Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

28 Ağustos 2026 Cuma

 

EKREM İMAMOĞLU’NUN SAVUNMA KİTABININ YASAKLANMASI

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasındaki engellemeleri anlatmak için hazırladığı ve henüz basılmadan toplatılan "Savunma" kitabı hukuk yazınında "basılmamış esere müdahale ve ön sansür" kategorisine girmektedir. Türkiye’nin yakın siyasal ve hukuksal tarihinde bu duruma doğrudan örnek oluşturan ve uluslararası yüksek mahkemelere taşınan çok önemli davalar bulunmaktadır.

Örnekler

Yasal ve siyasal açıdan öne çıkan en net örnekler ve hukuksal sonuçları şunlardır:

En Yakın Örnek: Ahmet Şık "İmamın Ordusu" (2011)

Olay: Gazeteci Ahmet Şık’ın Gülen cemaatinin emniyetteki yapılanmasını anlattığı kitabı henüz taslak aşamasındayken ve basılmadan önce mahkeme kararıyla "terör örgütü dokümanı" olduğu savıyla toplatılmış ve sayısal kopyaları yayınevlerinin bilgisayarlarından silinmiştir.

Hukuksal Sonuç: Bu müdahale kamuoyunda "dokunan yanar" algısıyla büyük tepki çekmiş ve eser daha sonra farklı bir isimle basılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) basılmamış bir kitaba bu şekilde el konulmasını ifade ve basın özgürlüğünün ağır bir ihlali olarak kabul etmiştir.

Siyasal Gazetecilik Örneği Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari Davası

Olay: Gazeteciler Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari’nin daha önce basılmış ve dağıtılmış olan siyasal içerikli inceleme kitapları hakkında sulh ceza yargıçlıkları tarafından "terör propagandası" gerekçesiyle toplatma kararları verilmiştir.

Hukuksal Sonuç: Anayasa Mahkemesi (AYM) bu başvurularda tarihsel bir karara imza atarak kitapların toplatılmasını "demokratik toplum düzeninde gerekli ve ölçülü olmayan bir müdahale" olarak değerlendirmiş ve ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Hukuksal Süre Aşımı Örneği Basın Yasası 26. Madde İhlalleri

Olay: Türkiye'de birçok yayınevinin (örneğin Aram ve Ceylan Yayınları) yıllar önce basılmış kitapları hakkında sonradan geriye dönük toplatma kararları çıkarılmıştır.

Hukuksal Karşılığı: Basın Yasası’nın 26. maddesine göre bir eser hakkında ceza davası açılması ve toplatma talep edilmesi için 6 aylık hak düşürücü süre vardır. Bu sürenin aşılmasına karşın verilen kararlar Yargıtay ve AYM nezdinde açıkça usul ve yasa ihlali sayılmaktadır.

İmamoğlu Kararının Örneklerden Farkı nedir?

Geçmişteki örneklerin ezici çoğunluğu "Terörle Mücadele Yasası (TMK)" kapsamında "örgüt propagandası" savlarına dayandırılırken, İmamoğlu'nun kitabına getirilen yasak doğrudan devam eden bir ceza davasının (kovuşturmanın) gelişimini etkileme gerekçesine dayanmaktadır. Ancak basılmamış esere dönük el koyma uygulaması Ahmet Şık davasındaki AİHM ihlal kararıyla doğrudan çelişmektedir.

Hukuksal Durum

Türkiye Anayasası'na göre basın özgürdür ve T.C. Anayasası 28. maddesi açıkça "sansür edilemez" kuralını koymaktadır. Buna karşın ifade özgürlüğü ve sansür tartışmaları hukuksal düzenlemelerle sıkça gündeme gelmektedir.

Anayasa ve Basın Hürriyeti Madde 28: Basının özgür olduğunu ve önceden denetlenemeyeceğini (sansür yasağını) güvence altına alır.

Haber Alma Hakkı: Basın özgürlüğünün temel amacı vatandaşların doğru ve tarafsız bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.

"Sansür Yasası" Tartışmaları ve 7418 Sayılı Yasa

Kamuoyunda "sansür yasası" olarak bilinen düzenleme 2022 yılında yürürlüğe girdi. 7418 sayılı Yasa kamuoyunda yaygın olarak "Dezenformasyon Yasası" veya "Sosyal Medya Yasası" adıyla bilinen ve T.C. Cumhurbaşkanlığı mevzuat sistemi üzerinde 18 Ekim 2022'de yayımlanarak yürürlüğe giren geniş kapsamlı bir yasal düzenlemedir. Yasanın getirdiği temel değişiklikler ve hukuksal sonuçlar şu şekildedir:

Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A)

Yasanın en çok tartışılan ve kamuoyunda eleştirilen maddesi Türk Ceza Yasası’na eklenen 217/A maddesidir. Bu maddeye göre, suçun koşulu sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak güdüsüyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde açıkça yaymaktır.

Ceza Miktarı: Bu suçu işleyen kişilere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir.

Nitelikli Durumlar: Eylemcinin suçu gerçek kimliğini gizleyerek (anonim/sahte hesaplar üzerinden) veya bir örgüt etkinliği çerçevesinde işlemesi durumunda ceza yarı oranında artırılır.

Temyiz Hakkı: Bu suç kapsamında bölge adliye mahkemelerinin (istinaf) verdiği kararlara karşı ceza miktarı ne olursa olsun Yargıtay yolu (temyiz) açık tutulmuştur.

İnternet Haber Sitelerinin Basın Yasası Kapsamına Alınması

Yasayla birlikte sayısal habercilik yapan internet siteleri de fiziksel gazeteler gibi 5187 sayılı Basın Yasası kapsamındaki "süreli yayın" rejimi içine alınmıştır.

Çalışanların Hakları: İnternet haber sitelerinde çalışan editör ve muhabirler Basın İş Yasası kapsamına alınarak basın mensubu sayılma ve Basın Kartı alabilme hakkı kazanmıştır.

Yükümlülükler: İnternet sitelerine künye belirtme, içerik arşivleme (içerikleri 2 yıl saklama zorunluluğu) ve düzeltme/yanıt (tekzip) yayınlama zorunlulukları getirilmiştir.

Resmi İlan Hakkı: Koşulları yerine getiren internet haber siteleri Basın İlan Kurumu üzerinden resmi ilan ve reklam yayınlayarak gelir elde etme hakkına kavuşmuştur.

Sosyal Ağ Sağlayıcılarına ve Şebekeler Üstü Hizmetlere Katı Kurallar

5651 sayılı İnternet Yasası (İNTERNET ORTAMINDA YAPILAN YAYINLARIN DÜZENLENMESİ VE BU YAYINLAR YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARLA MÜCADELE EDİLMESİ HAKKINDA KANUN) ve elektronik haberleşme mevzuatında yapılan değişikliklerle sosyal medya platformlarına yönelik yaptırımlar ağırlaştırılmıştır.

Türkiye Temsilciliği: Türkiye’den günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılarına yönetsel, parasal ve hukuksal işlemlerde tam yetkili en az bir gerçek veya tüzel kişi temsilci belirleme zorunluluğu getirilmiştir.

Bilgi Paylaşımı: Mahkemelerin TCK 217/A gibi belirli suçlara ilişkin istemleri doğrultusunda sosyal ağ sağlayıcılarının yargısal makamlara kullanıcı bilgilerini verme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bilgi verilmemesi durumunda bant daraltma yaptırımı uygulanabilmektedir.

Şebekeler Üstü Hizmetler (OTT): [1]  WhatsApp, Signal, Telegram gibi internet tabanlı mesajlaşma/arama uygulamaları Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) denetimine alınmış ve Türkiye’de anonim şirket kurma ya da yetkilendirilme koşulu getirilmiştir. Ana muhalefet partisi (CHP) yasanın özellikle ifade özgürlüğünü kısıtladığı, sansüre yol açtığı ve öngörülebilir olmadığı gerekçesiyle TCK m. 217/A maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) başvurmuştur. AYM, yaptığı genel kurul incelemesinde düzenlemenin iptal talebini oy çokluğuyla reddetmiş ve yasanın anayasaya uygun olduğuna karar vermiştir.

Ön Sansür Öğretisi ve Demokratik Hukuk Devletinde Basılmamış Eserlere Müdahalenin Hukuksal Sınırları

Demokratik hukuk devletlerinde ifade ve basın özgürlüğü yalnızca yayımlanmış düşünceleri değil, henüz kamuoyuna ulaşmamış düşüncelerin açıklanabilme olanağını da güvence altına almaktadır. Bu nedenle bir düşüncenin yayımlanmadan önce devlet tarafından engellenmesi anayasa hukukunda ve insan hakları hukukunda "ön sansür (prior restraint)" olarak adlandırılmakta ve ifade özgürlüğüne yönelik en ağır müdahale biçimlerinden biri kabul edilmektedir. Ön sansür, yayımlanmış bir içeriğin sonradan hukuksal denetime alınmasından farklı olarak düşüncenin kamuoyuna ulaşmasını baştan engellemesi nedeniyle demokratik toplum düzeni bakımından çok daha sıkı anayasal denetime alınmaktadır. Ön sansür yasağının temelinde demokratik rejimlerin "serbest fikirler pazarı" (marketplace of ideas) anlayışı bulunmaktadır. Bu yaklaşıma göre devletin görevi hangi düşüncenin doğru veya yanlış olduğuna önceden karar vermek değil, farklı görüşlerin serbest biçimde kamuoyuna ulaşmasını güvence altına almaktır. Bir düşüncenin hukuka aykırılığı ancak yayımlandıktan sonra ve bağımsız yargı organlarının denetimi altında değerlendirilebilir. Aksi yaklaşım, devlet organlarını düşüncelerin ön denetimini yapan siyasal hakem konumuna dönüştürerek çoğulcu demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle karşılaştırmalı anayasa hukukunda ön sansür, ancak son derece olağandışı koşullarda kabul edilmektedir. Ulusal güvenliğin açık ve yakın biçimde tehlikeye düşmesi, savaş planlarının açıklanması, yaşam hakkını doğrudan tehlikeye sokan bilgilerin açıklanması veya giderilmesi olanaksız ağır zararların ortaya çıkmasının kesin olarak gösterilebildiği durumlar dışında yayımlanmamış bir eserin tümüyle yasaklanması demokratik toplum gerekleriyle bağdaşan olağan bir müdahale olarak değerlendirilmemektedir. Böyle durumlarda dahi müdahalenin kanunilik, meşru amaç, demokratik toplumda zorunluluk ve ölçülülük ilkelerini birlikte karşılaması gerekir.

Türk anayasal sisteminde de benzer koruma mekanizmaları bulunmaktadır. Anayasa'nın 25. maddesi düşünce ve kanaat özgürlüğünü, 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü, 28. maddesi ise basın özgürlüğünü güvence altına almakta ve açık biçimde "Basın hürdür, sansür edilemez." hükmünü içermektedir. Bu düzenleme yalnızca klasik basın etkinliklerini değil, basım sürecindeki eserleri de kapsayan anayasal bir ilke niteliğindedir. Dolayısıyla henüz yayımlanmamış bir kitabın tamamen dolaşımdan kaldırılması, yalnızca basın özgürlüğü açısından değil, savunma hakkı, ifade özgürlüğü ve demokratik kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından da birlikte değerlendirilmesi gereken çok boyutlu bir anayasal sorun ortaya çıkarmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihatları da ifade özgürlüğünün yalnızca zararsız veya toplumun benimsediği düşünceleri değil, rahatsız edici, sarsıcı ve devlet otoritelerini eleştiren görüşleri de koruduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle bir yayının henüz kamuoyuna ulaşmadan tamamen yasaklanması sonradan uygulanacak cezai veya hukuksal yaptırımlara oranla çok daha ağır bir müdahale olarak değerlendirilmektedir. Mahkeme, böyle bir müdahalenin demokratik toplum bakımından zorunlu olduğunun kamu makamlarınca inandırıcı biçimde ortaya konulmasını aramaktadır.

Devam eden ceza yargılamaları bakımından ise daha duyarlı bir denge kurulması gerekmektedir. Elbette devletin adil yargılamayı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak bu yükümlülük, sanığın kendi savunmasını kamuoyuna açıklamasını kategorik olarak yasaklama yetkisi vermemektedir. Özellikle sanığın, yargılamanın usulüne, kanıtlarına veya adil yargılanma hakkına ilişkin eleştirilerini kitap, makale veya başka bir ifade aracıyla kamuoyuna açıklaması, demokratik toplumlarda kamusal tartışmanın doğal bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle müdahalenin meşruluğu, yalnızca devam eden davanın varlığıyla değil, söz konusu yayının gerçekten yargı organlarını etkilemeye elverişli somut ve yakın bir tehlike oluşturup oluşturmadığıyla değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede henüz yayımlanmamış bir savunma kitabının toplatılması, yalnızca ceza muhakemesi hukuku bakımından değil, ön sansür yasağı, ifade özgürlüğü, savunma hakkı ve demokratik hukuk devleti ilkeleri bakımından birlikte incelenmesi gereken karmaşık bir anayasal mesele niteliği taşımaktadır. Böyle bir müdahalenin hukuka uygunluğu, soyut tehlike varsayımlarına değil, zorunluluk, ölçülülük ve demokratik toplum gerekleri bakımından yapılacak sıkı bir anayasal denetime bağlıdır.

İmamoğlu kitapları

İmamoğlu hakkında yazılan ve kendi hazırladığı kitaplar son dönemdeki siyasal gelişmelere koşut olarak büyük bir ilgi görmektedir. İmamoğlu'nun siyasal yolculuğunu, tutukluluk sürecini ve hukuksal savunmalarını konu alan en önemli kitaplar şu şekildedir:

Savunma Kitabı (Henüz Basılmadan Yasaklanan Kitap- Ağustos 2026)

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in açıklamasına göre Silivri Cezaevi'nde bulunan Ekrem İmamoğlu, İBB davasında mahkemede yapmasına izin verilmediğini belirttiği savunmasını bir kitap durumuna getirmiştir. Ancak bu eser henüz baskı aşamasındayken hakkında durdurma ve toplatma kararı verilmiştir. İmamoğlu bu kitapla engellenen savunmasını topluma anlatmayı amaçlamaktaydı.

Millete Emanet (Yavuz Oğhan- Eylül 2025)

Gazeteci Yavuz Oğhan tarafından kaleme alınan bu kitap İmamoğlu'nun İstanbul'u üst üste kazanma başarılarını ve ardından gelen 15,5 milyon oyla cumhurbaşkanı adayı olma sürecini anlatmaktadır.

Özelliği: Ön sözünü Özgür Özel, son sözünü ise Ekrem İmamoğlu yazmıştır.

Amacı: İmamoğlu'nun cezaevinden "Bu kitap size emanet" diyerek tanıttığı eserin tüm geliri hukuksal süreçlerde mağdur olan ailelere ve öğrencilere burs olarak aktarılmaktadır.

Asla Vazgeçme: Ekrem İmamoğlu'nun Yolculuğu (Mustafa Balbay- Haziran 2025)

Mustafa Balbay'ın Silivri Cezaevi'nde Ekrem İmamoğlu ile yaptığı üç görüşmeye dayanan bu kitap İmamoğlu'nun İBB seçim başarılarını, CHP'deki değişim sürecini ve Mart 2025'teki tutuklanma evresini ayrıntılı bir şekilde kronolojik olarak ele almaktadır.

İmamoğlu'nun İBB Döneminde Çıkan ve Katkı Sağladığı Kitaplar

Belediye başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Yayınları aracılığıyla bizzat önsöz yazdığı veya öncülük ettiği eserler de bulunmaktadır:

Hatıralarla Karşılaştırmalı Nutuk (İBB Yayınları)

25 Soruda Kanal İstanbul (Önsöz: Ekrem İmamoğlu)

Yargılamayı etkileme suçu (TCK 288) ile ifade özgürlüğü arasındaki çizgi

Türk ceza hukukunda, TCK’nun 288 inci maddesiyle düzenlenen “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçu ile Anayasa ve AİHS tarafından korunan ifade özgürlüğü arasındaki denge ceza adaleti ile demokratik eleştiri hakkının çatıştığı en duyarlı alanı oluşturur. Bu iki değer arasındaki hukuksal sınır ulusal ve uluslararası yüksek mahkeme içtihatlarına göre şu ölçütlerle belirlenmektedir:

Suçun Maddi Unsuru: "Aleniyet" ve "Etki Gücü"

TCK Md. 288 Kapsamı: Bir davanın soruşturma veya kovuşturma evresinde yargı görevi yapanları, tanıkları veya bilirkişileri etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunulmasını cezalandırır.

Hukuksal Sınır: İfade özgürlüğü davanın esasına ilişkin öznel yorum yapmayı korur. Ancak hukuksal sınır beyanın yargıcı baskı altına alma, tehdit etme veya yargılamayı olanaksız kılma olasılığına ulaştığı an aşılmış olur. Sadece davanın gidişini eleştirmek bu suçu oluşturmaz.

Siyasal Kamusal Figürler ve Eleştiri Sınırı

AİHM Yaklaşımı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kamuoyunu ilgilendiren büyük davaların (özellikle siyasal nitelikli davaların) basında ve kamusal alanda tartışılmasını ifade ve basın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak görür.

Hukuksal Çizgi: Hukukçular ve sanıklar davanın usul hatalarını yargıçların tarafsızlığını veya savcılığın kanıtlarını sert bir dille eleştirebilirler. Bu eleştiriler TCK Md. 288 kapsamında değerlendirilemez. Çünkü adil yargılanma hakkı yargının kamusal denetimine açık olmasını gerektirir.

Sanığın Savunma Hakkı ve TCK Md. 288 Çatışması

Savunma Dokunulmazlığı: Sanığın, kendisini suçlamalardan arındırmak için yaptığı açıklamalar Anayasa'nın 36. Maddesinde düzenlenen “Savunma Hakkı” ve TCK'nın 128. Maddesiyle düzenlenen “İddia ve Savunma Dokunulmazlığı” ile koruma altındadır.

Hukuksal Çizgi: Sanık, duruşma salonunda mahkemenin adil olmadığını, siyasal güdülerle hareket ettiğini söyleyebileceği gibi, bunu yazılı bir metinle (veya kitapla) kamuoyuna da duyurabilir. Bir sanığın kendi davasına ilişkin yaptığı açıklamaların "yargıyı etkileme" olarak yorumlanması savunma hakkının özünü ortadan kaldıracağı için hukuka aykırı kabul edilir.

Sınır Özeti:

"Hakaret/Tehdit" ile "Eleştiri" Ayrımı: Yüksek mahkemelerin yerleşik içtihatlarına göre aradaki net çizgi şudur.

Suç Oluşturan Durum: Yargıç veya savcıya doğrudan hedef göstererek tehdit etmek, hakaret etmek veya mahkemeye fiziksel/siyasal bir abluka çağrısı yapmak.

İfade Özgürlüğü Kapsamındaki Durum: Davadaki hukuksuzlukları açıklamak, adil yargılanma talep etmek, davanın siyasal olduğunu savunmak ve bu süreci halka anlatarak meşru kamuoyu desteği aramaktır. İmamoğlu'nun basılmak istenen kitabı da hukuksal olarak sanığın kendi davasına ilişkin kamusal bilgilendirme ve savunma etkinliği kapsamında değerlendirilmektedir.

Basılmamış Eserin Toplatılması ve İfade Özgürlüğü

Sansür Tartışması: Kitabın matbaada henüz dağıtılmadan ve kamuoyuna sunulmadan toplatılması, Anayasa'nın 25. maddesinde yer alan “Düşünce ve Kanaat Hürriyeti” ile 26. maddesindeki “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti bağlamında” "ön sansür" eleştirilerine yol açmıştır.

Hukuksal Koruma: Anayasa'nın 28. maddesi "Basın hürdür, sansür edilemez" hükmünü içerir. Basılmamış bir kitabın toplatılması kararları hukukta genellikle "suç işlenmesinin önlenmesi" veya "soruşturmanın gizliliği" gibi genel sınırlama maddelerine dayandırılsa da içeriği henüz açıklık kazanmamış metne dönük mutlak yasaklama kararlarının ölçülülük ilkesine aykırı olduğu savunulmaktadır.

Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs ve Soruşturmanın Gizliliği

Olası Gerekçe: Mahkemenin toplatma kararının arkasında yatan olası hukuksal sav Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 288 inci maddesinde düzenlenen "Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs" suçudur. Devam eden bir dava hakkında kamuoyunu yönlendirecek, mahkeme heyetini baskı altına alacak veya tanık beyanlarını etkileyecek yayınlar hukuksal olarak suç oluşturabilmektedir.

Karşı Sav: Uzmanlar sanığın kendi davasıyla ilgili yapacağı savunmanın bir propaganda değil, en temel meşru hak olduğunu ve duruşma salonunda izin verilmeyen açıklamaların kamusal alanda paylaşılmasının adil yargılamayı sabote etmek değil, saydamlığı sağlamak olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Soruşturma ve Kovuşturma Süreçlerine Etkisi

İmamoğlu hakkında daha önce duruşma salonundaki "Ben savunma yapmam, yargılayacağım" sözleri nedeniyle "kamu görevlisini tehdit" soruşturması açılmıştır. Basılmak istenen savunma kitabının toplatılması mahkeme ile sanık arasındaki bu gerilimi derinleştirerek savunma avukatlarının "reddi hakim" taleplerine hukuksal zemin hazırlamaktadır.

İmamoğlu Kararının Örneklerden Farkı nedir?

Geçmişteki emsallerin ezici çoğunluğu "Terörle Mücadele Kanunu (TMK)" kapsamında "örgüt propagandası" savlarına dayandırılırken, İmamoğlu'nun kitabına getirilen yasak doğrudan devam eden bir ceza davasının (kovuşturmanın) gidişini etkileme gerekçesine dayanmaktadır. Ancak basılmamış esere dönük el koyma uygulaması Ahmet Şık davasındaki AİHM ihlal kararıyla doğrudan çelişmektedir.

Olayın siyasal boyutu: İmamoğlu'nun görünürlüğünü engellemek?

Ekrem İmamoğlu’nun henüz basılmamış "Savunma" kitabına getirilen yasaklama ve toplatma kararı siyaset bilimciler ve kamuoyu çözümleyicileri tarafından doğrudan "siyasal görünürlüğü engelleme, gündem kurma gücünü elinden alma ve mağdurluk anlatısını sınırlandırma" stratejisi olarak değerlendirilmektedir.

Olayın siyasal çözümlenmesinde öne çıkan temel boyutlar ve stratejik hedefler şunlardır:

Mağduriyet Anlatısının Toplumsallaşmasını Önlemek

Siyaset psikolojisi açısından Türk seçmeni adaletsizliğe uğradığına inandığı liderlere güçlü bir refleksle sahip çıkmaktadır (1998’de Erdoğan’ın şiir davası veya 2019’da İmamoğlu’nun iptal edilen İBB seçimi gibi). İmamoğlu’nun bu kitabı kaleme almasındaki siyasal hedef Silivri’deki davanın hukuksal değil siyasal bir tasfiye operasyonu olduğunu bizzat kendi ağzından geniş kitlelere ulaştırmaktı. Kitabın toplatılması bu mağdurluk ve direniş anlatısının yazılı bir “manifesto” durumuna gelmesini ve ev ev, meydan meydan dağıtılarak kitleselleşmesini engelleme amacını taşımaktadır.

Gündem Belirleme Gücünü (Agenda-Setting) Sınırlamak

İmamoğlu elindeki yerel yönetim gücü ve güçlü medya ekibi sayesinde Türkiye gündemini belirleme yeteneği en yüksek muhalefet aktörlerinden biridir. "Savunma" içerikli bir kitabın piyasaya çıkması, haftalarca televizyon programlarında, köşe yazılarında ve sosyal medyada bu davanın ve İmamoğlu’nun konuşulmasını sağlayacaktı. Kitabın matbaada engellenmesiyle muhalefetin iktidarı "yargı eliyle siyasi mühendislik yapmakla" suçlayacağı bu güçlü iletişim kanalının önü kesilmek istenmiştir.

Siyasal Yasak (Ahmak Davası) Sürecini Kamuoyundan Kaçırmak

İmamoğlu hakkındaki yargısal süreçlerin (İBB davası ve istinaftaki siyasal yasak riski) kamuoyunda çok fazla tartışılması, muhalefet blokunu kenetleme ve kararsız seçmeni İmamoğlu etrafında birleştirme riski barındırmaktadır. Kitap yasağıyla birlikte davanın içeriğinin, hukuksal tutarsızlıklarının ve savunma kısıtlamalarının halk tarafından ayrıntılı olarak öğrenilmesi zorlaştırılmak ve süreç sadece adliye koridorlarına sıkıştırılmak istenmektedir.

Sayısal ve Farklı Görünürlük Tuzağı (Ters Tepme Riski)

Siyasal iletişimde "Streisand Etkisi" olarak bilinen olgu bir bilginin yasaklanmaya çalışılmasının o bilgiye olan merakı ve görünürlüğü katlanarak artırması durumudur. Kitabın fiziki olarak basılmasının engellenmesi İmamoğlu’nun siyasal görünürlüğünü tümüyle yok etmemektedir. Aksine, Özgür Özel ve CHP kurmaylarının bu yasağı meydanlarda seslendirmesi, kitabın olası sayısal sızıntıları veya yapay zeka destekli özet videoları aracılığıyla İmamoğlu "susturulmaya çalışılan lider" imajıyla sayısal alanda daha da etkili bir görünürlük kazanabilir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Ekrem İmamoğlu'nun henüz basım aşamasındaki Savunma kitabı hakkında verilen toplatma ve dağıtımın durdurulması kararı yalnızca belirli bir ceza yargılamasına ilişkin usul işlemi olarak değerlendirilemeyecek ölçüde geniş anayasal ve siyasal sonuçlar doğuran bir gelişmedir. İncelenen örnekler, anayasal hükümler ve ulusal ile uluslararası hukuk ilkeleri birlikte değerlendirildiğinde, uyuşmazlığın merkezinde ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, savunma hakkı, adil yargılanma hakkı ve demokratik kamuoyunun bilgi edinme hakkı arasında kurulması gereken hassas denge yer almaktadır.

Karşılaştırmalı anayasa hukukunda ön sansür ifade özgürlüğüne yönelik en ağır müdahale biçimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bunun temel nedeni, yayımlanmış bir düşüncenin sonradan hukuksal denetime alınmasından farklı olarak, düşüncenin kamuoyuna ulaşmasının daha başlangıç aşamasında engellenmesidir. Demokratik hukuk devletlerinde bu tür müdahaleler ancak son derece olağandışı koşullarda ve zorunluluk ile ölçülülük ilkelerinin birlikte gerçekleşmesi durumunda meşru kabul edilebilmektedir. Ön sansüre ilişkin anayasal yaklaşımın temelinde, devletin düşüncelerin doğruluğunu önceden belirleyen bir otorite değil, farklı görüşlerin serbestçe dolaşımını güvence altına alan tarafsız bir hakem olması gerektiği anlayışı bulunmaktadır.

Türk anayasal sistemi de benzer bir koruma anlayışını benimsemektedir. Anayasa'nın düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin hükümleri ile basın özgürlüğünü güvence altına alan düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde, henüz yayımlanmamış bir esere yönelik müdahalenin olağandışı nitelikte olması gerektiği açıktır. Buna karşılık devam eden bir ceza yargılamasının adil biçimde yürütülmesini sağlamak da devletin anayasal yükümlülükleri arasındadır. Dolayısıyla hukuksal sorun, bu iki anayasal değerden hangisinin mutlak üstünlüğe sahip olduğu değil, somut olayda bunlar arasında demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun, ölçülü ve gerekli bir dengenin kurulup kurulmadığıdır.

Bu çalışmada incelenen emsal kararlar, özellikle basılmamış eserlere yönelik müdahalelerin ulusal ve uluslararası yargı mercileri tarafından son derece sıkı bir denetime alındığını göstermektedir. Aynı zamanda bu içtihatlar ifade özgürlüğünün yalnızca toplumun benimsediği veya rahatsızlık yaratmayan düşünceleri değil, siyasal iktidarı eleştiren, tartışmalı veya kamuoyunda güçlü yankı uyandırabilecek görüşleri de koruduğunu ortaya koymaktadır. Demokratik toplumların ayırt edici özelliği, düşüncelerin önceden susturulması değil, hukuka aykırılık savlarına bağımsız yargı tarafından sonradan denetlenebilmesidir.

Bunun yanında olayın yalnızca hukuksal değil, siyasal iletişim bakımından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüz demokrasilerinde yüksek görünürlüğe sahip siyasal aktörlere yönelik yargısal işlemler kaçınılmaz biçimde kamuoyu tartışmasının konusu durumuna gelmektedir. Bu nedenle yargısal kararların hukuksal gerekçelerinin kamuoyu tarafından anlaşılabilir, inandırıcı ve ölçülülük ilkesiyle uyumlu olması, yalnızca bireysel hakların korunması açısından değil, yargıya duyulan toplumsal güven bakımından da önem taşımaktadır. Aksi durumda hukuksal uyuşmazlıklar, siyasal kutuplaşmanın bir parçası olarak algılanabilmekte ve bu da hem yargının tarafsızlığına ilişkin tartışmaları hem de demokratik meşruluk sorunlarını derinleştirebilmektedir.

Sonuç olarak, henüz yayımlanmamış bir savunma kitabına yönelik müdahalenin hukuksal değerlendirilmesi, yalnızca ceza yargılaması hukuku veya yargılamayı etkileme suçuna ilişkin hükümlerle sınırlı değildir. Sorun ifade özgürlüğü, savunma hakkı, basın özgürlüğü, ön sansür yasağı, ölçülülük ilkesi ve demokratik hukuk devleti anlayışının birlikte değerlendirilmesini gerektiren çok katmanlı bir anayasal sorun niteliği taşımaktadır. Böyle bir müdahalenin hukuka uygunluğu ancak somut olayın özellikleri dikkate alınarak; kanunilik, meşru amaç, demokratik toplumda zorunluluk ve ölçülülük ölçütleri çerçevesinde yapılacak sıkı bir anayasal denetim sonucunda belirlenebilir.

Bu olay, Türkiye'de ifade özgürlüğü ile adil yargılanma hakkı arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına zemin hazırlayan önemli bir örnek oluşturmuştur. Verilecek yargısal kararların yalnızca taraflar bakımından değil, Türkiye'de demokratik hukuk devletinin işleyişi, anayasal özgürlüklerin sınırları ve yargının meşruluğuna ilişkin gelecekteki tartışmalar açısından da örnek niteliği taşıması kuvvetle olasıdır.



[1] OTT (Over-the-Top), televizyon ve film gibi medya içeriklerinin geleneksel uydu, kablolu yayın veya karasal altyapılara gereksinme duyulmadan doğrudan internet üzerinden kullanıcılara ulaştırıldığı bir dağıtım modelidir.

Hiç yorum yok: