Türkiye Siyaseti Nereye Gidiyor?
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
Türkiye’de son dönemde giderek sertleşen siyasal yarışmanın niteliğini,
aktörlerini ve yapısal devingenlerini incelemektedir. Çalışmanın temel amacı,
Türkiye’de siyasal savaşımın klasik ideolojik yarışma çerçevesinin ötesine
geçerek devlet gücü, kurumsal denetim, ekonomik kaynak dağılımı ve toplumsal seferberlik
(hareketlilik) ekseninde nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koymaktır. Bu
kapsamda AKP, CHP, MHP, DEM Parti ve İYİ Parti’nin güncel siyasal konumları,
yargı, bürokrasi ve güvenlik mekanizmalarının siyasal yarışmadaki rolü, siyasal
iktidar ile ekonomik patronaj (çıkar) ilişkileri, toplumsal belirsizlik, öfke
ve değişim isteklerinin siyasal sistem üzerindeki etkileri çözümlenmiştir.
Çalışmada yarışmacı otoriterlik, patronaj ilişkileri, elit koalisyonları ve
devlet kapasitesi yaklaşımlarından yararlanılmıştır. Bulgular, Türkiye’de
siyasal yarışmanın giderek daha yüksek maliyetli ve sert bir iktidar savaşımına
dönüştüğünü, seçimlerin sürmesine karşın kurumsal tarafsızlık algısının
zayıfladığını, ekonomik kaynak dağıtımının siyasal sistemin merkezine
yerleştiğini ve toplumsal seferberliğin siyasal baskıyı artırdığını
göstermektedir. Sonuç olarak Türkiye’nin ne tam demokratik normalleşme ne de
tam otoriter kapanma yönünde ilerlediği ve daha çok, kurumsal gerilimlerin,
toplumsal seferberliğin ve elit yarışmasının iç içe geçtiği yüksek yoğunluklu
bir “ara rejim” süreci yaşadığı ileri sürülmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Türkiye
siyaseti; siyasal yarışma; yarışmacı otoriterlik; patronaj; devlet kapasitesi;
elit koalisyonları; siyasal kutuplaşma; toplumsal seferberlik; kurumsal
dönüşüm; iktidar savaşımı
Abstract
This study examines the nature, actors, and structural
dynamics of the increasingly intensified political competition in Türkiye in
recent years. The primary aim of the study is to analyze how political struggle
in Türkiye has evolved beyond classical ideological competition and has
increasingly been shaped around state power, institutional control,
distribution of economic resources, and social mobilization. Within this
framework, the current political positions of the AKP, CHP, MHP, DEM Party, and
İYİ Party are analyzed alongside the role of the judiciary, bureaucracy, and
security mechanisms in political competition; the relationship between
political power and economic patronage networks; and the effects of social
uncertainty, public anger, and demands for change on the political system. The
study draws upon the theoretical approaches of competitive authoritarianism,
patronage relations, elite coalitions, and state capacity. The findings
indicate that political competition in Türkiye is transforming into an
increasingly high-cost and confrontational power struggle; that despite the
continuation of elections, perceptions of institutional neutrality have
weakened; that the distribution of economic resources has become central to the
political system; and that social mobilization has intensified pressure on the
political order. The study concludes that Türkiye is moving neither toward full
democratic normalization nor toward complete authoritarian closure, but rather
toward a high-intensity “hybrid regime” dynamic characterized by the
interaction of institutional tensions, social mobilization, and elite
competition.
Keywords: Turkish
politics; political competition; competitive authoritarianism; patronage; state
capacity; elite coalitions; political polarization; social mobilization;
institutional transformation; power struggle
GİRİŞ
Türkiye
bugün uzun yıllardır görülmemiş ölçüde sert, gergin ve belirsiz bir siyasal
atmosferin içinden geçmektedir. Son dönemde yaşanan gelişmeler artık
birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirilemeyecek bir noktaya
ulaşmıştır. Muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar, belediye
başkanlarının görevden uzaklaştırılması, yargı süreçlerinin doğrudan siyasal
alanı belirleyen bir araç durumuna gelmesi, muhalefet partileri üzerindeki
yoğun baskı, CHP içinde kurultay tartışmalarının yargı üzerinden yeniden
şekillendirilmesi ve siyasal yarışmanın giderek hukuk-güvenlik eksenine kayması
Türkiye’de yeni bir dönemin oluştuğunu göstermektedir.
Özellikle
son süreçte yaşanan gelişmeler toplumda güçlü bir kırılma duygusu yaratmıştır.
İnsanlar artık yalnızca ekonomik krizden veya hayat pahalılığından değil,
siyasal sistemin geleceğinin belirsiz duruma gelmesinden de kaygı duymaktadır.
Türkiye’de bugün en yaygın toplumsal duygu belirsizliktir. Toplumun geniş
kesimleri olayların hangi yöne gideceğini kestirememekte, siyasal sistemin
normal demokratik yarışma içinde mi ilerleyeceği yoksa daha sert ve baskıcı bir
döneme mi gireceği sorusuna yanıt aramaktadır.
Bu
atmosferin en dikkat çekici taraflarından biri ise toplumdaki psikolojik
gerilimin hızla büyümesidir. Son dönemde düzenlenen muhalefet mitinglerinde
ortaya çıkan kalabalıklar yalnızca klasik parti tabanından oluşmamaktadır.
Özellikle gençlerin, kadınların, daha önce siyasete uzak duran kentli
kesimlerin ve ekonomik baskı altında gören orta sınıfların daha görünür duruma
geldiği görülmektedir. Bu durum toplumun önemli bir bölümünde yalnızca seçim
sonucu beklentisinin değil, siyasal sistemin yönüne ilişkin güçlü bir kaygı ve
müdahil olma isteğinin oluştuğunu göstermektedir.
İktidar
cephesinde ise siyasal savaşım giderek daha yüksek riskli bir alan olarak
görülmektedir. Çünkü uzun yıllar boyunca oluşmuş siyasal, ekonomik ve
bürokratik güç ağları açısından iktidar yalnızca seçim kazanmak anlamına
gelmemektedir. Aynı zamanda devlet olanaklarının denetimi, ekonomik kaynakların
dağılımı, bürokratik dengelerin korunması ve siyasal güvenliğin sürdürülmesi
anlamına da gelmektedir. Bu nedenle siyasal yarışma giderek daha sert, daha
kutuplaşmış ve daha merkezi duruma gelmektedir.
Türkiye
bugün artık sıradan bir seçim atmosferinde değildir. Ülke, devlet gücü,
ekonomik kaynaklar, siyasal meşruluk ve toplumsal yönelimlerin aynı anda
yeniden şekillendiği tarihsel bir geçiş döneminin içine girmiş görünmektedir.
Türkiye
bugün yalnızca sert bir siyasal kutuplaşma yaşamıyor aynı zamanda devletin
gelecekte nasıl yönetileceğini belirleyecek büyük bir iktidar savaşımının içine
girmiş bulunuyor. Bu savaşım artık klasik anlamda seçim yarışmasıyla sınırlı
değildir. Çünkü taraflar yalnızca oy oranlarını değil, devlet gücünü, siyasal meşruluğu,
ekonomik kaynakları ve gelecekte sistemin nasıl işleyeceğini belirlemeye
çalışmaktadır.
Son dönemde
yaşanan gelişmeler bu nedenle tek tek olaylar olarak değil, aynı siyasal
sürecin parçaları olarak okunmalıdır. Muhalefet belediyelerine yönelik
operasyonlar, belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması, Ekrem İmamoğlu
etrafında yoğunlaşan yargı süreçleri, CHP içindeki kurultay tartışmalarının
hukuk alanına taşınması ve muhalefetin siyasal hareket alanının giderek
daralması Türkiye’de iktidar savaşımının yeni bir evreye girdiğini
göstermektedir.
Bu süreçte
AKP’nin izlediği temel siyaset, yalnızca seçim kazanmak üzerine kurulu
görünmemektedir. Daha geniş bir strateji dikkat çekmektedir. İktidar bloğu,
özellikle 2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan yeni siyasal dengeyi
kendi açısından riskli görmeye başlamıştır. Çünkü CHP ilk kez yalnızca
büyükşehirleri yöneten bir muhalefet partisi değil, toplumun önemli bir
kesiminde “iktidar seçeneği” duygusu yaratabilen bir siyasal merkez durumuna
gelmiştir. Özellikle Ekrem İmamoğlu etrafında oluşan toplumsal enerji ve
büyükşehir belediyelerinin sağladığı ekonomik-siyasal güç iktidar açısından
yeni bir tehdit algısı üretmiştir.
Bu nedenle
AKP’nin son dönemde izlediği çizgi daha çok “denetimli siyasal daraltma”
stratejisi olarak görünmektedir. Yargı süreçlerinin yoğunlaşması, muhalefet
belediyelerinin sürekli baskı altında tutulması, CHP’nin kendi iç dengelerinin
hukuk üzerinden yeniden tartışmalı kılınması ve siyasetin güvenlik-yargı
eksenine çekilmesi bu stratejinin parçaları olarak değerlendirilmektedir.
İktidar açısından sorun artık yalnızca bir sonraki seçimi kazanmak değil,
muhalefetin iktidar seçeneği olma kapasitesini sınırlandırmak durumuna
gelmiştir.
MHP ise bu
süreçte yalnızca bir koalisyon ortağı gibi davranmamaktadır. Devletin güvenlik
eksenli yeniden yapılandırılmasını savunan daha sert bir siyasal çizgiyi temsil
etmektedir. Devletin bekası, iç tehdit algısı, siyasal kararlılık ve güvenlik
söylemi MHP’nin temel siyasal dili durumuna gelmiştir. Devlet Bahçeli’nin son
dönemde yaptığı açıklamalar da bu çizgiyi güçlendirmektedir. Özellikle yaptığı son
açıklamalarda kullandığı ton Türkiye’nin yalnızca normal bir siyasal yarışma
içinde olmadığını, daha büyük bir “devlet ve rejim savaşımı” yaşandığını
düşündüren sert bir çerçeve taşımaktadır. Bahçeli’nin yaklaşımı, siyasal savaşımı
klasik demokrasi yarışması değil, devletin devamlılığı ve sistemin korunması sorunu
olarak okuyan bir anlayışı yansıtmaktadır.
CHP
cephesinde ise daha karmaşık bir tablo bulunmaktadır. Bir yandan parti son
yerel seçimlerden sonra tarihinin en güçlü toplumsal kırılma anlarından birini
yakalamıştır. Özellikle büyükşehirlerde oluşan yeni toplumsal destek, gençlerin
ve kadınların siyasete daha yoğun katılımı ve ekonomik kriz nedeniyle büyüyen
değişim istemi CHP’nin toplumsal ağırlığını artırmıştır. Ancak diğer yandan
parti aynı zamanda ağır bir baskı ve kuşatma duygusu yaşamaktadır. CHP bugün
yalnızca iktidarla değil, kendi iç dengeleri, liderlik tartışmaları ve yargı
süreçleriyle de savaşım vermektedir. Bu nedenle parti içinde zaman zaman
“iktidar seçeneği olma heyecanı” ile “sistem tarafından sınırlandırılma
korkusu” aynı anda duyulmaktadır.
Ekrem
İmamoğlu’nun siyasal ağırlığı da bu sürecin merkezindeki unsurlardan biri durumuna
gelmiştir. Çünkü İmamoğlu artık yalnızca bir belediye başkanı değil, toplumun
belirli kesimlerinde değişim olasılığını temsil eden siyasal bir figür olarak
görülmektedir. Bu nedenle etrafındaki yargı süreçleri toplumun önemli bir
bölümü tarafından sıradan hukuksal süreçler olarak değil, doğrudan siyasal savaşımın
parçası olarak okunmaktadır.
DEM Parti
ise Türkiye siyasetindeki en duyarlı denge alanlarından birini oluşturmaktadır.
Bir yandan Kürt seçmenin siyasal temsilini sürdürmeye çalışırken, diğer yandan
iktidar-muhalefet çatışmasının dışında bağımsız bir siyasal konum üretmeye
çalışmaktadır. Ancak Türkiye’de siyasal sistemin giderek güvenlik eksenli duruma
gelmesi DEM Parti üzerindeki baskıyı da artırmaktadır. Bu nedenle DEM Parti hem
sistemin dışına itilmek istememekte hem de tümüyle etkisizleşmemek için
dikkatli bir siyasal denge kurmaya çalışmaktadır.
İYİ Parti
ise bu büyük kutuplaşma içinde en zorlanan aktörlerden biri görünmektedir.
Çünkü parti bir yandan iktidar karşıtı seçmeni kaybetmek istememekte, diğer
yandan CHP ile tam bütünleşmiş görünmenin kendi siyasal alanını daralttığını
düşünmektedir. Bu nedenle İYİ Parti son dönemde daha milliyetçi, daha bağımsız
ve kendi kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir çizgiye yönelmektedir. Ancak
Türkiye’de siyasetin hızla iki büyük blok etrafında sertleşmesi İYİ Parti’nin
hareket alanını daraltmaktadır.
Bugün ortaya
çıkan tablo şudur: Türkiye’de siyasal aktörler artık yalnızca seçim kampanyası
yürütmemektedir. Her aktör, yaklaşan dönemin devlet yapısını, siyasal sistemi
ve güç dağılımını belirleyecek büyük bir savaşıma hazırlanıyor gibi
davranmaktadır. Bu nedenle toplumda duyulan gerilim de sıradan bir seçim
atmosferinin çok ötesine geçmiş durumdadır.
Amaç ve
Hedefler
Amaç
Bu makalenin
temel amacı, Türkiye’de güncel siyasal gelişmeleri tekil olaylar üzerinden
değil, bütüncül bir iktidar savaşımı anlayışı içinde çözümlemektir. Türkiye’de
son dönemde yaşanan siyasal olaylar (parti yarışması, yargı süreçleri,
belediyeler etrafındaki gerilimler, liderler arası savaşım ve ittifak dengeleri)
genellikle parçalı şekilde tartışılmaktadır. Bu çalışma ise bu parçaları bir
araya getirerek, mevcut siyasal atmosferin arkasındaki yapısal güç ilişkilerini
ve stratejik yönelimleri görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede makale,
Türkiye siyasetini yalnızca “günlük siyasa” düzeyinde değil, aynı zamanda
devlet gücü, siyasal meşruluk ve iktidarın yeniden dağılımı ekseninde okumayı
hedeflemektedir.
Hedefler
Bu makalenin
daha somut hedefleri şunlardır:
Siyasal
aktörlerin stratejik yönelimlerini çözümlemek: AKP, CHP, MHP, DEM Parti ve İYİ
Parti gibi aktörlerin yalnızca söylemlerini değil, aynı zamanda iktidar savaşımı
içindeki konumlanmalarını ve stratejik reflekslerini ortaya koymak.
Güncel
olayları bütüncül bir çerçeveye oturtmak: Tekil gelişmeleri (yargı süreçleri, belediyelere
yönelik operasyonlar, parti içi krizler vb.) bağımsız olaylar olarak değil,
aynı siyasal dönüşüm sürecinin parçaları olarak değerlendirmek.
Çıkar
ağları ve devlet gücü ilişkisini görünür kılmak: Siyasetin yalnızca ideolojik yarışmadan
ibaret olmadığını, aynı zamanda devlet kaynakları, kurumlar ve ekonomik ağlar
üzerinden yürüyen bir güç savaşımı olduğunu açıklamak.
Toplumsal
algı ve siyasal belirsizliği çözümlemek: Toplumun içinde bulunduğu belirsizlik, kutuplaşma ve
yönsüzlük duygusunun nedenlerini açıklamak ve bunun siyasal yarışmayla nasıl
ilişkilendiğini göstermek.
Olası
siyasal yönelimleri tartışmaya açmak: Türkiye’nin mevcut siyasal devingenlerinin hangi tür
sonuçlara evrilebileceğini (denetimli sertleşme, yeniden denge oluşumu veya
sistemsel gerilim artışı gibi) çözümleyici biçimde değerlendirmek.
Araştırma
Soruları
Ana
araştırma sorusu: Türkiye’de
güncel siyasal savaşım, klasik seçim yarışmasının ötesinde nasıl bir iktidar
dönüşümü ve güç yeniden dağılımı sürecine işaret etmektedir?
Alt
araştırma soruları
Siyasal yarışmanın niteliği: Türkiye’de siyasal yarışma, ideolojik
bir yarış mı yoksa devlet gücü ve kaynakların denetimine dayalı bir iktidar savaşımı
durumuna mı gelmiştir?
Aktörlerin stratejileri: AKP, CHP, MHP, DEM Parti ve İYİ Parti’nin mevcut
siyasal tutumları hangi stratejik hesaplara ve güç dengelerine dayanmaktadır?
Devlet gücü ve kurumların rolü: Yargı, bürokrasi ve güvenlik
mekanizmaları Türkiye’deki siyasal yarışması ne ölçüde belirleyici duruma
gelmiştir? Kurumlar siyasal yarışması dengeleyen yapılar mı, yoksa yarışmanın
parçası durumuna gelen araçlar mıdır?
Çıkar ağları ve siyasal ekonomi: Türkiye’de siyasal iktidar ile
ekonomik kaynak dağılımı arasındaki ilişki ne düzeyde iç içe geçmiştir?
Bu ağlar siyasal kararlılığı mı güçlendirmekte, yoksa yarışmayı
daha kırılgan ve sert duruma mı getirmektedir?
Toplumsal devingenler: Toplumun farklı kesimlerinde gözlenen belirsizlik,
öfke ve değişim istemi siyasal sistemi nasıl etkilemektedir?
Toplumsal seferberlik, siyasal değişimin hızını ve yönünü
belirleyebilir mi?
Siyasal sistemin yönü: Türkiye mevcut devingenler içinde denetimli bir
siyasal sertleşme mi, yoksa daha derin bir sistemsel dönüşüm süreci mi
yaşamaktadır?
Siyasal sistemin geleceği seçimler, elit dengeleri ve
ekonomik koşullar tarafından nasıl şekillendirilecektir?
YÖNTEM
Bu çalışma,
Türkiye’de güncel siyasal gelişmeleri açıklamaya yönelik niteliksel ve
yorumlayıcı (çözümleyici) bir siyaset bilimi yaklaşımı temelinde
hazırlanmıştır. Amaç, ölçülebilir veri üretmekten çok mevcut siyasal olaylar
arasındaki ilişkiyi çözümleyerek bütüncül bir anlam çerçevesi kurmaktır.
Araştırma
Tasarımı
Çalışma, olay
temelli nitel çözümleme (case-oriented qualitative analysis) yaklaşımına
dayanmaktadır. Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasal gelişmeler tek tek
olaylar olarak değil, aynı siyasal dönüşüm sürecinin parçaları olarak ele
alınmaktadır. Bu kapsamda, siyasal aktör davranışları, kurumsal süreçler, söylem
ve stratejiler ve toplumsal tepkiler birlikte değerlendirilmiştir.
Veri Türü
ve Kaynaklar
Araştırmada
kullanılan veriler üç ana grupta toplanmaktadır:
Kamusal
siyasal veriler: Parti
liderlerinin açıklamaları ve konuşmaları, TBMM etkinlikleri ve siyasal karar
süreçleri ve yargısal ve yönetsel süreçlere ilişkin kamuya açık bilgiler.
Medya ve
söylem çözümlemesi: Ana
akım ve seçenek medya içerikleri, siyasal aktörlerin kamuya yönelik beyanları
ve toplumsal tartışma ve gündem başlıkları.
Gözlemsel
toplumsal veri: Siyasal
mitingler ve toplumsal seferberlik örüntüleri, kamuoyu tepkileri ve genel
toplumsal eğilimler ve ekonomik ve sosyal baskı göstergelerinin siyasal algıya
etkisi.
Çözümleme
Yöntemi
Çalışmada
karşılaştırmalı siyasal çözümleme ve süreç izleme (process tracing)
yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle, belirli siyasal olayların zaman içindeki
gelişimi incelenmiş, olaylar arasındaki nedensel ilişkiler çözümlenmiş ve aktörlerin
stratejik davranış kalıpları incelenmiştir. Ayrıca çözümleme, yalnızca olayları
sıralamakla kalmayıp, bu olayların arkasındaki güç ilişkilerini ve siyasal
mantığı ortaya çıkarmayı hedeflemiştir.
Kuramsal
Yaklaşım
Yöntemsel
çerçeve aşağıdaki siyaset bilimi yazınlarından beslenmektedir: Yarışmacı
otoriterlik yaklaşımları, patronaj ve çıkar ağı (clientelism) kuramları,
Devlet kapasitesi ve kurumların siyasallaşması yazını ve elit yarışması ve
koalisyon çözülmesi yaklaşımları. Bu kuramlar, Türkiye’deki siyasal süreci tek
bir modelle açıklamak yerine, çok katmanlı bir çözümleme çerçevesi oluşturmak
için birlikte kullanılmıştır.
Sınırlılıklar
Bu çalışma nicel
veri çözümlemesi savı taşımaz, seçim tahmini veya kesin öngörü üretmeyi
amaçlamaz ve resmi kurum içi kapalı verilere erişim içermez. Dolayısıyla
sonuçlar, yorumlayıcı ve çözümleyici bir çerçeve sunar; kesin determinizm savı
taşımaz.
TEMEL
KAVRAMLAR: SİYASAL GÜCÜ ANLAMAK İÇİN BİR REHBER
Türkiye’de
ve benzeri ülkelerde siyaset çoğu zaman sadece seçimlerden veya partiler arası yarışmadan
ibaret değildir. Asıl belirleyici olan, devlet gücünün nasıl kullanıldığı,
ekonomik kaynakların nasıl dağıtıldığı ve bu süreçte hangi ağların oluştuğudur.
Bu nedenle bazı temel kavramları açıklamak güncel siyaseti daha doğru anlamayı
sağlayacaktır.
Yolsuzluk
Temelli Güç Sistemi (Kleptokrasi)
Kleptokrasi,
en basit tanımıyla devlet kaynaklarının iktidar çevresi tarafından sistemli
şekilde kişisel veya grup çıkarı için kullanıldığı yapıdır. Burada önemli nokta
şudur: Yolsuzluk “olağan dışı” değildir. Sistemin çalışma biçiminin bir
parçasıdır. Bu tür yapılarda kamu gücü ile özel çıkar arasındaki sınır giderek
bulanıklaşır. Devlet, geniş bir kaynak dağıtım mekanizmasına dönüşebilir. Bu
nedenle bazı ülkelerde büyük servet transferleri siyasal güçle doğrudan
bağlantılı duruma gelir.
Patronaj
Sistemi (Clientelism)
Patronaj
sistemi, siyasal destek ile maddi veya bürokratik yarar arasında kurulan
ilişkiyi ifade eder. Basitçe, “siyasal destek kaynak erişimi” demektir. Bu
sistemde, işe alımlar, ihaleler, yardımlar ve kamu hizmetleri çoğu zaman siyasal
bağlılıkla ilişkilendirilebilir. Bu yapı büyüdükçe siyaset ideolojik olmaktan
çıkar ve kaynak dağıtım yarışmasına dönüşür.
Yarışmacı
Otoriterlik
Bu kavram,
seçimlerin olduğu ama yarışmanın tümüyle eşit olmadığı sistemleri tanımlar. Yani,
seçimler vardır, muhalefet vardır ama devlet gücü belirli taraflar için üstünlük
yaratabilir. Bu sistemlerde siyaset “tam demokrasi” ile “tam otoriterlik”
arasında bir yerde durur. En önemli özelliği şudur: Yarışma vardır ama zemin
eşit değildir.
Elit
Koalisyonu
Bir ülkede
iktidar sadece bir liderden ibaret değildir. Onun etrafında geniş bir güç ağı
vardır: siyasal aktörler, bürokrasi, güvenlik kurumları, iş dünyası ve medya
çevreleri. Bu gruplar birlikte hareket ettiğinde “elit koalisyonu” oluşur. Bu
koalisyonun en önemli özelliği şudur: Sistemin kararlılığı bu grubun birlikte
kalmasına bağlıdır. Eğer bu yapı bozulursa siyasal sistem de değişebilir.
Devlet
Kapasitesi
Devlet
kapasitesi, bir devletin yasaları uygulama, düzeni sağlama, ekonomik ve yönetsel
sistemi yönetme ve krizleri denetim altında tutma gücünü ifade eder. Güçlü
devlet kapasitesi sistemi tümüyle çökertmez ama siyasal gerilimi denetim
altında tutabilir. Zayıf kapasite ise belirsizlik, kriz ve denetim kaybı üretebilir.
Devletin Ele Geçirilmesi (State Capture)
Bu kavram,
devlet kurumlarının belirli çıkar grupları tarafından yönlendirilmesini
anlatır. Bu durumda, kurumlar tarafsızlığını kaybedebilir, kararlar belirli
ağların etkisiyle şekillenebilir ve kamu yararı ile özel çıkar iç içe geçebilir.
Genel
Özet
Bu kavramlar
birlikte düşünüldüğünde şu resim ortaya çıkar: Siyaset sadece seçim değildir. Devlet
sadece kurumlar bütünü değildir. Ekonomi ve siyaset birbirinden ayrık değildir.
Bunun yerine, güç, kaynak ve kurumlar arasında sürekli bir savaşım alanı
vardır.
SİYASAL
BİR TÜRKİYE FOTOĞRAFI
AKP:
Devlet Gücü, Koalisyon ve Seçim Stratejisi
AKP’yi bu
kuramsal çerçevede anlamanın en önemli noktası şudur: AKP yalnızca bir parti
değil, aynı zamanda devlet kapasitesi, siyasal ağlar ve seçim yarışmasının
birleştiği bir iktidar yapısıdır. Bu nedenle çözümleme üç katmanda yapılmalıdır:
Birincisi, Devlet kapasitesi ile ilişkisidir. AKP döneminde devlet daha merkezi
bir karar yapısına evrildi, yürütme gücü belirgin şekilde güçlendi ve güvenlik
ve yargı alanı siyasal sistemin daha görünür parçası durumuna geldi. Bu durum
kuramsal olarak “devlet kapasitesinin yoğunlaşması” olarak okunur. Ancak önemli
fark şudur: Bu kapasite yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasal bir
araçtır. Yani devlet, yalnızca kuralları uygulayan değil, siyasal yarışmayı da
şekillendiren bir aktör durumuna gelmiştir. İkincisi, patronaj ve çıkar ağlarıdır.
Patronaj yazını açısından bakıldığında AKP’nin en güçlü olduğu alanlardan biri kamu
kaynaklarının dağıtımı, yerel yönetimler, büyük altyapı ve inşaat ekonomisi ve kamu
ihaleleri ve yatırım ağlarıdır. Bu ağlar siyasal sadakat üretir, yerel ve
merkezi düzeyde bağlantılar kurar ve seçmen davranışı ile ekonomik beklentiyi
iç içe geçirir. Bu yapı klasik anlamda “patronaj yani çıkar odaklı” (clientelist)
siyaset” ile uyumludur. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Bu ağlar sadece
“destek satın alma” değil, aynı zamanda siyasal koalisyon yönetim aracıdır.
Üçüncüsü, seçim stratejisi ve yarışmadır. AKP’nin seçim stratejisi yalnızca oy
artırmaya değil, aynı zamanda, mevcut koalisyonu korumaya, rakiplerin seferberlik
kapasitesini sınırlamaya ve seçimi “varlık savaşımı” olarak çerçevelemeye dayanır.
Yarışmacı otoriterlik yazını açısından bu şu anlama gelir: Seçim varlığını
korur, ancak siyasal yarışma eşit zeminli değildir, devlet kapasitesi bu yarışmanın
parçası durumuna gelir.
Elit
koalisyonu en önemli katmandır. AKP’nin sürdürülebilirliği büyük ölçüde şu
yapıya bağlıdır: parti elitleri, bürokratik yapı, iş dünyası bağlantıları, güvenlik
ve yargı kurumları ve yerel siyasal ağlar. Bu yapı bir “elit koalisyonu”
oluşturur. Bu koalisyonun temel mantığı kaynakların ve siyasal gücün dağıtımı
karşılığında sadakat ve kararlılık üretmektir.
Bu
çerçeveden bakıldığında AKP’nin temel siyasal yönelimi şöyle özetlenebilir: İktidarın
korunması, Devlet kapasitesi üzerinden siyasal alanın yönetilmesi, patronaj
ağlarıyla koalisyonun dengede tutulması ve seçim yarışmasının denetim altında
tutulması.
Kısaca özetlemek
gerekirse, AKP bu çerçevede Devlet kapasitesini yoğunlaştıran, patronaj
ağlarıyla siyasal koalisyonu yöneten ve seçim denetim altında tutmaya çalışan merkezi
bir iktidar yapısı olarak okunmalıdır.
CHP: Seferberlik,
Elit Seçeneği ve İktidar Olasılığı
CHP’yi bu
kuramsal çerçevede anlamak için en önemli nokta şudur: CHP yalnızca bir
muhalefet partisi değil, aynı zamanda “iktidar koalisyonu adayı”dır. Bu yüzden çözümleme
üç katmanda yapılmalıdır. Birincisi, siyasal konumdur ve muhalefetten “seçenek
iktidar merkez”ine kayıştır. CHP uzun süre kurumsal muhalefet, protesto
siyaseti ve sınırlı yerel güç çizgisinde değerlendirildi. Ancak özellikle
büyükşehir belediyeleriyle birlikte İstanbul, Ankara ve İzmir gibi merkezlerde
yönetim kapasitesi oluştu. Bu şu anlama gelmektedir: CHP ilk kez sadece
eleştiren değil, yöneten bir aktör durumuna gelmiştir. Bu dönüşüm, yarışmacı
otoriterlik yazınında “iktidar adayı ve seçeneği oluşumu” olarak görülür.
İkincisi elit koalisyonu kurmaktır. CHP’nin en önemli yapısal hedefi elit
koalisyonu oluşturmak ve dağınık muhalif toplumsal kesimleri tek bir siyasal
koalisyon altında birleştirmektir. Bu koalisyon şunları içerir: kentli orta
sınıf, genç seçmenler, seküler seçmen tabanı, Kürt seçmenle kısmi temas
alanları ve ekonomik krizden etkilenen kesimler. Ancak burada temel sorun bu
kesimlerin çıkarları ve beklentileri birbirinden farklı olmasıdır. Bu nedenle
CHP’nin en büyük yapısal sorunu “geniş ama uyumluluk içermeyen (heterojen)
koalisyon” yönetimidir. Üçüncüsü, patronaj (çıkar) ağlarına karşı seçenek
üretme sorunudur. Patronaj yazını açısından CHP’nin yapısal zorluğu şudur: iktidar
ağları güçlü ve yerleşiktir. CHP ise bu ağların dışında veya kısmen dışında
konumlanmıştır. Bu nedenle CHP belediyeler üzerinden yeni ağlar kurmaya çalışır,
bürokratik ve yerel düzeyde seçenek ilişki kanalları geliştirir ancak bu süreç
henüz tamamlanmış değildir. Bu durum şu sonucu üretir: CHP’nin siyasal gücü
artarken, kurumsal derinliği aynı hızda artmayabilir.
CHP
açısından önemli sorun “yönetme kapasitesini ülke ölçeğine taşıyabilme sorunu”dur.
Büyükşehir deneyimi yönetsel kapasiteyi artırmıştır, ancak merkezi devlet
yapısıyla doğrudan sınanmamıştır. Bu nedenle CHP “yönetebilirlik” savı ile “sistem
tarafından sınırlandırılma” algısı arasında ikili bir konumda durmaktadır.
CHP’nin
seçim stratejisi giderek şuna evrilmiştir: değişim isteklerini seferber etmek, geniş
toplumsal koalisyon kurmak ve iktidar seçeneği olmak algısını güçlendirmek. Ancak,
bu durum, aynı zamanda yüksek beklenti, yüksek kırılganlık ve iç çeşitlilik taşır.
Bu da siyasal davranışı daha duyarlı kılar.
Kısaca özetlemek
gerekirse, CHP bu çerçevede heterojen bir toplumsal koalisyonu bir araya
getirmeye çalışan, yerel yönetimler üzerinden devlet kapasitesi üretmeye
başlayan ve iktidar seçeneği olma sürecinde olan bir siyasal aktör olarak okunmalıdır.
CHP’nin
Güncel Siyasal Konumu: CHP’nin mevcut siyasal konumu çok katmanlı ve iç içe geçmiş üç temel devingen
üzerinden değerlendirilebilir: (i) toplumsal koalisyon genişlemesi, (ii)
örgütsel ve liderlik düzeyinde iç yarışma, (iii) siyasal yarışmanın kurumsal
süreçler aracılığıyla yeniden şekillendiğine ilişkin algı. Birinci düzlemde
CHP, özellikle büyükşehir belediyeleri üzerinden elde ettiği yönetsel kapasite
ve ekonomik-siyasal görünürlük sayesinde tarihsel olarak ilk kez bu ölçekte bir
“iktidar seçeneği üretme gizil gücüne” yaklaşmaktadır. Bu durum, partinin
yalnızca muhalefet kimliğiyle değil, aynı zamanda devlet yönetme kapasitesine
ilişkin beklenti üreten bir aktör olarak yeniden konumlandığını göstermektedir.
İkinci düzlemde ise CHP, heterojen toplumsal ve örgütsel bileşenlerden oluşan
geniş bir siyasal koalisyonu yönetme sorunu ile karşı karşıyadır. Özgür Özel
liderliğiyle birlikte güç kazanan seferberlikçi ve toplumsal enerjiye dayalı
siyaset çizgisi ile daha kurumsal, dengeleyici ve sistem içi uyum arayan
eğilimler arasındaki gerilim parti içi stratejik bütünlüğü zorlayan temel eksen
durumuna gelmiştir. Bu durum, yazında “heterojen koalisyon yönetimi sorunu”
olarak tanımlanan yapısal bir kırılganlığa işaret etmektedir. Üçüncü düzlemde
ise CHP’nin siyasal konumu, yalnızca doğrudan yarışma alanı (seçimler ve parti
içi savaşım) üzerinden değil, aynı zamanda kurumsal mekanizmalar (yargı ve yönetsel
süreçler) aracılığıyla da şekillenen bir algı ortamı içinde
değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, belediyelere yönelik yargısal süreçler ve
parti içi tartışmaların hukuk alanına taşındığına ilişkin yaygın algı siyasal yarışmanın
eşit olmayan koşullarda gerçekleştiği yönündeki değerlendirmeleri
güçlendirmektedir. Bu durum, yarışmacı otoriterlik yazınında tanımlanan
“kurumsal asimetri” tartışmalarıyla örtüşen bir görünüm sunmaktadır. Sonuç
olarak CHP, aynı anda hem güçlenen hem de kırılganlaşan bir siyasal yapı olarak
değerlendirilebilir. Bir yandan toplumsal düzeyde genişleyen bir seferberlik
kapasitesi ve iktidar seçeneği olma gizil gücü üretirken, diğer yandan örgütsel
heterojenlik ve kurumsal-siyasal gerilim algısının birleşimi nedeniyle yüksek
düzeyde iç ve dış baskıya maruz kalmaktadır. Bu çift yönlü devingen CHP’nin
güncel siyasal konumunu kararlı bir denge noktasından çok sürekli yeniden
üretilen bir gerilim alanı olarak tanımlamayı daha uygun kılmaktadır.
MHP:
Devlet Aklı, Güvenlik Siyaseti ve Koalisyon Dengeleyici Rol
MHP’nin
güncel siyasal konumu klasik bir parti davranışı çerçevesinin ötesinde, Türkiye
siyasal sisteminde devlet merkezli güvenlik paradigmasının temsilcisi olarak
okunmaktadır. Bu yaklaşım partinin yalnızca seçimsel bir aktör değil, aynı
zamanda siyasal sistemin kararlılık üretme mekanizmalarından biri olarak işlev
gördüğünü göstermektedir.
Devlet
merkezli siyasal paradigma: MHP’nin temel siyasal referans noktası, ideolojik yarışmadan çok
devletin sürekliliği ve siyasal bütünlüğüdür. Bu çerçevede siyaset, çoğulcu
çıkarların yarışından çok, devletin bekası ve toplumsal düzenin korunması
ekseninde tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım, yazında “güvenlik devleti bakış açısı”
veya “devlet-merkezci siyaset anlayışı” olarak ele alınır. Bu çerçevede, siyasal
kararlılık önceliklidir, iç tehdit algısı belirleyicidir ve kurumsal sertlik meşruluk
kazanabilir.
Koalisyon
içi stratejik konum: MHP’nin
Cumhur İttifakı içindeki rolü yalnızca sayısal bir ortaklık değildir. Daha
yapısal olarak, MHP siyasal hattın sertleşmesini dengeleyen, güvenlik söylemini
merkezileştiren ve devlet reflekslerini siyasal alana taşıyan bir aktör olarak
işlev görmektedir. Bu durum, MHP’yi klasik anlamda “koalisyon ortağı” olmaktan
çıkararak, rejim içi dengeleyici ve ideolojik çerçeve belirleyici bir unsur durumuna
getirmektedir.
Devlet–siyaset
bütünleşmesi: MHP
çizgisi, devlet ile siyasal iktidar arasındaki ayrımın belirgin olmadığı bir
anlayışa yaslanır. Bu bağlamda siyasal yarışma güvenlik bakış açısıyla
yorumlanabilir. Devlet kurumlarının siyasal süreçlerdeki rolü doğal kabul
edilir ve siyasal kararlılık kurumsal esneklikten daha öncelikli görülür. Bu
yaklaşım, yarışmacı otoriterlik yazını içinde “devlet kapasitesinin güvenlik
eksenli yoğunlaşması” olarak değerlendirilebilir.
Güncel
siyasal söylem ve Bahçeli çizgisi: Devlet Bahçeli’nin son dönem açıklamaları, MHP’nin siyasal tavrını
daha da belirginleştiren bir çerçeve sunmaktadır. Bu söylem çizgisi siyasal savaşımı
yüksek yoğunluklu bir devlet sorunu olarak konumlandırmakta, iç siyasal
gerilimleri “sistemsel tehdit” bakış açısıyla yorumlamakta ve siyasal kararlılığın
korunmasını temel öncelik olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle MHP’nin söylemi,
yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda devletin güvenlik refleksini
temsil eden bir ideolojik çerçeve olarak okunmaktadır.
Bu yapı
içinde MHP’nin işlevi üç temel eksende özetlenebilir: Siyasal sistemde güvenlik
ve devlet sürekliliği vurgusunu güçlendirmek, iktidar koalisyonu içinde
dengeleyici ve sertleştirici rol üstlenmek ve siyasal yarışması ideolojik
değil, devlet merkezli bir çerçevede yeniden tanımlamak.
Kısaca özetlemek
gerekirse, MHP, Türkiye siyasal sisteminde yalnızca bir koalisyon ortağı değil,
devlet merkezli güvenlik paradigmasını temsil eden, siyasal yarışmayı kararlılık
ve beka ekseninde yeniden tanımlayan ve iktidar bloğu içinde
dengeleyici-sertleştirici bir rol oynayan yapısal bir aktör olarak
konumlanmaktadır.
DEM
Parti: Temsil, Görüşme Alanı ve Sistemle Gerilimli Bütünleşme
DEM
Parti’nin güncel siyasal konumu, Türkiye siyasal sisteminde hem kurumsal temsil
hem de devletle ilişkiler açısından en duyarlı ve çok katmanlı alanlardan
birini oluşturmaktadır. Bu konum, partiyi klasik muhalefet partisi tanımının
ötesine taşıyarak, aynı anda hem sistem içi bir siyasal aktör hem de sistemle
gerilimli bir görüşme öznesi durumuna getirmektedir.
Temsil
alanı ve siyasal taban: DEM Parti, öncelikle Kürt seçmen kitlesinin siyasal temsilini üstlenen
bir yapı olarak konumlanmaktadır. Bu temsil ilişkisi kimlik temelli siyasal istekler,
yerel yönetim deneyimleri ve demokratik katılım ve temsil beklentileri üzerinden
şekillenmektedir. Bu nedenle DEM Parti’nin siyasal varlığı yalnızca parti yarışması
değil, aynı zamanda temsil yeteneği ve siyasal kabullenilme sorunu olarak da
değerlendirilir.
Sistem
içi/sistem dışı ikili konum: DEM Parti’nin en belirgin yapısal özelliği siyasal sistem
içinde tam olarak sabitlenmemiş bir konumda bulunmasıdır. Bu durum iki yönlü
bir gerilim üretmektedir: Bir yandan seçim süreçlerine katılan ve yerel/ulusal
düzeyde temsil üreten bir aktördür. Diğer yandan güvenlik, devlet ve siyasal meşruluk
tartışmaları nedeniyle zaman zaman “sistem dışı” bir konumda
algılanabilmektedir. Bu ikili yapı, yazında “yarı-bütünleşmiş siyasal aktörler”
veya “gerilimli bütünleşme alanları” olarak tanımlanan kategorilere yakın bir
görünüm sunmaktadır.
Güvenlik
paradigması ve siyasal alanın daralması: DEM Parti’nin siyasal hareket alanı, Türkiye’deki
güvenlik merkezli siyasal paradigma ile doğrudan ilişkilidir. Bu çerçevede, siyasal
söylem güvenlik bakış açısıyla yorumlanabilir, kurumsal hareket alanı dönemsel
olarak genişleyip daralabilir ve siyasal meşruluk tartışmaları parti konumunu
doğrudan etkileyebilir. Bu durum, DEM Parti’nin siyasal davranışını sürekli bir
denge ve görüşme zorunluluğu içinde tutmaktadır.
Görüşme
ve temsil kanalları: DEM
Parti’nin siyasal stratejisinin önemli bir boyutu, doğrudan çatışma yerine
siyasal görüşme ve temsil alanlarını koruma çabasıdır. Bu bağlamda, yerel
yönetim deneyimleri, parlamenter siyaset kanalları ve toplumsal temsil
mekanizmaları partinin siyasal varlığının temel araçlarıdır. Bu yapı, partiyi tümüyle
sistem dışı bir aktör olmaktan çok sistemle ilişki içinde ama tam olarak
bütünleşmemiş bir siyasal alan içinde konumlandırır.
DEM
Parti’nin güncel konumu üç temel eksende özetlenebilir: Kimlik temelli siyasal
temsilin ana taşıyıcısıdır. Siyasal sistem içinde tam sabitlenmemiş ve
gerilimli bir konuma sahiptir. Güvenlik paradigması ile demokratik temsil alanı
arasında sürekli bir denge içinde hareket etmektedir.
Kısaca özetlemek
gerekirse, DEM Parti, Türkiye siyasal sisteminde kimlik temelli temsil alanını
taşıyan, ancak güvenlik merkezli siyasal yapı nedeniyle tam bütünleşme ve tam
dışlanma arasında salınan ve bu nedenle sürekli görüşme ve denge zorunluluğu
içinde hareket eden bir siyasal aktör olarak değerlendirilmektedir.
İYİ
Parti: Merkez Boşluğu, Bloklar Arası Sıkışma ve Kimlik Arayışı
İYİ
Parti’nin güncel siyasal konumu, Türkiye’de giderek sertleşen iki bloklu
siyasal yapının içinde ara alanın daralması ve merkez siyaset boşluğunun
yönetilememesi sorunu üzerinden okunabilir. Bu durum partiyi hem yapısal hem de
stratejik açıdan zorlayan bir konum üretmektedir.
Kuruluş olgusu
ve merkezde olmak savı: İYİ Parti başlangıçta milliyetçi seçmeni, merkez sağ eğilimleri ve CHP
dışı muhalif kitleleri bir araya getirme savıyla ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle
parti, kuramsal olarak bloklar üstü “merkez sağı yeniden oluşturma” projesi
olarak okunabilir.
İki blok
arasında sıkışma: Türkiye’de
siyasal yarışmanın giderek iki ana blok etrafında sertleşmesi, İYİ Parti’nin
hareket alanını daraltmıştır. Bu sıkışma iki yönlüdür: Bir yandan iktidar
bloğuna yakınlaşma, parti kimliğini erozyona uğratma riski taşımaktadır. Diğer
yandan muhalefet bloğuna tam eklemlenme, ayrı bir siyasal kimlik üretme
kapasitesini sınırlamaktadır. Bu nedenle İYİ Parti, yazında “bloklar arası
sıkışmış orta aktör” olarak tanımlanabilecek bir konuma yerleşmiştir.
Kimlik
sorunu ve stratejik belirsizlik: İYİ Parti’nin temel yapısal sorunu, net ve sürdürülebilir bir
siyasal kimlik etrafında kararlılık sağlayamamasıdır. Bu durum seçmen tabanında
dalgalanma, stratejik yön belirsizliği ve ittifak ilişkilerinde değişkenlik olarak
kendini göstermektedir. Bu bağlamda parti, sürekli olarak şu soruya yanıt
aramaktadır: “Bağımsız bir merkez aktör mü, yoksa büyük bloklardan birinin
parçası mı?”
Patronaj
ve devlet kapasitesi dışındaki konumlanma: İktidar ve kısmen muhalefet yapıları güçlü kurumsal
ağlara ve yerel yönetim deneyimlerine dayanırken, İYİ Parti’nin bu alanlarda
daha sınırlı bir kapasiteye sahip olması, onun siyasal ağırlığını azaltan bir etmen
olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, partiyi daha çok söylem siyaseti, daha
sınırlı örgütsel ağ ve daha kırılgan seçmen koalisyonu üzerine kurulu bir
yapıya yöneltmektedir.
İYİ
Parti’nin güncel siyasal konumu üç temel eksende özetlenebilir: İYİ Parti iki
bloklu siyasal yapının arasında sıkışmış bir merkez arayışındadır. Netleşmemiş
bir kimlik ve strateji sorunu yaşamaktadır. Kurumsal ve örgütsel kapasite
açısından sınırlı bir seçenek elit koalisyonu üretmektedir
Kısaca özetlemek
gerekirse, İYİ Parti, Türkiye’de giderek kutuplaşan siyasal yapıda bağımsız bir
merkez aktör olma savı taşımasına karşın iki büyük blok arasında sıkışmış ve
kimlik, ittifak ve örgütsel kapasite açısından sürdürülebilir bir denge
kurmakta zorlanan bir siyasal yapı olarak değerlendirilmektedir.
ÇÖZÜMLEME
Türkiye’de
Siyasal Yarışmanın Niteliği: İdeolojik Yarış mı, Güç ve Kaynak Savaşımı mı?
Türkiye’de
siyasal yarışması yalnızca ideolojik eksende (sağ–sol, tutucu–seküler vb.)
tanımlamak bugün için giderek yetersiz kalmaktadır. Elbette ideolojik
farklılıklar tümüyle ortadan kalkmış değildir ancak bu farklılıkların
belirleyici ağırlığı devlet gücüne erişim ve kaynakların denetimi etrafında
örgütlenen bir iktidar savaşımının gerisine düşmüştür. Bu dönüşüm, siyaset
bilimi yazınında genellikle “maddi kaynak temelli siyasal yarışmanın öncelik
kazanması” ya da daha geniş anlamda patronaj ve devlet kapasitesi üzerinden
şekillenen yarışma yapıları olarak açıklanır.
İdeolojinin
rolü: var ama belirleyici değil
Türkiye’de
ideolojik farklılıklar hala siyasal kimliklerin önemli bir parçasıdır: milliyetçilik,
tutuculuk, sosyal demokrat eğilimler ve Kürt siyasal hareketi. Ancak bu
ideolojik hatlar çoğu durumda bağımsız bir program yarışmasından çok seçmen seferberliği
ve siyasal kimlik üretimi işlevi görmektedir. Yani ideoloji siyasetin
“içeriğini” değil, daha çok “meşruluk dilini” belirlemektedir.
Asıl yarışma
alanı: devlet gücü ve kaynak dağıtımı
Güncel
siyasal yarışmanın merkezinde ise üç temel alan bulunmaktadır: Birincisi, Devlet
kapasitesine yani yürütme gücü, bürokratik atamalar, yargı ve yönetsel
mekanizmalar ve güvenlik kurumlarına erişimdir. İkincisi, kamu ihaleleri, yerel
yönetim bütçeleri, yatırım ve teşvik mekanizmaları ve sosyal transferler gibi ekonomik
kaynakların dağıtımından yararlanabilmektir. Üçüncüsü, siyasal alanın sınırları,
yarışmanın kuralları ve muhalefetin hareket kapasitesi üzerinde kurumsal denetim
ve meşruluk sağlamaktır. Bu üç alan, siyasal yarışmanın gerçek “oyun alanını”
oluşturmaktadır.
Yarışmanın
yapısal dönüşümü
Bu bağlamda
Türkiye’de siyasal yarışma, klasik anlamda “eşit aktörler arasında ideolojik
yarış” olmaktan çıkarak Devlet gücünü elinde bulunduran merkez ile bu güce
erişmeye çalışan seçenek bloklar arasında, kaynaklar ve kurumsal alanlar
üzerinden yürüyen bir iktidar savaşımı yapısına doğru evrilmiştir. Bu durum, yarışmacı
otoriterlik yazınında “asimetrik siyasal yarışma” olarak tanımlanan modele daha
yakındır.
Sonuç
olarak, iki katmanlı ama asimetrik yapı dolayısıyla Türkiye’de siyasal yarışma yüzeyde
ideolojik bir yarış olarak görünmeye devam eder ancak derin yapıda devlet gücü
ve kaynakların denetimi savaşımı olarak işlev görür. Bu iki katman arasında ise
belirleyici olan, giderek ikinci düzey (güç ve kaynak denetimi) olmaktadır. Türkiye’de
siyasal yarışma bugün ağırlıklı olarak ideolojik bir yarıştan çok devlet gücü,
kurumsal erişim ve ekonomik kaynakların denetimi etrafında şekillenen asimetrik
bir iktidar savaşımı niteliği taşımaktadır.
AKP, CHP,
MHP, DEM Parti ve İYİ Parti’nin Mevcut Siyasal Konumları Hangi Stratejik
Hesaplara ve Güç Dengelerine Dayanmaktadır?
Bu soru,
aslında “aktör çözümlemesi” gibi görünse de kurduğumuz çerçevede her partinin
aynı oyunda farklı konumlar aldığı bir güç dengesi haritası sorusudur. Yani sorun
ideolojik duruş değil, ayakta kalma, genişleme ve risk yönetimi
stratejileridir. Aşağıda her aktör bu stratejik mantıkla ayrı ayrı konumlandırılmıştır:
AKP:
Sistem merkezini koruma ve koalisyonu yeniden dengeleme stratejisi: AKP’nin stratejik hesabı üç ana
eksene dayanır: Birincisi, Devlet kapasitesinin denetim altında tutulmasıdır.
Bu bağlamda, yürütme gücünün merkezde tutulması, bürokratik ve kurumsal
alanların eş güdümü ve siyasal karar alma hızının korunması hedeflenir.
Patronaj (çıkar)
ağlarının sürdürülebilirliği: Ekonomik kaynak dağıtımının devamı, yerel ve merkezi ağların
çözülmemesi ve koalisyonun “ekonomik olarak beslenmesi” temel hedefleri
arasındadır.
Seçimsel
meşruluğun korunması: Seçim mekanizmasının tümüyle kaybolmaması ancak yarışma koşullarının denetim
altında tutulması ve iktidar seçeneği olma kapasitesine sahip olanların sınırlanması/engellenmesi
temel amaçtır.
Stratejik
hedef: Sistemin
merkezinde kalarak hem devlet kapasitesini hem de siyasal koalisyonu aynı anda
yönetmektir.
CHP: Devlet
koalisyonu kurma seçeneği ve meşruluk genişletme stratejisi
CHP’nin
hesabı ikili bir yapıya dayanır: Birincisi, toplumsal koalisyonu genişletmektir.
Bu bağlamda, kentli orta sınıf, genç seçmen, ekonomik baskı altındaki gruplar
ve farklı kimliklerin bir araya getirilmesi hedeflenmektedir.
Yönetilebilirlik
ve iktidar kapasitesi üretme: Büyükşehir deneyimini ülke ölçeğine taşıma ve “sadece
muhalefet değil, yönetebilir aktör” algısı oluşturmak temel amaçtır.
Kurumsal yarışma
alanını genişletme: Yargı,
seçim ve yönetsel süreçlerde eşit yarışma talebi ve siyasal alanın yeniden
tanımlanması önde gelen hedeflerdir.
CHP’nin stratejik
hedefi mevcut sistemin karşısına “yönetici elit koalisyonu seçeneği” çıkarmaktır.
MHP:
Devletin güvenlik çekirdeğini temsil etme ve dengeleyici sert güç rolü
MHP’nin
stratejisi ideolojik değil, devlet merkezli güvenlik ussallığı üzerine
kuruludur: Devlet sürekliliği yani siyasal kararlılığın korunması, iç güvenlik
ve beka söylemi ve kriz anlarında sertleşme kapasitesi, koalisyon içi denge
yani iktidar blokunun ideolojik sertlik üretimi ve sistemin “çözülmesini
engelleyen sabitleyici rol” ve güvenlik merkezli siyaset yani siyasal yarışmanın
güvenlik çerçevesine taşınması ve tehdit algısının siyasal sistemde merkezi duruma
gelmesi. Bu bağlamda MHP’nin stratejik hedefi sistemin kırılmasını engelleyen
güvenlik çekirdeği olmaktır.
DEM
Parti: Temsil alanını koruma ve görüşülebilir sistem içinde kalma stratejisi
DEM
Parti’nin stratejisi “iktidar savaşımı”ndan çok varlık ve temsil savaşımıdır. Siyasal
meşruluk ve temsilin korunması bağlamında seçmen tabanının siyasal sisteme
bağlı kalması ve temsil kanallarının açık tutulması hedeflenmektedir. Sistemle
gerilimli denge içinde tümüyle dışlanmamak ve tümüyle sistem içine de erimemek
amaçlanmaktadır. Görüşme alanını koruma bağlamında siyasal alanın daralmamasını
sağlamak ve kurumsal kanalların açık kalması istenmektedir. DEM’in stratejik
hedefi sistemin içinde ama sürekli gerilimli bir konumda kalarak temsil alanını
kaybetmemektir.
İYİ
Parti: Merkez boşluğunu doldurma ve bloklar arası denge aktörü olmak stratejisi
İYİ
Parti’nin stratejisi en kırılgan olanıdır. Merkez siyaset alanını sahiplenme, ne
iktidar ne ana muhalefet blokuna tam eklemlenme ve “bağımsız merkez” savı önde
gelen söylemleridir. Seçmen transfer alanı olma ve kararsız, merkez sağ ve
milliyetçi seçmeni tutma eğilimi ağır basmaktadır. Bloklar arası pazarlık gücü
üretme ve ittifaklarda denge unsuru olma istenen sonuçlar arasındadır.
Genel Bütünleştirme
Bu beş aktör
birlikte düşünüldüğünde Türkiye siyasetinin yapısı şuna benzemektedir: AKP
sistemin merkez yönetimidir. CHP yönetim koalisyonu seçeneğidir. MHP güvenlik
ve devlet çekirdeğini temsil etmektedir. DEM gerilimli temsil alanı demektir. İYİ
Parti ise merkez boşluğunu doldurmak ve denge arayışı içindedir. Türkiye’de
siyasal yarışma, ideolojik bloklar arasında değil, devlet gücü, temsil alanı ve
koalisyon denetimi etrafında konumlanan stratejik aktörlerin çok katmanlı güç savaşımı
durumuna gelmiştir. Türkiye’de siyasal aktörler aynı hedefe yönelmiş değildir.
Bir kısmı sistemi korumaya, bir kısmı sistemi ele geçirmeye, bir kısmı ise
sistem içinde yaşama tutunabilmeye çalıştığı için siyaset kararlılık ile
yeniden konumlanma arasında gerilimli bir denge alanı üretmektedir.
Yargı, Bürokrasi
ve Güvenlik Mekanizmaları Türkiye’deki Siyasal Yarışması Ne Ölçüde Belirleyici Duruma
Gelmiştir? Kurumlar Siyasal Yarışması Dengeleyen Yapılar mı, Yoksa Yarışmanın Parçası
Durumuna Gelen Araçlar mıdır?
Yargı,
bürokrasi ve güvenlik yarışmanın “çevresi” değil, giderek “iç yapısı” olmuştur.
Klasik demokratik kurama göre yargı hakemdir, bürokrasi uygulayıcıdır ve güvenlik
aygıtı devletin tarafsız koruma mekanizmasıdır. Bu modelde kurumlar siyasal yarışmanın
dışında ve üstünde konumlanır. Ancak Türkiye gibi yüksek siyasallaşma yaşayan
sistemlerde bu ayrım giderek bulanıklaşır. Bugün gelinen noktada daha doğru
ifade şudur: Yargı, bürokrasi ve güvenlik kurumları siyasal yarışmanın “zemini”
olmaktan çıkıp, yarışmanın “iç değişkenleri” durumuna gelmiştir.
Yarışmayı
belirleme düzeyi ve üç kanallı etki: Bu kurumlar siyasal yarışmayı doğrudan değil, üç mekanizma
üzerinden etkilemektedir: Yarışma alanını tanımlama yani hangi aktörlerin meşru
olduğu, hangi eylemlerin siyasal sayıldığı ve hangi sınırların kabul edilebilir
olduğunu kararlaştırma gücü. Bu güç “oyunun kuralları”nı belirler. İkincisi yarışmanın
hızını ve sertliğini düzenlemektir. Soruşturmalar, yönetsel işlemler, güvenlik
uygulamaları ve belediye/yerel yönetim denetimleri bu arada sayılabilir. Bu, yarışmanın
“yoğunluğunu” değiştirir. Üçüncüsü, aktörlerin ve iktidar (muhalefetin)
seçeneklerinin stratejik hesaplarını etkilemektir. Parti içi liderlik savaşımları,
ittifak davranışları, aday belirleme süreçleri ve kriz yönetimi bunlar
arasındadır. Bu, doğrudan “siyasal davranış üretir”.
Kurumlar
dengeleyici mi, araçsallaşmış mı? Bu sorunun cevabı ikili değil, hibrit (karma) bir yapıdır:
Birincisi, dengeleyici işlevin tümüyle yok olduğu söylenemez, kurallar tümüyle
ortadan kalkmış değildir, seçimler ve kurumsal süreçler devam etmektedir ve bürokratik
süreklilik bütünüyle çözülmemiştir. Yani “kurumlar vardır”. İkincisi, tarafsız
hakemlik kapasitesinin zayıflamasıdır. Kurumların tarafsızlığı algısı
zayıfladığında, kararların siyasal sonuçları arttığında ve aktörler kurumları
stratejik etmen olarak okumaya başladığında kurumlar “hakem” olmaktan çıkar.
Üçüncüsü, araçsallaşma algısıdır. En belirleyici nokta kurumların kendisinden
çok kurumların nasıl algılandığının siyasal yarışması şekillendirmesidir. Aktörler
kurumları güvenilir hakem olarak görüyorsa dengeleyici sistem oluşur ve kurumları
yarışma aracı olarak görüyorsa asimetrik yarışma sistemi oluşur. Türkiye’de
ikinci algı giderek güçlenmiştir.
Sonuç:
Türkiye’de kurumsal yapı neye dönüşmüştür? Türkiye’de yargı, bürokrasi ve güvenlik mekanizmaları tümüyle
ortadan kalkmış değildir ancak tam anlamıyla tarafsız da değildir. Bu nedenle
en doğru tanım bu kurumların siyasal yarışmayı dışarıdan düzenleyen tarafsız
yapılar olmaktan çıkıp, yarışmanın sınırlarını, hızını ve stratejisini
etkileyen “aktif güç değişkenleri” durumuna gelmiş olduklarıdır. Türkiye’de
yargı, bürokrasi ve güvenlik mekanizmaları, siyasal yarışması yalnızca
dengeleyen tarafsız kurumlar olmaktan çok yarışmanın kurallarını ve sonuçlarını
doğrudan etkileyen hibrit ve kısmen araçsallaşmış güç alanları durumuna
gelmiştir.
Türkiye’de
Siyasal İktidar ile Ekonomik Kaynak Dağılımı Arasındaki İlişki Ne Düzeyde İç İçe
Geçmiştir?
Bu soru,
aslında önceki tüm tartışmanın ekonomik omurgasını oluşturmaktadır. En açık
şekilde söylemek gerekirse, Türkiye’de siyasal iktidar ile ekonomik kaynak
dağılımı yüksek düzeyde iç içe geçmiş karşılıklı bağımlılık üreten bir yapıya
sahiptir. Ancak bunu “tam birleşme” gibi değil, siyasal denetim, piyasa
aktörleri ve kurumsal aracılar üzerinden işleyen katmanlı bir sistem olarak
düşünmek daha doğru olur.
Temel
ilişki: siyasal iktidar kaynak özgüleme gücü demektir
Çağdaş
devletlerde ekonomi ile siyaset zaten ilişkilidir. Ancak önemli fark kaynakların
ne kadarının, hangi kurumsal kanallar üzerinden ve ne ölçüde siyasal takdirle
dağıtıldığındadır. Türkiye’de siyasal iktidarın etkisi özellikle kamu
yatırımları, altyapı ve inşaat projeleri, kamu ihaleleri, teşvik ve kredi
mekanizmaları, yerel yönetim bütçeleri ve sosyal transfer programları gibi
alanlarda belirgindir. Bu alanlar, ekonomik büyüklüğün önemli bir bölümünü
doğrudan veya dolaylı biçimde etkilemektedir.
Mekanizma:
doğrudan devlet değil, “dağıtım ağları”
Burada önemli
bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir. İlişki çoğu zaman “devlet doğrudan
dağıtır” şeklinde değil, merkezi iktidar siyasa ve bütçe önceliklerini belirler,
bürokrasi uygulama ve filtreleme yapar, yerel yönetimler dağıtımın alandaki
yüzü olur ve özel sektör kamu projeleriyle bütünleşir şeklinde işler. Bu yapı yazında
“dağıtım ağları ekonomisi” (political economy of distribution networks)
olarak ele alınır.
Patronaj
(çıkar) ve ekonomik bağımlılık ilişkisi
Patronaj (clientelism)
çerçevesinde ekonomik kaynaklar yalnızca verimlilik aracı değil aynı zamanda
siyasal bağlılık üretme aracıdır. Bu durumda ekonomik ilişki kaynak, yatırım, istihdam
ve siyasal destek üretimi biçemine yaklaşır. Bu, ekonomiyi tümüyle siyasallaştırmaz ancak ekonomik
kararların bir kısmını siyasal ussallığa açar.
Devlet–özel
sektör iç içeliği
Türkiye’de
önemli bir başka boyut büyük ölçekli projeler, kamu-özel iş birliği modelleri, inşaat
ve altyapı sektörü ve finansman ve kredi ilişkileridir. Bu alanlarda devlet ve
özel sektör arasında yüksek düzeyde karşılıklı bağımlılık, proje bazlı iş birliği
ve düzenleyici bağımlılık oluşur. Bu durum, ekonomik aktörleri siyasal karar
süreçlerine daha duyarlı duruma getirir.
Kurumsal
çerçeve: piyasa tümüyle siyasal değildir ama “tarafsız da değildir”
Önemli bir
denge noktası olarak belirtmek gerekir ki Türkiye piyasası tümüyle devlet denetimli
değildir ancak tümüyle serbest de değildir ve kurumsal olarak da tarafsız değildir.
Bu nedenle yapı karma “ekonomi içinde yüksek siyasal etki alanı” şeklinde
tanımlanabilir.
Sonuç: iç
içelik düzeyi
Tüm bu
katmanlar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’de siyaset–ekonomi ilişkisi tümüyle
ayrışmış değildir (liberal model değil), tümüyle birleşmiş de değildir (klasik
devlet ekonomisi değil) ve yüksek düzeyde etkileşimli ve dağıtım merkezli bir
hibrit yapıdadır. Türkiye’de siyasal iktidar ile ekonomik kaynak dağılımı,
devletin bütçe, yatırım ve özendirme mekanizmaları üzerinden yüksek düzeyde iç
içe geçmiştir ancak piyasa aktörleri ve kurumsal aracılar tarafından katmanlı
biçimde yürütülen hibrit bir dağıtım sistemi niteliği taşımaktadır.
Bu Ağlar Siyasal
Kararlılığı mı Güçlendirmekte, Yoksa Yarışmayı Daha Kırılgan ve Sert Duruma mı Getirmektedir?
Bu sorunun
kısa yanıtı her ikisini aynı anda yaptığı fakat zaman ufku değiştikçe etkisinin
tersine döndüğüdür. Bu ağlar kısa vadede kararlılık üretirken, orta–uzun vadede
yarışmayı daha kırılgan ve sert duruma getirme eğilimindedir. Bu oluşumu üç
katmanlı açıklamak gerekir. Birincisi, bu ağlar kısa vadede kararlılık üretme
mekanizmasıdır. Siyasal-ekonomik dağıtım ağları ilk aşamada sistemin
“çalışmasını” sağlar. Kaynak dağıtımı süreklilik kazanır. Ekonomik aktörler
öngörülebilir ilişki kurar. Siyasal destek ağları bütünleşir. Krizler daha
yönetilebilir olur. Bu açıdan, dağıtım ağları, siyasal sistemde “bağlayıcı
çimento” işlevi görür. Özellikle, patronaj ilişkileri, kamu yatırımları ve yerel
yönetim ağları siyasal koalisyonu ayakta tutar. İkincisi, orta vadede ise
bağımlılık ve yarışmanın sertleşmesi sonucunu yaratır. Ağlar büyüdükçe ikinci
bir etki ortaya çıkar ve bağımlılık artar. Ekonomik aktörler siyasal kararlara
daha duyarlı olur. Kaynak dağıtımı “yaşamsal” bir soruna dönüşür. Siyasal denetim
kaybı ekonomik kayıp anlamına gelir. Bu noktada yarışma daha sert, daha sıfır
toplamlı ve daha yüksek riskli bir yapıya evrilir. Çünkü artık sorun sadece
iktidar değil, kaynak akışının denetimidir. Üçüncüsü, uzun vadede kırılganlık
ve sistemsel gerilim yaratır. En önemli aşama burasıdır. Dağıtım ağları
genişledikçe kaynakların dağıtımı daha karmaşık duruma gelir, beklentiler artar,
her aktör daha fazla “hak edilmiş pay” ister ve dışlanma maliyeti yükselir. Bu
durum iki sonucu aynı anda üretir. Birincisi, kararlılığın kırılganlaşmasıdır. Sistem
daha fazla aktörü beslemek zorunda kalır. İkincisi, yarışmanın sertleşmesidir. Çünkü
dışarıda kalmak daha maliyetlidir. Bu tür sistemlerde temel paradoks kararlılık
mekanizmalarının aynı zamanda gerilim biriktirmesidir. Çünkü, kararlılık kaynak
dağıtımına bağlıdır, kaynaklar sınırlıdır ve siyaset bu sınırlı kaynağın denetim
savaşımıdır. Bu ağlar kısa vadede siyasal kararlılığı güçlendirir (koalisyonu
bir arada tutar, öngörülebilirlik sağlar), orta ve uzun vadede ise yarışması
daha kırılgan ve sert duruma getirir (bağımlılık, sıfır toplamlı savaşım ve
dışlama riskini artırır). Türkiye’de siyasal-ekonomik dağıtım ağları, kısa
vadede kararlılık üreten bir koalisyon çimentosu işlevi görürken, uzun vadede
kaynak bağımlılığı ve dışlama maliyetlerini artırarak siyasal yarışmayı daha
kırılgan ve sert bir yapıya dönüştürmektedir.
Toplumun Farklı
Kesimlerinde Gözlenen Belirsizlik, Öfke ve Değişim İstemi Siyasal Sistemi Nasıl
Etkilemektedir?
Bu soru,
artık elit yarışmasından çıkıp rejimin toplumsal tabanla kurduğu ilişkiye geçiş
yapmaktadır. Burada önemli nokta toplumdaki belirsizlik, öfke ve değişim sitemimin
tek başına bir sonuç olmadığı ve siyasal yarışmanın hızını, tonunu ve risk düzeyini
belirleyen bir değişken olduğudur. Bu sonucu üç ayrı kanaldan açıklamak
gerekir: Birincisi belirsizlik siyasal davranışı öngörülemez kılan zemindir. Toplumda yaygın belirsizlik duygusu (ekonomik,
kurumsal ve gelecek algısı açısından) seçmen davranışını dalgalı duruma getirir,
sadık oy bloklarını zayıflatır, kararsız seçmen oranını artırır ve kısa vadeli
kararları güçlendirir. Bu durum siyaset açısından uzun vadeli ideolojik
bağlılıkların zayıflaması, kısa vadeli başarım algısının daha belirleyici olması
sonucunu üretir. İkincisi, öfke olgusudur. Öfke duygusu bir seferberlik gücüdür
ama aynı zamanda sistemsel kırılganlık kaynağıdır. Toplumsal öfke iki yönlü
etki üretir: Seferberlik etkisi olarak muhalefet için yüksek enerji üretir, kitlesel
katılımı artırır ve değişim isteklerini görünür kılar. Diğeri düzensizleştirici
etkidir. Siyasal söylemi sertleştirir, kutuplaşmayı artırır ve uzlaşma
alanlarını daraltır. Bu nedenle öfke hem değişimin motorudur ve hem de siyasal
sertleşme mekanizmasıdır. Üçüncüsü, değişim istekleridir. Sistemin yönünü
zorlayan ana baskı buradan kaynaklanır. Değişim istemi, belirsizlik ve öfkenin
birleşiminden doğar ve siyasal sistem üzerinde en doğrudan olumsuz etkiye
sahiptir. Bu istek iktidar blokunu “başarı ve sonuç üretmeye” zorlar, muhalefeti
“kurumsal kapasite seçeneği” üretmeye iter ve siyasal yarışmayı seçim ötesi bir
“meşruluk sınavına” dönüştürür. Bunların sistem üzerindeki birleşik etkisi iki
yönlü baskı oluşturmasıdır. Bu üç unsur birlikte çalıştığında siyasal sistemde
çift yönlü baskı oluşur: Birincisi, iktidar üzerindeki baskıdır. Başarım
baskısı, meşruluk baskısı ve kaynak dağıtımında denge baskısı bunlar
arasındadır. İkincisi, muhalefet üzerinde baskı oluşmasıdır. Birlik ve eş güdüm
baskısı, seçenek üretme zorunluluğu ve beklenti yönetimi sorunu bunlar
arasındadır. Bu toplumsal devingenler siyasal sistemi daha hareketli, daha
hızlı tepki veren, daha kısa vadeli düşünen ve daha sert yarışma üreten bir
yapıya dönüştürür. Ancak aynı zamanda yanlış kararların maliyeti artar, toplumsal
beklenti baskısı yükselir ve siyasal kırılma riski birikir. Toplumda gözlenen
belirsizlik, öfke ve değişim istekleri siyasal sistemi hem daha yüksek düzeyde seferber
etmekte hem de yarışması daha kısa vadeli, daha sert ve daha kırılgan duruma
getirerek sistem üzerindeki baskıyı sürekli artırmaktadır.
Toplumsal
Seferberlik Siyasal Değişimin Hızını ve Yönünü Belirleyebilir mi?
Belirleyebilir
ama tek başına değil ve her zaman doğrudan değil. Toplumsal seferberlik siyasal
değişimin hem hızını hem yönünü etkileyen güçlü bir değişkendir, fakat etkisi
kurumsal yapı, elit bölünmesi ve ekonomik koşullar tarafından filtrelenir. Bunu
üç düzeyde düşünmek gerekir: Birincisi, seferberliğin “hız” üzerindeki etkisidir.
Toplumsal seferberlik (mitingler, protestolar, kitlesel siyasal katılım, yoğun
seçim seferberliği) siyasal gündemi hızla değiştirir, karar alıcıları kısa
vadeli tepki vermeye zorlar ve krizlerin daha hızlı siyasal sonuç üretmesine
yol açar. Bu açıdan seferberlik, siyasal zamanın “yavaş” akışını hızlandıran
bir baskı mekanizmasıdır. Özellikle yüksek belirsizlik dönemlerinde bu etki
daha da artar. İkincisi, seferberliğin “yön” üzerindeki etkisidir. Bu koşullu
belirleyiciliktir. Seferberlik tek başına yön belirlemez ancak hangi aktörlerin
üstün olacağını etkiler. Yönü belirleyen üç önemli filtre vardır: Birincisi elit
bölünmesidir. Elitler bölünmüşse seferberlik değişimi hızlandırabilir. Elitler
bütünse seferberlik sınırlı etki üretir. İkincisi kurumsal yapıdır. Kurumlar
açık ve yarışmacıysa seferberlik seçimsel değişime dönüşür. Kurumlar kapalıysa seferberlik
baskı üretir ama sonuç gecikebilir. Üçüncüsü, kaynak denetimidir. Kaynakları denetim
altında tutan aktörler seferberliğin yönünü yavaşlatabilir. Kaynak kaybı
yaşayan aktörler ise hızla zayıflar. Ancak, seferberlik otomatik değişim demek
değildir. Siyasal bilim yazınında temel uyarı toplumsal seferberliğin,
değişimin “tetikleyicisi” olduğu ancak “sonuç üreticisi” olmadığıdır. Çünkü, sokak
gücü baskı üretir, seçim ise sonuç üretir ve elit ayrışması da dönüşüm üretir. Seferberlik
bu üç mekanizmayı etkiler ama tek başına yerine geçmez.
Türkiye Tipi
Sistemlerde Özel Devingen: Yarışmanın yüksek olduğu, kurumların kısmen siyasallaştığı sistemlerde seferberlik
daha hızlı sonuç üretme gücüne sahiptir ancak aynı zamanda karşı seferberliği
tetikler ve kutuplaşmayı artırır. Bu nedenle sonuç çoğu zaman “doğrudan
dönüşüm” değil, “gerilimli yeniden denge” olur. Toplumsal seferberlik, siyasal
değişimin hızını güçlü biçimde artırabilir ancak yönünü tek başına belirlemez
ve etkisi, elit bölünmesi, kurumsal yapı ve kaynak denetimi tarafından
şekillendirilen koşullu bir belirleyicilik taşır.
Türkiye Mevcut
Devingenler İçinde Denetimli Bir Siyasal Sertleşme mi, Yoksa Daha Derin Bir Sistemsel
Dönüşüm Süreci mi Yaşamaktadır?
Türkiye’deki
mevcut siyasal süreci yalnızca “geçici bir gerilim” ya da yalnızca “olağan
siyasal kutuplaşma” olarak değerlendirmek giderek yetersiz kalmaktadır. Ortaya
çıkan tablo, bir yandan denetimli bir siyasal sertleşme dinamiği üretirken,
diğer yandan daha derin bir sistemsel dönüşümün işaretlerini aynı anda
taşımaktadır. Dolayısıyla süreç, tek boyutlu değildir ve iç içe geçmiş iki ayrı
eğilimin eş zamanlı ilerlediği karmaşık bir yapıya sahiptir.
Denetimli
siyasal sertleşme devingeni: İlk düzlemde gözlenen olgu siyasal yarışmanın giderek daha
yüksek yoğunluklu duruma gelmesidir. Bu sertleşme yargı ve yönetsel süreçlerin
siyasal etkisinin artması, güvenlik merkezli siyasal dilin güçlenmesi, siyasal
aktörler arasındaki meşruluk krizinin derinleşmesi ve seçim yarışmasının
“varoluşsal savaşım” biçiminde algılanması üzerinden ilerlemektedir. Ancak bu
sertleşmeye karşın sistem tümüyle çözülmüş değildir. Çünkü seçim mekanizması
sürmektedir, kurumsal yapı bütünüyle dağılmamıştır, elit koalisyonları tümüyle
kopmamıştır ve devlet kapasitesi işlev görmeye devam etmektedir. Bu nedenle
mevcut tabloyu ilk aşamada “denetimli fakat yoğunlaşan bir siyasal sertleşme”
olarak tanımlamak olanaklıdır.
Süreç
yalnızca sertleşme değildir: Bununla birlikte mevcut devingenler yalnızca kısa vadeli
sertleşmeye indirgenemez. Çünkü siyasal yarışma artık yalnızca hükümet değişimi
sorunu olmaktan çıkmış, doğrudan doğruya devlet gücünün yapısı, kaynak dağıtım
mekanizmaları, kurumsal denetim alanları ve siyasal meşruluğun tanımı üzerinde
yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu durum, sistemin temel işleyiş mantığının
tartışmaya açıldığı daha derin bir dönüşüm alanına işaret etmektedir.
Dönüşümün
temel göstergeleri: Türkiye’de
daha derin bir sistemsel dönüşüm olasılığını güçlendiren başlıca göstergeler yarışmanın
sıfır toplamlı duruma gelmesi, siyasal aktörler açısından iktidar kaybının yalnızca
seçim yenilgisi değil ekonomik, kurumsal ve siyasal güç kaybı anlamına gelmesi,
kurumsal tarafsızlık algısının zayıflaması, yargı, bürokrasi ve güvenlik
kurumlarının siyasal yarışmanın parçası olarak algılanması, toplumsal seferberliğin
yükselmesi ve elit yarışmasının derinleşmesidir. Siyasal savaşım artık yalnızca
partiler arasında değil ekonomik ağlar, bürokratik yapı, yerel yönetimler ve medya
ve kurumsal alanlar üzerinde de yoğunlaşmaktadır.
Kanımca, Türkiye
“ara rejim” özelliklerini yaşamaktadır. Bu nedenle Türkiye’yi tam otoriter
kapanma ve tam demokratik normalleşme ikiliğiyle açıklamak artık yetersiz
kalmaktadır. Daha doğru tanım Türkiye’nin, yarışmacı siyasal yapının tümüyle
ortadan kalkmadığı, ancak kurumsal tarafsızlığın zayıfladığı, devlet
kapasitesinin siyasal savaşımda daha görünür olduğu ve iktidar yarışmasının
sistemin yapısını dönüştürmeye başladığı bir “ara rejim” olduğudur. Mevcut
süreç yalnızca geçici bir siyasal sertleşme değildir, aynı zamanda devlet,
kurumlar, kaynak dağılımı ve siyasal meşruluk ilişkilerinin yeniden
tanımlandığı daha derin bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. Ancak bu
dönüşüm henüz tamamlanmış değildir. Türkiye şu anda çözülmeyen fakat sürekli
gerilim üreten ve yeniden denge arayan yüksek yoğunluklu bir geçiş evresi
içinde bulunmaktadır. Türkiye mevcut devingenler içinde yalnızca denetimli bir
siyasal sertleşme yaşamamakta, aynı zamanda siyasal yarışmanın devlet yapısı,
kurumsal işleyiş ve kaynak dağılımı üzerinde yeniden tanımlandığı daha derin ve
henüz tamamlanmamış bir sistemsel dönüşüm sürecine doğru ilerlemektedir.
Siyasal Sistemin
Geleceği Seçimler, Elit Dengeleri ve Ekonomik Koşullar Tarafından Nasıl Şekillendirilecektir?
Bu soru
artık “tek bir neden–sonuç” ilişkisi değil, üç değişkenli bir siyasal denge
modeline ilişkindir. Seçimler, elit dengeleri ve ekonomi birbirini sürekli
besleyen ve sınırlayan bir üçgen oluşturur. Türkiye gibi yüksek yarışma ve
yüksek belirsizlik içeren sistemlerde bu üç etmenin etkisi ayrı ayrı değil,
birbirini hızlandıran zincirleme etkiler şeklinde ortaya çıkar.
Seçimler:
meşruluk üretimi ve gücün yeniden dağıtımı
Seçimler,
Türkiye’de yalnızca hükümet değişimi mekanizması değil, aynı zamanda siyasal meşruluğun
yeniden üretildiği alan, elit koalisyonlarının sınandığı mekanizma ve toplumsal
enerjinin yönlendirildiği kanal işlevini görür. Ancak seçimlerin etkisi
yalnızca sonuç üretmesiyle değil, sonuç olasılığının yarattığı davranış
değişimleriyle belirlenir. Bu nedenle seçimler ittifakları değiştirir, stratejik
konumları yeniden şekillendirir ve kurumsal ve ekonomik beklentileri etkiler.
Elit
dengeleri: sistemin gerçek “karar mekanizması”
Siyasal
sistemin yönünü belirleyen asıl yapı çoğu zaman seçmen değil, elit
koalisyonlarının iç dengeleridir. Bu koalisyon siyasal partileri, bürokratik
yapıyı, ekonomik aktörleri, yerel güç merkezlerini ve güvenlik ve kurumsal
yapıları içerir. Elit dengeleri açısından önemli değişkenler koalisyon
bütünlüğüdür. Elitler bir arada kaldıkça sistem kararlılık içinde kalır. Bölündükçe
sistem hızla değişime açılır. İkincisi, kaynak dağıtımı kapasitesidir. Ekonomik
kaynaklar azaldıkça elitler arası yarışma sertleşir. Üçüncüsü, güven ilişkisidir.
Elitler arası güven zayıfladığında siyasal sistem “yüksek riskli yarışma”
alanına dönüşür.
Ekonomik
koşullar: sistemin sınırlarını çizen değişken
Ekonomi,
siyasal sistemin hem kararlılığını hem de kriz olasılıklarını belirleyen temel
altyapıdır. Üç önemli etki alanı vardır: Birincisi, dağıtılabilir kaynak hacmidir.
Büyüme varsa sistem daha esnek olur ve daralma varsa yarışma sertleşir.
İkincisi, enflasyon ve gelir dağılımıdır. Toplumsal memnunluk doğrudan
etkilenir ve siyasal seferberlik artar. Üçüncüsü, dış finansman ve güvendir. Dış
kaynak erişimi sistemin manevra alanını belirler ve güven kaybı siyasal baskıyı
artırır.
Üç etmenin
birleşik etkisi: “geri besleme döngüsü”
En önemli
nokta bu üç değişkenin ayrı değil, birlikte çalışmasıdır. Seçimler elitleri sınar.
Elit dengeleri seçim stratejisini belirler. Ekonomi hem seçimi hem elitleri
sınırlar. Bu yapı bir geri besleme döngüsü üretir: ekonomik sıkışma, elit yarışması
artışı, seçimlerin sertleşmesi, daha yüksek belirsizlik ve yeni ekonomik baskılar.
Olası
yönelimler: üç senaryo
Bu üçlü yapı
gelecekte üç temel yöne evrilebilir: Birincisi, denetimli kararlılık senaryosudur.
Elit koalisyonları korunur, ekonomi yönetilebilir düzeyde kalır ve seçimler
sistem içinde denge üretir. İkincisi, sert yarışma ama sistem içi devamlılıktır.
Ekonomik baskı artar, elit yarışması sertleşir ancak seçim mekanizması sistemi
taşımaya devam eder. Yapısal kırılmada ise elitler ciddi biçimde bölünür, ekonomik
kriz derinleşir ve seçimler sistemin yönünü köktenci biçimde değiştirir. Türkiye
siyasal sisteminin geleceği tek bir etmen tarafından değil, seçimlerin meşruluk
üretme gücü, elit koalisyonlarının bütünlüğü ve ekonomik koşulların dağıtım
kapasitesi arasındaki etkileşim tarafından belirlenecektir. Bu üçlü yapı,
sistemi ya denetimli bir denge içinde tutacak ya da yarışmayı daha sert ve
yeniden yapılanmaya açık bir aşamaya taşıyacaktır. Türkiye’de siyasal sistemin
geleceği, seçimlerin meşruluk üretme kapasitesi, elit koalisyonlarının
bütünlüğü ve ekonomik koşulların kaynak dağıtım gücü arasındaki etkileşim
tarafından belirlenen sürekli geri besleme üreten bir denge–gerilim üçgeni
içinde şekillenecektir.
AKP–CHP
İktidar Savaşımında Bundan Sonra Ne Olabilir?
Mevcut devingenler
birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı süreç,
büyük olasılıkla klasik bir “normal seçim yarışması” olmayacaktır. Daha olası
görünen tablo, devlet kapasitesi, yargı süreçleri, toplumsal seferberlik ve
ekonomik baskının iç içe geçtiği uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir siyasal savaşımdır.
Bu savaşımda birkaç temel eğilim öne çıkmaktadır.
Siyasal yarışma
daha da sertleşecektir: En güçlü olasılık budur. Çünkü, iktidar açısından seçim kaybı yalnızca
hükümet değişimi anlamına gelmemektedir. Muhalefet açısından ise geri çekilme,
siyasal enerjinin çözülmesi riskini taşımaktadır. Bu nedenle taraflar iktidar
savaşımını giderek daha “varoluşsal” görmeye başlayacaktır. Bunun sonucu olarak,
yargısal süreçlerin artması, belediyeler üzerindeki baskının yoğunlaşması, siyasal
meşruluk tartışmalarının sertleşmesi ve medya ve kamuoyu savaşlarının büyümesi
olasıdır.
CHP
üzerindeki çok yönlü baskı artacaktır: Önümüzdeki dönemde CHP’nin en önemli sorunu dış baskıdan çok,
dış baskıyla birleşen iç denge sorunu olacaktır. Üç alan özellikle önemlidir:
Birincisi, liderlik ve birlik sorunudur. Özgür Özel çizgisi ile eski yapı
arasındaki gerilim sürecektir. İmamoğlu etmeni CHP içindeki ağırlığını
koruyacaktır. Parti içi meşruluk tartışmaları tümüyle bitmeyecektir. İkincisi,
kurumsal baskıdır. Belediyeler, kadrolar ve yerel yönetim alanları üzerindeki
denetim ve baskı mekanizmalarının sürmesi beklenebilir. Üçüncüsü beklenti
baskısıdır. Toplumsal seferberlik yükseldikçe CHP üzerindeki “sonuç üretme”
baskısı da büyüyecektir. Bu çok önemli bir noktadır: Yükselen umut, aynı
zamanda kırılganlık da üretir.
AKP daha denetimli
ama daha güvenlik merkezli bir siyaset izleyebilir. AKP açısından öncelikli
hedef sistem merkezini kaybetmemek, elit koalisyonunu çözülmeden tutmak ve ekonomik
baskıyı yönetilebilir düzeyde denetim altında tutmaktır. Bu nedenle, güvenlik
ve kararlılık söylemi güçlenebilir, devlet kapasitesi daha görünür
kullanılabilir ve “kararsızlık riski” vurgusu artabilir. AKP’nin stratejisi
büyük olasılıkla denetimli sertleşme ve seçim meşruluğunu koruma bileşimi
olacaktır.
Toplumsal
seferberlik yükselecektir: Özellikle, gençler, kadınlar, kentli orta sınıflar ve ekonomik baskı
yaşayan gruplar daha yüksek siyasal katılım gösterebilir. Bu durum mitingleri
büyütebilir, sokak siyasetini artırabilir ve seçim atmosferini sürekli kılabilir.
Ancak bu seferberlik aynı zamanda karşı seferberliği de tetikleyecektir.
Türkiye
“uzun seçim atmosferi”ne girebilir: En güçlü olasılıklardan biri budur. Yani, resmi seçim tarihi
beklenmeden, sürekli kampanya dili kullanılan, her gelişmenin seçim etkisiyle
yorumlandığı ve kurumların da bu atmosferden etkilendiği bir dönem oluşabilir. Bu
durumda siyaset gündelik yönetimden çok sürekli güç savaşımına dönüşür.
Önemli
eşik ekonomidir: Sürecin
yönünü en fazla belirleyecek unsur ekonomidir. Ekonomik daralma derinleşirse, gelir
baskısı artarsa ve kaynak dağıtımı zorlaşırsa iktidar bloğu üzerindeki baskı
artacaktır. Ancak ekonomi tümüyle çökmediği sürece devlet kapasitesi, kurumsal
ağlar ve güvenlik eksenli siyaset iktidarın hareket alanını koruyabilir.
En olası
genel senaryo: Mevcut
veriler ışığında en olası tablo şudur: Türkiye kısa vadede ani rejim değişimi
değil, giderek sertleşen, kurumsal savaşım ile toplumsal seferberliğin iç içe
geçtiği, seçimlerin merkezde kalmaya devam ettiği fakat yarışmanın giderek daha
yüksek maliyetli duruma geldiği uzun süreli bir siyasal gerilim dönemine
girmektedir. Bu süreçte ne iktidarın tam denetimi ve ne de muhalefetin hızlı
zaferi kesin görünmektedir. Daha olası olan yüksek gerilimli, dalgalı ve
sürekli yeniden dengelenen bir güç savaşımıdır.
Türkiye’de bundan sonra görülecek temel eğilim, klasik demokratik yarışmadan
çok devlet kapasitesi, toplumsal seferberlik, ekonomik baskı ve kurumsal savaşımların
aynı anda çalıştığı uzun süreli ve sert bir iktidar savaşımının derinleşmesi
olacaktır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma
boyunca Türkiye’de son dönemde giderek sertleşen siyasal yarışmanın niteliği,
aktörleri, kurumsal boyutları ve toplumsal etkileri incelenmiştir. Yapılan
çözümleme göstermektedir ki Türkiye’de siyasal savaşım artık yalnızca klasik
anlamda partiler arası ideolojik bir yarışma olarak açıklanamaz duruma
gelmiştir. Mevcut süreç, devlet kapasitesi, ekonomik kaynak dağılımı, kurumsal denetim
alanları ve toplumsal seferberliğin iç içe geçtiği çok katmanlı bir iktidar savaşımına
dönüşmektedir.
Bu çerçevede
AKP, devlet merkezini ve mevcut siyasal-ekonomik koalisyonu korumaya çalışan
ana güç olarak hareket ederken, CHP giderek daha geniş toplumsal seferberlik
üreten bir yönetim koalisyonu seçeneği kurmaya çalışmaktadır. MHP sistemin
güvenlik ve devlet sürekliliği eksenli sert çekirdeği olarak işlev görmekte,
DEM Parti sistem içinde temsil alanını korumaya çalışan gerilimli bir konumda
yer almakta ve İYİ Parti ise iki büyük blok arasında sıkışmış merkez arayışını
sürdürmektedir.
Çalışmanın
temel bulgularından biri, Türkiye’de yargı, bürokrasi ve güvenlik
mekanizmalarının artık yalnızca siyasal yarışmayı düzenleyen tarafsız yapılar
olarak algılanmamasıdır. Bu kurumlar giderek daha fazla biçimde siyasal savaşımın
doğrudan etkilediği ve aynı zamanda savaşımı etkileyen etkili güç alanları durumuna
gelmektedir. Bu durum, yarışmanın sertliğini artırmakta ve siyasal aktörlerin
mücadeleyi “yüksek maliyetli varoluşsal yarışma” biçiminde algılamasına yol
açmaktadır.
Ekonomik
kaynak dağıtımı ile siyasal iktidar arasındaki yoğun ilişki de bu süreci
derinleştirmektedir. Kamu kaynakları, yerel yönetimler, yatırım ağları, özendirme
(teşvik) sistemleri ve ekonomik patronaj (çıkar) ilişkileri yalnızca ekonomik
işleyiş değil, aynı zamanda siyasal koalisyonların devamlılığı açısından da
önem taşımaktadır. Bu nedenle siyasal iktidar savaşımı yalnızca yönetim
değişimi değil, aynı zamanda kaynakların yeniden dağıtımı ve güç ağlarının
yeniden biçimlenmesi anlamına gelmektedir.
Toplumsal
düzeyde ise belirsizlik, öfke ve değişim istekleri giderek büyüyen bir siyasal
enerji üretmektedir. Özellikle gençler, kadınlar, kentli orta sınıflar ve
ekonomik baskı altında bulunan kesimlerde gözlenen yüksek siyasal seferberlik
Türkiye’de siyasal yarışmanın yalnızca elitler arası bir savaşım olmaktan
çıktığını göstermektedir. Ancak bu seferberlik aynı zamanda kutuplaşmayı
derinleştirmekte ve siyasal sistem üzerindeki baskıyı artırmaktadır.
Bununla
birlikte mevcut süreç yalnızca siyasal sertleşme olarak değil, aynı zamanda
çözüm kapasitesi zayıflayan uzun süreli bir geçiş dönemi olarak da
değerlendirilmelidir. Türkiye’de siyasal krizlerin çözülme hızının, krizlerin üretildiği hızın
gerisinde kalmaya başlaması sistemin sürekli yeniden dengelenen fakat tam
olarak kararlılığa kavuşamayan bir yapıya evrilmesine yol açmaktadır. Bu durum,
siyasal zaman ile kurumsal çözüm kapasitesi arasındaki uyumsuzluğun giderek
büyüdüğünü göstermektedir.
Bu bağlamda
özellikle CHP içerisindeki liderlik ve meşruluk tartışmalarının kısa sürede
tamamen sona ermeme olasılığı önem taşımaktadır. CHP artık yalnızca bir
muhalefet partisi değil, aynı zamanda geniş toplumsal değişim beklentisinin
taşıyıcısı olarak görülmektedir. Bu nedenle parti içerisindeki her gerilim
yalnızca kurumsal bir sorun değil, aynı zamanda muhalefetin toplumsal
güvenilirliği ve iktidar seçeneği üretme kapasitesi açısından da belirleyici duruma
gelmektedir. Parti içi mücadelelerin uzaması, toplumsal0seferberliğin
enerjisini zayıflatabileceği gibi, muhalefetin yönetme kapasitesine ilişkin
soru işaretlerini de artırabilir.
Öte yandan
AKP–CHP yarışmasının giderek klasik demokratik yarış sınırlarının ötesine
taşındığı görülmektedir. Siyasal savaşım yalnızca seçim kazanmaya değil, karşı
tarafın hareket kapasitesini sınırlandırmaya yönelen uzun süreli bir güç
mücadelesi görünümü kazanmaktadır. Bu durum, Türkiye’yi sürekli seçim
atmosferinin egemen olduğu, krizlerin süreklileştiği ve siyasal gündemin kalıcı
biçimde yüksek gerilim ürettiği bir yapıya sürükleyebilir.
Genel seçim
sürecinin yaklaşmasıyla birlikte üç temel baskının daha da yoğunlaşması
muhtemeldir: zaman baskısı, meşruluk baskısı ve ekonomik baskı. Siyasal
aktörler yaklaşan seçimler nedeniyle daha saldırgan ve kısa vadeli stratejilere
yönelebilir, toplum seçimlerin sistemin yönünü belirleyip belirlemeyeceğini
daha yoğun biçimde sorgulayabilir ve ekonomik belirsizlik ise hem siyasal yarışmayı
hem de toplumsal kaygıları büyütebilir.
Bu nedenle
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde hızlı ve kesin çözümler üreten bir siyasal kararlılığa
ulaşmasından çok uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir “uzamış geçiş rejimi” devingeni
yaşaması daha olası görünmektedir. Bu tür dönemlerin temel özelliği, seçimlerin
devam ettiği fakat krizlerin süreklileştiği, iktidarın güçlü kalmaya devam
ettiği ancak sürekli baskı altında bulunduğu, muhalefetin büyüyen toplumsal
enerji taşıdığı fakat tam kurumsal konsolidasyon sağlayamadığı ve toplumun ise
aynı anda hem seferber hem de yorgun duruma geldiği siyasal yapılardır.
Bütün bu devingenler
birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin kısa vadede ne tam demokratik
normalleşme ne de tam otoriter kapanma yönünde ilerleyeceği söylenebilir. Daha
çok, seçimlerin sürdüğü ancak kurumsal tarafsızlığın tartışmalı duruma geldiği,
devlet kapasitesinin siyasal savaşımda daha görünür kullanıldığı, toplumsal seferberliğin
yükseldiği ve siyasal yarışmanın giderek daha sertleştiği bir “ara rejim”
dinamiği ortaya çıkmaktadır.
Önümüzdeki
dönemde Türkiye siyasetinin yönünü belirleyecek üç temel değişken öne
çıkacaktır: seçimlerin meşruluk üretme kapasitesi, elit koalisyonlarının
bütünlüğü veya çözülme düzeyi ve ekonomik koşulların sürdürülebilirliği. Bu üç
unsur arasındaki denge, sistemin denetimli biçimde devam edip etmeyeceğini ya
da daha derin bir yeniden yapılanma sürecine girip girmeyeceğini
belirleyecektir.
Türkiye şu
anda ne iktidarın kesin kazandığı ne de muhalefetin kaçınılmaz biçimde
yükseldiği bir aşamadadır. Ancak mevcut toplumsal enerji, ekonomik baskılar ve
siyasal seferberlik düzeyi uzun yıllardan sonra ilk kez iktidar değişimi olasılığını
toplumsal ve siyasal açıdan gerçek ve güçlü bir olasılık durumuna getirmiş
görünmektedir.
Sonuç olarak
Türkiye, sıradan bir hükümet-muhalefet çekişmesi değil, devlet gücü, ekonomik
kaynaklar, kurumsal denetim alanları ve toplumsal seferberliğin iç içe geçtiği
yüksek yoğunluklu bir siyasal dönüşüm süreci yaşamaktadır. Mevcut eğilimler,
yakın gelecekte düşük gerilimli bir normalleşmeden çok uzun süreli, sert,
dalgalı ve sürekli yeniden dengelenen bir iktidar savaşımının süreceğine işaret
etmektedir.
Kaynakça
Acemoglu,
D., ve Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power,
prosperity and poverty. Crown Business.
Bellin, E.
(2012). Reconsidering the robustness of authoritarianism in the Middle East:
Lessons from the Arab Spring. Comparative Politics, 44(2), 127–149.
Bermeo, N.
(2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19.
Carothers,
T. (2002). The end of the transition paradigm. Journal of Democracy, 13(1),
5–21.
Collier, P.
(2007). The bottom billion: Why the poorest countries are failing and what can
be done about it. Oxford University Press.
Diamond, L.
(2002). Thinking about hybrid regimes. Journal of Democracy, 13(2), 21–35.
Fukuyama, F.
(2014). Political order and political decay: From the industrial revolution to
the globalization of democracy. Farrar, Straus and Giroux.
Gandhi, J.
(2008). Political institutions under dictatorship. Cambridge University Press.
Huntington,
S. P. (1968). Political order in changing societies. Yale University Press.
Huq, A., ve
Ginsburg, T. (2018). How to save a constitutional democracy. University of
Chicago Press.
Jackson, R.
H., ve Rosberg, C. G. (1982). Why Africa’s weak states persist: The empirical
and the
Levitsky,
S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after
the Cold War. Cambridge University Press.
Linz, J. J.,
ve Stepan, A. (1996). Soruns of democratic transition and consolidation:
Southern Europe, South America, and post-communist Europe. Johns Hopkins
University Press.
Magaloni, B.
(2006). Voting for autocracy: Hegemonic party survival and its demise in
Mexico. Cambridge University Press.
Mungiu-Pippidi,
A. (2015). The quest for good governance: How societies develop control of
corruption. Cambridge University Press.
Naim, M.
(2013). The end of power: From boardrooms to battlefields and churches to
states, why being in charge isn’t what it used to be. Basic Books.
North, D.
C., Wallis, J. J., ve Weingast, B. R. (2009). Violence and social orders: A
conceptual framework for interpreting recorded human history. Cambridge
University Press.
O’Donnell,
G. (1994). Delegative democracy. Journal of Democracy, 5(1), 55–69.
Olson, M.
(1993). Dictatorship, democracy, and development. American Political Science
Review, 87(3), 567–576.
Putnam, R.
D. (1993). Making democracy work: Civic traditions in çağdaş Italy. Princeton
University Press.
Rose-Ackerman,
S., ve Palifka, B. J. (2016). Corruption and government: Causes, consequences,
and reform (2nd ed.). Cambridge University Press.
Schedler, A.
(2006). Electoral authoritarianism: The dynamics of unfree competition. Lynne
Rienner Publishers.
Slater, D.
(2010). Ordering power: Contentious politics and authoritarian leviathans in
Southeast Asia. Cambridge University Press.
Svolik, M.
W. (2012). The politics of authoritarian rule. Cambridge University Press.
Weber, M.
(1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology (G. Roth ve
C. Wittich, Eds.). University of California Press. (Original work published
1922)
Wrong, M.
(2009). It’s our turn to eat: The story of a Kenyan whistle-blower. Harper
Perennial.
Zakaria, F.
(1997). The rise of illiberal democracy. Foreign Affairs, 76(6), 22–43.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder