Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

31 Ekim 2025 Cuma

 

Merz’in Ankara Gezisinde Kullanılan Diplomatik Aforizmalar: Söylemin İdeolojik İşlevi ve Rejimsel Direnç

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, diplomatik aforizmaların modern uluslararası ilişkilerdeki işlevini, ideolojik boyutunu ve otoriterleşen rejimler bağlamında rejimsel direnç üretme kapasitesini Merz–Erdoğan örneği üzerinden incelemektedir. Merz’in Türkiye ziyareti sırasında kullandığı aforizmalar, AB’nin normatif diplomasi yaklaşımını yansıtırken, Erdoğan’ın karşı-aforizmaları egemenlikçi realizmin bir görünümü olarak değerlendirilmiştir. Çözümleme, diplomatik aforizmaların yalnızca retorik bir araç değil, aynı zamanda hem uluslararası hem iç siyasal bağlamda stratejik ve ideolojik işlevler taşıdığını göstermektedir. Bulgular, Türkiye-AB ilişkilerinde genişleme görüşmelerinin askıda kalmaya devam edeceğini ve diplomatik aforizmaların bu süreçte somut bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Diplomatik aforizma, normatif diplomasi, Merz, Erdoğan, Türkiye-AB ilişkileri, Kopenhag ölçütleri, egemenlikçi realizm.

 

Abstract

This study examines the function, ideological dimension, and capacity for regime resistance of diplomatic aphorisms in modern international relations, using the Merz–Erdoğan case as an illustrative example. The aphorisms employed by Merz during his visit to Turkey reflect the EU’s normative diplomacy approach, whereas Erdoğan’s counter-aphorisms exemplify sovereignty-oriented realism. The analysis demonstrates that diplomatic aphorisms function not only as rhetorical tools but also as strategic and ideological instruments in both international and domestic political contexts. The findings indicate that the EU-Turkey accession negotiations remain suspended, and diplomatic aphorisms play a tangible role in shaping this process.

Key Words: Diplomatic aphorism, normative diplomacy, Merz, Erdoğan, Turkey-EU relations, Copenhagen criteria, sovereignty-oriented realism.

Giriş

Diplomasi, çoğu zaman kelimelerin özenle seçildiği, anlamın ise bilerek muğlak bırakıldığı bir iletişim sanatıdır. Devletlerarası ilişkilerde kullanılan her ifade hem bir nezaket biçimini hem de güç ilişkilerinin kodlarını taşır. Bu bağlamda “diplomatik aforizma” kavramı, yalnızca zarif bir söz sanatı değil, aynı zamanda siyasal bir strateji olarak değerlendirilmelidir. Aforizma, kısa, öz ve çarpıcı olmanın ötesinde, diplomatik dilde belirsizliği korumanın, uyarıyı zarifçe gizlemenin ve meşruluk sınırlarını yeniden tanımlamanın aracıdır.

Son yıllarda diplomatik aforizma, yalnızca retorik bir araç olmaktan çıkıp, rejimlerin kendi ideolojik tutumlarını meşrulaştırma işlevi kazanmaya başlamıştır. Almanya Hristiyan Demokrat Birliği lideri Friedrich Merz ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında geçtiğimiz günlerde yaşanan basın toplantısı bu dönüşümün çarpıcı bir örneğidir. Merz’in Türkiye’ye yönelttiği “hukuk devleti, tutuklamalar ve Kopenhag ölçütleri” vurgusu, klasik Avrupa normatif diplomasisinin bir yansımasıdır. Ancak Erdoğan’ın buna verdiği “bizim de Ankara ölçütlerimiz var, kendi yolumuzda gideriz” yanıtı, normatif diplomasiye karşı geliştirilen “egemenlikçi aforizma” örneğidir. Bu yanıt, içeride ulusal onuru pekiştirirken dışarıda Batı’nın normatif hegemonyasına meydan okuyan bir simgesel direniş biçimi üretmiştir.

Bu karşılaşma, diplomatik aforizmanın yalnızca dilsel bir kıvraklık değil, ideolojik bir araç olarak nasıl işlediğini gözler önüne sermektedir. “Kopenhag ölçütleri” ifadesi liberal uluslararasıcılığın; “Ankara ölçütleri” ise egemenlikçi realizmin simgesine dönüşmüştür. Böylece diplomatik aforizma, rejimlerin kendi siyasal kimliklerini hem içeride meşrulaştırdığı hem de dış dünyaya karşı sınır çizdiği bir söylem alanı durumuna gelmiştir. Bu çalışma, bu tür aforizmaların çağdaş diplomasi uygulamalarında nasıl “rejimsel direnç” ve “meşruluk üretimi” işlevi kazandığını irdelemeyi amaçlamaktadır.

Aforizma kavramı, köken olarak Yunanca aphorismos sözcüğünden gelir ve “sınır çizme” veya “tanımlama” anlamına gelir. İlk kullanımı Hipokrat’a kadar uzanır, tıpta kısa ve özlü kuralların ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak çağdaş anlamını Montaigne, Pascal ve La Rochefoucauld gibi düşünürlerin eserleriyle kazanmıştır. Bu yazarlar aforizmayı, uzun söylemler yerine yoğun bir düşünce yükü taşıyan kısa cümlelerle insan doğasını, toplumu ve ahlakı çözümlemenin aracı durumuna getirmişlerdir. Nietzsche ile birlikte aforizma, artık sadece bir anlatım biçimi değil, düşüncenin keskinleştirilmiş bir formu, adeta felsefi bir silah niteliği almıştır. Kısalık, yoğunluk ve anlam derinliği, aforizmanın temel üç niteliğidir.

Aforizma siyasal alana taşındığında, söylemin gücü ile iktidarın gücü arasında bir kesişme noktası oluşturur. Siyasetçiler için aforizma, bir yandan halkın anlayabileceği ölçüde yalın, diğer yandan çoklu anlam katmanları taşıyacak kadar derin bir araçtır. Bu nedenle siyasal söylemde aforizma, doğrudan değil dolaylı biçimde ikna etmeyi amaçlar. Aforizmanın başarısı, açık olmaktan değil, ima yoluyla etki yaratmaktan gelir. Kimi zaman uyarı, kimi zaman meydan okuma, kimi zaman da belirsizlik üretme aracıdır. Dolayısıyla aforizma, siyasal iletişimde hem anlamın hem de gücün yoğunlaştırılmış biçimi olarak değerlendirilebilir.

“Diplomatik aforizma” ise bu genel tanımın uluslararası ilişkiler bağlamında özel bir türüdür. Diplomatik aforizma, bir devletin dış siyasa yönelimini, rejimsel kimliğini veya ideolojik pozisyonunu açık çatışmaya girmeden ima eden kısa, ölçülü ve çok katmanlı ifadelerdir. Bu tür aforizmalar, genellikle iki temel işlev taşır. İlki, belirsizlik üretmek yoluyla diplomatik manevra alanını korumaktır; bu, diplomasinin doğasında yer alan “yapıcı muğlaklık” (constructive ambiguity) ilkesine dayanır. İkincisi ise, rejimin meşruluğunu ve egemenlik iddiasını dil üzerinden yeniden kurmaktır. Diplomatik aforizma, bu yönüyle yalnızca bir retorik incelik değil, aynı zamanda bir ideolojik savunma hattıdır.

Bu bağlamda, diplomatik aforizmalar devletlerin karşılıklı söylemlerinde hem nezaketin hem de direncin araçlarıdır. Kimi zaman diyalogu yumuşatır, kimi zaman ise ideolojik sınırları sertleştirir. Dolayısıyla aforizma, diplomaside yalnızca “güzel söz” değil, “gücü koruyan söz” anlamına gelir. Söylenmeyenle söylenen arasındaki bu ince denge, diplomatik aforizmanın hem estetik hem de siyasal niteliğini belirler.

Normatif Diplomasi ve Aforizmanın Avrupa Geleneği

Avrupa diplomasisi, tarih boyunca yalnızca devletlerarası çıkar savaşımını değil, aynı zamanda normatif değerlerin yayılımını da merkezine almıştır. Bu bağlamda “normatif diplomasi” kavramı, devletlerin diğer devletleri belirli demokratik ve hukuksal ölçünlere uymaya çağırdığı, değer temelli bir dış siyasa yaklaşımını ifade eder. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokratik temsil yeteneği ve kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler, normatif diplomasinin temel referans noktalarıdır ve bu ilkeler, Avrupa Birliği’nin genişleme ve üyelik süreçlerinde özellikle Kopenhag ölçütleri aracılığıyla somutlaşmıştır.

Avrupa diplomasisinde aforizma, normatif mesajların kısa ve etkili bir biçimde iletilmesinin geleneksel bir aracıdır. Montaigne, La Rochefoucauld ve Pascal gibi düşünürlerin özlü ifadeleri, yalnızca felsefi bir değer taşımakla kalmamış, aynı zamanda devlet adamları ve diplomatlar tarafından diplomatik söyleme aktarılmıştır. Kısa, çarpıcı ve çok katmanlı bu ifadeler, Avrupa diplomasisinde hem mesajın doğrudan iletilmesini sağlar hem de söyleme belirli bir belirsizlik zırhı kazandırır. Bu, diplomatın hem nezaket hem de normatif uyarı iletmesini olanaklı kılar.

Özellikle Kopenhag ölçütleri bağlamında, diplomatik aforizmalar, Avrupa devletlerinin Türkiye gibi aday ülkelerle yürüttüğü iletişimde belirleyici bir işlev kazanmıştır. Örneğin, Friedrich Merz’in Türkiye ziyareti sırasında kullandığı “hukuk devleti, insan hakları ve parlamenter demokrasi” vurguları, yalnızca bir nezaket söylemi değil, aynı zamanda normatif bir çağrı olarak okunmalıdır. Bu tür ifadeler, doğrudan sistem değişikliği talep etmese de karşı tarafın siyasal ve anayasal tercihlerini uluslararası normlarla kıyaslamaya davet eden imalı mesajlardır.

Sonuç olarak, Avrupa diplomasisinde aforizma, normatif diplomasiyle iç içe geçmiş bir araç olarak işlev görür. Bu araç hem diplomatik söylemin zarafetini artırır hem de devletlerin diğer devletlere yönelik normatif beklentilerini etkili bir biçimde iletmelerini sağlar. Kısacası, Avrupa diplomasisinde aforizma, yalnızca estetik bir dil öğesi değil, uluslararası normları yayma ve koruma aracı olarak tarihsel ve kuramsal bir meşruluk kazanmıştır.

Amaç ve Hedefler

Amaç:

Bu çalışma, diplomatik aforizmaların çağdaş uluslararası ilişkilerdeki işlevini ve özellikle otoriterleşen rejimler bağlamında ideolojik bir araç olarak nasıl kullanıldığını incelemeyi amaçlamaktadır. Merz’in Ankara ziyareti sırasında sergilenen diplomatik söylem üzerinden, aforizmanın yalnızca retorik bir incelik değil, aynı zamanda rejimlerin kendi meşruluklarını koruma ve dış normatif baskılara karşı direnç üretme işlevi taşıdığı gösterilecektir.

Hedefler:

Aforizma kavramını kuramsal ve tarihsel bağlamda açıklamak: Felsefi, edebi ve siyasal kökenlerini ortaya koyarak, diplomatik söylemdeki özgün işlevini tanımlamak.

Normatif diplomasi ve Avrupa diplomasisinde aforizmanın rolünü çözümlemek: Kopenhag ölçütleri ve AB diplomasisi örneği üzerinden, aforizmanın normatif etki aracına dönüşümünü göstermek.

Merz–Erdoğan örneğini olay çalışması olarak ele almak: Diplomatik aforizmaların ideolojik işlevini ve rejimsel direnç üretme kapasitesini somut bir olay üzerinden incelemek.

Diplomatik aforizmanın çağdaş uluslararası ilişkiler kuramına katkısını tartışmak: Normatif liberalizm ile egemenlikçi realizm çatışması bağlamında, aforizmanın hem söylemsel hem de stratejik işlevini ortaya koymak.

Yöntem

Bu çalışma, nitel araştırma yöntemine dayalı bir önek olay çözümlemesini temel almaktadır. Merz’in Ankara ziyareti sırasında gerçekleşen basın toplantısı, diplomatik aforizmaların ideolojik işlevi ve rejimsel direnç üretme kapasitesini incelemek için bir örnek olay olarak seçilmiştir. Araştırma sürecinde aşağıdaki yöntem ve teknikler uygulanmıştır:

Metin Çözümlemesi (Content Analysis): Basın toplantısında dile getirilen ifadeler, özellikle Merz ve Erdoğan’ın kullandığı kısa, özlü ve anlam yüklü söylemler detaylı biçimde incelenmiştir. Söylemlerdeki ima, belirsizlik ve normatif mesaj öğeleri çözümlemiştir.

Kavramsal Çerçeveleme: Aforizma ve diplomatik aforizma kavramları, tarihsel ve kuramsal yazın bağlamında tanımlanmış, diplomasi yazını ile ilişkilendirilmiştir. Normatif diplomasi ve egemenlikçi realizm arasındaki kuramsal çatışma çözümlemenin temel kavramsal eksenini oluşturmuştur.

Örnek Olay Çalışması Yaklaşımı: Merz–Erdoğan örneği üzerinden, diplomatik aforizmaların hem normatif mesaj iletme hem de rejimsel savunma işlevleri somutlaştırılmıştır. Bu örnek olay diplomatik aforizmanın uygulamadaki işlevlerini gözlemlemek için seçilmiş olup, genellenebilirlikten çok derinlikli anlayış sağlamayı amaçlamaktadır.

İçerik ve Söylem Çözümlemesi: Söylemlerin metin içindeki yapı ve bağlamları incelenmiş, dilin stratejik işlevi ve ideolojik yönlendirme boyutları ortaya konmuştur. Aforizmaların yalnızca dilsel bir özellik değil, ideolojik bir araç olarak kullanımı değerlendirilmiştir. Bu yöntemler, çalışmanın hem kuramsal zeminini güçlendirmekte hem de Merz–Erdoğan örneğini derinlemesine niteliksel bir çözümleme ile açıklamayı olanaklı kılmaktadır.

Kuramsal Çerçeve

Bu çalışma, diplomatik aforizmaların işlevini iki temel uluslararası ilişkiler kuramı ekseninde ele almaktadır: normatif liberalizm ve egemenlikçi realizm.

Normatif Liberalizm: Normatif liberalizm, devletlerin uluslararası meşruluğunu yalnızca egemenliklerine değil, aynı zamanda belirli demokratik ve hukuksal normlara uyumlarına göre değerlendiren bir yaklaşımdır. Bu çerçevede, AB diplomasisi ve Kopenhag ölçütleri gibi mekanizmalar, üye ve aday devletleri normatif ölçünlere göre şekillendirmeye çalışır. Diplomatik aforizmalar, bu yaklaşımda nazik ama imalı uyarılar olarak işlev görür. Örnek olarak, Merz’in Türkiye ziyareti sırasında dile getirdiği “hukuk devleti, insan hakları ve parlamenter demokrasi” vurguları, normatif diplomasi ile aforizmanın kesiştiği noktayı temsil eder.

Egemenlikçi Realizm: Egemenlikçi realizm yaklaşımı, devletlerin kendi iç düzeni ve anayasal sistemleri üzerinde dış müdahaleye kapalı olduğunu savunur. Uluslararası normlar, sadece devletin çıkarına hizmet ettiği sürece geçerli kabul edilir. Erdoğan’ın “bizim de Ankara ölçütlerimiz var, kendi yolumuzda gideriz” yanıtı, bu paradigmanın sözel bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Burada diplomatik aforizma, rejimsel meşruluğun korunması ve dış normatif baskılara karşı direnç üretme aracı olarak ortaya çıkar.

Diplomatik Aforizmanın Kuramsal İşlevi: Diplomatik aforizma, bu iki kuramsal bakıl acısının kesişiminde hem belirsizliği koruma hem de ideolojik konumu güçlendirme işlevi görür. Normatif diplomasi bağlamında, mesajın etkin biçimde iletilmesini sağlarken, egemenlikçi realizm bağlamında, rejimin durumunu sertleştirir ve içeride ulusal onur algısını pekiştirir. Bu yönüyle diplomatik aforizma, yalnızca bir retorik araç değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerde stratejik bir söylemsel mekanizmadır.

Bulgular ve Tartışma

Merz’in Ankara ziyareti sırasında gerçekleşen basın toplantısı, diplomatik aforizmaların ideolojik işlevini ve rejimsel direnç üretme kapasitesini incelemek için özgün bir örnek olay sunmaktadır. Bu bölümde, Merz’in ve Erdoğan’ın söylemleri, kuramsal çerçeve ışığında çözümlenmektedir.

Merz’in Diplomatik Aforizmaları: Merz’in Türkiye’ye yönelik söylemleri, normatif liberalizmin klasik örneğini oluşturmaktadır etmektedir. Kopenhag ölçütleri sözcüğü ,içinde aslında “kukuk devleti, insan hakları ve parlamenter demokrasi” vurguları, doğrudan bir sistem değişikliği çağrısı olmamakla birlikte, Türkiye’nin mevcut anayasal ve siyasal yapısını uluslararası normlarla karşılaştırmaya davet etmektedir.

İma ve belirsizlik: Merz’in ifadeleri doğrudan eleştiri içermemekte, nazik bir diplomatik çerçeve sunmaktadır.

Normatif mesaj: AB üyeliği ve Kopenhag ölçütleri bağlamında, Türkiye’nin demokratik ölçünlere uyması gerektiği dolaylı biçimde ifade edilmektedir.

Bu söylemler, diplomatik aforizmanın normatif diplomasi bağlamındaki işlevini göstermektedir: kısa ve etkili sözlerle hem mesaj iletmek hem de karşı tarafın siyasa tercihlerine yön vermek.

Erdoğan’ın Karşı-Aforizması: Erdoğan’ın yanıtı, “bizim de Ankara ölçütlerimiz var, kendi yolumuzda gideriz” ifadesiyle egemenlikçi realizmin dilsel bir tezahürünü sunmaktadır.

Rejim savunması ve direnç: Erdoğan, anayasal ve siyasal sistemin değişmeyeceğini açıkça ifade ederek, dış normatif baskılara karşı ideolojik bir sınır çizmiştir.

İç siyasal mesaj: Söz, milliyetçi tabana yönelik bir egemenlik ve ulusal onur vurgusu taşımaktadır.

İma yoluyla güç gösterisi: Ankara ölçütleri gerçekte var olmayan bir kavramdır, ancak söylemsel olarak Kopenhag ölçütlerinin karşıtını temsil eden bir simge oluşturur.

Bu yanıt, diplomatik aforizmanın yalnızca retorik değil, aynı zamanda rejimsel direnç aracı olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.

Aforizmanın İdeolojik ve Stratejik İşlevi: Çözümleme, iki tarafın aforizmalarının işlevsel olarak birbirini tamamlayıcı ve çatışmacı nitelik taşıdığını göstermektedir. Merz’in aforizması, normatif diplomasiye uygun biçimde mesaj iletirken, Erdoğan’ın karşı-aforizması, ulusal egemenlik ve rejimsel meşruluğu savunmaktadır. Bu durum, diplomatik aforizmanın hem uluslararası normlar ile devlet çıkarları arasındaki dengeyi hem de ideolojik konumlarını dil üzerinden oluşturulmasını sağladığını ortaya koymaktadır. Söylenenler, aynı zamanda dış siyasa stratejisinin içerideki siyasal etkilerini de gözler önüne sermektedir.

Tartışma

Merz–Erdoğan örneği, diplomatik aforizmanın çağdaş uluslararası ilişkilerde hem normatif hem de egemenlikçi işlevlerini somutlaştıran bir örnej olarak değerlendirilebilir. Çözümleme, şunları göstermektedir: Diplomatik aforizmalar, ideolojik sınır çizme ve rejimsel meşruluk üretme aracı olarak işlev görür. Normatif diplomasi ile egemenlikçi realizm arasındaki çatışma, aforizmalar aracılığıyla ifade bulur. Bu söylemler hem dış siyasa hem iç siyasada stratejik etki yaratır, yani aforizma sadece dilsel bir araç değil, aynı zamanda siyasal ve diplomatik güç gösterisi işlevi taşır. Sonuç olarak, Merz’in normatif çağrısı ve Erdoğan’ın egemenlik yanıtı, diplomatik aforizmanın çağdaş diplomasi pratiğinde kritik bir stratejik ve ideolojik araç olduğunu ortaya koymaktadır.

Çözümleme, diplomatik aforizmaların yalnızca ideolojik işlevler taşımakla kalmayıp, uluslararası ilişkilerde somut sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Merz’in Türkiye’ye yönelik aforizmik söylemi, anayasal ve siyasal sistemin Kopenhag ölçütleriyle uyumlu kılınması çağrısını içerirken, Erdoğan’ın karşı-aforizması, anayasal sistemin değişmeyeceğini ve Türkiye’nin kendi yolunda devam edeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu karşıt söylemler, AB ile Türkiye arasındaki genişleme görüşmelerinin askıda kalmaya devam edeceğini göstermektedir. Normatif baskının iletilmesi ve karşı tarafın tutumunu netleştirilmesi açısından diplomatik aforizmalar etkili bir araç olmasına karşın, Erdoğan’ın egemenlikçi yanıtı, Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin kısa ve orta vadede olanaklı olmadığını somut biçimde ortaya koymaktadır. Böylece, diplomatik aforizmalar hem normatif mesaj iletme hem de genişleme görüşmelerinin stratejik yönünü belirleme işlevi görmektedir.

Genel Sonuç ve Değerlendirme

Bu çalışma, diplomatik aforizmaların çağdaş uluslararası ilişkilerdeki işlevini ve özellikle otoriterleşen rejimler bağlamında ideolojik bir araç olarak kullanımını Merz–Erdoğan örneği üzerinden incelemiştir. Bulgular, diplomatik aforizmaların yalnızca retorik bir incelik değil, aynı zamanda hem normatif mesaj iletme hem de rejimsel direnç üretme işlevi taşıdığını göstermektedir.

Merz’in Türkiye’ye yönelik söylemleri, AB’nin normatif diplomasi yaklaşımının bir yansıması olarak, Kopenhag ölçütleri çerçevesinde Türkiye’nin anayasal ve siyasal sistemini demokratik ölçünlerle uyumlu kılınması çağrısını içerirken, Erdoğan’ın karşı-aforizması, anayasal sistemin değişmeyeceğini açıkça ifade ederek dış normatif baskılara karşı ideolojik bir sınır çizmiştir. Bu karşıt söylemler, diplomatik aforizmaların hem uluslararası hem iç politik bağlamda stratejik bir araç olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.

AB açısından değerlendirdiğimizde, diplomatik aforizmalar normatif mesaj iletimi ve stratejik iletişim açısından etkili bir araç işlevi görmüş olsa da Erdoğan’ın egemenlikçi yanıtı, Türkiye’nin AB’ye üyeliği için gerekli reformların yapılmadığını ve genişleme görüşmelerinin askıda kalmaya devam edeceğini açıkça göstermektedir. Böylece, diplomatik aforizmalar, yalnızca söylemsel bir etki değil, aynı zamanda uluslararası süreçler üzerinde somut ve doğrudan sonuçlar doğuran bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

Sonuç olarak, diplomatik aforizmaların çözümlenmesi çağdaş diplomasi uygulamasında söylemin ideolojik ve stratejik boyutlarını anlamak için kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, diplomatik aforizmaların normatif diplomasi ile egemenlikçi realizm arasındaki çatışmayı görünür kıldığı ve hem devletlerarası iletişim hem de iç siyasal meşruluk bağlamında etkili bir araç olduğunu ortaya koymuştur. Gelecek araştırmalar, farklı örnek olay çalışmaları üzerinden diplomatik aforizmaların uzun vadeli etkilerini ve farklı rejim tiplerinde işlevlerini daha ayrıntılı biçimde inceleyebilir.

Bitirirken emekli diplomat Gürsel Demirok’un kısa değerlendirmesini yinelemek yararlı olacaktır: “Ankara kriterleri basket sahasına futbol ayakkabısı ile girmeye izin vermektir.”


 

Kaynakça

 

 

Carnegie Endowment for International Peace. (2022, January). A new way forward for EUTurkey relations. Retrieved from https://carnegieendowment.org/research/2022/01/anewwayforwardforeuturkeyrelations?lang=en

Elman, C., & Elman, M. F. (2017). Diplomacy: Theory and practice. Routledge.

Emerson, M. (2004). Has Turkey fulfilled the Copenhagen political criteria? CEPS Policy Brief No. 48. Centre for European Policy Studies.

European Commission. (2004, October 6). Recommendation of the European Commission on Turkey’s progress towards accession. COM(2004) 656 final. Retrieved from https://eurlex.europa.eu/legalcontent/EN/TXT/?uri=CELEX%3A52004DC0656

Hart, D., & Siniver, A. (2020). The meaning of diplomacy. International Negotiation, 26(2), 243270. https://doi.org/10.1163/15718069bja10003

Oxford Research Encyclopedias. (n.d.). Turkey and the European Union. Retrieved from https://oxfordre.com/politics/display/10.1093/acrefore/9780190228637.001.0001e1090?d=%2F10.1093%2Facrefore%2F9780190228637.001.0001e1090&p=emailAYmisB.e39

 Pehar, D. (n.d.). Historical rhetoric and diplomacy: An uneasy cohabitation. Retrieved from https://www.diplomacy.edu/resource/historical-rhetoric-and-diplomacyanuneasycohabitation/

 Rezler, P. (2011). The Copenhagen criteria: Are they helping or hurting the European Union? Touro International Law Review, 14(2), 390417.

28 Ekim 2025 Salı

 

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi Üzerinden Türkiye’de Hukuk Devletinin Aşınması

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

Öz

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi sonuçları, Türkiye’nin hukuk devleti ilkesinden ciddi biçimde uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada yer alarak 0,41’lik skorla hem Doğu Avrupa-Orta Asya ortalamasının (0,50) hem de kendi gelir grubunun belirgin biçimde altında kalmıştır. Özellikle “hükümet gücüne getirilen sınırlamalar” (0,28; 136. sıra) ve “temel haklar ve özgürlükler” (0,30; 134. sıra) göstergelerindeki düşük performans, yürütme organının kurumsal denetimlerden bağımsızlaştığını göstermektedir. Buna karşın “düzen ve güvenlik” göstergesindeki görece yüksek skor (0,71; 79. sıra), otoriter rejimlerde sıkça görüldüğü üzere, kamusal düzenin hukuksal temellerden çok yönetsel baskı araçlarıyla sağlandığına işaret etmektedir. Makale, bu veriler ışığında Türkiye’de hukukun üstünlüğünün aşınma dinamiklerini, bölgesel ve ekonomik karşılaştırmalarla birlikte incelemekte ve siyasal otoriterleşme sürecinin hukuk devleti üzerindeki etkilerini tartışmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Hukukun üstünlüğü, Türkiye, hukuk devleti, otoriterleşme, yargı bağımsızlığı, demokratik gerileme

 

Abstract

The 2025 Rule of Law Index reveals a deep erosion of the rule of law in Turkey. Ranked 118th among 143 countries with a score of 0.41, Turkey falls significantly below both the Eastern Europe–Central Asia regional average (0.50) and its income group peers. Particularly weak performance in “Constraints on Government Powers” (0.28; rank 136) and “Fundamental Rights” (0.30; rank 134) reflects the growing independence of the executive branch from institutional checks. In contrast, a relatively high score in “Order and Security” (0.71; rank 79) suggests that public order is maintained not through law, but via administrative control mechanisms typical of authoritarian regimes. This paper examines the structural dynamics behind the erosion of the rule of law in Turkey through comparative regional and economic analyses, highlighting how authoritarian populism has undermined the foundations of constitutional democracy.

Key Words: Rule of law, Turkey, authoritarianism, judiciary, democratic backsliding

 

Giriş

Küresel yönetişim göstergeleri, devletlerin demokratik işleyiş kapasitesini, kurumsal dayanıklılığını ve hukukun üstünlüğü anlayışını karşılaştırmalı biçimde ortaya koyan önemli araçlardır. Bu göstergeler arasında en kapsayıcı ve uluslararası düzeyde kabul görenlerinden biri, her yıl World Justice Project (WJP) tarafından yayımlanan “Hukukun Üstünlüğü Endeksi”dir. Endeks, devletlerin hukuk devleti ilkesine ne ölçüde bağlı olduklarını, hükümet gücüne getirilen sınırlamalar, yolsuzluğun yokluğu, açık yönetim, temel hakların korunması, düzen ve güvenlik, düzenleyici uygulama, medeni hukuk ve adalet ve ceza hukuku ve adaleti gibi sekiz temel kategori üzerinden ölçmektedir.

2025 yılı sonuçları, Türkiye açısından ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada yer almış ve 0,41’lik skorla Doğu Avrupa ve Orta Asya ortalamasının (0,50) belirgin biçimde altına düşmüştür. Üstelik bu sonuç, yalnızca hukukun üstünlüğü sıralamasındaki bir düşüşü değil, aynı zamanda demokratik normların sistemli olarak zayıfladığını da göstermektedir. Özellikle “hükümet gücüne getirilen sınırlamalar” (0,28; 136. sıra) ve “temel haklar” (0,30; 134. sıra) kategorilerinde görülen düşük performans, yürütme erkinin kurumsal denetim mekanizmalarından bağımsızlaştığını ortaya koymaktadır. Buna karşın “düzen ve güvenlik” göstergesinin görece yüksek olması (0,71; 79. sıra), otoriter rejimlerde sıkça rastlandığı üzere, hukukun üstünlüğü zayıflarken kamusal düzenin yönetsel baskı araçlarıyla sürdürüldüğünü göstermektedir.

Bu tablo, Türkiye’de yürütme organının güç yoğunlaşmasının, yargı bağımsızlığını ve hesap verebilirliği sınırladığı, yasama organının ise giderek zayıflayan bir denetim işlevine indirgendiği bir yönetişim modeline işaret etmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü performansını anlamak yalnızca bir sıralama okuması değildir. Aynı zamanda otoriter popülizmin kurumsal yansımalarının hukuk devleti üzerindeki yıkıcı etkilerini çözümlemek anlamına gelmektedir.

Bu makale, 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerini temel alarak Türkiye’de hukukun üstünlüğünün aşınma dinamiklerini irdelemeyi amaçlamaktadır. Bulgular hem bölgesel hem de gelir grubu karşılaştırmalarıyla birlikte değerlendirilecek ve ardından bu gerilemenin siyasal ve kurumsal nedenleri tartışılacaktır. Son amaç, hukukun üstünlüğü göstergelerinin Türkiye’deki demokratik gerilemeyi nasıl yansıttığını açıklamak ve geleceğe yönelik olası yönelimleri tartışmaya açmaktır.

2025 Verilerinin Ayrıntılı Çözümlemesi

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi verileri, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü alanında sistemli bir çözülme süreci yaşadığını ortaya koymaktadır. Ülke genel skoru 0,41’dir ve bu skor, Doğu Avrupa ve Orta Asya ortalamasının (0,50) altında kalmaktadır. Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada yer alarak hem küresel hem bölgesel düzeyde alt çeyreğe düşmüştür. Aşağıda, endeksin sekiz alt kategorisi üzerinden Türkiye’nin performansı ayrıntılı biçimde çözümlenmektedir.

Hükümet Gücüne Getirilen Sınırlamalar (Skor: 0,28; Sıra: 136)

Bu kategori, yürütme organının yasama, yargı ve denetim kurumları tarafından ne ölçüde sınırlanabildiğini ölçer. Türkiye’nin son derece düşük skoru, kuvvetler ayrılığının artık ortadan kalktığını, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yürütme gücünü kurumsal denetimlerden bağımsızlaştırdığını göstermektedir. Özellikle Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, yargı mensuplarının görevden alınması veya sürgün edilmesi gibi olaylar bu düşüklüğün arka planını oluşturmaktadır.

Yolsuzluğun Yokluğu (Skor: 0,44; Sıra: 79)

Türkiye’nin bu alandaki performansı, görece daha iyi görünmekle birlikte halen küresel ortalamanın altındadır. Kamu ihalelerinde saydamlık eksikliği, kamu kaynaklarının yandaş sermaye lehine kullanımı ve medya üzerindeki ekonomik baskı araçları, yolsuzluğun yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir. Kurumsal hesap verebilirliğin zayıflaması bu alanda kalıcı iyileşmenin önündeki en temel engeldir.

Açık Hükümet (Skor: 0,39; Sıra: 110)

Açık hükümet göstergesi, bilginin kamuya erişilebilirliğini, karar alma süreçlerinde saydamlığı ve vatandaş katılımını ölçmektedir. Türkiye’nin düşük performansı, özellikle bilgi edinme hakkının kısıtlanması, devlet sırrı kavramının genişletilmesi ve medya özgürlüğünün sınırlandırılmasıyla ilişkilidir. Ayrıca, parlamentonun karar alma süreçlerinden dışlanması, yürütmenin tek merkezli bilgi denetimini pekiştirmiştir.

Temel Haklar ve Özgürlükler (Skor: 0,30; Sıra: 134)

Bu alan, ifade özgürlüğü, toplanma hakkı, örgütlenme özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi hakların korunma düzeyini ölçer. Türkiye’nin en zayıf kategorilerinden biri olan temel haklar ve özgürlüklerde düşüklük hem yargı kararları hem de yürütme uygulamalarıyla ilişkilidir. Gazetecilerin ve sivil toplum aktörlerinin cezalandırılması, karşıt görüşlerin suça dönüştürülmesi ve din temelli kutuplaştırıcı söylemler, temel hak ve özgürlük ihlallerinin süreklilik kazandığını göstermektedir.

Düzen ve Güvenlik (Skor: 0,71; Sıra: 79)

Bu kategori, bireylerin güvenliği ve kamu düzeninin sağlanma düzeyini yansıtır. Türkiye’nin bu alanda görece yüksek performansı, klasik otoriter rejimlerde görülen bir dengeyi akla getirmektedir: kamusal düzen, özgürlüklerin pahasına sağlanmaktadır. Güvenlik bürokrasisinin artan etkisi ve polis gücünün genişleyen yetkileri bu dengenin karakteristiğini oluşturmaktadır.

Düzenleyici Uygulamalar (Skor: 0,41; Sıra: 118)

Bu gösterge, yönetsel kurumların yasaları öngörülebilir, tarafsız ve etkili biçimde uygulayıp uygulamadığını ölçmektedir. Türkiye’de yönetsel karar süreçlerinin siyasal yönlendirmelere açık olması, yargısal denetimin zayıflamasıyla birleştiğinde hukuksal öngörülebilirliği azaltmıştır. Özellikle yatırımcı güveninin zayıflaması ve kamu-özel ortaklıklarının denetimsiz biçimde yürütülmesi düzenleyici çalışmaların etkililiği sınırlandırmaktadır.

Medeni Hukuk Uygulamaları (Skor: 0,40; Sıra: 127)

Medeni yargı süreçlerinde erişilebilirlik, tarafsızlık ve etkililik ölçütlerini içeren bu kategori, Türkiye’de adli sistemin yapısal sorunlarını yansıtmaktadır. Davaların uzun sürmesi, mahkemelerin bağımsızlığına duyulan güvensizlik ve ekonomik çıkar ilişkilerinin yargı kararlarını etkilemesi, hukuksal eşitliği zedelemektedir.

Ceza Hukuk Uygulamaları (Skor: 0,34; Sıra: 106)

Ceza adaletinde düşük performans, yargı bağımsızlığı eksikliğiyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle siyasal davalarda iddianamelerin delilden çok niyet temelli biçimde hazırlanması, tutukluluk süresinin cezaya dönüşmesi ve savunma hakkının kısıtlanması, bu alanın gerilemesinde belirleyici olmuştur.

Değerlendirme

Bu göstergeler bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin biçimsel bir çerçeveye indirgenerek içeriğinden boşaltıldığı görülmektedir. Kurumsal denetimlerin etkisizleşmesi, yürütme gücünün merkezileşmesi, yargı bağımsızlığının aşınması ve temel hakların kısıtlanması, otoriter popülizmin kurumsallaşmış bir formuna işaret etmektedir. Türkiye, 2024–2025 döneminde %1,9’luk düşüşle dünyada hukukun üstünlüğü en fazla gerileyen ülkelerden biri olmuştur.

Kıyaslamalar

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi bulguları, Türkiye’nin hukuk devleti ilkesinden uzaklaşma sürecinin derinleştiğini göstermektedir. Ülkenin 143 ülke arasında 118. sırada yer alması ve 0,41’lik skorla hem bölgesel (0,50) hem de küresel ortalamanın altında kalması, kurumsal çöküşün sürdüğünü ortaya koymaktadır. Türkiye, 2024–2025 döneminde %1,9’luk bir düşüşle, hukukun üstünlüğünde en fazla gerileyen ülkeler arasında yer almıştır.

Alt göstergeler, bu genel gerilemenin yapısal nitelikte olduğunu açık biçimde göstermektedir. “Hükümet gücüne getirilen sınırlamalar” ve “temel haklar” kategorilerinde dramatik düşüklükler, yürütmenin kurumsal denetim mekanizmalarından bağımsızlaştığını ve kuvvetler ayrılığının işlevsizleştiğini kanıtlamaktadır. Buna karşılık “düzen ve güvenlik” alanındaki görece yüksek skor, kamusal düzenin demokratik hukuk çerçevesi içinde değil, yönetsel baskı araçlarıyla korunduğunu göstermektedir. Bu durum, otoriter rejimlerin tipik özelliği olan “güvenlik temelli meşruluk” stratejisini yansıtır.

Endeks verileri, Türkiye’de hukukun üstünlüğüyle güvenlik devleti arasında ters orantılı bir ilişki kurulduğunu da ortaya koymaktadır. Kamusal düzenin sağlanması, bireysel hak ve özgürlüklerin bastırılması pahasına gerçekleşmektedir. Yargı bağımsızlığının zayıflaması, temel hak ve özgürlüklerin ihlalleri, yolsuzluğun yapısallaşması ve yönetimde keyfilik bu süreci pekiştiren başlıca unsurlardır. Bu tablo, yalnızca hukukun üstünlüğü göstergelerindeki bir bozulmaya değil, aynı zamanda siyasal sistemin otoriter popülizm doğrultusunda kurumsal yeniden yapılanmasına işaret etmektedir.

Sonuç olarak, 2025 verileri Türkiye’de hukuk devletinin biçimsel varlığını sürdürmekle birlikte işlevsel olarak büyük ölçüde aşındığını göstermektedir. Kurumsal denge-denetim mekanizmalarının etkisizleşmesi, yürütme gücünün yoğunlaşması ve temel hakların sınırlanması, Türkiye’yi “yarışmacı otoriter” rejim kategorisine yaklaştırmaktadır. Bu durum, hukukun üstünlüğü kavramının yalnızca normatif bir hedef değil, aynı zamanda siyasal rejimin niteliğini belirleyen temel bir değişken olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.

Diğer Ülkeler

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde küresel sıralamanın en üstünde yer alan ülkeler, hukukun üstünlüğünün kurumsallaştığı, yargı bağımsızlığının yüksek olduğu ve demokratik denetim mekanizmalarının güçlü biçimde işlediği örneklerdir. Buna karşılık listenin sonunda yer alan ülkeler, hukuk devleti ilkesinin tamamen aşındığı veya çöktüğü otoriter rejimlerdir. Türkiye ise bu iki uç arasında, ancak alt çeyreğe yakın bir konumdadır.

İlk Beş Ülke (En yüksek skorlar):

 

Danimarka – 0,90

Norveç – 0,89

Finlandiya – 0,87

İsveç – 0,85

Yeni Zelanda – 0,83

Bu ülkeler, kararlı demokratik kurumları, saydam yönetişim mekanizmaları ve etkili yargı sistemleriyle öne çıkmaktadır. Hepsi aynı zamanda yüksek insancıl gelişmişlik düzeyine sahip, sosyal devlet ilkelerini içselleştirmiş ülkelerdir.

Son Beş Ülke (En düşük skorlar):

139. Nikaragua – 0,33

140. Haiti – 0,32

141. Kamboçya – 0,31

142. Afganistan – 0,31

143. Venezuela (RB) – 0,26

Bu ülkelerde siyasal kararsızlık, yolsuzluk, yargının siyasallaşması ve temel hakların ve özgürlüklerin sistemli biçimde çiğnenmesi belirleyici etmenlerdir. Hukukun üstünlüğü kavramı, bu ülkelerde biçimsel düzeyde varlığını sürdürse de uygulamada tümüyle işlevsizdir.

Türkiye’ye Yakın Ülkeler (Skorları birbirine yakın olanlar):

116. Honduras – 0,41

117. Gine – 0,41

118. Türkiye – 0,41

119. Rusya Federasyonu – 0,41

120. Nijerya – 0,41

Bu tablo, Türkiye’nin küresel sıralamada otoriter eğilimleri belirginleşmiş ülkelerle aynı performans düzeyine gerilediğini göstermektedir. Özellikle Rusya Federasyonu ile aynı skor aralığında bulunması yürütme gücünün denetimsizleşmesi yargının siyasallaşması ve temel hak ve özgürlük ihlallerinin artması bakımından anlamlıdır. Türkiye, Doğu Avrupa–Orta Asya bölgesinde 15 ülke arasında 14’üncü sırada, kendi gelir grubundaki 41 ülke arasında ise 37’nci sırada yer alarak hem bölgesel hem ekonomik açıdan alt sıralarda kalmıştır.

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi, yalnızca küresel sıralamaları değil, aynı zamanda ülkelerin bulundukları bölge ve gelir grubuna göre karşılaştırmalı çözümleme olanağı da sunmaktadır. Türkiye’nin sonuçları hem bölgesel hem de ekonomik düzlemde ortalamanın belirgin biçimde altında kalındığını göstermektedir.

Bölgesel Karşılaştırma: Doğu Avrupa ve Orta Asya

Türkiye, bu bölge içinde değerlendirilen 15 ülke arasında 14’üncü sırada yer almıştır. Bölgesel ortalama skor 0,50 iken Türkiye’nin 0,41’lik değeri, bölge ortalamasının 0,09 puan altında kalmaktadır. Bu fark, sadece istatistiksel değil, aynı zamanda yönetişim kalitesi açısından da anlamlı bir uçurumu temsil etmektedir.

Bölge ülkeleri arasında Gürcistan, Estonya, Letonya ve Litvanya gibi ülkeler, hukukun üstünlüğü ve yargı reformu alanında düzenli ilerlemeler kaydederek üst sıralarda yer almıştır. Bu ülkelerde yargı bağımsızlığına ve kamu yönetiminde hesap verebilirliğe yönelik reformlar sonuç vermiştir. Buna karşılık Türkiye’nin, Rusya Federasyonu ve Kırgızistan gibi otoriter eğilimli ülkelerle aynı skor aralığında bulunması yönetişim kalitesindeki yapısal bozulmayı açıkça ortaya koymaktadır.

Gelir Grubu Karşılaştırması: Üst-Orta Gelirli Ülkeler

Türkiye, Dünya Bankası sınıflandırmasına göre “üst-orta gelir grubu”nda yer almaktadır. Bu grupta değerlendirilen 41 ülke arasında 37’nci sırada bulunması, ekonomik gelişmişlik düzeyinin hukukun üstünlüğü performansına yansımadığını göstermektedir. Benzer gelir düzeyine sahip olan Polonya, Hırvatistan, Malezya ve Şili gibi ülkeler, Türkiye’ye kıyasla çok daha yüksek skorlar elde etmiştir.

Bu durum, Türkiye’de ekonomik kalkınma ile kurumsal demokratikleşme arasındaki bağın kopmuş olduğunu göstermektedir. Yani büyüme, kurumsal saydamlık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü gibi demokratik bileşenlerle desteklenmediğinde sürdürülebilir bir yönetişim modeli üretilememektedir.

Yorum ve Değerlendirme

Bölgesel ve gelir temelli karşılaştırmalar, Türkiye’nin konumunu çift yönlü bir paradoks içinde göstermektedir: Ekonomik olarak belirli bir refah düzeyine ulaşmış olsa da kurumsal olarak otoriterleşmiştir. Demokrasiye geçiş sürecini tamamlamış bir ülke olmasına karşın hukukun üstünlüğü göstergelerinde geriye düşmüştür.

Bu tablo, Türkiye’deki gerilemenin geçici veya yüzeysel olmadığını, aksine sistemli ve kalıcı bir nitelik kazandığını göstermektedir. Hukukun üstünlüğü alanındaki bu düşüş, yalnızca yargısal veya yönetsel zayıflıklarla değil, aynı zamanda siyasal kültürün dönüşümü, medyanın bağımsızlığını yitirmesi ve yürütme gücünün kurumsal denetimden kopmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

Tartışma ve Sonuç

2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi verileri, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin yalnızca zayıflamakla kalmadığını, aynı zamanda yapısal bir dönüşüm geçirerek otoriter-popülist bir yönetişim modeline uyumlu duruma geldiğini göstermektedir. Bu dönüşüm hem kurumsal hem de siyasal düzeyde üç temel eksen etrafında şekillenmektedir: yürütme gücünün merkezileşmesi, yargının bağımsızlığının aşınması ve toplumsal meşruluğun “güvenlik” temelli yeniden kurulması.

Yürütme Gücünün Merkezileşmesi ve Kurumsal Erozyon

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 2018’de yürürlüğe girmesiyle birlikte Türkiye’de yürütme yetkisi tarihsel olarak görülmemiş bir biçimde merkezileşmiştir. Yasama organı denetim kapasitesini büyük ölçüde yitirirken, bürokrasi yürütme emirlerine bağımlı bir yapıya dönüşmüştür. Denetim kurumlarının (Sayıştay, TBMM komisyonları, düzenleyici üst kurullar) işlevsizleşmesi, yolsuzluğun kurumsal bir olgu durumuna gelmesine yol açmıştır. Bu süreç, endeksin “hükümet gücüne getirilen sınırlamalar” ve “açık hükümet” göstergelerinde açık biçimde görülmektedir.

Yargı Bağımsızlığının Zayıflaması ve Hukukun Araçsallaştırılması

Türkiye’de yargı, siyasal iktidarın stratejik hedeflerini destekleyen bir araç durumuna gelmiştir. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yürütme organı tarafından belirlenmesi, mahkeme kararlarının siyasal bağlama göre değişkenlik göstermesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, bu bağımlılığın temel göstergeleridir. Yargı süreçlerinin siyasallaşması, hem “medeni adalet” hem de “ceza adaleti” kategorilerinde düşük skorlarla sonuçlanmıştır. Böylece hukuk, bir denge ve denetim mekanizması olmaktan çıkmış ve siyasal meşruluğun araçsal bir unsuru olmuştur.

Güvenlik Temelli Meşruluk ve Toplumsal Korku İklimi

Endeksin “düzen ve güvenlik” kategorisindeki görece yüksek skor, hukukun üstünlüğüyle değil, devletin güvenlik aygıtlarının güçlenmesiyle açıklanabilir. Türkiye’de kamusal düzen, demokratik katılım ve özgürlüklerin genişlemesi yoluyla değil, güvenlikçi söylemler ve baskı politikaları aracılığıyla sağlanmaktadır. Bu durum, toplumsal muhalefetin suça dönüştürülmesine ve bireylerin ifade özgürlüğü alanlarının daralmasına yol açmaktadır. Böylece, toplumsal kararlılık “itaat” üzerinden tanımlanan bir yapısal norm durumuna gelmiştir.

Otoriter Popülizmin Kurumsallaşması

Hukukun üstünlüğünün aşınması, yalnızca kurumsal zayıflıklardan değil, aynı zamanda iktidarın popülist siyaset tarzından kaynaklanmaktadır. İktidar, toplumsal meşruluğu halkın iradesine atıfla tanımlarken, hukuku bu iradenin üzerinde bir denetim mekanizması olarak değil, uygulama aracısı olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşım, hukukun evrensel normatif niteliğini aşındırmakta; “çoğunlukçu meşruluk” anlayışı, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin yerini almaktadır.

Sonuç: Kurumsal Gerilemeden Siyasal Dönüşüme

Türkiye örneği, hukukun üstünlüğünün yalnızca yargısal bir sorun değil, aynı zamanda siyasal rejimin niteliğini belirleyen bir değişken olduğunu göstermektedir. 2025 Endeksi’nde 118. sırada yer alan Türkiye, hukukun üstünlüğü göstergelerinde otoriter rejimlerle aynı düzeye gerilemiş durumdadır. Bu sonuç, demokratik kurumların biçimsel olarak varlığını korumasına karşın, içerik olarak işlevsizleştiği “yarışmacı otoriterlik” modeline işaret etmektedir.

Dolayısıyla, hukukun üstünlüğünün yeniden oluşturulması, yalnızca yargı reformu ya da anayasal değişikliklerle değil, aynı zamanda siyasal kültürün, yönetişim ilkelerinin ve toplumsal meşruluğun yeniden demokratik temellere oturtulmasıyla olanaklı olacaktır. Türkiye’nin önündeki en kritik görev, güvenlik temelli meşruluktan hukuk temelli meşruluğa geçişi sağlayacak kurumsal iradeyi yeniden üretmektir.

27 Ekim 2025 Pazartesi

CHP’den AKP’ye Geçişler: Yerel Düzeyde Parti Sadakatinin Çözülmesi ve Hegemonik Yeniden Üretim Mekanizmaları

 

 

 

Prof. Dr. Firuz D. Yaşamış

 

 

 

 

Öz

2024 yerel seçimleri, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) tarihsel açıdan en yüksek belediye kazanımlarına ulaştığı bir dönem olmuştur. Ancak seçimlerin üzerinden kısa süre geçmeden bazı CHP’li belediye başkanlarının Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) geçmesi, Türkiye’de siyasal sadakatin ideolojik temellerden çıkar temelli bir zemine kaydığını göstermektedir. Bu çalışma, CHP’den AKP’ye yönelen geçişleri siyasal sadakat, hegemonik yeniden üretim ve otoriter popülizm bağlamında çözümlemektedir. Bayrampaşa Belediyesi ve Aydın Büyükşehir Belediyesi örnekleri üzerinden yapılan incelemeler parti içi örgütsel zayıflıkların ve merkezi iktidarın yerel düzeyde hegemonik stratejilerinin birleşimini ortaya koymaktadır.

Anahtar Kavramlar: Parti sadakati, Otoriter popülizm, Hegemonik yeniden üretim, CHP-AKP geçişleri, Yerel yönetimler

 

Abstract

The 2024 local elections marked a historic period in which the Republican People’s Party (CHP) achieved its highest number of municipal victories. However, shortly after the elections, the defection of several CHP mayors to the Justice and Development Party (AKP) revealed that political loyalty in Turkey has shifted from ideological commitment to interest-based pragmatism. This study analyzes these defections within the frameworks of political loyalty, hegemonic reproduction, and authoritarian populism. Case studies from Bayrampasa Municipality and Aydın Greater Municipality  demonstrate how organizational weaknesses within CHP and the central government’s hegemonic strategies at the local level interact to shape political outcomes.

Key Words: Political loyalty, Authoritarian populism, Hegemonic reproduction, CHP-AKP defections, Local governance

Giriş

2024 yerel seçimleri, Türkiye siyasal tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) en yüksek belediye sayısına ulaştığı bir dönüm noktası olmuştur. Ancak seçimlerin üzerinden bir yıl geçmeden, bazı CHP’li belediye başkanlarının Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) geçmesi, siyasal sistemin yapısal kırılganlıklarını yeniden gündeme taşımıştır. Bu geçişler, partiler arası yarışmanın ideolojik temellerden çok çıkar temelli bir zemine kaydığını göstermektedir. Bu çalışma, CHP’den AKP’ye yönelen bu geçişleri siyasal sadakat, hegemonik yeniden üretim ve otoriter popülizm ekseninde incelemektedir.

Bu çalışmada, CHP’den AKP’ye geçişler, yerel yönetimlerdeki partiler arası sadakatin çözülmesinin ve merkezi iktidarın yerel düzeyde hegemonik yeniden üretim kapasitesinin göstergesi olarak incelenmiştir.

Kuramsal Çerçeve

Otoriter popülizm, liderin veya iktidar partisinin popülist söylemlerle halk desteği kazanırken, demokratik kurumları zayıflatması ve otoriter uygulamalar geliştirmesi durumudur. Burada iki ana unsur vardır: Birincisi olan popülist unsur açısından lider veya parti “halkın gerçek temsilcisi” olduklarını iddia eder. “Halk” (çoğunluk veya belirli bir taban) ile “elitler” veya mevcut kurumlar arasında bir karşıtlık kurulur. Karşıtlık söylemi ile meşruluk sağlanır: “Halkın iradesi engelleniyor, biz halkın yanındayız” denilir. İkincisi otoriterlik unsurudur. Bu bağlamda, demokratik denge mekanizmaları (yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, parlamenter denetim) zayıflatılır. Merkezi iktidar güçlendirilir, yerel veya muhalefet alanları kısıtlanır. Hukukun üstünlüğü ve çoğulculuk ilkeleri ikincil duruma gelir.

Türkiye Bağlamında Örnekler

AKP’nin uzun süreli iktidarında, yerel yönetimlerdeki parti geçişlerini özendirmesi, merkezi kaynak denetimi ve belediyelerin bağımlılığını artırması, otoriter popülizmin yerel düzeydeki yansıması olarak görülebilir. Liderin söyleminde “halkın hizmeti, kararlılık, birlik” temaları öne çıkar ve bu popülist bir meşruluk üretir. Aynı zamanda meclis ve yargı süreçleri iktidar lehine şekillenir. Bu otoriter unsurdur. Kısacası, otoriter popülizm popülist söylemler ile demokratik kurumların otoriter biçimde baskılanmasıdır.

Bu çalışmada, CHP’den AKP’ye yönelen geçişler, Türkiye siyasal sisteminde otoriter popülizm bağlamında da değerlendirilmektedir. Burada otoriter popülizm, liderin veya iktidar partisinin popülist söylemlerle halk desteği kazanırken demokratik denge mekanizmalarını zayıflatması ve yerel düzeyde merkezi otoriteyi pekiştirmesi olarak tanımlanmaktadır.

Öte yandan, parti sadakati, çağdaş siyasal sistemlerin kararlılığını sağlayan temel unsurlardan biridir. Panebianco (1988) ve Katz & Mair (1995) parti örgütlerinin “kartel” yapısına dönüştüğünde ideolojik bağlılığın yerini çıkar temelli dayanışmanın aldığını ileri sürer. Türkiye’de bu süreç, özellikle uzun süredir iktidarda olan AKP’nin merkezileşmiş kaynak denetimi ve yerel aktörleri bağımlı hale getiren sahiplik sistemiyle belirginleşmiştir. Panebianco (1988) ve Katz & Mair (1995) tarafından tanımlanan ‘kartel partisi’ modeli, ideolojik bağlılığın yerini çıkar temelli dayanışmanın aldığı partiler için geçerlidir. Türkiye’de uzun süreli iktidarını merkezi kaynak denetimi ve yerel aktörleri bağımlı kılan mekanizmalarla sürdüren AKP bu modeli uygulamaktadır. Panebianco (1988) ve Katz & Mair (1995) tarafından tanımlanan ‘kartel partisi’ modeli, çağdaş demokratik sistemlerde partilerin ideolojik bağlılıktan ziyade çıkar temelli dayanışma ve merkezi kaynak denetimi aracılığıyla güçlerini sürdürdüklerini öne sürer. Türkiye örneğinde, AKP’nin uzun süreli iktidarını merkezi bütçe ve kaynakların dağılımı üzerinden yerel aktörleri bağımlı duruma getirerek pekiştirmesi bu modeli uygulama alanına taşıyan bir uygulama olarak değerlendirilebilir. Bu durum, parti üyelerinin ve yerel yöneticilerin davranışlarının ideolojik bağlılıktan çok çıkar temelli güdülenmelerle şekillendiğini göstermektedir.”

Eisenstadt ve Lemarchand (1981) tarafından tanımlanan “klientalist” (kayırmacılık, müştericilik) ilişkiler, Türkiye’de belediyelerin bütçe, yatırım ve hizmet alanlarında merkezi otoriteye bağımlılığını açıklamak için elverişlidir. Bu bağımlılık, yerel aktörleri merkezi iktidarla uyumlu davranmaya iter.

Gramsci’nin hegemonya kavramı ise bu ilişkiyi ideolojik bir rıza üretimi biçimi olarak anlamamıza olanak tanır. AKP, “birlikte hizmet” ve “kararlı yönetim” söylemleriyle bu rızayı pekiştirmekte ve yerel düzeyde meşruluğunu yeniden üretmektedir. AKP’nin ‘birlikte hizmet’ söylemi, Gramsci’nin hegemonya anlayışına uygun biçimde, yerel düzeyde rıza üretimi mekanizması işlevi görmektedir.

Olay Çalışmaları

2025 yılı içerisinde Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun yanı sıra Söke, Yenipazar ve Sultanhisar belediye başkanlarının CHP’den ayrılarak AKP’ye katılması dikkat çekicidir. Bu geçişler, parti içi anlaşmazlıkların yanı sıra, merkezi yönetimle uyumun hizmet üretimi açısından “zorunlu” hale geldiği algısıyla gerekçelendirilmiştir. AKP’nin bu belediye başkanlarını rozet takma törenleriyle kamuoyuna sunması siyasal hegemonya oluşturmanın simgesel bir yönünü oluşturur.

Benzer biçimde Bayrampaşa Belediyesi’nde yaşanan süreçte belediye başkanının tutuklanması sonrasında meclis aritmetiği değişmiş ve yönetim AKP’ye geçmiştir. Bu olay, doğrudan bir parti geçişi olmasa da yargısal süreçlerin ve meclis dinamiklerinin iktidar lehine araçsallaştırılmasının örneğidir. Bu tür mekanizmalar, siyasal çoğulculuğun kurumsal temellerini zayıflatmaktadır.

Bulgular ve Değerlendirme

Tablo 1.

2024 Sonrası CHP'den AKP'ye Geçen Belediye Başkanları

No

Belediye Başkanı

Belediye / İl

Geçiş Tarihi

Gerekçe / Bağlam

1

Özlem Çerçioğlu

Aydın Büyükşehir

Ekim 2024

Parti içi anlaşmazlık, yerel yönetimlerde özerklik talebi; Erdoğan’ın “Aydın halkına hizmette devam” vurgusu

2

Hasan Ustaoğlu

Seydişehir (Konya)

Ağustos 2024

CHP teşkilatıyla gerilim, “ülke çıkarı” söylemiyle AKP’ye geçiş

3

İsmail Korkmaz

Artvin Yusufeli

Temmuz 2024

CHP il örgütüyle yaşanan kaynak paylaşımı sorunları

4

Fatma Kaplan Hürriyet

İzmit (Kocaeli)

Eylül 2024

Partideki hizipleşmeden rahatsızlık; bağımsız kalma sonrası AKP’ye katılım

5

Gaziosmanpaşa Belediyesi (Meclis Kararı)

İstanbul

Mayıs 2024

Başkanın tutuklanması sonrası mecliste AKP oylarıyla yönetim değişimi

 

Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, 14 Ağustos 2025 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üyeliğinden istifa ederek Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AKP) katıldı. Bu geçiş, AKP'nin kuruluşunun 24. yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla gerçekleşti. Çerçioğlu'nun katılımı sırasında yaptığı konuşmada, AKP'ye katılma kararını Aydın halkına daha iyi hizmet verebilme amacıyla aldığını belirtti. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin kalkınmasına katkı sağlamak istediğini ifade etti. Konuşmasında, CHP'den ayrılma kararının arkasında, parti içindeki bazı sorunlar ve Aydın'a hizmet etme konusunda yaşadığı sıkıntıların etkili olduğunu vurguladı. Bu geçiş, yerel siyasette önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir. Çerçioğlu'nun AKP'ye katılması, Aydın'da siyasal dengeleri değiştirebilir ve yerel yönetim anlayışında farklı bir yaklaşımın benimsenmesine yol açabilir.

 

Tablo 2.

2024 Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi Sonuçları

Parti

Aday

Oy Sayısı

Oy Oranı

CHP

Özlem Çerçioğlu

344.003

%50,53

AKP

Mustafa Savaş

250.019

%36,72

İYİ Parti

Özer Kayalı

29.089

%4,27

DEM Parti

Suzan Koç

23.284

%3,42

Zafer Partisi

Muharrem Demirbilek

11.020

%1,62

 

Bayrampaşa Belediyesi de bu yolda ilginç bir örnek ortaya koymuştur. CHP’den istifa eden Bayrampaşa Belediyesi Meclisi üyeleri şunlardır: Sadi Teker, Ali Karahasanoğlu, Murat Salman, İbrahim Soytürk ve Kerim Güler. İstifalar sonucunda CHP’nin Belediye Meclisi’ndeki mutlak çoğunluğu kaybedilmiş ve istifa eden üyelerin desteğini alan AKP Belediye Meclisi’nde çoğunluğu elde etmiş ve tutuklanan CHP’li Belediye Başkanı’nın yerine AKP’li bir meclis üyesi başkan vekili olmuştur. Başkan vekili seçilen üye kutlama konuşmasına şunları söylemiştir: “AK Parti belediyeciliği Bayrampaşa'ya geri döndü. Durmak yok, yola devam. İki perdelik oyun gördük. Bayrampaşa'da 18 ay eksik kalan hizmeti AK Parti belediyeciliği ile geri getireceğiz.” Bu örnek, yerel yönetimlerde yargı ve meclis mekanizmalarının iktidar lehine araçsallaştırılmasının somut bir örneğini sunmaktadır.

Tablo 3.

Bayrampaşa Belediye Başkanlığı Seçimi Sonuçları

Parti

Aday

Oy Sayısı

Oy Oranı

CHP

Hasan Mutlu

73.850

%46,67

AKP

İlknur Kovaç Bayraktar

65.864

%41,63

YRP

Hakan Arabacı

6.741

%4,26

Zafer Partisi

Tarkan Güler

5.395

%3,41

İYİ Parti

Vahit Çelik

1.644

%1,04

Saadet Partisi

İsmail Acar

1.636

%1,03

BBP

Murat Mert

628

%0,40

DEVA Partisi

Altan Ertan

431

%0,27

HÜDA PAR

Haşim Turan

311

%0,20

BTP

Müştak Engin Taştemür

270

%0,17

 

CHP’den AKP’ye geçişlerin büyük bölümü bireysel çıkar, yerel iktidar ilişkileri ve merkezi otoriteyle uyum kaygısı etrafında şekillenmektedir. Bu olgu, Türkiye’de parti sisteminin ideolojik tutarlılıktan uzaklaştığını ve siyasal sadakatin “kaynak erişimi” ile ölçüldüğünü göstermektedir.

CHP açısından bakıldığında, bu durum parti örgütlerinin kurumsal dayanıklılığında bir yetersizliğe ve etkisizliğe işaret etmektedir. Yerel düzeyde örgütlenme kapasitesinin zayıflığı, belediye başkanlarını merkezi iktidarla çatışmaktan kaçınmaya yöneltmektedir. AKP ise bu geçişleri “birlik, hizmet ve kararlılık” temaları üzerinden kamuoyuna sunarak, iktidarını yalnızca baskı yoluyla değil, rıza üretimiyle de pekiştirmektedir.

Bu tablo, Türkiye’de demokratik yarışmanın sınırlarının giderek daraldığını ve yerel yönetimlerin merkezi denetimin bir uzantısına dönüştüğünü göstermektedir. Geçişler, görünürde bireysel tercihler olsa da altında yapısal bir hegemonik yeniden üretim mekanizması yatmaktadır.

CHP’de Sistemik Kusurlar: Aydın, Bayrampaşa ve Türkiye Genel Tablosu

Aydın ve Bayrampaşa’da ve diğer belediyelerde yaşanan toplu istifalar ve meclis üyelerinin başka partilere geçişleri, CHP’nin yerel yönetim kapasitesindeki sorunların sadece bu kentlerle sınırlı olmadığını, Türkiye genelinde partinin sistemik kusurlarının bir yansıması olduğunu göstermektedir. Sosyal medyada dolaşan iddialara göre, Bayrampaşa’da istifa eden meclis üyelerinden birinin Özgür Çelik’in çocukluk arkadaşı olması ve yalnızca bu yakınlık üzerinden aday gösterilmesi partide akraba ve yakın kayırmacılığı sorununu açıkça ortaya koymaktadır. Bu tür uygulamalar, liyakat ve ehliyet ilkelerinin göz ardı edilmesine, parti içi güdülenmenin düşmesine ve güven zedelenmesine yol açmaktadır. Sosyal medya iddiaları, doğrulama gerektirse de parti içi yakınlık ve kayırmacılık sorunlarının algılanma biçimini yansıtmaktadır.

Ayrıca bazı üyelerin parti çizgisine aykırı hareket ederek aşırı sağ veya merkezi ideolojiyle uyumsuz siyasalar üretmesi, CHP’nin hem yerel yönetim siyasalarında hem de siyasal stratejilerinde tutarsızlıklar yaratmaktadır. Parti içi disiplin mekanizmalarının yetersizliği ve kriz yönetimindeki gecikmeler üyelerin ait olma duygusunu zayıflatmış ve istifalara zemin hazırlamıştır.

Yerel düzeydeki aday belirleme süreçlerinde saydamlık ve ön seçim mekanizmalarının etkin kullanılmaması, parti tabanının ve yerel aktörlerin görüşlerinin yeterince dikkate alınmaması, parti içi huzursuzluğu artırmış, merkezi kararların yerel taleplerin önüne geçmesi, ön seçim ısrarındaki anlamsızlık ve CHP’nin kent uzlaşmasının saçmalığı CHP’nin toplumsal kapsayıcılık kapasitesini olumsuz etkilemiştir.

Bayrampaşa örneği, bu bağlamda Türkiye genelinde CHP’de gözlemlenen kusurların somut bir yansımasıdır. Temel kusurlar şu şekilde özetlenebilir: Akraba ve yakın kayırmacılığı, mezhep etnik köken veya sosyo-kültürel ayrıcalıklar tanıma ve ayrımcılık, kent uzlaşması ve yerel dinamiklerin göz ardı edilmesi, ön seçim mekanizmalarının işlevsizliği veya anlamsızlığı, ehliyet ve liyakat ilkelerinin önemsenmemesi, parti çizgisine aykırı ve ideolojik tutarsızlıklar ve stratejik planlama ve iletişim eksiklikleri.

Bu etmenler, CHP’nin Türkiye genelinde yerel düzeydeki etkinliğini zayıflatmakta, üyelerin ait olma duyusunu köreltmekte, güdülenmesini azaltmakta ve iktidar partileri için fırsat alanları yaratmaktadır. Bayrampaşa örneği, partinin hem yapısal hem de stratejik kusurlarını somutlaştırarak Türkiye genelindeki eğilimlerin anlaşılmasına olanak sağlamaktadır.

Kanımca, bu süreç bundan sonra da devam edecek ve CHP’li belediyelerden iktidar partisine geçiler devam edecektir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Bayrampaşa örneği ve Türkiye genelindeki diğer örnek olaylar CHP Genel Merkezi’nin yerel yönetim seçimlerini etkili biçimde yönetme kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Parti, birçok belediyeyi kazanmış olmasına karşın aday belirleme süreçlerindeki hatalar, yerel örgütlenmedeki zayıflıklar, liyakat ve ehliyet ilkelerinin ihmal edilmesi, akraba ve yandaş kayırmacılığı ve parti içi disiplin sorunları gibi yapısal ve stratejik eksiklikler, partinin yerel düzeydeki etkililiğini sınırlamıştır.

Bu durum, seçim zaferinin parti yönetiminin başarısından çok halkın güçlü istek ve beklentilerinden kaynaklandığını düşündürmektedir. Başka bir deyişle, CHP’nin kazanılan belediye sayısındaki yüksek başarı, partinin kendi örgütsel kapasitesinin ve stratejik yönetiminin değil, toplumun yerel yönetimlerden beklentilerinin ve demokratik tercihinin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Bu çelişki, parti yönetimi ile halkın yerel düzeydeki talepleri arasındaki uyumsuzluğu ve partinin yerel yönetim stratejilerinde yapısal reform gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca, CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanları ve belediye meclisi üyeleri örnekleri Türkiye’de yerel demokrasinin karşı karşıya olduğu en temel sorunlardan birine işaret etmektedir. Partiler arasındaki ideolojik sınırlar bulanıklaşmış, siyasal sadakat çıkar temelli yararcılığa indirgenmiştir. Bu süreç, yalnızca muhalefetin kurumsal zayıflığını değil, aynı zamanda otoriterleşmenin yerel düzeyde nasıl kurumsallaştığını da göstermektedir. CHP’nin yerel düzeydeki etkililiğini artırabilmesi için aday belirleme süreçlerinde saydamlık, liyakat ve ön seçim mekanizmalarının etkili kullanımı yaşamsal önemdedir.

AKP, geçişleri sadece baskı veya zorlamayla değil, rıza üretimi ve kurumsal yeniden üretimle de pekiştirmektedir. AKP, yerel yönetimlerdeki bu geçişleri, uzun süreli iktidarını güçlendirici bir araç olarak kullanmaktadır. Böylece siyasal hegemonya, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda kurumsal ve yönetsel düzeyde yeniden üretilmektedir. CHP’nin bu duruma vereceği yanıt, Türkiye’de çok partili yarışmanın geleceği açısından belirleyici olacaktır.

 

 

 

 


 

Kaynakça

 

Cumhuriyet. (2025, 14 Ağustos). Özlem Çerçioğlu AKP’ye katıldı. Cumhuriyet. https://www.cumhuriyet.com.tr

DW Türkçe. (2024–2025). [Haber başlıkları]. https://www.dw.com/tr/

Eisenstadt, S. N., & Lemarchand, R. (1981). Political clientelism, patronage and development. Beverly Hills, CA: Sage.

Esen, B., & Gümüşçü, S. (2020). Democratic backsliding in Turkey. London, UK: Routledge.

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks (Q. Hoare & G. N. Smith, Eds. & Trans.). New York, NY: International Publishers.

HaberSol. (2024–2025). [Haber başlıkları]. https://www.habersol.com/

Katz, R. S., & Mair, P. (1995). Changing models of party organization and party democracy: The emergence of the cartel party. Party Politics, 1(1), 5–28. https://doi.org/10.1177/1354068895001001001

Medyascope. (2024–2025). [Haber başlıkları]. https://medyascope.tv/

Panebianco, A. (1988). Political parties: Organization and power. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Sayari, S. (2021). Party system change in Turkey. Turkish Studies, 22(3), 321–340. https://doi.org/10.1080/14683849.2021.1876178

T24. (2024–2025). [Haber başlıkları]. https://www.t24.com.tr/