İmamoğlu’nun “Millet Şahidimdir” Kitabının Yasaklanması
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Giriş
Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasındaki
engellemeleri anlatmak için hazırladığı ve henüz basılmadan toplatılan "MİLLET
ŞAHİDİMDİR" kitabı hukuk yazınında "basılmamış esere müdahale ve ön
sansür" kategorisine girmektedir. Türkiye’nin yakın siyasal ve hukuksal
tarihinde bu duruma doğrudan örnek oluşturan ve uluslararası yüksek mahkemelere
taşınan çok önemli davalar bulunmaktadır.
İstanbul 4. Sulh Ceza Hakimliğinin
27.08.2026 tarih ve 2026/8776 Değişik İş sayılı kararının tam metni yasal
gizlilik, soruşturmanın gizliliği veya telif hakları nedeniyle kamuya açık veri
tabanlarında bütünüyle yayımlanmamıştır. Buna karşın, yayınevine tebliğ edilen
resmi “tebliğ-tebellüğ” tutanağında yer alan ve kararın özetini ve hüküm
fıkrasını içeren resmi metin şu şekildedir: "Yazarı Ekrem İmamoğlu olan
'MİLLET ŞAHİDİMDİR' isimli kitabın tamamına, basılmış ve basılmakta olan
nüshalarına 5187 Sayılı Basın Kanunu'nun 3/2 ve 25/2 maddelerine göre İstanbul
4. Sulh Ceza Hakimliğinin 27/08/2026 tarih ve 2026/8776 Değ. İş sayılı kararı
ile el konulmasına, dağıtılması ve satışa sunulmasının yasaklanmasına karar
verilmiş olmakla..."
Örnekler
Yasal ve siyasal açıdan öne çıkan en
net örnekler ve hukuksal sonuçları şunlardır:
En Yakın Örnek:
Ahmet Şık "İmamın Ordusu" (2011)
Gazeteci Ahmet Şık’ın Gülen cemaatinin
emniyetteki yapılanmasını anlattığı kitabı henüz taslak aşamasındayken ve
basılmadan önce mahkeme kararıyla "terör örgütü dokümanı" olduğu savıyla
toplatılmış ve sayısal kopyaları yayınevlerinin bilgisayarlarından silinmiştir.
Bu müdahale kamuoyunda "dokunan
yanar" algısıyla büyük tepki çekmiş ve eser daha sonra farklı bir isimle
basılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) basılmamış bir kitaba bu
şekilde el konulmasını ifade ve basın özgürlüğünün ağır bir ihlali olarak kabul
etmiştir.
Siyasal
Gazetecilik Örneği Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari Davası
Gazeteciler Hasan Cemal ve Tuğçe
Tatari’nin daha önce basılmış ve dağıtılmış olan siyasal içerikli inceleme
kitapları hakkında sulh ceza yargıçlıkları tarafından "terör
propagandası" gerekçesiyle toplatma kararları verilmiştir. Anayasa
Mahkemesi (AYM) bu başvurularda tarihsel bir karara imza atarak kitapların
toplatılmasını "demokratik toplum düzeninde gerekli ve ölçülü olmayan bir
müdahale" olarak değerlendirmiş ve ifade ve basın özgürlüğünün ihlal
edildiğine hükmetmiştir.
Hukuksal Süre
Aşımı Örneği Basın Yasası 26. Madde İhlalleri
Türkiye'de birçok yayınevinin (örneğin
Aram ve Ceylan Yayınları) yıllar önce basılmış kitapları hakkında sonradan
geriye dönük toplatma kararları çıkarılmıştır. Basın Yasası’nın 26. maddesine
göre bir eser hakkında ceza davası açılması ve toplatma talep edilmesi için 6
aylık hak düşürücü süre vardır. Bu sürenin aşılmasına karşın verilen kararlar
Yargıtay ve AYM nezdinde açıkça usul ve yasa ihlali sayılmaktadır.
“Millet
Şahidimdir” Kararının Örneklerden Farkı nedir?
Geçmişteki örneklerin ezici çoğunluğu
"Terörle Mücadele Yasası (TMK)" kapsamında "örgüt
propagandası" savlarına dayandırılırken, İmamoğlu'nun kitabına getirilen
yasak doğrudan devam eden bir ceza davasının (kovuşturmanın) gelişimini
etkileme gerekçesine dayanmaktadır. Ancak basılmamış esere dönük el koyma uygulaması
Ahmet Şık davasındaki AİHM ihlal kararıyla doğrudan çelişmektedir. İnceleme
konusu olan önlem şekilsel olarak 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 3/2 ve 25/2
maddelerine dayandırılmış olmakla birlikte müdahalenin ifade özgürlüğü, basın
özgürlüğü, savunma hakkı ve ön sansür yasağı bakımından doğurduğu anayasal
sonuçlar ayrıca değerlendirilmelidir.
Hukuksal Durum
Türkiye Anayasası'na göre basın özgürdür
ve T.C. Anayasası 28. maddesi açıkça "sansür edilemez" kuralını koymaktadır.
Buna karşın ifade özgürlüğü ve sansür tartışmaları hukuksal düzenlemelerle
sıkça gündeme gelmektedir. Anayasa ve basın özgürlüğü ile ilgili Md. 28 basının
özgür olduğunu ve önceden denetlenemeyeceğini (sansür yasağını) güvence altına
alır. Haber alma hakkına göre basın özgürlüğünün temel amacı vatandaşların
doğru ve tarafsız bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.
Kararın Gerekçesi
Kararın dayandığı yasa maddeleri
aşağıya çıkartılmıştır:
5187 sayılı Basın Kanunu Md. 3/2
(Basın özgürlüğünün sınırları): "Basın özgürlüğünün kullanılması ancak
demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve
haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu
güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının
veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının
sağlanması amacıyla sınırlanabilir." Bu hüküm, Anayasa'nın 26, 28 ve 13’üncü
maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10 uncu maddesindeki “ölçülülük”
ve "demokratik toplum düzeninin gerekleri" ilkesini yansıtan genel
sınırlama hükmüdür.
5187 sayılı Basın Kanunu Md. 25/2
(Basılmış eserlere el koyma): "Soruşturma veya kovuşturmanın başlatılmış
olması şartıyla 25.7.1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen
Suçlar Hakkında Kanunda, Anayasanın 174 üncü maddesinde yer alan inkılap
kanunlarında, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin ikinci
fıkrasında, 153 üncü maddesinin birinci ve dördüncü fıkralarında, 155 inci
maddesinde, 311 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında, 312 nci
maddesinin ikinci ve dördüncü fıkralarında, 312/a maddesinde ve 12.4.1991
tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin ikinci ve
beşinci fıkralarında öngörülen suçlarla ilgili olarak basılmış eserlerin
tamamına hâkim kararıyla el konulabilir."
Hukuksal Değerlendirme
Bu iki hüküm birlikte
değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Md. 3/2, basın
özgürlüğünün hangi meşru amaçlarla sınırlandırılabileceğini belirleyen genel
ilkedir. Md. 25/2 ise bu sınırlamanın basılmış eserler bakımından
uygulanabilecek olağandışı koruma önlemini düzenlemektedir. Özellikle Md.
25/2'nin uygulanabilmesi için soruşturma veya kovuşturmanın başlatılmış olması,
yasada tek tek sayılan suçlardan birinin söz konusu olması ve basılmış eserin tümüne
ancak yargıç kararıyla el konulması gerekir. Bu nedenle, henüz basılmamış bir
kitap hakkında basım ve dağıtımın yasaklanması Md. 25/2'nin lafzı bakımından
doğrudan bu hükme dayanılarak gerçekleştirilemez. Çünkü madde, yalnızca
"basılmış eser" hakkında ve el koyma önlemini düzenlemektedir. “Ön
Sansür Doktrini ve Demokratik Hukuk Devletinde Basılmamış Eserlere Müdahalenin
Hukuksal Sınırları" bağlamında bu ayrım çok önemlidir. Mahkemenin
basılmamış bir eserin basımını veya yayımlanmasını önlemesi Md. 25/2'de
öngörülen el koyma önleminin ötesine geçen ve önleyici sansür (prior
restraint) niteliğinde olan bir müdahale tartışmasını gündeme getirir. Bu
nedenle kararın hukuka uygunluğu yalnızca Md. 25/2 açısından değil, aynı
zamanda Anayasa Md. 13, 26 ve 28, AİHS Md. 10 ve Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'nin ön sansüre ilişkin içtihadı çerçevesinde değerlendirilmelidir.
"Sansür
Yasası" Tartışmaları ve 7418 Sayılı Yasa
Kamuoyunda "sansür yasası"
olarak bilinen bu düzenleme 2022 yılında yürürlüğe girdi. 7418 sayılı Yasa
kamuoyunda yaygın olarak "Dezenformasyon Yasası" veya "Sosyal
Medya Yasası" adıyla bilinen ve T.C. Cumhurbaşkanlığı mevzuat sistemi
üzerinde 18 Ekim 2022'de yayımlanarak yürürlüğe giren geniş kapsamlı bir yasal
düzenlemedir. Yasanın getirdiği temel değişiklikler ve hukuksal sonuçlar şu
şekildedir:
Halkı Yanıltıcı
Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A)
Yasanın en çok tartışılan ve
kamuoyunda eleştirilen maddesi Türk Ceza Yasası’na eklenen 217/A maddesidir. Bu
maddeye göre, suçun koşulu sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak
güdüsüyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili
gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde açıkça yaymaktır.
Bu suçu işleyen kişilere 1 yıldan 3 yıla
kadar hapis cezası verilir. Eylemcinin suçu gerçek kimliğini gizleyerek
(anonim/sahte hesaplar üzerinden) veya bir örgüt etkinliği çerçevesinde
işlemesi durumunda ceza yarı oranında artırılır. Bu suç kapsamında bölge adliye
mahkemelerinin (istinaf) verdiği kararlara karşı ceza miktarı ne olursa olsun
Yargıtay yolu (temyiz) açık tutulmuştur.
İnternet Haber
Sitelerinin Basın Yasası Kapsamına Alınması
Yasayla birlikte sayısal habercilik
yapan internet siteleri de fiziksel gazeteler gibi 5187 sayılı Basın Yasası
kapsamındaki "süreli yayın" rejimi içine alınmıştır. İnternet haber sitelerinde çalışan editör ve
muhabirler Basın İş Yasası kapsamına alınarak basın mensubu sayılma ve basın kartı
alabilme hakkı kazanmıştır. İnternet sitelerine künye belirtme, içerik
arşivleme (içerikleri 2 yıl saklama zorunluluğu) ve düzeltme/yanıt (tekzip)
yayınlama zorunlulukları getirilmiştir. Koşulları yerine getiren internet haber
siteleri Basın İlan Kurumu üzerinden resmi ilan ve reklam yayınlayarak gelir
elde etme hakkına kavuşmuştur.
Sosyal Ağ
Sağlayıcılarına ve Şebekeler Üstü Hizmetlere Katı Kurallar
5651 sayılı İnternet Yasası [1] ve
elektronik haberleşme mevzuatında yapılan değişikliklerle sosyal medya
platformlarına yönelik yaptırımlar ağırlaştırılmıştır. Türkiye’den günlük
erişimi 1 milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılarına yönetsel,
parasal ve hukuksal işlemlerde tam yetkili en az bir gerçek veya tüzel kişi
temsilci belirleme zorunluluğu getirilmiştir. Mahkemelerin TCK 217/A gibi
belirli suçlara ilişkin istemleri doğrultusunda sosyal ağ sağlayıcılarının yargısal
makamlara kullanıcı bilgilerini verme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bilgi
verilmemesi durumunda bant daraltma yaptırımı uygulanabilmektedir.
Şebekeler Üstü
Hizmetler (OTT): [2]
WhatsApp, Signal, Telegram gibi internet
tabanlı mesajlaşma/arama uygulamaları Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
(BTK) denetimine alınmış ve Türkiye’de anonim şirket kurma ya da
yetkilendirilme koşulu getirilmiştir. Ana muhalefet partisi CHP yasanın
özellikle ifade özgürlüğünü kısıtladığı, sansüre yol açtığı ve öngörülebilir
olmadığı gerekçesiyle TCK Md. 217/A maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne
(AYM) başvurmuştur. AYM, yaptığı genel kurul incelemesinde düzenlemenin iptal
talebini oy çokluğuyla reddetmiş ve yasanın anayasaya uygun olduğuna karar
vermiştir.
Ön Sansür Öğretisi
ve Demokratik Hukuk Devletinde Basılmamış Eserlere Müdahalenin Hukuksal
Sınırları
Demokratik hukuk devletlerinde ifade
ve basın özgürlüğü yalnızca yayımlanmış düşünceleri değil, henüz kamuoyuna
ulaşmamış düşüncelerin açıklanabilme olanağını da güvence altına almaktadır. Bu
nedenle bir düşüncenin yayımlanmadan önce devlet tarafından engellenmesi
anayasa hukukunda ve insan hakları hukukunda "ön sansür” (prior
restraint) olarak adlandırılmakta ve ifade özgürlüğüne yönelik en ağır
müdahale biçimlerinden biri kabul edilmektedir. Ön sansür, yayımlanmış bir
içeriğin sonradan hukuksal denetime alınmasından farklı olarak düşüncenin
kamuoyuna ulaşmasını baştan engellemesi nedeniyle demokratik toplum düzeni
bakımından çok daha sıkı anayasal denetime alınmaktadır. Ön sansür yasağının
temelinde demokratik rejimlerin "serbest fikirler pazarı" (marketplace
of ideas) anlayışı bulunmaktadır. Bu yaklaşıma göre devletin görevi hangi
düşüncenin doğru veya yanlış olduğuna önceden karar vermek değil, farklı
görüşlerin serbest biçimde kamuoyuna ulaşmasını güvence altına almaktır. Bir
düşüncenin hukuka aykırılığı ancak yayımlandıktan sonra ve bağımsız yargı
organlarının denetimi altında değerlendirilebilir. Aksi yaklaşım, devlet
organlarını düşüncelerin ön denetimini yapan siyasal hakem konumuna
dönüştürerek çoğulcu demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle
karşılaştırmalı anayasa hukukunda ön sansür, ancak son derece olağandışı
koşullarda kabul edilmektedir. Ulusal güvenliğin açık ve yakın biçimde
tehlikeye düşmesi, savaş planlarının açıklanması, yaşam hakkını doğrudan
tehlikeye sokan bilgilerin açıklanması veya giderilmesi olanaksız ağır
zararların ortaya çıkmasının kesin olarak gösterilebildiği durumlar dışında
yayımlanmamış bir eserin tümüyle yasaklanması demokratik toplum gerekleriyle
bağdaşan olağan bir müdahale olarak değerlendirilmemektedir. Böyle durumlarda
dahi müdahalenin kanunilik, meşru amaç, demokratik toplumda zorunluluk ve
ölçülülük ilkelerini birlikte karşılaması gerekir.
Türk anayasal sisteminde de benzer
koruma düzenekleri bulunmaktadır. Anayasa'nın 25. maddesi düşünce ve kanaat
özgürlüğünü, 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü, 28. maddesi
ise basın özgürlüğünü güvence altına almakta ve açık biçimde "Basın
hürdür, sansür edilemez." hükmünü içermektedir. Bu düzenleme yalnızca
klasik basın etkinliklerini değil, basım sürecindeki eserleri de kapsayan
anayasal bir ilke niteliğindedir. Dolayısıyla henüz yayımlanmamış bir kitabın tümüyle
dolaşımdan kaldırılması, yalnızca basın özgürlüğü açısından değil, savunma
hakkı, ifade özgürlüğü ve demokratik kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından
da birlikte değerlendirilmesi gereken çok boyutlu bir anayasal sorun ortaya
çıkarmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin
yerleşik içtihatları da ifade özgürlüğünün yalnızca zararsız veya toplumun
benimsediği düşünceleri değil, rahatsız edici, sarsıcı ve devlet otoritelerini
eleştiren görüşleri de koruduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle bir yayının
henüz kamuoyuna ulaşmadan tümüyle yasaklanması sonradan uygulanacak cezai veya
hukuksal yaptırımlara oranla çok daha ağır bir müdahale olarak
değerlendirilmektedir. Mahkeme, böyle bir müdahalenin demokratik toplum
bakımından zorunlu olduğunun kamu makamlarınca inandırıcı biçimde ortaya
konulmasını aramaktadır.
Devam eden ceza yargılamaları
bakımından ise daha duyarlı bir denge kurulması gerekmektedir. Elbette devletin
adil yargılamayı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak bu yükümlülük, sanığın
kendi savunmasını kamuoyuna açıklamasını kategorik olarak yasaklama yetkisi
vermemektedir. Özellikle sanığın, yargılamanın usulüne, kanıtlarına veya adil
yargılanma hakkına ilişkin eleştirilerini kitap, makale veya başka bir ifade
aracıyla kamuoyuna açıklaması demokratik toplumlarda kamusal tartışmanın doğal
bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle müdahalenin meşruluğu,
yalnızca devam eden davanın varlığıyla değil, söz konusu yayının gerçekten
yargı organlarını etkilemeye elverişli somut ve yakın bir tehlike oluşturup
oluşturmadığıyla değerlendirilmelidir.
Bu çerçevede henüz yayımlanmamış bir
savunma kitabının toplatılması, yalnızca ceza muhakemesi hukuku bakımından
değil, ön sansür yasağı, ifade özgürlüğü, savunma hakkı ve demokratik hukuk
devleti ilkeleri bakımından birlikte incelenmesi gereken karmaşık bir anayasal sorunsal
niteliği taşımaktadır. Böyle bir müdahalenin hukuka uygunluğu, soyut tehlike
varsayımlarına değil, zorunluluk, ölçülülük ve demokratik toplum gerekleri
bakımından yapılacak sıkı bir anayasal denetime bağlıdır.
İmamoğlu Kitapları
İmamoğlu hakkında yazılan ve kendi
hazırladığı kitaplar son dönemdeki siyasal gelişmelere koşut olarak büyük bir
ilgi görmektedir. İmamoğlu'nun siyasal yolculuğunu, tutukluluk sürecini ve hukuksal
savunmalarını konu alan en önemli kitaplar şu şekildedir:
Millet Şahidimdir
Kitabı (Henüz Basılmadan Yasaklanan Kitap- Ağustos 2026)
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in
açıklamasına ve basına yansıyan haberler göre Silivri Cezaevi'nde bulunan Ekrem
İmamoğlu İBB davasında mahkemede yapmasına izin verilmediğini belirttiği
savunmasını bir kitap durumuna getirmiştir. Ancak bu eser henüz baskı
aşamasındayken hakkında durdurma ve toplatma kararı verilmiştir. İmamoğlu bu
kitapla engellenen savunmasını topluma anlatmayı amaçlamaktaydı.
Millete Emanet
(Yavuz Oğhan- Eylül 2025)
Gazeteci Yavuz Oğhan tarafından kaleme
alınan bu kitap İmamoğlu'nun İstanbul'u üst üste kazanma başarılarını ve
ardından gelen 15,5 milyon oyla cumhurbaşkanı adayı olma sürecini
anlatmaktadır. Ön sözünü Özgür Özel ve son sözünü ise Ekrem İmamoğlu yazmıştır.
İmamoğlu'nun cezaevinden "Bu kitap size emanet" diyerek tanıttığı
eserin tüm geliri hukuksal süreçlerde mağdur olan ailelere ve öğrencilere burs
olarak aktarılmaktadır.
Asla Vazgeçme:
Ekrem İmamoğlu'nun Yolculuğu (Mustafa Balbay- Haziran 2025)
Mustafa Balbay'ın Silivri Cezaevi'nde
Ekrem İmamoğlu ile yaptığı üç görüşmeye dayanan bu kitap İmamoğlu'nun İBB seçim
başarılarını, CHP'deki değişim sürecini ve Mart 2025'teki tutuklanma evresini ayrıntılı
bir şekilde kronolojik olarak ele almaktadır.
İmamoğlu'nun İBB
Döneminde Çıkan ve Katkı Sağladığı Kitaplar
Belediye başkanlığı döneminde İstanbul
Büyükşehir Belediyesi (İBB) Yayınları aracılığıyla bizzat önsöz yazdığı veya
öncülük ettiği eserler de bulunmaktadır: Hatıralarla Karşılaştırmalı Nutuk (İBB
Yayınları) ve 25 Soruda Kanal İstanbul (Önsöz: Ekrem İmamoğlu).
Yargılamayı Etkileme
Suçu (TCK 288) ile İfade Özgürlüğü Arasındaki Sınır
Türk ceza hukukunda, TCK’nun 288 inci maddesiyle
düzenlenen “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçu ile Anayasa ve AİHS
tarafından korunan ifade özgürlüğü arasındaki denge ceza adaleti ile demokratik
eleştiri hakkının çatıştığı en duyarlı alanı oluşturur. Bu iki değer arasındaki
hukuksal sınır ulusal ve uluslararası yüksek mahkeme içtihatlarına göre şu ölçütlerle
belirlenmektedir:
Suçun Maddi
Unsuru: "Aleniyet" ve "Etki Gücü"
TCK Md. 288
Kapsamı: Bir davanın soruşturma veya
kovuşturma evresinde yargı görevi yapanları, tanıkları veya bilirkişileri
etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunulmasını cezalandırır.
Hukuksal Sınır: İfade özgürlüğü davanın esasına ilişkin öznel
yorum yapmayı korur. Ancak hukuksal sınır beyanın yargıcı baskı altına alma,
tehdit etme veya yargılamayı olanaksız kılma olasılığına ulaştığı an aşılmış
olur. Sadece davanın gidişini eleştirmek bu suçu oluşturmaz.
Siyasal Kamusal
Figürler ve Eleştiri Sınırı
AİHM Yaklaşımı: AİHM kamuoyunu ilgilendiren büyük davaların
(özellikle siyasal nitelikli davaların) basında ve kamusal alanda
tartışılmasını ifade ve basın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak görür.
Hukuksal Sınır: Hukukçular ve sanıklar davanın usul
hatalarını yargıçların tarafsızlığını veya savcılığın kanıtlarını sert bir
dille eleştirebilirler. Bu eleştiriler TCK Md. 288 kapsamında
değerlendirilemez. Çünkü adil yargılanma hakkı yargının kamusal denetimine açık
olmasını gerektirir.
Sanığın Savunma
Hakkı ve TCK Md. 288 Çatışması
Savunma
Dokunulmazlığı: Sanığın,
kendisini suçlamalardan arındırmak için yaptığı açıklamalar Anayasa'nın 36. Maddesinde
düzenlenen “Savunma Hakkı” ve TCK'nın 128. Maddesiyle düzenlenen “İddia ve
Savunma Dokunulmazlığı” ile koruma altındadır.
Hukuksal Sınır: Sanık, duruşma salonunda mahkemenin adil
olmadığını, siyasal güdülerle hareket ettiğini söyleyebileceği gibi, bunu
yazılı bir metinle (veya kitapla) kamuoyuna da duyurabilir. Bir sanığın kendi
davasına ilişkin yaptığı açıklamaların "yargıyı etkileme" olarak
yorumlanması savunma hakkının özünü ortadan kaldıracağı için hukuka aykırı
kabul edilir.
Sınır Özeti:
Yüksek mahkemelerin yerleşik
içtihatlarına göre aradaki net sınır şudur.
Suç Oluşturan
Durum: Yargıç veya savcıya doğrudan hedef
göstererek tehdit etmek, hakaret etmek veya mahkemeye fiziksel/siyasal bir
abluka çağrısı yapmak.
İfade Özgürlüğü
Kapsamındaki Durum: Davadaki
hukuksuzlukları açıklamak, adil yargılanma talep etmek, davanın siyasal
olduğunu savunmak ve bu süreci halka anlatarak meşru kamuoyu desteği aramaktır.
İmamoğlu'nun basılmak istenen kitabı da hukuksal olarak sanığın kendi davasına ilişkin
kamusal bilgilendirme ve savunma etkinliği kapsamında değerlendirilmektedir.
Basılmamış Eserin
Toplatılması ve İfade Özgürlüğü
Sansür
Tartışması: Kitabın matbaada
henüz dağıtılmadan ve kamuoyuna sunulmadan toplatılması, Anayasa'nın 25.
maddesinde yer alan “Düşünce ve Kanaat Hürriyeti” ile 26. maddesindeki “Düşünceyi
Açıklama ve Yayma Hürriyeti bağlamında” "ön sansür" eleştirilerine
yol açmıştır.
Hukuksal Koruma: Anayasa'nın 28. maddesi "Basın hürdür,
sansür edilemez" hükmünü içerir. Basılmamış bir kitabın toplatılması
kararları hukukta genellikle "suç işlenmesinin önlenmesi" veya
"soruşturmanın gizliliği" gibi genel sınırlama maddelerine
dayandırılsa da içeriği henüz açıklık kazanmamış metne dönük mutlak yasaklama
kararlarının ölçülülük ilkesine aykırı olduğu savunulmaktadır.
Yargılamayı
Etkilemeye Teşebbüs ve Soruşturmanın Gizliliği
Olası Gerekçe: Mahkemenin toplatma kararının arkasında yatan
olası hukuksal sav Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 288 inci maddesinde düzenlenen
"Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs" suçudur. Devam eden bir dava
hakkında kamuoyunu yönlendirecek, mahkeme heyetini baskı altına alacak veya
tanık beyanlarını etkileyecek yayınlar hukuksal olarak suç oluşturabilmektedir.
Karşı Sav: Uzmanlar sanığın kendi davasıyla ilgili
yapacağı savunmanın bir propaganda değil, en temel meşru hak olduğunu ve
duruşma salonunda izin verilmeyen açıklamaların kamusal alanda paylaşılmasının
adil yargılamayı sabote etmek değil, saydamlığı sağlamak olarak
değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Soruşturma ve
Kovuşturma Süreçlerine Etkisi
İmamoğlu hakkında daha önce duruşma
salonundaki "Ben savunma yapmam, yargılayacağım" sözleri nedeniyle
"kamu görevlisini tehdit" soruşturması açılmıştır. Basılmak istenen
savunma kitabının toplatılması mahkeme ile sanık arasındaki bu gerilimi
derinleştirerek savunma avukatlarının "reddi hakim" taleplerine hukuksal
zemin hazırlamaktadır.
İmamoğlu
Kararının Diğer Örneklerden Farkı nedir?
Geçmişteki emsallerin ezici çoğunluğu
"Terörle Mücadele Kanunu (TMK)" kapsamında "örgüt
propagandası" savlarına dayandırılırken, İmamoğlu'nun kitabına getirilen
yasak doğrudan Basın Kanunu’na dayanmaktadır. Ancak basılmamış esere dönük el
koyma uygulaması Ahmet Şık davasındaki AİHM ihlal kararıyla doğrudan
çelişmektedir.
Olayın Siyasal Boyutu:
İmamoğlu'nun Görünürlüğünü Engellemek?
Ekrem İmamoğlu’nun henüz basılmamış
"Savunma" kitabına getirilen yasaklama ve toplatma kararı siyaset
bilimciler ve kamuoyu çözümleyicileri tarafından doğrudan "siyasal
görünürlüğü engelleme, gündem kurma gücünü elinden alma ve mağdurluk anlatısını
sınırlandırma" stratejisi olarak değerlendirilmektedir. Olayın siyasal çözümlenmesinde
öne çıkan temel boyutlar ve stratejik hedefler şunlardır:
Mağduriyet
Anlatısının Toplumsallaşmasını Önlemek
Siyaset psikolojisi açısından Türk
seçmeni adaletsizliğe uğradığına inandığı liderlere güçlü bir refleksle sahip
çıkmaktadır (1998’de Erdoğan’ın şiir davası veya 2019’da İmamoğlu’nun iptal
edilen İBB seçimi gibi). İmamoğlu’nun bu kitabı kaleme almasındaki siyasal
hedef Silivri’deki davanın hukuksal değil siyasal bir tasfiye operasyonu
olduğunu bizzat kendi ağzından geniş kitlelere ulaştırmaktı. Kitabın
toplatılması bu mağdurluk ve direniş anlatısının yazılı bir “manifesto” durumuna
gelmesini ve ev ev, meydan meydan dağıtılarak kitleselleşmesini engelleme
amacını taşımaktadır.
Gündem Belirleme
Gücünü (Agenda-Setting) Sınırlamak
İmamoğlu elindeki yerel yönetim gücü
ve güçlü medya ekibi sayesinde Türkiye gündemini belirleme yeteneği en yüksek
muhalefet aktörlerinden biridir. "Millet Şahidimdir” başlıklı ve savunma
içerikli bir kitabın piyasaya çıkması, haftalarca televizyon programlarında,
köşe yazılarında ve sosyal medyada bu davanın ve İmamoğlu’nun konuşulmasını
sağlayacaktı. Kitabın matbaada engellenmesiyle muhalefetin iktidarı "yargı
eliyle siyasal mühendislik yapmakla" suçlayacağı bu güçlü iletişim
kanalının önü kesilmek istenmiştir.
Siyasal Yasak
(Ahmak Davası) Sürecini Kamuoyundan Kaçırmak
İmamoğlu hakkındaki yargısal
süreçlerin (İBB davası ve istinaftaki siyasal yasak riski) kamuoyunda çok fazla
tartışılması, muhalefet blokunu kenetleme ve kararsız seçmeni İmamoğlu
etrafında birleştirme riski barındırmaktadır. Kitap yasağıyla birlikte davanın
içeriğinin, hukuksal tutarsızlıklarının ve savunma kısıtlamalarının halk
tarafından ayrıntılı olarak öğrenilmesi zorlaştırılmak ve süreç sadece adliye
koridorlarına sıkıştırılmak istenmektedir.
Sayısal ve Farklı
Görünürlük Tuzağı (Ters Tepme Riski)
Siyasal iletişimde "Streisand
Etkisi" olarak bilinen olgu bir bilginin yasaklanmaya çalışılmasının o
bilgiye olan merakı ve görünürlüğü katlanarak artırması durumudur. Kitabın
fiziksel olarak basılmasının engellenmesi İmamoğlu’nun siyasal görünürlüğünü tümüyle
yok etmemektedir. Aksine, Özgür Özel ve CHP kurmaylarının bu yasağı meydanlarda
seslendirmesi, kitabın olası sayısal sızıntıları veya yapay zeka destekli özet
videoları aracılığıyla İmamoğlu "susturulmaya çalışılan lider"
imajıyla sayısal alanda daha da etkili bir görünürlük kazanabilir.
Genel
Değerlendirme ve Sonuç
Ekrem İmamoğlu'nun henüz basım
aşamasındaki kitabı hakkında verilen toplatma ve dağıtımın durdurulması kararı
yalnızca belirli bir ceza yargılamasına ilişkin usul işlemi olarak
değerlendirilemeyecek ölçüde geniş anayasal ve siyasal sonuçlar doğuran bir
gelişmedir. İncelenen örnekler, anayasal hükümler ve ulusal ile uluslararası
hukuk ilkeleri birlikte değerlendirildiğinde, uyuşmazlığın merkezinde ifade
özgürlüğü, basın özgürlüğü, savunma hakkı, adil yargılanma hakkı ve demokratik
kamuoyunun bilgi edinme hakkı arasında kurulması gereken duyarlı denge yer
almaktadır.
Karşılaştırmalı anayasa hukukunda ön
sansür ifade özgürlüğüne yönelik en ağır müdahale biçimlerinden biri olarak
kabul edilmektedir. Bunun temel nedeni yayımlanmış bir düşüncenin sonradan
hukuksal denetime alınmasından farklı olarak düşüncenin kamuoyuna ulaşmasının
daha başlangıç aşamasında engellenmesidir. Demokratik hukuk devletlerinde bu
tür müdahaleler ancak son derece olağandışı koşullarda ve zorunluluk ile
ölçülülük ilkelerinin birlikte gerçekleşmesi durumunda meşru kabul
edilebilmektedir. Ön sansüre ilişkin anayasal yaklaşımın temelinde devletin
düşüncelerin doğruluğunu önceden belirleyen bir otorite değil, farklı
görüşlerin serbestçe dolaşımını güvence altına alan tarafsız bir hakem olması
gerektiği anlayışı bulunmaktadır.
Türk anayasal sistemi de benzer bir
koruma anlayışını benimsemektedir. Anayasa'nın düşünce ve ifade özgürlüğüne
ilişkin hükümleri ile basın özgürlüğünü güvence altına alan düzenlemeleri
birlikte değerlendirildiğinde henüz yayımlanmamış bir esere yönelik müdahalenin
olağandışı nitelikte olması gerektiği açıktır. Buna karşılık devam eden bir
ceza yargılamasının adil biçimde yürütülmesini sağlamak da devletin anayasal
yükümlülükleri arasındadır. Dolayısıyla hukuksal sorun bu iki anayasal değerden
hangisinin mutlak üstünlüğe sahip olduğu değil, somut olayda bunlar arasında
demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun, ölçülü ve gerekli bir dengenin
kurulup kurulmadığıdır.
Bu çalışmada incelenen örnek kararlar
özellikle basılmamış eserlere yönelik müdahalelerin ulusal ve uluslararası
yargı mercileri tarafından son derece sıkı bir denetime alındığını
göstermektedir. Aynı zamanda bu içtihatlar ifade özgürlüğünün yalnızca toplumun
benimsediği veya rahatsızlık yaratmayan düşünceleri değil, siyasal iktidarı
eleştiren, tartışmalı veya kamuoyunda güçlü yankı uyandırabilecek görüşleri de
koruduğunu ortaya koymaktadır. Demokratik toplumların ayırt edici özelliği
düşüncelerin önceden susturulması değil, hukuka aykırılık savlarına bağımsız
yargı tarafından sonradan denetlenebilmesidir.
Bunun yanında olayın yalnızca hukuksal
değil, siyasal iletişim bakımından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüz
demokrasilerinde yüksek görünürlüğe sahip siyasal aktörlere yönelik yargısal
işlemler kaçınılmaz biçimde kamuoyu tartışmasının konusu durumuna gelmektedir.
Bu nedenle yargısal kararların hukuksal gerekçelerinin kamuoyu tarafından
anlaşılabilir, inandırıcı ve ölçülülük ilkesiyle uyumlu olması, yalnızca
bireysel hakların korunması açısından değil, yargıya duyulan toplumsal güven
bakımından da önem taşımaktadır. Aksi durumda hukuksal uyuşmazlıklar, siyasal
kutuplaşmanın bir parçası olarak algılanabilmekte ve bu da hem yargının
tarafsızlığına ilişkin tartışmaları hem de demokratik meşruluk sorunlarını
derinleştirebilmektedir.
Sonuç olarak, henüz yayımlanmamış bir
savunma kitabına yönelik müdahalenin hukuksal değerlendirilmesi yalnızca ceza yargılaması
hukuku veya yargılamayı etkileme suçuna ilişkin hükümlerle sınırlı değildir.
Sorun ifade özgürlüğü, savunma hakkı, basın özgürlüğü, ön sansür yasağı,
ölçülülük ilkesi ve demokratik hukuk devleti anlayışının birlikte
değerlendirilmesini gerektiren çok katmanlı bir anayasal sorun niteliği
taşımaktadır. Böyle bir müdahalenin hukuka uygunluğu ancak somut olayın
özellikleri dikkate alınarak kanunilik, meşru amaç, demokratik toplumda
zorunluluk ve ölçülülük ölçütleri çerçevesinde yapılacak sıkı bir anayasal
denetim sonucunda belirlenebilir.
Bu olay, Türkiye'de ifade özgürlüğü
ile adil yargılanma hakkı arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına zemin
hazırlayan önemli bir örnek oluşturmuştur. Verilecek yargısal kararların
yalnızca taraflar bakımından değil, Türkiye'de demokratik hukuk devletinin
işleyişi, anayasal özgürlüklerin sınırları ve yargının meşruluğuna ilişkin
gelecekteki tartışmalar açısından da örnek niteliği taşıması kuvvetle olasıdır.
[1] İNTERNET
ORTAMINDA YAPILAN YAYINLARIN DÜZENLENMESİ VE BU YAYINLAR YOLUYLA İŞLENEN
SUÇLARLA MÜCADELE EDİLMESİ HAKKINDA KANUN
[2] OTT
(Over-the-Top), televizyon ve film gibi medya içeriklerinin geleneksel uydu,
kablolu yayın veya karasal altyapılara gereksinme duyulmadan doğrudan internet
üzerinden kullanıcılara ulaştırıldığı bir dağıtım modelidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder