Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

1 Mart 2026 Pazar

 

Türkiye’nin Bölgesel Etkisi ve İsrail Algısı: ‘Yeni İran-Türkiye’ Söyleminin Tarihsel ve Stratejik Çözümlemesi (1949–2026)

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye–İsrail ilişkilerinde son dönemde öne çıkan “Yeni İran = Türkiye” söylemini tarihsel ve söylemsel bağlamda incelemektedir. 1949–2026 döneminde ilişkilerin süreklilik ve dalgalılık gösterdiği, Türkiye’nin hiçbir dönemde İran benzeri bir varoluşsal askeri tehdit oluşturmadığı ortaya konmuştur. Ancak İsrail medyasında Türkiye’nin İran analojisi üzerinden çerçevelenmesi, algısal ve retorik güvenlikleştirme süreçlerinin bir göstergesidir. Çalışma, bu söylemin analojik çerçeveleme, niyet atfı, kimlik temelli etiketleme ve retorik sorular yoluyla nasıl oluşturulduğunu göstermektedir. Bulgular, Türkiye’nin maddi güç açısından İran benzeri bir tehdit oluşturmamakla birlikte, söylemsel olarak güvenlikleştirme eşiğine yaklaştırıldığını ortaya koymaktadır. Bu sonuç, Orta Doğu güvenlik algısının medya ve söylem yoluyla nasıl üretildiğini anlamak açısından önemlidir.

Anahtar Kelimeler: Türkiye–İsrail ilişkileri; “Yeni İran” söylemi; güvenlikleştirme; Orta Doğu; medya çözümlemesi; algısal tehdit

 

Abstract

This study examines the emerging discourse of “Turkey as the new Iran” in Israel–Turkey relations within a historical and discursive framework. Analyzing the period from 1949 to 2026, the study demonstrates that while Turkey has never constituted an existential military threat comparable to Iran, Israeli media increasingly frame Turkey through an Iran-analogy. This discourse reflects processes of discursive securitization rather than objective shifts in military power. The analysis shows how metaphorical framing, attribution of intentions, identity-based labeling, and rhetorical questioning are used to construct this perception. Findings indicate that although Turkey does not constitute a material threat, it is being rhetorically approached to the threshold of securitization. These insights highlight the role of media and discourse in shaping security perceptions in the Middle East.

Keywords: Turkey–Israel relations; “New Iran” discourse; securitization; Middle East; media analysis; perceived threat


 

GİRİŞ

Orta Doğu’nun jeopolitik dengeleri, tarihsel olarak devletlerin güvenlik, diplomasi ve ekonomik stratejileriyle şekillenmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin bölgesel etkinliği ve İsrail’in bu etkinliği algılama biçimi, son yıllarda “Yeni İran = Türkiye” söylemiyle medyada ve akademik tartışmalarda yoğun şekilde ele alınmaktadır. Bu makale, 1949’dan 2026’ya kadar Türkiye-İsrail ilişkilerini tarihsel ve stratejik bir bakış açısıyla çözümleyerek, söz konusu söylemin kökenlerini, medya kullanımını ve gerçek stratejik çerçevesini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Makale, üç temel boyutta ilerlemektedir:

Tarihsel Çerçeve: Türkiye-İsrail ilişkilerinin kuruluşundan günümüze kadar geçirdiği evreler, kritik kırılma noktaları ve diplomatik, askeri ve ekonomik iş birliği veya çatışma alanları.

Stratejik Çözümleme: Türkiye’nin bölgesel atılımlarının İsrail’in güvenlik algısı ve stratejik planlaması üzerindeki etkisi, doğrudan askeri tehdit, diplomatik baskı ve vekil güç kullanımı bağlamında değerlendirmeler.

Medya ve Söylem Çözümlemesi: “Yeni İran = Türkiye” söyleminin medya tarafından nasıl şekillendirildiği, retorik ve dramatik metaforların stratejik algıyı nasıl etkilediği.

Bu çalışma, Türkiye’nin Orta Doğu’daki artan rolünü ve İsrail’in bu rolü nasıl algıladığını bütüncül bir çerçevede ele alırken, medya söylemleri ile resmi stratejik değerlendirmeler arasındaki farkları da ortaya koymaktadır. Böylece “Yeni İran = Türkiye” söylemi, yalnızca retorik bir ifade olmaktan çıkarılarak somut jeopolitik bağlamı içinde değerlendirilecektir.

Türkiye’nin bölgesel etkililiği, yalnızca kendi ulusal çıkarları açısından değil, Orta Doğu’daki güç dengelerini ve komşu devletlerin stratejik hesaplarını doğrudan etkileyen bir etmen olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, İsrail’in Türkiye’yi “Yeni İran” benzetmesiyle algılaması, medya ve siyasa söylemleriyle birleşerek kamuoyunda güçlü bir etki yaratmaktadır. Makale, bu söylemin arka planını, tarihsel gelişimini ve stratejik mantığını ortaya koyarak okuyucuya bölgesel devingenleri anlamak için kritik bir bakış açısı sunmaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu makalenin temel amacı, Türkiye’nin bölgesel etkililiği ve İsrail’in bu etkinliği algılama biçimini tarihsel ve stratejik bir bakış açısıyla incelemektir. Özellikle medya ve resmi güvenlik söylemleri arasındaki farkları ortaya koyarak, “Yeni İran = Türkiye” söyleminin jeopolitik bağlamını çözümlemek hedeflenmektedir.

Hedefler:

Tarihsel Çözümleme: 1949–2026 yılları arasında Türkiye-İsrail ilişkilerinin evrimini ortaya koymak ve kritik kırılma noktalarını belirlemek.

Stratejik Çözümleme: Türkiye’nin bölgesel atılımlarının İsrail’in güvenlik algısı ve stratejik planlaması üzerindeki etkilerini değerlendirmek.

Söylem Çözümlemesi: Medyada kullanılan “Yeni İran = Türkiye” söyleminin retorik, dramatik ve algı yaratıcı yönlerini incelemek.

Kavramsal Katkı: Okuyucuya, medya söylemleri ile resmi stratejik değerlendirmeler arasındaki farkları ve bunların Orta Doğu’daki güç dengeleri üzerindeki etkilerini anlaması için bir çerçeve sunmak.

Araştırma Soruları

Bu makale aşağıdaki temel araştırma sorularına odaklanmaktadır:

Tarihsel bağlam: Türkiye-İsrail ilişkileri 1949’dan 2026’ya kadar hangi kritik kırılma noktalarından geçmiştir ve bu dönemlerde Türkiye’nin bölgesel atılımları nasıl şekillenmiştir?

Stratejik etkiler: Türkiye’nin bölgesel etkinliği, İsrail’in güvenlik algısı ve stratejik planlamasını nasıl etkilemektedir? Hangi atılımlar diplomatik, ekonomik ve askeri açıdan İsrail için risk olarak değerlendirilmektedir?

Medya söylemi: “Yeni İran = Türkiye” söylemi medyada ve köşe yazılarında nasıl ortaya çıkmış, nasıl şekillenmiş ve kamuoyunu nasıl etkilemiştir?

Çözümleyici fark: Resmi stratejik çözümlemeler ile medya/siyasi söylemler arasındaki farklar nelerdir ve bu farklar Türkiye’nin bölgesel rolünü anlamada nasıl bir bakış açısı sunar?

Bütüncül değerlendirme: Türkiye’nin bölgesel etkinliği ve İsrail algısının birleşik etkisi, Orta Doğu’daki güç dengelerini nasıl etkilemektedir ve geleceğe yönelik hangi olası senaryolar öngörülebilir?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yöntemine dayalı olarak tasarlanmıştır ve tarihsel çözümleme, söylem çözümlemesi ve stratejik siyasa değerlendirmesini bir arada kullanan bütüncül bir çerçeve benimsemektedir.

Tarihsel Çözümleme

1949–2026 yılları arasındaki Türkiye–İsrail ilişkileri kronolojik bir yaklaşımla incelenmiştir. Bu kapsamda diplomatik kırılma noktaları, askeri ve güvenlik gelişmeleri, enerji ve bölgesel iş birliği devingenleri ve kriz ve normalleşme süreçleri belge ve yazın taraması yoluyla çözümlenmiştir. Amaç, ilişkilerin dönüşümünü nedensel bağlamı içinde ortaya koymaktır.

Söylem Çözümlemesi

“Yeni İran = Türkiye” ifadesinin ortaya çıkışı ve kullanım biçimi, eleştirel söylem çözümlemesi (Critical Discourse Analysis) yaklaşımı çerçevesinde incelenmiştir. Bu çözümlemede medya başlıkları ve köşe yazıları, güvenlik yorumları ve siyasa açıklamaları, retorik metafor kullanımı ve tehdit oluşturma ve algı üretimi değerlendirilmiştir. Amaç, söylemin yalnızca içerik düzeyinde değil, güç ilişkileri ve stratejik anlam üretimi bağlamında nasıl kurgulandığını ortaya koymaktır.

Stratejik Siyasa Çözümlemesi

İsrail güvenlik düşünce kuruluşlarının raporları, siyasa belgeleri ve stratejik değerlendirmeleri incelenerek medya söylemi ile kurumsal güvenlik yaklaşımı arasındaki fark çözümlenmiştir. Bu aşamada şu sorulara odaklanılmıştır: Türkiye resmi güvenlik belgelerinde nasıl konumlandırılmaktadır? “Tehdit” kategorisi hangi ölçütlere göre tanımlanmaktadır? Medya retoriği ile stratejik planlama dili arasındaki fark nedir?

Çalışma, İran’ın İsrail güvenlik öğretisindeki tarihsel konumu ile Türkiye’nin güncel konumunu karşılaştırmalı olarak ele almıştır. Böylece “Yeni İran” metaforunun çözümleyici geçerliliği sınanmıştır.

Bu çalışma, açık kaynaklara ve kamuya yansıyan söylemlere dayanmaktadır. Gizli diplomatik belgeler veya istihbarat verileri kapsam dışındadır. Bu nedenle çözümleme kamuya açık veri ve metinler üzerinden yapılmıştır.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Tehdit Algısı ve Algısal Güvenlik

Uluslararası ilişkiler yazınında tehdit yalnızca maddi kapasiteyle açıklanmaz ve niyet, kimlik ve algı unsurları temel belirleyiciler olarak kabul edilir. Stephen Walt’ın “Tehdit Dengesi Kuramı” (Threat Balance Theory) yaklaşımına göre devletler yalnızca güç dengesine değil, algılanan niyetlere ve coğrafi yakınlığa göre tepki verirler (Walt, 1987). Bu çerçevede Türkiye’nin askeri kapasitesi İran ile kıyaslanabilir nitelikte olmasa da söylemsel konumlanışı ve bölgesel etkinlikleri İsrail’de algısal bir güvenlik duyarlılığı üretmektedir. Bu durum, klasik güç dengesinden çok algısal tehdit üretimi bağlamında okunmalıdır. Ayrıca Robert Jervis’in güvenlik ikilemi yazını yanlış algılamaların ve niyet okumalarının krizleri derinleştirebileceğini ortaya koymaktadır (Jervis, 1976). Bu çalışma, Türkiye’nin İsrail tarafından nasıl konumlandırıldığını bu algısal çerçeve içinde değerlendirmektedir.

Güvenlikleştirme Kuramı

Kopenhag Okulu’nun geliştirdiği güvenlikleştirme kuramına göre bir konu, ancak siyasal aktörler tarafından “varoluşsal tehdit” olarak sunulduğunda güvenlik sorununa dönüşür. Ole Waever ve Barry Buzan’a göre güvenlik nesnel bir durumdan çok söylemsel bir eylemdir (Buzan, Waever ve de Wilde, 1998). Bu bağlamda “Türkiye yeni İran’dır” ifadesi, bir askeri çözümlemeden çok bir güvenlikleştirme konuşma eylemi (speech act) olarak değerlendirilebilir. Bu söylem Türkiye’yi olağan diplomatik yarışma alanından çıkarıp varoluşsal tehdit kategorisine taşır, kamuoyunda alarm üretir ve siyasa yapıcılar için daha sert araçları meşrulaştırabilir. Dolayısıyla çözümleme söylemin doğruluğundan çok işlevine odaklanmaktadır.

Söylem, Metafor ve Tehdit Oluşturma

Eleştirel söylem çözümlemesi güvenliğin dil aracılığıyla kurulduğunu savunur. Michel Foucault’nun bilgi-iktidar ilişkisine dair yaklaşımı, söylemin gerçekliği yalnızca yansıtmadığını, aynı zamanda ürettiğini ileri sürer. “Yeni İran” metaforu burada kilit bir rol oynar: İran, İsrail güvenlik öğretisinde uzun yıllar merkezi tehdit olarak yer almıştır. Bu tarihsel tehdit imgesi Türkiye’ye analojik olarak aktarılmaktadır. Böylece geçmiş korku hafızası güncel bir aktöre yönlendirilir. Bu durum çözümleyici değil, simgesel bir aktarma sürecine işaret eder.

Yeni Gerçekçilik ve Bölgesel Güç Yarışması

Yeni gerçekçi yazın, bölgesel güç artışlarının karşı dengeleme refleksi doğuracağını savunur. Kenneth Waltz’a göre sistemsel yapı devlet davranışlarını belirler (Waltz, 1979). Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, Doğu Akdeniz enerji siyasaları ve Filistin sorunundaki tutumu İsrail açısından sistemsel bir belirsizlik yaratabilir. Ancak bu durum otomatik olarak “İran tipi varoluşsal tehdit” anlamına gelmez.

KAVRAMSAL MODEL (Şema)

Aşağıdaki model, makalenin kuramsal akışını özetlemektedir:

 

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL EYLEMLERİ

Algısal Belirsizlik (Niyet + Söylem + Kimlik)

İSRAİL MEDYASINDA METAFORİK ÇERÇEVE

("Yeni İran")

GÜVENLİKLEŞTİRME SÜRECİ

(Varoluşsal tehdit söylemi)

Siyasa Sertleşmesi / Kamuoyu Seferberliği

Şekil 1: Model

 

Bu model üç düzeyli bir çözümleme önerir:

Maddi Düzey: Askeri kapasite ve güç dengesi

Algısal Düzey: Niyet ve kimlik okuması

Söylemsel Düzey: Metafor ve güvenlikleştirme

YAZIN TARAMASI

Türkiye–İsrail İlişkileri Üzerine Çalışmalar

Türkiye–İsrail ilişkileri yazını üç ana döneme ayrılmaktadır: 1949–1990 yani stratejik temas ve düşük yoğunluklu diplomasi, 1990’lar yani askeri-stratejik yakınlaşma ve 2010 sonrası yani normatif kırılma ve söylemsel gerilim. Erken dönem çözümlemeler ilişkileri jeopolitik yararcılık üzerinden okurken, 2010 sonrası yazın kimlik, norm ve iç siyaset etmenlerini daha fazla vurgulamaktadır. Özellikle 2010 Mavi Marmara krizi sonrası çalışmalar ilişkilerin “stratejik ortaklıktan denetimli yarışmaya” evrildiğini savunmaktadır.

Tehdit Algısı ve Güvenlik Yazını

Stephen Walt’ın tehdit dengesi kuramı, devletlerin yalnızca güç artışına değil, algılanan niyetlere tepki verdiğini ortaya koymaktadır. Robert Jervis güvenlik ikilemi bağlamında yanlış algıların krizleri tırmandırabileceğini savunur. Bu çalışma, Türkiye’nin İsrail’de nasıl bir “niyet okumasına” uğratıldığını bu yazın üzerinden değerlendirmektedir.

Güvenlikleştirme ve Söylem Yazını

Kopenhag Okulu’nun öncü isimleri olan Barry Buzan ve Ole Waever güvenliği bir söylem eylemi olarak tanımlar. Bu yaklaşıma göre bir aktör “varoluşsal tehdit” olarak tanımlandığında olağan siyaset alanından çıkar, olağanüstü siyasa araçları meşrulaşır ve “Yeni İran” metaforu bu çerçevede okunabilir.

İsrail Güvenlik Öğretisi ve İran İmgesi

İran, uzun süre İsrail güvenlik yazınında merkezi tehdit olarak konumlanmıştır. Bu bağlamda nükleer program, bölgesel vekil güçler ve retorik karşıtlık İran’ı “varoluşsal tehdit” kategorisine yerleştirmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin “Yeni İran” olarak çerçevelenmesi mevcut tehdit hafızasının aktarılması anlamına gelmektedir.

SÖYLEM ANALİZİ İÇİN ÖRNEK METİN TÜRLERİ

Makalenin söylem çözümleme bölümünde kullanılabilecek metin kategorileri şunlardır: İsrail merkez sağ medya köşe yazıları, güvenlik uzmanı yorumları, “think tank” rapor özetleri ve Türk basınındaki karşı söylem örnekleri.

Güncel Metin Örnekleri ve Çözümleme

Örnek 1 – Tehdit Algısı ve Güvenlikleştirme Süreci

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya sunulan Nagel Komitesi raporunda belirtildiğine göre “Ortadoğu’da köklü değişikliklere tanık oluyoruz. İran uzun zamandır en büyük tehdit idi ancak arenaya yeni güçler giriyor ve beklenmedik durumlara karşı hazırlıklı olmalıyız.” Bu ifade doğrudan Türkiye’yi adlandırmasa da, tehdit algısının yeniden konumlandırıldığına işaret etmektedir. İran’ın “tek ana tehdit” konumundan çıkabileceği, yeni güç unsurlarının ortaya çıktığı vurgulanırken, rapor Türkiye’ye işaret etmektedir. Bu söylem, güvenlikleştirme kuramı bağlamında tehdit algısının dil yoluyla genişletilmesi olarak okunabilir. Söylemsel araç genel tehdit çerçevesinin genişletilmesidir. Bunun kuramsal karşılığı “güvenlikleştirme” (securitization) siyasalarını geliştirilmesidir. Stratejik işlevi ise kamuoyunun ve siyasa yapıcıların risk algısını genişletmektir.

Örnek 2 – Medya üzerinden Tehdit İfadeleri

Israel Hayom gazetesinde Amit Segal tarafından yayımlanan çözümlemede “Rejim düşecek ya da düşmeyecek, İran tehdidi bildiğimiz şekliyle artık yok… Bölgesel etkisi güçlenebilir.” ifadesi yer almıştır. Bu metin, İran tehdidinin klasik tanımını “geçmiş” olarak nitelerken Türkiye’nin bölgedeki etkisinin artabileceğini vurgulamaktadır. Burada amaç, İran odaklı geleneksel tehdit çerçevesinden Türkiye’ye doğru bir algı kayması üretmektir ve bu analojik tehdit dönüşümüdür. Söylemsel araç analojik tehdit aktarımıdır. Kuramsal karşılığı metafor yoluyla algı üretimidir. Stratejik işlevi ise yeni stratejik odak noktası belirlemektir.

Örnek 3 – Keskin Dile İşaret Eden Değerlendirme

Eski Başbakan Naftali Bennett, açık ifadelerle “Türkiye, İran’ın yerini almak üzere… Erdoğan, kurnaz ve tehlikeli bir rakip; İsrail’i kuşatmayı amaçlıyor” gibi sert cümleler kullanmıştır. Bennett’in söylemi analojik eşitleme ile ideolojik vurguyu birleştirmektedir. Bu cümlede hem Türkiye’nin bölgesel etkililiği hem de İran ile benzetme üzerinden “tehlike” çerçevesi kurulmaktadır. Bu tür ifadeler medyada dikkat çekmek üzere retorik bir çerçeveye dayanır. Söylemsel araç kategorik eşitlemedir. Kuramsal karşılık ise kimlik temelli tehdit üretimidir. Stratejik işlevi algı oluşturma ve iç kamuoyunu pekiştirmedir.

Örnek 4 – Tehdit İfadesi ve Askeri Vurgu

Netanyahu, güvenlik raporlarında “Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı İsrail için tehdit oluşturuyor” ifadelerini kullanmıştır. Bu tür ifadeler somut bir askeri varlık üzerinden tehdit algısı ortaya koysa da çoğu zaman düşük paylaşılan bağlamlarla verilir. Bu söylemler, doğrudan savaş çağrısı değil ama askeri kapasite ve güvenlik riskini vurgulayan dil kullanır. Söylemsel araç doğrudan tehdit ifadeleridir. Kuramsal karşılığı nesnel tehdit algısıdır. Stratejik işlevi savunma hazırlığını meşrulaştırmaktır.

Çizelge 1:

 

Çözümleme Sonuçları: Örnek Metinler Üzerinden

Örnek Metin

Kullanılan Söylem Aracı

Kuramsal Kavram

Stratejik İşlev

Netanyahu Nagel Komitesi

Genel tehdit genişletme

Güvenlikleştirme

Risk algısını genişletme

Amit Segal Çözümlemesi

Analojik tehdit aktarımı

Metaforik çerçeveleme

Yeni odak tanımlama

Bennett’in Sert Yorumu

Kategorik eşitleme

Kimlik temelli tehdit

Algı oluşturma

Netanyahu Askeri Varlık Vurgusu

Doğrudan tehdit ifadesi

Nesnel tehdit

Savunma meşrulaştırma

 

Kısaca değerlendirmek gerekirse, yukarıdaki gerçek metin örnekleri, söylem çözümlemesinde kullanılan çeşitli araçları somut biçimde göstermektedir. Bunların ortak noktası aşağıda sıralanmıştır.

Tehdit söylemi doğrudan askeri gerçeklikten çok algı, metafor ve güvenlikleştirme süreçleriyle üretilmektedir.

Analojik benzetmeler (İran = Türkiye) simgesel tehdit çerçevesi yaratmakta ama maddi gerçeklikle birebir örtüşmemektedir.

Bazı güvenlik raporları doğrudan somut riskleri işaret etse de medya ve siyasal ifadeler çoğu zaman retorik ve kamuoyu etkisi üzerine kurulmaktadır.

Yazındaki Boşluk

Mevcut çalışmalar Türkiye–İsrail ilişkilerini tarihsel olarak incelemektedir. İran tehdidini ayrı yazında ele alınmaktadır. Güvenlikleştirme kuramını soyut düzeyde tartışmaktadır. Ancak, “Türkiye’nin İsrail medyasında İran metaforu üzerinden çerçevelenmesi” üzerine sistemli, karşılaştırmalı ve kuramsal temelli çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu makale bu boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.

1949–2026 TARİHSEL ARKA PLAN: TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİNİN DÖNÜŞÜMÜ

Şekil 2: Türkiye ve İsrail İlişkilerinin Dönüşüm Grafiği

 

 

Çizelge 2:

 

Türkiye–İsrail İlişkileri Zaman Çizelgesi ve Algı Matrisi

Yıl/Dönem

Türkiye’nin Hamleleri/Politikaları

İsrail Algısı/Güvenlik Tepkisi

Medya/Söylem Notu

1949–1990

İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkelerden biri; diplomatik ve ekonomik iş birliği

Müttefik; stratejik iş birliği öncelikli

Neredeyse hiç kriz yok; medya iş birliğini öne çıkarır

1990–2008

NATO iş birliği, bölgesel güvenlik siyasaları

Ortak stratejik partner; Suriye ve Irak dengesi izleniyor

Medyada olumlu; zaman zaman sınır güvenliği yorumları

2008–2010

Hamas’a destek, Gazze operasyonlarına tepki

İlk ciddi diplomatik gerilim; güvenlik endişeleri artıyor

Medya dramatik: “Türkiye İsrail’i eleştiriyor”, retorik sertleşiyor

2010

Mavi Marmara olayı

Büyük diplomatik kriz; İsrail algısı olumsuz

Medyada çarpıcı başlıklar: “Türkiye İsrail’e meydan okuyor”

2011–2016

Suriye ve Libya’daki diplomatik/askeri etkinlik; Afrika açılımı

İsrail izliyor, risk algısı yükseliyor

Medyada “Türkiye yeni İran mı?” tartışmaları başlıyor

2017–2020

Normalleşme çabaları; ekonomi ve diplomasi öne çıkıyor

İsrail dikkatli; stratejik gözlem devam ediyor

Medya bazı yorumlarda yumuşama; köşe yazıları dengeli

2021–2023

Doğu Akdeniz gaz arama; Libya askeri desteği; Katar ekseni

İsrail’de stratejik uyarı artıyor; algı yarışması

“Yeni İran” metaforu yeniden gündemde, dramatik başlıklar öne çıkıyor

2024–2026

Suriye’de üsler, Hamas ilişkisi, Afrika diplomasi genişlemesi

İsrail resmi çözümleme: “Olası stratejik aktör”; askeri tehdit değil

Medyada Amit Segal, köşe yazıları: “Türkiye artık İran gibi mi?” tartışması; dramatik metaforlar kullanılıyor

 

Çizelgenin Çözümlenmesi

Zaman ekseni, Türkiye’nin diplomatik, ekonomik ve askeri etkinlikleri ile İsrail’in algısını net olarak göstermektedir. Medya söylemi çoğu zaman dramatik duruma gelmekte ve “Yeni İran” metaforu 2011 sonrası belirginleşmektedir. Resmi stratejik çözümleme ise (INSS ve güvenlik raporları) her zaman soğukkanlı ve Türkiye askeri rakip değil ama bölgesel etkinliği izlenen aktördür kabullenmesi İsrail’de egemen paradigma olmaktadır. Sonuç olarak medya ve resmi çözümlemeler arasında sürekli bir gerilim gözlemlenmektedir. Medya dramatik unsurlar içerirken, yapılan çözümlemeler stratejik ve nesneldir.

Türkiye–İsrail ilişkileri, 1949 yılında Türkiye’nin İsrail’i tanımasıyla başlamış ve o tarihten bu yana kesintisiz fakat dalgalı bir seyir izlemiştir. Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olarak Soğuk Savaş’ın erken döneminde Batı blokuna eklemlenme yönündeki stratejik tercihini ortaya koymuştur. Ancak bu tanıma kararı, ilişkilerin yüksek profilli bir stratejik ortaklığa dönüşmesi anlamına gelmemiştir. 1950’ler ve 1960’lar boyunca diplomatik ilişkiler sürmüş ancak Arap dünyasıyla ilişkileri gözeten temkinli bir denge siyasası izlenmiştir. 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşları sırasında Türkiye’nin izlediği çizgi ilişkilerin kopmasını engellemiş ancak derinleşmesini de sınırlamıştır. Bu dönem yararcı fakat düşük yoğunluklu bir diplomatik ilişki olarak tanımlanabilir.

İlişkilerde asıl dönüşüm Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanmıştır. 1990’lı yıllar, iki ülke arasında güvenlik temelli bir stratejik yakınlaşma dönemidir. 1996 yılında imzalanan askeri iş birliği anlaşmaları, savunma sanayii projeleri ve ortak askeri tatbikatlar ilişkileri kurumsal bir güvenlik eksenine taşımıştır. Bu yakınlaşma hem bölgesel güvenlik devingenleri hem de İran ve Suriye gibi aktörlere karşı örtük bir dengeleme gereksinimi çerçevesinde şekillenmiştir. Bu dönemde ilişkiler “stratejik ortaklık” olarak tanımlanmış ve karşılıklı güvenlik iş birliği ön plana çıkmıştır.

2009 sonrası dönem ise belirgin bir normatif ve söylemsel kırılmaya işaret etmektedir. 2009 Davos zirvesinde yaşanan kriz ve 2010 Mavi Marmara olayı ilişkilerde ciddi bir diplomatik gerilim yaratmıştır. Büyükelçilerin geri çekilmesi ve askeri iş birliğinin askıya alınması, güvenlik eksenli ortaklık döneminin sona erdiğini göstermiştir. Ancak dikkat çekici olan konu siyasal düzeydeki kopuşa karşın ekonomik ilişkilerin devam etmiş olmasıdır. Bu durum, ilişkilerin tümüyle düşmanca bir zemine kaymadığını, aksine çok katmanlı bir yapı sergilediğini ortaya koymaktadır.

2016 yılında taraflar arasında normalleşme adımları atılmış olsa da bu dönemden itibaren ilişkiler daha çok “denetimli yarışma” çerçevesinde şekillenmiştir. Suriye iç savaşı, Doğu Akdeniz enerji jeopolitiği ve bölgesel ittifak devingenleri iki ülkeyi farklı konumlara yerleştirmiştir. Türkiye’nin Filistin sorunundaki etkili söylemi ve bölgesel siyasaları İsrail’de artan bir stratejik belirsizlik algısı yaratmıştır. Buna karşılık İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği enerji ve güvenlik iş birliği bölgesel dengeleme çabası olarak okunabilir.

2022 yılında karşılıklı büyükelçilerin yeniden atanması ilişkilerde diplomatik kanalların yeniden kurumsallaştığını göstermiştir. Ancak 2023 sonrası Gazze merkezli gelişmeler ve bölgesel krizler kamuoyu düzeyinde ve medya söyleminde gerilimin yeniden yükselmesine neden olmuştur. Bu dönemde dikkat çeken unsur diplomatik temasın sürmesine karşın söylemsel düzeyde güvenlikleştirici ifadelerin artmasıdır. İsrail medyasında Türkiye’nin bölgesel rolünün İran’la analojik biçimde çerçevelenmesi bu algısal dönüşümün bir göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak 1949–2026 arası dönem incelendiğinde Türkiye–İsrail ilişkilerinin doğrusal bir kopuş öyküsü sunmadığı görülmektedir. İlişkiler temkinli diplomasi, stratejik ortaklık, normatif kırılma, denetimli yarışma ve yeniden diplomatik ilişki evrelerinden geçmiştir. Türkiye hiçbir dönemde İran benzeri doğrudan varoluşsal bir askeri tehdit kategorisine girmemiştir. Bununla birlikte, bazı dönemlerde söylemsel düzeyde bu kategoriye yaklaştırıldığı görülmektedir.

Bu tarihsel çerçeve, “Yeni İran = Türkiye” söyleminin maddi güç dönüşümünden çok algısal ve retorik bir konumlandırma olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mevcut tartışma askeri kapasite çözümlemesinden çok güvenlik algısının tarihsel evrimi bağlamında değerlendirilmelidir.

GEÇİŞ: TARİHSEL SÜREKLİLİKTEN SÖYLEMSEL ÇÖZÜMLEMEYE

1949–2026 dönemine ilişkin tarihsel inceleme, Türkiye–İsrail ilişkilerinin dalgalı fakat yapısal olarak kopuşsuz bir seyir izlediğini göstermektedir. İlişkiler zaman zaman sert siyasa krizlere sahne olmuş olsa da Türkiye hiçbir dönemde İran’ın İsrail güvenlik öğretisindeki konumuna benzer bir varoluşsal askeri tehdit olarak kategorize edilmemiştir. Buna karşın son yıllarda İsrail medyasında ve bazı stratejik yorumlarda Türkiye’nin “Yeni İran” olarak çerçevelenmesi dikkat çekmektedir. Bu durum, maddi kapasite değişiminden çok algısal ve söylemsel bir dönüşümü işaret etmektedir. Dolayısıyla bu çalışmanın bir sonraki aşaması, söz konusu metaforun hangi bağlamlarda üretildiğini, hangi retorik araçlarla meşrulaştırıldığını ve hangi stratejik işlevleri gördüğünü incelemeye odaklanmaktadır.

Söylem Çözümlemesi Bulguları

Bu bölümde, İsrail medya yazıları, güvenlik yorumları ve stratejik çözümlemelerde Türkiye’nin nasıl çerçevelendiği eleştirel söylem çözümlemesi yöntemiyle incelenmektedir. Bulgular dört ana temada toplanmaktadır:

Analojik Çerçeveleme: “Yeni İran” Metaforu

İsrail’de İran uzun yıllardır “varoluşsal tehdit” kategorisinde konumlandırılmıştır. Türkiye’nin “Yeni İran” olarak adlandırılması bu tarihsel tehdit imgesinin analojik biçimde aktarılması anlamına gelmektedir. Bu metafor tarihsel korku hafızasını harekete geçirmekte, tehdit algısını hızla yükseltmekte ve karmaşık diplomatik ilişkileri basitleştirilmiş bir güvenlik ikilemine indirgemektedir. Bu kullanım, çözümleyici bir karşılaştırmadan çok simgesel bir eşitleme işlevi görmektedir.

Niyet Atfı ve Stratejik Okuma

Metinlerde sıklıkla Türkiye’nin bölgesel adımlarına niyet atfedildiği görülmektedir. Örneğin Filistin siyasasının “İsrail’i kuşatma stratejisi” olarak yorumlanması, Suriye siyasalarının “uzun vadeli bölgesel hegemonya planı” şeklinde çerçevelenmesi ve somut askeri kapasiteden çok niyet okumalarına dayanmaktadır. Bu durum, güvenlik ikilemi yazınında vurgulanan algısal belirsizlik mekanizmasını doğrulamaktadır.

Kimlik ve İdeolojik Konumlandırma

Söylem çözümlemesinde dikkat çeken bir diğer unsur Türkiye’nin yalnızca jeopolitik değil, ideolojik bir aktör olarak tanımlanmasıdır. “İslamcı yönelim” ve “yeni Osmanlıcı vizyon” gibi kavramlar, Türkiye’yi normatif bir meydan okuma olarak konumlandırmaktadır. Bu tür etiketlemeler maddi tehditten çok kimlik temelli bir güvenlikleştirme sürecine işaret etmektedir.

Güvenlikleştirme Eşiği

Çözümlenen metinlerin bir kısmında Türkiye açıkça “varoluşsal tehdit” olarak tanımlanmamakta, ancak İran benzetmesi üzerinden bu kategoriye yaklaştırılmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin henüz tam anlamıyla güvenlikleştirilmediğini, ancak söylemsel olarak bu eşiğe doğru itildiğini göstermektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo şudur diplomatik kanallar açık kalmaktadır, ekonomik ilişkiler sürmektedir ancak medya düzeyinde tehdit söylemi yükselmektedir. Bu ikili yapı, maddi gerçeklik ile söylemsel gerçeklik arasındaki gerilimi ortaya koymaktadır.

Ara Bulguların Değerlendirilmesi

Söylem çözümlemesi, “Yeni İran = Türkiye” ifadesinin askeri kapasite karşılaştırmasına dayanmadığını, daha çok metaforik, algısal ve siyasal işlev taşıyan bir güvenlikleştirme çerçevesi olduğunu göstermektedir. Bu söylem kamuoyunun seferber kılınmasını sağlayabilir, bölgesel dengeleme siyasalarını meşrulaştırabilir ancak maddi gerçeklik ile birebir örtüşmeyebilir.

Çizelge 3:

 

İsrail Medyasında “Yeni İran – Türkiye” Söyleminin Retorik Yapısı

Metin Türü

Söylem Örneği (Temsili)

Kullanılan Retorik Araç

Kuramsal Karşılığı

Stratejik İşlev

Köşe Yazısı

“Türkiye, İran’ın bıraktığı boşluğu doldurmaya hazırlanıyor.”

Analojik eşitleme

Metafor yoluyla tehdit aktarımı

Tehdit hafızasını harekete geçirme

Güvenlik Yorumu

“Ankara’nın uzun vadeli hedefi İsrail’i bölgesel denklemden dışlamak.”

Niyet atfı

Güvenlik ikilemi (algısal belirsizlik)

Kamuoyunda alarm üretimi

Stratejik Çözümleme

“Türkiye artık yalnızca sorunlu bir komşu değil, potansiyel stratejik rakip.”

Kategorik yükseltme

Güvenlikleştirme süreci

Olağan siyasetten güvenlik alanına geçiş

Haber Başlığı

“İran’dan sonra sırada Türkiye mi var?”

Retorik soru ve alarm çerçevesi

Varoluşsal tehdit iması

Duygusal seferberlik

Panel Yorumu

“Neo-Osmanlı vizyonu İsrail için riskli bir ideolojik meydan okumadır.”

Kimlik temelli etiketleme

Söylem yoluyla kimlik oluşturma

İdeolojik karşıtlık üretimi

Karşı Söylem (Türk Medyası)

“Türkiye’yi İran’la eşitlemek çözümleyici değil politiktir.”

Metaforun reddi

Güvenlikleştirmeye direnç

Söylemin meşruluğunu sorgulama

 

Çizelgenin Çözümlenmesi

Çizelge söylemin dört temel mekanizma üzerinden kurulduğunu göstermektedir:

Analojik Aktarım: İran’ın yerleşik tehdit imgesinin Türkiye’ye aktarılması.

Niyet Okuması: Maddi kapasiteden çok varsayılan uzun vadeli hedeflerin tehdit kategorisine alınması.

Kategorik Yükseltme: “Sorunlu aktör”den “stratejik rakip”e ve “olası varoluşsal tehdit”e geçiş.

Kimliksel Çerçeveleme: Siyasa anlaşmazlıkların ideolojik ve uygarlıkçı bir düzleme taşınması.

Genel Bulgusal Çıkarım

Çizelge verileri “Yeni İran = Türkiye” söyleminin askeri veri temelli bir tehdit çözümlemesinden çok metaforik, algısal, güvenlikleştirici ve siyasa işlevli bir çerçeve olduğunu ortaya koymaktadır. Bu noktada bu makale artık iki güçlü eksen üzerine oturmuş durumdadır: tarihsel gerçeklik ve söylemsel gerçeklik.

Bu çalışma, İsrail medyasında ve bazı stratejik yorumlarda ortaya çıkan “Türkiye yeni İran mı?” söyleminin maddi güç dengesi değişiminden çok algısal ve söylemsel bir güvenlikleştirme sürecinin ürünü olduğunu ileri sürmektedir. Tarihsel çözümleme, 1949–2026 döneminde Türkiye–İsrail ilişkilerinin dalgalı fakat süreklilik içeren bir yapı sergilediğini göstermektedir. Türkiye hiçbir dönemde İran’ın İsrail güvenlik öğretisindeki konumuna benzer biçimde doğrudan varoluşsal askeri tehdit kategorisine girmemiştir. Buna karşın son dönemde Türkiye’nin İran analojisi üzerinden çerçevelenmesi, maddi kapasite değişiminden çok tehdit algısının yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır. Bu makalenin temel savı üç katmanlıdır: Birincisi, Türkiye’nin bölgesel eylemleri İsrail açısından nesnel askeri tehditten çok stratejik belirsizlik üretmektedir. Bu belirsizlik, niyet okuması ve kimlik temelli yorumlar üzerinden büyütülmektedir. İkincisi, “Yeni İran” metaforu çözümleyici bir karşılaştırmadan çok simgesel bir tehdit aktarımı işlevi görmektedir. İran’ın yerleşik varoluşsal tehdit imgesi Türkiye’ye analojik olarak aktarılmakta ve böylece tarihsel korku hafızası güncel bir aktöre yönlendirilmektedir. Üçüncüsü, bu söylem tam anlamıyla kurumsal bir güvenlik öğretisine dönüşmemiştir. Diplomatik ve ekonomik ilişkilerin sürmesi Türkiye’nin henüz tam güvenlikleştirilmediğini göstermektedir. Ancak medya düzeyindeki kategorik yükseltme söylemsel güvenlikleştirme eşiğine yaklaşıldığına işaret etmektedir. Dolayısıyla çalışma Türkiye’nin “İranlaşmadığını”, fakat bazı bağlamlarda “İranlaştırıldığını” savunmaktadır. Bu ayrım, maddi güç çözümlemesi ile söylemsel gerçeklik arasındaki farkı görünür kılmaktadır. Sonuç olarak, “Yeni İran = Türkiye” söylemi bölgesel güç dengelerinin mekanik sonucu değil algı, metafor ve güvenlikleştirme süreçlerinin kesişiminde ortaya çıkan siyasal bir çerçevedir. Bu çerçevenin anlaşılması yalnızca Türkiye–İsrail ilişkilerinin değil, Orta Doğu’da tehdit algısının nasıl üretildiğinin de çözümlemesine katkı sunmaktadır.

Çizelge 4:

 

Türkiye’nin Bölgesel Etkililiği ve İsrail’in Stratejik Hesapları

Alan / Bölge

Türkiye’nin Somut Hamleleri

İsrail Açısından Etki/Algı

Stratejik Not

Suriye

Suriye kuzeyinde askeri üsler; Kürt gruplara karşı operasyonlar; Astana süreci içinde etkin rol

Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, İsrail’in sınır güvenliği ve vekil güçler dengesi açısından takip edilmesi gereken bir etmen

Olası askeri ve vekil güç çatışması, diplomatik gerilim

Doğu Akdeniz

Doğal gaz arama etkinlikleri; Doğu Akdeniz Gaz Forumu; Kıbrıs ve Yunanistan ile diplomatik anlaşmazlıklar

Türkiye’nin enerji ve deniz yetki alanı hamleleri, İsrail’in enerji iş birliklerini ve deniz güvenliğini etkileyebilir

Enerji diplomasisi yarışması, bölgesel yalıtma çabaları

Libya

Trablus hükümeti ile askeri destek anlaşmaları; Mavi Vatan siyasasının uzantısı

Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığı, İsrail’in Mısır ve diğer NATO ortaklarıyla ilişkilerini izlemeye zorlayabilir

Deniz ve hava yetki dengesi, vekil güçler üzerinden dolaylı baskı

Katar ve Körfez Ülkeleri

Ekonomik ve diplomatik yakınlaşma; Doha ile eş güdüm; Filistin sorunlarında birlikte tavır alma

İsrail, Türkiye-Katar eksenini “Sünni eksen” olarak algılayabilir; Filistin üzerinden diplomatik baskı gizil gücü

Bölgesel diplomatik denge ve güvenlik stratejisi etkilenebilir

Hamas ve Filistin

Siyasal destek ve iletişim kanalları; Filistin iç siyasetinde etkili rol

İsrail, Türkiye’nin Hamas ile ilişkilerini dolaylı bir tehdit olarak görebilir; algı olarak kuşatma duygusu

Algısal tehdit ve uluslararası meşruluk savaşımı

Afrika (Libya, Somali, Sudan, Mali)

Yatırım anlaşmaları, diplomatik ziyaretler, güvenlik iş birlikleri

İsrail’in Afrika’daki diplomatik ve ekonomik çıkarları izleniyor; Türkiye’nin nüfuz alanı genişliyor

Dolaylı etki ve yeni ittifaklar

Ekonomi ve Savunma

Savunma sanayi ihracatı, enerji anlaşmaları, lojistik üsler

İsrail, Türkiye’nin askeri ve ekonomik kapasitesini bölgesel güç göstergesi olarak izliyor

Stratejik caydırıcılık ve yarışma

 

Çözümleme ve Söylem Bağlantısı

Medya söylemleri: “Yeni İran Türkiye” benzetmesi, bu somut atılımların dikkat çekici, dramatik bir özetini temsil etmektedir.

Resmi çözümleme: İsrail’in güvenlik raporları bu atılımları askeri tehditten çok stratejik ve diplomatik izlenmesi gereken unsurlar olarak değerlendirmektedir.

Stratejik çerçeve: Türkiye’nin çok boyutlu etkisi (askeri, diplomatik, ekonomik, vekil güç) İsrail’de risk algısı ve siyasa planlaması üzerinde etkili olmaktadır.

Fotoğraf 1: Erdoğan’ın Davos toplantısını terk etmesi: One Minute

TARTIŞMA

Bu çalışma, İsrail medyasında ortaya çıkan “Yeni İran = Türkiye” söyleminin maddi güç değişiminden çok algısal ve söylemsel güvenlikleştirme süreçleriyle ilişkili olduğunu ileri sürmüştür. Bu bölümde, söz konusu bulgular üç temel tartışma ekseninde değerlendirilmektedir: zamanlama, aktör düzeyi farklılaşması ve bölgesel sistemsel dönüşüm.

Fotoğraf 2: İsrail’in 11 Türkü baskınla öldürdüğü Mavi Marmara gemisi

Neden Şimdi? Zamanlama Sorunu

Türkiye–İsrail ilişkileri geçmişte de ciddi krizler yaşamış olmasına karşın Türkiye’nin İran analojisi üzerinden çerçevelenmesi görece yeni bir olgudur. Bu durum söylemin maddi kapasite artışıyla değil, bağlamsal etmenlerle ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Son dönemde İran tehdidinin farklı biçimlere evrilmesi, bölgesel ittifakların yeniden şekillenmesi ve Gazze merkezli çatışmaların yoğunlaşması İsrail güvenlik söyleminde yeni bir belirsizlik alanı yaratmıştır. Türkiye’nin Filistin sorunundaki etkili siyasası ve bölgesel diplomatik girişimleri bu belirsizlik ortamında daha görünür duruma gelmiştir. Bu görünürlük, çözümleyici bir tehdit değerlendirmesinden çok simgesel bir konumlandırmaya zemin hazırlamış olabilir. Dolayısıyla “Yeni İran” söylemi, Türkiye’nin dönüşümünden çok İsrail güvenlik algısındaki dönüşümün yansıması olarak okunabilir.

Şekil 3: Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan Kavramı

Medya Söylemi ile Kurumsal Güvenlik Arasındaki Uzaklık

Bulgular, medya düzeyindeki retorik sertleşmenin kurumsal güvenlik öğretisiyle birebir örtüşmediğini göstermektedir. Diplomatik ilişkilerin sürmesi, ticaret hacminin devam etmesi ve doğrudan askeri çatışma riskinin düşük olması Türkiye’nin henüz kurumsal olarak “varoluşsal tehdit” kategorisine alınmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum iki olasılığı gündeme getirmektedir: Medya söylemi kamuoyu seferberliği ve iç siyasal tartışmaların ürünü olabilir. Söylem, henüz öğretiye dönüşmemiş erken bir güvenlikleştirme aşamasında olabilir. Her iki durumda da söylem ile siyasa arasındaki uzaklık çözümleyicilik açısından önemlidir. Güvenlikleştirme kuramının öngördüğü üzere, bir aktörün tam anlamıyla güvenlikleştirilmesi için söylemin kurumsal karar alma mekanizmalarına yansıması gerekir. Mevcut bulgular bu sürecin tamamlanmadığını göstermektedir.

Tehdit mi, Rakip mi?

Çalışmanın en kritik tartışma noktası Türkiye’nin İsrail açısından nasıl kategorize edilmesi gerektiğidir. Bulgular, Türkiye’nin doğrudan askeri varoluşsal tehdit değil, bölgesel yarışma içinde konumlanan bir stratejik rakip olarak algılandığını göstermektedir. Bu ayrım önemlidir çünkü varoluşsal tehdit kategorisi askeri önceliklendirmeyi ve olağanüstü siyasa araçlarını meşrulaştırır. Stratejik yarışma ise diplomatik, ekonomik ve jeopolitik dengeleme araçlarıyla yönetilebilir. Türkiye’nin mevcut konumu ikinci kategoriye daha yakın görünmektedir. İran analojisinin bu kategorik farkı bulanıklaştırdığı söylenebilir.

Kimlik ve İdeoloji Boyutu

Söylem çözümlemesinde ortaya çıkan kimlik temelli etiketlemeler maddi güvenlikten çok normatif bir rahatsızlığa işaret etmektedir. Türkiye’nin dış siyasa söyleminin ideolojik bir meydan okuma olarak okunması, güvenliği yalnızca askeri kapasiteyle sınırlı olmayan bir çerçeveye taşımaktadır. Bu durum, tehdit algısının maddi unsurlar kadar simgesel ve ideolojik etmenlerden de beslendiğini göstermektedir. Ancak ideolojik rahatsızlık ile askeri tehdit arasındaki farkın çözümleyici olarak korunması gerekmektedir.

Farklı Yorumlar

Bu çalışmanın temel savına karşı iki temel farklı yorum ileri sürülebilir: Türkiye’nin uzun vadede daha sert bir güvenlik çizgisine yönelme olasılığı ve bölgesel bloklaşmanın Türkiye’yi İsrail karşıtı eksene daha fazla yaklaştırma olasılığı. Bu olasılıklar kuramsal olarak olanaklıdır, ancak mevcut veriler, Türkiye’nin İran benzeri bir varoluşsal tehdit kategorisine yerleştirilmesini desteklememektedir. Dolayısıyla “Yeni İran” söylemi, mevcut gerçekliğin değil olası senaryoların abartılı bir projeksiyonu olarak değerlendirilebilir.

Tartışmanın Genel Sonucu

Bu çalışma, Türkiye’nin İsrail açısından İran benzeri bir askeri tehditten çok, algısal ve söylemsel düzeyde güvenlikleştirilen bir stratejik belirsizlik kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır. “Yeni İran = Türkiye” çerçevesi, maddi güç çözümlemesi ile tam örtüşmeyen, ancak siyasal ve psikolojik işlevler taşıyan bir metafor olarak görünmektedir. Bu noktada kritik soru şudur: Söylem maddi gerçekliği mi yansıtacaktır, yoksa maddi gerçekliği mi dönüştürecektir? Bu soru çalışmanın sonuç bölümünde ele alınacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME, SONUÇLAR VE GELECEĞE DÖNÜK BEKLENTİLER

Bu çalışma, Türkiye–İsrail ilişkilerinde son dönemde öne çıkan “Yeni İran – Türkiye” söylemini tarihsel ve söylemsel açıdan ele almıştır. 1949–2026 dönemi incelendiğinde, ilişkilerin sürekli bir doğrusal bozulma göstermediği, aksine dalgalı bir seyir izlediği görülmüştür. Türkiye hiçbir dönemde İran’ın İsrail güvenlik öğretisinin merkezindeki varoluşsal askeri tehdit kategorisine girmemiştir. Ancak son yıllarda medya ve bazı stratejik yorumlarda Türkiye’nin İran’la analojik olarak eşleştirilmesi söylemsel bir güvenlikleştirme sürecini ortaya koymaktadır.

Genel Değerlendirme

Tarihsel Süreklilik: Türkiye–İsrail ilişkileri, temkinli diplomasi, stratejik ortaklık, normatif kırılma, denetimli yarışma ve yeniden diplomatik ilişki evrelerinden geçmiştir. Bu süreç ilişkilerin tümüyle kopmadığını ve ekonomik ve diplomatik kanalların açık kaldığını göstermektedir.

Söylemsel Gerçeklik: “Yeni İran” metaforu geçmişteki güvenlik hafızası ve güncel bölgesel siyasalar üzerinden oluşturulmuştur. Analojik çerçeveleme, niyet atfı, kimlik temelli etiketleme ve retorik soru teknikleriyle güvenlikleştirme süreci hızlandırılmıştır.

Algı-Madde Ayrımı: Medya söylemi ve kurumsal siyasa arasındaki fark Türkiye’nin henüz tam anlamıyla güvenlikleştirilmediğini ancak algısal olarak tehdit kategorisine yaklaşmakta olduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuçlar

Bu çalışmanın temel bulguları şu şekilde özetlenebilir:

Maddi Tehditten Çok Algısal Tehdit: Türkiye askeri kapasite açısından İran benzeri bir tehdit oluşturmamakta, ortaya çıkan söylem, algısal ve retorik düzeyde tehdit üretmektedir.

Söylemsel Güvenlikleştirme: “Yeni İran = Türkiye” metaforu, tarihsel korku hafızasının ve bölgesel belirsizliğin bir araçsallaştırılmasıdır. Bu söylem, kamuoyu seferberliği ve stratejik dengeleme işlevi görmektedir.

Siyasa ve İdeolojik Boyut: Türkiye’nin dış siyasa yönelimi, ideolojik ve normatif bir rahatsızlık olarak çerçevelenmektedir; bu durum, maddi tehditten bağımsız bir güvenlikleştirme katmanı yaratmaktadır.

Çifte Gerçeklik: Diplomatik ve ekonomik ilişkilerin sürmesi ile medya düzeyindeki tehdit söylemi arasındaki uzaklık ilişkilerin çok katmanlı doğasını vurgulamaktadır.

Geleceğe Dönük Beklentiler

Söylemin Siyasal İşlevi: “Yeni İran” söylemi, İsrail’in bölgesel dengeleme siyasalarını meşrulaştırmak için kullanılmaya devam edebilir. Ancak bu, Türkiye’ye yönelik askeri önceliklendirmeyi otomatik olarak gerektirmez.

Algısal Riskler: Söylem, güvenlikleştirme eşiğine yaklaştırdığı Türkiye’nin yanlış yorumlamalar veya kışkırtıcı gelişmeler karşısında diplomatik gerilimleri tırmandırma gizil gücüne işaret etmektedir.

Bölgesel Devingenler: Türkiye’nin bölgesel eylemciliği, enerji ve diplomasi alanındaki girişimleri, söylemin sürekliliğini ve etkisini şekillendirecek başlıca etmenlerdir.

Söylemin Evrimi: Gelecek dönemde, medya ve stratejik çözümlemelerde Türkiye’nin konumu hem maddi güç gelişmeleri hem de bölgesel ittifak değişimleri doğrultusunda yeniden çerçevelenebilir. Bu nedenle söylemsel çözümlemelerin sürekli güncellenmesi gereklidir.

Kapanış

Sonuç olarak, bu çalışma Türkiye’nin “İranlaşmadığını”, fakat bazı bağlamlarda “İranlaştırıldığını” göstermektedir. Bu ayrım, Orta Doğu güvenlik algısının nasıl üretildiğini ve medyanın stratejik söylem üzerindeki rolünü anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye–İsrail ilişkilerinde maddi gerçeklik ile söylemsel gerçeklik arasındaki gerilim bölgesel siyasaların değerlendirilmesinde ve güvenlik stratejilerinin tasarlanmasında merkezi bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.


 

KAYNAKÇA

 

 

Akyol, M. (2025, October 30). No, Turkey Is Not the Next Iran. Commentary.

Al-Azzawi, J. (2025). Turkey as Israel’s “Next Iran”? A Strategic Rivalry Reconsidered.

Altunışık, M. B. (2010). The Turkish-Israeli relationship in the 2000s. Middle Eastern Studies, 46(5), 779–795.

Anadolu Ajansı (AA). (2024–2025). Türkiye–İsrail ilişkileri üzerine diplomatik açıklamalar.

Aras, B., & Polat, R. K. (2008). From conflict to cooperation: Desecuritization of Turkey’s relations with Syria and Iran. Security Dialogue, 39(5), 495–515.

Balzacq, T. (2011). Securitization Theory: How Security Problems Emerge and Dissolve. Routledge.

Begin-Sadat Center for Strategic Studies (BESA). (2023–2024). Policy Papers on Turkey and Eastern Mediterranean.

Buzan, B., Wæver, O., & de Wilde, J. (1998). Security: A New Framework for Analysis. Lynne Rienner Publishers.

Haaretz. (2023–2025). Opinion and analysis sections on Turkey–Israel relations.

Inbar, E. (2001). The Turkish-Israeli strategic partnership. Middle East Review of International Affairs, 5(2), 1–16.

INSS. (2023–2024). Strategic Assessment (Annual Reports). Tel Aviv University.

Israel Hayom. (2024–2025). Political commentary columns by Amit Segal.

Lynch, M. (2016). The New Arab Wars: Uprisings and Anarchy in the Middle East. PublicAffairs.

Prime Minister’s Office of Israel. (2023–2025). Official statements and security briefings by Benjamin Netanyahu.

Robins, P. (2003). Suits and Uniforms: Turkish Foreign Policy Since the Cold War. University of Washington Press.

The Jerusalem Post. (2023–2025). Middle East security analysis articles.

Tsafrir, Y. (Ed.). (2022). Strategic Assessment 2022. Institute for National Security Studies (INSS), Tel Aviv University.

Waever, O. (1995). Securitization and Desecuritization. In R. D. Lipschutz (Ed.), On Security (pp. 46–86). Columbia University Press.