Tuzla Olayı: Yerel Liderlik, Vizyon
Eksikliği ve Siyasal Kimlik Sorunu
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Bir belediye başkanının en büyük
sınavı seçimi kazanmak değil, seçimi kazandıktan sonra kendi siyasal ağırlık
merkezini kurabilmesidir. Tuzla’da bugün tartışılan sorun de tam olarak burada
düğümleniyor.
Son dönemde Tuzla siyasetinde dolaşan
tartışmalar ilk bakışta güncel siyasal savlar çevresinde şekilleniyor gibi
görünüyor. Ancak yerel siyasetin doğası gereği, bugün konuşulan birçok sorun
aslında seçim döneminde atılan temellerin gecikmeli sonucu olarak ortaya çıkar.
Nitekim, Tuzla’da oturan bir kimse ve
bir siyaset bilimcisi olarak adaylık sürecini yakından izlediğim Tuzla Belediye
Başkanı Al Eren Bingöl aşağıdaki açıklamayı yaparak hem İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’ni (İBB) eleştirmiş ve AKP’ye geçiş yolunda önemli bir işaret
vermiştir: ''Sevgili Komşularım, Bir süredir sizlere anlatmaya çalıştığım gibi,
50 bin Tuzlalının evlerinin yıkılması riskiyle karşı karşıyayız. İki yıldır sorun
bu noktaya gelmesin diye büyük bir çaba harcadık ama maalesef sorunun çözümünde
hiç mesafe alamadık. Tüm Tuzlalıların ilçemizin geleceğini tehdit eden bu sorun
hakkında her şeyi bilmeye hakkı var! Bundan sonra susmayacağım ve bütün gerçeği
olduğu gibi sizlere anlatacağım. Benim öncelikli görevim ve sorumluluğum
Tuzlalının hakkını ve hukukunu korumaktır. Sorun çözümsüz değildir; çözülmesini
istemeyenlerin dayatmalarına da boyun eğmeyeceğim. Tuzlalılar müsterih
olsunlar, 50 bin insanı evsiz bırakmanın vebalini asla boynuma almayacağım…”
Aynı kişi seçim kampanyasında İBB ile Başkan adayı İmamoğlu ile bir bütün
olduklarını ve birlikte çalışacaklarını ileri sürerek oy istemişti. Seçim
kampanyası sırasında belirttiği görüşler ise İBB kitapçıklarından
alıntılanmıştı. Kendi dağarcığında fazla bir birikim olmadığı açıkça anlaşılıyordu.
Öne çıkarmak istediği başarı öyküsü bazı yıkım davalarını yargı sürecine
taşımış olması idi. Tuzla’nın geleceği vizyonuyla ilgili hiçbir özgün düşüncesi
olduğunu gözlemlemedim. Aday olduktan sonra birlikte çalıştığı ekip işse
kendisinden daha yetersiz olduğu imajını veriyordu. Aday gösterilen belediye
meclisi üyeleri ise yetkinlikleri açısından soru işaretleri taşıyordu. Bu
tablonun oluşmasında hem CHP il yönetiminin ve hem de CHP Genel Merkezi’nin
büyük payı olduğunu açıklıkla görmüştüm.
Bu nedenle Tuzla’daki tabloyu anlamak
için bugüne değil, adaylık dönemine dönmek gerekiyor.
Yerel seçimler yalnızca yönetici
seçmez; aynı zamanda siyasal yön seçer.
Seçmen belediye başkanına oy verirken
sadece “kim yönetsin?” sorusunu cevaplamaz. Aynı zamanda şu soruya da cevap
arar: “Bu kişi burayı nasıl bir yere dönüştürmek istiyor?”
Tuzla’da Eren Ali Bingöl’ün kampanya
sürecine yönelik en dikkat çekici eleştirilerden biri, tam bu noktada ortaya
çıkıyor.
Kampanya döneminde öne çıkan anlatı
büyük ölçüde büyükşehir ölçeğindeki değişim ve eş güdüm fikrine dayanıyordu.
Mesaj açıktı: aynı siyasal ekip, aynı yönetim anlayışı, birlikte hareket eden
bir yerel–merkez uyumu. Seçim kazanmak açısından bu yaklaşım anlaşılırdı.
Seçmen açısından büyükşehir ile ilçe
arasındaki uyum hizmet üretme kapasitesini artırabilecek bir artı değer olarak
görülebilir. Ancak seçim kampanyasında avantaj olan bir unsur, yönetim
döneminde sınırlayıcı hale gelebilir.
Çünkü seçim bittikten sonra seçmen şu
soruyu sormaya başlar: “Büyükşehir ne yapacak?” değil, “Tuzla Belediye Başkanı
ne yapacak?”
Tam burada yerel liderlik başlar. Bir
belediye başkanı, güçlü bir siyasal dalganın taşıyıcısı olarak seçilebilir,
ancak görev sürecinde kendi yönetim dili, kendi öncelikleri ve kendi siyasal
merkezi oluşmuyorsa zaman içinde doğal bir boşluk oluşur.
Bu boşluk da genellikle üç biçimde
görünür hale gelir: İlk olarak, belediyenin teknik çalışmaları ile kamuoyu
algısı arasındaki uzaklık büyür. İkinci olarak, günlük yönetim ile uzun vadeli
yön duygusu birbirinden ayrılır. Üçüncü olarak ise siyasal söylentiler gerçek başarı
tartışmasının önüne geçmeye başlar.
Bugün Tuzla’da gözlenen tartışmaların
bir bölümü bu çerçevede okunabilir. Buradaki sorun yalnızca hizmet üretimi
değildir. Asıl sorun şudur: Tuzla’nın kendi öyküsü oluştu mu? Bu yönetim
döneminin sonunda geriye kalacak özgün bir yön, öncelik ve dönüşüm savı ortaya
çıktı mı?
Yerel yönetimlerde kalıcı başarı çoğu
zaman bütçe büyüklüğüyle değil, siyasal kimlik üretme kapasitesiyle ölçülür.
Bir belediye başkanı görünür olabilir.
Çalışkan olabilir. Alanda olabilir. Ama bunların toplamı her zaman siyasal
liderlik üretmez. Kaldı ki bu alanlarda da pek etkili çalışmalar yapılmadı.
Yerel liderlik, ilçenin kendi
cümlesini kurabilme kapasitesidir. Ve bugün Tuzla’da tartışılan sorunun
merkezinde de biraz bu duruyor.
Tuzla’da bir belediye başkanı hangi
ölçütlerle değerlendirilir? Birincisi, hizmet başarım düzeyidir. Günlük
belediye hizmetlerinin etkililiğidir. Tuzla Belediye Başkanı seçildiği günden
bugüne kadar hizmette başarılı olmamıştır. İkincisi yerel vizyon sahibi
olabilmek ve ilçeye özgü dönüşüm hedefi ve öncelikleri ortaya koyabilmekti. Kampanya
sürecinde Tuzla'ya özgü bağımsız bir belediyecilik vizyonunun yeterince
geliştirilemediği izlenimi oluşmuştur. Bu bağlamda vizyon içinde yer alması
beklenen ana konular Marmaray merkezli yeni kent modeli, Tuzla kent içi
teleferik sistemi, deniz ekonomisi, marina ve kıyı planlaması, üniversite-sanayi
iş birliği, tersanelerin dönüşümü, deprem odaklı kentsel dönüşüm, Tuzla’nın bir
lojistik merkezi olması ve teknoloji yatırımlarıydı. Hiçbirinden söz edilmedi. Üçüncüsü,
siyasal eş güdümdür ve belediye meclisi, örgüt ve büyükşehir ilişkilerini
yönetebilme kapasitesidir. Oluşturulan belediye meclisi listesinin, yerel
yönetim deneyimi ve uzmanlık açısından kamuoyunda tartışmalara konu olduğu
görülmüştür. Yaptığı son açıklama ile bizzat kendisi bu bağlamda başarılı
olamadığını itiraf etmiş ve İBB’yi suçlamak istemiştir. Dördüncüsü, kurumsal iz bırakmadır yani görev
süresi sonunda geriye ne kaldığıdır. Bırakılan iz ise iktidar partisine geçiş
hüznü ile sonuçlanacak gibi görünmektedir.
Son söz olarak belirtmek isterim ki, yerel
siyasette seçim kazanmak başlangıçtır. Asıl sorun, seçimi kazandıran siyasal
enerjiyi belediyecilik kapasitesine dönüştürebilmektir. Tuzla açısından bugün
sorulması gereken soru artık şu değildir: “Kim kazandı?” Asıl soru şudur: “Tuzla
gerçekten nasıl yönetiliyor ve bu yönetimin kendine ait bir yönü var mı?”
Benim yanıtım olumsuzdur. Bunun büyük
ölçüde payı belediye başkanına ait olsa da sağlıklı aday belirleme sistemine
sahip olmayan eski CHP Genel Merkezi ve İstanbul seçimlerinde tek belirleyici
olan İBB’nin de önemli payı vardır.
Sorun Eren Ali Bingöl değildir; sorun,
güçlü bir yerel liderlik ve özgün belediyecilik vizyonu üretemeyen aday
belirleme anlayışıdır. Bu sorun Tuzla’da somutlaşmıştır.
Cesaretin Yerini
Transfer mi Aldı?
Eren Ali Bingöl, kamuoyuna yaptığı
açıklamalarda tehdit altında olduğunu, ailesinin güvenliği konusunda endişeler
taşıdığını ve belediyede karşılaştığı bazı sorunların kendi döneminden önceye
ait olduğunu ifade ediyor. Eğer bu açıklamalar doğruysa, ortada gerçekten ciddi
bir kamu yönetimi sorunu vardır.
Ancak bu noktada ikinci bir soru
ortaya çıkar. Bir belediye başkanının görevi, baskı karşısında geri çekilmek
midir; yoksa hukukun ve kamu yararının yanında durarak savaşmak mıdır?
Belediye başkanlığı sıradan bir meslek
değildir. Seçilmiş bir belediye başkanı, yalnızca belediyeyi yönetmez, aynı
zamanda temsil ettiği kamu iradesini de korumakla yükümlüdür. Eğer bir belediye
başkanı gerçekten tehdit ediliyorsa, bunun çözümü parti değiştirmek değil,
hukuku işletmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve demokratik kurumları harekete
geçirmek olmalıdır. Çünkü demokrasi, baskı karşısında makam değiştirenlerle
değil, hukuk içinde mücadele edenlerle güçlenir.
Elbette hiç kimsenin ailesinin
güvenliğini küçümsemek doğru değildir. Her insanın yaşamı ve ailesi
korunmalıdır. Ancak siyaset aynı zamanda ağır sorumluluk üstlenme sanatıdır. Belediye
başkanlığına aday olunurken yalnızca yetki değil, risk de kabul edilmiş olur.
İşte bu nedenle asıl tartışılması
gereken konu bir kişinin neden korktuğu değil, demokratik hukuk devletinde
seçilmiş bir belediye başkanının neden kendisini yalnız hissettiğidir. Eğer
gerçekten tehdit altında kaldıysa, bu yalnızca onun kişisel sorunu değildir. Bu,
Türkiye'de yerel demokrasinin ve seçilmiş yerel yöneticilerin hangi koşullarda
görev yaptığını sorgulatan çok daha büyük bir sorundur. Demokratik bir hukuk
devletinde seçilmiş bir belediye başkanının baskı karşısındaki yükümlülüğü
nedir? Bu soru, tek bir belediye başkanını aşan, kamu yönetimi ve anayasa
hukuku bakımından tartışılabilecek bir sorudur.
Yerel Yöneticinin
Cesaret Sınavı
Siyasette cesaret, meydanlarda yüksek
sesle konuşmak değildir. Gerçek cesaret, makamın sağladığı konfor ortadan
kalktığında, baskılar arttığında ve kişisel bedel ödemek gerektiğinde ortaya
çıkar.
Yerel yönetimler, demokratik sistemin
vatandaşa en yakın kurumlarıdır. Belediye başkanları ise yalnızca hizmet üreten
yöneticiler değil, aynı zamanda seçmen iradesinin temsilcileridir. Bu nedenle
belediye başkanlığı makamı yalnızca yetki değil, ağır bir sorumluluk da yükler.
Son günlerde Eren Ali Bingöl hakkında
yapılan değerlendirmelerde, kendisinin tehdit ve baskı altında olduğu,
ailesinin güvenliğinden endişe duyduğu ve belediyede karşılaştığı bazı
sorunların önceki yönetim döneminden kaynaklandığını ifade ettiği yönünde açıklamalar
kamuoyuna yansımaktadır. Eğer bu açıklamalar doğruysa, ortada yalnızca bireysel
bir sorun değil, demokratik hukuk devleti açısından üzerinde durulması gereken
ciddi bir tablo vardır.
Ancak tam da bu noktada cevaplanması
gereken temel soru şudur: Bir belediye başkanı baskıyla karşılaştığında ne
yapmalıdır? Demokratik sistemlerin beklediği cevap açıktır. Hukuka
başvurmalıdır. Kamuoyunu bilgilendirmelidir. Delilleri ilgili yargı mercilerine
sunmalıdır. Gerekirse siyasal bedel ödemeyi göze almalıdır. Çünkü seçilmiş bir
belediye başkanının meşruluğu yalnızca seçim sandığından değil, görevini hukuka
bağlılık içinde sürdürme iradesinden de kaynaklanır.
Eğer gerçekten önceki dönemden kalan
hukuka aykırı işlemler varsa, bunların üzerini örtmek değil, hukuk önüne
taşımak kamu görevinin doğal sonucudur. Aynı şekilde, eğer belediye başkanı
gerçekten tehdit ediliyorsa, bunun çözümü de siyasal ait olma bağını
değiştirmek değil, hukuk devletinin sağladığı koruma mekanizmalarını
işletmektir.
Hiç kuşkusuz hiçbir siyasetçiden
ailesinin güvenliğini hiçe sayması beklenemez. Bu, insancıl ve meşru bir
kaygıdır. Ancak kamu görevleri, özellikle de halkın oyuyla üstlenilen görevler
zaman zaman kişisel güvenlik kaygıları ile kamusal sorumlulukların çatışmasına
yol açabilir.
İşte bu noktada cesaret, korkmamak
değildir. Cesaret, korkuya rağmen hukukun yanında durabilmektir. Bir belediye
başkanının en büyük sınavı, rahat zamanlarda yaptığı hizmetler değil, zor
zamanlarda gösterdiği tutumdur. Çünkü tarih, makamını koruyanları değil, hukuk
devletini, demokratik ilkeleri ve seçmen iradesini korumak için bedel ödemeyi
göze alanları hatırlar.
Bugün tartışılması gereken asıl konu
da budur. Sorun yalnızca bir belediye başkanının hangi partide siyaset yapacağı
değildir. Asıl sorun seçilmiş bir yerel yöneticinin baskı karşısında demokratik
meşruluğunu hangi yöntemle korumayı tercih ettiğidir.
Yerel yöneticilerin gerçek cesaret
sınavı da tam burada başlar. Tam bu
noktada tartışmanın seyri değişti. Eren Ali Bingöl'ün parti değiştirme kararı
artık yalnızca siyasal bir tercih olarak değil, aynı zamanda belediyede karşı
karşıya kaldığını ileri sürdüğü sorunlarla birlikte değerlendirilmeye başlandı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
kamuoyuna yaptığı açıklama da bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı.
Açıklamada, Tuzla Belediyesi'nde önceki döneme ait olduğu belirtilen bazı imar
uygulamalarına ilişkin ciddi usulsüzlük savlarının saptandığı, hazırlanan
raporların ilgili kurumlara iletildiği ve hukuksal süreçlerin işletildiği ifade
edildi. İBB'ye göre sorun, bir belediye başkanının hangi partiye geçtiğinden
çok, kamu yararını ilgilendiren bu savların nasıl açıklığa kavuşturulacağıdır.
Bu açıklamanın hukuksal doğruluğu
elbette yetkili yargı organlarının değerlendirmesine bağlıdır. Ancak kamu
yönetimi açısından bundan daha önemli bir soru vardır. Eğer yeni seçilen bir
belediye başkanı gerçekten önceki dönemden devraldığı hukuken tartışmalı
işlemlerle karşı karşıya kaldığını düşünüyorsa, nasıl davranmalıdır?
Birinci yol, hukuku sonuna kadar
işletmek, kamuoyunu bilgilendirmek ve siyasal bedel ödemeyi göze almaktır.
İkinci yol ise, siyasal konumunu
değiştirerek kendisini farklı bir siyasi zeminde yeniden konumlandırmaktır.
Eren Ali Bingöl'ün tercihi hangisi
olmuştur?
Bu soruların cevabı yalnızca onun
siyasal geleceğini değil, yerel yöneticilik anlayışını da değerlendirmemizi
gerektirir.
Bir belediye başkanının gerçek
cesareti parti değiştirebilme özgürlüğünde mi yoksa kamu adına ortaya çıkan
ağır savlar karşısında hukuk içinde sonuna kadar savaşabilme iradesinde mi
aranmalıdır?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder