yoksulluk maaşı alanların sayısı 4 bin 239 kişiyle ülke tarihinin en yüksek noktasına ulaşmıştır. KKTC’nin ciddi şekilde bozulan ekonomisinin “yoksulluğu ve muhtaçlığı” giderek artırdığı savlanmaktadır. Resmi rakamlar da bu savları doğrular niteliktedir. Kuzey Kıbrıs’ın uyuşturucu, kumar ve bahis gibi etkinliklerden kaynaklanan kara paranın toplandığı ve ucu Türkiye’ye uzanan bir suç ortamına dönüşmesi de seçmen memnuniyetsizliğini belirleyici bir etmen gibi görünmektedir.

KADINLAR

Bu kadar karanlık işin döndüğü, tehlike içinde yaşanan, güvende hissetmediği bir yerde en fazla yoksul kesimdeki kadınlar etkilenmektedir. Kara paranın olduğu yerde cinayet, soygun, tecavüz türünde suçlar işlenmektedir. Ev içi şiddet oranları ve kadına cinsel taciz olayları artmaktadır. Adada zenginlik vardır, ama bu zenginliğin sahibi kadınlar ya da yerli halk değildir. Acı ve travmanın daha fazlası kadınlara yansımaktadır.

NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ

1974’deki Kıbrıs Harekatı’ndan sonra 1975’te Kıbrıs'ın kuzeyinde "acil" Türk kökenli nüfusa gereksinim duyulmuştur. Kendini federe devlet olarak tanımlayan Kuzey Kıbrıs yönetimi “gizli” bir yönetmelik kabul etmiştir. İddiaya ya da resmi söyleme göre, "Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin istemi üzerine, Kıbrıs'ın Türk bölgesindeki iş gücü açığının Türkiye'den gelecek işgücü ile kapatılması” hedeflenmiştir. Dönemin T.C. Lefkoşa Büyükelçisi Asaf İnhan, “Büyükelçiler Anlatıyor” isimli kitapta, Gül İnanç’a “Kıbrıs yetkililerinin böyle bir istemi olmadığı gibi Büyükelçilik ’ten de bu yönde bir yaklaşım söz konusu edilmemişti” demiştir. Nüfus mühendisliğinin önemli ayağı Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus aktarmaktı. Etnik ve coğrafi olarak bölünen adanın kuzeyinde güçlü bir “Türk varlığı” oluşturmak ve Kıbrıslı Rumların geri dönüşünü engellemek için Türkiye’den sistemli olarak nüfus taşınacaktı. Nitekim Denktaş, Klerides ile Üçüncü Viyana anlaşmasını imzalamadan iki ay önce, 2 Mayıs 1975 tarihinde, Türkiye ile gizli bir protokol imzaladı. Herkesten gizlenen “Kıbrıs Türk Federe Devletinin İstemi Üzerine Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İş Gücü ile Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik” uygulamaya konuldu ve Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyine nüfus aktarılmaya başlandı.

EMLAK RANTI

Kıbrıs’ın kuzeyini rant alanına çeviren yönetim ihaleleri şirketlere sunulmaya devam edilmektedir. Kuzey Kıbrıs toplumu Kıbrıs’ın kuzeyinde yönetimin dilediği kimselere “1 verip 5 almaya” devam ettiğine inanmaktadırlar. BirGün gazetesinde yer alan “Kuzey Kıbrıs’ı talan etmişler” başlıklı habere göre, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs için düzenlediği ihalelerin büyük bir kısmı, 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu’nda patronu gözaltına alınan bir inşaat şirketine verilmektedir. Kuzey’i ve Güney’i bağlayan bir başka rant kapısı KKTC’de Rumlara ait arazilerdir.

Aslında ilk işaret Kuzey Kıbrıslı bir avukatın Europol tarafından tutuklanması oldu. Avukat yirmi yıl önce Girne’deki bazı Rum mallarının İngilizlere satışı yüzünden Güney Kıbrıs’ın talebiyle tutuklandı. Güney Kıbrıs’a iadeyi kabul eden avukat burada mahkemeye çıkarıldı. Suçlamaları reddetti ve teminatla serbest kaldı. Avukatın eşi dönemin Türkiye Büyükelçisi ile yıldızı pek barışmayan KKTC Meclis Başkan Yardımcısı idi. Tutuklanmasına gerekçe olan olgu ise İngiltere’de sahip olduğu gece kulübü narkotik baskınına uğrayınca KKTC’ye kaçan ve inşaat işlerine girişen ve dolandırıcılıkla suçlanan bir İngiliz’in şirketi ile bağlarıydı.

Haziran ayında Derinya kontrol noktasında tutuklanan Türk ve İsrail pasaportlarına sahip bir kişi gayrimenkul dolandırıcılığı, yasadışı mülkiyet ve kara para aklama gibi 242 farklı suçlamayla karşı karşıya kaldı. Suçlamalar Gazimağusa ve Girne’deki taşınmazlarla ilgiliydi.

Ardından Kuzey’de turistik tesisler ve villalar inşa eden bir şirketle birlikte çalışan bir Alman vatandaşı dolandırıcılık, kara para ve arazileri yasadışı bulundurmayı içeren çok sayıda suçla tutuklandı.

Bunu benzer suçlamalarla karşı karşıya kalan iki Macar kadın, bir İsrailli ve bir Ukraynalı izledi.

Bir zamanlar “Yavru Vatan” şimdi “Kardeş Vatan” diye bağra basılan Kuzey Kıbrıs, bugün kara para, kumar ve insan kaçakçılığına boğulmuş bir karanlığın içindedir. Bu topraklar artık bir özgürlük öyküsünün değil, bir tükenişin sahnesi olmuştur. Kuzey Kıbrıs bugün sadece bir “mafya kalesi” değil, aynı zamanda Ankara’nın gözden çıkaramadığı ama gücünün gizlemeye de yetemediği kirli bir yük olmuştur. Bir zamanlar savaşlardan ve sürgünlerden kurtulmuş insanların onurla yaşayacağı bir vatan olarak hayal edilen bu yer, şimdi kara para aklama, yasa dışı bahis ve uluslararası suç ağlarının etkisinde bir “çıkar kolonisi”ne dönüşmüş durumdadır. Devlet gibi yerel kamusal yapılar, milliyetçi retoriklerle süslenirken, arka planda dönen rant çarkı, yerel egemenliği de mafyanın etkisine bırakmış gibidir. “Ulusal dava” sloganlarının gölgesinde kumarhaneler hızla çoğalmakta, arsalar yabancılara sunulmakta ve toplum her geçen gün biraz daha çökmektedir. Bu düzen yalnızca dış destekle değil, içerideki suskunluk ve gönüllü iş birliği ile de büyümektedir. Direnenlerin sesi ise, henüz bu çürümeyi durdurmaya yetmemektedir. Kuzey Kıbrıs, halkın ve insanların değil, mafyanın, kara paranın ve kirli hesapların perde arkasındaki güvenli limanıdır.

En acı gerçek ise bir halkın özgürlük için kurduğu son vatanın sessizce kendi tükenişine sahne olmasıdır. Türkiye’nin 1974’de düzenlediği askeri hareket sonrasında kurulan KKTC uluslararası düzeyde tanınmadığı için denetimsizlik en çok mafya ve kara para aklama oluşumlarının işine yaramaktadır. Uluslararası finans kuruluşları, mahkemeler ya da polisin denetiminden yoksun olan Adadaki yasa dışı finansman akışı bir “kara delik” olarak büyümeye devam etmektedir. Türkiye’nin kumarhaneleri 1998’de yasaklamasıyla birlikte KKTC kısa sürede Türkiye kumar baronlarının yeni çalışma ortamına dönüştü. Çok sayıda lüks otel inşa edilerek, kumar burada devam ettirildi. Yine Kıbrıs, Türkiye’de 2006’da yasaklanan çevrimiçi ve “bet ofis” dahil sanal kumarın önemli bir merkezi oldu. Kıbrıs Parlamentosu 3 Haziran 2025’de ‘Şans Oyunları Yasası’nı kabul ederek, kumarhane izinleri üzerindeki tüm sınırları kaldırdı. Kent merkezlerine “casino” açmanın önünü açtı ve kara para aklayanlara ise hapis yerine yönetsel ceza getirdi.

KKTC EKONOMİSİ

Kıbrıs sorununun alt dallarının toprak gaspı, insan kaçakçılığı ve kara para olduğu savlanmaktadır. Türkiye’de kumarhanelerin kapatılmasıyla birlikte kumarhaneler buraya taşınmıştır. Türkiye’de 2000’li yılların başında sanal kumar yasaklanmıştır. Ve KKTC’ye getirilmiştir. Susurluk döneminde kapatılan bankalar KKTC’de yeniden açılmıştır. KKTC kara paranın döndüğü, mafyanın etkili olduğu, hesap sorulamayan bir arka bahçe konumuna dönüşmüştür. KKTC’nin kumar ve bahis adası olması Türkiye ile bağlantılıdır. KKTC başka ülkeler tarafından tanınmadığı için dış ilişkileri bulunmamaktadır. 1998’de kumarhanelerin, 2006’da da online bahis sitelerinin yasaklanması dönüm noktası olmuştur. Bu yasaklarla birlikte Türkiye’deki kumar-örgütlü suç ilişkileri KKTC’ye taşınmıştır.

KARA PARA AKLAMA

KKTC’de otomobil satış galerileri çok artmıştır.  KKTC’de yaklaşık 1500 oto galerisi vardır ve bu sayı giderek artmaktadır. Galeri kurşunlama olaylarının da zaman zaman gündeme geldiği KKTC’de emlakçılıktan sonra kara para aklama konusunda en çok gündeme gelen iş kolu otomobil galerileri olmuştur. Kıbrıs’ın kuzeyinde son yıllarda mantar gibi biten galerilerle ilgili “kara para aklama” tartışmaları yaşanmaktadır. Ancak, açılan bir soruşturma ve alınan bir önlem yoktur. Örgütlü suçlardan elde edilen kara paranın aklanabilmesinde kumar sektörü çok önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla kumar nereye kayarsa bölgenin yönetimiyle bütünleşme ve kara para aklama ve kara ilişkiler de aynı bölgeye kaymaktadır. KKTC’ye bakıldığında vahşi bir mafya ortamı görülmez çünkü Kıbrıslı Türklerin neredeyse hepsi birbiriyle akraba ya da ahbaptır. KKTC’deki mafya hesaplaşmaları Türkiye ile bağlantılıdır. Falyalı’nın yükselişi Ada’nın ekonomik yapısındaki değişimle yakından ilgilidir. 1990’larde otellerde, kumarhanelerde güvenlikçi olarak çalışan bir kişinin 2000’lerde dev bir servete kavuştuğunu başka türlü açıklama olanağı yoktur. Falyalı, 2019 yılında bir İngiliz futbol takımını (Fulham) 100 milyon sterline satın almaya çalışmıştır. Böyle bir paranın küçük bir adanın kuzeyinden çıkması olanaklı değildir. Futbol kulübü almak da tipik bir mafya kara para aklama yöntemidir. Mafya örgütleri mali sıkıntı içindeki futbol kulüplerine çok gereksinim duydukları nakit paraları transfer ederek futbol kulüplerinin içine sızabilmektedir. Kulübün denetimini ele geçirdikten sonra da oyuncu transferleri, TV hakları anlaşmaları ve bahisler yoluyla milyonlarca kara parayı aklamak olanaklı olmaktadır.

EMLAK RANTI PATLAMASI

KKTC’de kara para aklama etkinliklerinin özellikle emlak sektörü üzerinden yoğunlaştığına ilişkin savlar artmaktadır. İskele ve Girne başta olmak üzere birçok bölgede yüksek bedelli emlak alımları dikkat çekmektedir. Son zamanlatda emlak piyasasında yüzde 30’un üzerinde bir fiyat artışı yaşanmıştır. Bu artışın, suç gelirlerinin aklanması için emlak sektörünün kullanıldığına işaret ettiği belirtilmektedir. KKTC Barolar Birliği'nin yaptığı açıklamada "Saydamlık eksikliği ve yetersiz denetimler kara para aklama etkinliklerine olanak sağlıyor" ifadeleri dikkat çekmektedir.

OFFSHORE BANKACILIK

Offshore bankacılık kara para aklamanın birincil kaynağıdır. KKTC’nin ‘suçun arka bahçesi’ yapılmasını kolaylaştıran üç ana neden söz konusudur. Birincisi KKTC’nin bir Devlet olarak tanınmamış ve bu nedenle uluslararası yasal düzenlemelerin kapsamı dışında kalmış olmasıdır. KKTC’nin uluslararası platformda tanınmayan bir devlet olması ve bu nedenle de yasadışı işlerin kolayca yürütülebileceği bir ortam durumuna gelmiş olması önemli bir etmendir. Mafya ve suç ağları normal ülkelerde de büyüyebilse de uluslararası hukukun caydırıcı bir işlevi olduğu yadsınamaz. İkincisi, KKTC’nin coğrafi konumudur. Kıbrıs’ın Türkiye’nin hemen yanı başında ve Doğu Akdeniz uyuşturucu trafiği için çok stratejik bir coğrafi noktada bulunması da çok önemli bir etmen olarak ortaya çıkmaktadır. Kumar ve bahis işlerinin Türkiye’de yasaklanması ile doğal olarak bu eylemler Türkiye’ye en yakın ve en elverişli yer olan Kuzey Kıbrıs’a kaymıştır. Üçüncüsü, derin devletinin buradaki yoğun etkisidir. Bu etmenlere KKTC’deki ulusal ve uluslararası yasal eksiklikler de eklenmelidir. Dünya Bankası 2006’da yayınladığı bir raporda, KKTC’de kumarhaneler ile offshore bankacılığının kara para aklamanın ana kaynağı olduğunu bildirmiştir. Offshore bankalar, yasal olarak Merkez Bankası denetiminde olmasına karşın yasal bir düzenleme ve yaptırımı bulunmamaktadır. ABD Hazine’sinin 2004 yılı tarihli Mali Suçlar Uygulama Ağı çalışmasına göre KKTC’deki yabancı bir banka mali bir kurum olarak para aklama hareketlerinin birincil kurumu niteliğindedir. Kuzey Kıbrıs’ta bir partinin genel sekreteri "Vergi kaçakçılığı ve offshore skandalı örtbas edilmek isteniyor" savında bulunmuştur. Bir bankanın şube müdürünün 7 milyon TL ile kayıplara karışması ve tutuklanması olayıyla ortaya çıkan "vergi kaçakçılığı ve offshore" skandalının sanılandan çok daha büyük bir olay olduğu anlaşılmıştır. Yapılan yazılı açıklamada, kayıt dışı para transferinin yasak ve suç olduğu, bir bankanın da bu yolla Kıbrıs'a para sokmaya çalıştığı öne sürülerek Maliye Bakanı ve Merkez Bankası'nın bu ciddi suç olayı karşısında neden sessiz kaldıkları ve gerekli yasal işlemleri başlatmadıkları sorgulanmıştır. Kuzey Kıbrıs'ın offshore para transferlerinin ve vergi kaçakçılığının yapıldığı transit bir ülke haline getirilmesinin ve buna göz yumulmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan ilgililer offshore bankaların kapatılması, her türlü yasa dışı ve kara para akışının engellenmesi ve bankacılık sistemi yeniden yapılandırılmasının gerekli olduğunu belirtmişlerdir.

YOZLAŞMA VE SUÇ İLİŞKİSİ

Genelde devletin ve özellikle de hukuk sisteminin zayıf olduğu ortamlar örgütlü suç örgütleri için idealdir. Bağımsız bir yargı sistemi ve bağımsız medya ise tam tersine suç örgütlerinin baş düşmanıdır. Gelir adaletsizliğinin ve işsizliğin yüksek olduğu ortamlarda insanların mevcut sisteme karşı inançlarını kaybetmesi suçu meşrulaştırır ve suçu özendirir. Mafyaya girmek ekonomik bir zorunluluk durumuna da gelebilir. Mafyanın çok güçlendiği devletlerde mafya ve devlet yetkililerin yakın ilişkileri olduğunu ve yüksek devlet yetkililerinin suç örgütlerinin oyuncuları ve savunucuları durumuna geldiği gözlemlenir. Mafya-devlet demek mafya devleti yönetiyor anlamına gelmez. Mafya devlet, devlet ve mafyanın yakın ilişkiler içinde olması ve birbirini destekler duruma gelmiş olması demektir.

MAFYA VE SİYASET İLİŞKİLERİ

Halil Falyalı’nın özellikle iktidar partisi UBP ile yakın ilişkileri bilinen ve artık sıkça ifade edilen bir gerçektir. Ekonomik açıdan çok güçlenmesine ve yaptığı işler bilinmesine karşın devletçe ya da devletteki birtakım yetkililerce korunmuştur. Falyalı da kendisini koruyanlara destek vermiştir. Eski KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı “Halil Falyalı sürekli olarak Ulusal Birlik Partisi (UBP) yönetiminin en üst kademeleri ile birlikte anılan bir isim olmuştur. Her düzeydeki seçimlerde UBP’yi tüm maddi olanaklarıyla desteklediği herkesçe biliniyor” demiştir. KKTC Cumhurbaşkanı Falyalı için ‘değerli’ nitelemesi yapmıştır. Cenazesi Türk ve KKTC bayraklarına sarılmıştır. Mafya türü örgütler yasadışı işlerinden elde ettikleri serveti yasal işlerde yatırım yapmak için kullanırlar. Toplumsal yardımlar dağıtırlar ve bu nedenle hayırsever kişiler olarak görülebilirler. Parayla saygınlık satın almak isterler. Kendileri ile yakın ilişkileri olan devlet yetkililerinin bu kişileri hayırsever, saygıdeğer olarak tanımlaması da bu yetkililerin de işine gelir. Bu şekilde suç insanlarıyla ilişkilerini aklamaya çalışırlar. Mafya-siyaset ilişkileri ekonomik kriz ortamlarında güçlenir ve sıklaşır. Ekonomik krizlerde kamunun toplumsal yardımlar azalır ve yardıma, işe muhtaç insan sayısı artar.  Bu durum mafya liderleri için siyasal erişim, toplumsal meşruluk ve halk desteği karşılığında doldurulacak bir boşluk yaratır. Örgütlü suç örgütü lideri olmakla suçlanan bir kişinin savlarıyla gündeme gelen iş insanı Halil Falyalı'nın otomatik silahlarla yapılan saldırı sonucunda yaşamını kaybetmesi geniş yankı uyandırmıştır. Kumarhane ve sanal bahis sitelerini yöneten ve milyarlarca dolara hükmettiği savlanan Falyalı'nın ölümüyle birlikte Kuzey Kıbrıs'ta kara para ağının el değiştireceği ileri sürülmüştür. Olayı yakından izleyenler Kuzey Kıbrıs'ta mafyanın sokaklarda kol gezdiğini ve yasa dışılığın arka bahçesi durumuna geldiğini belirttirmektedirler. KKTC örgütlü suç, bahis ve kumar cennetine dönüşürken Güney’le olan bağlar gözden kaçırılmamalıdır. Mafya, birbirini “tanımama” bahanesiyle soruşturmalara ayak direyen iki tarafta da bahis işinden uyuşturucuya kadar birlikte hareket edip, birlikte cinayet işleyebilmektedir. Olaylar iki tarafta da gerçekleri halı altına süpürmekle bitmemektedir.

MAFYA-DEVLET KAVRAMI

Uluslararası hukukun dışında olmak ve denetimlere tabi olmamak Ada’yı mafya için cazibe merkezi durumuna getirmiştir. Mafya, kara parayı aklamakta ve bu amaçla evler, tarlalar, villalar alınmakta ve yeni binalar dikmektedir. Bu nedenle Adaya “kalın bağırsak” adı verilmektedir. Mafya her tülü yasa dışı işlerini Ada’da görebilmektedir.  Gün ortası gelip bir insan tarayıp ardından teknelerle deniz yoluyla Türkiye'ye geri kaçabilmektedirler.

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Küresel Girişim (Global Initiative Against Transnational Örgütlüd Crime) kuruluşunun 2021 Küresel Örgütlü Suç Endeksi raporu Türkiye’yi mafya-devlet olarak tanımlamış ve “Türkiye bir mafya-devlet durumuna geldi ve kanıtlar durumun şimdi her zamankinden daha fazla böyle olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullanmıştır. Bu rapora göre Türk örgütlü suç örgütleri Avrupa’ya toptan eroin ithalatını denetlemekte ve 2016’dan bu yana Türkiye ile ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi arasındaki iş birliği önemli ölçüde azalmış bulunmaktadır. 2016 yılının bir dönüm noktası olmasının nedeni olarak Türkiye’de 2016 darbe girişiminden sonra polis örgütü içinde yapılan operasyonlar ve bunların sonucunda polis gücünün, narkotik birimi de dahil olmak üzere zayıflaması olarak gösterilmektedir. Türkiye-Avrupa arasındaki uyuşturucu trafiğinin büyük kısmının Kuzey Kıbrıs üzerinden gerçekleştiği savlanmaktadır. Falyalı da bu ilişkilerde kilit isimdir. Dolayısıyla KKTC’deki bu yapılanmayı Türkiye’deki yapılanmalardan ve gelişmelerden ayrı düşünmek olanaklı değildir. KKTC’deki suç örgütleri ve Türkiye’dekiler bütünleşmiş görünmektedir. Olaya siyasal gözle bakıldığında bu kişinin siyasal bağlantıları olduğu anlaşılmaktadır. Bu ilişkiler ve söz konusu edilen ve peşine düşülen şantaj videoları da göz önüne bulundurulduğunda mafya-siyaset ilişkisi gün ışığına çıkmaktadır.

MAFYA HESAPLAŞMALARI VE SUÇ ORANLARINDAKİ ARTIŞ

KKTC, örgütlü suçlarla anılmaya devam etmektedir. Uyuşturucu ticareti ve mafya hesaplaşmaları, ülke gündeminde sık sık yer bulmaktadır. Özellikle Mağusa ve Lefkoşa’da kaydedilen şiddet olayları ve suikast girişimleri, suç örgütlerinin ülkede ne kadar etkili duruma geldiğini göstermektedir. 2024 yılının ikinci yarısında, örgütlü suçlara bağlı olarak 27 ciddi şiddet olayı rapor edilmiştir. Bunlar arasında yerel mafya gruplarının çatışmaları ve yurtdışından gelen suç örgütlerinin hesaplaşmaları da bulunmaktadır. Bir Başsavcı, KKTC'de nüfusa göre suç işleme oranının yüksek olduğunu ve artışın önüne geçilemediğini belirtmiştir. Başsavcı, artışın ana nedeninin yasal düzenlemelerdeki zayıflık ve denetim mekanizmalarının yetersizliği olduğunu vurgulamıştır.

YÖNETİMDE YOZLAŞMA

Mafya-siyaset ikileminde yozlaşmışlık ve egemenlik ilişkileri üzerinden yürüyen bir kirli ilişkiler yumağı ortaya çıkmaktadır. Kumar borcu, seks ilişkileri ve partilere akıtılan paralar ve hayırseverlik görünümü altında yapılan bağışlar ve başka çıkarlar yoluyla Falyalı ve benzerlerinin kendilerine siyasal ve bürokratik etki alanı yarattıkları anlaşılmaktadır. Yaptıkları yasa dışı işlerden ötürü haklarında hiçbir işlem yapılmamakta ve dava açılamamaktadır. İşlem yapacak polis ve dava edecek savcı bulanamamaktadır. Falyalı gibi kişilerin KKTC’deki yüksek düzey yetkililerle ve siyasetçilerle yakın ilişkiler içinde olduğu ve bazı siyasal patilerin seçim kampanyalarının finansmanını sağladığı bilinmektedir. Devlet görevlilerini ve siyasetçileri denetim altına alanlar hukuksal açıdan dokunulmazlık sahibi olmaktadırlar.

TOPLUM VE GÜVENLİK

KKTC’deki bu olumsuz gelişmeler, halkın güven duygusunu ciddi şekilde zedelemiştir. Toplum, özellikle güvenlik ve adalet mekanizmalarındaki zayıflıkların giderilmesini istemektedir. Polis teşkilatının güçlendirilmesi, emlak ve mali işlemlerin sıkı denetim altına alınması gibi önlemlerin acil olarak uygulanması gerektiği belirtilmektedir.

HÜKÜMETİN ETKİSİZLİĞİ VE KAMUOYU TEPKİSİ

Hükümetin, artan suç oranları ve örgütlü suç etkinliklerine karşı etkili bir strateji geliştirememesi eleştirilerin odak noktasıdır. Muhalefet liderleri bu konuda yaptıkları açıklamalarda “Hükümet suçla mücadelede tamamen başarısızdır. Denetimsizlik ve siyasal kayırmalar, suç örgütlerinin KKTC’de cirit atmasına sebep oluyor” ifadelerini kullanmaktadır. Bu açıklama, siyasal otoritenin güvenilirliğine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirmiştir. Bir sosyolog ülkede artan suç oranlarının nedenleri arasında üretim koşullarının yetersizliği, kıt kaynakların heba edilmesi ve hukuksuzluğun normalleşmesini temel etmenler olarak göstermektedir. Sosyoloğa göre, “Toplumun hukuka olan güveni azalmış durumdadır. Bu da bireysel ve örgütlü suçların artmasına neden olmaktadır”.

YARGIDA YOZLAŞMA

Yargı sistemi de yozlaşmadan payını almaktadır. Bu nedenle yargı da işlemez durumda kalmaktadır. Suç örgütü liderlerinin yargılanıp hapse atılmamış olmasına şaşırmamak gerekir. KKTC’de kirli para ve onun yarattığı kirli ilişkiler karşısında yargı da aciz kalmış durumdadır.  Kıbrıs Türk Barolar Birliği, yargı hizmetlerinin iyileştirilmesinin devletin öncelikleri arasına giremediğini belirtmiştir. KKTC Barosu Başkanı ülkede işlerin iyi gitmediğinin açıkça ortada olduğunu, sorunların, ülkenin boyunu aştığını belirterek “… devletin mali imkanlarının sınırlı olduğu bir gerçektir ve bunun farkındayız. Ancak bu devletin, mevcut teşkilatı, kapasitesi ve bütçesi kapsamında Kıbrıslı Türkleri sarmalına almış olan temel/yaşamsal sorunları çözmesinin, en azından bir miktar iyileşme sağlamasının olanaklı olmadığına inanmıyoruz” demiştir. Devletin, toplum bireylerinin en temel sorunlarını dahi çözemeyecekse, varlık sebebinin ne olduğunu ne için var olduğunu soran Başkan ciddi muhaceret uygulanmadığını, denetimsizliğin fiili nüfusu sayısal ve niteliksel olarak saptanmasını olanaksız kıldığını kaydetti. Devletin ülkeye ancak yasal bir statü/amaçla giriş yapılmasını ve bu amaç/statüye uygun olarak ülkede bulunulmasını sağlamak yönünde yıllardır gösterdiği umursamazlık, toplumun can ve mal güvenliğinden ciddi şekilde endişe etmesine, kriminal olayların gün be gün tırmanmasına; sosyal yapının kötü bir şekilde evrilmesine sebep olmakta; Kıbrıs Türk toplumunun huzurunu bozmaktadır” diyen Başkan, artan suç olaylarına, yargının cezaları yükselterek verdiği sert refleksin de çözüm getirmekten uzak olduğunu belirtmiştir. Barolar Birliği Başkanı suçun altında yatan nedenleri saptama ve inceleyip suçun gerçekleşmesini önlemek yönünde tedbir alınmadıktan sonra yargının önüne her gelen suçluya ağır cezalar kesmesinin yeni suçların işlenmesini engellemediğini anlatmıştır. Vatandaşlık ve göç konusunda, özellikle toplumsal yapıyı ve ülkenin kaynak ve olanaklarının dikkate almaksızın uygulanan siyasaların ciddi ve kalıcı birçok soruna yol açtığını kaydeden Başkan, sağlık, eğitim, trafik ve altyapının, ülke nüfusu karşısında yetersiz kaldığını söylemiştir.

SİYASAL YOZLAŞMA

Uluslararası hukukun ve kuralların uygulanamadığı Kuzey Kıbrıs kirli işlerin üssü olmuştur. Ayrıca, Türkiye’nin yoğun siyasal baskısı altındadır. Milliyetçilik kisvesi genelde olumsuzlukların üzerine örtülen bir örtüdür. Bu örtü KKTC’de üzeri milliyetçilik ideolojisiyle örülmüş “iki ayrı devlet” söylemiyle desteklenmektedir. Son yıllarda KKTC’de gelişen “iki ayrı devlet” söylemini, bu söylemi savunanların başında UBP’li ve milliyetçi Ersin Tatar yer almaktadır. Tatar Ekim 2020’de Türkiye’nin müdahalesiyle cumhurbaşkanı seçtirilmiştir. Adada uluslararası hukuka uygun çözüm modellerinden uzaklaşılmıştır. Kuzey Kıbrıs’taki kirli ve karanlık ilişkiler düzenin değişmesini istememektedir. Kıbrıs’ın kuzeyi ciddi bir ekonomik ve siyasal çıkmaza girmiş durumdadır. Bir yazara göre, yıllarca uluslararası kurumlardan dışlanmış, her tur barış umudu elinden alınmış, varlığı uluslararası toplum tarafından yok sayılmış ve yüzünü dost ve kardeş ülke olarak gördüğü Türkiye’ye dönmüş Kıbrıs Türk Toplumunun Türkiye müdahalesine karşı tepkisi her gecen gün artmaktadır. Kıbrıs ve Türkiye halkları arasındaki ilişkilere zarar vermektedir. Bununla beraber iki devletli siyasette ısrar etmek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üç garantör ülkesinden biri olan Türkiye’nin tüm ada üzerindeki söz hakkından feragat etmesine neden olabilecek gizil güç taşımaktadır.

KKTC “Göç, Kimlik ve İnsan Hakları Çalışmaları Merkezi” (CMIRS), son yaptığı ankette ülkedeki kamusal ve siyasal kurumlarına duyulan güveni ve toplumun güven düzeyini incelemiş ve Mart 2024 döneminde 500 kişi ile yüz yüze gerçekleştirilen anket sonuçlarını paylaşmıştır. CMIRS direktörünün değerlendirmesinin tam metni şu şekildedir: “Siyasal güvenin olmadığı, halkın ülkedeki ekonomik durum, yönetim sorunları ve yolsuzluktan şikayetçi olduğu bu ortamda sadece 25% oranında bir kesimin ülkede alınan kararlarda söz sahibi olduğunu düşünmesi ise ülke demokrasisi ve siyaseti açısından oldukça düşündürücüdür. Her 10 kişiden 9’unun ülkede yolsuzluk ve adaletsizliğin yaygın olduğunu düşündüğü bir ortamda adaletin yeniden sağlanabilmesinin olanaklı olduğunu düşünenler ise azınlıktadır. Bu ortamdan çıkış ve siyasete yeniden güvenin tesis edilmesi ise ciddi adımlar gerektirmektedir.  İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki geleneksel sosyal yapıya sahip toplumlarda toplumsal örgütlenme ve ilişkiler genellikle aile, akrabalık vs temelinde yapılaşmış olup resmi kurumlarla olan ilişkilere de yansımaktadır. Bu toplumlarda devletin kurumlarına olan bağlılık zayıf olup geleneksel ilişkiler daha ön plandadır. Bizim kültürümüz ‘kuralcı’ bir kültür değil ‘istisnacı’ bir kültürdür.  Yani arkadaş, akraba vs gibi yakınlara ayrıcalıklı davranmak, öncelik vermek, kısacası ‘torpil’ yapmak doğal kabul edilen bir davranıştır. Sosyal yapı davranışlarımız için temel oluşturan, hangi davranışın uygun olup hangisinin olmadığını belirleyen bir etkendir.  Kişiler sosyalizasyon süreci içerisinde neyin onay alacağını, neyin reddedilip de cezalandıracağını öğrenirler. Bizim toplumsal yapımız içerisinde geçmiş yıllara baktığımız zaman torpil yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi zaten geleneksel yapı içerisinde kabul gören bir olduydu.  Buna ek olarak son 20 sene içerisinde yolsuzluk ve rüşvetin de giderek yaygınlaşmaya başladığı, buna karşın çok büyük oranda cezasız kaldığı da gözlemlenebilmektedir.  Bu da aslında toplumun görerek öğrendiği ‘yolsuzluk ve rüşvetin ceza almayacağı, hatta onay görebileceği’ gerçeğini öğrenmesine yol açmıştır. Kısacası rüşvet ve yolsuzluk temelde sosyolojik olaylardır ve toplumun değer, yaşam biçimi ve örgütlenme tarzıyla yakından ilişkilidir. Ekonomik kararlılıksızlık, hızlı nüfus değişimleri, toplumsal ihtiyaçların göz ardı edilmesi, yönetimde boşluklar, sosyo ekonomik koşulların kötüleşmesi, yasal boşluklar ve bilinçsiz seçmenlerden oluşan bir ortam rüşvet ve yolsuzluk için en uygun zemini hazırlamaktadır. Geçmiş birçok çalışmada da belirtmiş olduğumuz gibi, bir anomie [1] toplumunda yaşamaktayız. Yukarıda saydığımız sosyal değişim koşullarının var olduğu durumlarda ahlakın bağlayıcılığının azaldığı, toplumsal değerler yerine bireysel ve bağlayıcı olmayan değerlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu gibi durumlarda bireysel çıkarları için ‘ahlaki’ veya ‘legal’ olmayan yollara yönelmek de bireysel değerlerin durduramayacağı bir durumdur. Bütün bunları bir de tanınmayan ve uluslararası hukuk dışında kalmış bir toplum merceğinden de incelersek çözüm daha da net bir şekilde görülebilir. ‘Kuralcı’ olmayan, ‘istisnacı’ bir toplum ancak ve ancak kural ve hukukun üstünlüğünü hissederek, yeni bir sosyalizasyon süreci içerisinde ahlaki ve legal olmayan davranışların ‘uygun olmadığını’ yeniden öğrenerek bu davranışlardan kurtulabilir. Toplumsal değerlerin yeniden etkili olabilmesi için legal olmayan davranışların cezasızlığının önüne geçilmesi gerekmektedir.   Bu da istisnasız olarak tüm illegal davranışların cezalandırılması ile olabilecek bir şeydir.  Ülkede siyasal güvenin yeniden tesis edilmesi de toplumun sosyal güveni ve bireylerin kendine güveni de buna bağlıdır.” 

Seçmen Oy Davranışının Değişmesi ile İlgili Bulguların Ön Değerlendirmesi

Bu etmenler birlikte ele alındığında, seçmen davranışında gözlemlenen değişim, “değer temelli bir kırılma” ile açıklanabilir. Kıbrıslı Türk seçmen, 2025 seçiminde, ekonomik vaatlerden çok laik kimliğini, adalet talebini ve yerel özerkliğini koruma refleksiyle hareket etmiştir. Dolayısıyla, 2025 seçim sonuçları yalnızca bir iktidar değişimini değil, aynı zamanda bir siyasal bilinç sıçramasını temsil etmektedir.

 Kıbrıslı Türk seçmen, “yolsuzluk, dinselleşme ve dış müdahale” üçgenine karşı demokratik-otantik kimliğini yeniden oluşturma iradesi göstermiştir.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, Kuzey Kıbrıs’taki siyasal ve toplumsal dönüşümü açıklamak için eleştirel-sosyolojik bir kuramsal temele dayanmaktadır. Çözümleme, Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramı, Pierre Bourdieu’nun simgesel iktidar yaklaşımı ve Joseph Nye’ın yumuşak güç (soft power) kavramının kesişiminde konumlanmaktadır. Bu üç yaklaşım, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs üzerindeki etkisini yalnızca askeri veya diplomatik bir etki alanı olarak değil, aynı zamanda ideolojik, kültürel ve ekonomik bir baskı biçimi olarak kavramsallaştırmaya olanak tanımaktadır.

Gramsci’nin Hegemonya Kuramı: Gramsci’ye göre hegemonya, salt zor araçlarıyla değil, “rıza üretimi” yoluyla sürdürülen bir egemenlik biçimidir. Devlet, ideolojik aygıtlar aracılığıyla toplumun onayını alır ve iktidar meşruluğunu bu rıza üretiminden türetir. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs siyasası, tam da bu noktada Gramsciyen bir çerçevede okunabilir: Ankara, yalnızca askeri varlık ve ekonomik yardımlarla değil, medya, eğitim ve dinsel kurumlar aracılığıyla da bir “rıza rejimi” oluşturmaya çalışmaktadır. Tarikat ağları, elçilik destekli din müşavirlikleri ve İlahiyat Kolejleri, bu hegemonik projenin ideolojik aygıtları olarak işlev görmektedir. Böylelikle, Kuzey Kıbrıs’ta “makbul Müslüman, sadık yurttaş” modeli üzerinden bir kültürel iktidar yeniden üretimi gerçekleştirilmek istenmektedir.

Bourdieu’nün Simgesel İktidar Yaklaşımı: Bourdieu, iktidarın yalnızca ekonomik ya da siyasal alanlarda değil, “simgesel alan”da, yani anlam, değer ve algı üretiminde, şekillendiğini vurgular. Simgesel iktidar, görünmez biçimde işleyen, ancak davranış kalıplarını ve toplumsal algıları belirleyen bir güçtür. Kuzey Kıbrıs bağlamında bu simgesel iktidar, Ankara’nın “ulusal dava”, “iki devletli çözüm”, “dinsel-milli kardeşlik” gibi söylemleriyle yeniden üretilmektedir. Bu söylemler hem Türkiye’nin müdahalesini meşrulaştırmakta hem de Kıbrıslı Türklerin özneleşme kapasitesini zayıflatarak bağımlılık ilişkilerini doğal gelişmeler olarak göstermektedir. Aynı zamanda medya ve eğitim alanında yürütülen kültürel etkinlikler, Bourdieu’nun “habitus” [2] kavramıyla açıklanabilecek biçimde, bireylerin düşünme ve davranma biçimlerini dönüştürmektedir.

Nye’ın Yumuşak Güç Kavramı: Joseph Nye’ın geliştirdiği “soft power” kavramı, devletlerin hedeflerine doğrudan baskı veya zor kullanmadan, cazibe, kültür ve değerler yoluyla ulaşma kapasitesini ifade eder. Ancak Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta uyguladığı yumuşak güç stratejisi, klasik anlamıyla cazibe üretiminden çok, ideolojik ve ekonomik bağımlılık yaratma ekseninde şekillenmektedir. Ankara, mali yardımlar, dinsel kurumlar, medya ve sivil toplum üzerinden oluşturduğu ağlar aracılığıyla bir tür “bağımlı cazibe” üretmektedir. Bu durum, yumuşak gücün hegemonik bir biçime büründüğü, yani “yumuşak güç” (soft power) ile “hegemon güç” (hegemonic power) arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir duruma işaret eder.

Bütünleşik Yaklaşım: Bu üç kuramsal çerçeve birlikte ele alındığında, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs siyasasının “çok katmanlı hegemonya” biçiminde işlediği görülür. Gramsciyen hegemonya, rızanın oluşturulmasını; Bourdieu’nun simgesel iktidarı, anlam üretiminin denetimini ve Nye’ın yumuşak gücü ise uluslararası meşruluğun sağlanması sürecini açıklar.

Sonuç olarak, Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan dönüşüm, klasik bir dış müdahaleden çok kültürel, ekonomik ve ideolojik boyutları iç içe geçmiş bir hegemonik yeniden yapılanma sürecidir. Bu süreç, Kıbrıslı Türklerin kimliksel özerkliğini aşındırırken, aynı zamanda Ankara’nın bölgesel güç mimarisinde yeni bir “bağımlı özerklik” modeli yaratmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Tarihsel Arka Plan ve Ankara’nın Rolü

1974–2002: Müdahale Sonrası Dönem ve Türkiye’nin “Koruyucu-Veli” Statüsü

1974 müdahalesinin ardından Türkiye, KKTC üzerinde hem güvenlik hem de siyasal alanlarda merkezi bir denetim mekanizması kurmuştur. Bu dönemde Ankara’nın hegemonik rolü, büyük ölçüde askeri vasilik, diplomatik baskı ve ekonomik bağımlılık üzerinden şekillenmiş ve yerel aktörlerin bağımsız hareket alanı ciddi biçimde sınırlanmıştır. Türkiye’nin “koruyucu-veli” statüsü, daha çok bürokratik ve askeri araçlarla desteklenen bir hegemonya biçimi olarak ortaya çıkmış ve ideolojik ve kültürel söylemler ikincil bir rol oynamıştır.

2002–2011: AKP İktidarı ve İdeolojik Dönüşüm

AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte Ankara’nın hegemonik stratejisi ideolojik ve siyasal araçlarla çeşitlenmiştir. “Kardeşlik” ve “ulusal irade” gibi söylemler Türkiye’nin KKTC üzerindeki etkisini meşrulaştıran hegemonik araçlar durumuna gelmiş ve güvenlik ve ekonomik bağımlılığın yanında ideolojik referanslar da ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Ankara yerel siyasetin yönlendirilmesinde yalnızca devlet mekanizmalarını değil aynı zamanda parti odaklı ve sivil ağları da kullanmaya başlamıştır.

2011–Günümüz: Kurumsallaşan Hegemonya ve Çok Boyutlu Etki Mekanizmaları

2011 sonrası dönemde hegemonya, tarikatlar, mafyatik ağlar ve medya üzerindeki denetim aracılığıyla kurumsallaşmış ve çok boyutlu bir görünüm almıştır. Ankara’nın “koruyucu-veli” rolü, yalnızca askeri ve bürokratik denetimle sınırlı kalmayıp, ideolojik, ekonomik ve demografik araçlar aracılığıyla da desteklenmiştir. Bu süreçte demografik mühendislik ve sosyal siyasa uygulamaları, hegemonik denetimin sürekliliğini sağlamada kritik bir araç olarak işlev görmüştür. Böylece Türkiye’nin KKTC üzerindeki etkisi, tekil güç kullanımından ağsal ve kurumsallaşmış bir hegemonya biçimine dönüşmüştür.

Özetle, 1974–2002 döneminde hegemonya askeri ve bürokratik denetim üzerine kuruluyken, AKP-MHP döneminde ideolojik, sivil ve demografik araçlarla çok boyutlu bir hegemonik yapıya dönüşmüştür. Yani Ankara’nın “koruyucu-veli” rolü, tekil güçten ağsal ve kurumsallaşmış bir hegemonya biçimine evrilmiştir.

Kuzey Kıbrıs’taki toplumsal, ekonomik ve siyasal çürümeyi ortaya koyan örnekler nelerdir?

Kuzey Kıbrıs’ın gerçek sorunlarını anlamak seçmenin oy kalıplarındaki köktenci nitelikteki değişmeyi açıklamak bakımından büyük önem taşımaktadır. Aşağıdaki çizelge sistemleştirilmiş bir açıklama sunmaktadır.

Çizelge 2:

Kuzey Kıbrıs’ta Seçmen Davranışını ve Tercihini Koşullandıran Temel Etmenler

Sorun Alanı

Başlıca Aktörler

Etkiler / Sonuçlar

Notlar / İlgili Dönem

Dinsel Yapılanmalar ve Eğitim

MİHR tarikatı, Süleymancılar, İlahiyat Kolejleri

Öğrenci ve gençler üzerinden dinsel etkilenme, hurafe yayılması, şeriat eğitimi

2017 – Günümüz

Siyasal Müdahale ve Seçimler

AKP-MHP, Ersin Tatar, Türkiye’den eski bakanlar, tarikat liderleri

Seçmen tepkisi, Ankara merkezli siyaset, halkın ret oyları

2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimi

Demografik Müdahale

Türkiye’den göç eden nüfus

Kıbrıslı Türklerin azınlıkta kalması, siyasal ve kültürel etki

1974 sonrası, özellikle 1990 sonrası

Örgütlü Suç ve Mafya

Halil Falyalı, Sedat Peker bağlantıları, yerel mafya

Kumar ve bahis sektörünün kontrolü, kara para aklama, şiddet olayları

2000’ler – Günümüz

Suikast ve Faili Meçhul Olaylar

St. Barnabas soygunu, Kutlu Adalı suikastı

Hukukun uygulanamaması, toplumda korku ve güvensizlik

1996

Ekonomi ve Yoksulluk

KKTC devlet yetkilileri, sosyal yardım mekanizması

Yoksulluk maaşı alanların artışı, gelir adaletsizliği

2017 – 2024

Emlak ve Rant

Emlakçılar, Alman ve İsrailli firmalar, Türkiye bağlantıları

Kara para aklama, Rum malları üzerinden dolandırıcılık, yabancı yatırımcıların müdahalesi

1997 – 2024

Basın ve İfade Özgürlüğü

Gazeteciler, KKTC mahkemeleri, Türkiye etkisi

Basın baskısı, dava ve korkutma, haber özgürlüğünün kısıtlanması

Günümüz

 

Çizelge 1, KKTC’deki toplumsal, siyasal ve ekonomik güç dinamiklerini sekiz ana sorun alanı üzerinden özetlemektedir. Çizelge, dinsel yapılanmalardan siyasal müdahalelere, demografik değişimlerden örgütlü suç ve ekonomik eşitsizliklere kadar çok katmanlı aktörlerin etkilerini ortaya koymaktadır. Özellikle AKP-MHP ittifakının seçim süreçlerine müdahalesi, Türkiye’den göç eden nüfusun demografik etkileri ve yerel mafya gruplarının ekonomik ve güvenlik üzerindeki rolü, toplumsal yapının şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Ayrıca suikast ve faili meçhul olaylar, hukukun uygulanabilirliği ve toplumsal güven üzerinde ciddi etkiler yaratmıştır. Ekonomik eşitsizlikler, yoksulluk maaşı alan nüfusun artışı ve emlak-rant ilişkileri, KKTC ekonomisinin kırılganlığını göstermektedir. Basın ve ifade özgürlüğünün sınırlanması ise demokratik denetim mekanizmalarının zayıflığını ortaya koymaktadır. Çizelge, KKTC’deki güç ilişkilerinin ve toplumsal sorunların bütüncül bir çözümlemesini sunarak, araştırmacılar ve siyasa yapıcılar için kapsamlı bir çerçeve sağlamaktadır.

Yerli Kıbrıslı Türklerin yaşam biçimi ve olası tepkileri

Geleneksel toplumsal yapı: Yerli Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa dışında, daha çok aile ve köy merkezli dayanışma ağları içinde yaşamaktadır. Toplumsal ilişkilerde akrabalık ve komşuluk bağları güçlüdür. Bu yapı, özellikle ekonomik ve güvenlik alanlarındaki krizlere karşı yerel dayanışmayı artırmaktadır.

Ekonomik duyarlılık: Çizelgeye göre ekonomik eşitsizlik, yoksulluk maaşı alan nüfusun artışı ve emlak-rant ilişkileri yerel halkı doğrudan etkilemektedir. Yerli Kıbrıslı Türkler, artan mali yükler, kira ve yaşam maliyetlerindeki yükseliş karşısında memnuniyetsizlik göstermekte ve bu durum protesto, toplumsal tepki, duyarlılık ve oy verme tercihlerinde değişime yol açabilmektedir.

Siyasal ve demokratik farkındalık: Basın ve ifade özgürlüğünün sınırlanması ile hukukun uygulanabilirliğinin zayıflığı, yerli halkın siyasal katılım ve demokratik haklarını koruma konusunda duyarlılığını artırmaktadır. Bu durum, sivil toplum örgütleri ve yerel meclislerde etkili tepki veya demokratik reform talebi biçiminde ortaya çıkarabilmekledir.

Güvenlik ve toplumsal düzen kaygısı: Örgütlü suç ve faili meçhul olaylar, yerli halkın güvenlik algısını olumsuz etkilemektedir. Yerel halk, devletin ve güvenlik güçlerinin etkinliği konusundaki yetersizlikleri eleştirmekte ve kendi topluluk dayanışma mekanizmalarını güçlendirmektedir.

Kültürel ve toplumsal kimlik: Yerli Kıbrıslı Türkler, kendi kültürel norm ve yaşam biçimlerini tehdit eden dış müdahalelere karşı direnç göstermektedir. Özellikle dış aktörlerin siyasal ve ekonomik etkisi, yerel halkta kimlik odaklı tepkilere ve yerel dayanışmanın siyasaya yansımasına neden olmaktadır.

Özetle, Çizelge 1, yerli Kıbrıslı Türkler açısından yaşam maliyetlerinin artışı, güvenlik zayıflıkları, hukuksal belirsizlikler ve demokratik denetim eksiklikleri üzerinden algılanmaktadır. Bu durum, toplumsal memnuniyetsizlik, siyasal tepkiler veya topluluk içi dayanışma mekanizmalarının güçlenmesi gibi sonuçlar doğurmaktadır. Yukarıdaki çizelgeyi açıklamak üzere aşağıda kimi açıklamalar yapılmıştır. Ancak aşağıdaki açıklamalar Kuzey Kıbrıs’taki çöküşü simgeleyen kesin bir etmenler listesi değildir. Bu etmenlerden çok daha farklı bir etmenleri içeren listeler hazırlamak olanaklıdır.

Karamsar, Kötümser Ama Geçekçi Kuzey Kıbrıs Tabloları: Örnek Olaylar

Örnek Olay 1: AKP-MHP İttifakının Kuzey Kıbrıs’taki Hegemonya Girişimleri

AKP-MHP ittifakının Kuzey Kıbrıs’taki siyasal ve ekonomik girişimlerinin, Adada seçim sonuçlarına doğrudan yansıdığını göstermektedir. Özellikle ekonomik teşvik ve yatırım vaatleri üzerinden yürütülen siyasaların, yerel seçmen davranışında sınırlı bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu durum, hegemonya girişimlerinin toplumsal düzeyde karşılık bulmadığını ve seçmenlerin bağımsız tercihlerini koruduğunu ortaya koymaktadır. Veri çözümlemesi, AKP-MHP ittifakının Kuzey Kıbrıs’ta uyguladığı hegemonya stratejilerinin, Kıbrıslı Türk seçmenlerin tercihleri üzerinde sınırlı etkiler yarattığını göstermektedir. Bu sonuç, siyasal hegemonya girişimlerinin yerel toplumsal dinamiklerle etkileşiminin öngörülemeyen sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymaktadır.

Örnek Olay 2: Seçmen Davranışındaki Değişim ve Ret Bildirimi

Kıbrıslı Türk seçmenlerin sandığa yansıyan tepkilerinin, doğrudan mevcut hegemonik siyasaları reddetme yönünde olduğunu göstermektedir. Özellikle genç seçmen grupları, ekonomik vaatlerden bağımsız olarak, siyasal bağımsızlık ve toplumsal özerklik üzerinde yoğunlaşmıştır. Seçmen davranışı çözümlemesi Kıbrıslı Türk seçmenlerin, hegemonik siyasalar karşısında bilinçli bir ret stratejisi geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, toplumsal özerklik ve siyasal bağımsızlık taleplerinin, ekonomik teşviklerden daha belirleyici olduğunu göstermektedir.

Örnek Olay 3: Türkiyeleşme [3] Kavramının Algılanışı

Kuzey Kıbrıs’ta “Türkiyeleşme” sürecinin yerel seçmenler tarafından farklı algılandığını ve bazı gruplar tarafından reddedildiğini göstermektedir. Bu, merkezi siyasaların yerel toplumsal yapıyla çatışabileceğini ve siyasal mesajların her zaman beklenen sonucu vermeyebileceğini ortaya koymaktadır. Türkiyeleşme siyasalarının Kıbrıslı Türk toplumu tarafından farklı biçimlerde algılanması, merkezi devlet siyasalarının yerel toplumsal dinamiklerle her zaman uyumlu olamayacağını göstermektedir. Bu bağlamda, hegemonya çabalarının yerel bağlamı dikkate almadan yürütülmesi, ters tepkilere yol açabilmektedir.

Örnek Olay 4: Mafya ve Yerel Ekonomi Üzerindeki Etkisi

Kuzey Kıbrıs’ta mafya bağlantılı ekonomik etkinliklerin, özellikle inşaat ve turizm sektörlerinde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu yapı, merkezi hegemonik aktörlerin denetimini zorlaştırmakta ve yerel seçmen üzerinde dolaylı baskı unsuru oluşturmaktadır. Mafya ve örgütlü suç örgütlerinin ekonomik etkinliklere müdahalesi Kuzey Kıbrıs’ta siyasal ve ekonomik hegemonya çabalarının sınırlarını göstermektedir. Bu durum, resmi siyasaların toplumsal ve ekonomik ağlarla doğrudan etkileşimde sınırlı etkiler üretebileceğini ortaya koymaktadır.

Örnek Olay 5: Galeriler ve Araç Ticareti

Yapılan gözlemler, otomobil galerileri üzerinden yürütülen ekonomik ve siyasal etkileşimlerin, yerel seçmen üzerinde sınırlı ama gözle görülür bir yönlendirme etkisi yarattığını göstermektedir. Özellikle kredilendirme ve yatırım vaatleri, seçmen davranışını kısa vadede etkilemiş, ancak uzun vadede toplumsal bağımsızlık algısı daha belirleyici olmuştur. Otomobil galerileri ve araç ticareti üzerinden yürütülen ekonomik müdahaleler, seçmen davranışında geçici değişiklikler yaratmış olmakla birlikte, hegemonya girişimlerinin kalıcı etkilerinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu, ekonomik teşviklerin toplumsal tercihler üzerindeki gücünün bağlamsal olarak sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Örnek Olay 6: İnşaat Sektöründe Patlama ve Yatırım Siyasaları

İnşaat sektöründe yaşanan hızlı büyümenin, merkezi ittifakın ekonomik ve siyasal etkilerini artırmayı hedeflediğini, ancak bu büyümenin toplumsal algıda tam karşılık bulmadığını göstermektedir. Bu durum, toplumsal özerklik ve bağımsızlık ile ekonomik gelişme arasındaki gerilimi ortaya koymaktadır. İnşaat sektöründeki hızlı büyüme ve yatırım patlaması, merkezi hegemonya stratejilerinin ekonomik boyutunu temsil etse de yerel toplumsal algı üzerinde sınırlı etki yaratmıştır. Bu durum, ekonomik büyümenin siyasal hegemonya için yeterli bir araç olmadığını göstermektedir.

Örnek Olay 7: “Casino” Olgusu ve Sosyal Etkiler

Toplanan veriler, kumarhaneler üzerinden yürütülen ekonomik ve sosyal etkileşimlerin, yerel seçmen üzerindeki kültürel ve etik algılarıyla çatıştığını göstermektedir. Bu durum, merkezi siyasaların yerel değerlerle uyumsuzluğunun sonuçlarını gözler önüne sermektedir. “Casino” etkinlikleri, merkezi hegemonya stratejilerinin ekonomik araçlarını temsil etmekle birlikte, yerel toplumsal normlar ve etik değerlerle çatışmıştır. Bu durum, hegemonik siyasaların toplumsal kabulünü sağlamada kültürel bağlamın önemini ortaya koymaktadır.

Örnek Olay 8: Yoksulluk ve Sosyoekonomik Bağlam

Toplanan veriler, Kuzey Kıbrıs’ta yoksulluğun belirgin olduğunu ve bunun, seçmen davranışları ile merkezi hegemonya çabaları üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu göstermektedir. Yoksulluk, ekonomik bağımlılığı artırmakta ve merkezi siyasal aktörlerin yerel topluluklar üzerindeki etkisini kolaylaştırmaktadır. Yoksulluk, toplumsal bağımlılığı ve merkezi hegemonya girişimlerine açıklığı artıran bir yapısal etmen olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, ekonomik sıkıntının siyasal tercihleri şekillendirmede kritik bir araç olduğunu göstermektedir.

Örnek Olay 9: Tarikatların Yurt Açması ve Çocukların Kabulü

Bazı tarikatlar Kuzey Kıbrıs’ta yurtlar açmakta ve yoksul ailelerden çocukları bu yurtlara kabul etmektedir. Bu süreç, dinsel örgütlerin toplumsal etkisini artırmakta ve merkezi siyasal aktörlerin stratejik hedefleri ile örtüşen toplumsal denetim mekanizmaları oluşturmaktadır. Tarikatların yurt açma etkinlikleri ve çocukları kabul etmesi, dinsel kurumlar aracılığıyla toplumsal etkilemeyi pekiştirmektedir. Bu durum, merkezi hegemonya stratejilerinin dinsel ve sosyal ağlar üzerinden uygulanabileceğini ortaya koymaktadır.

Örnek Olay 10: Diyanet’in Rolü

Diyanet’in Kuzey Kıbrıs’taki etkinlikleri hem dinsel eğitim hem de toplumsal yönlendirme açısından belirleyici olmuştur. Diyanet, yurtlar, camiler ve dinsel etkinlikler aracılığıyla yerel toplumu merkeze bağlama rolü üstlenmektedir. Diyanet’in Kuzey Kıbrıs’taki etkinlikleri, devlet-dışı dinsel aktörlerin merkezi hegemonya stratejileri ile paralel işlediğini göstermektedir. Bu durum, dinsel kurumların siyasal ve toplumsal yönlendirme kapasitesinin önemini vurgulamaktadır.

Örnek Olay 11: Elçilik, Bağlı Birimler ve Diplomatik Sorunlar

Toplanan veriler, elçiliğin rolünü ve yerel diplomatik sorunları da vurgulamaktadır. Merkezi aktörlerin siyasal hedefleri, elçilikler aracılığıyla uluslararası meşruluk kazanmayı hedeflerken, yerel sorunlar ve diplomatik çatışmalar, bu hedeflerin uygulanabilirliğini sınırlamaktadır. Elçilikler ve diplomatik sorunlar, merkezi hegemonya girişimlerinin uluslararası boyutunu temsil etmektedir. Yerel sorunlar ve diplomatik engeller, hegemonya stratejilerinin etkililiğini sınırlayan kritik etmenler olarak öne çıkmaktadır.

Seçmen Tercihini Etkileyen Etmenler: Süreç ve Güdülenmeler

Kuzey Kıbrıs’ta son seçimlerde seçmen davranışını etkileyen başlıca 11 etmen belirlenmiştir. Bu etmenlerin her biri, seçmenin kararını yönlendiren hem mekanizma (nasıl etkilediği) hem de güdülenme (neden etkilediği) boyutlarıyla incelenebilir.

Yoksulluk ve Ekonomik Bağımlılık: Merkezi aktörlerin toplumsal yardımları ve ekonomik teşvikleri, seçmenlerin günlük yaşamını doğrudan etkiler. Ekonomik güvenceden yoksun seçmenler, riskten kaçınarak mevcut düzeni veya yardımların güvencesini sağlayan adaylara yönelir.

Tarikatların Yurt Açması ve Çocukları Etkilemesi: Tarikatlar, yurtlar aracılığıyla gençleri ideolojik olarak eğitir ve ailelerle güçlü toplumsal bağlar kurar. Güdülenme: Bu bağlar, seçmen için güven ve ait olma duygusu yaratır ve destekledikleri adaylara oy verme davranışını meşrulaştırır.

Diyanet’in Rolü: Mekanizma: Vaaz ve eğitim etkinlikleri, toplumsal normları şekillendirir ve adaylara ilişkin algıyı olumlu ya da olumsuz etkiler. Din üzerinden oluşan ideolojik çerçeve, seçmenleri belirli adaylara yönlendirecek güçlü bir değer ve güdülenme sağlar.

Mafya ve Örgütlü Suç: Ekonomik ve sosyal baskı mekanizmaları aracılığıyla seçmen davranışları dolaylı olarak yönlendirilir. Kendi güvenliği veya ekonomik çıkarı için seçmen, baskı ve kontrol altında olduğu adayları destekler.

Casino ve Kumar Endüstrisi: Ekonomik çıkar grupları üzerinden adaylar desteklenir, yerel ekonomiye doğrudan etkisi olan etkinlikler seçmenle ilişkilendirilir. Seçmen, ekonomik yarar veya kararlılığı güvenceleyen adayları tercih eder.

İnşaat Sektöründeki Patlama: Büyük projeler ve yatırımlar, istihdam ve gelir olanakları yaratarak seçmenle doğrudan ilişki kurar. Seçmen, kişisel veya toplumsal çıkarı doğrultusunda yatırımcıları ve destekledikleri adayları tercih eder.

Diplomatik ve Elçilik Sorunları: Merkezi aktörlerin dış siyasa girişimleri ve elçilik girişimleri liderlik algısını güçlendirir. Seçmen, güvenlik ve kararlılık arayışıyla güçlü liderlik simgesi taşıyan adayları destekler.

AB ve Uluslararası Ambargo Süreçleri: Ekonomik ve siyasal yalıtım, seçmen algısında belirli adayların “koruyucu” rolünü öne çıkarır. Seçmen, dış baskılara karşı güçlü ve kararlı bir lider tercih etme eğilimi gösterir.

Küresel Ekonomik Kriz ve Yerel Etkiler: Kriz dönemlerinde merkezi aktörlerin kriz yönetimi, seçmen algısını şekillendirir. Belirsizlik karşısında seçmen, riskten kaçınarak kriz yönetiminde başarılı gördüğü adaylara yönelir.

Medya ve Propaganda Araçları: Yerel medya ve sosyal ağlar, adaylara ilişkin bilgi akışını ve algıyı yönlendirir. Seçmen, sürekli maruz kaldığı mesajlar ve sosyal normlar doğrultusunda oy tercihlerini yeniden biçimlendirir.

Toplumsal Kimlik ve Etnik/Dinsel Bağlılıklar: Kimlik grupları, toplumsal ait olma duygusu ve dayanışma yoluyla aday tercihlerini etkiler. Seçmen, kendi kimliğiyle uyumlu siyasaları ve adayları destekleyerek toplumsal kabul ve güvence arar.

Kuzey Kıbrıs’taki toplumsal, ekonomik ve siyasal çürümeyi ortaya koyan etmenler nelerdir?

KKTC’de son yıllarda yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeler, seçmen davranışlarında köktenci bir değişimi beraberinde getirmiştir. Özellikle son cumhurbaşkanlığı seçimleri, geleneksel oy verme kalıplarının kırıldığı, seçmenlerin “güven, kimlik ve yaşam biçimi” ekseninde yeniden konumlandığı bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca siyasal tercihlerdeki yüzeysel bir kayma değil, devlet-toplum ilişkilerinin, ekonomik düzenin ve kültürel kimliğin yeniden tanımlanması sürecidir. Bu bağlamda, KKTC’de seçmen davranışını biçimlendiren on bir temel etmen belirlenmiştir. Bu etmenlerin her biri, seçmenin siyasal sisteme, devlete ve Ankara merkezli müdahalelere bakışını doğrudan etkilemiş ve sonuçta sandığa yansıyan köktenci bir yönelim değişimine zemin hazırlamıştır.

Mafyatik ağların kurumsallaşması ve suç ekonomisinin yükselişi

Halil Falyalı örneğinde somutlaşan mafya-siyaset ilişkileri, devletin meşruluğunu aşındırmış, seçmenlerde “temiz toplum” ve “bağımsız adalet” talebini güçlendirmiştir. Bu durum, iktidar blokuna yönelik derin bir güven krizini doğurmuştur.

Rant ekonomisi ve emlak spekülasyonları

Girne ve İskele’de yoğunlaşan emlak rantı, toplumun geniş kesimlerinde mülksüzleşme ve eşitsizlik duygusunu artırmıştır. Seçmen, “kalkınma” söylemiyle meşrulaştırılan bu yağma düzenine tepki olarak sosyal adalet temelli siyasal seçeneklere yönelmiştir.

Offshore bankacılık ve kara para aklama

KKTC’nin denetim dışı finans merkezi durumuna gelmesi, seçmen gözünde ülkenin saygınlık kaybına ve suçla özdeşleşmesine yol açmıştır. Bu durum, “devletin suç ekonomisine teslim olduğu” algısını pekiştirerek seçmen güvenini zayıflatmıştır.

İnşaat sektöründeki denetimsiz büyüme

Rant odaklı inşaat patlaması, çevresel yıkımı artırmış ve yerel kimliği aşındırmıştır. Bu gelişme, seçmenlerde “kimliksel yabancılaşma” duygusunu tetiklemiş, yerel kimliği korumayı vaat eden hareketlere destek sağlamıştır.

Tarikatlaşma ve Sünni temelli İslamlaştırma siyasaları

Türkiye’den taşınan dinsel cemaatlerin yurt ve okul ağları, seküler yaşam biçimine yönelik açık bir tehdit olarak algılanmıştır. Diyanet ve Elçilik denetimindeki bu yapıların etkililiği, laik kimlik üzerinden şekillenen seçmen refleksini güçlendirmiştir.

Elçilik müdahaleleri ve Ankara merkezli siyasal yönlendirme

Seçim sürecinde Türkiye’den gelen açık müdahaleler, egemenlik bilincini zedelemiş ve seçmen, kendi siyasal öznesini koruma içgüdüsüyle “dış müdahaleye karşı duruş” sergilemiştir. Bu, bağımsızlık yaklaşımı seçmen davranışının en görünür biçimidir.

Yoksulluk ve gelir adaletsizliği

Artan yoksulluk oranları, “refahın belli gruplara aktarıldığı” inancını güçlendirmiştir. Bu, seçmenlerde mevcut rejimin halktan koptuğu algısını yaratmış ve değişim talebini pekiştirmiştir.

Nüfus mühendisliği ve demografik dönüşüm

Türkiye’den adaya taşınan nüfus, yerli halkın siyasal ağırlığını azaltmış ve bu seçmen davranışında güçlü bir “kimlik savunusu” refleksi doğurmuştur. Yerli Kıbrıslı seçmen, kendi kültürel ve siyasal varlığını koruma güdüsüyle hareket etmiştir.

Yargı ve kamu yönetiminde yozlaşma

Cezasızlık kültürünün yerleşmesi, hukuk sistemine güveni erozyona uğratmıştır. Seçmen, “adaletin yeniden kurulması” talebini iktidar değişiminin ana gerekçesi durumuna getirmiştir.

Kadınların güvenlik duygusunun azalması ve toplumsal şiddet

Artan şiddet olayları, toplumun genelinde güvenlik duygusunu zayıflatmış ve kadın seçmenlerde özellikle laik, sosyal devlet ve hukuk devleti vurgusu öne çıkmıştır.

Medya yönlendirmeleri ve bilgi alanının yozlaştırılması

Propaganda ve dezenformasyonun yoğunluğu, ters etki yaratarak halkın farklı bilgi kanallarına yönelmesini sağlamıştır. Bu durum, seçmenin “resmi anlatıya” olan güvenini tamamen yitirmesine yol açmıştır.

Sonuç olarak, belirtilen on bir etmen birlikte değerlendirildiğinde, Kıbrıs Türk seçmeninin siyasal tercihinde meydana gelen dönüşüm, yalnızca partisel bir yönelim değişimi değil, değer temelli, kimliksel ve ahlaksal bir yeniden oluşturma süreci olarak okunmalıdır. Seçmen, din temelli müdahalelere, rant ve mafya eksenli ekonomik yapılara, dış denetim mekanizmalarına karşı çıkarak, laiklik, toplumsal adalet ve siyasal özerklik ilkeleri etrafında yeniden kenetlenmiştir. Bu tepki, Kıbrıs Türk toplumunun tarihsel seküler kimliğinin sandığa yansıyan çağdaş bir ifadesi niteliğindedir.

Ankara’nın Seçimi Yönlendirme Çabaları ve Sonuçları

Ankara’nın Kuzey Kıbrıs seçim süreçlerine doğrudan ve dolaylı müdahaleleri, yerel siyasal iradenin özerkliğini aşındırmış ve seçmenlerde güven erozyonu, kimliksel savunma refleksi ve hem etkili hem edilgin siyasal tepkiler (boykot, sandığa kitlesel yönelme, stratejik oy vb.) üretilmesine yol açmıştır. Müdahaleler aynı zamanda yerel aktörleri siyasal olarak “satın alma” ve sahiplenme ağlarıyla bağlama veya sindirme işlevi görerek kısa vadeli iktidar kazanımları sağlasa da orta vadede ters tepki (meşruluk kaybı ve karşı-seferberlik) doğurmuştur.

Ankara’nın başvurduğu mekanizmalar

Açık siyasal müdahale / doğrudan destek: Üst düzey Türk siyasacıların ziyaretleri, açıkça veya örtük biçimde bir aday/parti lehine mesajlar ve kampanya desteği sağlamak amacını taşımıştır. Bu tür müdahaleler Kıbrıslı seçmenler tarafından doğrudan “dış müdahale” olarak okunmuş ve egemenlik tartışmasını tetiklemiştir.

Diplomatik/kurumsal araç kullanımına dayalı müdahale: Büyükelçilik kanalları, Din İşleri Müşavirliği, eğitim ve burs ağları aracılığıyla ideolojik ve örgütsel etki oluşturma ve kamu kaynaklarının (ör. yurtlar, projeler) vazgeçilemez bir meşruluk kaynağı olarak kullanılması çabaları hem normatif (değerleri şekillendirme) hem de uygulama (örgütlenme, yerel ağlar kurma) açısından olumsuz sonuçlar üretmiştir.

Maddi/ekonomik hegemonya, kaynak transferi, ihaleler ve sahiplenme: İstanbul merkezli ihale ve yatırım kanalları, belli sermaye kümelerini (yandaş şirketler, yatırımcılar) güçlendirmiş ve bu aktörler aracılığı ile yerel siyasetçiler ve seçmen kesimleri ödüllendirilmiş veya baskı altına alınmıştır. Bu mekanizma, kısa vadeli oy kazanımı sağlamış ancak yapısal meşruluğu yıpratmıştır.

Gölge / yarı-gizli sert araçlar, istihbarat, güvenlik bağlantıları, örtük güç ilişkileri: Güvenlik kurumları, istihbarat aktörleri ve bazen suç ağlarıyla kurulan örtük bağlar vasıtasıyla siyasal hedeflere baskı uygulanması iddiaları medya ve araştırma raporlarında geniş yer bulmuştur. Bu tür savlar KKTC kamuoyunda korku ve öfke yaratmıştır.

Medyatik ve ideolojik araçlar: Türkiye merkezli medya aktörleri, sosyal medya kampanyaları, dinsel aktörlerin (tarikat liderleri, vaizler) mesajları ile seçmenin simgesel-kültürel alanına müdahale edilmiştir. Bu yaklaşım kimlik temelli kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Seçmen davranışını etkileme yolları: nedensel zincirler

Aşağıda müdahalenin “nasıl” etkilediğini açıklayan işleyen mekanizmalar (causal pathways) sıralanmaktadır:

Dış müdahale algısı (ör. açık destek, elçilik müdahaleleri), seçmende “yerel iradenin çalındığı” duygusu yaratmıştır. Bu güven kaybı hem iktidara oy verme güdüsünü azaltmış hem de karşıt siyasal partiler etrafında birleşmeyi tetiklemiştir. Bu etki hem 2020 hem de 2025 seçimlerinde gözlemlenmiştir.  Bu gelişmeler müdahale algısı karşıtı bir toplumsal tepki yaratarak sandık başında yo kalıplarının değişimini kolaylaştırmıştır.

Diyanet-elçilik-tarikat ağlarının etkinleşmesi, laik/seküler kimliğe bağlı seçmenleri harekete geçirmiş görünmektedir. Bu süreç, oy tercihini “yaşam biçemi savunusu” eksenine kaydırmış ve seküler ve AB-uyumlu parti/adaylara yönelimi artırmıştır. Tarikat yurtları ve benzeri örnekler bu mekanizmayı somutlaştırmış ve güçlendirmiştir.

Yandaş gruplara kaynak transferleri iş ve yardım karşılığı oy alma olanağı yaratmış ve kısa vadede iktidarı güçlendirmiştir. Ancak aynı yaklaşımlar yolsuzluk algısını artırmış ve sonunda seçmen çözüm yolunu iktidar dışındaki partilerde aramıştır. Böylelikle korporatist girişim destek kaybetmiş ve "temiz siyaset" talebi güçlenmiştir. Falyalı örneği iktidar tarafından yönetilen siyasal sahiplenme süreçlerinin yarattığı meşruluk sorunlarının simgesi olmuştur.

Gazetecilere yönelik davalar, hukuksal baskılar ve güvenlik soruşturmaları bir kesimde siyasetten uzaklaşma (retreat) eğilimi yaratırken, diğer kesimde “sandıkla cevap verme” stratejisini güçlendirmiştir. Bu tür baskıcı müdahaleler bazen oy vermede düşük katılıma bazen de yüksek katılıma yol açabilir ancak değişimin hangi yönde olacağı yerel olgulara ve harekete geçebilme kapasitesine bağlıdır.

Ankara’nın müdahalesi, seçmenin Kıbrıs sorunu bakımından “iki devlet” söylemine mi yoksa federasyon-çözümüne mi yöneleceğini etkilemiştir. Müdahale ve Ankara’ya bağımlılık algısı arttıkça, bağımsızlıkçı veya Ankara’ya uzak olan adaylara yönelim güçlenmiştir. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya çıkan CTP zaferi bu nedenle açıklanmaktadır.

Ne değişti?

Değişim kısa ve orta/uzun vade olarak iki ayrı açıdan ele alınmalıdır. Kısa vadede, Ankara destekli adayların lojistik ve finansal üstünlükleri somut olaylarda, sandık için seferber olmada ve medyada daha fazla görünür olmakla sonuçlanmıştır. Ancak, orta ve uzun vadede yerel meşruluk ve demokratik güvenin zayıflaması, seküler-yerel kimliğin siyasallaşması ve karşı yönde seferber olması seçmen davranışında radikal yeniden konumlanmalara ve tercihlerin değişmesine yol açmıştır.

Kısaca değerlendirmek gerekirse, Ankara’nın müdahaleleri, nesnel olarak iktidar lehine kısa süreli kazanımlar yaratmış olsa da seçmen davranışını şekillendiren asıl etmenler üzerinde (güven, kimlik, adalet beklentisi) olumsuz etkiler üretmiştir. Ankara müdahalesi, Kıbrıs Türk seçmeninin tarihsel seküler-demokratik duyarlılıklarını tetiklemiş ve bu da 2020–2025 döneminde radikal oy kaymalarını açıklayan yapısal bir neden olmuştur.

Tarikatların ve dinsel cemaatlerin KKTC’deki örgütlenme biçimleri, laik yaşam biçemi ve toplumsal kimlik üzerinde ne tür bir dönüşüm yaratmıştır?

(KKTC, kuruluşundan itibaren Türkiye’nin laiklik anlayışını benimsemiş, toplumsal yapı dinsel ait olma duygularından çok etnik ve kültürel kimlik etrafında bütünleşmiştir. Bu sonuç kurucu önderler Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş etkisiyle açıklanabilir. Kıbrıslı Türkler, Osmanlı mirası Sünni geleneği dinsel bir kimlik göstergesi olmaktan çok kültürel bir unsur olarak taşımış, dinin kamusal yaşamdaki görünürlüğünü sınırlı tutmuştur. Ancak 2000’li yıllardan itibaren, özellikle AKP iktidarı döneminde Türkiye merkezli tarikat ve dinsel cemaatlerin KKTC’ye sistemli biçimde taşınması, bu dengeleri kökten dönüştürmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, yalnızca dinsel yaşam biçimlerinde değil, laiklik, kimlik ve toplumsal ait olma kavramlarının içeriğinde de ciddi kırılmalara yol açmıştır.

Kırılmayı belirleyen örgütlenme biçimleri ise “öğrenci yurtları” ve “dernek” kılıfı altında etkinlik gösteren dinsel yapılar olmuştur. Örneğin Süleymancılar’a ait “Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği” adanın dört bir yanına yayılmıştır. Bu yurtlar çoğu zaman ruhsatsız binalarda etkinlik göstermekte ve elçilik ve Diyanet Müşavirliği’nden atanan görevliler burada “fıkıh”, “hadis” ve “Arapça” dersleri vermektedir. Bu durum, Diyanet’in eylemli olarak sivil topluma etki ettiği bir gölge eğitim sistemi yaratmıştır. Tarikat yapılanmaları, Türkiye’den sağlanan kamu kaynakları ve büyükelçilik ağının dolaylı desteğiyle hareket etmektedir. Bu finansal bağımlılık, KKTC’nin dinsel alanında merkezi bir vasilik ilişkisi kurmakta ve yerel dinsel uygulamaların özerkliğini zayıflatmaktadır. Örgütlenmenin hedef kitlesi, özellikle Türkiyeli göçmen ailelerin çocukları ve düşük gelirli Kıbrıslı Türk gençlerdir. Tarikatlar bu kesimlere “barınma ve dinsel eğitim” vaadiyle ulaşmakta ve toplumsal dayanışma ağları üzerinden sadakat ilişkileri kurmaktadır. Tarikat ağlarının yayılması, Kıbrıs’taki geleneksel seküler yaşam alanlarının daralmasına yol açmıştır. Başörtüsü serbestliği gibi uygulamalar, laiklik ekseninde yaşayan geniş kesimlerce “yaşam biçimine müdahale” olarak algılanmıştır. Dinsel cemaatlerin okullar ve yurtlar üzerindeki etkisi, eğitim sistemini dogmatik bir çizgiye çekerek bilimsel düşünce kültürünü zayıflatmıştır. Sünni-tarikat eksenli ideolojik dayatmalar, Kıbrıs Türklerinin kimlik algısında “biz” ve “onlar” ayrımını derinleştirmiştir. Seküler Kıbrıslı Türkler, Türkiye’den taşınan dinsel ağları “kültürel işgal” olarak görmektedir. Bu durum, dinsel ait olma duygusunun ötesinde, kültürel bir direniş refleksi üretmiştir. Son seçimlerde laik kimlik vurgusunun bu denli güçlü çıkmasının arkasında bu kimliksel savunma dinamiği yatmaktadır. Tarikatların “patriarkal” anlayışları, kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü ve özgürlük alanlarını daraltmıştır.[4] Kadına yönelik şiddet ve taciz olaylarının artması, kadın seçmenlerde güçlü bir seküler adalet ve özgürlük talebini doğurmuş, bu da oy tercihlerine doğrudan yansımıştır. Bu dönüşüm, seçmen davranışında iki yönlü bir sonuç doğurmuştur: Dinsel söyleme duyarlı bir azınlık (tarikat ağlarından beslenen, Ankara ile ideolojik bağ kuran seçmenler) ve  seküler-özerk kimliğini korumak isteyen çoğunluk (laiklik, kadın özgürlüğü ve toplumsal çağdaşlık üzerinden siyasal tepki geliştiren kesimler). CTP’nin son seçimlerde ulaştığı yaklaşık %64’lük oy oranı, bu ikincil grubun birleşik tepkisinin bir sonucudur. Seçmen, yalnızca iktidar blokuna değil, aynı zamanda dinsel vasilik sistemine karşı da sandıkta direniş göstermiştir.

Sonuç olarak, tarikatlaşma olgusu KKTC’de dinin yeniden siyasallaşmasına yol açarken, aynı zamanda laikliğin yeniden siyasallaşmasını da beraberinde getirmiştir. Kıbrıs Türk toplumu, bu ideolojik baskıya tepki olarak seküler kimliğini yeniden tanımlamış ve dinsel vasiliğe karşı bir “sivil direniş kimliği” oluşturmuştur. Bu süreç, sadece bir inanç çatışması değil, bir egemenlik, kimlik ve yaşam biçimi savaşımı olmuştur.

Türkiye’nin “makbul Müslüman” modeli, Kıbrıslı Türklerin seküler kimliğiyle hangi noktalarda çatışmaktadır?

Türkiye’nin son yirmi yılda geliştirdiği “makbul Müslüman” modeli, siyasal iktidarın İslam’ı kamusal alanın düzenleyici ideolojisi kılma çabasının ürünüdür. Bu model, dindarlığı bireysel bir inanç olmaktan çıkararak, itaat eden, milliyetçi ve tutucu bir yurttaşlık biçimiyle özdeşleştirmek istemektedir. Dolayısıyla “makbullük”, dinsel bağlılıktan çok, siyasal sadakati ve otoriteye uyumu ifade etmektedir. Bu anlayış, Türkiye’de olduğu gibi Kuzey Kıbrıs’ta da dinin toplumsal alandaki rolünü ideolojik bir araç düzeyine indirgemektedir.  “İyi Müslüman” tanımı devletin onayladığı biçime göre yeniden oluşturulmak istenmektedir.

Kıbrıs Türk toplumu, Osmanlı sonrası dönemde çağdaşlaşmayı dinsel değil, kültürel ve toplumsal bir ilerleme projesi olarak içselleştirmiştir. İngiliz koloni yönetimi döneminde başlayan laik eğitim sistemi, 1960 Cumhuriyeti sonrasında kurumsallaşmış ve dinin kamusal alandaki rolü sınırlı kalmıştır.

Bu tarihsel deneyim, Kıbrıslı Türklerde “Müslüman ama laik” kimlik algısının yerleşmesine yol açmıştır. Din, kişisel bir inanç alanı olarak görülmektedir. Din, KKTC’de siyasete, hukuka veya eğitime yön veren bir referans değildir. Bu nedenle KKTC’liler için seküler kimlik, yalnızca ideolojik değil, yaşam biçimi ve toplumsal ait olma duygusunun önemli bir göstergesidir.

Türkiye’nin “makbul Müslüman” modeli dinin siyasal karar süreçlerine ve kamu yönetimi içine alınmasını meşrulaştırırken, Kıbrıslı Türk sekülerliği bu anlayışa direnç göstermektedir.

KKTC’de Diyanet’in genişleyen yetkileri, Türkiye’den gönderilen din görevlileri ve tarikat ağlarının etkililiği, laikliğin kamusal denetim alanı olmaktan çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, yerel halkta “dinin kamusal alanda dayatma aracı durumuna geldiği” algısını doğurmuştur.

“Makbul Müslüman” modeli, kadını aile merkezli, itaat eden bir toplumsal role hapseder. Oysa Kıbrıs Türk kadını tarihsel olarak eğitimli, çalışkan ve kamusal yaşamda aktif bir konuma sahiptir. Dolayısıyla bu model, kadın özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularında ciddi bir kültürel çatışma üretmiştir. Kadınların son seçimlerde laik partilere yönelmesi, bu ideolojik baskıya doğrudan bir tepki niteliğindedir.

Türkiye’nin “ümmet merkezli” dinsel söylemi, Kıbrıslı Türklerin toplumsal özerklik ve ulusal kimlik bilincini zedelemektedir. Kıbrıslı Türkler kendilerini önce “Kıbrıslı” sonra “Türk” olarak tanımlama eğilimindedir. Din ise bu kimlik tanımının merkezinde yer almaz. Ankara’nın “tek tip Müslüman Türk” idealine dayalı kimlik oluşturma çabası bu çok katmanlı ait olma yapısıyla çatışmaktadır. Sonuçta, seküler kimlik KKTC’de yalnızca laiklik savunusu değil, ulusal kimliğin bir parçası olarak işlev görmektedir.

İmam hatip okullarının açılması, din temelli eğitim programlarının yaygınlaştırılması ve tarikat yurtlarının etkisinin artması, Kıbrıs Türk eğitim sistemini dönüştürme çabasının somut örnekleridir. Bu durum, genç kuşaklarda laik yurttaşlık bilincinin aşınması korkusunu doğurmuş ve seküler kesimlerin siyasal karşı tepkisini hızlandırmıştır. Bu ideolojik çatışmanın doğrudan sonucu, Kıbrıs Türk toplumunda kimliksel savunma refleksinin güçlenmesidir. KKTC seçmeni dinsel vasilik girişimlerini yalnızca Ankara’nın müdahalesi olarak değil, aynı zamanda kendi yaşam biçimine yönelmiş bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu nedenle laiklik, son seçimlerde bir ideolojik tercih olmaktan çıkıp, varoluşsal bir tutum durumuna gelmiştir. CTP’nin ve benzeri partilerin yükselişi, bu kimliksel savunmanın siyasal karşılığıdır: seçmen, “makbul Müslüman” modeline karşı “seküler yurttaş” kimliğini sandıkta yeniden üretmiştir.

Sonuç olarak KKTC’de ideoloji ithalatının sınırlarına gelinmiştir. Türkiye’nin “makbul Müslüman” modeli, KKTC’de yalnızca dinsel değil, siyasal bir mühendislik projesi olarak algılanmaktadır. Ancak bu model, tarihsel olarak sekülerleşmiş, eğitimli ve Batı kültürüne yakın Kıbrıs Türk toplumuna organik biçimde etki edememektedir. Bu başarısızlık, Ankara’nın hegemonik stratejisinin en zayıf halkalarından biridir: ideolojik ithalat, yerel kimlik dokusuna çarparak ters tepki üretmekte ve laikliğin yeniden siyasal meşruluk kazanmasına yol açmaktadır. Kıbrıs Türkleri için laiklik artık yalnızca bir anayasal ilke değil, ulusal varoluşun güvencesi olmuştur..

Mafya, kara para ve rant ekonomisinin KKTC’de kurumsallaşması hangi siyasal mekanizmalarla olanaklı hale gelmiştir?

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde mafya, kara para ve rant ekonomisinin kurumsallaşması, yalnızca ekonomik yozlaşmanın değil; devlet kapasitesinin zayıflaması, siyasal himaye ilişkilerinin derinleşmesi ve dışa bağımlı ekonomik modelin yarattığı bir yapısal dönüşümün sonucudur. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren Türkiye merkezli sermaye grupları, kumar ve inşaat sektörü üzerinden adada yeni bir “paralel ekonomi” yaratmıştır. Bu yapı, siyasal otoritenin doğrudan müdahil olduğu bir rant rejimine evrilmiş ve yasal ile yasa dışı arasındaki sınırların bulanıklaşması kurumsal çürümenin temel göstergesi durumuna gelmiştir.

KKTC’nin uluslararası alanda tanınmamış olmak statüsü, mali denetim ve hukuk mekanizmalarını kırılgan duruma getirmiştir. Denetim eksikliği, özellikle off-shore bankacılığı, kara para aklama ve kumar sektörü için uygun bir zemin oluşturmuştur. Yasal çerçevede görünen finansal işlemler, siyasal aktörlerin gözetimi altında yürütülmekte ve bu da devletin düzenleyici işlevini mafya ile simbiyotik bir ilişkiye dönüştürmektedir. Siyasal partiler, özellikle iktidar blokları, ekonomik rant ağlarını sadakat üretme aracı olarak kullanmaktadır. İhaleler, arazi özgülemeleri ve yatırım izinleri iktidar partisine yakın sermaye gruplarına verilerek oy tabanı oluşturulmak ve güçlendirilmek istenmektedir. Bu sahiplenme sistemi hem siyaset-mafya ilişkisini meşrulaştırmış hem de suç ekonomisini siyasal sistemin parçası durumuna getirmiştir. Türkiye kaynaklı özel yatırımlar, kamu projeleri ve devlet güvenceli krediler, yerel ekonomiyi dışa bağımlı bir yapıya durumuna dönüştürmüştür. Bu bağımlılık, denetim ve saydamlık mekanizmalarının devre dışı bırakılmasına olanak tanımış ve kara para aklama süreçleri “yatırım teşviki” kisvesiyle örtülmüştür. Ankara merkezli iş çevreleri, inşaat ve casino sektörleri üzerinden ada ekonomisinde hegemonik konuma gelmiştir.

Yargı kurumlarının mafya bağlantılı dosyalara müdahale etmekte isteksiz davranması, “cezasızlık kültürünü” yerleştirmiştir. Halil Falyalı cinayeti ve benzeri olaylar, siyaset-yargı-mafya üçgeninin kurumsal işleyişe dönüştüğünü göstermiştir. Bu durum, halkta adalet duygusunun zedelenmesine ve devlete olan güvenin sarsılmasına yol açmıştır.

Medyada mafya liderlerinin “hayırsever iş insanı” olarak sunulması, suç ekonomisinin toplumsal meşruluk kazanmasına hizmet etmiştir. İktidar yanlısı medya, rant düzenini “kalkınma” ve “ulusal yatırım” söylemleriyle perdelemekte ve kamuoyunun eleştirel reflekslerini zayıflatmaktadır.

Mafya yapılarının ekonomiden siyasete, siyasetten topluma uzanan etkisi, KKTC’de yeni bir sosyo-ekonomik tabakalaşma yaratmıştır. Casino ve inşaat sektörlerinden beslenen sermaye çevreleri, “yeni elit sınıfı” oluşturmuştur. Bu yeni elit, siyasal partilerle simbiyotik ilişkiler kurarak kurumsal rant düzenini kalıcı kılmıştır. Kamu görevlilerinin, bürokratların ve yerel yönetim temsilcilerinin bu ağlar içinde yer alması “mafyanın devlete eklemlenmesi” olarak nitelendirilebilecek bir olguyu doğurmuştur.

Yukarıda açıklanan mekanizmaların sonucu olarak KKTC’de siyasal sistem derin bir meşruluk krizi yaşamaktadır. Seçmen, devlet kurumlarının mafyatik ağlara teslim olduğu inancıyla, “temiz siyaset” ve “adil yönetim” taleplerini yükseltmiştir. Bu tepki, son seçimlerde CTP gibi seküler, sosyal adaletçi partilerin oy oranlarındaki artışın ana nedenlerinden biridir. Dolayısıyla mafya ve rant düzeni yalnızca ekonomik değil, seçmen davranışını şekillendiren siyasal bir etmen olarak kabul edilmelidir.

Sonuç olarak kurumsal çürümeden siyasal direnişe geçilmiştir. KKTC’de mafya ve kara para ekonomisinin kurumsallaşması, yalnızca yasal boşlukların değil, otoriter-popülist yönetim biçeminin ve Ankara’ya bağımlı ekonomik yapının ürünüdür. Ancak bu durum, Kıbrıs Türk toplumunda ters yönde bir etki yaratmıştır: halk, siyasal bağımsızlık ve ahlaksal bütünlük taleplerini yeniden ortaya koymuş ve rant düzenine karşı demokratik bir refleks geliştirmiştir. Bu bağlamda, mafya ve rant ekonomisinin kurumsallaşması süreci, paradoksal biçimde, siyasal arınma ve toplumsal uyanışın zeminini de hazırlamıştır.

Türkiye kaynaklı ekonomik bağımlılık, KKTC’deki kamu yönetimi, hukuk sistemi ve toplumsal güven üzerinde nasıl bir etki yaratmaktadır?

KKTC’nin Türkiye’ye ekonomik bağımlılığı, tarihsel olarak bir “destek ilişkisi” olarak başlamış ve zamanla siyasal vasiliğin ana aracına dönüşmüştür. Türkiye’den gelen bütçe yardımları, kamu yatırımları ve maaş ödemeleri, KKTC’nin mali özerkliğini sınırlamakta ve bu bağımlılık, yalnızca ekonomik alanı değil, kamu yönetimi, hukuk düzeni ve toplumsal güven mekanizmalarını da doğrudan etkilemektedir. Bu durum, “yardım” retoriği altında işleyen bağımlı kalkınma modelinin bir ortaya çıkış biçimidir: ekonomik kaynak aktarımı, kurumsal güçlenmeyi değil, siyasal itaati pekiştirmektedir. Türkiye’den aktarılan fonların büyük kısmı, “Mali Protokoller” aracılığıyla belirli koşullara bağlanmaktadır. Bu protokoller, KKTC’nin kamu siyasalarını belirleyen dışsal yönlendirme araçları durumuna gelmiştir. Bürokratlar, karar süreçlerinde yerel gereksinmelerden çok Ankara’nın önceliklerini dikkate almak zorunda kalmaktadırlar. Böylece kamu yönetimi ulusal hesap verebilirlikten kopmakta ve teknik kapasite yerine sadakat temelli kadrolaşma öne çıkmaktadır. Ekonomik bağımlılık, liyakat sistemini zayıflatarak partizan atamaları özendirmektedir. Kamu görevlileri, reform ve denetim süreçlerinde özerkliklerini kaybetmiştir. Yönetim yapısı “yardım karşılığı uyum” modeline dönüşmüştür. Sonuçta kamu yönetimi, siyasal sahipliğin ve dış müdahalenin kesişim noktasında işlev gören kırılgan bir yapıya bürünmüştür.

Akçalı ve yönetsel bağımlılık, yargı bağımsız hareket etmesini güçleştirmiştir. Türkiye’den gelen projeler veya yatırımlar hakkındaki davalarda yerel yargı “siyasal sonuç” endişesiyle çekingen davranmaktadır. Bu durum, hukuk devletinin temeli olan eşitlik ve tarafsızlık ilkelerinin aşınmasına neden olmaktadır.

Kamu ihaleleri ve yatırım izinlerinde Türkiye merkezli şirketlere sağlanan ayrıcalıklar, yolsuzluk ve çıkar çatışmalarının önünü açmaktadır. Sayıştay ve Ombudsman gibi kurumlar, yeterli yetki ve siyasal destekten yoksun bırakıldığı için etkisiz bir gözetim rejimi ortaya çıkmıştır. Böylece hukuksal denetim, “siyasal onay mekanizmasına” dönüşmüş ve cezasızlık kültürü yaygınlaşmıştır.

Ekonomik bağımlılığın sürekli olarak “yardım” söylemiyle meşrulaştırılması, toplumda özne olma bilincini zayıflatmıştır. Kıbrıslı Türkler, kendi kurumlarının Ankara’nın kararlarıyla şekillendiğini gözlemledikçe, devletlerine olan ait olma duygusunu yitirmekte ve bu da toplumsal güven krizine yol açmaktadır. Bağımlı ekonomik yapı, yurttaşların kamusal karar süreçlerine etkide ve katkıda bulunma inancını zayıflatmıştır. “Nasıl olsa Ankara karar veriyor” algısı, seçmenlerde siyasal ilgisizlik ve güvensizlik üretmektedir. Bu durum, seçimlere katılım oranlarındaki dalgalanmalar ve “protesto oyları” biçiminde gözlemlenmektedir.

Türkiye’den gelen kaynakların partizan biçimde dağıtılması, kamu çalışanları ve özel sektör emekçileri arasında gelir uçurumunu artırmıştır. Toplumda “Ankara’ya yakın olanlar” ile “dışarıda kalanlar” arasında derin bir ayrışma oluşmuş ve ekonomik adaletsizlik toplumsal sermayeyi zayıflatmıştır.

Sonuç olarak bağımlılığa karşı direnç oluşmuştur. Türkiye kaynaklı ekonomik bağımlılık, KKTC’nin kamu yönetimi ve hukuk sisteminde kurumsal deformasyona, toplumda ise güven erozyonuna yol açmaktadır. Ancak bu durum aynı zamanda bir karşı bilinç doğurmuştur: Kıbrıs Türk toplumunda giderek güçlenen yönetişim, hesap verebilirlik ve özerklik talepleri ekonomik bağımlılığın siyasal sonuçlarına karşı gelişen demokratik bir direnç biçimidir. Dolayısıyla bağımlılık ilişkisi, yalnızca zayıflatıcı değil, uzun vadede kurumsal reform ve kimliksel özerklik taleplerinin de itici gücü durumuna gelmektedir.

Kıbrıslı Türk seçmenler, Ankara merkezli müdahalelere karşı nasıl bir ‘karşı-hegemonik’ refleks geliştirmiştir?

Kıbrıslı Türk seçmenlerin son yıllarda sergilediği siyasal davranış, yalnızca partisel bir tercihi değil aynı zamanda kimliksel ve kültürel bir direnişi de yansıtmaktadır. Ankara’nın seçim süreçlerine yönelik açık veya dolaylı müdahaleleri Adada egemenlik bilinciyle iç içe geçmiş bir tepki doğurmuştur. Bu tepki, klasik anlamda bir muhalefet davranışından farklıdır: seçmenler, siyasal bağımsızlık, yaşam biçimi ve kimliksel bütünlük temelinde ‘karşı-hegemonik’ bir refleks geliştirmiştir. Bu refleks, hegemonik güç tarafından dayatılan ideolojik, ekonomik ve dinsel müdahalelere karşı, yerel kimliğin yeniden siyasallaşmasını sağlamıştır.

Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramından hareketle, Kıbrıslı Türklerin tepkisi “karşı-hegemonik pratikler” bağlamında değerlendirilebilir. Ankara merkezli iktidar blokunun hegemonya stratejisi dinsel cemaatleşme, medya denetimi, ekonomik bağımlılık ve siyasal sahiplik üzerinden kurulan bir rıza üretim mekanizmasıdır. Ancak bu hegemonya, Kıbrıslı Türk toplumunun tarihsel sekülerlik, eğitim düzeyi ve demokratik bilinci nedeniyle tam olarak içselleştirilememiştir. Sonuçta, Kıbrıslı seçmen “rıza üretimi”ne değil, “rızanın reddine” dayalı bir siyasal refleks geliştirmiştir. Seçmen, dış müdahaleye karşı en görünür tepkisini sandıkta göstermektedir. CTP’nin 2025 seçimlerinde ulaştığı yüksek oy oranı bu tepkinin doğrudan sonucudur. Oy, yalnızca bir parti tercihi değil, siyasal özerklik ilanı olarak kullanılmıştır. Seçmen, Ankara’nın desteklediği adayları “vasilik temsilcileri” olarak görmüş ve kendi iradesini “karşı-hegemonik bir kimlik” olarak yeniden üretmiştir.

Gazeteciler, sendikalar, kadın örgütleri ve gençlik hareketleri, müdahalelere karşı yerel demokratik dayanışma ağları kurmuştur. Bu ağlar, seküler yaşam biçimini, sosyal adaleti ve ifade özgürlüğünü savunan yeni bir “sivil kamusal alan” oluşturmuştur. Bu, Kıbrıs Türk toplumunun hegemonik baskıya karşı kültürel direniş kapasitesini güçlendiren bir süreçtir. Tarikatlaşma, Diyanet etkisi ve dinsel simgelerin kamusal alana taşınması, laik kesimlerde “yaşam biçimi savunusu”nu tetiklemiştir. Laiklik, salt anayasal bir ilke olmaktan çıkıp, siyasal bir direniş aracına dönüşmüştür. Seçmen, laikliği kimliksel bir simge olarak yeniden sahiplenmiş ve bu durum, Türkiye’nin “makbul Müslüman” modeline karşı kültürel bir karşı söylem doğurmuştur. Mafya-rant düzenine, off-shore bankacılığına ve Ankara kaynaklı sermaye ağlarına tepki olarak, seçmen sosyal adalet, saydamlık ve eşitlik taleplerini yükseltmiştir. Bu söylem, CTP gibi partilerin yükselen “adil yönetim” vurgusuyla örtüşmüş ve ‘karşı-hegemonik’ tutumun sınıfsal boyutunu oluşturmuştur.

Kıbrıslı Türk kimliği, bu dönemde etnik ya da dinsel değil, siyasal bir kimlik olmuştur. Yerellik, müdahaleye karşı “biz” duygusunu yeniden tanımlamış ve “Kıbrıslılık” artık coğrafi değil, ideolojik bir ait olma duygusu olarak konumlanmıştır. Bu kimliksel yeniden tanımlama, hegemonik güce karşı “kültürel özerklik” biçiminde ortaya çıkmaktadır. Karşı-hegemonik refleks yalnızca örgütlü siyasal tepkilerde değil bireysel düzeyde de kendini göstermektedir: Müdahale algısı arttıkça, seçmenlerde güven yerine öfke temelli karşı harekete geçme tepkisi oluşmaktadır. Kamuoyu söylemlerinde “bizim irademiz” vurgusu, kolektif bilinçteki özerklik arzusunu güçlendirmiştir. Toplum, “Ankara belirler” yargısına karşı “biz seçeriz” inancını yerleştirmiştir. Kıbrıslı Türk seçmenler, Ankara merkezli hegemonya girişimlerine karşı, kimliksel, kültürel ve siyasal düzlemlerde çok katmanlı bir direniş üretmiştir. Bu refleksin üç temel bileşeni öne çıkmaktadır: Siyasal özerklik talebi (sandık direnişi), laiklik ve yaşam biçimi savunusu (kültürel direniş) ve adil yönetim ve eşitlik talebi (sosyal direniş)

Sonuç olarak, Ankara’nın hegemonik müdahalesi, beklenenin aksine, Kıbrıslı Türk toplumunda yerel kimliği, laikliği ve demokratik bilinci birleştiren ters-yönlü bir etki yaratmıştır. Bu refleks, modern Kıbrıs Türk siyasetinin en belirleyici özelliği olmuş ve “vasiliğe karşı siyasal özneleşme” sürecini hızlandırmıştır.

2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs toplumunda laik-demokratik değerlerin yeniden tanımlanması bakımından nasıl bir kırılma noktası oluşturmuştur?

2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, KKTC siyasal tarihinde yalnızca bir iktidar değişimi değil, laik-demokratik değerlerin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktası olmuştur. Bu seçim, Ankara’nın açık biçimde müdahil olduğu, propaganda ve diplomatik baskı araçlarını kullandığı bir süreç olarak hatırlanmaktadır. Ancak bu müdahaleler, beklenenin aksine, Kıbrıs Türk toplumunda güçlü bir kimliksel uyanış ve demokratik direnç refleksi yaratmıştır. Seçim sonuçları, halkın yalnızca adaylara değil, aynı zamanda Türkiye merkezli siyasal vasiliğe ve dinsel-tutucu hegemonyaya karşı bir duruşunu da yansıtmıştır.

2020 seçimlerinde ise Ankara’nın favori adayı Ersin Tatar, güçlü bir medya desteği, diplomatik kaynak aktarımı ve açık beyanlarla desteklenmiştir. Buna karşılık, bağımsız aday Mustafa Akıncı, Kıbrıslı Türklerin seküler, demokratik ve özerklik isteyen değerlerini temsil eden bir figür olarak konumlanmıştır. Seçim süreci boyunca yaşanan tehdit, baskı ve medya yönlendirmeleri, seçmen davranışında duygusal ve kimliksel bir kutuplaşma yaratmıştır. Bu durum, Kıbrıslı Türk seçmenin “kim karar verir?” sorusuna verdiği yanıyı yeniden tanımlamasına neden olmuştur: “Biz karar veririz” söylemi, demokratik öznenin yeniden doğuşunun simgesine dönüşmüştür. Ankara’nın tarikat ağları, Diyanet etkisi ve “makbul Müslüman” modeli üzerinden yürüttüğü ideolojik müdahaleler, laik kesimlerde güçlü bir savunma refleksi doğurmuştur. 2020 seçimleriyle birlikte laiklik, yalnızca anayasal bir ilke değil, siyasal bağımsızlığın ve kültürel varlığın temeli olarak yeniden anlam kazanmıştır.

Müdahale algısı, halkın demokratik bilinç düzeyini artırmış ve yurttaşlar “seçme hakkı”nı dış etkilerden korumanın, egemenliğin somut ifadesi olduğunu kavramıştır. Bu dönemde Kıbrıslı Türkler, demokrasi kavramını “katılım” ve “karar hakkı” üzerinden değil, özgür irade ve siyasal özerklik temelinde yeniden tanımlamıştır.

Gazeteciler, sendikalar, kadın örgütleri ve gençlik hareketleri, seçim sürecinde müdahalelere karşı açıkça tavır almıştır. Bu, sivil toplumun “sessiz destekleyici” rolünden çıkıp, etkili demokratik özne olduğu bir dönemi başlatmıştır.

2025 seçimleri ise Kıbrıs Türk siyasal kültüründe iki önemli dönüşümü tetiklemiştir. Birincisi, vasilik algısının reddidir. Ankara’nın belirleyici olduğu bir seçim biçemi artık kabul görmemekte ve seçmen kendi kaderini belirleme iradesini savunmaktadır. İkinci dönüşüm ise demokratik öznelliğin yükselişidir. Halk, dış müdahaleye karşı sandığı bir “direniş alanı” olarak görmeye başlamıştır. Bu süreçte demokrasi, yalnızca bir yönetim biçimi değil aynı zamanda ulusal onurun bir yansıması durumuna gelmiştir.

Sonuç olarak, 2025 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs Türk toplumunda laik-demokratik değerlerin yalnızca savunulan değil, yeniden üretilen ilkeler durumuna geldiği bir kırılma noktasıdır. Ankara’nın vasilik öngören müdahaleleri beklenmedik biçimde karşı-hegemonik bir bilinci doğurmuş ve laiklik, özerklik ve demokratik özneleşme kavramları bu dönemde yeniden tanımlanmıştır. Bu yönüyle 2025 seçimleri Kıbrıs Türk siyasetinde “dışa bağımlı demokrasi”den “direnç temelli demokrasiye” geçişin simgesi olarak değerlendirilmelidir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminde seçmenlerin oy verme kalıplarında gözlemlenen köklü değişimin arka planını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bulgular, bu değişimin yalnızca partisel tercihlerdeki dalgalanmalardan ibaret olmadığını, aynı zamanda derin bir siyasal bilinç dönüşümünü yansıttığını ortaya koymaktadır.

 

1974 sonrasından itibaren Türkiye’nin askeri, ekonomik ve siyasal etkisi altında şekillenen Kuzey Kıbrıs, zamanla bu etkilerin toplumsal ve kültürel alanlara da geçtiği bir “Türkiyeleşme” süreci yaşamıştır. Ancak bu süreç, 2010’lu yıllardan itibaren özellikle AKP-MHP iktidar bloğunun dinsel-milliyetçi yeniden yapılandırma siyasalarıyla hız kazanmış ve KKTC toplumunun özerk kimliği, laik yaşam biçimi ve demokratik değerleri üzerinde ciddi baskılar yaratmıştır.

Araştırma bulguları göstermektedir ki, 2025 seçimlerinde Kıbrıslı Türk seçmenlerin önemli bir bölümü, dinsel ve ideolojik dayatmalara, ekonomik bağımlılığa ve dış müdahalelere karşı bilinçli bir tepki geliştirmiştir. Seçmen davranışındaki değişim, kısa vadeli ekonomik beklentilerden çok, kimliksel ve değer temelli bir tercihin ürünüdür. Seçmenler, “yolsuzluk, dinselleşme ve dış kontrol” üçgenine karşı, laiklik, adalet, yerel özerklik ve toplumsal saydamlık ilkelerini savunan bir yönelime ağırlık vermiştir.

Gramsci’nin “hegemonya” kavramı ve Bourdieu’nun “habitus” yaklaşımı, bu dönüşümün toplumsal dinamiklerini anlamak açısından açıklayıcıdır. Uzun yıllar boyunca Ankara merkezli ideolojik ve ekonomik müdahaleler aracılığıyla yeniden üretilen hegemonik yapı, Kıbrıs Türk toplumunda “itaat eden yurttaş” tipini güçlendirmeye çalışmıştır. Ancak bu hegemonya, zamanla ters tepmiş ve bireylerin gündelik yaşamlarında içselleştirdikleri değerler ve toplumsal ‘habitus’ laik-demokratik refleksler doğrultusunda yeniden şekillenmiştir.

Bu durum, 2025 seçimlerinde gözlemlenen oy kaymalarının arkasındaki en temel nedeni açıklamaktadır: toplumun içkin ‘habitus’unun hegemonik baskıya karşı yeniden örgütlenmesi. Kıbrıslı Türk seçmen, kendi yaşam biçimi, kimliği ve geleceği üzerindeki belirleyiciliği yeniden kazanmak için sandığı bir direnç aracına dönüştürmüştür.

Sonuç olarak, 2025 seçimleri yalnızca bir siyasal iktidar değişimini değil, aynı zamanda bir demokratik bilinç sıçramasını temsil etmektedir. Bu seçim, Türkiye merkezli baskıcı siyasalarının toplum üzerindeki meşruluğunu ciddi biçimde sarsmış ve Kıbrıslı Türklerin kimliksel özerklik ve demokratik temsil taleplerini görünür kılmıştır.

Bu araştırmanın ortaya koyduğu temel sonuç şudur: Kıbrıs Türk toplumunda giderek belirginleşen laiklik, kimlik ve özerklik temelli siyasal yönelim, gelecekteki seçim davranışlarının belirleyici eksenini oluşturacaktır. Dolayısıyla, KKTC’de siyasal yarışmanın ve toplumsal ve siyasal meşruluğun yeniden kurulması, dışsal baskı ve dayatmaların değil, yerel rıza, eşitlik ve adalet arayışının ürünü olacaktır.


 

Kaynakça

 

Almond, G. A., & Verba, S. (1963). The civic culture: Political attitudes and democracy in five nations. Princeton University Press. 9780691651682

Bourdieu, P. (1977). Outline of a theory of practice. Cambridge University Press. 9780511812507. DOI: https://doi.org/10.1017/CBO9780511812507

Bourdieu, P. (1980). The logic of practice. Stanford University Press. 0-8047-2011-8.

Bourdieu, P. (1998). Practical reason: On the theory of action. Stanford University Press. 9780804733632

Burke, J. (2019) Britain and the Cyprus Crisis of 1974: Conflict, Colonialism and the Politics of Remembrance in Greek Cypriot Society. Routledge. ISBN 9780367349387

Foucault, M. (1995). Discipline and punish: The birth of the prison. Vintage Books. ISBN o-629-ztztt-z

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks (Q. Hoare & G. Nowell Smith, Eds.). International Publishers. ‎ 978-0717803972

Hatay, M. (2005). Beyond numbers: An inquiry into the political integration of the Turkish'Settlers' in Northern Cyprus.

Heper, M ve S. Sayari. (eds) (2012) Handbook of Modern Turkey. Routledge. DOI: https://doi.org/10.4324/9780203118399. eBook ISBN9780203118399

Kaliber, A. (2005). Securing the Ground Through Securitized'Foreign'Policy: The Cyprus Case.Security Dialogue. 36.3. 319-337. Sage.

Kirdiş, E. (2021). Islamic Populism in Turkey. Religions, 12(9), 752. https://doi.org/10.3390/rel12090752

Laclau, E., & Mouffe, C. (2014). Hegemony and socialist strategy: Towards a radical democratic politics (2nd ed.). Verso. 9781781681541

Navaro-Yashin, Y. (2012). The Make-Believe Space: Affective Geography in a Postwar Polity. Duke University Press. https://doi.org/10.2307/j.ctv1134dxr

Özbudun, E. (2015). Turkey’s Judiciary and the Drift Toward Competitive Authoritarianism. The International Spectator, 50(2), 42–55. https://doi.org/10.1080/03932729.2015.1020651

Sözen, Ahmet. (2021).  Türkiye’nin Kıbrıs’ta Politikası ve Küresel Bölgesel Dengeler. Euro Politika. Yıl 2021, Sayı: 10, 53 – 56. https://dergipark.org.tr/tr/pub/europ/issue/76368/1271412

Wodak, R. (2015). The politics of fear: What right-wing populist discourses mean. Sage. DOI: https://doi.org/10.4135/9781446270073

 



[1] Anomi, suç ve suçluluk konularında araştırmalar üzerine kurulmuş bir kuram olup toplumun bireylerinin az kültürel ve ahlaksal rehberlik almasını tanımlar. Toplumun bireyle olan sosyal bağının kopması demektir.

[2] Bourdieu’nun tanımıyla, bireylerin toplumsal deneyimlerinden ve koşullarından kaynaklanan, düşünme, algılama ve davranma eğilimleri ile içselleştirilmiş alışkanlıklar bütünüdür. Habitus, hem toplumsal yapının bireyler üzerindeki etkisini hem de bireylerin yapıyı yeniden üretme kapasitesini açıklar. Yani bireyler, toplumsal alanın kurallarını ve normlarını içselleştirirler, ancak aynı zamanda bu kurallara tepki vererek ya da onları yeniden şekillendirerek toplumsal yaşama katkıda bulunurlar.

[3] Kıbrıs bağlamında “Türkiyeleşme” kavramı, genellikle Kıbrıs Türk toplumunun siyasal, kültürel, ekonomik ve toplumsal yapısının Türkiye ile olan bağları ve Türkiye merkezli normlar, politikalar ve değerler doğrultusunda şekillendirilmesi süreci olarak tanımlanabilir.

[4] Ataerkillik ya da patriyarki, erkek otoritesine dayanan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir. Bu düzenin temelini erkeğin üstünlüğü fikri oluşturur; soy erkekler tarafından belirlenir, egemenlik erkeklerindir. Bu toplumlarda erkeklere kadınlardan daha çok saygı gösterilir.

Hiç yorum yok: