Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

25 Mayıs 2026 Pazartesi

 

İbrahim Anlaşmaları ve Türkiye

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

 

ÖZ

İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords), 2020 yılında İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında imzalanan ve Orta Doğu’da diplomatik normalleşmeyi hedefleyen çok katmanlı bir dış siyasa girişimidir. Bu çalışma, söz konusu anlaşmaları yalnızca ikili ilişkiler çerçevesinde değil, bölgesel güvenlik mimarisi, İran etmeni, Filistin sorunu ve büyük güçlerin yarışması bağlamında çözümlemektedir. Çalışmada, İbrahim Anlaşmaları’nın Orta Doğu’da yeni bir düzenin başlangıcı olup olmadığı tartışılmakta ve ekonomik bütünleşmenin siyasal çatışmaları azaltma kapasitesi, güvenlik iş birliği ağlarının kalıcılığı ve bölgesel kırılganlıklar değerlendirilmektedir. Ayrıca Türkiye’nin bu yeni düzende konumu çok eksenli dış siyasa yaklaşımı çerçevesinde ele alınmaktadır. Sonuç olarak, İbrahim Anlaşmaları’nın tam anlamıyla kararlı bir bölgesel düzen üretmekten çok parçalı ve katmanlı bir jeopolitik yapı oluşturduğu ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler: İbrahim Anlaşmaları, Orta Doğu, İsrail, Türkiye, İran, güvenlik mimarisi, dış siyasa, bölgesel düzen

 

ABSTRACT

The Abraham Accords, signed in 2020 between Israel and several Arab states, represent a multilayered diplomatic normalization initiative in the Middle East. This study analyzes the Accords not merely as bilateral agreements but within the broader context of regional security architecture, the Iran factor, the Palestinian issue, and great-power competition. It examines whether the Accords constitute the foundation of a new regional order by evaluating economic integration, security cooperation mechanisms, and structural vulnerabilities. Additionally, Turkey’s position is assessed within the framework of its multi-vector foreign policy approach. The study concludes that rather than producing a stable regional order, the Abraham Accords have contributed to a fragmented and layered geopolitical structure in the Middle East.

Keywords: Abraham Accords, Middle East, Israel, Turkey, Iran, foreign policy, regional order, security architecture

GİRİŞ

İbrahim Anlaşmaları ya da uluslararası adıyla Abraham Accords 2020’de İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında imzalanan normalleşme anlaşmalarıdır. Sürece büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) aracılık etmiştir. İlk imzacılar Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’dir. Daha sonra Sudan ve Fas da sürece farklı düzeylerde katılmıştır. “İbrahim/Abraham”, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da ortak kabul edilen peygamberdir. İsim, üç din arasında ortak miras fikrini vurgulamak için seçildi. Anlaşmanın başlıca hedefleri diplomatik ilişkilerin kurulması, ticaret ve yatırımın artırılması, turizm ve teknoloji iş birlikleri, güvenlik ve savunma eş güdümü ve bölgesel ittifakların güçlendirilmesidir. Örneğin İsrail ile BAE arasında doğrudan uçuşlar başlamış ve teknoloji, enerji ve savunma alanlarında ciddi iş birlikleri oluşmuştur. Uzun yıllar boyunca birçok Arap ülkesi, Filistin sorunu çözülmeden İsrail ile resmi ilişki kurmuyordu. Bu anlaşmalar o yaklaşımda önemli bir kırılma olarak görüldü.

Anlaşmayı destekleyenler şunları savundu: Orta Doğu’da çatışma yerine ekonomik bütünleşme yaratabilir, İran etkisine karşı yeni bir bölgesel denge oluşturabilir, teknoloji ve ticaret sayesinde kararlılık artabilir ve İsrail-Arap dünyası arasında psikolojik engelleri azaltabilir.

Eleştiriler ise özellikle şu noktalarda yoğunlaştı: Filistin sorununun geri plana itilmesi, Filistin adına somut kazanım üretmemesi, bölgedeki otoriter yönetimlerle stratejik ittifakların güçlenmesi ve kalıcı barış yerine jeopolitik çıkar odaklı olması.

2023 sonrası İsrail–Hamas Savaşı bölgesel atmosferi ciddi biçimde değiştirdi. Buna karşın bazı ekonomik ve diplomatik kanallar tümüyle kapanmadı ancak normalleşme süreci yavaşladı ve kamuoyu desteği birçok ülkede azaldı.

TARİHSEL ARKA PLAN VE İLGİLİ ÜLKELER

İbrahim Anlaşmaları’nı anlamak için aslında üç katmana bakmak gerekmektedir: Arap-İsrail tarihsel çatışması, bölgesel güç dengesi (özellikle İran etmeni) ve Filistin sorununun değişen konumu.

Tarihsel Arka Plan: 1948’de İsrail kurulduktan sonra birçok Arap ülkesi İsrail’i tanımadı. 1948, 1967 ve 1973 savaşları bölgesel hafızayı şekillendirdi. Uzun süre Arap dünyasında temel yaklaşım şuydu: Filistin devleti kurulmadan İsrail ile normalleşme olmaz. Bu yaklaşım özellikle 2002’deki Arap Barış Girişimi’nde resmileşti. Ancak zamanla bazı Körfez ülkeleri için öncelikler değişmeye başladı: İran’ın yükselen etkisi, ekonomik dönüşüm gereksinimi, teknoloji ve savunma iş birlikleri ve ABD ile stratejik yakınlık. Bu değişim sonunda 2020’de İbrahim Anlaşmaları’nı doğurdu. Eskiden “Önce Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail ile ilişki” yaklaşımı esas alınırken, yeni yaklaşım “İsrail ile ilişki kurup çıkarlarımızı ilerletelim; Filistin sorunu ayrı ilerlesin” oldu. Bu yüzden anlaşmalar sadece diplomatik değil, zihinsel bir paradigma değişimi olarak görüldü.

Kim Neden Katıldı?

BAE: Büyük olasılıkla sürecin en stratejik aktörüydü. Hedefleri bölgesel teknoloji merkezi olmak, İsrail teknolojisine erişmek, İran’a karşı güvenlik eş güdümü sağlamak ve Washington ile ilişkileri güçlendirmek idi. Karşılığında ABD’den F-35 savaş uçakları gibi önemli savunma avantajları gündeme geldi.

Bahreyn: Bahreyn’in güvenlik siyasası büyük ölçüde Körfez dengelerine ve Suudi Arabistan etkisine bağlıdır. İran tehdidi algısı burada çok önemliydi.

Fas: Fas için önemli Batı Sahra sorunuydu. ABD, Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenlik savını tanıdı ve Fas da İsrail ile ilişkileri normalleştirdi.

Sudan: Sudan ekonomik yaptırımlar ve uluslararası yalıtılmışlıktan çıkmak istiyordu. Ancak iç siyasal krizler nedeniyle süreç tam kurumsallaşamadı.

İran Etmeni: Birçok uzmana göre anlaşmaların görünmeyen merkezi İran’dı. Çünkü İsrail İran’ı varoluşsal tehdit görmektedir. Körfez monarşileri İran’ın bölgesel etkisinden çekinmektedir. ABD bölgede yeni bir güvenlik mimarisi kurmak istemektedir.

Sonuç olarak, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında örtülü güvenlik iş birlikleri artık açık duruma geldi. Özellikle siber güvenlik, hava savunması, istihbarat paylaşımı ve dron teknolojileri alanlarında yakınlaşma arttı.

Filistin Açısından Neden Tartışmalı? En sert eleştiriler Filistin konusunda yoğunlaştı. Filistin tarafı ve birçok eleştirmen Arap ülkelerinin Filistin’i pazarlık masasında yalnız bıraktığını savundu. Çünkü bu anlaşmalar işgali sona erdirmiyordu, bağımsız Filistin devleti oluşturmuyordu ve İsrail’in yerleşim siyasalarını durdurmuyordu. Bu nedenle Mahmut Abbas anlaşmaları “Filistin halkına sırtından bıçak saplamak” olarak tanımladı. Destekleyenler ise farklı düşünüyordu. Destekleyenlere göre İsrail’i bölgeyle bütünleştirmek savaş riskini azaltacaktı. Ekonomik bağlar uzun vadede barış üretecekti. Sürekli düşmanlık yerine karşılıklı çıkar modeli daha gerçekçi olacaktı. Filistin sorunu zaten yıllardır çözülemiyordu. Bu yaklaşım “idealizm yerine realizm” olarak sunuldu.

Türkiye Açısından Önemi

Türkiye süreci dikkatle izledi çünkü Doğu Akdeniz enerji dengeleri, Körfez yarışması, İsrail-Körfez yakınlaşması ve ABD’nin bölgesel stratejisi Türkiye’nin dış siyasasını doğrudan etkiliyordu. İlginç şekilde sonraki yıllarda Türkiye ile İsrail arasında da dönemsel normalleşme girişimleri görüldü. Çünkü bölgesel diplomasi tümüyle “bloklar” üzerinden değil, çıkar bazlı ilerlemeye başladı.

2023 Gazze Savaşı Sonrası Ne Oldu?

İsrail–Hamas Savaşı sonrası süreç ciddi darbe aldı. Özellikle Arap kamuoyunda İsrail karşıtlığı yükseldi, normalleşmeye tepki arttı ve Suudi Arabistan süreci yavaşlattı. Birçok ekonomik ve güvenlik ilişkisi tümüyle kopmadı. Çünkü devletlerin stratejik çıkarları ile halkların duygusal ve siyasal tepkileri aynı olmayabiliyordu.

İbrahim Anlaşmaları şunu gösterdi: Orta Doğu’da artık ideolojik dayanışmadan çok jeopolitik çıkarlar belirleyici olmuştur. Filistin sorunu artık birçok Arap yönetimi için dış siyasasının merkezinden çevresine kaymaya başlamıştır.

Suudi Arabistan Neden Tam Olarak Katılmadı?

Suudi Arabistan, İbrahim Anlaşmaları’nın “eksik ama en önemli halkası” olarak görülmektedir. Çünkü Suudi Arabistan sıradan bir Arap ülkesi değildir. İslam’ın en kutsal şehirleri Mekke ve Medine buradadır. Körfez’in en büyük ekonomisidir. Arap dünyasında simgesel ağırlığı çok yüksektir. Petrol ve enerji piyasalarında merkezi aktördür. ABD’nin geleneksel stratejik ortağıdır. Bu yüzden Suudi Arabistan’ın İsrail’i resmen tanıması bölgesel psikolojiyi kökten değiştirebilir.

Suudi Arabistan Neden Bekliyor?

Filistin Sorunun Duygusal Ağırlığı: BAE veya Bahreyn kadar kolay değil çünkü Suudi yönetimi kendisini yalnızca bir devlet değil İslam dünyasının liderlerinden biri olarak görmektedir. Bu nedenle, Kudüs, Mescid-i Aksa ve Filistin sorunu Suudi iç ve dış meşruluğu açısından çok duyarlı konulardır. Özellikle Gazze savaşları sonrası Arap kamuoyunda oluşan tepki Riyad’ın hareket alanını daraltmaktadır.

İç Kamuoyu ve Dinsel Meşruluk

Veliaht Prens Muhammet bin Salman son yıllarda ülkeyi modernleştirmeye çalışmaktadır: Vision 2030, turizm, teknoloji, eğlence sektörü ve ekonomik çeşitlenme gibi projelerle yeni bir Suudi modeli kurmaya çalışmaktadır. Ama rejimin meşruluğu hala kısmen dinsel otoriteye ve tutucu toplumsal dengeye dayanmaktadır. İsrail ile açık normalleşme, özellikle Gazze görüntülerinin yoğun olduğu dönemlerde iç tepki yaratabilir. Suudi Arabistan yine de anlaşmaya yakınlaşmaktadır çünkü stratejik çıkarlar güçlüdür.

İran Etmeni: Suudi Arabistan ile İsrail’in ortak kaygıları vardır: İran’ın bölgesel etkisi, füze ve dron kapasitesi ve vekil güçler ağı. Özellikle, Hizbullah ve Husiler gibi aktörler Körfez monarşileri için ciddi güvenlik sorunu olarak görülmektedir.

Teknoloji ve Ekonomi: İsrail yapay zeka, tarım teknolojisi, siber güvenlik, savunma teknolojileri ve su yönetimi alanlarında güçlüdür. Suudi Arabistan ise petrole bağımlılığı azaltmak istemektedir. Bu yüzden örtülü ekonomik ilişkiler uzun süredir zaten sürmektedir.

ABD’nin Rolü: ABD uzun süredir İsrail ile Suudi Arabistan’ı aynı stratejik blokta toplamak hedefinin peşindedir. Çünkü bu hedef İran’a karşı denge, Çin’in etkisini sınırlama, ABD’nin bölgedeki yükünü azaltma ve yeni güvenlik mimarisi kurma açısından önemli görülmektedir.

Suudi Arabistan Ne İstiyor? Riyad’ın olası normalleşme karşılığında istediği şeyler konuşulmaktadır: ABD güvenlik güvenceleri, gelişmiş silah sistemleri, sivil nükleer program desteği ve Filistin için bazı somut ödünler. Sorun sadece “İsrail’i tanımak” değil, büyük bir stratejik pazarlık yapmaktır.

2023 Gazze Savaşı Süreci Nasıl Etkiledi? Savaş sonrası süreç yavaşladı çünkü Arap kamuoyunda öfke arttı, Filistin sorunu yeniden merkeze geldi ve Suudi yönetimi daha dikkatli davranmaya başladı. Ancak birçok uzmana göre, süreç ölmedi, sadece siyasal olarak donduruldu. Çünkü jeopolitik çıkarlar hala ortada durmaktadır.

Asıl Büyük Soru: Suudi Arabistan katılırsa ne olur?

Birçok uzmana göre, Arap-İsrail çatışmasının tarihsel yapısı değişebilir, İsrail bölgesel olarak daha meşru duruma gelebilir, İran daha yalnız hissedebilir ve Filistin davasının diplomatik ağırlığı daha da azalabilir. Bu yüzden sorun sadece iki ülke ilişkisi değil, “yeni Orta Doğu düzeni” tartışmasıdır.

ABD VE İBRAHİM ANLAŞMALARI

Washington, Orta Doğu’da maliyeti daha düşük ama etkisi daha yüksek yeni bir düzen kurmak istemektedir. İbrahim Anlaşmaları sadece “barış anlaşması” değildir. Aynı zamanda bir jeopolitik mimari projesidir. 2000’lerden sonra ABD için Orta Doğu giderek daha yorucu olmuştur. Irak Savaşı, Afganistan Savaşı, Arap Baharı sonrası kararsızlık, İran gerilimi ve terörle savaşım maliyetleri önemli etmenlerdi. ABD kamuoyunda “Sonsuz Orta Doğu savaşlarından çıkmalıyız” düşüncesi güçlendi. Ama aynı anda ABD bölgeden tümüyle çekilmek de istemiyordu çünkü enerji yolları, İsrail’in güvenliği, İran ve Çin ve Rusya etkisi hala önemliydi. Bu yüzden Washington yeni bir model aradı. Eski modelde ABD doğrudan askeri olarak bölgeyi dengelemeye çalışıyordu. Yeni modelde ise bölgedeki müttefikler birbirine bağlansın ve ABD daha az maliyetle düzeni yönetsin ilkesi egemen oldu. İbrahim Anlaşmaları bu stratejiye tam uyuyordu. İsrail’i bölgesel sistemle bütünleştirmek de bir başka önemli hedefti. Uzun süre İsrail bölgede askeri olarak güçlü ama diplomatik olarak “yalnız” bir ülkeydi. ABD’nin hedeflerinden biri İsrail artık yalnız bir kale değil, bölgesel ağın parçası olsun idi. Bunun üstünlükleri ortak savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı, ekonomik bütünleşme ve İran’a karşı eş güdüm olacaktı. ABD açısından İsrail’in Arap dünyasıyla normalleşmesi yalnızca simgesel değil, stratejik bir öncelikti.

İran’ı Çevreleme Stratejisi: Washington’daki birçok stratejist İran’ın etkisini azaltmanın yolunun İsrail ve Körfez ülkeleri ekseni kurmak olduğuna inanıyordu. Çünkü, Iran bölgedeki vekil ağlarıyla etkiliydi, füze ve dron kapasitesi gelişiyordu ve ABD’nin doğrudan savaş istemediği bir ortam oluşuyordu. Dolayısıyla, İsrail’in teknolojisi, Körfez’in parası ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi birleştirilmeye çalışıldı.

Çin Etmeni: ABD Çin’in Körfez’de özellikle enerji yatırımları, liman projeleri ve teknoloji altyapıları üzerinden ekonomik etkisini artırdığını gördü. Washington, Körfez ülkelerini kendi güvenlik mimarisine daha sıkı bağlamak istedi. İbrahim Anlaşmaları biraz da “Körfez hala Amerikan düzeninin içinde kalsın” projesiydi.

Trump Yönetimi İçin İç Siyasal Değer: Anlaşmalar Donald Trump yönetimi için büyük diplomatik başarı olarak sunuldu. Çünkü, yeni savaş başlatmadan büyük anlaşma görüntüsü verdi, İsrail yanlısı seçmenlerde olumlu etki yarattı ve “Orta Doğu’da barış getiriyoruz” anlatısı oluşturdu. Bu yüzden Beyaz Saray’da imza töreni çok simgesel düzenlendi.

Biden Yönetimi Ne Yaptı? Joe Biden yönetimi de süreci tümüyle terk etmedi. Aksine, Suudi Arabistan’ı sistem içine almaya çalıştı, bölgesel bütünleşmeyi sürdürmek istedi ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa ekonomik koridoru gibi projeleri destekledi. Çünkü konu artık yalnızca Trump siyasası değil, Amerikan devlet stratejisi olmuştu.

ABD Açısından “Mükemmel Senaryo” Neydi? Washington için ideal tablo İsrail ve Körfez normalleşmesi, İran’ın çevrelenmesi, Çin etkisinin sınırlanması, ABD’nin daha az askeri yük taşıması ve bölgesel ticaret ağlarının büyümesiydi. “ABD asker göndermeden etkisini korusun” ilkesiydi. En büyük sorun Filistin sorununun çözülmemesiydi. Washington “ekonomik bütünleşme siyasal sorunları zamanla yumuşatır” varsayımını benimsedi. Ama 2023 Gazze savaşı gösterdi ki, Filistin sorunu hala bölgesel duyguları çok güçlü biçimde etkilemekteydi. Bu da ABD’nin kurmaya çalıştığı mimarinin kırılgan olduğunu ortaya koydu. ABD kısmen başarılı oldu. İsrail’in diplomatik yalıtılmışlığı azaldı. Körfez-İsrail ilişkileri derinleşti. Yeni ekonomik ağlar oluştu. Ama aynı zamanda, İran etkisi tümüyle kırılamadı, Filistin sorunu çözülmedi, Gazze savaşı süreci sarstı ve Arap kamuoyunda ciddi tepki oluştu. Yapı kuruldu ama hala kararlı değildir.

İSRAİL VE İBRAHİM ANLAŞMALARI

Kısa vadede bakılırsa, İsrail açısından İbrahim Anlaşmaları büyük stratejik başarıydı. Ama uzun vadede sorun çok daha karmaşıktır. Çünkü İsrail aynı anda büyük diplomatik kazançlar elde etti ama bazı yapısal sorunları da erteledi. Bu yüzden uzmanlar arasında “İbrahim Anlaşmaları İsrail’in güvenliğini kalıcı olarak güçlendirdi mi, yoksa geçici bir rahatlama mı sağladı?” tartışması vardır.

İsrail Ne Kazandı?

Diplomatik Yalıtılmışlığın Kırılması: On yıllarca İsrail bölgede askeri olarak güçlü ama diplomatik olarak yalnızdı. İbrahim Anlaşmaları’yla ilk kez bazı Arap devletleri İsrail’i açık biçimde tanıdı, büyükelçilik açtı ve ekonomik ilişkilere başladı. Bu psikolojik olarak çok önemliydi. Çünkü İsrail’in temel stratejik korkularından biri “bölgesel yalnızlık” idi.

“Filistin Vetosu”nun Zayıflaması: Eskiden birçok Arap ülkesi “Filistin çözülmeden İsrail’le normalleşme olmaz” diyordu. İbrahim Anlaşmaları bunu kırdı. İsrail açısından bu çok büyük başarıydı çünkü Filistin sorunu çözülmeden normalleşme başladı, Arap devletlerinin öncelikleri değişti ve İsrail ekonomik olarak bölgeyle bütünleşti. Bazı İsrailli stratejistler bunu tarihsel dönüşüm olarak gördü.

Ekonomik ve Teknolojik Açılım: Özellikle BAE ile ilişkiler hızlı büyüdü. Alanlar yapay zeka, enerji, finans teknolojisi, turizm, savunma ve siber güvenlik oldu. Doğrudan uçuşlar başladı, milyarlarca dolarlık anlaşmalar yapıldı.

İran’a Karşı Yeni Cephe: İsrail için İran en büyük güvenlik tehdidi olarak görülüyordu. İbrahim Anlaşmaları sayesinde Körfez hava sahaları, istihbarat eş güdümü, radar ağları ve savunma iş birlikleri konusunda yeni fırsatlar oluştu. Bu İsrail’in bölgesel stratejik derinliğini artırdı.

Riskler

Filistin Sorunu Gerçekten Çözülmedi: İsrail’de bazı çevreler “Arap dünyasıyla normalleşiyorsak Filistin sorununu yönetebiliriz, çözmek zorunda değiliz” düşüncesi gelişmeye başladı. Ancak İsrail-Hamas Savaşı sonrası bu varsayım ciddi biçimde sarsıldı. Çünkü savaş gösterdi ki Filistin sorunu hala patlayıcıydı, bölgesel kararlılığı doğrudan etkiliyordu ve küresel kamuoyunu seferber edebiliyordu. Sorun “dondurulmuş” olsa bile kaybolmadı.

Güvenlik Paradoksu: İsrail askeri olarak çok güçlüdür. Ama aynı zamanda sürekli yüksek alarm durumunda yaşayan, çok cepheli tehdit hisseden ve güvenlik merkezli siyaset üreten bir devlet yapısına dönüştü. İbrahim Anlaşmaları güvenliği artırdı ama İran, Hizbullah, Hamas ve bölgesel milis ağları tümüyle ortadan kalkmadı. Bu yüzden bazı uzmanlar “İsrail taktik başarı kazandı ama stratejik huzur hala yok” demektedir.

Arap Yönetimleri ile Halklar Arasındaki Fark

Birçok Arap yönetimi İsrail’le iş birliğine açık olabilir ama kamuoyu aynı noktada değildir. Gazze savaşları sırasında büyük protestolar, boykot kampanyaları ve sosyal medya seferberliği çok yükseldi. Devletler normalleşse bile toplumsal normalleşme sınırlı kalabilmektedir. Bu uzun vadede kırılganlık yaratmaktadır.

Küresel İmaj Sorunu

İbrahim Anlaşmaları İsrail’in diplomatik alanını genişletmiştir. Ama özellikle Gazze sonrası Batı üniversitelerinde, insan hakları çevrelerinde ve genç kuşaklarda İsrail’e yönelik eleştiriler artmıştır. Dolayısıyla, devletler düzeyinde bütünleşme artarken, toplumsal meşruluk tartışmaları da büyümüştür. Bu ikili yapı İsrail için yeni bir durumdur.

İsrail İç Siyaseti Nasıl Etkilendi?

Bazı İsrailli sağ çevreler “Arap dünyası zaten bizimle ilişki kuruyor, Filistin konusunda ödün vermeye gerek yok” şeklinde düşünmektedir. Bu yaklaşım yerleşim siyasalarını, sert güvenlik çizgisini ve statükonun sürmesini özendirmiş olabilir. Eleştirmenler ise “İbrahim Anlaşmaları kısa vadeli rahatlama sağladı ama temel siyasal sorunu çözmedi” demektedir.

Peki Uzun Vadede Ne Belirleyecek?

Filistin sorunu sürekli kriz üretirse, bölgesel savaş riski büyürse ve Arap kamuoyu baskısı artarsa anlaşmaların dayanıklılığı sınanma çizgisine gelecektir. Ekonomik ağlar derinleşir, Suudi Arabistan da katılır ve bölgesel güvenlik sistemi kurulursa İsrail tarihsel olarak ilk kez kalıcı bölgesel kabul elde edebilir.

İsrail açısından İbrahim Anlaşmaları büyük diplomatik başarı, önemli güvenlik kazancı ve ekonomik açılım sağladı. Aynı zamanda Filistin sorununu çözmeden geçmeye çalışmanın, güvenlik merkezli düzenin ve bölgesel toplumsal tepkinin uzun vadeli risklerini de büyütmüş olabilir.

ÇÖZÜMLEME

İbrahim Anlaşmaları Çöker mi, Yoksa Yeni Orta Doğu’nun Temeli mi Olur?

Bu soru aslında tek bir şeye bağlı değildir. “Abraham Accords” bir “tek anlaşma” değil, parçalı bir sistemdir. Bu nedenle iki olasılık da olanaklıdır: Kısmi çöküş (yavaş erime) ve seçici devam (bazı alanlarda güçlenme).

Çöküş Senaryosu, yani Neden Zayıflayabilir? Filistin sorunu “donmuş değil, canlı bir kriz”dir. En büyük kırılganlık da Filistin sorunudur. Bu anlaşmayla Filistin sorunu çözülmedi, sadece ertelendi. İsrail–Hamas Savaşı gibi krizler olduğunda Arap kamuoyu hızla seferber olmakta, hükümetler baskı altında kalmakta ve normalleşme siyasaları yavaşlamaktadır. Bu olgular sistemin “duygusal zeminini” kırılgan yapmaktadır. Birçok Arap ülkesinde yönetimler yararcıdır ve halklar ise daha ideolojik ve daha tepkiseldir. Bu ikisi arasındaki fark büyürse diplomatik anlaşmalar sürdürülebilir ama siyasal maliyet artar. Iran ve bağlantılı ağları olan Hizbullah ve Husiler bölgesel gerilimi sürekli canlı tutmaktadır. Çatışmalar genişlerse İsrail-Körfez iş birliği zorlanır ve anlaşmalar “görünmez” duruma gelebilir. ABD bölgeden tümüyle çekilirse sistemin “garanti edeni” zayıflar ve anlaşmalar daha kırılgan olur.

Dayanıklılık Senaryosu, yani Neden Çökmez?  Ekonomik çıkarlar çok güçlüdür. Özellikle teknoloji, savunma, yapay zeka, enerji ve su teknolojileri alanlarında İsrail–Körfez uyumu çok yüksektir. Ekonomi duygudan daha kalıcıdır. Güvenlik yakınlaşması geri döndürülmesi zor bir düzeye gelmiştir. İsrail ile bazı Körfez ülkeleri istihbarat paylaşımı, hava savunma eş güdümü ve siber güvenlik iş birlikleri gibi alanlarda esasen derinleşmiştir. Bu tür ağlar bir kere kurulunca kolay kolay kopmaz. Öte yandan, “gizli normalleşme” aslında devam etmektedir. Açık diplomasi olmasa bile ticaret, teknoloji transferi ve arka kanal görüşmeleri sürmektedir. Yani sistem “yaşıyor ama sessiz”dir. Büyük güçlerin yarışması (Çin–ABD) nedeniyle Körfez ülkeleri tek tarafa tümüyle bağlanmak istememektedir. Bu da onları çok yönlü diplomasiye ve İsrail ile ilişkiyi tümüyle koparmamaya itmektedir.

En Gerçekçi Senaryo ise Ne Çöküş Ne Tam Zaferdir: Uzmanların çoğu İbrahim Anlaşmaları ne tümüyle çöker ne de tam anlamıyla “barış düzeni” olur görüşünde birleşmektedir. Bunun yerine “Katmanlı Orta Doğu” projesi önerilmektedir. Bu projede üst katman diplomasi ve ticarettir. Orta katman güvenlik iş birliğidir. Alt katman ise Filistin–İsrail çatışması ve vekil savaşlardır.

Yeni Orta Doğu Düzeni Nasıl Görünüyor?

Sistem devam ederse bloklar netleşecektir. Bir yanda İsrail, bazı Körfez ülkeleri ve ABD ekseni oluşurken diğer yanda İran ve müttefik ağları ekseni oluşacaktır. Savaşlar tümüyle bitmeyecek ama şekil değiştirecektir. Klasik cephe savaşları değil daha çok dron savaşları, siber saldırılar ve vekil güç çatışmaları ortaya çıkacaktır. Ekonomi siyasetten ayrışacaktır. Devletler savaşırken bile ticaret sürebilecektir.

İbrahim Anlaşmaları’nın geleceğini belirleyecek tek bir şey vardır: Filistin sorunu yeniden çözüm ufkuna girer mi, yoksa sürekli kriz üretmeye devam mı eder? Çünkü bu sorun bölgesel kamuoyunu, meşruluğu ve sokak siyasetini en çok etkileyen etmendir.

TÜRKİYE BU YENİ DÜZENDE NEREDE DURUYOR?

Türkiye’yi bu yeni “İbrahim Anlaşmaları sonrası Orta Doğu düzeni”nin ne tümüyle dışarıda ve ne de tam içindedir ama sistemi şekillendirmeye çalışan “yarı-merkez güçlerden biri”dir. Türkiye bugün Orta Doğu’da üç rol arasında gidip gelmektedir. Birincisi NATO üyesi Batı aktörü olmaktır. NATO içinde ABD ile güvenlik bağı vardır. Avrupa ile ekonomik bütünleşme sürmektedir. İkincisi, bölgesel bağımsız güç olmasıdır. Türkiye Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’da etkilidir. Askeri kapasitesi yüksektir ve “bağımsız dış siyasa” izlemektedir. Üçüncüsü, Müslüman dünya ile siyasal bağları vardır. Filistin sorununda güçlü söylem sahibidir. Arap kamuoyunda etkisi dalgalıdır ama vardır. Türkiye “tek blok” ülkesi değil, çok eksenli bir denge aktörüdür.

İbrahim Anlaşmaları Türkiye’yi Nasıl Etkiledi?

İbrahim Anlaşmaları Türkiye için doğrudan bir üyelik değil, ama bölgesel mimari değişim anlamına gelmektedir. Bir kere, Türkiye’nin dışlandığı bir Körfez-İsrail yakınlaşması oluşmuştur. Özellikle, BAE, Bahreyn ve İsrail arasında ekonomi ve güvenlik yakınlaşmıştır.  Bu gelişme Ankara’da “bölgesel düzen Türkiye olmadan da kuruluyor” algısını güçlendirmektedir. Öte yandan, Türkiye–İsrail ilişkisi dalgalı duruma gelmiştir. İsrail ile Türkiye arasında ticaret devam etmekte, diplomasi dönem dönem düzelmekte ama Gazze ve Filistin krizleri ilişkileri sürekli germektedir. Bu da Türkiye’yi “duygusal olarak yakın ama siyasal olarak kırılgan” bir çizgiye oturtmaktadır. Körfez ile yarışma sonra da kısmi normalleşme yaşanmaktadır. Türkiye başlangıçta BAE ve Suudi Arabistan ile sert yarışma yaşamıştır. Ama zamanla ekonomik gereksinmeler ve yatırım ve ticaret nedeniyle yumuşama olmuştur. Türkiye aslında İbrahim sonrası düzenle çatışmış ama sonra ona kısmen uyum sağlamıştır.

Türkiye’nin Stratejik Korkusu: Dışlanmak

Bazı çözümlemelerde Türkiye’nin asıl endişesinin “Yeni Orta Doğu düzeni Türkiye’yi ‘bypass’ eder mi?” olduğu ileri sürülmektedir. Çünkü yeni yapı üç eksende şekillenmektedir: İsrail ve Körfez teknolojisi, ABD güvenlik şemsiyesi ve enerji ve finans sektörlerinin bütünleşmesi. Türkiye ise ayrı bir güvenlik mimarisi kurmak zorunda kalacak veya sisteme girecek ya da blok seçeneği oluşturacaktır.

Türkiye’nin Üstünlükleri

Türkiye’nin bu düzende zayıf olduğu kadar güçlü olduğu noktalar da vardır.  Bir kere, askeri kapasite olarak bölgenin en büyük konvansiyonel ordularından birine sahiptir. İkincisi, ‘Avrupa–Orta Doğu–Kafkasya’ geçişi üzerinde yer alan coğrafyasıdır. Üçüncüsü, bağlantı ağlarına sahip olmasıdır. Rusya ile konuşabilen ve NATO içinde kalan nadir ülkelerden biridir. Dördüncüsü, arabuluculuk rolüdür. Türkiye çoğu zaman krizleri konuşabilen ve tüm taraflarla ilişki kurabilen aktördür.

Türkiye’nin Stratejisi: “Blok Değil Ağ Oyunu”

Türkiye klasik blok siyasası yerine İsrail ile gerektiğinde iş birliği, Körfez ile ekonomik bütünleşme, İran ile denetimli denge ve Rusya ile yararcı ilişki kurabilmektedir. Bu yüzden Türkiye, İbrahim Anlaşmaları sisteminde “taraf” değil, çok taraflı denge oyuncusudur.

Son Gelişme: Yeni Basınç

2026’daki güncel diplomatik tartışmalarda (örneğin ABD merkezli önerilerde) Türkiye’nin adı geçmeye başlamıştır. Bazı senaryolarda Türkiye’nin de süreç içine alınması konuşulmaktadır. Bu da Türkiye’nin artık sistemin dışında değil, sistemin olası genişleme alanı içinde olduğunu göstermektedir. Türkiye bu yeni düzende ne İsrail-Körfez ekseninin içinde ve ne de tümüyle dışındadır. Bunun yerine sistemi etkilemeye çalışan, gerektiğinde karşı çıkan, gerektiğinde bütünleşen ve “dengeleyici bölgesel güç” konumundadır.

Trump’ın Son Açıklaması

Trump altı ülkenin bu arada Türkiye'nin anlaşmayı imzalamasını İran savaşının ön koşulu olduğunu açıkladı. Bu sav son 24–48 saat içinde çıkan haberlerde kısmen yer alan bir çerçeveye benzemektedir. Önemli bir ayrımı açıklıkla ortaya koymak gerekmektedir. Bu ifade genelde “resmi olarak yazılı bir ön koşul” değil, Trump’ın siyasal çerçeveleme ve pazarlık dili olarak aktarılmaktadır.

Donald Trump bazı ülkelerin (Türkiye dahil) İbrahim Anlaşmaları sürecine katılması gerektiğini, bunun, İran ile yapılmaya çalışılan büyük bir barış/çözüm paketinin parçası olduğunu ve Orta Doğu’da “tek paket çözüm” mantığıyla ilerlediğini belirtmektedir. Trump’ın anlatısı “İran ile büyük anlaşma ve bölgesel normalleşme aynı mimarinin parçalarıdır” anlamıma gelmektedir. Önemli soru “İran savaşı ön koşulu” ne demektir? Burada iki farklı okuma vardır. Birincisi sert yorumdur. Bazı yorumlarda “Bu ülkeler İbrahim Anlaşmaları’na katılmazsa İran’la kurulacak yeni düzen tamamlanmaz / savaş sonrası sistem kurulamaz” savı yer almaktadır. Bu, stratejik paketleme gibi okunmaktadır. Daha gerçekçi olan ikinci yorum ise aslında ABD söyleminin İran ile bir gerilimi azaltma ve barış anlaşması ile İsrail ile Arap dünyası arasında normalleşmenin genişlemesini istediği savı ön plana çıkmaktadır. Trump bunları aynı “büyük plan” içinde bağlayarak müttefikleri hizaya sokmak ve pazarlık gücü oluşturmak istemektedir. Trump’ın bu sözleri bir “ön koşul listesi” değil, görüşme baskısı kuran siyasal çerçeve olarak düşünülmelidir.

Türkiye Neden Bu Pakete Alınmak İstenmektedir?

Türkiye burada özel bir konumdadır çünkü NATO üyesi Türkiye, İran ile sınır komşusudur. Gazze/Filistin konusunda güçlü siyasal tutumu vardır. ABD ile hem iş birliği hem gerilim ilişkisi vardır. Son haberlerde Türkiye’nin adı arabulucu, olası katılımcı ve dengeleyici aktör olarak geçmektedir. “İsrail’i tanıma paketi” gibi basit bir şey değil, daha geniş bir bölgesel mimari tartışması sürdürülmektedir. Türkiye İbrahim Anlaşmalarını imzalamazsa İran savaşı olur” şeklinde doğrulanmış bir resmi koşul yoktur ama ABD’nin İran barışı, bölgesel normalleşme ve İsrail güvenlik mimarisi hepsi tek büyük pazarlık dosyasına bağlanmaya çalışılmaktadır. Trump’ın sözleri bir ültimatomdan çok bölgesel yeniden dizayn girişimidir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

İbrahim Anlaşmaları’nı açıklayan bu yaklaşım bölgesel siyaseti büyük ölçüde “yeni bir düzenin kurulması” olarak yorumlamaktadır. Ancak realist uluslararası ilişkiler bakış açısından bakıldığında bu çerçeve, bazı noktalarda aşırı bütüncül, normatif ve teleolojik (sonucu önceden belirlenmiş gibi) bir okuma içermektedir.

“Yeni Orta Doğu Düzeni” Varsayımı Aşırı Bütüncül Bir Okumadır

İbrahim Anlaşmaları sonrası Orta Doğu’da tutarlı ve yönlü bir “yeni düzen” oluştuğu varsayımına dayanılmaktadır. Ancak realist yazında bölgesel sistemler genellikle parçalı, yarışmacı ve kriz üretmeye açık olarak tanımlanır. Bu nedenle “yeni düzen” ifadesi, mevcut durumdan çok normatif bir beklentiyi yansıtabilir. Orta Doğu’da devletler arası ilişkiler hala düşük güven düzeyinde ilerlemekte olup, kalıcı kurumsal bütünleşme sınırlıdır.

Ekonomik Bütünleşmenin Siyasal Çatışmayı Aşacağı Varsayımı Zayıftır

Ekonomik çıkarların zamanla siyasal çatışmaları geri plana iteceği ileri sürülmektedir. Ancak uluslararası ilişkiler yazını bunun her zaman geçerli olmadığını göstermektedir. Örneğin, yüksek ticaret hacmine karşın siyasal çatışma sürdüren devlet örnekleri vardır ve güvenlik ikilemi (security dilemma) ekonomik bağımlılığı gölgeleyebilir. Dolayısıyla İsrail ile Körfez ülkeleri arasındaki ekonomik yakınlaşma otomatik olarak kalıcı barış üretmeyebilir.

Filistin Sorununun “Alt Katmana İtilmesi” Çözümlemesi Eksik Kalabilir

Filistin sorunu sistemin “alt katmanı” olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu yorum sorunun normatif gücünü, kimlik boyutunu ve uluslararası hukuk etkisini tam olarak hesaba katmayabilir. Filistin sorunu yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda uluslararası meşruluk tartışması ve bölgesel kamuoyu seferberliği kaynağı ve devlet içi siyaset belirleyicisi olarak işlev görmektedir. Bu nedenle “ikincil katman” olarak görülmesi çözümleyicilik açısından basite indirgemeci olabilir.

İran Tehdidinin “Birleştirici Etmen” Olarak Aşırı Merkezileştirilmesi

İran bölgesel düzenin ana belirleyici ekseni olarak sunulmaktadır. Realist çözümlemede İran önemli bir aktör olmakla birlikte Körfez ülkelerinin kendi iç yarışmaları, İsrail iç siyasası, ABD’nin stratejik öncelik değişimleri ve Çin’in ekonomik etkisi gibi çok sayıda değişken de eşit derecede belirleyicidir. Dolayısıyla tek bir “ana tehdit ekseni” üzerinden sistem açıklaması çok değişkenli yapıyı basitleştirme riski taşımaktadır.

Türkiye’nin “Yarı-Merkez Güç” Olarak Tanımlanması Aşırı Esnek Bir Kategoridir

Türkiye hem NATO aktörü hem bağımsız güç hem bölgesel lider ve hem arabulucu olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım çözümleme açısından esneklik sağlasa da bir devlet aynı anda çok fazla rol ile tanımlanabiliyorsa bu olgu tanımın öngörü gücünü zayıflatır. Türkiye, orta ölçekli (middle power) bir devlettir ve davranışı ise konjonktürel çıkar optimizasyonuna dayanır.

“Büyük Plan / Tek Mimari” Varsayımı Sınırlıdır

ABD’nin bölgeyi tek bir stratejik plan çerçevesinde yeniden tasarladığı anlaşılmaktadır. Ancak dış siyasa üretimi genellikle kurumlar arası yarışma, yönetim değişiklikleri, kriz tepkileri ve kısa vadeli çıkar hesapları ile şekillenir. Bu nedenle ABD siyasalarını “tek bütüncül proje” olarak görmek, karar alma süreçlerinin karmaşıklığını göz ardı edebilir.

Sonuç

Realist bakış açısından bakıldığında İbrahim Anlaşmaları yeni ve bütünleşmiş bir bölgesel düzenin başlangıcı değil, mevcut güç dengelerinin kısmi yeniden hizalanmasıdır. Bölgedeki temel yapı devletler arası yarışma, güvenlik ikilemleri, vekil güçlerin çatışmaları ve kimlik temelli gerilimler çevresinde şekillenmeye devam etmektedir. Bu nedenlerle İbrahim Anlaşmaları bir “dönüşüm” değil, mevcut parçalı düzenin içinde oluşan seçici ve sınırlı bir yeniden konumlanmadır.

SİYASA ÖNERİSİ: TÜRKİYE AÇISINDAN EN GERÇEKÇİ DIŞ SİYASA

Türkiye açısından en gerçekçi dış siyasa senaryosunu tek bir “büyük plan” gibi değil, olasılıkların yan yana durduğu bir bant (range) olarak düşünmek daha doğru olacaktır. Çünkü Türkiye’nin dış siyasası genelde ideolojik sabitlikten çok konjonktürel denge ve kriz yönetimi üzerinden ilerlemektedir.

Çok Vektörlü Denge Siyasası Senaryosu: Bu şu anda yaşanmakta olan modeldir. Temel özelliği Türkiye’nin hiçbir blokta tam hizalanmaması ve her blokla sınırlı ilişki kurmasıdır. NATO içinde kalır. ABD ile yarışma ve iş birliği birlikte yürür. Israel ile dönemsel normalleşme ve kriz döngüsü devam eder. Körfez ülkeleriyle ekonomik bütünleşme sürer. İran ile denetimli gerilim ve diplomasi dengesi korunur. Bu en gerçekçi senaryodur. Çünkü Türkiye’nin yapısal konumu bunu zorunlu kılmaktadır: coğrafya (Orta Doğu, Avrupa ve Kafkasya), güvenlik riskleri (Suriye ve Doğu Akdeniz) ve ekonomik bağımlılıklar (AB ticareti ve Körfez sermayesi). Özet olarak, Türkiye “taraf seçmez” ve “her tarafla oynar”.

Batı’ya Denetimli Yakınlaşma Senaryosu: Bu senaryo tam dönüş değil, seçici yeniden hizalanmadır. ABD ile ilişkiler daha kararlı duruma gelir. NATO ile eş güdüm güçlenir. Avrupa Birliği ile ekonomik yakınlaşma artar. İsrail ile ilişkiler daha düşük gerilimli olur. Ancak Türkiye bağımsızlık refleksini tümüyle bırakmaz. Bu senaryo büyük ekonomik kriz gereksinimi, güvenlik tehditlerinin artması ve bölgesel savaş riskinin yükselmesi durumlarında güçlenir. Güvenlik baskısı artarsa Türkiye Batı’ya daha yakın durur.

Bölgesel Güç Bloku ve Özerk Eksen Senaryosu: Bu senaryo daha zordur ama tümüyle dışlanamaması gerekir. Türkiye, Orta Doğu’da daha sert bağımsız çizgi, Rusya ve Çin ile daha yararcı ilişkiler, ABD ile daha uzak ama kopmayan ilişki ve kendi savunma ve teknoloji blokunu büyütme gibi temel içeriklere sahip olur. Bu senaryo ekonomik baskı, yatırım kırılganlığı ve diplomatik yalnızlaşma riski nedenleriyle yüksek maliyetlidir. Bu nedenle gerçekleşme olasılığı vardır ama “birinci tercih” değildir.

Türkiye’nin Ana Stratejik Mantığı

Bütün senaryoları birleştiren temel ilke şudur: Türkiye en fazla bağımsızlık ve en az yalıtılma dengesini korumaya çalışacaktır. Kısacası, hiçbir blokta tümüyle erimeyecek ama hiçbir bloktan da kopmayacaktır.

TÜRKİYE VE İBRAHİM ANLAŞMALARI BAĞLANTISI

İbrahim Anlaşmaları Türkiye’yi şu şekilde etkileyebilecektir: İsrail-Körfez ekseni güçlendikçe Türkiye “dengeleyici” rolüne itilebilecektir. Filistin sorunu Türkiye’ye yeni diplomatik alanlar açacaktır. ABD, bu bağlamda, Türkiye’yi bazen Anlaşma içine almaya çalışmakta ancak ama tam bütünleşmeye gitmemektedir. Sonuç olarak Türkiye bu sistemde “içeride olmayan ama dışarıda da bırakılamayan aktör” olmak durumunda olacaktır.  Türkiye’nin en olası dış siyasa geleceği, sert bloklara katılmak değil, çok yönlü, kriz bazlı ve esnek denge stratejisini sürdürmektir.


 

KAYNAKÇA

 

Abraham Accords Peace Agreement. (2020). U.S. Department of State. https://www.state.gov/the-abraham-accords/

BBC News. (2020). Israel, UAE and Bahrain sign US-brokered Abraham Accords. https://www.bbc.com/news

Brookings Institution. (2020). The Abraham Accords and the future of Middle East peace. https://www.brookings.edu/

International Crisis Group. (2021). The Middle East’s new geopolitical landscape. https://www.crisisgroup.org/

Mei.edu (Middle East Institute). (2020). Understanding the Abraham Accords. https://www.mei.edu/

Muasher, M. (2021). The Arab Center and the Abraham Accords. Carnegie Endowment for International Peace. https://carnegieendowment.org/

POMED (Project on Middle East Democracy). (2021). Normalization agreements and regional politics. https://pomed.org/

Reuters. (2020–2024). Middle East diplomacy and normalization agreements. https://www.reuters.com/

Telhami, S. (2021). The Abraham Accords and public opinion in the Middle East. University of Maryland Critical Issues Poll.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

Hiç yorum yok: