Mekke Anlaşması Orta Doğu'da Güç
Dengesinin ve Güvenlik Mimarisinin Yeniden Yapılanması: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan
Savunma İş Birliği, İran ve “Muslim NATO” Arayışı
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma,
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke'de
imzalanan savunma anlaşmasını, Orta Doğu'da değişmekte olan güç dengesi ve
bölgesel güvenlik mimarisi bağlamında incelemektedir. Çalışmanın temel amacı
anlaşmanın yalnızca üç ülke arasındaki savunma iş birliği olarak mı, yoksa
bölgesel güvenlik düzeninin yeniden yapılanmasının bir göstergesi olarak mı
değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktır. Çözümlemede Türkiye'nin
stratejik özerklik arayışı, Suudi Arabistan'ın güvenlik siyasasını
çeşitlendirme eğilimi, Pakistan'ın askeri ve stratejik kapasitesi, İran'ın
güvenlik algısı, İsrail-Yunanistan-GKRY arasındaki gelişen güvenlik ilişkileri
ve ABD'nin bölgedeki değişen rolü birlikte ele alınmıştır. Ayrıca anlaşmanın Mekke'de
imzalanması, ortak Cuma namazı ve tarafların Sünni çoğunluklu yapıları
nedeniyle ortaya çıkan simgesel ve mezhepsel boyut incelenmiş ve uluslararası
değerlendirmelerde kullanılan “Muslim NATO” nitelemesinin çözümleyici
geçerliliği tartışılmıştır. Çalışma, Mekke Anlaşması'nın mevcut durumuyla NATO
benzeri kurumsallaşmış bir ittifak olmadığını ancak Orta Doğu'da güvenlik
üretiminin tek merkezli yapıdan daha çok merkezli bir yapıya doğru dönüşmesinin
önemli bir göstergesi olduğunu ileri sürmektedir. Anlaşmanın gelecekte Mısır ve
Suriye gibi ülkelerin katılımıyla genişlemesi ve kurumsallaşması durumunda,
bölgesel güvenlik mimarisinde daha kapsamlı bir dönüşümün çekirdeğini
oluşturabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu çerçevede Mekke Anlaşması ABD
karşıtı bir ittifaktan çok, bölge devletlerinin güvenlik bağımlılıklarını
çeşitlendirme ve stratejik özerkliklerini artırma arayışının bir ürünü olarak
değerlendirilmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Mekke
Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Orta Doğu, bölgesel güvenlik,
güç dengesi, stratejik özerklik, İran, Muslim NATO
ABSTRACT
This study examines the defense agreement signed in
Mecca on 7 August 2026 by Türkiye, Saudi Arabia, and Pakistan within the
context of the changing balance of power and regional security architecture in
the Middle East. Its main objective is to determine whether the agreement
should be understood merely as a trilateral defense arrangement or as an
indicator of a broader restructuring of the regional security order. The
analysis considers Türkiye's pursuit of strategic autonomy, Saudi Arabia's
efforts to diversify its security partnerships, Pakistan's military and
strategic capabilities, Iran's security perceptions, the evolving security
relations among Israel, Greece, and the Republic of Cyprus, and the changing
role of the United States in the region. The study also examines the symbolic
and sectarian dimensions of the agreement, particularly its signing in Mecca,
the joint Friday prayer, and the Sunni-majority character of the three
signatory states. The analytical validity of the frequently used “Muslim NATO”
characterization is also assessed. The study argues that the Mecca Agreement is
not, at present, a NATO-like institutionalized alliance. Nevertheless, it
represents an important indication of a transition from a predominantly
single-centered security structure toward a more plural and multi-centered
regional security architecture. If the agreement expands through the future
participation of countries such as Egypt and Syria and develops stronger
institutional mechanisms, it could become the nucleus of a broader
transformation in the regional security order. In this context, the Mecca
Agreement is interpreted less as an anti-American alliance than as an
expression of regional states' efforts to diversify their security dependencies
and enhance their strategic autonomy.
Keywords: Mecca
Agreement, Türkiye, Saudi Arabia, Pakistan, Middle East, regional security,
balance of power, strategic autonomy, Iran, Muslim NATO
GİRİŞ
7 Ağustos
2026 tarihinde Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan
savunma anlaşması Orta Doğu'nun son yıllarda geçirmekte olduğu jeopolitik
dönüşüm bakımından dikkat çekici bir gelişmedir. Anlaşmanın üç ülkenin savunma
ve güvenlik alanındaki iş birliğini kurumsallaştırması, taraflardan birine
yönelik silahlı saldırının diğer tarafları da ilgilendiren bir güvenlik sorunu
olarak kabul edilmesi ve savunma alanındaki ortaklığın geliştirilmesine yönelik
hükümler içermesi gelişmenin sıradan bir askeri iş birliği anlaşmasının
ötesinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Anlaşmanın Mekke'de Cuma günü
ve üç ülke liderlerinin ortak Cuma namazı sonrasında imzalanmış olması ise
gelişmeye ayrıca güçlü bir siyasal ve simgesel anlam kazandırmıştır.
Anlaşmanın
önemi yalnızca üç imzacı devletin sahip olduğu askeri ve ekonomik kapasiteden
kaynaklanmamaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan farklı coğrafyalarda
yer alan, farklı güvenlik önceliklerine sahip olmakla birlikte birbirini
tamamlayan stratejik kaynaklara sahip üç devlettir. Türkiye'nin gelişen savunma
sanayii ve askeri kapasitesi, Pakistan'ın önemli askeri ve nükleer
caydırıcılığı, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü ile Körfez
bölgesindeki stratejik konumu birlikte değerlendirildiğinde ortaya farklı güç
unsurlarını bir araya getiren bir güvenlik ortaklığı çıkmaktadır.
Bu gelişme
aynı zamanda Orta Doğu'da uzun süredir ABD merkezli olarak şekillenen güvenlik
düzeninin sorgulanmaya başladığı bir döneme rastlamaktadır. Bölge devletleri
ABD ile ilişkilerini sürdürmekle birlikte güvenliklerinin tek bir dış gücün askeri
kapasitesine ve güvenlik koşullarına bağlı olmasının yaratabileceği riskleri
daha fazla dikkate almaktadır. Bu eğilim ABD karşıtı bir bloklaşmadan çok
stratejik özerklik arayışı ve güvenlik ortaklıklarının çeşitlendirilmesi
biçiminde ortaya çıkmaktadır. Mekke Anlaşması bu bakımdan bölge ülkelerinin
kendi güvenlik kapasitelerini ve karşılıklı savunma ilişkilerini güçlendirme
arayışının önemli örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Anlaşmanın
ortaya çıktığı bölgesel ortam bununla da sınırlı değildir. İsrail'in askeri ve
teknolojik kapasitesinin yanı sıra İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi arasında giderek gelişen güvenlik ve stratejik iş birliği Doğu
Akdeniz'de yeni bir güç ilişkileri alanı oluşturmuştur. Türkiye açısından bu
yapılanma Doğu Akdeniz'deki güvenlik ve güç dengeleri bakımından doğrudan önem
taşımaktadır. Mekke Anlaşması'nın ise Türkiye'yi yalnızca Doğu Akdeniz ile
sınırlı olmayan ve Körfez'den Güney Asya'ya uzanan daha geniş bir güvenlik ağı
içerisine yerleştirme olasılığı bulunmaktadır.
Bunun
yanında İran etmeni anlaşmanın bölgesel anlamını daha da karmaşık duruma
getirmektedir. İran, Orta Doğu'nun önemli askeri ve jeopolitik güçlerinden biri
olarak kendi bağımsız bölgesel güvenlik kapasitesini korumaktadır. Suudi
Arabistan ile İran arasında son yıllarda normalleşme yönünde önemli adımlar
atılmış olmasına karşın iki ülke arasındaki yarışma bütünüyle ortadan kalkmış
değildir. Türkiye'nin İran'la ilişkileri de doğrudan yarışmadan stratejik iş
birliğine kadar uzanan çok katmanlı bir niteliğe sahiptir. Pakistan ise İran'la
komşu olmasına karşın Suudi Arabistan'la uzun süredir devam eden güvenlik
ilişkilerini sürdürmektedir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın İran'a yönelik
açık bir askeri ittifak olarak tanımlanması olanaklı olmamakla birlikte
anlaşmanın İran'ın bölgesel güç dengelerine ilişkin hesaplarını etkilemesi
kaçınılmaz görünmektedir.
Nitekim İran
tarafından anlaşmaya yönelik yapılan ilk açıklamalar Tahran'ın gelişmeyi
yalnızca üç ülke arasındaki teknik bir savunma iş birliği olarak görmediğini
göstermektedir. İran'ın Suudi Arabistan'ın savunma siyasasını yeniden
değerlendirmesi gerektiğine ilişkin açıklaması Mekke Anlaşması'nın Riyad'ın
bölgesel güvenlik tercihlerinde meydana gelebilecek bir değişimin göstergesi
olarak algılandığını ortaya koymaktadır. Böylece anlaşmanın ilan edilen amacı
ile bölgesel aktörler tarafından algılanan stratejik anlamı arasında önemli bir
ayrım ortaya çıkmaktadır.
Anlaşmanın
bir başka dikkat çekici özelliği ise taraflarının demografik ve siyasal olarak
büyük ölçüde Sünni çoğunluklu Müslüman devletlerden oluşmasıdır. Suudi
Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın aynı güvenlik yapılanması içerisinde yer
alması, Orta Doğu'daki Sünni-Şii yarışmasının anlaşmanın doğrudan amacı olmasa
bile bölgesel algılanış biçimlerinden biri olabileceğini düşündürmektedir.
Mekke'nin seçilmesi, Cuma günü imza töreninin gerçekleştirilmesi ve üç ülke
liderinin ortak Cuma namazı kılması anlaşmaya askeri boyutunun ötesinde güçlü
bir İslami simgecilik kazandırmaktadır. Bu durum, anlaşmanın mezhepsel bir
ittifak olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak mezhep etmeninin bölgesel güvenlik
algılarından tümüyle bağımsız olduğunu varsaymak da gerçekçi değildir.
Bu bağlamda
bazı uluslararası yorumlarda anlaşmanın gelecekte bir “Muslim NATO”
niteliği kazanabileceği ileri sürülmektedir. Ancak bu niteleme şimdilik daha
çok siyasal ve gazetecilik dili içerisinde kullanılan bir benzetmedir.
Anlaşmanın NATO'ya benzer kalıcı bir örgütsel yapı, ortak komuta mekanizması,
sürekli askeri güç, ortak bütçe ve ayrıntılı kolektif savunma süreçleri
oluşturup oluşturmadığı henüz belirgin değildir. Bununla birlikte “Muslim
NATO” nitelemesinin ortaya çıkmış olması bile uluslararası çevrelerin
anlaşmayı üç ülke arasındaki sınırlı bir savunma iş birliğinden daha geniş bir
bölgesel güvenlik yapılanmasının başlangıcı olarak değerlendirmeye başladığını
göstermesi bakımından önemlidir.
Dolayısıyla
Mekke Anlaşması'nın anlamı yalnızca anlaşmanın metninde veya taraf devletlerin resmi
açıklamalarında aranamaz. Anlaşma ABD'nin bölgesel güvenlik rolünün yeniden
değerlendirilmesi, İsrail'in bölgesel konumu, İsrail-Yunanistan-GKRY iş birliği,
İran'ın bölgesel güç kapasitesi, Sünni-Şii yarışması, Türkiye'nin artan savunma
kapasitesi ve bölge devletlerinin stratejik özerklik arayışlarıyla birlikte ele
alınmalıdır.
Bu çalışma,
Mekke Anlaşması'nı bu çok katmanlı jeopolitik bağlam içerisinde
değerlendirmektedir. Temel varsayım anlaşmanın yalnızca Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan arasındaki askeri ilişkilerin geliştirilmesine yönelik
bir düzenleme olmadığı aynı zamanda Orta Doğu'da mevcut güç dengelerinin ve
bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmekte olduğuna ilişkin önemli bir
gösterge olduğudur. Anlaşmanın gelecekte kalıcı bir bölgesel güvenlik
yapılanmasına dönüşüp dönüşmeyeceği henüz bilinmemektedir. Ancak anlaşmanın
ortaya çıkış koşulları, tarafların sahip olduğu tamamlayıcı güç unsurları ve
bölgesel aktörlerin ilk tepkileri Orta Doğu'da güvenlik ilişkilerinin yeni bir
döneme girmekte olabileceğini düşündürmektedir.
Araştırmanın
Amacı ve Hedefleri
Araştırmanın
Amacı
Bu
araştırmanın temel amacı 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması'nı Orta Doğu'da değişmekte
olan güç dengeleri ve bölgesel güvenlik mimarisi bağlamında incelemektir.
Çalışma, anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin
geliştirilmesine yönelik bir düzenleme olarak değil, bölgesel ve küresel
güvenlik ilişkilerinde meydana gelen daha geniş dönüşümün bir unsuru olarak ele
almaktadır. Bu çerçevede araştırma anlaşmanın ortaya çıkışını etkileyen ABD'nin
bölgesel güvenlik rolündeki değişim, bölge ülkelerinin stratejik özerklik
arayışları, İsrail'in artan bölgesel ağırlığı, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş
birliği, İran'ın bölgesel güç konumu ve Sünni-Şii yarışmasının güvenlik siyasaları
üzerindeki etkileri birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın temel
yaklaşımı, Mekke Anlaşması'nın mevcut bir bölgesel güvenlik düzeninin yerine
geçmeye başlamış tamamlanmış bir ittifak olduğunu varsaymak yerine yeni ve çok
merkezli bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşumuna işaret eden bir gelişme
olup olmadığını ortaya koymaya yöneliktir.
Araştırmanın
Hedefleri
Araştırma bu
genel amaç doğrultusunda aşağıdaki hedeflere ulaşmayı amaçlamaktadır:
Anlaşmanın
ortaya çıkış koşullarını belirlemek: Mekke Anlaşması'nın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan
bölgesel ve küresel siyasal, askeri ve güvenlik koşullarını ortaya koymak.
Anlaşmanın
stratejik niteliğini çözümlemek: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın anlaşmadan
bekledikleri güvenlik, askeri, ekonomik ve jeopolitik kazanımları
karşılaştırmalı olarak incelemek.
Tarafların
tamamlayıcı güç kapasitelerini değerlendirmek: Türkiye'nin savunma sanayii ve askeri
kapasitesi, Pakistan'ın askeri ve nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan'ın
ekonomik, enerji ve jeostratejik kapasitesinin oluşturduğu sinerjiyi çözümlemek.
ABD'nin
bölgesel güvenlik rolünü değerlendirmek: Mekke Anlaşması'nın ABD merkezli güvenlik düzenine yapı
seçeneği oluşturma gizil gücünü ve bölge ülkelerinin stratejik özerklik
arayışlarıyla ilişkisini incelemek.
İsrail–Yunanistan–GKRY
iş birliğiyle ilişkisini araştırmak: Mekke Anlaşması'nın Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni
güvenlik ilişkileri ve özellikle İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki stratejik
yakınlaşma açısından taşıdığı anlamı değerlendirmek.
İran etmenini
çözümlemek: İran'ın
bölgesel güç konumunu, anlaşmaya yönelik tepkisini ve Mekke Anlaşması'nın
İran'ın güvenlik algısı ile bölgesel stratejisi üzerindeki olası etkilerini
incelemek.
Mezhepsel
etmenin rolünü değerlendirmek: Anlaşmanın taraflarının Sünni çoğunluklu Müslüman devletler
olması, anlaşmanın Mekke'de ve Cuma günü gerçekleştirilmesi ve ortak Cuma
namazı gibi simgesel unsurların bölgesel Sünni-Şii güç dengeleri bakımından
taşıdığı anlamı araştırmak.
“Muslim
NATO” nitelemesini sorgulamak: Anlaşmanın NATO benzeri kalıcı bir kolektif güvenlik
yapılanmasına dönüşebilmesi için gerekli kurumsal, askeri ve siyasal koşulları
değerlendirmek ve “Muslim NATO” nitelemesinin çözümleyici geçerliliğini
tartışmak.
Yeni bir
bölgesel güvenlik mimarisi olasılığını değerlendirmek: Mekke Anlaşması'nın mevcut bölgesel
güvenlik ilişkilerini dönüştürme ve Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan merkezli
daha geniş bir güvenlik ağı oluşturma gizil gücünü ortaya koymak.
Olası
gelecek senaryolarını belirlemek: Anlaşmanın üçlü bir savunma iş birliği olarak kalması,
kurumsallaşmış bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşmesi veya daha geniş
bir Müslüman devletler güvenlik platformunun çekirdeği durumuna gelmesi gibi
olası gelişme senaryolarını değerlendirmek.
Araştırma
Soruları
Ana
Araştırma Sorusu: Mekke
Savunma Anlaşması Orta Doğu'da mevcut güç dengesinin ve bölgesel güvenlik
mimarisinin yeniden yapılanmasına işaret eden yeni bir güvenlik yapılanmasının
başlangıcı mıdır?
Alt
Araştırma Soruları
Ana
araştırma sorusuna yanıt verebilmek amacıyla aşağıdaki alt sorular ele
alınmaktadır:
1. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı Mekke Savunma
Anlaşması'na yönelten bölgesel ve uluslararası siyasal, askeri ve güvenlik
koşulları nelerdir?
2. Üç ülkenin anlaşmadan beklediği stratejik kazanımlar
nelerdir ve bu çıkarlar hangi ölçüde örtüşmektedir?
3. Türkiye'nin savunma sanayii ve askeri kapasitesi,
Pakistan'ın askeri ve nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan'ın ekonomik,
enerji ve jeostratejik kapasitesi nasıl bir ortak caydırıcılık olanağı
oluşturmaktadır?
4. Mekke Anlaşması ABD'nin Orta Doğu'daki geleneksel güvenlik
rolünün sorgulanması ve bölge ülkelerinin stratejik özerklik arayışlarıyla
nasıl ilişkilendirilebilir?
5. Anlaşma, İsrail'in bölgesel askeri ve stratejik konumu ile
İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki gelişen güvenlik iş birliği bakımından nasıl
bir güç dengesi etkisi yaratabilir?
6. İran, Mekke Anlaşması'nı nasıl algılamakta ve anlaşmaya
verdiği tepki İran'ın bölgesel güvenlik stratejisi hakkında ne göstermektedir?
7. Anlaşmanın taraflarının Sünni çoğunluklu Müslüman
devletler olması, Mekke'de ve Cuma günü imzalanması ve ortak Cuma namazı gibi simgesel
unsurlar anlaşmanın bölgesel Sünni-Şii güç dengesi açısından algılanışını nasıl
etkileyebilir?
8. “Muslim NATO” nitelemesi Mekke Anlaşması'nın mevcut
kurumsal yapısı ve kolektif savunma kapasitesi bakımından ne ölçüde
açıklayıcıdır?
9. Mekke Anlaşması'nın kalıcı ve kurumsallaşmış bir bölgesel
güvenlik mekanizmasına dönüşebilmesi için hangi siyasal, askeri, ekonomik ve
kurumsal koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir?
10. Anlaşmanın gelişmesi durumunda Orta Doğu ve Doğu
Akdeniz'deki güç dengeleri, ABD'nin bölgesel rolü, İran'ın konumu ve
Türkiye'nin bölgesel stratejik ağırlığı nasıl etkilenebilir?
Bu sorular
birlikte ele alındığında araştırma Mekke Anlaşması'nın yalnızca mevcut
niteliğini değil, bölgesel güvenlik sistemini dönüştürme olasılığını da
değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntem
Bu
araştırma, 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan
arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması'nı ortaya çıktığı bölgesel ve
uluslararası siyasal bağlam içerisinde inceleyen nitel, açıklayıcı ve
karşılaştırmalı bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmanın konusu güncel
ve gelişmekte olan bir siyasal olay olduğundan çalışmada nicel bir modelleme
yerine farklı aktörlerin tutumlarını, güvenlik algılarını, stratejik
çıkarlarını ve karşılıklı ilişkilerini birlikte değerlendirmeye olanak sağlayan
nitel çözümleme yöntemi tercih edilmiştir.
Araştırma
Tasarımı: Araştırmanın
temel çözümleme birimi Mekke Savunma Anlaşmasıdır. Bununla birlikte anlaşma tek
başına ve yalnızca taraf devletlerin resmi açıklamaları üzerinden
değerlendirilmemektedir. Anlaşmanın anlamı Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan'ın birbirleriyle olan ilişkileri ile ABD, İran, İsrail, Yunanistan ve
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkileri arasındaki karşılıklı etkileşimler
dikkate alınarak incelenmektedir. Bu nedenle araştırma çok aktörlü ve çok
düzeyli bir çözümleme modeli kullanmaktadır. Çözümleme üç düzeyde
yürütülmektedir:
Küresel düzey: ABD'nin Orta Doğu'daki güvenlik rolü, küresel güç
dağılımındaki değişim ve çok kutuplaşma eğilimi.
Bölgesel düzey: Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran ve İsrail'in
bölgesel güç ilişkileri, İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliği ve Orta Doğu ile
Doğu Akdeniz'deki güvenlik dengeleri.
Devletlerarası düzey: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın anlaşmaya ilişkin
stratejik çıkarları, güvenlik gereksinmeleri ve karşılıklı savunma
kapasiteleri.
Bu üç düzey
birlikte değerlendirilerek Mekke Anlaşması'nın yalnızca sonuçları değil, ortaya
çıkmasına neden olan yapısal ve siyasal koşullar da çözümlenmektedir.
Veri
Kaynakları: Araştırmada
öncelikle birincil kaynaklardan yararlanılacaktır. Bunlar arasında Mekke
Savunma Anlaşması'nın tam metni ve ekleri, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı
ve Dışişleri Bakanlığı açıklamaları, Suudi Arabistan makamlarının ve ilgili
devlet kurumlarının açıklamaları, Pakistan hükümeti ve askeri makamlarının
açıklamaları, İran Dışişleri Bakanlığı ve diğer resmi İran makamlarının
açıklamaları, ilgili devletlerin güvenlik ve savunma siyasalarına ilişkin resmi
belgeleri ve uluslararası örgütlerin ilgili belgeleri yer almaktadır.
Birincil
kaynaklar, anlaşmanın taraflarınca açıklanan amaçları ve yükümlülükleri
belirlemek açısından esas alınacaktır. İkincil kaynaklar ise uluslararası haber
kuruluşları, akademik yayınlar, düşünce kuruluşlarının raporları ve güvenilir
uluslararası siyasa çözümlemelerinden oluşacaktır. Özellikle anlaşmanın “Muslim
NATO” olarak nitelendirilmesi, İran'ın tepkisi ve ABD'nin bölgesel güvenlik
rolüne ilişkin değerlendirmelerde farklı kaynakların karşılaştırılması yoluna
gidilecektir.
Sürekli
Güncellenen Sosyo-Politik Çözümleme Yaklaşımı: Araştırmada olayın henüz gelişmekte
olması nedeniyle Sürekli Güncellenen Sosyo-Politik Çözümleme (SGSÇ)
yaklaşımından yararlanılacaktır. Bu yaklaşım, güncel bir siyasal gelişmenin tek
bir zaman kesitindeki verilerle açıklanması yerine, olayın ortaya çıkışından
sonraki gelişmelerin düzenli olarak izlenmesini ve başlangıçtaki
değerlendirmelerin yeni veriler ışığında yeniden gözden geçirilmesini esas
almaktadır. Bu bağlamda Mekke Anlaşması'nın çözümlenmesi durağan bir
değerlendirme olarak ele alınmayacak ve anlaşmanın uygulanması, tarafların
sonraki açıklamaları, yeni savunma iş birlikleri, diğer devletlerin tepkileri
ve ortaya çıkabilecek yeni kurumsal mekanizmalar izlenerek çözümleme
güncellenecektir. SGSÇ yaklaşımı özellikle üç konuda kullanılacaktır: Birincisi,
anlaşmanın ilan edilen amaçları ile uygulamadaki sonuçları arasındaki
farklılıkların izlenmesinde, ikincisi, anlaşmanın tarafları dışındaki
devletlerin anlaşmaya verdikleri tepkilerin bölgesel güç dengesi üzerindeki
etkilerinin değerlendirilmesinde ve üçüncüsü anlaşmanın zaman içerisinde geçici
bir savunma iş birliğinden kalıcı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşüp
dönüşmediğinin belirlenmesinde.
Karşılaştırmalı
Çözümleme: Araştırmada
Mekke Anlaşması'nın niteliğini belirlemek amacıyla karşılaştırmalı çözümlemeden
de yararlanılacaktır. Bu kapsamda anlaşma NATO'nun kolektif savunma modeli, Körfez
İş Birliği Konseyi'nin (GCC) güvenlik yapısı ve diğer bölgesel savunma ve
güvenlik iş birliği modelleri ile karşılaştırılacaktır. Karşılaştırmanın amacı
Mekke Anlaşması'nın NATO'nun bir benzeri olduğunu varsaymak değil, hangi
kurumsal ve askeri özellikleri taşıdığını ve hangilerinden yoksun olduğunu
belirlemektir. Böylece “Muslim NATO” nitelemesinin çözümleyici bir
karşılığının bulunup bulunmadığı daha nesnel biçimde değerlendirilebilecektir.
Güç
Dengesi ve Stratejik Özerklik Çözümlemesi: Anlaşmanın bölgesel anlamını açıklamak amacıyla iki
temel çözümleyici kavram kullanılacaktır: güç dengesi ve stratejik özerklik. Güç
dengesi yaklaşımı Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasındaki güvenlik iş birliğinin
İran, İsrail ve Doğu Akdeniz'deki diğer güvenlik ilişkileriyle birlikte
değerlendirilmesine olanak sağlayacaktır. Stratejik özerklik yaklaşımı ise
bölge devletlerinin güvenliklerini yalnızca ABD'nin askeri kapasitesine ve
güvenlik sistemlerine dayandırmak yerine, farklı ve tamamlayıcı güvenlik
ortaklıkları geliştirme eğilimlerini açıklamak için kullanılacaktır. Bu iki
yaklaşımın birlikte kullanılması Mekke Anlaşması'nın ABD karşıtı bir ittifak
mı, İran karşıtı bir güvenlik yapılanması mı, İsrail'in bölgesel ağırlığına
karşı bir dengeleme girişimi mi yoksa daha geniş bir stratejik özerklik
arayışının parçası mı olduğu sorularının birlikte değerlendirilmesine olanak
sağlayacaktır.
Sınırlılıklar:
Araştırmanın en
önemli sınırlılığı, inceleme konusu olayın henüz çok yeni olmasıdır. Anlaşmanın
bütün uygulama mekanizmaları, kurumsal yapısı ve uzun vadeli sonuçları
başlangıç aşamasında bulunmaktadır. Bu nedenle çalışma anlaşmanın gelecekte
alacağı biçime ilişkin kesin sonuçlar üretmek yerine mevcut veriler üzerinden
olasılıkları ve eğilimleri değerlendirmektedir. Ayrıca anlaşmanın tam metninde
yer alan hükümlerin uygulama biçimleri zaman içinde değişebileceğinden
araştırmanın sonuçlarının SGSÇ yaklaşımı doğrultusunda yeni gelişmeler ışığında
güncellenmesi gerekecektir. Bu sınırlılık, çalışmanın zayıflığı olarak değil,
araştırmanın konusunun doğasından kaynaklanan yöntembilimsel bir özellik olarak
kabul edilmektedir.
MEKKE
ANLAŞMASININ ÇÖZÜMLENMESİ
Mekke
Anlaşması'na Götüren Bölgesel ve Uluslararası Koşullar
Mekke
Savunma Anlaşması 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan
tarafından imzalanmıştır. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü, taraflardan birine
yönelik silahlı saldırının üç ülkenin tümüne yönelik bir saldırı olarak
değerlendirilmesidir. Bunun yanı sıra anlaşma, savunma iş birliğinin
derinleştirilmesini ve ortak caydırıcılığın güçlendirilmesini öngörmektedir.
Taraflar ise anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef alan saldırgan bir ittifak
oluşturmadığını özellikle vurgulamıştır. Ancak anlaşmanın ortaya çıkışını
yalnızca 7 Ağustos'taki imza töreniyle açıklamak olanaklı değildir. Mekke
Anlaşması daha önce başlamış olan güvenlik ilişkilerinin üzerine kurulan ve
değişen bölgesel koşullar tarafından hızlandırılan bir yapılanmadır.
İlk
halka: Suudi Arabistan–Pakistan savunma ortaklığı
Bu sürecin
önemli bir başlangıç noktası 17 Eylül 2025'te Suudi Arabistan ile Pakistan
arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşmasıdır. İki ülke,
yaklaşık sekiz on yıllık stratejik ilişkilerinin üzerine bu anlaşmayı kurmuş ve
karşılıklı savunma ile ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamıştır. Suudi
Arabistan'ın resmi açıklaması anlaşmayı iki ülkenin uzun süreli stratejik ve
savunma ilişkilerinin devamı olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla 2026'da
Türkiye'nin bu yapıya eklenmesi sıfırdan oluşturulmuş üçlü bir ittifak olarak
değil, daha önce kurulmuş ikili savunma mekanizmasının genişletilmesi olarak
görülmelidir. Bu nokta önemlidir. Çünkü Mekke Anlaşması'nın arkasında yalnızca
yeni bir diplomatik girişim değil, aşamalı bir güvenlik yapılanması
bulunmaktadır.
Bölgesel
güvenlik ortamının sertleşmesi
Anlaşmanın
ortaya çıktığı 2026 yazında Orta Doğu'nun güvenlik ortamı son derece kararsızdır.
İran ile yaşanan savaş ve bunun Körfez güvenliği üzerindeki etkileri Suudi
Arabistan'ın güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemektedir. Özellikle İran'la
bağlantılı silahlı grupların bölgesel etkinlikleri ve Körfez'deki enerji
altyapısına yönelik tehditler Riyad açısından güvenlik sorunlarının yalnızca
geleneksel devletlerarası savaşlarla sınırlı olmadığını göstermektedir.
Reuters'ın 7 Ağustos tarihli haberinde Suudi ve Iraklı yetkililerin İran
yanlısı Iraklı silahlı gruplardan kaynaklanan tehditleri görüşmesi de bu
güvenlik ortamının devam ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla Suudi
Arabistan'ın güvenlik gereksinimi iki farklı düzeyde ortaya çıkmaktadır: Birincisi,
İran'ın askeri ve bölgesel kapasitesine karşı caydırıcılık ve ikincisi devlet
dışı veya İran'la bağlantılı silahlı aktörlerden gelebilecek tehditlere karşı
güvenlik. Mekke Anlaşması bu iki soruna da daha geniş bir ortak savunma
kapasitesi oluşturma yoluyla yanıt verme gizil gücüne sahiptir.
ABD
güvenlik şemsiyesinin sorgulanması
Buradaki en
önemli yapısal değişkenlerden biri ABD'nin bölgedeki güvenlik sağlayıcısı
konumunun yeniden değerlendirilmesidir. Burada "ABD bölgeden
çekiliyor" gibi basit bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Tersine, mevcut
gelişmeler ABD'nin askeri varlığının son derece önemli olduğunu göstermektedir.
Ancak Körfez devletleri açısından sorun ABD'nin varlığı ile ABD'ye mutlak güven
arasındaki farkın giderek daha görünür duruma gelmesidir. İran'la yaşanan
savaşın ardından Tahran'ın Hürmüz Boğazı üzerinde daha fazla denetim istemesi
ve Körfez ülkelerinin enerji güvenliği için seçenekler ve depolama olanaklarını
değerlendirmeye başlaması bölgesel aktörlerin güvenliklerini çeşitlendirme gereksinimini
artırmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı ABD karşıtı bir ittifak olarak
tanımlamak yerine, daha ihtiyatlı biçimde ABD güvenlik şemsiyesine olan
bağımlılığı azaltma ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışının bir
ürünü olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
Doğu
Akdeniz'deki karşı güvenlik yapılanması
Mekke
Anlaşması'nın zamanlamasını anlamak için yalnızca Körfez'e değil, Doğu
Akdeniz'e de bakmak gerekir. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında 2026 yılı için
imzalanan Ortak Eylem Planı ortak opeakılcı etkinlikler, özel kuvvetler eğitimi
ve askeri personel düzeyinde eş güdüm öngörmektedir. Yunanistan ve İsrail
arasındaki askeri iş birliği de karşılıklı eğitim, opeakılcı deneyim, siber
güvenlik, füze ve insansız sistemlere karşı savunma gibi alanlarda
derinleşmektedir. Bu yapı henüz Mekke Anlaşması'nın doğrudan
"karşıtı" değildir. Böyle bir nedensellik savını kanıtlamak için
erkendir. Fakat iki gelişme aynı bölgesel güvenlik dönüşümünün farklı uçlarında
değerlendirilebilir: Doğu Akdeniz'de İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliği
derinleşirken, Türkiye'nin içinde bulunduğu daha geniş bir Müslüman devletler
savunma ağı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle sorun yalnızca Türkiye'nin güvenliği
değildir. Orta Doğu ile Doğu Akdeniz arasındaki güvenlik alanları giderek
birbirine bağlanmaktadır.
İran etmeninin
yükselen ağırlığı
Bütün bu
gelişmelerin merkezinde İran bulunmaktadır. İran, Mekke Anlaşması'nın tarafı
değildir ancak anlaşmanın ortaya çıkışını açıklayan bölgesel güvenlik
denkleminde önemli bir aktördür. Özellikle Suudi Arabistan'ın İran'la hem yarışma
hem de diplomatik normalleşme ilişkisini aynı anda sürdürmesi Riyad'ın güvenlik
siyasasını karmaşıklaştırmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı İran karşıtı
bir ittifak olarak tanımlamak erken olacaktır. Ancak İran'ın anlaşmaya verdiği
tepki Tahran'ın anlaşmayı stratejik açıdan önemsiz görmediğini göstermektedir.
Associated Press'e göre İran tarafı anlaşmayı Suudi güvenliği açısından etkisiz
olarak nitelendirirken, üç imzacı devlet anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve
bir askeri ya da mezhepsel blok oluşturmadığını vurgulamıştır. Burada önemli
olan nokta şudur: Bir güvenlik yapılanmasının doğrudan hedefi olmamak onun
bölgesel güç dengesi üzerinde etkisi olmayacağı anlamına gelmez. İran'ın
anlaşmaya verdiği tepki de bu nedenle ayrıca çözümlenmelidir.
Mekke
Anlaşması'nın ortaya çıkışını açıklayan temel devingen
Bütün bu
gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Mekke Anlaşması'nın tek bir nedene
indirgenemeyeceği görülmektedir. Anlaşmayı ortaya çıkaran koşulların birbirini
tamamlayan beş temel devingen oluşturduğu söylenebilir:
|
Çizelge 1: Beş Temel Devingen |
|
|
Devingenler |
Ortaya çıkardığı sonuç |
|
Suudi Arabistan–Pakistan savunma ortaklığının
güçlenmesi |
Üçlü güvenlik yapılanmasının kurumsal temeli |
|
İran kaynaklı bölgesel güvenlik baskısı |
Ortak caydırıcılık gereksiniminin artması |
|
ABD güvenlik şemsiyesinin sorgulanması |
Stratejik özerklik ve güvenlik çeşitlendirmesi |
|
İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğinin gelişmesi |
Doğu Akdeniz'de yeni güç dengesi |
|
Bölgesel çok-kutuplaşma |
Yeni ve örtüşen güvenlik ağlarının ortaya çıkması |
Buna
Sünni-Şii boyutunu henüz bağımsız bir neden olarak değil, bu devingenlerin
üzerine eklenen algısal ve simgesel bir katman olarak yerleştirmek daha doğru
olacaktır. Çünkü anlaşmanın tarafları resmen mezhepsel bir ittifak ilan
etmemiştir. Buna karşılık Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni
çoğunluklu ülkeler olması, anlaşmanın Mekke'de ve Cuma günü yapılması ve ortak
Cuma namazının simgesel niteliği anlaşmanın bölgesel algılanışında mezhep etmeninin
tümüyle dışlanamayacağını göstermektedir.
Araştırma
Sorusu 1'in Yanıtı: Mekke
Anlaşması'na götüren temel koşul tek bir tehdit veya tek bir devlet değildir.
Anlaşma Suudi Arabistan–Pakistan güvenlik ortaklığının üzerine, İran kaynaklı
güvenlik baskılarının, ABD merkezli güvenlik düzeninin sorgulanmasının,
İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki askeri yakınlaşmanın ve bölgesel çok-kutuplaşmanın
eklenmesiyle ortaya çıkan çok katmanlı bir güvenlik yeniden yapılanmasının
ürünüdür. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı bir olaydan çok bir süreç olarak
değerlendirmek gerekir. Daha da önemlisi, bu süreç henüz tamamlanmış değildir.
Anlaşmanın gelecekte nasıl kurumsallaşacağı, başka ülkelerin katılıp
katılmayacağı, ortak askeri mekanizmaların oluşturulup oluşturulmayacağı ve
İran ile ilişkilerin hangi yönde gelişeceği bu yeni güvenlik yapılanmasının
gerçek niteliğini belirleyecektir. Bu nokta bizi doğal olarak ikinci soruya
götürmektedir: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı aynı savunma yapılanması
içerisinde buluşturan stratejik çıkarlar nelerdir ve bu çıkarlar hangi ölçüde
örtüşmektedir?
Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Stratejik Çıkarları
Mekke
Anlaşması'nın en dikkat çekici özelliği üç ülkenin aynı güvenlik yapılanması
içerisinde buluşmasının rastlantısal olmamasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan farklı coğrafi alanlarda yer almakta, farklı güvenlik sorunlarıyla
karşı karşıya bulunmakta ve farklı askeri kapasitelere sahip olmaktadır. Buna karşılık
üç ülkenin stratejik çıkarlarında önemli bir örtüşme bulunmaktadır. Daha
önemlisi, sahip oldukları güç unsurları büyük ölçüde birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın stratejik mantığı, üç ülkenin aynı tehdit
algısına sahip olmasından çok, farklı güvenlik gereksinmelerinin ortak bir
savunma ve caydırıcılık çerçevesinde birleştirilebilmesi üzerinden
açıklanabilir.
Türkiye: Askeri
kapasite, savunma sanayii ve jeostratejik konum
Türkiye'nin
Mekke Anlaşması içerisindeki konumu öncelikle sahip olduğu askeri kapasite ve
son yıllarda gelişen savunma sanayii üzerinden değerlendirilebilir. Türkiye,
NATO üyesi olmasının sağladığı uzun süreli askeri deneyim ve birlikte
çalışabilirlik kapasitesinin yanı sıra özellikle insansız hava araçları,
elektronik harp, füze sistemleri, kara araçları, deniz platformları ve çeşitli
savunma teknolojilerinde önemli bir üretim kapasitesi geliştirmiştir. Bu durum
Türkiye'yi yalnızca askeri güç kullanan değil, aynı zamanda savunma teknolojisi
ve askeri kapasite ihraç edebilen bir bölgesel güç yapmıştır. Türkiye'nin
coğrafi konumu da bu kapasiteyi tamamlamaktadır. Ülke aynı anda Avrupa,
Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika güvenlik
alanlarıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na dahil
olması anlaşmayı yalnızca Körfez merkezli bir güvenlik düzenlemesi olmaktan
çıkararak Doğu Akdeniz ile Orta Doğu ve Güney Asya arasında bağlantı
kurabilecek bir güvenlik ağına dönüştürmektedir. Türkiye açısından anlaşmanın
bir diğer üstünlüğü bölgesel güvenlik ilişkilerini yalnızca NATO ve ABD
eksenine bağımlı olmaksızın çeşitlendirebilmesidir. Bu durum NATO üyeliğinin
terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Tam tersine, Türkiye'nin aynı anda NATO içinde
kalırken NATO dışındaki bölgesel güvenlik ortaklıklarını geliştirmesi çoklu
ittifak ve stratejik özerklik siyasası olarak değerlendirilebilir.
Suudi
Arabistan: Güvenlik gereksinimi, ekonomik güç ve Körfez jeopolitiği
Suudi
Arabistan açısından Mekke Anlaşması'nın temel güdülenmelerinden biri
güvenliktir. Krallık, dünyanın enerji kaynaklarının ve enerji ulaşım çizgilerinin
en önemli merkezlerinden biri olan Körfez bölgesinde bulunmaktadır. İran'ın askeri
kapasitesi, bölgesel çatışmalar, füze ve insansız sistemlerin yaygınlaşması ve
devlet dışı silahlı aktörlerin etkinlikleri Riyad'ın güvenlik hesaplarını
doğrudan etkilemektedir. Ancak Suudi Arabistan'ın güvenlik arayışı yalnızca askeri
tehdide karşı korunma gereksiniminden ibaret değildir. Riyad son yıllarda kendi
ekonomik ve teknolojik kapasitesini kullanarak daha bağımsız bir bölgesel güç durumuna
gelmeye çalışmaktadır. Bu nedenle savunma siyasasının da yalnızca dış güvenlik
güvencelerine dayanması yerine çoklu ortaklıklar ve yerli kapasite geliştirme
temelinde çeşitlendirilmesi önem kazanmaktadır. Suudi Arabistan'ın Mekke
Anlaşması'ndaki en önemli üstünlüğü ise diğer iki ülkede bulunmayan ölçekte
finansal ve enerji kapasitesine sahip olmasıdır. Bu kapasite, ortak savunma
sanayii projelerinin finansmanı, askeri altyapının geliştirilmesi, ortak
tatbikatların sürdürülmesi ve uzun vadeli savunma yatırımlarının
gerçekleştirilmesi bakımından anlaşmanın diğer iki ortağı açısından da önem
taşımaktadır. Dolayısıyla Riyad açısından Türkiye ve Pakistan ile geliştirilen
güvenlik ilişkisi yalnızca "askeri yardım alma" biçiminde değil,
güvenlik kapasitesini çeşitlendirme ve bölgesel güç ağı oluşturma siyasası
olarak görülmelidir.
Pakistan:
Askeri kapasite, nükleer caydırıcılık ve Körfez bağlantısı
Pakistan'ın
anlaşmadaki konumu diğer iki ülkeden farklıdır. Pakistan, Güney Asya'nın önemli
askeri güçlerinden biri ve nükleer silaha sahip Müslüman devletlerden biridir.
Bunun yanında Suudi Arabistan'la uzun yıllara dayanan askeri ve güvenlik
ilişkileri bulunmaktadır. 2025'te imzalanan Suudi Arabistan–Pakistan Stratejik
Karşılıklı Savunma Anlaşması iki ülke arasındaki bu ilişkinin kurumsal bir
güvenlik mekanizmasına dönüştürülmesinde önemli bir aşama oluşturmuştur. Bu
anlaşma da bir tarafa yönelik saldırının diğerine yönelik saldırı kabul
edilmesi ilkesini benimsemiştir. Dolayısıyla 2026 Mekke Anlaşması büyük ölçüde
mevcut Suudi-Pakistan güvenlik ilişkisinin Türkiye'yi de içine alacak şekilde
genişletilmesi olarak okunabilir. Pakistan açısından Türkiye'nin sistem içine
alınması iki önemli sonuç yaratmaktadır. Birincisi, Pakistan'ın Suudi
Arabistan'la olan güvenlik ilişkisini daha geniş bir askeri ve teknolojik ağ
içerisine yerleştirmektedir. İkincisi, Türkiye ile Pakistan arasında zaten
gelişmekte olan savunma sanayii ve askeri iş birliğinin Suudi Arabistan'ın
finansal kapasitesiyle birleşmesine olanak sağlamaktadır. Bu nedenle
Pakistan'ın anlaşmadaki rolünü yalnızca "nükleer güç" üzerinden
değerlendirmek yeterli değildir. Pakistan aynı zamanda Güney Asya ile Körfez
güvenlik alanları arasında stratejik bağlantı sağlayan aktördür.
Üç
ülkenin güçlerinin tamamlayıcılığı: Üç ülkenin stratejik kapasiteleri birlikte
değerlendirildiğinde anlaşmanın en önemli özelliklerinden birinin
tamamlayıcılık olduğu görülmektedir.
|
Çizelge 2: Katkılar |
||
|
Ülke |
Temel stratejik
kapasite |
Mekke Anlaşması
açısından katkısı |
|
Türkiye |
Konvansiyonel askeri güç, savunma sanayii,
teknoloji, coğrafi konum |
Askeri teknoloji, opeakılcı kapasite ve Doğu
Akdeniz–Orta Doğu bağlantısı |
|
Suudi Arabistan |
Finansal güç, enerji kaynakları, Körfez'deki
stratejik konum |
Savunma yatırımlarının finansmanı, enerji güvenliği
ve Körfez erişimi |
|
Pakistan |
Büyük askeri kapasite, nükleer caydırıcılık, Güney
Asya konumu |
Stratejik caydırıcılık ve Güney Asya–Körfez
bağlantısı |
Bu tablo,
anlaşmanın arkasındaki temel stratejik mantığın "üç ülkenin aynı
kapasiteye sahip olması" değil, farklı kapasitelere sahip olmaları
olduğunu göstermektedir. Bu açıdan Mekke Anlaşması klasik bir ittifaktan çok
kapasite birleştiren bir güvenlik ortaklığı niteliği kazanabilir.
Çıkarların
örtüştüğü ve ayrıştığı noktalar: Bununla birlikte üç ülkenin çıkarlarının bütünüyle aynı
olduğu varsayılmamalıdır. Suudi Arabistan'ın temel güvenlik önceliği Körfez'in
ve kendi topraklarının güvenliğidir. Pakistan'ın güvenlik öncelikleri ise büyük
ölçüde Hindistan ve Güney Asya merkezlidir. Türkiye'nin güvenlik gündemi ise Orta
Doğu'nun yanı sıra Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Avrupa'yı
kapsamaktadır. Bu farklılık, anlaşmanın geleceği açısından hem bir üstünlük hem
de bir risk oluşturmaktadır. Üstünlüktür çünkü üç ülke birbirine farklı
güvenlik kaynakları sağlayabilmektedir. Risklidir çünkü bir ülkenin tehdit
algısı diğer iki ülke tarafından aynı ölçüde paylaşılmayabilir. Örneğin Suudi
Arabistan'ın İran'la yaşayabileceği bir kriz ile Pakistan'ın Hindistan'la
yaşayabileceği bir kriz aynı stratejik öneme sahip değildir. Benzer şekilde
Türkiye'nin Doğu Akdeniz veya başka bir bölgesel sorun nedeniyle
karşılaşabileceği bir güvenlik krizinin Riyad ve İslamabad tarafından nasıl
değerlendirileceği önceden kesin olarak bilinemez. Dolayısıyla anlaşmanın
gerçek kolektif savunma kapasitesi, yalnızca metindeki "birine saldırı
hepsine saldırıdır" ilkesine değil, bu bir kriz sırasında nasıl
uygulanacağına bağlı olacaktır. Bu noktada anlaşmanın henüz ayrıntılı askeri
yükümlülükler içermemesi önemlidir. Reuters'ın değerlendirmesine göre anlaşma
güçlü bir karşılıklı savunma mesajı vermesine karşılık tarafların birbirine
hangi somut askeri yardımı hangi koşullarda sağlayacağı konusunda ayrıntılı yükümlülükler
içermemektedir.
Üçlü
yapının stratejik özgünlüğü: Mekke Anlaşması'nın özgünlüğü üç ülkenin yalnızca askeri
kapasitesinin toplamından değil, coğrafi olarak birbirini tamamlayan üç
güvenlik alanını birbirine bağlamasından kaynaklanmaktadır: Türkiye Doğu
Akdeniz ve Avrupa/Orta Doğu bağlantısı, Suudi Arabistan Körfez ve enerji
güvenliği ve Pakistan Güney Asya ve Hint Okyanusu bağlantısı. Böylece anlaşma
tek bir coğrafi bölge içerisinde kalan geleneksel bir savunma paktından farklı
olarak Doğu Akdeniz–Orta Doğu–Körfez–Güney Asya çizgisini birbirine bağlayan
geniş bir stratejik alan yaratma olanağına sahiptir. Bu özellik, uluslararası
basında anlaşmanın neden “Muslim NATO” veya benzeri ifadelerle
yorumlandığını da kısmen açıklamaktadır. Bununla birlikte bu nitelemenin henüz
kurumsal gerçeklikten çok siyasal ve çözümleyici bir benzetme olduğu
unutulmamalıdır.
Araştırma
Sorusu 2'nin Yanıtı: Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan'ı Mekke Anlaşması'nda buluşturan temel unsur, ortak
bir tehdide ilişkin tam bir görüş birliğinden çok stratejik çıkarların ve güç
kapasitelerinin birbirini tamamlamasıdır. Türkiye askeri teknoloji,
konvansiyonel kapasite ve jeostratejik bağlantı; Pakistan askeri ve nükleer
caydırıcılık ile Güney Asya bağlantısı; Suudi Arabistan ise finansal, enerji ve
Körfez merkezli jeostratejik kapasite sağlamaktadır. Bu nedenle Mekke
Anlaşması'nın stratejik olanakları "Türkiye + Suudi Arabistan + Pakistan =
daha güçlü üç ülke" şeklindeki basit bir toplamdan çok farklı güç
unsurlarının ortak bir güvenlik ağı içerisinde birleştirilmesinden
kaynaklanmaktadır. Ancak bu gizil gücün gerçek bir kolektif savunma
kapasitesine dönüşebilmesi üçüncü araştırma sorusunun konusu olan ortak askeri
ve stratejik kapasitenin nasıl kurumsallaştırılacağına bağlıdır.
Üçlü
Yapının Stratejik ve Askeri Kapasitesi
Mekke
Anlaşması'nın stratejik önemini belirleyen temel unsurlardan biri Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan'ın sahip olduğu askeri, teknolojik, ekonomik ve
jeostratejik kapasitenin aynı güvenlik çerçevesi içerisinde bir araya
gelmesidir. Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Üç ülkenin toplam
kapasitesi ile kurumsallaşmış ortak caydırıcılık kapasitesi aynı şey değildir.
Birincisi anlaşmanın mevcut gizil gücünü, ikincisi ise bu gizil gücün bir
kolektif savunma mekanizmasına dönüşüp dönüşmediğini ifade eder.
Türkiye:
Konvansiyonel güç ve savunma teknolojisi
Türkiye'nin
üçlü yapı içerisindeki en belirgin üstünlüğü geniş ve çeşitlenmiş konvansiyonel
askeri kapasitesi ile gelişmiş savunma sanayii altyapısıdır. Türkiye son
yıllarda özellikle insansız hava araçları, silahlı insansız sistemler,
elektronik harp, füze sistemleri, hava savunması, deniz platformları ve çeşitli
kara sistemlerinde önemli bir üretim ve ihracat kapasitesi oluşturmuştur. Bu
kapasitenin Mekke Anlaşması bakımından önemi yalnızca Türkiye'nin sahip olduğu
silah sistemleri değildir. Türkiye aynı zamanda askeri teknoloji geliştirme,
üretme, bakım ve çağdaşlaştırma kapasitesine sahiptir. Dolayısıyla Türkiye'nin
katkısı, diğer iki ülkeye belirli silah sistemleri sağlamakla sınırlı kalmayıp
uzun dönemli bir savunma sanayii iş birliği oluşturma olanağına sahiptir. Türkiye'nin
NATO üyeliğinden kaynaklanan birlikte çalışabilirlik deneyimi de ayrıca
önemlidir. Bununla birlikte bu durum Türkiye'nin Mekke Anlaşması'nı NATO'nun bir
seçeneği olarak gördüğü anlamına gelmez. Aksine Ankara açısından ortaya çıkan
model NATO üyeliği ile bölgesel savunma ortaklıklarını aynı anda sürdürebilen
çok katmanlı bir güvenlik siyasası olarak değerlendirilebilir.
Pakistan:
Askeri güç ve nükleer caydırıcılık
Pakistan'ın
Mekke Anlaşması'na sağladığı en farklı kapasite nükleer caydırıcılıktır.
Pakistan, nükleer silaha sahip bir devlet olarak üçlü yapıya diğer iki tarafta
bulunmayan bir stratejik kapasite kazandırmaktadır. Ancak burada önemli bir yöntembilimsel
ayrım yapılmalıdır: Pakistan'ın nükleer silaha sahip olması Mekke Anlaşması'nın
otomatik olarak bir nükleer savunma şemsiyesi oluşturduğu anlamına gelmez. Pakistan'ın
nükleer öğretisi öncelikle Hindistan'la olan stratejik yarışma bağlamında
şekillenmiştir. Pakistan'ın nükleer kapasitesinin Türkiye veya Suudi
Arabistan'ın savunması amacıyla kullanılacağına ilişkin anlaşmada açık bir
nükleer güvence bulunmadıkça bu kapasiteyi üçlü yapının ortak nükleer
caydırıcılığı olarak nitelendirmek doğru olmaz. Bununla birlikte nükleer
kapasitenin dolaylı caydırıcılık etkisi göz ardı edilemez. Türkiye ve Suudi
Arabistan'la yapılan stratejik iş birliğinin arkasında nükleer bir devletin
bulunması özellikle uzun vadede anlaşmanın bölgesel algılanışını
değiştirebilir. Bu nedenle Pakistan'ın nükleer kapasitesi şu aşamada hukuksal
olarak ortak nükleer şemsiye değil, ancak stratejik algı bakımından üçlü
yapının caydırıcılık gücünü artıran bir unsur olarak değerlendirilmelidir.
Suudi
Arabistan: Finansal kapasite ve savunma yatırımları
Suudi
Arabistan'ın Mekke Anlaşması'ndaki askeri katkısı Türkiye ve Pakistan'ın askeri
kapasitesiyle aynı biçimde ölçülemez. Riyad'ın asıl stratejik üstünlüğü
finansal kaynakları, enerji kapasitesi ve savunma yatırımlarını uzun süre
sürdürebilme gücüdür. Güvenlik sistemlerinde askeri güç yalnızca personel ve
silah sayısından oluşmamaktadır. Savunma teknolojilerinin geliştirilmesi, uydu
sistemleri, hava savunması, füze savunması, insansız sistemler, siber güvenlik,
istihbarat altyapısı ve lojistik kapasite büyük miktarda finansman gerektirmektedir.
Bu açıdan Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, Türkiye ve Pakistan'ın askeri-teknolojik
kapasitesini tamamlayan önemli bir unsur olabilir. Dolayısıyla üçlü yapının
temel özelliklerinden biri olarak Türkiye teknoloji ve opeakılcı kapasiteyi,
Pakistan stratejik caydırıcılığı ve Suudi Arabistan ise finansal ve jeoekonomik
kapasiteyi güçlendirebilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için ortak
projelerin, finansman mekanizmalarının ve kurumsal eş güdümün oluşturulması
gerekmektedir.
Coğrafi
tamamlayıcılık
Üçlü yapının
bir başka önemli üstünlüğü coğrafi yayılımıdır. Türkiye'nin konumu Doğu
Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Avrupa arasında bağlantı
oluşturmaktadır. Suudi Arabistan Körfez'in merkezinde ve Kızıldeniz'e açılan
stratejik konumda bulunmaktadır. Pakistan ise Arap Denizi ve Hint Okyanusu'na
erişimiyle Güney Asya'yı bu güvenlik ağına bağlamaktadır. Böylece ortaya şu
stratejik coğrafya çıkmaktadır: Türkiye Doğu Akdeniz / Orta Doğu, Suudi
Arabistan Körfez / Kızıldeniz ve Pakistan Güney Asya / Hint Okyanusu. Bu
coğrafi tamamlayıcılık anlaşmayı yalnızca üç devlet arasındaki askeri iş birliği
olmaktan çıkarıp daha geniş bir Avrasya–Orta Doğu güvenlik bağlantısı durumuna
getirme gizil gücüne sahiptir.
Ortak
caydırıcılığın önündeki sorun: Bununla birlikte ortak kapasitenin varlığı otomatik olarak
ortak caydırıcılık anlamına gelmez. Gerçek bir kolektif savunma sistemi için en
azından şu unsurların oluşturulması gerekir:
|
Çizelge 3: Gerekli Altyapı |
||
|
Kapasite |
Mevcut gizil güç |
Kurumsallaşması gereken
unsur |
|
Konvansiyonel askeri güç |
Yüksek |
Ortak operasyon planları |
|
Savunma sanayii |
Türkiye merkezli güçlü kapasite |
Ortak üretim ve teknoloji programları |
|
Nükleer caydırıcılık |
Pakistan'da mevcut |
Ortak nükleer güvence konusunda açık düzenleme |
|
Finansman |
Suudi Arabistan'da yüksek |
Ortak savunma fonu |
|
İstihbarat |
Üç ülkede mevcut |
Ortak istihbarat mekanizması |
|
Hava savunması |
Farklı düzeylerde mevcut |
Bütünleşmiş hava/füze savunma sistemi |
|
Deniz gücü |
Üç ülkede farklı kapasitede |
Ortak deniz güvenliği mekanizması |
|
Lojistik |
Ulusal düzeyde mevcut |
Ortak lojistik ve üs erişimi |
|
Komuta-denetim |
Ulusal düzeyde mevcut |
Ortak komuta ve eş güdüm merkezi |
Bu çizelge
önemli bir sonucu ortaya koymaktadır: Mekke Anlaşması bugün için önemli bir
stratejik kapasite olanağına sahiptir ancak henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış
ortak bir askeri kapasiteye sahip değildir. Dolayısıyla anlaşmanın gerçek
niteliğini belirleyecek olan şey önümüzdeki dönemde bu gizil gücün hangi ölçüde
kurumsallaştırılacağıdır.
Caydırıcılık
bakımından üç farklı düzey: Mekke Anlaşması'nın caydırıcılık kapasitesini üç düzeyde
değerlendirmek olanaklıdır. Birinci düzey siyasal caydırıcılıktır. Üç ülkenin
herhangi birine yönelik saldırının diğer iki ülkenin de güvenlik sorunu olarak
görülmesi, olası saldırgana karşı siyasal belirsizliği artırmaktadır. İkinci
düzey konvansiyonel caydırıcılıktır. Türkiye ve Pakistan'ın askeri kapasitesi
ile Suudi Arabistan'ın ekonomik kaynaklarının birleşmesi ortak askeri
kapasitenin geliştirilmesi durumunda önemli bir konvansiyonel caydırıcılık
oluşturabilir. Üçüncü düzey ise stratejik caydırıcılıktır. Pakistan'ın nükleer
kapasitesi nedeniyle anlaşmanın stratejik algısı konvansiyonel boyutun üzerine
çıkmaktadır. Fakat bunun gerçek bir kolektif nükleer caydırıcılığa
dönüşebilmesi için açık siyasal ve askeri düzenlemeler gerekir. Bu nedenle
mevcut durumda en doğru tanımlama olarak Mekke Anlaşması yüksek stratejik
caydırıcılık gücüne sahip olmakla birlikte henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış
kolektif caydırıcılık mekanizması değildir.
Asıl sorun:
Kapasite mi, irade mi?
Burada
anlaşmanın geleceğini belirleyecek temel unsurun yalnızca askeri kapasite
olmadığı görülmektedir. Asıl soru stratejik iradedir. Türkiye Suudi Arabistan
için ne ölçüde askeri risk üstlenmeye hazırdır? Pakistan Türkiye'nin
karşılaşacağı bir kriz durumunda ne ölçüde devreye girecektir? Suudi Arabistan,
Türkiye veya Pakistan'ın karşı karşıya kalacağı bir krizi kendi güvenlik sorunu
olarak kabul edecek midir? Bu soruların yanıtı henüz bilinmemektedir. Dolayısıyla
Mekke Anlaşması'nın geleceği ‘kapasite-ortak tehdit algısı-siyasal irade-kurumsallaşma’
dörtlüsüne bağlıdır. Bu dört unsurdan biri eksik kaldığında anlaşma güçlü bir siyasal
bildirge olarak kalabilir. Hepsi birlikte geliştiğinde ise kalıcı bir bölgesel
güvenlik mekanizmasına dönüşebilir.
Araştırma
Sorusu 3'ün Yanıtı: Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan'ın askeri, teknolojik, ekonomik ve stratejik
kapasiteleri birlikte değerlendirildiğinde Mekke Anlaşması'nın önemli bir
kolektif caydırıcılık olasılığına sahip olduğu görülmektedir. Türkiye'nin
konvansiyonel askeri ve savunma teknolojisi kapasitesi, Pakistan'ın askeri ve
nükleer kapasitesi ve Suudi Arabistan'ın finansal ve jeoekonomik gücü birbirini
tamamlamaktadır. Bununla birlikte mevcut kapasite henüz kurumsallaşmış ortak askeri
güç anlamına gelmemektedir. Özellikle ortak komuta-denetim, istihbarat,
lojistik, savunma planlaması ve nükleer caydırıcılık konusunda somut
mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın
bugün için en doğru tanımı “kurumsallaşmış bir kolektif savunma örgütü” değil,
yüksek olasılığa sahip bir stratejik caydırıcılık ortaklığı olmasıdır.
ABD'nin
Güvenlik Şemsiyesi ve Stratejik Özerklik Arayışı
Mekke
Anlaşması'nın bölgesel anlamını kavrayabilmek için ABD'nin Orta Doğu'daki
geleneksel güvenlik rolünün ve bu rolün son dönemde neden yeniden sorgulanmaya
başladığının incelenmesi gerekir. Ancak burada başlangıçta önemli bir ayrım
yapılmalıdır: Mekke Anlaşması'nı ABD karşıtı bir ittifak olarak tanımlamak ile
onu ABD merkezli güvenlik düzenine olan bağımlılığı azaltan bir stratejik
özerklik girişimi olarak değerlendirmek aynı şey değildir.
ABD'nin
geleneksel güvenlik rolü
İkinci Dünya
Savaşı sonrasında özellikle Körfez bölgesinde oluşan güvenlik mimarisinin temel
unsuru ABD'nin askeri kapasitesi olmuştur. Suudi Arabistan ve diğer Körfez
monarşileri kendi askeri kapasitelerini geliştirmiş olmakla birlikte bölgesel
ölçekte caydırıcılık ve kriz yönetiminde uzun süre ABD'nin askeri varlığına gereksinme
duymuştur. Türkiye açısından da ABD ve NATO ile ilişkiler Soğuk Savaş
döneminden itibaren güvenlik siyasasının temel unsurlarından biri olmuştur.
Pakistan'ın ABD ile ilişkileri ise dönemsel olarak değişmiş ancak özellikle
Afganistan savaşı ve Güney Asya güvenliği bağlamında Washington ile önemli askeri
ilişkiler kurulmuştur. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın üç tarafı da ABD ile
tarihsel olarak güçlü güvenlik ilişkileri bulunan devletlerdir. Bu durum
anlaşmanın niteliği bakımından önemlidir. Çünkü ABD'nin karşısında konumlanan
devletlerden oluşan bir ittifaktan söz etmiyoruz. Tam tersine, ABD ile
ilişkileri devam eden üç devletin kendi aralarında yeni bir güvenlik
mekanizması oluşturmasından söz ediyoruz.
Güvenlik
şemsiyesi ile güvenlik bağımlılığı arasındaki fark
Günümüzde
bölge devletlerinin temel sorunu ABD'nin güvenlik kapasitesinin varlığı değil,
bu kapasiteye ne ölçüde bağımlı olunması gerektiğidir. Bu nedenle son dönemde
ortaya çıkan eğilimi "ABD bölgeden çıkarılıyor" biçiminde açıklamak
yanıltıcı olur. Daha doğru kavram güvenlik çeşitlendirmesidir. Bir devlet ABD
ile askeri ilişkilerini sürdürebilir, NATO veya başka Batılı güvenlik
örgütleriyle ilişkilerini koruyabilir aynı zamanda Çin, Rusya, Türkiye,
Pakistan veya diğer bölgesel aktörlerle güvenlik ortaklıkları geliştirebilir. Bu
yaklaşım, klasik ittifak sisteminden farklı olarak çoklu güvenlik ortaklığı
modelini ortaya çıkarmaktadır. Mekke Anlaşması bu modelin önemli örneklerinden
biri olabilir.
Suudi
Arabistan açısından stratejik özerklik
Bu değişimin
en belirgin örneklerinden biri Suudi Arabistan'dır. Riyad bir yandan ABD ile
stratejik ilişkisini sürdürürken diğer yandan Çin'le ekonomik ve diplomatik
ilişkilerini geliştirmiş İran'la diplomatik normalleşme gerçekleştirmiş ve
Türkiye ile ilişkilerini önemli ölçüde güçlendirmiştir. Bu siyasa bir taraf
seçme siyasasından çok seçenekleri çoğaltma siyasasıdır. Mekke Anlaşması da bu
stratejinin askeri boyutunu güçlendirebilir. Suudi Arabistan açısından sorun "ABD'nin
yerine Türkiye ve Pakistan'ı koymak" değil, "ABD'ye ek olarak Türkiye
ve Pakistan'ı da güvenlik kapasitesinin parçası yapmak " olabilir. Bu
ayrım, anlaşmanın gerçek jeopolitik anlamını kavramak açısından önemli
önemdedir.
Türkiye
açısından çoklu ittifak stratejisi
Türkiye'nin
durumu daha da karmaşıktır. Türkiye NATO üyesidir ve NATO üyeliği ülkenin
savunma mimarisinin önemli bir parçasıdır. Bununla birlikte Ankara son yıllarda
NATO üyeliğini bölgesel ve ikili güvenlik ortaklıklarının önünde bir engel
olarak görmemektedir. Türkiye'nin Pakistan ile savunma iş birliğini, Körfez
ülkeleriyle askeri ve ekonomik ilişkilerini, Katar ile güvenlik iş birliğini, Azerbaycan'la
askeri ittifakını ve Avrupa ülkeleriyle savunma ilişkilerini aynı anda
geliştirebilmesi dış ve güvenlik siyasasında çok yönlü ortaklık arayışının
göstergesidir. Mekke Anlaşması bu siyasanın daha geniş bir kurumsal çerçeveye
taşınması anlamına gelebilir. Burada Türkiye bakımından özellikle önemli olan
nokta NATO'nun seçeneği olmak değil, NATO dışındaki stratejik hareket alanını
genişletmektir. Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye'nin Batı'dan kopuşu olarak
değil, Türkiye'nin güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmesi olarak okunmalıdır.
Pakistan
açısından stratejik çeşitlendirme
Pakistan
açısından da benzer bir durum söz konusudur. İslamabad ABD ile tarihsel
güvenlik ilişkilerini korurken Çin ile çok güçlü bir stratejik ortaklık
geliştirmiş, Suudi Arabistan'la geleneksel güvenlik ilişkisini sürdürmüş ve
Türkiye ile savunma iş birliğini derinleştirmiştir. Dolayısıyla Pakistan'ın
Mekke Anlaşması'ndaki rolü de bir "ABD karşıtı blok" oluşturma
arayışı şeklinde değil, Güney Asya ile Orta Doğu arasındaki stratejik
bağlantıları güçlendirme siyasası olarak görülebilir. Bu noktada Çin etmeni de tümüyle
dışarıda bırakılmamalıdır. Çin doğrudan Mekke Anlaşması'nın tarafı değildir
ancak Pakistan'ın Çin'le stratejik ilişkileri, anlaşmanın gelecekte Asya'daki
daha geniş güç dengeleriyle bağlantı kurabilme olasılığına işaret etmektedir.
ABD
açısından olası anlamı
Mekke
Anlaşması'nın Washington açısından anlamı da tek boyutlu değildir. ABD
açısından üçlü savunma iş birliği iki farklı biçimde değerlendirilebilir. Birinci
olasılık olarak ABD bunu kendi güvenlik yükünü paylaşabilecek, bölgesel
kapasite geliştiren dost ve ortak ülkelerin girişimi olarak görebilir. Bu
durumda Mekke Anlaşması ABD açısından tehdit değil, yük paylaşımı olarak
değerlendirilebilir. İkinci olasılık olarak Anlaşma zaman içerisinde ABD'nin askeri
ve siyasal etkisini sınırlayan, bağımsız bir bölgesel güvenlik örgütüne
dönüşebilir. Bu durumda Washington açısından anlaşmanın stratejik önemi çok
daha büyük olacaktır. Dolayısıyla ABD'nin Mekke Anlaşması'na ilişkin tutumu
anlaşmanın gelecekte hangi yönde kurumsallaşacağına bağlı olacaktır.
Stratejik
özerklik kavramı
Burada
"stratejik özerklik" kavramının doğru kullanılması gerekir. Stratejik
özerklik bir devletin hiçbir ittifaka gereksinme duymaması değildir. Daha çok bir
devletin güvenlik ve dış siyasa kararlarını tek bir dış gücün kapasitesine
bağımlı olmadan verebilme yeteneğini artırmasıdır. Bu tanım Mekke Anlaşması'na
oldukça iyi uymaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın birlikte
hareket etmesi durumunda üç ülkenin her birinin diğer ortaklardan elde
edebileceği kapasite artmaktadır. Böylece dışarıdan gelecek güvenlik güvencelerine
duyulan mutlak gereksinme azalabilir. Bu durum, Orta Doğu'da güvenlik
sağlayıcısının tek merkezli olduğu bir sistemden birden fazla güvenlik
sağlayıcısının bulunduğu çok merkezli bir sisteme geçiş anlamına gelebilir.
ABD
merkezli sistemden çok merkezli sisteme?
Mekke
Anlaşması'nın uzun vadeli önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Eğer anlaşma
yalnızca üç ülkenin askeri iş birliği olarak kalırsa bölgesel etkisi sınırlı
olacaktır. Ancak ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii
projeleri, ortak hava ve füze savunması, deniz güvenliği, ortak askeri planlama
ve kriz yönetimi mekanizmaları geliştirilirse anlaşma giderek bağımsız bir
bölgesel güvenlik kapasitesi yaratabilir. Bu durumda ortaya çıkacak yapı
ABD'nin yerini alan yeni bir hegemonik merkez olmaktan çok ABD'nin yanında ve
kısmen ondan bağımsız hareket edebilen yeni bir güvenlik merkezi olabilir. Bu
ayrım önemlidir. Çünkü Orta Doğu'nun geleceği büyük olasılıkla "ABD mi,
ABD karşıtı blok mu?" ikiliğinden çok çok sayıda güvenlik merkezinin
birbirleriyle örtüşen ilişkiler kurduğu bir bölgesel sistem tarafından
belirlenecektir.
Bu
yapılanmanın gelecekteki genişleme olasılığı da dikkate alınmalıdır. Özellikle
Mısır ve Suriye'nin kısa veya orta vadede Mekke Anlaşması'nın güvenlik
çerçevesine dahil olması olasılığı anlaşmanın bölgesel niteliğini önemli ölçüde
değiştirebilir. Mısır'ın katılımı yapıya Arap dünyasının en önemli askeri
güçlerinden birini ve Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında stratejik bir
bağlantıyı kazandıracaktır. Suriye'nin katılımı ise Türkiye'nin güneyinden
Levant'a, oradan Körfez'e uzanan kesintisiz bir jeopolitik bağlantı
oluşturabilecektir. Böyle bir genişleme gerçekleştiği takdirde Mekke Anlaşması
üç ülke arasındaki savunma iş birliği olmaktan çıkarak ‘Doğu
Akdeniz–Levant–Körfez–Güney Asya’ çizgisinde genişleyen bir bölgesel güvenlik
platformuna dönüşebilir. Bu olasılık “Muslim NATO” benzetmesinin de
neden yalnızca mevcut üç ülkenin askeri kapasitesi üzerinden
değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Mısır ve Suriye'nin yanı sıra
ileride başka Müslüman devletlerin de bu güvenlik ağına katılması, anlaşmanın olası
katılımcı devletlerin toplam askeri gücünden çok oluşturabileceği coğrafi
bütünlük ve kolektif güvenlik alanı üzerinden değerlendirmeyi gerekli
kılacaktır.
Araştırma
Sorusu 4'ün Yanıtı
Mekke
Anlaşması, mevcut veriler ışığında ABD karşıtı bir ittifak olarak değil, ABD
merkezli güvenlik düzenine olan bağımlılığı azaltabilecek bir stratejik
özerklik arayışı olarak değerlendirilmelidir. Üç ülkenin de ABD ile
ilişkilerini sürdürmesine karşın kendi aralarında yeni bir savunma mekanizması
oluşturması Orta Doğu'da güvenlik ilişkilerinin tek merkezli olmaktan çıkarak
çok merkezli ve çok katmanlı duruma gelmekte olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla
Mekke Anlaşması'nın uzun vadeli önemi ABD'nin bölgeden çıkarılması değil,
ABD'nin bölgesel güvenlik sistemindeki tek veya vazgeçilmez güvenlik
sağlayıcısı olma konumunun göreli olarak zayıflaması olasılığıdır.
İsrail–Yunanistan–GKRY
Çizgisi ve Doğu Akdeniz'de Yeni Güç Dengesi
Mekke
Anlaşması'nın bölgesel anlamını değerlendirebilmek için yalnızca Körfez ve
Güney Asya'ya bakmak yeterli değildir. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki konumu ve
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında son yıllarda gelişen askeri
ve stratejik iş birliği anlaşmanın jeopolitik anlamını belirleyen diğer önemli
unsurlardır.
Burada
başlangıçta önemli bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır. Mekke Anlaşması'nın
İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğine karşı kurulmuş doğrudan bir askeri ittifak
olduğunu ileri sürmek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Tarafların resmi
açıklamalarında böyle bir hedef açıkça ifade edilmemiştir. Ancak iki
yapılanmanın ortaya çıktığı güvenlik ortamı ve bunların sahip oldukları
stratejik yönelimler birlikte değerlendirildiğinde aralarında bir güç dengesi
ve karşılıklı dengeleme ilişkisi oluşma olasılığı göz ardı edilemez.
Doğu
Akdeniz'in güvenlik alanına dönüşmesi
Doğu Akdeniz
son yıllarda enerji kaynakları, deniz yetki alanları, deniz ulaşım yolları, askeri
üsler ve bölgesel ittifaklar nedeniyle giderek daha fazla bir güvenlik alanına
dönüşmüştür. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki ilişkilerin gelişmesi de bu
dönüşümün önemli unsurlarından biridir. Üçlü ilişkiler enerji iş birliğinin
ötesine geçerek askeri eğitim, ortak tatbikatlar, güvenlik eş güdümü ve savunma
alanındaki iş birliklerini kapsayan daha geniş bir stratejik çerçeveye
yönelmiştir. Bu yapılanmanın Türkiye açısından önemi açıktır. Türkiye, Doğu
Akdeniz'de deniz yetki alanları, Kıbrıs, enerji kaynakları ve bölgesel güvenlik
konularında Yunanistan ve GKRY ile farklılaşan siyasalara sahiptir. İsrail'in
bu güvenlik ilişkilerine daha fazla dahil olması ise Doğu Akdeniz'deki güç
ilişkilerini yalnızca Türkiye–Yunanistan yarışması olmaktan çıkararak daha
geniş bir bölgesel güvenlik denklemine dönüştürmektedir.
İsrail'in
bölgesel askeri ağırlığı
İsrail'in
konumu bu denklemde özel bir önem taşımaktadır. İsrail, ileri teknolojiye sahip
güçlü bir konvansiyonel askeri kapasitenin yanı sıra hava gücü, füze savunması,
insansız sistemler, elektronik harp ve istihbarat alanlarında bölgesel ölçekte
önemli bir kapasiteye sahiptir. İsrail'in son yıllarda Orta Doğu'daki askeri etkinliklerinin
genişlemesi ülkenin yalnızca Doğu Akdeniz'de değil, bütün bölgesel güvenlik
sisteminde daha merkezi bir aktör durumuna gelmesine yol açmıştır. Bu durum
Mekke Anlaşması açısından önemlidir. Çünkü Türkiye'nin dahil olduğu yeni
savunma yapılanmasının gelişmesi İsrail'in bölgesel askeri ağırlığının arttığı
bir döneme denk gelmektedir. Bu iki gelişme arasında doğrudan nedensellik
kurmak olanaklı olmasa da güç dengesi bakımından birbirlerini
etkileyebilecekleri açıktır.
Türkiye
açısından yeni dengeleme alanı
Türkiye'nin
Mekke Anlaşması'na katılımı bu nedenle yalnızca Körfez güvenliği açısından
değerlendirilmemelidir. Türkiye NATO içinde yer almakta, Avrupa güvenlik
sistemiyle ilişkilerini sürdürmekte, Doğu Akdeniz'de kendi güvenlik çıkarlarını
korumakta, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmekte, Pakistan'la savunma
iş birliğini derinleştirmekte ve aynı zamanda Orta Doğu'da yeni güvenlik
ortaklıkları geliştirmektedir. Bu durum Türkiye'ye birden fazla güvenlik alanı
arasında bağlantı kurabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Mekke Anlaşması bu
açıdan Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik konumunu Körfez ve Güney
Asya'daki güvenlik ilişkileriyle birleştiren yeni bir bağlantı noktası
oluşturabilir.
Mısır etmeni
Bu noktada
Mısır'ın rolü özellikle önemlidir. Mısır, Arap dünyasının en büyük askeri
güçlerinden biri olmasının yanı sıra Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz
arasındaki stratejik konumu nedeniyle bölgesel güvenlik sisteminde merkezi bir
konuma sahiptir. Mısır'ın Mekke Anlaşması'na girmesi durumunda ortaya çıkacak
sonuç yalnızca anlaşmaya yeni bir üye eklenmesi olmayacaktır. Mısır'ın katılımı
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan çizgisini Arap dünyasının merkezine
bağlayacak, Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında stratejik bağlantı
oluşturacak, Süveyş Kanalı'nı yeni güvenlik mimarisinin önemli jeostratejik
unsurlarından biri durumuna getirecek ve anlaşmanın askeri ve siyasal
ağırlığını önemli ölçüde artıracaktır. Daha önemlisi, Mısır'ın katılımı
İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeni açısından da yeni bir denge yaratabilir. Ancak
burada da doğrudan bir karşıtlık varsaymamak gerekir. Mısır'ın İsrail'le
güvenlik ilişkileri ve özellikle Gazze, Sina ve Doğu Akdeniz konularındaki
çıkarları, Kahire'nin herhangi bir yeni bölgesel güvenlik yapılanmasına
katılımını karmaşıklaştıracaktır. Dolayısıyla Mısır'ın olası katılımı İsrail
karşıtı bir bloklaşmadan çok Mısır'ın kendi stratejik özerkliğini artırma
arayışı üzerinden değerlendirilmelidir.
Suriye etmeni
Suriye'nin
olası katılımı ise daha farklı bir sonuç doğuracaktır. Suriye'nin girmesi durumunda
Mekke Anlaşması'nın coğrafi kapsamı Türkiye'nin güney sınırından Levant'a,
oradan Körfez'e kadar genişleyecektir. Bu durumda yapı: Türkiye ‘Suriye-Suudi
Arabistan’ ekseninde kara bağlantısına sahip olurken, Suudi Arabistan Pakistan çizgisi
üzerinden de Körfez'i Güney Asya'ya bağlayabilecektir. Suriye'nin katılımı aynı
zamanda Doğu Akdeniz boyutunu da güçlendirecektir. Bu nedenle Suriye'nin olası
katılımı Mekke Anlaşması'nın yalnızca bir savunma paktı olarak değil, ‘Levant–Körfez–Güney
Asya’ güvenlik alanlarını birbirine bağlayan bölgesel bir platform olarak
gelişmesine yol açabilir. Ancak Suriye'nin iç siyasal yapısı, yeniden yapılanma
gereksinimi, güvenlik sorunları ve dış aktörlerle ilişkileri nedeniyle bu
senaryonun kısa vadede gerçekleşeceği varsayılmamalıdır. Bu olasılık ancak siyasal
ve kurumsal koşulların uygun olması durumunda değerlendirilebilir.
İki
güvenlik çizgisi
Bu
gelişmeler ışığında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de giderek belirginleşebilecek
iki farklı güvenlik ağı ortaya çıkmaktadır:
|
Çizelge 4: İki Güvenlik Çizgisi |
||
|
Güvenlik çizgisi |
Temel aktörler |
Stratejik özellik |
|
Doğu Akdeniz çizgisi |
İsrail–Yunanistan–GKRY |
Doğu Akdeniz, deniz güvenliği, enerji ve askeri iş
birliği |
|
Mekke çizgisi |
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan |
Orta Doğu–Körfez–Güney Asya, ortak savunma ve
stratejik caydırıcılık |
Ancak bu
tabloyu iki kapalı blok şeklinde değerlendirmek yanlış olacaktır. Her iki
yapının da diğer aktörlerle farklı düzeylerde ilişkileri bulunmaktadır.
Dolayısıyla Orta Doğu'da klasik Soğuk Savaş tipi iki bloklu bir sistemden çok
örtüşen ittifaklar ve değişken ortaklıklar sistemi ortaya çıkmaktadır. Bu
nedenle Mekke Anlaşması'nın İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğine etkisi doğrudan
askeri karşılaşma üzerinden değil, bölgesel güç dağılımını çeşitlendirmesi
üzerinden değerlendirilmelidir.
Dengeleme
ve karşı-dengeleme
Uluslararası
ilişkiler açısından burada “dengeleyici ittifak” kavramı önem kazanmaktadır. Bir
devlet veya devletler grubu kendisinden daha güçlü gördüğü başka bir aktörün
etkisini sınırlamak amacıyla yeni ortaklıklar kurabilir. Ancak bu ortaklığın
amacı mutlaka savaşa hazırlanmak değildir. Mekke Anlaşması'nın olası işlevi de
bu çerçevede “karşı-dengeleme” olarak tanımlanabilir. Türkiye, Suudi Arabistan
ve Pakistan'ın oluşturduğu yapı İsrail'in bölgesel askeri üstünlüğünü, İran'ın
bölgesel askeri kapasitesini ve ABD'nin güvenlik alanındaki baskınlığını tek
başına ortadan kaldırabilecek bir yapı değildir. Fakat bu aktörlerin her
birinin bölgesel güvenlik hesaplarını yeniden yapmalarına neden olabilecek yeni
bir güç merkezi oluşturabilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın asıl stratejik
sonucu mevcut aktörlerden herhangi birini ortadan kaldırmak değil, hesaba
katılması gereken aktörlerin sayısını artırmaktır.
Mısır ve
Suriye'nin katılımı durumunda ortaya çıkabilecek yeni görünüm
Mısır ve
Suriye'nin ilerleyen dönemde anlaşmaya girmesi durumunda güvenlik mimarisinin
niteliği önemli ölçüde değişebilir. Bugünkü yapı ‘Türkiye – Suudi Arabistan –
Pakistan’ iken, olası genişleme ‘Türkiye – Suriye – Suudi Arabistan – Mısır –
Pakistan’ şeklinde daha geniş bir güvenlik alanı yaratabilir. Bu durumda Türkiye
Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bağlantısını, Suriye Levant bağlantısını, Mısır Doğu
Akdeniz–Kızıldeniz bağlantısını, Suudi Arabistan Körfez bağlantısını ve Pakistan
ise Güney Asya ve Hint Okyanusu bağlantısını sağlayacaktır. Böyle bir coğrafi
bütünlük Mekke Anlaşması'nın stratejik ağırlığını mevcut üçlü yapının çok
ötesine taşıyabilir. Bu aşamada “Muslim NATO” benzetmesi de daha anlamlı
olacaktır. Çünkü sorun yalnızca üç devletin ortak savunma kapasitesinden çıkıp
birbirine bağlanan geniş bir Müslüman devletler güvenlik alanının oluşması durumuna
gelecektir.
Araştırma
Sorusu 5'in Yanıtı
Mekke
Anlaşması'nın İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğine karşı kurulmuş doğrudan bir askeri
ittifak olduğunu söylemek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Ancak
anlaşma Doğu Akdeniz'de İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisinin güçlenmesiyle aynı
dönemde ortaya çıkan ve bölgesel güç dağılımını çeşitlendiren yeni bir güvenlik
yapılanmasıdır. Bu nedenle iki yapı arasındaki ilişkiyi “karşı ittifak”tan çok
“güç dengesi ve karşılıklı dengeleme” kavramlarıyla açıklamak daha doğrudur. Mısır
ve özellikle Suriye'nin ileride bu yapıya girmesi durumunda ise Mekke
Anlaşması'nın jeopolitik ağırlığı ciddi biçimde artacak ve Doğu Akdeniz,
Levant, Körfez ve Güney Asya arasında uzanan daha geniş bir güvenlik
mimarisinin çekirdeği durumuna gelebilecektir. Bu nedenle Mısır ve Suriye olasılığı
makalenin sonuç bölümünde yalnızca bir dipnot değil, ayrı bir gelecek senaryosu
olarak ele alınmalıdır.
İran Etmeni:
Yeni Güvenlik Dengesi ve Tahran'ın Tepkisi
Mekke
Anlaşması'nın bölgesel güvenlik bakımından taşıdığı anlam İran etmeni dikkate
alınmadan tam olarak açıklanamaz. İran anlaşmanın tarafı değildir ancak
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu güvenlik yapılanmasının
ortaya çıkardığı yeni güç dengesi bakımından doğrudan etkilenen başlıca
bölgesel aktörlerden biridir. Bu nedenle İran'ın konumu iki farklı düzeyde
incelenmelidir. Birinci düzey İran'ın anlaşmaya yönelik doğrudan tepkisidir.
İkinci düzey ise Mekke Anlaşması'nın İran'ın bölgesel stratejisi ve güvenlik
algısı üzerinde yaratabileceği uzun vadeli sonuçlardır.
İran
neden denklemin merkezindedir?
İran, Orta
Doğu'nun yalnızca önemli bir askeri gücü değil, aynı zamanda kendi güvenlik
alanını bölgesel ölçekte genişletmiş bir devlettir. Körfez, Irak, Suriye,
Lübnan ve Yemen'deki gelişmeler İran'ın güvenlik siyasasının farklı boyutlarını
oluşturmaktadır. Bu nedenle Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan güvenlik iş birliğinin
ortaya çıkması Tahran açısından yalnızca üç devletin ilişkilerindeki bir
gelişme değildir. Anlaşma, İran'ın çevresindeki güvenlik ilişkilerinin yeniden
şekillenmesi anlamına gelebilir. Özellikle Suudi Arabistan'ın anlaşmanın tarafı
olması önemlidir. Çünkü İran ile Suudi Arabistan arasında son yıllarda
diplomatik normalleşme yönünde önemli adımlar atılmış olmasına karşın iki
ülkenin bölgesel çıkarları bütünüyle örtüşmemektedir. Dolayısıyla Riyad'ın bir
taraftan Tahran'la diplomatik ilişkiyi sürdürürken diğer taraftan Türkiye ve
Pakistan'la kolektif savunma mekanizması oluşturması diplomatik normalleşme ile
askeri ihtiyat siyasasının aynı anda yürütülebileceğini göstermektedir.
İran'ın
ilk tepkisi
İran'ın
Mekke Anlaşması'na ilişkin ilk açıklaması bu nedenle önemlidir. İran tarafı
Suudi Arabistan'ın savunma siyasasını yeniden değerlendirmesi gerektiğine
ilişkin bir mesaj vermiştir. Bu açıklama, Tahran'ın anlaşmayı yalnızca simgesel
bir diplomatik girişim olarak görmediğini göstermektedir. Ancak İran'ın
tepkisini doğrudan "Mekke Anlaşması İran karşıtı ittifaktır"
biçiminde yorumlamak da doğru değildir. Çünkü anlaşmanın tarafları tarafından
herhangi bir devleti hedef alan saldırgan bir ittifak oluşturulduğu
açıklanmamıştır. Tersine, taraflar anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu
vurgulamaktadır. Güncel uluslararası değerlendirmelerde de anlaşmanın doğrudan
İran'ı hedef aldığı sonucunun henüz kesinleşmediği belirtilmektedir. Burada
önemli olan niyet ile algı arasındaki farktır. Bir güvenlik anlaşması resmi
olarak savunma amaçlı olabilir ancak başka bir devlet tarafından kendi
güvenliğine yönelik olası bir tehdit olarak algılanabilir. İran'ın tepkisi tam
olarak bu güvenlik ikilemi üzerinden okunmalıdır.
Güvenlik
ikilemi
Mekke
Anlaşması'nın İran bakımından ortaya çıkarabileceği temel sorun klasik güvenlik
ikilemidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından anlaşma "Güvenliğimizi
artırmak için ortak savunma kapasitesi oluşturuyoruz” şeklinde algılanabilir. İran
açısından ise aynı gelişme "Komşularım ve çevremdeki önemli devletler
ortak bir askeri kapasite oluşturuyor" şeklinde değerlendirilebilir. Bir
tarafın savunma amacıyla attığı adım diğer tarafın güvenlik algısını
kötüleştirebilir. Bu durum diğer tarafın da askeri kapasitesini artırmasına yol
açarsa başlangıçta saldırgan bir amaç taşımayan bir yapılanma zamanla
karşılıklı silahlanma ve güvenlik yarışmasına dönüşebilir. Mekke Anlaşması
bakımından İran etmeninin en önemli riski budur.
İran'ın
karşısında nasıl bir üçlü bulunmaktadır?
İran
açısından anlaşmanın dikkat çekici özelliği üç tarafın birbirinden farklı
stratejik kapasitelere sahip olmasıdır. Türkiye, İran'ın batısında bulunan NATO
üyesi ve önemli bir konvansiyonel askeri güçtür. Pakistan, İran'ın doğusunda
bulunan ve nükleer kapasiteye sahip bir devlettir. Suudi Arabistan ise İran'ın
karşı kıyısında Körfez'in en önemli Arap ekonomik ve askeri güçlerinden
biridir. Böylece İran'ın çevresinde: Batı Türkiye, Güney Suudi Arabistan ve Doğu
Pakistan şeklinde üç farklı stratejik bağlantı ortaya çıkmaktadır. Bu durum,
anlaşmanın İran açısından neden önem taşıdığını açıklamaktadır. Ancak bu
coğrafi tabloyu "İran'ın kuşatılması" olarak nitelendirmek için henüz
erken olacaktır. Üç ülkenin İran'a ilişkin çıkarları aynı değildir.
Türkiye–İran
ilişkilerinin farklılığı
Özellikle
Türkiye'nin İran'la ilişkileri bu açıdan belirleyicidir. Türkiye ve İran birçok
bölgesel konuda yarışma içinde olmakla birlikte iki ülke aynı zamanda
diplomatik ilişkilerini sürdüren, ekonomik ve enerji bağları bulunan ve
bölgesel krizlerde zaman zaman ortak çıkarlar geliştirebilen komşu
devletlerdir. Dolayısıyla Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na katılması otomatik
olarak İran karşıtı bir stratejik tercih anlamına gelmez. Tam tersine, Ankara
açısından anlaşma İran'a karşı caydırıcılık ile İran'la diplomatik ilişkiyi
sürdürme siyasalarının birlikte yürütülebileceği bir çerçeve yaratabilir. Bu,
Türkiye'nin geleneksel "dengeleyici" bölgesel siyasa kapasitesini
artırabilir.
Suudi
Arabistan–İran ilişkilerindeki paradoks
Suudi
Arabistan bakımından daha ilginç bir paradoks bulunmaktadır. Riyad ve Tahran
son yıllarda diplomatik ilişkilerini yeniden geliştirmiştir. Bu nedenle Mekke
Anlaşması'nın İran karşıtı bir bloklaşma olarak yorumlanması Suudi Arabistan'ın
diplomatik normalleşme siyasasını açıklamakta yetersiz kalır. Daha doğru
açıklama şudur: Riyad diplomatik normalleşmeyi sürdürürken askeri güvenliğini
tek bir ilişkiye bağlamamaktadır. Bu durum çağdaş bölgesel siyasette önemli bir
stratejik davranış biçimidir. Bir devlet başka bir devletle diplomatik ilişki
kurabilir, ekonomik ilişkilerini geliştirebilir ve aynı zamanda o devletin askeri
kapasitesine karşı caydırıcılığını koruyabilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması,
Suudi Arabistan'ın İran'la normalleşmesinden geri dönüşü değil, normalleşmenin askeri
ihtiyat siyasasıyla birlikte yürütülmesi olarak görülebilir.
Pakistan'ın
İran etmenindeki özel konumu
Pakistan'ın
konumu da önemlidir. Pakistan İran'la sınır paylaşmaktadır. Dolayısıyla
İslamabad açısından İran'la doğrudan askeri çatışma stratejik bir seçenek
değildir. Pakistan'ın Suudi Arabistan'la savunma ilişkisini güçlendirmesi bu
nedenle İran'la ilişkiler bakımından duyarlı bir denge gerektirmektedir. Pakistan
açısından Mekke Anlaşması'nın başarısı Suudi Arabistan'a güvenlik desteği
verirken İran'la doğrudan düşmanlık ilişkisine sürüklenmemesine bağlı olabilir.
Bu nedenle Pakistan'ın anlaşmadaki rolü de İran karşıtı cephe oluşturmak
şeklinde değil, Suudi Arabistan'ın güvenlik kapasitesini artırmak ve aynı
zamanda kendi bölgesel manevra alanını korumak şeklinde değerlendirilmelidir.
İran'ın
önündeki seçenekler
Mekke
Anlaşması İran'ı üç temel stratejik seçenekle karşı karşıya bırakabilir. Birinci
seçenek diplomatik dengelemedir. Tahran, Suudi Arabistan ve Türkiye ile
ilişkilerini geliştirerek anlaşmanın İran karşıtı bir güvenlik mekanizmasına
dönüşmesini önlemeye çalışabilir. İkinci seçenek askeri dengelemedir. İran
kendi füze, hava savunma, deniz gücü ve diğer askeri kapasitesini geliştirerek
yeni üçlü yapıya karşı caydırıcılığını artırabilir. Üçüncü seçenek ise yeni
bölgesel ortaklıklar kurmaktır. İran, Rusya, Çin veya bölgedeki diğer
aktörlerle güvenlik ve ekonomik ilişkilerini derinleştirerek Mekke
Anlaşması'nın yarattığı yeni dengeyi karşılamaya çalışabilir. İran açısından en
akılcı seçeneklerin ilk ikisinin birlikte yürütülmesi olduğu düşünülebilir.
Çünkü Mekke Anlaşması'nın İran karşıtı açık bir ittifaka dönüşmesini önlemek
için diplomasi gerekli olurken askeri kapasitenin korunması da Tahran'ın
caydırıcılık siyasasının temel unsuru olmaya devam edecektir.
İran'ın
dahil edilmesi olanaklı mı?
Burada daha
ileri bir soru ortaya çıkmaktadır: İran gelecekte bu güvenlik mimarisinin içine
girebilir mi? Kuramsal olarak bu olasılık dışlanamaz. Fakat kısa vadede oldukça
düşük görünmektedir. Çünkü Mekke Anlaşması'nın mevcut yapısı Sünni çoğunluklu
üç devletin güvenlik iş birliğine dayanmaktadır. İran ise Şii İslam dünyasının
başlıca devletidir ve bölgesel güvenlik anlayışı diğer üç ülkeyle önemli ölçüde
farklılaşmaktadır. Ancak bu durum İran'ın gelecekte bölgesel güvenlik
sisteminin dışında kalacağı anlamına gelmez. Tam tersine, uzun vadede Mekke
Anlaşması'nın başarısı İran'la nasıl bir ilişki kuracağı tarafından da
belirlenecektir. Eğer anlaşma İran'a karşı kapalı bir blok durumuna gelirse Orta
Doğu'daki mezhepsel ve jeopolitik yarışmayı derinleştirebilir. Eğer İran'la
belirli alanlarda iletişim ve güvenlik diyaloğu kurabilirse daha geniş ve
kapsayıcı bir bölgesel güvenlik sisteminin oluşmasına katkıda bulunabilir.
Sünni–Şii
boyutunun stratejik anlamı
Bu noktada
makalenin önceki bölümlerinde değindiğimiz Sünni–Şii boyutu yeniden önem
kazanmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu ülkeler
olması ve anlaşmanın Mekke'de imzalanması anlaşmaya güçlü bir İslami simgecilik
kazandırmaktadır. Buna karşılık İran'ın Şii kimliği anlaşmanın Tahran
tarafından nasıl algılanabileceğini etkileyebilir. Ancak buradan doğrudan
"Sünni askeri ittifakı" sonucunu çıkarmak akademik açıdan fazla
indirgemeci olacaktır. Çünkü Türkiye'nin İran'la ilişkileri, Suudi Arabistan'ın
İran'la normalleşmesi ve Pakistan'ın İran'la sınır komşuluğu, mezhep temelinde
kesin bir bloklaşmayı engelleyen önemli etmenlerdir. Dolayısıyla mezhep etmeni
burada ittifakın kurucu nedeni değil, anlaşmanın algılanışını etkileyen
stratejik bir değişken olarak ele alınmalıdır.
Araştırma
Sorusu 6'nın Yanıtı
İran, Mekke
Anlaşması'nın doğrudan hedefi olarak ilan edilmemiş olmakla birlikte,
anlaşmanın ortaya çıkardığı yeni güvenlik dengesi bakımından en önemli dış
aktörlerden biridir. İran'ın ilk tepkisi, Tahran'ın anlaşmayı stratejik açıdan
önemsediğini göstermektedir. Ancak İran'ın bunu doğrudan bir "İran karşıtı
ittifak" olarak değerlendirdiğini söylemek için daha fazla kanıta gereksinme
vardır. Mekke Anlaşması İran açısından esas olarak bir güvenlik ikilemi
yaratmaktadır: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan güvenliklerini artırmak
amacıyla ortak kapasite geliştirirken, İran bu kapasite artışını kendi
çevresindeki stratejik dengenin değişmesi olarak algılayabilir. Bu nedenle
anlaşmanın İran üzerindeki en önemli etkisi Tahran'ı daha fazla askeri
dengeleme ile daha fazla diplomatik açılım arasında yeni bir tercih yapmaya
zorlaması olabilir. Mekke Anlaşması'nın gerçek stratejik değeri yalnızca üç
imzacı ülkenin gücünde değil, İran'ın ve diğer bölgesel aktörlerin bundan sonra
yapmak zorunda kalacağı yeni stratejik hesaplarda yatmaktadır.
Mekke
Boyutu, Sünni Karakter ve “Muslim NATO” Söylemi
Mekke
Anlaşması'nın diğer bölgesel güvenlik anlaşmalarından ayrılan en önemli
özelliklerinden biri yalnızca nerede imzalandığı değil, nasıl ve hangi simgesel
çerçeve içerisinde gerçekleştirildiğidir. Anlaşmanın Mekke'de imzalanması,
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in aynı gün ortak Cuma namazında bir araya
gelmesi anlaşmaya sıradan bir askeri iş birliği belgesinin ötesinde güçlü bir
siyasal ve uygarlıklar arası anlam yüklemektedir. Bu nedenle Mekke
Anlaşması'nın çözümlenmesinde maddi güç unsurları kadar simgesel güç ve
kolektif kimlik de dikkate alınmalıdır.
Mekke'de
imzalanmasının simgesel anlamı
Mekke, İslam
dünyasında herhangi bir başkentten farklı bir anlam taşımaktadır. İslam'ın en
kutsal mekanının bulunduğu şehir olması nedeniyle Mekke Müslüman devletler
arasındaki bir siyasal veya güvenlik girişimine olağanüstü güçlü bir simgesel
çerçeve kazandırmaktadır. Bu nedenle anlaşmanın Ankara, Riyad veya İslamabad'da
değil Mekke'de imzalanması rastlantısal bir protokol tercihi olarak
görülmemelidir. Anlaşmanın Mekke'de gerçekleştirilmesi güvenlik iş birliğine devletlerarası,
bölgesel ve İslami bir anlam katmanı eklemektedir. Bu durum anlaşmanın hukuksal
niteliğini değiştirmez. Ancak anlaşmanın kamuoyundaki algısını, Müslüman
ülkeler arasındaki siyasal iletişimini ve diğer bölgesel aktörlerin anlaşmaya
yükleyeceği anlamı önemli ölçüde etkileyebilir. Özellikle ortak Cuma namazının
anlaşma töreniyle aynı gün gerçekleşmesi güvenlik iş birliği ile ortak dinsel
kimlik arasında güçlü bir simgesel bağlantı yaratmıştır.
Üç kurucu
ülkenin Sünni karakteri
Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan'ın üçü de Müslüman nüfus bakımından büyük ve
ağırlıklı olarak Sünni ülkeleridir. Bu ortaklık, anlaşmanın bölgesel algısında
önemli bir etmendir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Sünni
karakter anlaşmanın kurucu nedeni olarak gösterilmemelidir. Çünkü üç ülkenin
güvenlik çıkarları yalnızca mezhep üzerinden açıklanamaz. Türkiye'nin
öncelikleri Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Suriye ve Avrupa güvenliğini,
Suudi Arabistan'ın öncelikleri Körfez ve enerji güvenliğini ve Pakistan'ın
öncelikleri ise Güney Asya ve Hindistan'la olan stratejik yarışmayı
kapsamaktadır. Dolayısıyla anlaşmayı yalnızca "Sünni askeri ittifak"
olarak tanımlamak üç ülkenin gerçek jeopolitik çıkarlarını önemli ölçüde
basitleştirecektir. Bununla birlikte ortak Sünni kimliğin anlaşmanın siyasal
meşruluğunu ve simgesel bütünlüğünü güçlendiren bir etmen olduğu da göz ardı
edilemez.
Şii–Sünni
ayrışmasının gölgesi
Bu noktada
İran etmeni yeniden ortaya çıkmaktadır. İran'ın Şii karakteri ile Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu yapısı anlaşmanın Tahran
tarafından algılanmasında mezhep etmenini kaçınılmaz olarak gündeme
getirmektedir. Ancak burada önemli bir paradoks bulunmaktadır. Suudi Arabistan
ile İran son yıllarda diplomatik normalleşme sürecine girmiştir. Türkiye
İran'la tarihsel ve güncel ekonomik, diplomatik ve güvenlik ilişkilerini
sürdürmektedir. Pakistan ise İran'la kara sınırına sahip bir ülkedir. Dolayısıyla
üç kurucu devletin hiçbirinin İran'la ilişkisi basit bir düşmanlık ilişkisi
değildir. Bu durum, Mekke Anlaşması'nın Sünni kimlik taşımasına karşın zorunlu
olarak -Şii karşıtı bir ittifak olmadığı sonucuna götürmektedir. Başka bir
ifadeyle Sünni kimlik anlaşmanın simgesel çerçevesini oluşturabilir, fakat
stratejik davranışın tamamını açıklamaz. Bu ayrım, çalışmanın akademik
nesnelliği bakımından özellikle önemlidir.
“Muslim
NATO” benzetmesi
neden ortaya çıktı?
Anlaşmanın
hemen ardından bazı uluslararası ve bölgesel değerlendirmelerde “Muslim
NATO” veya “İslam NATO'su” benzetmesinin kullanılması da bu simgesel ve
stratejik unsurların birleşmesinden kaynaklanmaktadır. Güncel yorumlarda
özellikle anlaşmanın üç Müslüman ülke arasında yapılması, karşılıklı savunma
ilkesini içermesi ve başka ülkelerin de ileride katılabileceği beklentisi bu
benzetmeyi beslemektedir. Ancak “Muslim NATO” kavramı şu aşamada hukuksal
veya kurumsal bir tanım değil, çözümleyici bir benzetmedir. NATO ile Mekke
Anlaşması arasında çok önemli farklar bulunmaktadır.
|
Çizelge 5: İki Anlaşma Arasındaki
Farklar |
|
|
NATO |
Mekke Anlaşması |
|
Kalıcı ve kapsamlı kurumsal yapı |
Yeni kurulmuş üçlü savunma mekanizması |
|
Ortak komuta yapısı |
Henüz gelişmekte olan eş güdüm |
|
Geniş askeri planlama sistemi |
Ayrıntıları zaman içinde şekillenecek |
|
Çok katmanlı ortak savunma altyapısı |
Henüz sınırlı kurumsallaşma |
|
Avrupa–Kuzey Amerika eksenli |
Müslüman çoğunluklu bölgesel eksen |
|
Uzun tarihsel kurumsallaşma |
Yeni oluşan yapı |
Dolayısıyla
bugün için Mekke Anlaşması'na “Muslim NATO” demek yerine “Muslim NATO olasılığı
taşıyan yeni bir bölgesel savunma platformu” demek daha isabetlidir.
“Muslim
NATO”nun gerçekleşebilmesi için ne gerekir?
Bu
benzetmenin gerçek bir kurumsal karşılığı olabilmesi için anlaşmanın üçlü
yapının ötesine geçmesi gerekir. Bunun için en azından yeni üyelerin katılımı, ortak
savunma planlaması, ortak komuta ve eş güdüm mekanizması, istihbarat paylaşımı,
ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği, ortak hava ve füze savunması ve kalıcı
finansman mekanizması gibi kurumların oluşturulması gerekir. Bunlar
gerçekleşmediği takdirde “Muslim NATO” kavramı daha çok medya ve siyasal
söylem düzeyinde kalacaktır.
Mısır ve
Suriye'nin önemi
Burada daha
önce ortaya koyduğumuz Mısır ve Suriye senaryosu özel önem kazanmaktadır. Mısır'ın
katılımı Mekke Anlaşması'na Arap dünyasının en önemli askeri aktörlerinden
birini ekleyecektir. Suriye'nin katılımı ise Türkiye ile Arap dünyası arasında
yeni bir kara ve güvenlik bağlantısı oluşturabilecektir. Böyle bir genişleme
gerçekleşirse anlaşmanın “Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan” üçgeninden, “Türkiye
– Suriye – Suudi Arabistan – Mısır – Pakistan” gibi daha geniş bir güvenlik
ağına dönüşmesi olanaklı olacaktır. Bu aşamada “Muslim NATO” benzetmesi
daha anlamlı olacaktır. Ancak burada da önemli bir sınır vardır: Müslüman
devletlerin çoğunluğunun aynı güvenlik örgütünde birleşmesi otomatik olarak
NATO benzeri bir örgüt yaratmaz. Çünkü üyelerin tehdit algıları, rejim
yapıları, dış siyasa tercihleri ve birbirleriyle olan ilişkileri ciddi ölçüde
farklıdır.
İran'ın
dışarıda kalması neden önemlidir?
Bu nedenle
İran'ın mevcut yapının dışında kalması Mekke Anlaşması'nın geleceği bakımından önemli
bir değişkendir. Eğer yapı genişler ancak İran sürekli olarak dışarıda
bırakılırsa zaman içinde Sünni çoğunluklu bir bölgesel güvenlik bloğu algısı
güçlenebilir. Bu durum İran'ı yeni askeri ve diplomatik dengeleme arayışlarına
itebilir. Buna karşılık Mekke Anlaşması'nın ilerleyen aşamalarında İran'la
güvenlik diyaloğu kurulması yapının mezhep eksenli bir ittifaka dönüşmesini
engelleyebilir. Bu nedenle anlaşmanın geleceği açısından paradoksal bir durum
ortaya çıkmaktadır: Anlaşmanın başlangıçtaki gücü ortak Sünni kimlikten
beslenebilir ve uzun dönemli kararlılığı ise Şii İran'la nasıl bir ilişki
kuracağına bağlı olabilir.
Dinsel simgecilik
ile stratejik akılcılığın birleşmesi
Mekke
Anlaşması'nın özgünlüğü tam da burada ortaya çıkmaktadır. Anlaşma bir taraftan ortak
dinsel ve kültürel kimlik üzerinden güçlü bir simgesel mesaj vermektedir. Diğer
taraftan askeri kapasite, ekonomik güç, teknoloji, coğrafya ve caydırıcılık gibi
son derece akılcı güç unsurlarını bir araya getirmektedir. Bu iki unsurun
birleşmesi anlaşmanın siyasal etkisini artırmaktadır. Dolayısıyla Mekke
Anlaşması ne yalnızca bir “İslami dayanışma projesi” ne de yalnızca klasik
anlamda bir “askeri ittifak” olarak açıklanabilir. Daha doğru tanımlama ise ortak
Müslüman kimliğinin simgesel gücü ile farklı devletlerin somut güvenlik
çıkarlarını birleştiren yeni bir bölgesel güvenlik girişimi olacaktır.
Araştırma
Sorusu 7'nin Yanıtı
Mekke'de
imzalanması, ortak Cuma namazı ve üç kurucu ülkenin Sünni çoğunluklu olması
anlaşmaya güçlü bir İslami ve Sünni simge kazandırmaktadır. Ancak bu özellikler
anlaşmanın bütünüyle mezhep temelli bir ittifak olduğu sonucunu doğurmaz. “Muslim
NATO” nitelemesi ise anlaşmanın bugünkü kurumsal gerçekliğinden çok
gelecekteki gelişme olanağını ifade eden bir benzetmedir. Bu nedenle anlaşmanın
geleceğini belirleyecek temel soru şudur: Mekke Anlaşması üç ülke arasındaki
savunma iş birliği olarak mı kalacaktır, yoksa Mısır ve Suriye gibi ülkelerin
de katılımıyla genişleyen, kurumsallaşmış ve çok taraflı bir Müslüman bölgesel
güvenlik örgütüne mi dönüşecektir?
Mekke
Anlaşması ve Orta Doğu'da Yeni Güvenlik Mimarisi
Önceki
bölümlerde yapılan çözümlemeler Mekke Anlaşması'nın yalnızca Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan arasındaki ikili ve üçlü savunma ilişkilerinin bir sonucu
olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Anlaşma Türkiye'nin askeri ve
teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik gücü,
Pakistan'ın askeri ve nükleer kapasitesi, İran'ın bölgesel konumu,
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ilişkileri, ABD'nin bölgedeki geleneksel
güvenlik rolü ve Mısır ile Suriye'nin gelecekteki olası katılımı birlikte
değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması Orta Doğu'daki
mevcut güvenlik mimarisinin yeniden yapılanmasının bir göstergesi olarak ele
alınmalıdır.
Tek
merkezli güvenlik düzeninden çok merkezli yapıya
Orta Doğu'nun
yakın dönem güvenlik mimarisinin temel özelliği ABD'nin belirleyici askeri ve
stratejik ağırlığı olmuştur. Ancak son yıllarda bölge ülkeleri güvenliklerini
tek bir dış gücün kapasitesine bağlamak yerine farklı devletlerle aynı anda
ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, ABD'nin bölgedeki etkisinin tümüyle
ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Daha doğru ifade, ABD'nin tek başına
belirleyici olduğu güvenlik düzeninin giderek daha fazla aktör tarafından
paylaşılmaya başlamasıdır. Mekke Anlaşması bu dönüşümün önemli göstergelerinden
biridir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kendi aralarında bir savunma
mekanizması oluşturması güvenlik üretiminin yalnızca Washington merkezli
olmaktan çıkabileceğini göstermektedir. Bu nedenle anlaşma mevcut sistemi
yıkmaya çalışan bir girişimden çok mevcut güvenlik sisteminin içine yeni bir
bölgesel güvenlik merkezi eklenmesi olarak görülebilir.
Yeni güç
merkezinin niteliği
Ortaya
çıkabilecek yeni güvenlik merkezinin niteliği özellikle önemlidir. Bu merkez tek
bir devletin egemenliğine dayanmayacaktır, tek bir askeri kapasiteye bağımlı
olmayacaktır, yalnızca bir coğrafi bölgeyle sınırlı kalmayacaktır ve ekonomik,
teknolojik, askeri ve diplomatik kapasitenin birleşiminden oluşacaktır. Türkiye'nin
askeri ve teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü ve Pakistan'ın
askeri ve stratejik caydırıcılığı aynı güvenlik çerçevesinde birleşmektedir. Bu
nedenle ortaya çıkan model klasik bir askeri ittifaktan çok çok boyutlu
bölgesel güç ortaklığı niteliği taşımaktadır.
Bölgesel
güvenlik denklemine yeni bir değişken eklenmesi
Mekke
Anlaşması'nın en önemli sonucu bölgedeki aktörlerin stratejik hesaplarına yeni
bir değişken eklemesidir. Bundan sonra bölgesel bir kriz ortaya çıktığında
aktörler yalnızca ABD – İran – İsrail – Türkiye arasındaki ilişkileri değil, Türkiye
– Suudi Arabistan – Pakistan arasındaki yeni savunma ilişkisinin olası
etkilerini de hesaba katmak zorunda kalacaktır. Eğer Mısır ve Suriye ilerleyen
dönemde anlaşmaya girerse bu hesap daha da karmaşıklaşacaktır. Bu durumda
bölgesel güç dengesi İsrail merkezli Doğu Akdeniz güvenlik ilişkileri ile Türkiye
merkezli genişleyen Mekke güvenlik ağı arasında daha belirgin bir denge
ilişkisine dönüşebilir. Ancak bu iki çizginin birbirine karşı kapalı bloklar durumuna
gelmesi zorunlu değildir. Orta Doğu'nun mevcut jeopolitiği, aktörlerin aynı
anda birden fazla güvenlik ve ekonomik ortaklık içerisinde bulunmasına
dayanmaktadır.
“İttifaklar
ittifakı” olasılığı
Mekke
Anlaşması'nın gelecekteki en ilginç gelişme olasılıklarından biri mevcut ulusal
ittifakların birbirine bağlandığı bir “ittifaklar ittifakı” modelinin ortaya
çıkmasıdır. Türkiye'nin NATO üyeliği, Pakistan'ın Çin'le stratejik ilişkileri, Suudi
Arabistan'ın ABD ve diğer büyük güçlerle güvenlik ilişkileri Mısır'ın farklı
bölgesel ortaklıkları ve gelecekte Suriye'nin yeniden bölgesel sisteme girmesi Mekke
Anlaşması'nın çok sayıda farklı güvenlik ağıyla kesişmesine neden olabilir. Bu
durumda Mekke Anlaşması, NATO'nun veya başka bir örgütün seçeneği olmak zorunda
değildir. Tam tersine, farklı güvenlik sistemlerinin kesiştiği bir bağlantı
noktası durumuna gelebilir. Bu, klasik ittifak kuramlarından farklı bir
güvenlik mimarisidir.
İsrail ve
İran arasındaki stratejik alan
Yeni
güvenlik mimarisinin en önemli sonuçlarından biri İsrail ve İran açısından
ortaya çıkabilir. İsrail, Doğu Akdeniz'deki ilişkileri ve gelişmiş askeri
teknolojisi sayesinde güçlü bir bölgesel askeri aktör olmaya devam etmektedir. İran
ise füze kapasitesi, bölgesel askeri ilişkileri ve coğrafi konumuyla önemli bir
güç merkezidir. Mekke Anlaşması bu iki aktörün hiçbirini ortadan
kaldırmamaktadır. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın birlikte
hareket etmesi İsrail ve İran'ın bölgesel güç hesaplarına yeni bir üçüncü eksen
eklemektedir. Böylece Orta Doğu'daki stratejik denge giderek daha karmaşık bir
yapıya dönüşmektedir: İsrail'in askeri-teknolojik gücü, İran'ın stratejik ve
asimetrik caydırıcılığı ve Mekke ekseninin birleşik konvansiyonel, ekonomik ve
jeostratejik kapasitesi aynı denklem içerisinde yer almaktadır. Bu nedenle yeni
sistem basit bir “iki taraflı denge” değil, çok aktörlü ve değişken bir güç
dengesi niteliği taşımaktadır.
Mısır ve
Suriye'nin olası katılımı: önemli eşik
Mekke
Anlaşması'nın geleceği açısından Mısır ve Suriye'nin olası katılımı özel bir
önem taşımaktadır. Üçlü yapı bugünkü durumuyla önemli olmakla birlikte sınırlı
sayıdaki devletin savunma iş birliğidir. Mısır'ın katılımı Arap dünyası, Kuzey
Afrika, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz bağlantısını sağlayacaktır. Suriye'nin
katılımı ise Türkiye-Levant-Körfez arasında yeni bir stratejik bağlantı
oluşturacaktır. İki ülkenin birlikte sisteme girmesi durumunda Mekke
Anlaşması'nın coğrafi ağırlığı dramatik biçimde değişecektir. Bu durumda
anlaşma yalnızca üç ülkenin güvenlik düzenlemesi olmaktan çıkarak Orta Doğu'nun
önemli bir bölümünü kapsayan bölgesel güvenlik platformuna dönüşme olanağına kavuşacaktır.
Bu nedenle Mısır ve Suriye'nin gelecekteki konumu Mekke Anlaşması'nın evrimi
açısından önemli bir eşik olarak değerlendirilmelidir.
Güvenlik
mimarisinin üç olası geleceği
Mekke
Anlaşması'nın geleceği bakımından üç temel senaryo ortaya çıkmaktadır.
|
Çizelge 6: Üç Değişik Senaryo |
||
|
Senaryo |
Gelişme |
Olası sonuç |
|
1. Sınırlı üçlü yapı |
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan iş birliği devam
eder |
Bölgesel fakat sınırlı savunma ortaklığı |
|
2. Genişleyen güvenlik platformu |
Mısır, Suriye ve başka ülkeler katılır |
Orta Doğu merkezli çok taraflı güvenlik örgütü |
|
3. Kurumsallaşmış bölgesel ittifak |
Ortak komuta, savunma planlaması ve kalıcı
mekanizmalar oluşur |
“Muslim NATO”
benzeri gerçek bir bölgesel savunma örgütü |
Birinci
senaryoda Mekke Anlaşması önemli fakat sınırlı bir bölgesel girişim olarak
kalacaktır. İkinci senaryoda anlaşma Orta Doğu'da yeni bir güvenlik platformuna
dönüşecektir. Üçüncü senaryoda ise anlaşma bölgesel güvenlik mimarisinin temel
kurumlarından biri durumuna gelebilecektir. Mevcut aşamada ikinci ve üçüncü
senaryoların gerçekleşeceğini varsaymak için erken olmakla birlikte anlaşmanın
gelecekteki stratejik önemini belirleyecek olan da tam olarak bu kurumsallaşma
kapasitesidir.
Yeni
mimarinin üstünlükleri
Ortaya
çıkabilecek yeni güvenlik mimarisinin bölge ülkeleri açısından bazı önemli üstünlükleri
bulunmaktadır. Birincisi, güvenlik bağımlılığını azaltabilir. İkincisi, bölge
ülkelerinin savunma kapasitesini artırabilir. Üçüncüsü, savunma sanayii
alanında ortak üretim ve teknoloji transferini hızlandırabilir. Dördüncüsü,
farklı bölgesel krizlerde ortak diplomatik tutum geliştirilmesini
kolaylaştırabilir. Beşincisi, ABD, Rusya ve Çin gibi büyük güçler karşısında
bölgesel devletlerin pazarlık kapasitesini artırabilir. Ancak bütün bu üstünlüklerin
gerçekleşmesi anlaşmanın siyasal irade ve kurumsal kapasite bakımından
sürdürülebilir olmasına bağlıdır.
Yeni
mimarinin riskleri
Yeni
güvenlik mimarisinin önemli riskleri de bulunmaktadır. İlk risk bölgesel
silahlanma yarışıdır. İkinci risk İran'ın anlaşmayı kuşatma stratejisinin
parçası olarak algılaması durumunda yeni bir güvenlik yarışmasının ortaya
çıkmasıdır. Üçüncü risk İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisi ile Mekke ekseninin
karşılıklı olarak askeri kapasite artırmaya başlamasıdır. Dördüncü risk mezhep
kimliğinin stratejik iş birliğinin önüne geçmesi ve yapının Sünni–Şii yarışmasının
yeni bir aracı durumuna gelmesidir. Beşinci risk ise anlaşmanın taraflarının
farklı tehdit algıları nedeniyle ortak savunma yükümlülüklerinin kriz anında
uygulanamamasıdır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın güçlenmesi otomatik olarak
bölgesel kararlılık anlamına gelmemektedir. Güç dengesi kararlılık
yaratabileceği gibi yeni bir yarışma da yaratabilir.
Değerlendirme
Bütün bu
unsurlar birlikte değerlendirildiğinde Mekke Anlaşması'nın en önemli
özelliğinin mevcut bölgesel güvenlik sistemine yeni bir aktör eklemesinden daha
fazlası olduğu görülmektedir. Anlaşma Türkiye'nin askeri ve teknolojik
kapasitesini, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik gücünü ve Pakistan'ın
askeri ve stratejik caydırıcılığını aynı güvenlik çerçevesinde bir araya
getirmektedir. Bunun yanında İran'ın bölgesel konumu, İsrail–Yunanistan–GKRY
ilişkileri, ABD'nin güvenlik rolü ve Mısır ile Suriye'nin olası katılımı
anlaşmanın gelecekteki etkisini belirleyecek dış değişkenlerdir. Bu nedenle
Mekke Anlaşması bugünkü durumuyla henüz yeni bir NATO değildir. Ancak Orta Doğu'da
güvenlik üretiminin tek merkezli olmaktan çıkarak çok merkezli olmasının önemli
bir göstergesidir.
Araştırma
Sorusu 8'in Yanıtı
Mekke
Anlaşması'nın en önemli bölgesel sonucu mevcut güvenlik mimarisini ortadan
kaldırmak değil, onun içerisine yeni ve bağımsız bir güvenlik merkezi
eklemektir. Anlaşma, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmemekte, İran'ı
bölgesel sistemin dışına itmemekte, İsrail'in askeri üstünlüğünü ortadan
kaldırmamakta ve NATO'nun yerini almamaktadır. Bununla birlikte Türkiye–Suudi
Arabistan–Pakistan üçlüsünün ortak hareket kapasitesi bölgesel aktörlerin
bundan sonraki stratejik hesaplarını değiştirebilecek niteliktedir. Eğer Mısır
ve Suriye'nin de dahil olduğu genişleme gerçekleşir ve ortak savunma
mekanizmaları kurumsallaşırsa Mekke Anlaşması Orta Doğu'nun güvenlik
mimarisinde yapısal bir dönüşümün başlangıç noktası durumuna gelebilir. Bu
nedenle Mekke Anlaşması'nın bugünkü önemini en doğru biçimde şu kavramla
açıklamak olanaklıdır: “Yeni bir ittifaktan çok, yeni bir bölgesel güvenlik
mimarisinin çekirdeği.”
Mekke
Anlaşması'nın Türkiye Açısından Stratejik Anlamı
Mekke
Anlaşması'nın Türkiye açısından anlamı anlaşmanın diğer tarafları bakımından
taşıdığı anlamdan daha geniştir. Türkiye anlaşmanın yalnızca taraflarından biri
değil, aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu, Kafkasya ve Güney Asya güvenlik
alanlarını birbirine bağlayabilecek jeostratejik konuma sahip tek aktörüdür. Bu
nedenle Türkiye'nin Mekke Anlaşması içindeki konumu anlaşmanın gelecekte nasıl
bir bölgesel güvenlik yapılanmasına dönüşebileceği bakımından belirleyici
olacaktır.
Türkiye'nin
çok yönlü güvenlik siyasası
Türkiye uzun
yıllardır tek bir güvenlik eksenine bağlı kalmayan çok yönlü bir dış siyasa
geliştirmektedir. NATO üyeliği Türkiye'nin Batı güvenlik sistemi içerisindeki
temel konumunu oluşturmaya devam ederken, Ankara aynı zamanda Rusya, Çin, İran,
Körfez ülkeleri, Pakistan, Azerbaycan ve diğer bölgesel aktörlerle farklı
düzeylerde stratejik ilişkiler geliştirmektedir. Bu nedenle Mekke Anlaşması
Türkiye'nin dış siyasa yöneliminde bir kopuş değil, çok yönlü güvenlik siyasasının
yeni bir boyutu olarak değerlendirilmelidir. Türkiye açısından temel sorun NATO'dan
çıkmak veya Batı güvenlik sistemini terk etmek değil, NATO'nun yanında yeni
bölgesel güvenlik kapasitesi oluşturabilmektir. Bu yaklaşım Türkiye'nin
stratejik özerkliğini artırabilir.
Türkiye'nin
jeostratejik bağlantı noktası rolü
Türkiye'nin
Mekke Anlaşması'ndaki en önemli üstünlüklerinden biri coğrafi konumudur. Türkiye
Avrupa'ya, Karadeniz'e, Kafkasya'ya, Orta Doğu'ya ve Doğu Akdeniz'e aynı anda
açılan bir ülkedir. Pakistan ise Güney Asya ve Hint Okyanusu'na açılmaktadır. Suudi
Arabistan ise Körfez, Kızıldeniz ve Arap Yarımadası'nın merkezinde
bulunmaktadır. Bu üç ülkenin birlikte hareket etmesi Avrupa ile Güney Asya
arasında uzanan geniş bir jeostratejik kuşak meydana getirebilir. Bu nedenle
Türkiye'nin rolü yalnızca "üç ülkeden biri" olmak değildir. Türkiye,
bu yapının Batı ile İslam dünyası arasındaki stratejik bağlantı noktası olma gizil
gücüne sahiptir.
Türkiye'nin
savunma sanayii kapasitesi
Mekke
Anlaşması açısından Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi de özel önem
taşımaktadır. Son yıllarda Türkiye'nin insansız hava araçları, deniz
platformları, kara araçları, füze sistemleri ve elektronik harp alanlarındaki
kapasitesi Türkiye'yi yalnızca silah satın alan değil, aynı zamanda savunma
teknolojisi sağlayabilen bir aktör durumuna getirmiştir. Bu durum Türkiye'ye
Mekke Anlaşması içerisinde farklı bir rol kazandırabilir. Türkiye güvenlik
tüketicisi olmaktan çok güvenlik üreticisi konumuna yaklaşmaktadır. Bu fark,
anlaşmanın gelecekteki kurumsallaşması açısından son derece önemlidir. Eğer Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan
arasında ortak savunma sanayii projeleri geliştirilebilirse Mekke Anlaşması'nın
askeri boyutu kalıcı bir ekonomik ve teknolojik altyapıya kavuşabilir.
Savunma
sanayii üzerinden stratejik bağımsızlık
Savunma
sanayii iş birliği yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Bir devletin silah
sistemlerini üretme kapasitesi onun dış siyasa bağımsızlığını doğrudan etkiler.
Dışarıdan silah alımına bağımlı olan bir devlet silah satan devletin siyasal
kararlarından etkilenebilir. Buna karşılık ortak üretim, teknoloji transferi ve
yerli savunma sanayii kapasitesi geliştiren devletler daha geniş bir stratejik
hareket alanına sahip olabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın Türkiye
bakımından en önemli uzun vadeli fırsatlarından biri Türkiye'nin savunma
sanayii kapasitesini bölgesel ortaklıklar yoluyla genişletebilmesidir. Suudi
Arabistan'ın finansal kapasitesi, Pakistan'ın askeri deneyimi ve Türkiye'nin
savunma teknolojileri bir araya getirilebilirse üç ülke arasında yeni bir
savunma sanayii ekosistemi oluşabilir.
Doğu
Akdeniz ve Körfez bağlantısı
Türkiye
açısından Mekke Anlaşması'nın bir diğer önemli boyutu Doğu Akdeniz–Körfez
bağlantısıdır. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik konumu ile Suudi
Arabistan'ın Körfez'deki konumu arasında doğrudan bir jeopolitik bağlantı
bulunmaktadır. Mısır'ın gelecekte anlaşmaya katılması durumunda bu bağlantı
daha da güçlenecektir. Böylece ‘Doğu Akdeniz-Mısır-Kızıldeniz-Suudi Arabistan-Hint
Okyanusu-Pakistan’ şeklinde uzanan geniş bir stratejik çizgi ortaya çıkabilir. Bu
çizgi Türkiye'ye yalnızca askeri değil, aynı zamanda uluslararası ticaret,
enerji ve ulaştırma kolaylıkları açısından da yeni seçenekler sağlayabilir.
Türkiye'nin
İran siyasası
Türkiye'nin
Mekke Anlaşması içindeki konumu İran siyasası bakımından da önemlidir. Ankara'nın
Tahran'la ilişkileri uzun süreli yarışma ve iş birliğinin birlikte bulunduğu
karmaşık bir yapı taşımaktadır. Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na katılması bu
nedenle İran'la doğrudan karşı karşıya gelmek zorunda olduğu anlamına gelmez. Türkiye
için daha akılcı strateji’ caydırıcılık-diplomasi-ekonomik ilişki’ üçlüsünü
birlikte yürütmek olabilir. Bu yaklaşım Türkiye'nin İran'a karşı askeri
kapasitesini artırırken aynı zamanda İran'la iletişim kanallarını açık
tutmasına olanak sağlayabilir. Böyle bir siyasa Türkiye'yi İran ile Batı
arasındaki gerilimlerde de önemli bir arabulucu veya dengeleyici aktör durumuna
getirebilir.
Türkiye'nin
İsrail siyasası
Mekke
Anlaşması Türkiye'nin İsrail siyasası bakımından da yeni bir boyut
yaratmaktadır. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler son yıllarda ciddi siyasal
ve güvenlik sorunları yaşamıştır. Gazze savaşı ve İsrail'in bölgesel askeri etkinlikleri
iki ülke arasındaki ilişkileri daha da karmaşık duruma getirmiştir. Mekke
Anlaşması Türkiye'nin bölgesel güvenlik kapasitesini artırdığı ölçüde
Ankara'nın İsrail karşısındaki stratejik pazarlık kapasitesini de
yükseltebilir. Ancak bu durum Türkiye'nin İsrail'le kaçınılmaz bir askeri
çatışmaya gireceği anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü caydırıcılığın temel
işlevlerinden biri çatışmayı önlemektir. Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye
açısından savaş hazırlığı değil, stratejik seçenekleri artırma olarak
değerlendirilmelidir.
Türkiye'nin
NATO üyeliğiyle çelişki?
Mekke
Anlaşması'nın Türkiye bakımından en çok tartışılacak konularından biri
Türkiye'nin NATO üyeliğiyle ilişkisidir. İlk bakışta NATO üyesi bir ülkenin
NATO dışındaki Müslüman ülkelerle ortak savunma mekanizması kurması çelişkili
görünebilir. Ancak uluslararası ilişkiler bakımından bu zorunlu olarak bir
çelişki değildir. Türkiye aynı anda NATO üyesi ve bölgesel güvenlik ortağı olabilir.
NATO üyeliği Türkiye'nin diğer devletlerle savunma iş birliği yapmasını hukuksal
olarak veya siyaseten bütünüyle engellememektedir. Asıl sorun, Mekke
Anlaşması'nın NATO'nun yükümlülükleriyle çatışan bir güvenlik mekanizmasına
dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Eğer anlaşma NATO'ya seçenek olan bir askeri blok
olarak tasarlanmazsa iki yapı arasında tamamlayıcılık ilişkisi kurulabilir.
Türkiye
için stratejik fırsat
Bütün bu
unsurlar birlikte değerlendirildiğinde Mekke Anlaşması Türkiye'ye önemli bir
stratejik fırsat sunmaktadır. Türkiye batı güvenlik sisteminden kopmadan, Orta Doğu'daki
etkisini artırarak, Körfez ülkeleriyle güvenlik ilişkilerini güçlendirerek, Pakistan
üzerinden Güney Asya'ya ulaşarak, savunma sanayii ihracatını ve ortak üretimi
genişleterek ve İran ve İsrail karşısında daha güçlü bir stratejik pazarlık
kapasitesi oluşturarak çok katmanlı bir güvenlik siyasası geliştirebilir. Bu
model Türkiye'nin klasik "Batı mı, Doğu mu?" ikilemini aşmasına
yardımcı olabilir. Türkiye'nin stratejik seçeneği artık Batı veya Doğu değil, ‘Batı-Orta
Doğu-Asya’ şeklinde çoklu bağlantılara dayanan bir güvenlik mimarisi olabilir.
Türkiye
açısından temel risk
Bununla
birlikte bu stratejinin önemli bir riski bulunmaktadır. Türkiye'nin çok sayıda
güvenlik ilişkisinin aynı anda yürütülmesi dış siyasanın aşırı yayılma
sorunuyla karşılaşmasına neden olabilir. Türkiye'nin NATO yükümlülükleri,
Avrupa ilişkileri, Rusya siyasası, İran ilişkileri, Afrika’ya açılımı, İsrail ile
gerilimleri ve Orta Doğu'daki yeni güvenlik sorumlulukları aynı anda yönetilmek
zorundadır. Dolayısıyla stratejik özerklik yalnızca daha fazla ittifak kurmak
anlamına gelmez. Stratejik özerklik aynı zamanda farklı ittifakları
birbirleriyle çatıştırmadan yönetebilme kapasitesidir. Türkiye'nin Mekke
Anlaşması'ndaki başarısı da büyük ölçüde buna bağlı olacaktır.
Araştırma
Sorusu 9'un Yanıtı
Mekke
Anlaşması Türkiye açısından bir dış siyasa eksen değişikliğinden çok stratejik
hareket alanını genişletme fırsatıdır. Türkiye NATO üyeliğini korurken Orta
Doğu ve Güney Asya'da yeni bir güvenlik ağı oluşturabilir, savunma sanayii
kapasitesini bölgesel ortaklıklarla genişletebilir ve ‘Doğu
Akdeniz–Körfez–Güney Asya’ çizgisinde merkezi bir stratejik konum kazanabilir. Ancak
bunun gerçekleşebilmesi Türkiye'nin farklı güvenlik ortaklıklarını
birbirleriyle çatıştırmadan yönetebilmesine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye
açısından Mekke Anlaşması'nın temel stratejik anlamı şu şekilde özetlenebilir: Türkiye
için Mekke Anlaşması bir “eksen değişikliği” değil, çok merkezli uluslararası
sistem içinde stratejik özerkliği artırma girişimidir.
Mekke
Anlaşması'nın Geleceği: Üç Senaryo ve Bölgesel Sonuçlar
Mekke
Anlaşması'nın 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanmış olması bölgesel güvenlik
mimarisindeki dönüşümün başlangıç noktası olarak değerlendirilebilir. Ancak
anlaşmanın tarihsel ve stratejik önemini belirleyecek olan bugün sahip olduğu askeri
ve siyasal kapasiteden çok önümüzdeki dönemde nasıl kurumsallaşacağı, hangi
ülkelerin bu yapıya katılacağı ve hangi güvenlik sorunlarına ortak yanıt
üretebileceğidir. Bu nedenle anlaşmanın geleceğini tek bir doğrusal gelişme
üzerinden değerlendirmek yerine birbirinden farklı üç senaryo üzerinden
incelemek daha uygun olacaktır.
Senaryo
I: Sınırlı üçlü savunma ortaklığı
İlk
senaryoda Mekke Anlaşması, ‘Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan’ arasındaki üçlü
savunma iş birliği olarak kalır. Bu durumda taraflar ortak tatbikatlar
düzenleyebilir, istihbarat paylaşımını geliştirebilir, savunma sanayii iş birliğini
artırabilir, askeri personel değişimini genişletebilir ve hava ve deniz
güvenliği alanlarında eş güdüm sağlayabilir. Ancak yeni üyelerin katılımı
gerçekleşmez ve anlaşma NATO benzeri kalıcı bir kurumsal yapıya dönüşmez. Bu
senaryoda Mekke Anlaşması yine de önemsiz değildir. Türkiye'nin NATO üyeliği ve
askeri kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik ağırlığı ve
Pakistan'ın askeri kapasitesi üçlü iş birliğine önemli bir caydırıcılık gücü
kazandırmaktadır. Ancak anlaşmanın bölgesel güvenlik mimarisini köklü biçimde
değiştirme kapasitesi sınırlı kalacaktır. Bu senaryoda Mekke Anlaşması “bölgesel
stratejik ortaklık” niteliğinde kalır.
Senaryo
II: Genişleyen bölgesel güvenlik platformu
İkinci
senaryo anlaşmanın yeni üyelerin katılımıyla genişlemesidir. Bu senaryoda
özellikle Mısır ve Suriye'nin katılımı önemli önem taşımaktadır. Mısır'ın
katılması anlaşmayı Arap dünyasının merkezine ve Doğu Akdeniz'e daha güçlü
biçimde bağlayacaktır. Suriye'nin katılması ise Türkiye, Levant ve Körfez
arasında yeni bir güvenlik bağlantısı oluşturacaktır. Bunlara başka Müslüman
devletlerin de katılması durumunda anlaşmanın coğrafi kapsamı daha da
genişleyebilir. Bu durumda yapı ‘Türkiye – Suriye – Mısır – Suudi Arabistan –
Pakistan’ ekseninde şekillenen çok taraflı bir güvenlik platformuna
dönüşebilir. Bu platformun ortaya çıkması Orta Doğu'da güvenlik üretiminin
yalnızca ABD, İsrail veya İran gibi mevcut güç merkezleri tarafından
belirlenmediği yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Ancak bu senaryoda da
anlaşmanın doğrudan NATO benzeri bir ittifaka dönüşmesi zorunlu değildir. Daha olası
model ‘ortak savunma kapasitesi- güvenlik eş güdümü-savunma sanayii iş birliği-diplomatik
eş güdüm’ bileşiminden oluşan esnek bir bölgesel güvenlik platformudur. Bu
nedenle ikinci senaryo mevcut koşullar altında en gerçekçi genişleme senaryosu
olarak değerlendirilebilir.
Senaryo
III: “Muslim NATO” modeli
Üçüncü
senaryo Mekke Anlaşması'nın gerçek anlamda kurumsallaşmasıdır. Bu durumda
anlaşma ortak savunma planlaması, ortak komuta sistemi, sürekli askeri eş güdüm,
ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, hava ve füze savunma sistemi, ortak
savunma sanayii projeleri, kriz yönetimi mekanizması ve ortak finansman gibi
NATO benzeri kurumsal özellikler kazanabilir. Bu aşamada “Muslim NATO”
benzetmesi artık yalnızca medya söylemi olmaktan çıkar ve çözümleyici bir
karşılık kazanmaya başlar. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin önünde ciddi
engeller bulunmaktadır. Üye devletlerin tehdit algıları aynı değildir. Türkiye'nin
güvenlik öncelikleri ile Pakistan'ın Hindistan merkezli güvenlik siyasası veya
Suudi Arabistan'ın Körfez merkezli güvenlik gereksinmeleri arasında önemli
farklılıklar vardır. Daha da önemlisi İran'la ilişkiler konusunda da üyelerin
çıkarları aynı değildir. Dolayısıyla
gerçek bir kolektif savunma örgütü oluşturmak siyasal olarak üçlü savunma iş birliğinden
çok daha zor olacaktır.
Üç
senaryonun karşılaştırılması
|
Çizelge 7: Senaryoların Karşılaştırılması |
|||
|
Değişken |
Senaryo I |
Senaryo II |
Senaryo III |
|
Üye sayısı |
3 |
5+ |
Geniş |
|
Kurumsallaşma |
Düşük/orta |
Orta |
Yüksek |
|
Ortak askeri planlama |
Sınırlı |
Gelişmiş |
Kapsamlı |
|
Savunma sanayii |
İkili/üçlü projeler |
Bölgesel ağ |
Ortak sistem |
|
Mısır |
Yok |
Olası |
Olası |
|
Suriye |
Yok |
Olası |
Olası |
|
İran'la ilişki |
Ayrı ulusal siyasalar |
Eş güdüm gereksinimi |
Ortak siyasa gereği |
|
ABD ile ilişki |
Mevcut |
Çeşitlendirilmiş |
Daha bağımsız |
|
“Muslim NATO” |
Söylem |
Olası |
Kurumsal karşılık |
Bu tablo,
anlaşmanın geleceğinin yalnızca üye sayısıyla değil, kurumsallaşma düzeyiyle
belirleneceğini göstermektedir.
En önemli
değişken: Mısır
Üç senaryo
arasında geçiş açısından Mısır özel bir önem taşımaktadır. Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan'ın mevcut üçlü yapısı belirli bir askeri kapasite
oluşturabilir. Ancak Mısır'ın katılımı anlaşmanın Arap dünyasındaki meşruluğunu
ve askeri ağırlığını önemli ölçüde artırabilir. Mısır'ın büyük nüfusu, güçlü
silahlı kuvvetleri, Süveyş Kanalı üzerindeki konumu ve Kızıldeniz ve Doğu
Akdeniz bağlantısı nedeniyle sisteme girmesi Mekke Anlaşması'nın jeopolitik
ağırlığında bir niteliksel sıçrama yaratabilir. Bu nedenle Mısır, üçlü yapı ile
genişleyen bölgesel güvenlik platformu arasındaki önemli eşik olarak
görülmelidir.
Suriye'nin
farklılaştırıcı etkisi
Suriye'nin
katılımı ise Mısır'dan farklı olarak öncelikle coğrafi süreklilik yaratacaktır.
Türkiye ile Arap dünyası arasındaki güvenlik bağlantısının Suriye üzerinden
güçlenmesi, ‘Doğu Akdeniz–Levant–Körfez’ çizgisinin bütünleşmesine katkı
sağlayabilir. Ancak Suriye'nin siyasal ve güvenlik koşulları nedeniyle bu
senaryo daha fazla belirsizlik içermektedir. Bu nedenle Suriye'nin katılımı
kısa vadede gerçekleşmesi beklenen kesin bir gelişme olarak değil, anlaşmanın
orta vadeli dönüşümünü etkileyebilecek stratejik bir seçenek olarak
değerlendirilmelidir.
İran'ın
tepkisi senaryoları değiştirebilir
Üç
senaryonun hangisinin gerçekleşeceği yalnızca anlaşmanın taraflarının
kararlarına bağlı değildir. İran'ın vereceği tepki de belirleyici olacaktır. Eğer
Tahran anlaşmayı açık biçimde İran karşıtı bir ittifak olarak algılar ve askeri
dengeleme yoluna giderse anlaşmanın ikinci veya üçüncü senaryoya doğru
gelişmesi hızlanabilir. Çünkü güvenlik yarışması tarafların daha fazla
kurumsallaşmasına yol açabilir. Buna karşılık Türkiye ve Suudi Arabistan
İran'la diplomatik kanalları açık tutar ve Mekke Anlaşması'nın İran karşıtı
olmadığını ortaya koyabilirse yapı daha kapsayıcı bir bölgesel güvenlik
platformuna dönüşebilir. Dolayısıyla İran'ın davranışı paradoksal biçimde
anlaşmanın geleceğini iki farklı yönde etkileyebilir: çatışmacı İran siyasası-daha
güçlü dengeleme, diyalog ve normalleşme-daha kapsayıcı bölgesel güvenlik.
ABD'nin
tepkisi
ABD'nin
yaklaşımı da önemlidir. Washington anlaşmayı bölgesel müttefiklerinin savunma
yükünü paylaşması olarak görürse Mekke Anlaşması ABD güvenlik sistemiyle
çatışmadan gelişebilir. Ancak anlaşmanın giderek ABD'nin bölgedeki askeri ve siyasal
rolünü azaltmaya yönelik bağımsız bir güvenlik mimarisine dönüşmesi durumunda
Washington'ın yaklaşımı değişebilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın geleceğinde
önemli soru: “ABD'nin yerini almak mı, ABD'ye farklı bir seçenek oluşturmak mı,
yoksa ABD ile birlikte fakat daha bağımsız hareket etmek mi?” olacaktır. Mevcut
koşullar altında üçüncü seçenek daha gerçekçi görünmektedir.
İsrail etmeni
İsrail de
anlaşmanın geleceğini etkileyebilecek başlıca aktörlerden biridir. Mekke
Anlaşması genişledikçe İsrail açısından ortaya çıkacak yeni güvenlik ortamı Tel
Aviv'in Doğu Akdeniz'deki Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerini daha fazla
önemsemesine neden olabilir. Böylece iki güvenlik ağı arasında Mekke ekseni ve Doğu
Akdeniz ekseni şeklinde daha belirgin bir güç dengesi oluşabilir. Ancak bunun
kaçınılmaz biçimde askeri bloklaşmaya dönüşeceğini söylemek için henüz erken
olacaktır. Asıl belirleyici unsur tarafların caydırıcılığı çatışmayı önlemek
için mi, yoksa askeri yarışmayı artırmak için mi kullanacağıdır.
En olası
gelişme: Esnek çok merkezlilik
Üç senaryo
birlikte değerlendirildiğinde kısa ve orta vadede en olası modelin tam
anlamıyla “Muslim NATO” değil, esnek ve çok merkezli bir bölgesel
güvenlik platformu olduğu söylenebilir. Bu modelde Mekke Anlaşması NATO'nun seçeneği
olmayacak, ABD'yi bölgeden çıkarmaya çalışmayacak, İran'la kaçınılmaz bir savaş
hedeflemeyecek, İsrail'e karşı açık bir saldırı ittifakına dönüşmeyecek ancak
aynı zamanda bölgesel askeri kapasiteyi artıracak, savunma sanayii iş birliğini
geliştirecek, üye devletlerin stratejik özerkliğini güçlendirecek, ABD'ye olan
güvenlik bağımlılığını azaltacak ve bölgesel güç dengesinde yeni bir merkez
oluşturacaktır. Bu nedenle anlaşmanın geleceğini açıklamak için en uygun kavram
“çok merkezli stratejik özerklik” olabilir.
Sonuç:
Bir anlaşmadan daha fazlası
Mekke
Anlaşması'nın tarihsel önemi bugün itibarıyla kesinleşmiş değildir. Henüz yeni
kurulmuş olması nedeniyle anlaşmanın gerçek kapasitesi ve kurumsal
dayanıklılığı zaman içinde ortaya çıkacaktır. Ancak mevcut veriler anlaşmanın
üç önemli dönüşümün kesişme noktasında bulunduğunu göstermektedir: Birincisi, ABD
merkezli güvenlik düzeninin göreli olarak çeşitlenmesidir. İkincisi Orta Doğu'da
İsrail ve İran'ın yanında yeni bir bölgesel güç merkezinin ortaya çıkma olasılığıdır.
Üçüncüsü Müslüman devletler arasında ortak savunma kapasitesinin kurumsallaşma olasılığıdır.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı yalnızca 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanmış bir
savunma anlaşması olarak değerlendirmek yetersizdir. Anlaşma, henüz başlangıç
aşamasında bulunan bir bölgesel güvenlik yeniden yapılanmasının çekirdeği
olabilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi üç koşula bağlıdır: Kurumsallaşma, yeni
üyelerin katılımı ve İran, ABD ve İsrail başta olmak üzere dış aktörlerle
dengeli ilişkiler kurulması. Bu üç koşul gerçekleştiği takdirde Mekke Anlaşması
Orta Doğu'daki güç dengesinde kalıcı bir değişimin başlangıcı olabilir. Aksi durumda
anlaşma önemli fakat sınırlı bir üçlü savunma iş birliği olarak kalacaktır.
Araştırma
Sorusu 10'un Yanıtı
Mekke
Anlaşması'nın geleceği henüz belirlenmiş değildir ancak anlaşmanın üçlü savunma
iş birliğinden genişleyen bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşme olanağı ve
olasılığı bulunmaktadır. Bu olasılığın gerçekleşmesindeki en önemli değişkenler
Mısır ve Suriye'nin olası katılımı, kurumsallaşma düzeyi, İran'ın tepkisi ve
ABD'nin yaklaşımıdır. Bu nedenle anlaşmanın geleceğine ilişkin en dengeli
değerlendirme şudur: Mekke Anlaşması bugün “Muslim NATO” değildir ancak
uygun siyasal ve kurumsal koşullar oluştuğu takdirde böyle bir bölgesel
güvenlik yapılanmasının çekirdeğine dönüşebilir. Dolayısıyla Mekke
Anlaşması'nın asıl önemi bugün oluşturduğu askeri kapasiteden çok Orta Doğu'da
güvenliğin kim tarafından, hangi ittifaklarla ve hangi güç dengesi içerisinde
üretileceğine ilişkin yeni bir seçenek ortaya koymuş olmasıdır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Genel
Değerlendirme
Mekke
Anlaşması ilk bakışta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanmış
bir savunma iş birliği anlaşması olarak görünmektedir. Ancak bu çalışma boyunca
yapılan çözümleme anlaşmanın bu dar çerçeve içerisinde değerlendirilmesinin
yetersiz olduğunu göstermektedir. Anlaşma Orta Doğu'nun değişen güç dengesi,
ABD'nin bölgesel rolünün yeniden tanımlanması, İran'ın güvenlik algısı,
İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisinin gelişmesi, Türkiye'nin stratejik özerklik
arayışı, Körfez ülkelerinin güvenlik siyasalarını çeşitlendirmesi, Pakistan'ın
Güney Asya'daki stratejik konumu ve Müslüman ülkeler arasında yeni bir güvenlik
iş birliği arayışının kesişme noktasında ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Mekke
Anlaşması'nı yalnızca bir askeri anlaşma olarak değil, Orta Doğu'da güvenlik
üretiminin yeniden yapılanmasının bir göstergesi olarak değerlendirmek daha
doğru olacaktır.
Anlaşmanın
üç temel özelliği
Çalışmanın
bulguları Mekke Anlaşması'nın üç temel özelliğini ortaya koymaktadır. Birincisi,
anlaşma çok merkezli bir güvenlik arayışının ürünüdür. Orta Doğu'daki devletler
artık güvenliklerini yalnızca ABD'nin askeri kapasitesine veya tek bir büyük
gücün korumasına bağlamak istememektedir. Suudi Arabistan'ın İran'la diplomatik
normalleşme yürütürken aynı zamanda Türkiye ve Pakistan'la savunma ilişkisini
güçlendirmesi bu değişimin önemli göstergesidir. Bu durum, bölge ülkelerinin
tek bir ittifaka bağlanmak yerine birden fazla güvenlik seçeneği oluşturma
eğilimini göstermektedir. İkincisi, anlaşma yeni bir bölgesel güç merkezinin
çekirdeğini oluşturma olanağına sahiptir. Türkiye'nin askeri ve teknolojik
kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik ağırlığı ve Pakistan'ın
askeri kapasitesi aynı güvenlik çerçevesinde birleşmektedir. Bu üç ülkenin
toplam kapasitesi anlaşmanın yalnızca simgesel bir dayanışma girişimi
olmadığını göstermektedir. Üçüncüsü, anlaşmanın simgesel boyutu maddi boyutu
kadar önemlidir. Anlaşmanın Mekke'de imzalanması ve tarafların aynı gün ortak
Cuma namazında bir araya gelmesi anlaşmayı sıradan bir savunma iş birliğinin
ötesine taşımaktadır. Bu simgesel boyut üç ülkenin Sünni çoğunluklu yapısıyla
birleştiğinde anlaşmanın Müslüman dünyasında daha geniş bir anlam kazanmasına
yol açmaktadır. Ancak bu durum anlaşmanın yalnızca mezhep temelinde ortaya
çıktığı anlamına gelmemektedir.
Sünni
karakter ile stratejik akılcılık arasındaki ilişki
Çalışmanın
önemli bulgularından biri Mekke Anlaşması'nın Sünni kimliği ile jeopolitik akılcılığı
aynı anda taşımasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu
ülkeler olması anlaşmanın simgesel bütünlüğünü güçlendirmektedir. Bununla
birlikte üç ülkenin güvenlik çıkarları birbirinden farklıdır. Türkiye'nin temel
güvenlik alanları Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'yu
kapsamaktadır. Suudi Arabistan'ın temel güvenlik sorunları Körfez, Kızıldeniz,
enerji güvenliği ve İran'la ilişkiler çevresinde şekillenmektedir. Pakistan'ın
güvenlik siyasası ise büyük ölçüde Hindistan, Güney Asya ve Hint Okyanusu
çevresinde şekillenmektedir. Dolayısıyla anlaşmayı yalnızca bir Sünni ittifakı
olarak tanımlamak çözümleyici açıdan yetersizdir. Daha doğru yaklaşım, ortak
dinsel kimliğin stratejik iş birliğini kolaylaştıran simgesel bir unsur,
jeopolitik ve güvenlik çıkarlarının ise anlaşmanın maddi temelini oluşturduğunu
kabul etmektir.
İran etmeni
İran
anlaşmanın tarafı olmamasına karşın anlaşmanın stratejik anlamını belirleyen en
önemli aktörlerden biridir. Türkiye'nin batısında, Pakistan'ın doğusunda ve
Suudi Arabistan'ın güneyinde ortaya çıkan bu yeni güvenlik ilişkisi İran'ın
çevresindeki stratejik hesapları değiştirme gücüne sahiptir. Ancak anlaşmanın
doğrudan İran karşıtı bir ittifak olduğunu söylemek için henüz yeterli kanıt
bulunmamaktadır. Burada güvenlik ikilemi kavramı daha açıklayıcıdır. Üç ülke
kendi güvenliklerini artırmak amacıyla ortak savunma kapasitesi oluştururken
İran bunu kendi güvenliğini etkileyen yeni bir bölgesel kapasite olarak
değerlendirebilir. İran'ın buna vereceği yanıt anlaşmanın gelecekteki yönünü
önemli ölçüde belirleyebilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın uzun vadeli
başarısı yalnızca üç kurucu ülkenin ilişkilerine değil, İran'la kurulacak yeni
güvenlik ve diplomasi dengesine de bağlıdır.
İsrail–Yunanistan–GKRY
çizgisi ve karşı dengeleme
Mekke
Anlaşması'nın bir diğer stratejik boyutu Doğu Akdeniz'de İsrail, Yunanistan ve
GKRY arasında gelişen güvenlik ilişkileriyle birlikte değerlendirilmesidir. Bu
iki yapılanmayı doğrudan birbirinin karşıtı olarak tanımlamak bugün için aşırı
bir yorum olacaktır. Ancak her iki yapı da bölgesel aktörlerin güvenliklerini
daha geniş ve çok taraflı ortaklıklar aracılığıyla artırma eğilimini
göstermektedir. Bu açıdan Mekke Anlaşması, Doğu Akdeniz'deki mevcut güvenlik
ilişkilerine karşı yeni bir bölgesel denge unsuru oluşturma olasılığına
sahiptir. Böyle bir gelişme, Orta Doğu'daki güç dengesini iki kutuplu değil,
çok merkezli bir yapıya dönüştürebilir.
ABD etmeni:
kopuş değil çeşitlenme
Çalışmanın
bir başka önemli sonucu Mekke Anlaşması'nın ABD karşıtı bir ittifak olarak
değerlendirilmemesi gerektiğidir. Bölge ülkelerinde ABD'nin güvenlik siyasalarına
ilişkin bazı duraksamaların ve seçenek arayışların arttığı görülmektedir. Ancak
bu durum, ABD'nin Orta Doğu'daki etkisinin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Daha
doğru kavram güvenlik çeşitlendirmesidir. Suudi Arabistan'ın ABD ile
ilişkilerini sürdürürken Türkiye ve Pakistan'la da savunma iş birliği
geliştirmesi, bölgesel devletlerin artık tek bir güvenlik sağlayıcısına bağımlı
kalmak istemediğini göstermektedir. Bu açıdan Mekke Anlaşması ABD'nin yerine
geçme girişimi değil, ABD'ye olan güvenlik bağımlılığını azaltma girişimi olarak
değerlendirilmelidir.
Türkiye'nin
özel konumu
Anlaşmanın
Türkiye bakımından önemi daha da geniştir. Türkiye, NATO üyesi olmasına karşın Orta
Doğu, Kafkasya, Karadeniz ve Güney Asya'ya uzanan çok yönlü güvenlik ilişkileri
geliştirebilen tek kurucu ülkedir. Bu nedenle Türkiye, Mekke Anlaşması
içerisinde yalnızca bir üye değil, farklı güvenlik sistemlerini birbirine
bağlayabilecek stratejik düğüm noktası konumundadır. Türkiye'nin savunma
sanayii kapasitesi de bu konumu güçlendirmektedir. Türkiye'nin askeri
teknolojilerinin Suudi Arabistan ve Pakistan'ın finansal ve askeri
kapasitesiyle birleşmesi anlaşmanın zaman içinde yalnızca askeri değil,
teknolojik ve ekonomik bir ortaklığa dönüşmesine yol açabilir. Bu nedenle Mekke
Anlaşması Türkiye açısından bir eksen değişikliği değil, stratejik özerkliğin
genişletilmesi olarak görülmelidir.
Mısır ve
Suriye: Önemli genişleme olasılığı
Mekke
Anlaşması'nın geleceğini belirleyecek en önemli değişkenlerden biri Mısır ve
Suriye'nin olası katılımıdır. Mısır'ın katılımı anlaşmaya büyük bir Arap askeri
gücü, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz bağlantısı kazandıracaktır. Suriye'nin
katılımı ise Türkiye ile Arap dünyası arasında yeni bir kara ve güvenlik
bağlantısı oluşturacaktır. Bu nedenle ‘Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan’ üçlüsü
ile ‘Türkiye-Suriye-Mısır-Suudi Arabistan-Pakistan’ gibi daha geniş bir yapı
arasında yalnızca niceliksel değil, niteliksel bir fark bulunmaktadır. Ancak
Mısır ve Suriye'nin katılımı henüz gerçekleşmiş bir gelişme değildir. Bu
nedenle çalışmada bu olasılık gerçekleşmiş bir sonuç olarak değil, Mekke
Anlaşması'nın gelecekteki gelişimini belirleyebilecek bir senaryo değişkeni
olarak değerlendirilmelidir.
“Muslim
NATO” tartışması
Mekke
Anlaşması'nın uluslararası basında “Muslim NATO” olarak tanımlanması
anlaşmanın gizil gücünü ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Ancak
mevcut durumda bu tanımlama hukuksal veya kurumsal bir gerçeklik değildir. Mekke
Anlaşması'nın NATO benzeri bir örgüte dönüşebilmesi için ortak komuta, sürekli askeri
eş güdüm, ortak savunma planlaması, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve
kalıcı kurumsal mekanizmalar oluşturulması gerekir. Bu nedenle bugünkü aşamada
en doğru ifade Mekke Anlaşması “Muslim NATO” değildir ancak gelecekte
böyle bir yapının çekirdeğine dönüşme olanağı taşıyan bölgesel bir güvenlik
platformu olduğudur. Bu ayrım, çalışmanın görgül bulgular ile geleceğe ilişkin
öngörüleri birbirinden ayırması bakımından önemlidir.
Sonuç
Bu
çalışmanın temel araştırma sorusu Mekke Anlaşması'nın Orta Doğu'daki güç
dengesi ve bölgesel güvenlik mimarisi bakımından nasıl değerlendirilmesi
gerektiğidir. Çözümleme sonucunda ortaya çıkan temel bulgu Mekke Anlaşması'nın
yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma iş birliğinden
ibaret olmadığıdır. Anlaşma, Orta Doğu'da güvenlik üretim biçiminin değişmekte
olduğuna ilişkin önemli bir işaret niteliğindedir. Bu değişimin temel özelliği
tek merkezli güvenlik düzeninden çok merkezli güvenlik düzenine geçiş
eğilimidir. ABD'nin bölgedeki rolü devam etmektedir. İran önemli bir bölgesel
güç olmaya devam etmektedir. İsrail askeri ve teknolojik üstünlüğünü
korumaktadır. Ancak bunların yanında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın
oluşturduğu yeni güvenlik bağlantısı bölgesel güç denklemine yeni bir değişken
eklemiştir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın stratejik önemi mevcut güçlerden
birinin yerini alması değil, güç dengesi denklemine yeni bir merkez ekleme olasılığıdır.
Çalışmanın ikinci temel sonucu, anlaşmanın ABD karşıtı değil, güvenlik
bağımlılığını azaltıcı bir karakter taşıdığıdır. Bölge ülkelerinin Washington'a
ilişkin duraksamaları onları ABD'den tümüyle kopmaya değil, farklı güvenlik
ortaklıkları geliştirmeye yöneltmektedir. Mekke Anlaşması bu eğilimin önemli
bir örneğidir. Üçüncü sonuç, anlaşmanın İran karşıtı olarak tanımlanmasının
erken olduğudur. İran anlaşmanın doğrudan hedefi değildir. Ancak anlaşmanın
oluşturduğu yeni güvenlik kapasitesi Tahran'ın stratejik hesaplarını
değiştirebilir. Dolayısıyla İran etmeni anlaşmanın geleceğinde belirleyici bir
değişken olmaya devam edecektir. Dördüncü sonuç, Mekke Anlaşması'nın Sünni
kimlik ile jeopolitik çıkarların kesiştiği bir yapı olduğudur. Mekke'de
imzalanması ve ortak Cuma namazı, anlaşmaya güçlü bir İslami simgecilik
kazandırmaktadır. Bununla birlikte anlaşmanın maddi temelini mezhep
dayanışmasından çok ortak ve farklılaşan güvenlik çıkarları oluşturmaktadır. Beşinci
sonuç, Mısır ve Suriye'nin gelecekteki konumunun anlaşmanın kaderi bakımından önemli
olmasıdır. Bu ülkelerin katılımı gerçekleşirse Mekke Anlaşması'nın üçlü bir
savunma ortaklığından daha geniş bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşmesi olanaklı
olacaktır. Altıncı ve belki de en önemli sonuç ise “Muslim NATO” söyleminin
bugün için bir gerçeklik değil, bir olasılık olduğudur. Anlaşmanın gerçekten
böyle bir yapıya dönüşebilmesi kurumsallaşmaya, yeni üyelerin katılımına ve
ortak güvenlik mekanizmalarının oluşturulmasına bağlıdır. Bu nedenle Mekke
Anlaşması'nın geleceği üç temel olasılık üzerinden düşünülebilir: Sınırlı üçlü
savunma ortaklığı, genişleyen bölgesel güvenlik platformu ve kurumsallaşmış bir
“Muslim NATO”. Mevcut koşullar içerisinde ikinci senaryo, yani esnek ve
çok merkezli bölgesel güvenlik platformu, en gerçekçi gelişme olarak
görünmektedir. Sonuç olarak Mekke Anlaşması, bugün itibarıyla Orta Doğu'daki
güç dengesini değiştirmiş tamamlanmış bir güvenlik ittifakı değildir. Ancak
böyle bir değişimin kurumsal başlangıç noktası olabilecek nitelikte önemli bir
gelişmedir. Bu nedenle anlaşmanın tarihsel önemi 7 Ağustos 2026'da hangi
devletlerin hangi belgeyi imzaladığıyla sınırlı değildir. Asıl önem taşıyan
soru şudur: Orta Doğu'nun geleceğinde güvenliği kim üretecek, hangi devletler
birlikte hareket edecek ve bölgesel güç dengesi hangi merkezler etrafında
şekillenecektir? Mekke Anlaşması bu soruya henüz kesin bir yanıt vermemektedir.
Fakat ilk kez güçlü biçimde yeni bir seçenek ortaya koymaktadır: Müslüman bölge
devletlerinin büyük güçlerin güvenlik şemsiyelerine tümüyle bağımlı olmadan
kendi askeri, ekonomik, teknolojik ve diplomatik kapasitelerini birleştirerek
çok merkezli bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturabilmeleri. Bu nedenle Mekke
Anlaşması yalnızca bir savunma anlaşması değil, Orta Doğu'da stratejik özerklik
arayışının, güvenlik çeşitlendirmesinin ve çok merkezli bölgesel düzenin ortaya
çıkışını gösteren önemli bir jeopolitik eşik olarak değerlendirilmelidir.
KAYNAKÇA
Associated
Press. (2026, August 7). Saudi Arabia, Turkey and Pakistan have signed a key
defense agreement. Associated Press.
Associated
Press. (2026, August 8). Turkey, Pakistan and Saudi Arabia sign a mutual
defense deal, and other Middle East news. Associated Press.
Republic of
Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 21). Joint statement of the
R4: Fourth Consultative Meeting of the Foreign Ministers of the Republic of
Türkiye, the Arab Republic of Egypt, the Islamic Republic of Pakistan, and the
Kingdom of Saudi Arabia. Ministry of Foreign Affairs.
Republic of
Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, July 23). Joint statement by the
Foreign Ministers of Türkiye, Egypt, Indonesia, Jordan, Pakistan, Qatar, Saudi
Arabia, and the United Arab Emirates. Ministry of Foreign Affairs.
Republic of
Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 2). Joint statement by the
Foreign Ministers of Türkiye, Egypt, Indonesia, Jordan, Pakistan, Qatar, Saudi
Arabia and the United Arab Emirates. Ministry of Foreign Affairs.
Republic of
Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, March 30). Joint statement by the
Foreign Ministers of Türkiye, Egypt, Indonesia, Jordan, Pakistan, Qatar, Saudi
Arabia and the United Arab Emirates. Ministry of Foreign Affairs.
Republic of
Türkiye Directorate of Communications. (2026, July 8). Joint statement
regarding security and defence partnership between the Republic of Türkiye and
the United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland. Directorate of
Communications.
Saudi Press
Agency. (2026, June 15). Prime Minister of Pakistan announces US-Iran peace
agreement. Saudi Press Agency.
The Times of
India. (2026, August 8). Islamic NATO taking shape? What the
Saudi-Pakistan-Turkey Mecca pact means for Iran & Israel. The Times of
India.
Wall Street
Journal. (2026, August 8). Iran sees an opening to kick the U.S. out of the
Gulf. The Wall Street Journal.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder