Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

11 Mayıs 2026 Pazartesi

 

Heybeliada Ruhban Okulu’nun Açılmasının Siyasal Önemi

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Bugüne kadar 12 patrik mezun eden İstanbul’daki Rum toplumunun en önemli eğitim kurumlarından biri olan Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılışına ilişkin yeni bir gelişme yaşandı.  Hürriyet'in haberine göre Fener Rum Patriği Bartholomeos resmi ziyaret kapsamında bulunduğu Atina’da yıllardır tartışma konusu olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun Eylül ayında “görkemli bir açılışla” yeniden çalışmaya başlayacağını söyledi.

Bu sorun Türkiye’de yıllardır hem hukuksal hem siyasal hem de simgesel bir başlık aslında. Fener Rum Patrikhanesi’nin ruhban yetiştirecek ana kurumu olan Heybeliada Ruhban Okulu 1971’den beri kapalıdır. Bartholomeos’un “Eylül’de görkemli açılış” demesi önemli çünkü ilk kez bu kadar net ve tarih verilerek konuşmaktadır.

Benim gördüğüm birkaç boyut var:

Dinsel özgürlükler açısından bakılırsa Türkiye’de yaşayan Ortodoks cemaatinin kendi din adamını yetiştirebilmesi oldukça doğal bir hak olarak görülmektedir.

Devlet egemenliği ve “ekümeniklik” tartışmaları açısından bakan kesimler ise bunun sadece okul sorunu olmadığını ve Patrikhane’nin uluslararası statüsünü güçlendireceğini düşünüyor.

Dış politika tarafında ise konu yıllardır Türkiye–Yunanistan ilişkilerinde ve ABD/AB diplomasi başlıklarında gündeme gelmektedir.

Açıkçası uygulama açısından bakılınca Türkiye’de yüzlerce dinsel eğitim kurumu varken küçük bir Ortodoks cemaatinin okulunun tamamen kapalı kalması sürdürülebilir görünmüyordu. Ama sorun sadece “bir okul açılsın mı” değildi. Hangi statüyle açılacağı, YÖK/MEB bağlantısı, uluslararası öğrenci kabulü ve Patrikhane’nin hukuksal konumu gibi ayrıntılar asıl tartışmayı belirleyecek gibi görünmektedir.

Şu anki haberler daha çok Bartholomeos’un açıklamasına dayanmaktadır. Ankara’nın tam kapsamlı resmi modeli henüz netleşmiş değildir. Bu nedenle “kesin açılıyor” demek için biraz daha somut hükümet açıklaması görmek gerekir.

Bence asıl önemli olan okulun açılması değil neden kapatıldığıdır. Türkiye’de yüksek eğitim kurumları ancak devlet tarafından açılabilir gerekçesi bir yüzeysel özürdü veya yapay bir gerekçe idi. Asıl neden başkaydı. Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Türk kökenli azınlığın haklarını tanımamasıydı asıl sorun. Ruhban okulunun kapatılması bir karşı misillemeydi.  Bu yorum biçemi aslında Türkiye’de oldukça yaygın ve tarihsel zemini de var ama tablo biraz daha karmaşık. Resmi gerekçe gerçekten 1971’deki anayasa ve yükseköğretim düzenlemesiydi. Anayasa Mahkemesi kararları sonrası özel yükseköğretim kurumları kapatıldı ya da devlet sistemine bağlandı. Heybeliada Ruhban Okulu da bu kapsama alındı. Devlet “bağımsız dinsel yüksekokul olamaz” çizgisi izledi. Ama jeopolitik boyut da yadsınamazdı. 1960’lar–70’lerde Kıbrıs gerilimi, Türkiye–Yunanistan ilişkilerinin sertleşmesi, Batı Trakya Türk azınlığı sorunu ve İstanbul Rum nüfusunun hızla azalması gibi başlıklar birbirine bağlanmıştı. Türkiye’de devlet aklı uzun yıllar şu yaklaşımı benimsedi: Yunanistan Batı Trakya Türklerinin müftülük, eğitim ve kimlik haklarında kısıtlama yaparken Türkiye neden Ruhban Okulu konusunda adım atsın? Yani hukuksal gerekçe vardı ama sorun sadece teknik bir eğitim mevzuatı değildi. Dış siyasa ve karşılıklılık (mütekabiliyet) mantığı da işin içindeydi.

Fakat burada kritik bir ayrım vardır: İnsan hakları ve azınlık hakları bakış açısı “bir ülkedeki azınlığın hakkı başka ülkedeki azınlığın davranışına bağlanamaz” der. Devletler ise uygulamada çoğu zaman tam tersini yapar ve azınlık sorunlarını diplomatik koz olarak kullanır. Türkiye uzun süre ikinci yaklaşımı uyguladı denebilir.

Bugün ise ilginç olan şudur: Ankara son yıllarda Batı Trakya sorununu gündemde tutmaya devam ederken aynı anda Ruhban Okulu konusunda daha esnek sinyaller vermektedir. Bu da konunun artık yalnızca “karşı misilleme” mantığıyla yürütülmediğini düşündürmektedir.

Bartholomeos açısından Heybeliada Ruhban Okulu yalnızca bir eğitim kurumu değildir. Patrikhane’nin tarihsel devamlılığı ve uluslararası meşruluğu ile doğrudan bağlantılı simgesel bir sorundur. Bu nedenle okul gerçekten yeniden açılırsa Bartholomeos bunu birkaç düzeyde önemli bir kazanım olarak sunacaktır: Patrikhane’nin uzun yıllardır sürdürdüğü diplomatik çabanın sonucu dinsel özgürlükler açısından tarihsel gelişme, Ortodoks dünyası için moral ve saygınlık kazanımı ve Türkiye’nin Patrikhane’ye yaklaşımında yeni dönem işareti gibi savları kullanacaktır.

Özellikle uluslararası Ortodoks çevrelerinde ve Batı kamuoyunda “50 yılı aşkın süredir kapalı olan okul yeniden açıldı” başlığı tek başına büyük yankı üretir. Ayrıca Bartholomeos’un liderlik döneminin sonlarına yaklaşılırken böyle bir gelişme, kişisel mirası açısından da çok önemli olur. Çünkü onun patriklik dönemindeki en büyük hedeflerden biri Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasıydı.

Ankara açısından bunun anlamı Patrikhane açısından anlamı ile aynı değildir. Patrikhane bunu tarihsel-stratejik kazanım diye anlatabilir. Türk devleti ise daha denetimli, sınırlı ve yararcı bir jest olarak çerçeveleyebilir. Dolayısıyla aynı olay iki taraf tarafından farklı ölçekte yorumlanacaktır.

Bu gelişme fazla bir etki yaratmayacak gibi görünüyor. Kısa vadede büyük bir jeopolitik kırılma yaratması pek olası görünmüyor. Heybeliada Ruhban Okulu sorununun simgesel değeri yüksek ama uygulamada stratejik etkisi sınırlı olacaktır. Olası etkiler daha çok şu düzeylerde olacaktır: Batı basınında olumlu birkaç haber, dinsel özgürlükler konusunda sınırlı bir yumuşama algısı, Fener Rum Patrikhanesi için moral/saygınlık kazanımı ve Türkiye’nin dış dünyaya “tamamen kapanmış değiliz” mesajı vermesi.

Bu gelişme Türkiye’nin AB üyelik sürecinin temel sorunlarını çözmez. Türkiye–Batı ilişkilerindeki yapısal güvensizliği değiştirmez. İç siyasette büyük dönüşüm yaratmaz ve ekonomik sonuç üretmez. Bu değerlendirme de siyaset yorumcuları arasında oldukça yaygın bir okumadır. Özellikle 2000’lerin başından itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin AB üyelik sürecini hızlandırma isteği, ABD ve Batı’yla ilişkileri güçlendirme gereksinimi, “dinsel özgürlükler” ve azınlık hakları konusunda reformcu bir imaj oluşturma çabası nedeniyle Ruhban Okulu sorununa önceki dönemlere göre daha yumuşak yaklaştığı sıkça söylenir. Zaten konu yıllardır ABD Dışişleri raporlarında, AB ilerleme raporlarında ve uluslararası dinsel özgürlük tartışmalarında Türkiye açısından simgesel bir başlık olarak yer almaktadır.

Bir başka önemli nokta da şudur: Okulun açılması uygulamada yaratacağı etkiden çok simgesel etkisi yüksek bir sorundur. Çünkü bugün Türkiye’deki Rum Ortodoks nüfusu geçmişe kıyasla çok küçüktür. Bu nedenle sorun daha çok Türkiye’nin hukuk devleti ve dinsel özgürlük algısı, Fener Rum Patrikhanesi’nin uluslararası konumu ve Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri üzerinden okunmaktadır.

Öte yandan hükümet açısından da bunun “düşük maliyetli diplomatik kazanım” olarak görülebileceğini düşünenler vardır. İç siyasada çok büyük bir seçmen maliyeti yaratmadan dışarıda olumlu mesaj verme fırsatı olarak görülmektedir.

Eleştiren kesimler ise bunun ilkesel değil daha çok konjonktürel ve dış baskı kaynaklı olduğunu savunmaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye hakkında Batı kamuoyunda oluşan demokratik ölçünlerin gerilediği, otoriterleşmenin yükseldiği, ifade özgürlüğünün daraldığı, yargı bağımsızlığının zayıfladığı ve sivil toplum alanının baskılandığı algısı nedeniyle hükümetin zaman zaman simgesel değeri yüksek bazı adımlarla “dengeleyici mesajlar” vermeye çalıştığı yönünde değerlendirmeler yapılmakta ve AKP’nin uluslararası alandaki otoriterleşme eleştirilerini yanıtlamaya çalıştığı ileri sürülmektedir. Heybeliada Ruhban Okulu da bu açıdan çok görünür bir dosyadır. Batı basınında yıllardır bilinmektedir. Dinsel özgürlükler başlığında simgeselleşmiştir ve Fener Rum Patrikhanesi küresel Ortodoks dünyasında önemli bir kurumdur. Bu yüzden okulun açılması yalnızca iç hukuk sorunu değil aynı zamanda “Türkiye farklı inançlara alan açabiliyor” mesajı olarak da okunabilir. Ama burada ilginç bir ikilem vardır: Destekleyenler bunu geç kalmış normalleşme adımı olarak görürken eleştirenler bunun seçici bir vitrinsel reform olduğunu ve daha geniş demokratik sorunları çözmediği görüşündedir. Kısacası tek başına Ruhban Okulu’nun açılması Türkiye hakkındaki genel “otoriterleşme” tartışmasını değiştirmez ama uluslararası algı yönetiminde simgesel değeri yüksek bir atılım olabilir.

Türkiye’nin Ruhban Okulu’na yaklaşımı stratejik değil taktikseldir. Bu görüş mantıklı bir siyasal okumadır. “Stratejik dönüşüm” ile “taktiksel jest” arasında fark vardır. Çünkü stratejik bir değişim olsaydı genelde daha geniş ve tutarlı bir çerçeve görülürdü. Hukuk reformları, kurumların güçlendirilmesi, ifade özgürlüğünde kalıcı iyileşmeler, azınlık haklarında sistemli yaklaşım ve öngörülebilir demokratik ölçünler gibi alanlarda anlamlı adımlar atılmalıydı. Taktiksel adımlar ise daha çok dış siyasada rahatlama sağlama, belirli bir dönemde uluslararası baskıyı azaltma, Batı kamuoyuna olumlu mesaj verme ve ekonomik ve diplomatik gereksinmeler nedeniyle imaj düzeltme amacıyla yapılan, simgesel değeri yüksek ama sistemin tamamını dönüştürmeyen atılımlar olarak görülmektedir. Heybeliada Ruhban Okulu sorunu da bu yüzden birçok kişi tarafından “yüksek simgesel değer – düşük iç siyasal maliyet” örneği sayılmaktadır. Şunu da eklemek gerekir: Tarihte bazı taktiksel adımlar zamanla stratejik dönüşümlere kapı açabilmektedir. Başlangıç güdülenmesi yararcı olsa bile atılan adımın kendisi uzun vadede yeni bir normal yaratabiliyor. Bu yüzden asıl belirleyici olan bunun tekil bir jest olarak mı kalacağı yoksa daha geniş bir normalleşme çizgisine mi bağlanacağı olacaktır.

Bu değerlendirme de Avrupa’daki egemen siyasal çizgiye oldukça yakın aslında. Çünkü AB açısından sorun artık sadece tek tek reformlar değil sistemin genel işleyişidir. Nitekim üyelik görüşmeleri resmen tümüyle bitirilmiş değil ama donmuş durumdadır. Avrupa Parlamentosu uzun süredir “mevcut koşullarda üyelik süreci ilerleyemez” çizgisinde raporlar yayımlamaktadır. Özellikle, güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, Cumhurbaşkanlığı sisteminin kuvvet yoğunlaştırması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması temel başlıklar olarak öne çıkmaktadır. Bu yüzden tek başına Heybeliada Ruhban Okulu gibi simgesel önemi yüksek bir adım olumlu karşılanabilir, diplomatik havayı bir miktar yumuşatabilir, “iyi niyet göstergesi” sayılabilir ama Türkiye–AB ilişkilerinin yapısal krizini çözmez. Özellikle Avrupa’da birçok çevre artık sorunu “Türkiye teknik ölçütleri ne kadar yerine getiriyor?”dan çok, “Türkiye’nin siyasal sistemi AB normlarıyla yeniden yakınlaşıyor mu?” sorusu üzerinden değerlendirmektedir. Parlamenter sisteme dönüş konusu ise AB’nin temel koşulu değildir fakat Avrupa’daki birçok siyasetçi ve yorumcu mevcut cumhurbaşkanlığı modelinin kuvvetler ayrılığı açısından sorun ürettiğini düşünmektedir. Bu nedenle yüzden anayasal ve kurumsal dönüşüm olmadan üyelik sürecinin yeniden canlanmasının zor olduğu görüşü oldukça yaygındır.

Avrupa Parlamentosu 2019’da Türkiye ile üyelik görüşmelerinin resmen askıya alınması çağrısını kabul etti. Gerekçe olarak da özellikle başkanlık sistemine geçiş sonrası kuvvetler ayrılığı sorunları, hukuk devleti ve temel haklardaki gerileme ve demokratik ölçünlerdeki düşüş gösterildi. Ama teknik ayrım şudur: Avrupa Parlamentosu “askıya alınsın” dedi ve Avrupa Birliği Konseyi ise 2018’den itibaren yeni fasıl açmama kararıyla süreci dondurdu. Bir başka deyimle AB tarafı Türkiye’deki anayasal ve siyasal dönüşüm nedeniyle üyelik sürecini durdurdu. Özellikle 2017 anayasa değişikliği ve cumhurbaşkanlığı sistemi Avrupa’daki birçok kurum tarafından kırılma noktası olarak görüldü. Sonraki raporlarda da sürekli “kuvvetler ayrılığı”, “denge-denetleme mekanizmaları” ve “yargı bağımsızlığı” vurgulandı. Bu bağlamda, Anayasa değişmeden ve parlamenter sisteme dönülmeden süreç yeniden başlamaz saptaması AB metinlerinde birebir bu cümleyle yazmasa da Avrupa siyasetindeki yaklaşımı oldukça iyi özetlemektedir. Çünkü bugün sorun artık sadece teknik uyum ölçütleri (Copenhagen criteria) değildir. Türkiye’nin yönetim modelinin AB’nin liberal ve demokratik çerçevesiyle uyumlu görülüp görülmemesidir.

Bu açıdan bakınca bu atılım daha çok “sınırlı diplomatik jest” gibi görünmektedir. Çünkü Heybeliada Ruhban Okulu sorunu simgesel ağırlığı yüksek olsa da AB ile Türkiye arasındaki asıl gerilim artık çok daha yapısal alanlardadır. AB tarafının temel gündemi bugün kuvvetler ayrılığı, anayasal düzen, yargı bağımsızlığı, temel haklar ve siyasal sistemin işleyişinden ibarettir.

Bu nedenle Ruhban Okulu’nun açılması olumlu bir işaret, uluslararası kamuoyunda dikkat çekecek bir adım ve dinsel özgürlükler açısından simgesel bir normalleşme olarak görülebilir ama tek başına stratejik yön değişikliği olarak okunamaz. Çünkü sistemin merkezine değil, daha çok algı ve diplomatik atmosfere dokunan bir adımdır. Özellikle son yıllarda Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinde sık görülen model tamamen kopuş da yok, tam bütünleşme yönünde güçlü reform iradesi de yok ve daha çok denetimli gerilim ve dönemsel yumuşatma adımları var şeklinde görülmektedir. Ruhban Okulu başlığı da bu çerçeveye oturmaktadır denilebilir.

Ayrıca Bartholomeos’un liderlik döneminin sonlarına yaklaşılırken böyle bir gelişme, kişisel mirası açısından da çok önemli olur. Çünkü onun patriklik dönemindeki en büyük hedeflerden biri Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasıydı. Ama Ankara açısından bunun anlamı ile Patrikhane açısından anlamı aynı değildir Patrikhane bunu tarihsel-stratejik kazanım diye anlatabilir ve Türk devleti ise daha denetimli, sınırlı ve yararcı bir jest olarak çerçeveleyebilir. Dolayısıyla aynı olay iki taraf tarafından farklı ölçekte yorumlanacaktır.

Bir de şu gerçek var: Uluslararası sistemde simgesel jestlerin etkisi onları destekleyen daha geniş reform dalgası yoksa genelde kısa ömürlü olmaktadır. Yani devamında başka adımlar gelmezse bu konu birkaç hafta konuşulup sonra geri plana düşebilir. Buna karşın tarihsel ve kültürel açıdan yine de dikkat çekici bir gelişme olur. Çünkü yarım yüzyılı aşkın süredir kapalı olan bir kurumdan söz konusudur.

 

Hiç yorum yok: